Aydınlanmanın Peygamber’i

Batı’da Hz. Peygamber’i ‘Avrupa aydınlanmasının antik kahramanı’ olarak nitelendirenlerin onu Müslüman dünyadan daha iyi anladıkları tartışma götürmez: Hz. Muhammed – aydınlanmanın peygamberi.

Hz. Peygamber’in akıl dışı tek bir hareketi dahi gösterilemez, bilakis, daima rasyonel hareket etmiştir, attığı her adım, yaptığı her iş hesap kitap üzeredir ve ilkeseldir. Aklı-bilmeyi öne çıkarmıştır, nitekim iman, bilgi temellidir, bilmekle alakalıdır, bilenlerle bilmeyenler bir olmaz, onu taşlayanlar bilmezler, bilgi sahibi olunmayan bir şey hakkında tartışmamak lazımdır, yakin sağlam, güvenilir bilgidir, bilginin olmadığı yerde ilim yoktur, zan ve heva vardır…

O, önce devesini sağlam kazığa bağladı, sonra dua etti, ruhbanlığı silip attı, geleneği süzdü, çerini çöpünü temizledi, kabileciliği, kavmiyetçiliği bitirdi, putları kırdı, ayrıcalıkları ortadan kaldırdı, hukuku hâkim kıldı, kendi kızının dahi elini kesmekten kaçınmayacak bir anlayışla insanlar arasında hukuki eşitliği tam olarak sağladı. İşleri şûrâ ile yürüttü -ki bu son derece dikkate değerdir, zira vahye muhatap olmuş, bir anlayışa göre Allah’ın her konuda her şeyi söyleyip bildirdiği bir insan işini şûrâ ile gördü-, adam kayırmadı, emaneti/işi ehline verdi. Bütün bunları Atina’da, Roma’da, İstanbul’da ya da Medayin’de değil, 7. yüzyıl Arap yarımadasında yaptı. Aydınlanma aklını kullanma cesareti ise, o, aydınlanmanın peygamberidir.

Hz. Peygamber’in öğretisi, hikmeti yitik malı olarak gören, bilginin ve ilmin peşinden koşan, derin düşünce ve kavrayış sahibi mü’minler var etmiş, İslam’ın varlığa ilişkin getirdiği bakış açısı, Müslümanları akla ve bilime yönlendirmiştir. Bir bütün olarak varlık, Allah’ın varlığının ve birliğinin delilidir, okunması, incelenmesi, araştırılması, bilgisinin elde edilmesi/bilgisine vakıf olunması gerekir. Buradan hareketle Müslümanlar, ilimleri tevhid eden bir yaklaşımla, dini ilimlerle akli ya da tabii olarak nitelendirilen felsefe, mantık, tıp, hendese, geometri, matematik, astronomi, kimya, biyoloji gibi ilimlerin tek bir çatı altında tahsil edildiği medreseler kurdular. Bu medreselerde hezarfen olarak nitelendirilen -Batılıların polimat dedikleri- çok yönlü insanlar yetişti. Müslüman dünya, felsefi ve bilimsel düşünce aşamasına geçtiğinde Batı’da insanlar Kilise’nin baskısı altında eziliyordu. Özetle tarihteki yükselişimiz bedavaya olmadı.

Her ne kadar üzeri örtülmeye çalışılsa da Batı’da Hz. Peygamber’in etkisi muazzamdır. Meseleyi idrak eden bir kısım Batılı düşünür, Hz. Peygamber’i ruhban karşıtı, İslam’ı pür tek-tanrıcılık, Kur’an’ı ise Tanrı’ya yakın rasyonel bir söylem olarak nitelendirirken, işler tersine dönmüş, bu sefer de Müslüman dünya ruhbanlık, dinbazlık, yobazlık peşine düşmüş, aklı ve bilimi hedef tahtasına oturtan anlayış kültürü, düşünceyi ve bilimi çökertmiştir. Oysa İslamiyet, Batı’nın Kilise baskısı altında ezildiği dönemde o günün modernliğini temsil ediyordu. Nitekim birçok Batılı düşünür, eserlerinde İslamiyet’i ve Hz. Peygamber’i bu açıdan ele alıp değerlendirmiştir. Özellikle bir kısım Aydınlanmacı düşünürler, Kilise karşısında akli ilkelerle örtüşen bir din olarak İslamiyet’i, aklı ön plana çıkarıp, bâtıl inanışları-hurafeleri silip süpüren, hak-adalet timsali bir peygamber olarak Hz. Peygamber’i örnek göstermişlerdir. Bu düşünürlerden biri olan Alman filozof Lessing’e (öl. 1781) göre, Muhammedi Kanun (Gesetz), en katı akıl kurallarıyla bile çelişmemektedir.(1)

İlginçtir ki yaklaşık yüz elli yıl öncesine kadar evrim, Batı’da ‘Muhammedi (Müslüman) teori’ olarak nitelendiriliyordu. Dr. John William Draper tarafından 1875 yılında yazılan History of The Conflict Between Religion and Science/Din ile Bilim Arasındaki Çatışmanın Tarihi adlı kitapta (kitabın 188. sayfasında) şu ifadeler yer almaktadır: “… Dini otoriteler, bu nedenle dünyanın başlangıcını belirsiz derecede uzak bir devire geri götürecek çabalara ve insanın daha aşağı formlardan evrimleşmesi ve uzun bir zaman içinde şimdiki haline kademeli gelişimi şeklindeki Muhammedi teoriye olumsuz bakmaya zorlanmaktadırlar…”

Zaman içerisinde Müslüman dünyaya hâkim olan din anlayışı, Allah’ın kelâmıyla O’nun yarattığı akıl ve kâinat arasında zıtlık ya da çatışma meydana getirdi, günümüzde de böyledir. İslam aydınlanmasının başlayacağı nokta tam da burasıdır. Allah’ın kelâmıyla O’nun yarattığı akıl ve kâinat arasında bir zıtlık ya da çatışma meydana getirilemez. Yani kelâma, kâinattan-tabiattan ya da olgudan/vakıadan kopuk yaklaşılamaz, “yorum” yoluyla kâinatın-tabiatın ya da olgunun/vakıanın aksine bir şey söyletilemez, aksi halde Müslüman dünya akıl dışı inanışların-hurafelerin kucağında debelenmeye devam eder. İslamiyet, insanın aklına hitap eder, kevni ayetlere dikkat çekerek, onu düşünmeye çağırır – vahiy ancak akılla/akli delillerle doğrulanabilir.

Nitekim Müslüman dünyada gelişen felsefe hareketi, vahyin ancak akılla/akli delillerle doğrulanabileceğini tafsilatlı bir biçimde ortaya koydu. Örneğin filozoflara göre, Kur’an, ölümden sonra yeniden diriliş konusundaki karşı çıkışlara dahi rasyonel cevap vermekteydi. “Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi, dedi ki, çürümüş kemikleri kim diriltecek? De ki, onları ilk defa yaratmış olan diriltecek, O, her türlü yaratmayı bilir.” (Ya-Sin: 78-79) Akıl, çürümüş, çözülmüş ya da dağılmış olanı bir araya getirmenin ya da toplamanın onu ilk defa yaratmaktan daha kolay olduğunu bilir (bkz. el-Kindi).

Müslüman dünya, 9. yüzyılda kelâmdan felsefeye geçti, yani 12 asır önce. Günümüzde ise ilahiyat felsefeye baskın çıkmaya devam etmektedir. Hâlbuki günümüz dünyasında spekülatif bilgi üretip yayan ilahiyata değil felsefeye ve bilime ihtiyacımız var. İlahiyat-felsefe gerilimi bağlamında şu kadarını söylemek gerekir ki filozofun yanında teoloğun yüzüne bile bakılmaz. Filozof bilgiyi ve bilgeliği arar, bu arayış hiç bitmez, biterse felsefe biter. Teolog ise inancı takviye eder, bir diğer ifadeyle sürekli inanç pompalar. Biri sürekli yol alırken, diğeri kesin sonuçlara sahip olduğu için kendini tekrar eder. Yani uzun bir yolculuğa mı çıkalım, yoksa yerimiz güzel oturalım mı? Müslüman dünyada öncelikle cevaplanması gereken soru ve çözülmesi gereken problem budur.

Genel olarak düşüncenin ilahiyata bağlı kılınması, Müslüman dünyada zihni faaliyeti öldürmüştür. Zihni faaliyetin anlamlı olabilmesi için herhangi dini bir disipline, bunun da ötesinde bir kelâma ya da metne ihtiyacı yoktur, kendisi başlı başına anlamlıdır. Nitekim henüz ortada kelâm yok iken de zihni faaliyet vardı. Zihni faaliyet olmadığı sürece kelâm/söz ya da iki kapak arasında kitap haline getirilmiş metin, ölü bir kelâm, ölü bir metin olarak kalır, her kelâm ya da metin için bu böyledir. Kaldı ki tek başına kelâm ya da metin bir işe yaramaz, zira anlamı sadece lafızda arayanlar, -Gazali’nin ifadesiyle- batıyı aradıkları halde ona sırtını dönmüş kimselere benzerler.

Sonuç olarak, Müslüman dünya, geçmişte sloganla, içi boş kuru duayla, buhurla/tütsüyle bir yerlere gelmediği gibi, tek başına kılıç da İslam kültür ve medeniyetinin yükselişini açıklayamaz; ilerleme ve yükseliş aydınlanmanın peygamberi Hz. Muhammed’in izinde felsefeyle, bilimle, sanatla mümkün oldu ve Batılılar bunu gördüler. Bugün elimizde bizi ümitvar kılacak somut veriler olmasa da İslam kültür ve medeniyetinin ikinci şafağı için aydınlanmanın vakti gelmiştir. Ya da tarih denen değirmen bizi de öğütür.

Atilla Fikri Ergun

Dipnot:

1- Batının Hz. Muhammed Hakkındaki Düşünceleri -Lessing Örneği-, Özcan Taşcı, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, İslâmî Araştırmalar-Journal of Islamic Research, 2016; 27 (1): s. 19. Müellif, Lessing’in Rettung des Cardanus/Cardanus’un Kurtarılması adlı eserinden aktarmıştır.

Cevap Yazın