Hikâyenin Sonu Kötü Bitecek

Dindarlara üç asır öncesinden kötü haber: Din merkezli düşünce 18. yüzyılda sona erdi, -işin içine biraz espri katarak söyleyecek olursak- Kilise yenilince dünya genelinde din de yenilmiş sayıldı, toplum, ekonomi, siyaset, hukuk, bütün bu alanlar akıl merkeze alınarak, dünyevi bir yaklaşımla yeniden düzenlendi. Kısacası yapı malzemesi değişti. Tarihe çalım atın, atabilirseniz. Binlerce yıl boyunca insanlığın merkezinde tapınak vardı, Spinoza ile Nietzsche tapınağı yıktı, taş üstünde taş bırakmadılar – Âdem sen neden buradasın?

İnsanlık, dolayısıyla düşünce tarihi aşama aşamadır, 18. yüzyıl dönüm noktası oldu, dinin bundan sonraki görevi bireyseldir, oradan çıkarılacak bir şey kalmadı, din insanlığa vereceğini verdi, ahlak, toplum düzeni, hukuk vs. Kısacası din görevini yaptı, bundan sonrası insan aklının işi. 18. yüzyıl öncesine kadar eldeki malzeme buydu zaten, din üzerinde daha fazla oynamanın bir manası yok.

Dinin çarpıtıldığını ya da mecrasından saptırıldığını söylemek, bu konuda tarihten örnekler ortaya koymak hiçbir işe yaramadı, bundan sonra da yaramayacak. Bu insanların dini bu, doğruymuş, yanlışmış, öyle değilmiş, böyleymiş, hiç kimsenin umurunda değil. Vaziyeti kurtarmak için dine karşı dinle ortaya çıkan bilumum modernistler, reformistler vs. dinbazlığın diğer kanadında yer alıyorlar. Asıl sorun problemi dinle çözmeye kalkışmakta. Müslüman dünyada İbn-i Haldun, Avrupa’da Luther, bunlar iki farklı dünyada din dışı çözüme işaret eden, dinin dışında yol/çözüm öneren başlıca iki isimdir. Dünyanın bugün geldiği noktada “Arkadaşlar, şu meseleyi akıl yoluyla şu şekilde çözüyoruz” diyemiyorsanız konuşacak bir şey kalmamıştır – dinbazlığın sonu yok! Özetle din ve düşünce, ikisini birlikte kurtaramıyoruz maalesef.

İnsanoğlu ya korkar ya da ödül peşine düşer, ya köledir ya da tacir, din de havuç-sopa yöntemini kullanır, bir yandan tehdit eder, diğer yandan ödül vaadinde bulunur, zira çoğunluk bundan anlar, bu şekilde motive olur. Tehdit-korku ve ödül vaadi olmasaydı bugün dindar geçinenlerin hiçbiri dine itibar etmezdi. “Allah’tan korkmasam…” diye başlayan cümleler zımnen bunun itirafıdır. Ne yapacaksınız, Allah olmasa ya da Allah’tan korkmasanız her kötülüğü yapacak mısınız? Öte yandan Allah’a iman ettiklerini söyleyip, fenalık eden insanların mevcudiyeti söz konusu, “yorum” ve drama sergileme güçlerini kullanıyorlar, son derece yaratıcı ve yenilikçi insanlar. Ne işle meşgulsün? Yorumcuyum!

Müslüman olduğunu söyleyen birçok insan -halihazırdaki anlayışları itibariyle- aslında deist, sadece kendi kendilerine itiraf etmiyorlar. Süregelen dini tartışmaların özeti: İslam’ı çocuk oyuncağına çevirdiler. Âfâkı saran dinbazlık, farklı yollar aramak için yeterli sebep.

Dinbazlık belli bir kesime özgü bir şey değil, çağdaş görünen, uçuk kaçık “yorumlarla” siyasallaşma ve toplumsallaşma peşinde koşan, uyduruk “dini” söylem ve yaklaşımlarla muhalif kimlik oluşturmaya çalışanlar da aynı şekilde dinbaz. Onlar da dini kendi çıkarları için siyasetin konusu ve aracı haline getiriyorlar. Dini alan tıpkı bir maden gibi, herkes kazıyor, çıkartıyor, götürüyor, üzerinde tepiniyor, öte yandan farklı arayışlar içerisine giren insan sayısı her geçen gün artıyor.

İlahiyatçılar günümüzde ister istemez ruhban sınıfı teşkil ediyorlar – modern ruhban sınıfı. Bağımsız kafalı ve özgürlükçü olanları bile “merdiven altı tefsir”den bahsediyor. Yani ihtisas lazım, ihtisas yapan da kendileri, o zaman diğerlerine ne düşüyor, ihtisas yapmış olanlara/ulemaya tâbi olmak. Bu, açıkça ayrı bir sınıf olmaktır, sınıf içinde sizden daha organize, daha güçlü olan da çıkar -hakkı ve haddi olmamakla birlikte- sizi tehdit eder. Çünkü -özellikle din söz konusu olduğunda- otorite sahibi ayrı bir sınıf olmak, bu işleri kaçınılmaz olarak bu noktaya getirir.

“Merdiven altı” demek, kaçak, dolayısıyla gayri meşru demektir, bu ve benzeri ifadeler, usûl tartışması yaparken farkında olmaksızın işi tam ters noktadan tekelciliğe ve doğrudan resmi dine götürür, o zaman da işin altından kalkamazsınız, dahası eleştirdiğiniz kişi ve gruplardan farkınız kalmaz. Usûlü konuşup tartışabiliriz, resmi tefsir, kaçak tefsir, böyle bir şey yok.

Müslüman dünya, öncelikle kendi felsefi ve kültürel krizinin farkına varmak, Aydınlanma Çağı’nda Batı’nın yaptığı gibi kendi birikimini ve geleneğini/geleneksel dünya görüşünü eleştiriye tâbi tutmak zorunda. Müslüman dünya, bu konuda Batı’dan daha avantajlı, zira Batı’da din, tâ en başından akıl ve kâinatla çelişmekteydi ve Batı’yı uzun süre geri bıraktı. Bu yüzden Aydınlanma, öncelikle Kilise’yi karşısına aldı ve onunla hesaplaştı. Müslüman bilim adamları ve filozofların modern Batı düşüncesinin oluşumundaki katkılarını da ayrıca unutmamak gerekiyor.

Ancak öte yandan Müslüman dünyanın dezavantaja dönüş(türül)en bir avantajı var. İncil tahrif edildi, Kur’an için ise böyle bir şey söz konusu değil. Bu durumda bir yandan tarihi süreç içinde din haline gelen hurafelere sahip çıkan, öte yandan “din korunmuştur” diyerek kestirip atan bağnaz bir yaklaşım ortaya çıkıyor ve herkesi bastırmak, hiç kimseye yaşam hakkı tanımamak üzere harekete geçiyor.

Modernliğin birden fazla yolu var, Müslüman dünya, Batı tipi modernliği takip etmek zorunda olmamakla birlikte kendine özgü tarzda modern olmak zorunda. İslami moda akımları, dergiler, trendleri takip eden Müslüman gençler, İslami stil yaratma girişimleri, bütün bunlar sonuçtur. Halihazırdaki bir modernleşme hareketi değil, bilakis, kendine özgü aydınlanmasını gerçekleştiremeyen, modern olamayan insanların kendilerini kaybederek özenti durumuna düşmeleri söz konusu.

Süleymaniye Camii’nin minarelerinden birine delik açıp hoparlör için kablo hattı döşeyen, henüz tarihi bir yapıya iskele kurmasını dahi beceremeyen, öte yandan medeniyet olma iddiasında bulunan bir anlayışla karşı karşıyayız. Böyle giderse hikâyenin sonu kötü bitecek.

Atilla Fikri Ergun

Cevap Yazın