Aile Kurumuna Karşı Kadının Birey Olarak İmali

Türkiye’de yeni kuşak İslâmcı aydınların ve bu aydın çevresinden etkilenen bürokrat/meslek mensuplarının topluma dair tutumlarında geleneksel aile değerlerinden ziyade Avrupa-Batı toplumlarıyla uyum kapsamında yürürlüğe konmuş mevzuatların hedeflerine mutabık davranışlar sergilediği gözlenmektedir. Türkiye’de radikal modernleşme sanıldığı gibi, erken Cumhuriyet politikalarına
mahsus politikalarla yürümemektedir. Türkiye’nin büyük
bir aydın problemi vardır.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, toplumun temelini, “aile” olarak görmekte ve bu müessesenin korunmasını, “temel hak ve hürriyet” kapsamında saymaktadır.

Madde 12: “Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva
eder.”

Madde 20- “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.”

Madde 41- “Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilâtı kurar.”

Madde 62- “Devlet, yabancı ülkelerde çalışan Türk vatandaşlarının aile birliğinin, çocuklarının eğitiminin, kültürel ihtiyaçlarının ve sosyal güvenliklerinin sağlanması, anavatanla bağlarının korunması ve yurda dönüşlerinde yardımcı olunması için gereken tedbirleri alır.”

Yukarıdaki anayasal ilkeler, “aile” kavramını tanımlamamakta ancak toplumda müesses olan “aile” algısını korumanın devletin vazifesi kapsamında yer aldığını göstermektedir. Anayasa’nın ailenin ne olduğuna dair tanım getirmediği halde bu aileyi eşler arasında eşitliğe dayalı bir birlik olarak gördüğü söylenebilecektir. Türkiye, uluslar-üstü iki yasa önerici kurumla yaptığı sözleşmelerle iç hukukunu ve toplumsal yapısını yeniden tanzim etmektedir. Bu uluslar-üstü yasa önerici kurumlardan biri BM ve diğeri Avrupa Konseyi’dir. Türkiye her iki örgüte de üye olduğundan bu uluslar-üstü kurumların imzaya açtığı sözleşmeleri onaylayarak çift yönlü olarak mevzuat sistemini yapılandırmaktadır. Birleşmiş Milletler’in onay istediği sözleşme, CEDAW’dır (Convention on the Elimination of All Forms of Discrimination against Women-Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesine Dair Sözleşme).

Türkiye’de “Aile” Kavramının Tanımsızlığının Gerekçesi

CEDAW, 18 Aralık 1979 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilmiş, 1 Mart 1980 tarihinde imzaya açılmıştır. Sözleşme, II. Dünya Kadın Konferansı’nın açılış protokolünde 51 devlet tarafından imzalanmış ve 3 Eylül 1981 tarihinde de yürürlüğe girmiştir. Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi (CEDAW-Komitesi) ilk toplantısını Ekim 1982’de Viyana’da yapmıştır. 6 Ekim 1990 tarihinde sözleşmeye “Ek İhtiyarî Protokol” getirilmiş ve bu protokol 22 Aralık 2000 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye, CEDAW’ı 8 Eylül 2000’de imzalamış, 30 Temmuz 2002’de onaylamıştır. Sözleşme, Türkiye’de 29 Ocak 2003’te yürürlüğe girmiştir.

Bu sözleşmenin Türkiye’nin iç mevzuatı bakımından etkisi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun kabul edilmesi ile görülür. Kanun 22.11.2001’de kabul edilmiş, 01 Ocak 2002’de yürürlüğe girmiştir. Bu kanunla birlikte eski kanundaki “aile reisi kocadır” ibaresi kaldırılarak “evlilik birliğini eşler beraber yönetirler” şeklinde düzenleme yapılmıştır. Kanunda yapılan ikinci önemli değişiklik eski Medeni Kanun’a göre geçerli olan kanuni mal rejimi “mal ayrılığı” iken, yeni Kanun’da “edinilmiş mallara katılma rejimi”ne ilişkindir. Bir diğer süreç yine CEDAW’ın Türkiye’ye etkisi bağlamında mülga 743 Sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin 144. maddesindeki yoksulluk nafakasının bir yıl süreyle verileceğine ilişkin düzenlemenin daha 04.05.1988 tarihinde kabul edilen 3444 sayılı kanunun 6. maddesiyle değiştirilerek süresiz hale getirilmesiyle ilgilidir. Bu düzenleme, 01 Ocak 2002’de yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Yoksulluk Nafakası başlıklı 175. maddesinde 1988 yılı değişikliğiyle muhafaza edilmiştir.

CEDAW’ın 1979 yılında şiddet konusuna yer vermeden yürürlüğe girmiş, ancak seksenli yıllardaki gelişmeler karşısında CEDAW Komitesi 19 nolu genel tavsiye kararı alarak devletleri şiddeti önleme konusunda mevzuat sistemini güçlendirmeye teşvik etmiştir. Türkiye, bu karar kapsamında 1998’de 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’u çıkararak düzenleme yapmıştır.

Türkiye’yi bağlayan ikinci uluslar-üstü yasa önerici kurum, 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açtığı Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi), 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Sözleşmenin gereklerinin yerine getirilip getirilmediğini denetlemek, kadına yönelik şiddet alanında uzman üyelerden oluşan GREVIO (Kadınlara Karşı Şiddet ve Ev İçi Şiddete Karşı Uzman Eylem Grubu) adlı organ tarafından yapılmakta olup, bu organın görevlerini ve işleyişini düzenleyen hükümler, sözleşme tarafından düzenlenmiştir. Sözleşmeye göre ev içi şiddet, aynı evde yaşayan veya yaşamayan, mevcut ya da eski eş ya da partnerler arasındaki her türlü şiddeti ifade eder. Dolayısıyla sözleşmenin önlemeyi irade ettiği şiddet, aile olmayı, evlilik birliği içinde bulunmayı, aynı evi paylaşmayı gerektirmez. İstanbul Sözleşmesi sonrasında Türkiye’nin 4320 sayılı yasada yer alan şiddet tanımı 6284 sayılı yasada “şiddet gören veya görme tehlikesi altında yaşayan kadınları ve aile bireylerini koruma” şeklinde geliştirilmiş ve şiddete maruz kalan lehine iki temel tedbir kararı (Koruyucu, Önleyici) verilmesini mümkün kılmıştır. Önleyici tedbir kararları 5. maddede düzenlenmiş, 8. maddede tedbir kararının süresi (en çok altı ay, şiddetin ve şiddet uygulama tehlikesinin varlığı halinde uzatılabilir) ve tebliğine dair hükümlere yer verilmiş, 13. maddede tedbir kararını ihlal eden şiddet uygulayanın “zorlama hapsi”ne ilişkin süreler düzenlenmiştir.

Anlaşılacağı üzere Türkiye’de “aile” kavramının tanımsızlığının gerekçesi mevzuatlarda Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi’nin yasa yapmada etkisinden kaynaklanmaktadır. Batılı yasalarda “ev içi şiddet” kavramıyla korunan haklar, Türk mevzuat sisteminde “aile” başlıklı yasalarla korunmaktadır. Türkiye, mehaz kanun gereği evlilik dışı birliktelikleri de “ev içi şiddet şüphesi” kavramlaştırması gereği dolaylı olarak kabul etmektedir. Türkiye’de zina, bir suç olmaktan çıkarıldığından “evlilik dışı birliktelik”, artık yasalar nezdinde bir müessese haline gelmiştir.

“Asrî Aile”

İslâmcılık düşüncesi, kadın erkek ilişkilerini ve evlilik müessesesinde cinslerin hak, görev ve sorumluluklarını geleneksel norm düzenine bağlı olarak tesis edilmesini savunmaktaydı. Mehmet Akif’in 22 Ekim 1908 tarihli Sırât-ı Müstakîm’de yayımladığı yazının Bazı memleketlerde kadınların erkek işlerine girişmekde olmaları devam edecek mi? başlıklı bölümünde Şark kadınının ev dışı çalışmasının, erkek için utanç verici olduğu ifade edilir: “Biz diyoruz ki, Müslümanların hâlet-i ictimâ’iyyeleri her cihetten milel-i garbiyyeninkine mugâyirdir. Hattâ bir mütefahhis nazar, az bir im’ân ile görür ki, şu’ûn-ı ictimâ’iyyeden hiçbirinde bu iki âlem için ittihâd mümkün değildir. Meğer biri öbürünün vücûdunda mahvolsun da ondan bir cüz’ teşkîl etsin (…) Şarkta hangi â’ile olursa olsun efrâdı meyânındaki bir kadını hâricde çalıştırmakda muzdar kaldığı günü, eyyâmının en meş’ûmu, en menhûsu addeder de bu hâl ile yaşamaktan ise
yeraltında bulunmayı tercîh eder” (Ersoy, 2012: 134).

Mûsâ Kâzım da Hürriyet-Müsavât adlı yazısında (10 Eylül 1908) kadının nafakasının sırasıyla babasına, babası yoksa erkek kardeşine, onda da yoksa beytu’l mâl’e ait olduğunu belirtmiştir: “Nafaka, süknâ ve sâire gibi şeyleri tedârik münhasıran erkeklere tahmîl edilmiştir. Bir kadının kable’l-izdivâc bütün mesârifi babasına âiddir. Babası yok ise kardeşine âiddir. O da yok ise, babasından da kendisine bir mal intikal etmemiş ise beytü’l-mâle lâzımdır. Ba’de’l-izdivâc dahi hüküm böyledir. Yani zevcine, vefât etmiş ise malı da yok ise babasına, kardeşine, zî-rahm-i mahremine, bunların da malı bulunmadığı takdîrde yine beytü’l-mâle aitdir. İşte görülüyor ki (…) bir kadın hiçbir vakit ma’îşet cihetini düşünmeye mecbûr değildir” (Mûsâ Kâzım, 2012: 33).

Buna karşılık Türkçülük düşüncesinin temsilcilerinden Ziya Gökalp’in Türklüğün dış yüzünde beynelmilelcilik fikrini teklif ettiği, bu teklifin Birleşmiş Milletler gibi bir örgüte Türkiye’nin dahil olmasını içerdiği görülmektedir. Gökalp, iç hukukta millîliği eski Türk töresi ile oluşturulmuş toplumun kültürüyle inşa etmek fikrindedir. Bu anlamda “feminizm”i savunmakta ve eski Türklerin “kadın-erkek eşitliği” düzeninde yaşadıklarını iddia etmektedir. Modern Türkiye’nin toplumun temel birimi olan aileyi, “asrî aile” modeline göre tesis etmesi gerektiğini de ifade etmiştir. Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları kitabının Aile Ahlâkı bölümünün son paragrafında “Feminizm de Türklerin en esaslı şiarı idi” (Gökalp, 1990: 160) derken Yeni Mecmua Yazıları’nda “Türk ailesi ile Cermen ailesi feministtir” görüşüne yer verir (Gökalp, 2018: 124).

Türkiye’nin Büyük Aydın Problemi

Türk düşüncesinde İslâmcılık akımının temsilcilerinin Batı’nın ilim ve tekniğini almak ancak ahlâk ve hukuk sistemini almamak şeklinde belirlenmiş tavrı bulunmaktaydı. Türkçülük düşüncesi özellikle Ziya Gökalp ile kültür ve medeniyet ayrımı yaparak Türkiye’nin Batı medeniyetine
geçmesi gerektiğini teklif etmiş, fikirleri vefatından sonra CHP tarafından radikal modernleşme politikaları olarak hayata geçirilmişti.

1923-2000 arası dönemde ortaya çıkan Batı ile bütünleşme arayışı, Türkiye’nin radikal modernleşme siyasetlerinin erken dönem Cumhuriyet elitlerine ait bir iktidar tutumu sayılamayacağını göstermektedir. Türkiye’de “muhafazakâr” olduğu ifade edilen siyasetçilerin de Ziya Gökalp’in beynelmilelci küresel sisteme entegre olma kaygısını benimsediği ifade edilebilecektir.

Yasalar, yasa uygulayıcılarına takdir yetkisi vermektedir. Örneğin, 6284 sayılı yasa, kadına şiddeti önleyici hukuku ve bu hukuku yerine getirecek yargı teşkilatlanmasını tesis etmektedir. “Muhafazakâr” kökenli politikacı ve aydınların bu tür olaylar karşısında tutumlarının “aile” kurumu lehine görünürleşmesi, en azından bir düşünceye aidiyetin etiği gereğidir. Türkiye’de yeni kuşak İslâmcı aydınların ve bu aydın çevresinden etkilenen bürokrat/meslek mensuplarının topluma dair tutumlarında geleneksel aile değerlerinden ziyade Avrupa-Batı toplumlarıyla uyum kapsamında yürürlüğe konmuş mevzuatların hedeflerine mutabık davranışlar sergilediği gözlenmektedir. Türkiye’de radikal modernleşme sanıldığı gibi, erken Cumhuriyet politikalarına mahsus politikalarla yürümemektedir. Türkiye’nin büyük bir aydın problemi vardır. Batı, Türk kadınını beynelmilelci norm üretici kurumların değerleri üzerinden “birey” olarak imal etmiştir. Türk düşüncesinde İslâmcılık akımının günümüz Türkiyesi’ne ve modern dünyaya İslâm fıkhından hareketle teklif ettiği bir “aile” modeli bulunmaması, bu akımı kaçınılmaz olarak küresel etik değerlerin izleyicisi durumuna çekmektedir. İslâmcılık akımı içinde düşünce ürettiğini ifade eden müelliflerin ilgileri artık “aile” kurumuna değil yaşadığı birliktelik ne düzeyde olursa olsun (meşru-gayrı meşru) “kadın özneliği”ne yönelmiştir. Bu yaklaşım evlilik müessesesinin “erkek” kimliği ve “erkek sermayesi” için kadın lehine eritilmesine sebebiyet vermektedir. Türk toplumu geleneksel yapısındaki “erkek” (er-feta) tiplerini giderek kaybetmektedir. Hırsızlık suçlarından dahi HAGB kararı verilirken, boşandığı eski karısına süresiz nafaka ödemeye mecbur bırakılan ve bu nafakayı ödemeyenler hakkında “zorlama hapsi” tatbik edilen bir hukuk yapısının “radikal modernleşme” siyasetini hâlâ yürüttüğü dikkatle izlenmelidir. Erken Cumhuriyet devrinde seküler ve elit aydınlar eliyle yürütülen bu politika günümüzde yasal mevzuatları “silah” olarak
eline almış “kadınlık bilinci” ile yürütülmekte ve toplumu bu kez dipten modernleştirmektedir.

Kaynakça

Ersoy Mehmet Akif, Bazı memleketlerde kadınların erkek işlerine girişmekde olmaları devam edecek mi? Sırât-ı Müstakîm, Bağcılar Belediyesi Yayınları, c: 1, 2012

Gökalp Ziya, Türkçülüğün Esasları, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1990

Gökalp Ziya, Yeni Mecmua Yazıları, Ötüken Yayınları, 2018

Mûsa Kâzım, Hürriyet-Müsavât, Sırât-ı Müstakîm, Bağcılar Belediyesi Yayınları, c: 1, 2012

Cevap Yazın