Din, Devlet, Diyanet ve Cemaatler

Batıdaki din-devlet ilişkilerinin yeni bir biçim kazanması, batı dışındaki ülkeleri, toprakları, coğrafyayı derinden etkiledi. Bunların başında İslam dünyası gelmektedir. İslam dünyasının başında da Türkiye gelmektedir. Çünkü en büyük kırılma, yüzyıllardır Müslümanların hizmetkârlığını ve hamiliğini yapan bu topraklarda gerçekleşmiştir.

Dinin varlığı kadar, onun yorumlanması ve buna bağlı olarak yaşanması da önemlidir. Bu “yorumlanması” ve “yaşanması” konusu, teknik ve tarihî olarak mezhep, tarikat, meşrep ve benzeri adlandırılmalarla günümüze ulaşmıştır. Peygamberimizin ahirete irtihalinden bu yana tek bir anlama, yorumlama ve yaşama biçimi olmamıştır. Bu durum, İslam’ın zenginliğinin bir göstergesi olarak kabul edilmelidir.

Esefle belirtilmelidir ki, zenginlik olarak nitelendirdiğimiz bu husus, tarih içinde zaman zaman sertliklere, kavgalara, hatta savaşlara yol açmıştır. Mutedil yaklaşım ve anlayışlar, yerlerini, şiddet yanlısı ve karşısındakine hayat hakkı tanımayanlara bırakmak zorunda kalmışlardır. Günümüzün yaygın kavramlarından biri olan çoğulculukla adlandırabileceğimiz bu zenginlik, etkin ve egemen olduğu dönemlerde topluma nefes aldırmış, onun kendisini yenilemesine, gelişmesine, güçlenmesine zemin teşkil etmiştir. Aksi durumlarda ise küllî bir çöküşün habercisi, en temel belirleyici etken olmuştur.

İslam, varlığı gereği, örgütlü bir toplumu öngörür. İslam toplumu, Ümmet-i Muhammed, örgütlü bir yapıdır, öyle olmak zorundadır. Kendi mensupları arasındaki ilişkiden, emr-i bil maruf nehy-i anil münkerden, komşuya sahip çıkmaya kadar birçok mesele, insanı merkeze alan, insanı önemseyen, toplumu güçlendirmeye sahip çıkan anlayışın birer tezahürüdür.

Müslümanların yaşadığı topraklarda hüküm süren devletler, geçmişte reayalarına, tebaalarına belli bir teşkilatlanma olanağı sağlamıştır. Bu teşkilatlanma, elbette modern anlamda bir teşkilatlanma değildi. Belli bir hiyerarşi, belli görev ve sorumluluklar içeriyor, sosyal, kültürel, hatta siyasal hedefler yüklüyordu. Batıdaki din-devlet ilişkilerinin yeni bir biçim ve biçem kazanması, batı dışındaki ülkeleri, toprakları, coğrafyayı derinden etkiledi. Bunların başında İslam dünyası gelmektedir. İslam dünyasının başında da Türkiye gelmektedir. Çünkü en büyük kırılma, yüzyıllardır Müslümanların hizmetkârlığını ve hamiliğini yapan bu topraklarda gerçekleşmiştir. Din bir bütün olarak toplumsal hayatın dışına itilmeye çalışılmıştır. Toplumsal hayatı bir biçimde örgütleyen yapılar dışlanmaya, yok sayılmaya çalışılınca, bunlara mensup olan kişiler, farklı ve değişik refleksler geliştirerek varlıklarını sürdürmeyi başarmışlardır. Ancak bu durum, farklı ve istenmeyen sonuçların da ortaya çıkmasına yol açmıştır.

İman, Eman, Emniyet

İslam dininin en temel özelliklerinden biri, açıklıktır, göründüğü gibi olmaktır, içi dışı bir olmaktır. Çünkü İslam’ın esası imandır, emandır, emniyettir, güvendir. Bu da sadece ve sadece kendinizi çevrenize, insanlara olduğunuz gibi gösterebilirseniz vücut bulabilir. Gizlilik, İslam’ın asla kabul edemeyeceği bir tarzdır. Çünkü tebliğ (anlatma) ile temsil (yaşama), bir bütündür. Bir şey söyleyip başka bir şey yapamazsınız. İslam buna izin vermez, imkân tanımaz.

Cumhuriyetle birlikte Türkiye’de yaşananlar, bazı Müslüman çevreleri ister istemez dinin öngörmediği, tecviz etmediği tutum ve davranışlara sevk etmiştir. Bu da İslam’ın öğrenilip yaşanmasında onmaz sorunlara, telafisi zor sonuçlara sebebiyet vermiştir. Bugün yaşanan problemlerin temelinde Cumhuriyet sonrasında uygulanan yanlış din politikaları yatmaktadır. İnsanlık kadar eski, tarihin en güçlü ve en etkin kurumunu karşıya almak, yapılabilecek en büyük yanlıştı. Ve bu, yapıldı. Son birkaç yüzyılda yaşananlar gösterdi ki, dini yok sayan, dini dikkate almayan hiçbir anlayış ve hareket, başarılı olamaz. Çünkü din, insanı ve toplumu ayakta tutan yegâne kurumdur.

İşte bu sebeple toplumda din-devlet, buna bağlı olarak da toplum-devlet ilişkileri, olumsuz bir hal aldı. Devletin baskıcı ve öteleyici tutumu, dinle ilişkisi güçlü olan, dine kişisel hayatlarında daha çok yer vermek isteyenler arasında ayrılığa, çatışmaya yol açtı. Bir yandan devlet bu kişileri ve bunların tesis ettikleri kurumları gözetlemeye, kontrol etmeye, yön vermeye çalışırken öte yandan söz konusu kişiler de devlet kurumlarında etkin pozisyonlara gelmenin gerekliliğine inanarak kişilik ve kimliklerini gizleme, örtme, bastırma yolunu bir yöntem haline getirdiler. Her iki taraf da bu tavrını kontrollü bir şekilde sürdürdü. Modern hayattaki gelişmelerle birlikte iletişim akıl almaz biçimde yaygınlaşıp güçlenince dinî yapı ve organizasyonlar da bundan faydalandılar. Siyasî erke, devlete, siyasî kurumlara dâhil olmaya, buradan güç devşirmeye yöneldiler.

Dini, Cemaatlere Bırakmamak

Zaman zaman şöyle tartışmalar da gündemde kendine yer buldu: “Devlet, Diyanet İşleri Başkanlığı da dâhil olmak üzere dinle ilgili her türlü işten uzak dursun!” Şu denmek isteniyordu: “Devlet, dini ve dinle ilgili işleri, cemaatlere bıraksın.” Bu, devletin asla kabullenemeyeceği bir şeydi. Toplumu madden ve manen ayakta tutan, kültürünü, kimliğini inşa eden, bireysel ve toplumsal ilişkilerde oldukça belirleyici olan bir kurum, kesinlikle topluma bırakılamazdı. Uzun yıllar çeşitli tonlarda tartışılan bu mevzu, elbette söz konusu talebi gündeme getirenlerin istediği biçimde sonuçlanmadı.

İslam, din-devlet ayrımını kabul etmemekle birlikte, Peygamberimizin ahirete irtihalinden beri, devleti yönetenlerle (ümerâ: siyasiler) dini yönetenler (ulemâ: dini bilgiyi üretenler) arasının çok sıcak olmadığı bilinen bir gerçektir. Hangisinin esas temsilci olduğu konusu, daima tartışılmıştır. Osmanlının tarih sahnesinden indirilmesinden sonra oluşan siyasi harita, Müslüman ahali ile yöneticiler arasındaki mesafeyi daha da açtı. Daha önce görülmeyen haller zuhur etti. İslam dünyasındaki din-devlet ilişkileri çeşitlilik arz etti. Ama en farklı olan, Türkiye’de idi. Devlet, 5 Şubat 1937’de kendini lâik ilan etmişti. Daha önce, 30 Kasım 1925’te, Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu çıkarılmıştı. Bu iki mesele, Müslüman kesimlerin örgütlenmelerini sıkıntıya sokuyordu. Dolayısıyla insanlar bir biçimde yer altına itilmişlerdi. Toplumsal akış, kendine mutlaka bir yol buluyordu. Dağda bayırda, kenarda köşede çeşitli oluşumlar meydana gelmiş, ehliyetli ehliyetsiz kişiler bunlara vaziyet eder olmuştu. Devlet de bir biçimde buna rıza gösteriyordu. Eğitimsiz ve temsil kabiliyeti olmayan insanların dinle birlikte anılmaları, temayüz etmeleri, hatta dini temsil eder hale gelmeleri, dini değersizleştirdiği için içten içe buna destek bile olunuyordu. Bunun toplumsal, kültürel, son zamanlarda gördüğümüz üzere siyasal bir sorun hale dönüşeceği öngörülememişti ya da öngörülmek istenmemişti. Sağlam ve gerçek bilgiye yaslanmayan, gizli kapaklı işler çeviren kişi ve kurumların, toplumu bir travmaya dönüştürdüğü artık görüldü.

Yapılacak ilk iş, devletin dinle, İslam’la olan klasik ilişkisinden vazgeçmesidir. Bu ilişki tarzının anlamsızlığı, yersizliği, temelsizliği ayan beyan ortadır. Toplumla, toplumun değerleriyle, kültürüyle, daha doğrusu bunları oluşturan İslam diniyle çatışarak, kavga ederek bir yere varılamayacağı görülmüştür. Ardından bir an evvel, az önce yukarıda bahsettiğimiz Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu kaldırılmalıdır. Müslüman kesimlerin örgütlenebileceği bir mevzuat düzenlenmeli, yasal bir zemin oluşturulmalıdır. İletişimin ve bilgi akışının bu kadar hız kazandığı bir zamanda, insanların haberleşmelerinin, iletişimlerinin önüne geçmek, imkânsızdır. Her şeyin sınırının kalktığı bir dönemde, eski alışkanlık ve yöntemler işe yaramamaktadır. Osmanlı devletinde 1866’da Şeyhülislâmlığa bağlı olarak kurulan Meclis-i Meşâyıh’a benzer, daha kapsamlı, daha kuşatıcı bir kuruma şiddetle gereksinim vardır. Bu kurum, uzun tarihî tecrübeyi ve günümüz gerçeklerini dikkate alarak insanımızın kişilik ve kimliğinin oluşmasına katkı sağlayacak bir yetkiyle donatılmalıdır. Ülkemize, dolayısıyla İslam âlemine yeni bir soluk aldıracak böyle bir düzenleme, acil bir ihtiyaçtır. Eskiyle kıyas edilemeyecek bir biçimde, akıl almaz bir hızda değişen dünyada ayakta kalmanın yegâne yolu, devletin toplumuyla bütünleşmesi, kucaklaşmasıdır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, devlet Müslümanlara örgütlenme, kendini ifade etme olanağı sunarken, bu örgütlü yapılar arasında ahenk ve uyumu sağlarken İslam’ı araçsallaştırmaktan uzak durmasıdır. Burası, gayet hassas bir husustur.

Böyle bir niyet ve temayülün istenmeyen sonuçlara neden olacağı tarihen sabittir. Türkiye, kendine mahsus şartlarda en iyisini yapmak mecburiyetindedir. Bekamız buna bağlıdır vesselam.

Cevap Yazın