Dimyat’taki Pirimçe Giderken Evdeki Bulgurdan Olanlar

Güvenli Bölge’ mi dediniz?

‘Güvenli Bölge’ sözünün Türklerin zihnindeki karşılığı ‘Çekiç Güç’tür; çekicin ineceği kafa da genellikle kendi kafasıdır.

Türk zihni böyle düşünmekte haksız mıdır?

Irak’ın kuzeyi için öngörülmüş olan o ‘Poised Hammer’ harekâtında, ‘Poised’ yani ‘kalkık vaziyetteki’ çekicin ineceği kafa, 36. Paralel’in kuzeyine geçmesi halinde Saddam Hüseyin’in kafasıydı. Ama yıllar içinde gördük ki çekicin indiği kafalar arasında bizimki de var. Kafamızdaki çekiç darbelerinin ağrılarını da ruhumuzdaki travmayı da atlatmış değiliz.

Unutur gibi olmuştuk fakat Arap Baharı’yla birlikte Suriye’de yaşanan hadiseler, en sonra ABD Başkanı Donald Trump’ın ’20 millik güvenli bölge’ çıkışıyla bütün o travma geri dönmeye başladı. Bu sebeple meselenin 1990’ların başına uzanan geçmişine bir göz atalım dedik.

Emperyalist Akıl ve Akılsız Diktatörler

1990’ların başından beri, bölgede yaşadığımız felâketlerin kökünde ne yatıyor, bu işlere sebep olan biri var mıdır, varsa kimdir sorusuna, ‘Saddam Hüseyin’dir diye cevap verecek olsak, herhalde başımız ağrımaz. Evet, Orta Doğu’ya başta petrol olmak üzere pek çok sebeple tebelleş olmuş büyük güçler vardır. Evet, emperyalist aktörler ellerini kollarını buralardan çekmezler, şudur budur, hepsi doğru. Ama unutmayalım, Orta Doğu’da bir ‘emperyalist akıl’ varsa o akla bilerek bilmeyerek hizmet eden bir ‘akılsız diktatörler’ de var. 1980’lerden başlayarak bu akılsızların başında Saddam Hüseyin gelmekteydi. İnancımızda ölenlerin arkasından konuşulmaz, tamam. Ama arkasından konuşulacak bir ölü varsa, işte o Saddam Hüseyin’dir.

Saddam Hüseyin kadar, 1980’lerden itibaren bölgenin başına belâlar açmış; küresel çakalları, sırtlanları bölgeye çekmiş bir isim yoktur. En sonunda kendisi de o sırtlanların boynuna geçirdiği iple can verdi ama yarattığı tahribat, bıraktığı miras, bölgede hâlâ on binlerce insanın canına mal oluyor.

1980’lere kadar gitmeyelim, Eylül 1980’de İran topraklarına saldırıp sekiz yıl sürecek ve bir milyon insanın ölümüyle sonuçlanacak savaşı başlatmış olmasının üzerinde fazla durmayalım. Esasen durmamız gerekir, zira o savaşın Irak içi dengelerde muazzam sonuçları oldu, o sonuçlar sonrasındaki gelişmeler de etkiler yaptı.

İran- Irak Savaşı’nın bitişinin üzerinden iki yıl geçti geçmedi; Saddam Hüseyin bu kez 2 Ağustos 1990’da Kuveyt’i işgal etmeye kalktı. Bu kararı neden aldığı, Amerika’nın kendisini üstü örtülü biçimde teşvik edip etmediği tartışmalıdır. (ABD’nin Bağdat Büyükelçisi April Glaspie 25 Temmuzda Saddam Hüseyin ile Kuveyt konusunda bir görüşme yapmış, 1 Ağustos’ta ‘yaz tatilini geçirmek üzere’ Bağdat’tan ayrılmış, 2 Ağustos’ta da Saddam Hüseyin’in ordusu Kuveyt’e girmişti.)

Sebebi her ne olursa olsun, Kuveyt’i işgale kalkması ve sonrasındaki gelişmeler, on yıl içinde kendisinin de sonunu belirleyecekti ama aynı zamanda bölge için de cinin şişeden çıkması anlamına gelecekti.

Dimyata Pirince Giderken Evdeki Bulgurdan Oluyor

Kuveyt’i işgal etmesi demek dünya petrol rezervlerinin yüzde 20’sini tek başına kontrol eder hale gelmesi demekti. Uluslararası sistemin bunu kabul edeceğini düşünebilmek için adınız Saddam Hüseyin olması lazımdı.

Amerika’nın öncülüğünde ve Birleşmiş Milletler’den çıkarılan kararlarla 35 ülkenin katıldığı bir koalisyon gücü önce 17 Ocak’taki hava; ardından 24 Şubat 1991’de başlayan kara harekâtıyla Irak ordusunu Kuveyt’ten çıkardı. Saddam Hüseyin’in ordusu dokuz günde dağıldı, altı hafta içinde de 1. Körfez Savaşı tamamen bitti. Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmuş, ordusu da kendisi de ağır darbe yemişti.

Saddam Hüseyin’in bu hezimetten sonra hâlâ Bağdat’ta yönetimde kalabilmesi kendi gücünün değil, Amerika’nın, İran karşısında bölgede bir denge kurma siyasetinin sonucuydu.  ABD Savunma Bakanı Dick Cheney bu kararı iki yıl sonra verdiği bir röportajda şöyle izah etmişti:

“Siz şimdi Bağdat’a girmemiz ve Saddam’ı alaşağı etmemiz gerektiğini söyleyebilirsiniz ama ben öyle düşünmüyorum. Eğer böyle bir şey yapmış olsaydık çıkamayacağımız bir bataklığa gömülecektik ve uzun dönemde asla başarılı olamayacaktık.”

Amerika, Saddam’ın iktidarda kalmasına bu sebeple izin vermişti. Tabii Amerika’nın bu kararı, Saddam Hüseyin’e yönelik harekât sırasında isyana teşvik ettiği Kürtleri ve güneydeki Şii Arapları yarı yolda bırakmak anlamına geliyordu. Kürt gruplar, Amerika’nın öncülüğündeki koalisyonun Irak kuvvetlerini vurmaya başlamasından cesaret alarak -ve tabi teşvik görerek- Mart 1991’de bütün Kürt bölgelerini kontrol altına almış, 21 Mart’ta Kerkük’ü de ele geçirmişlerdi. Ama Saddam Hüseyin’in Kuveyt’ten çıkartıldıktan sonra devrilmemiş, iktidarda bırakılmış olması Kürt grupların bütün hayallerini suya düşürecekti.

İktidarda kalmış olması Saddam Hüseyin gibi bir adama yetecek değildi; orduların savaş sırasında kendisine isyan etmiş olan Kürtlerle Şii Arapların üzerine yolladı, zira intikam almak istiyordu. Irak kuvvetleri, 28 Mart’ta Kerkük’ü, 30 Mart’ta Erbil’i ve 3 Nisan’da Süleymaniye’yi Kürt grupların elinden geri aldı. Tabii buraları geri alırken yine katliamlara girişti. Amerikan kaynakları, Mart ve Eylül 1991 tarihleri arasında Irak ordusunun 300 binden fazla Şii’yi katlettiğini yazıyor.

Akılsız olan sadece diktatörler mi?

Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma sırası şimdi Kürtler ve Şii Araplardaydı. Zira emperyalist aktörlerin kışkırtmalarıyla hareket geçmişler ama şimdi o aktörler tarafından, âmiyane tâbirle ‘satılmışlardı’.

Bu ilk defa mı oluyordu?

1975’te yine Amerika tarafından ortada bırakılmalarının üzerinden henüz 15 -16 yıl geçmişti. Mesut Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani, Henry Kissinger’a mektup yazıp, “ABD’nin Kürtlere karşı ahlâki ve siyasi sorumluluğu olduğunu” hatırlattığında aldığı cevap şuydu:

“Gizli servis operasyonları bir hayır işi değildir.”

Gürkan Zengin 

 

Cevap Yazın