12 Eylül’ün Temeli 12 Mart’ta Atıldı

Yerel seçimlerin sebebiyet verdiği hır gür içerisinde Türk siyasi tarihinde önemli yer tutan darbelerden 12 Mart Muhtırası hadisesi gündemde pek yer edinemedi. Halbuki kime sorsanız darbelerin unutulmamasından ve hesaplarının sorulmasından, en azından millet hafızasında yaşatılarak ders alınmasından yana.

12 Mart Muhtırası, yine bir darbe ile yürürlüğe giren 27 Mayıs Anayasası Türkiye’sinde, dünyada süren Soğuk Savaş ortamının şekillendirdiği siyasi gerilim atmosferinde silahlı güçlerin demokrasiye bir müdahalesidir. 27 Mayıs öncesinde Demokratlar ve Halk Partililer cepheleşmesinde sürdürülen siyasi kamplaşma darbe sonrasında dünyadaki kamplaşmaya da paralel şekilde sağ-sol eksenine oturmuştu.

Acımasız Soğuk Savaş ve Vietnam’da kanlı şekilde süren ABD/Batı müdahalesine karşı tepkiler Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de hadiselerin okullara yayılmasına yol açarken, sömürgen kapitalist ekonomik sisteme karşı hareketler devrimci/sol/sosyalist oluşumları güçlendiriyordu. 2. Dünya Savaşı sonrası gelişmeler neticesinde kendisini Sovyet Rusya’nın doğrudan tehdidi altında gören Türkiye’de işin bir başka cephesi daha vardı; devlet ve devletten yana tavır sergileyenler hadiseleri bir varlık-yokluk, bu günkü ifadesiyle bir ‘beka sorunu’ olarak görmekteydiler.

27 Mayıs Anayasası, bazılarına göre sağ ve sol fikirlerin gelişmesine uygun bir anayasaydı. Bu nedenle bir müddet sonra bu anayasanın ‘bol geldiği’ ifade edilecekti. Çünkü hemen her türlü fikir kendisine şu veya bu şekilde ifade alanı bulurken, kamplaşmanın ülkeyi kolayca kaosa, hatta iç savaşa sürükleyecek karakterde olduğu görülmekteydi. Üniversitelerde başlangıçta fikir hürriyetinin bir gereği görülen ve heyecanla karşılanan tartışmalar, bir müddet sonra cinayetlere dönüştü. 5 Ocak 1968 tarihinde Ankara’daki Site Öğrenci Yurdu’nda ülkücü görüşe mensup Ruhi Kılıçkıran oruç yüzünden çıkan bir tartışma sebebiyle komünist militanlarca katledildi. Bu, öğrenci olaylarındaki ilk cinayet olarak tarihe geçti. Bunun ardından kamplaşmalar hızlandı ve artık her şey siyasileşmeye yüz tuttu. Bir sürü parti, dernek, sendika, gizli örgüt, fraksiyon gibi yapıların devreye girmesi yanında konuyu şiddete taşıyacak kamplar ve silahlı eğitim faaliyetleri yaygınlaştı. Sağ kesimde ülkücülerin başını çektiği bu tür faaliyetler yurt içinde Komando Kampları denen yerlerde gerçekleştirilirken sol kesimin birçok unsurunun tercihi, o dönemde dünya devrimine militan yetiştirme üssü konumundaki Filistin kampları idi.

Başını Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının çektiği, Filistin’deki El-Fetih kamplarında eğitimlerini tamamlayıp ülkeye dönenler, soğuk çatışma ortamının silahlı mücadeleye dönüşmesinde mühim rol oynadılar. Devrimci sol kesim bir yandan ülkücülerle diğer yandan asker ve polisle çatışmaktaydı. Solun iddiası ülkenin sosyalist bir devrimle düze çıkacağıydı. Ülkücüler ise bunu memleketin yok olması veya bölünmesi olarak görüyor, kendilerinin komünist tehlikeye karşı vatanı müdafa ettiklerine inanıyorlardı. Polisin yaptığı bir müdahalede Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) kurucularından Taylan Özgür’ün 23 Eylül 1969’da İstanbul’da öldürülmesinin ardından hadiseler daha da tırmanmaya başladı.

Mücadelede bir dönem TBMM’nde gayet aktif şekilde yer alan ve Türkiye Komünist Partisi’nin legal uzantısı sayılan Türkiye İşçi Partisi (TİP); Mihri Belli’nin görüşlerini benimseyen ve Dev-Genç’in de bir müddet içinde yer aldığı Aydınlık Sosyalist Grubu, Doğu Perinçek’in başını çektiği Proleter Devrimci, Çin yanlısı Aydınlık Grubu; ANT Dergisi etrafında örgütlenen ANT Çevresi ve Deniz Gezmiş liderliğindeki THKO grupları hadiselerde mühim role sahiptiler. Daha sonra Doğu Perinçek grubunun silahlı eylem kolu olan Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP)’den ayrılan İbrahim Kaypakkaya’nın Türkiye Komünist Partisi – Marksist Leninist (TKP-ML) ve eski Dev-Genç’lilerin kurdukları Türkiye Halk Kurtuluş Partisi (THKP) ve Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi (THKC) grupları da silahlı eylemlerle adlarını duyuracaklardı. Üniversitelerde bu örgütlerin karşısındaki tek oluşum Ülkü Ocakları idi. Sol gruplar bir yandan asker ve polisle çatışırken bir yandan da ülkücülere saldırmaktaydılar. 12 Mart’tan önce Süleyman Özmen (23 Mart 1970), Yusuf İmamoğlu (8 Haziran 1970), Dursun Önkuzu (23 Kasım 1970) gibi otuza yakın ülkücü sol militanlar tarafından öldürülmüştü. Devrimci/sol cenahtan öldürülen ve sayısı bir hayli fazla olan kişilerin tamamına yakını asker ve polisle yaşanan çatışmalar ile fraksiyon çatışmalarında ölmüştü.

Çatışmalar önlenemez şekilde sürerken 1969 seçimlerinden % 46,6’lık bir zaferle çıkan Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel, ülkeyi huzur ve sükun içerisinde yönetmekte güçlük çekiyordu. Yaşananlara paralel şekilde ordu içerisinde 27 Mayıs’taki cuntaların benzeri ve devamı niteliğinde darbeci gruplar oluşmaya başlamıştı. Bunların en önemlilerinden birisi 27 Mayıs’ta da rol almış Korgeneral Cemal Madanoğlu Cuntası idi. Doğan Avcıoğlu’nun fikirleri doğrultusunda ordu içinde yanlarına çektikleri bir kısım komutanla 9 Mart 1971 tarihinde bir darbe yapmayı planlayan bu grubun planları deşifre olur. Ancak Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç başkanlığında toplanan Yüksek Komuta Konseyi tarafından yayınlanan muhtıra ile planlanan darbe başka bir şekilde emir komuta zinciri içerisinde gerçekleştirilir.

Darbeyle birlikte Süleyman Demirel istifa eder ve asker güdümlü hükümetler kurulmaya başlanır. Yeraltına inen sol örgütlerin eylemlerini devam ettirmeleriyle sıkıyönetim ilan edilir ve devlet bütün gücüyle bu örgütlerin üzerine gitmeye başlar. Devrimci hareketin üç önemli ismi Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan yakalanır, daha sonra yargılanarak idam edilirler. Önemli sol liderlerden Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Cihan Alptekin, Sinan Cemgil gibi isimler çatışmalarda öldürülürler. Buna rağmen sol örgütler Jandarma Genel komutanına saldırı, İsrail’in İstanbul başkonsolosu Efraim Elrom’un kaçırılarak öldürülmesi, İngiliz teknisyenlerin kaçırılması, değişik askeri ve sivil hedeflere saldırı gibi sansasyonel eylemlerle varlıklarını sürdürmeye çalıştılar.

Diğer yandan 1973’ten itibaren sivil siyaset tekrar ülke gündemine hâkim duruma geldi. Ancak durum normalleşmedi ve bir anlamda 12 Eylül darbesinin temelleri ta o dönemde atılmış oldu.

ŞEFİK KANTAR/sefikkantar.blogspot.com

Cevap Yazın