Geleceğini Arayan Siyaset

Makro bir dönüşüme, bir dönüştürme projesine ihtiyaç var ve bunu sağlamanın yolu da kültürel iktidarı dahası hegemonyayı temin etmekten geçiyor. Gayet basit: sessiz devrimlerin yerini artık kültürel devrimlerin alması gerekmekte. Yeni Türkiye’yi inşa edebilmek için zamanın ruhuyla örtüşen bir büyük dönüşüm vizyonuna ihtiyaç var. Buysa tek başına siyasal iktidardan beklenilmeyecek bir iş.

İktidar Ama Ne İçin?

Kültürel ve sosyal açıdan bizatihi iktidar kavramının kendisiyle hesaplaşacak bir gelişme düzeyinin henüz oldukça gerisindeyiz. İktidarın kutsallaştırılması şeklinde değil elbette -bu artık tarihin gerilerinde kalmış bir ilkellikten ibarettir- ancak iktidar olgusunun toplumsal fay hatları oluşturacak kadar şiddetle önemsenmesi pek sağlıklı bir durum sayılamaz. İyi ve kötünün, başarı ve başarısızlığın, mutluluk ve mutsuzluğun iktidar gücüne bağlı olması, başka deyişle iktidar değişikliğinin bu manada toplumun kayda değer bir kesimi üzerinde sarsıntılar yaratması, siyasetin ve dolayısıyla devlet gücünün toplumu kucaklayıcı bir işleyişe hiç de sahip olamadığını gösterir. İktidar alanı toplumsal alandaki cepheleşmenin bir tarafı haline geldikçe hegemonik yapı tabiatıyla daha da şeditleşerek ayrıştırıcı bir muhtevaya bürünecektir ama sorun, sadece kimlik siyasetine bağlı hukuki ve siyasi içerikli kayıplar veya baskılardan ibaret sanılmamalı. İktidarın başlı başına bir rant kaynağı haline gelmesine bağlı olarak iktidar aygıtı artık ekonomik ve sosyal gücü temerküz ettirmenin doğrudan veya dolaylı bir aracı olmaya başlamakta, böylece toplumdaki iktidar arzusunu maksimize etmektedir. Sonuç olarak buradan, iktidar fetişizmiyle tebarüz eden bir tür hastalıklı bir yapı ortaya çıkmaktadır.

Eğitim Faktörü İslamcılığın Yükselişinde Belirleyici Oldu

Bunun toplumsal ve siyasal açıdan marazi bir durum olduğunu söylememiz ne kadar doğruysa, tersi diyebileceğimiz türden iktidara kayıtsız ve bigâne kalışın da yine bir sorun olduğunu tespit etmek gerekir. Esasen toplumdaki bilinç düzeyi yükseldikçe iktidar olgusunun ve ilişkilerinin daha fazla sorgulanmaya başladığı bir gerçek. Örneğin etnik milliyetçilik rüzgârlarının ardında bile beğenelim beğenmeyelim bu gerçek yatmaktadır. Sadece o değil Türkiye özelinde bugün muhafazakârlığın ve İslamcılığın siyasal yükselişinden bahsedebiliyorsak, bu hiç şüphesiz toplumun nispeten alt katmanlarının eğitim ve kültürel alandaki tırmanışları sayesinde olmuştur. Muhafazakâr sessiz çoğunluğun sosyal ve siyasal hiyerarşideki yükselişinde eğitim ve kültür düzeyinin birinci derecede rol oynadığı yadsınamaz. Bu rolün ifası, kimlik bilincinin gelişmesiyle olduğu kadar kültür düzeyindeki artışa paralel şekilde muhafazakâr öznelerin kazandığı özgüvenle de alakalı. Sessiz çoğunluğun, elitlerin/beyaz Türklerin iktidarını sorgulama ihtiyacı ve kabiliyetini gösterecek düzeye gelmesiyle siyasetin “rengi” yavaş yavaş değişmeye başlamıştı. Kimliğin siyasete, oradan da iktidara ve devlete taşınması, eğitim ve kültür alanındaki yükselişten bağımsız bir süreç olarak kabul edilemez. Muhafazakâr siyasetin başarısı sessiz çoğunluğun oy gücüne indirgenemeyecek birtakım temellere ve dinamizme sahip. DP iktidarından başlayarak AK Parti öncesi diğer merkez sağ partilerin iktidar gücünü, sessiz çoğunluğun oy gücüyle izah etmek belki mümkün. Ancak AK Parti, seleflerinden farklı olarak sessiz çoğunluğa handiyse yeni bir kimlik ve kişilik kazandırmak suretiyle onu siyasetin hegemonik bir öznesine dönüştürmüş, reaksiyonerlikten çıkarıp aksiyoner bir konuma doğru taşımış bulunuyor. Muhafazakarlık ve İslamcılık, görece ve nispeten muğlak bir şekilde de olsa siyasetin şimdi kurucu unsurları mesabesindedir. Dahası kazandığı hegemonik güç, sistemi daha derin ve kalıcı bir şekilde dönüştürmeye yönelik bir iştahı da kendi gözeneklerinde barındırmaktadır.

İktidar Mantalitesi ve Kimlik Siyasetiyle Yüzleşmenin Önemi

Sessiz çoğunluğun gösterdiği iktidar kabiliyeti ve başarısı önemli. Bunu sahip olduğu kimlik bilinci üzerinden yapması ise -tümüyle pragmatizme teşne olmama bakımından- belki daha da önemli. Böylece ruhsal ve zihinsel bir tekâmül sergileyebilmektedir. Buna bağlı olarak o, kültürel iktidarı inşa edecek bir yeterlilik gösteremese bile en azından sandık üstünlüğü üzerinden bir kimlik siyaseti yürütmeyi becerebilmekte. Fakat söz konusu kimlik siyaseti onun aynı zamanda bir zafiyeti olma tehlikesini de içeriyor. Kimlik siyaseti ile özgürlüğüne kavuşan ve çok boyutlu (siyasi, bürokratik, sosyal, kültürel, ekonomik) bir gelişme olanağı yakalayan sessiz çoğunluğun, iktidarı tam anlamıyla bir tahakküm ve rant alanı olarak görme, kullanma ihtimali de söz konusu. Sessiz çoğunluğun rövanşist reflekslerinin ve geleneksel devlet algısıyla yoğrulmuş iktidar mantalitesinin siyaseti nereye götüreceğini tahmin etmek pek kolay değil. Nitekim milli ve yerli söylemi üzerinden oluşturulan hegemonik yapı ile geçmişte kaldı diyebileceğimiz Kemalist hegemonya arasındaki benzerlik hayra alamet değil. AK Parti’nin Kemalizme teslim olduğu iddiaları elbette fazlaca afaki. Fakat milli-yerli söyleminin içerdiği hegemonik bakış açısı, bugün ciddi bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Oysa artık sessiz çoğunluk olmaktan çıkmış muhafazakâr ve İslamcı kesimlerin iktidar kavramıyla yüzleşmesi, geleneksel hegemonik anlayışın değiştirilmesi gerekiyor. Siyasal iktidarı veya devleti bir “tahakküm öznesi” olarak görmemiz halinde sorun ciddidir. Bugün artık daha yeni bir siyaset anlayışından söz etmek zorundayız. Değilse muhafazakâr siyasetin/kesimlerin sadece anakronik bir iktidar ve devlet anlayışına sahip olduklarından değil, kültürel ve sosyal anlamda yeterli gelişme düzeyine ulaşamadığından da söz edilebilir. Mesele toplumun kültürel gelişmişlik seviyesinden izole edilemeyecek bir mahiyet içeriyor. Bu ise muhafazakâr/İslamcı siyasetin kendisini iktidar alanlarıyla sınırlamayan bir toplumsallaşma gücüne kavuşturmasıyla tebellür edecek bir hususiyeti işaret etmektedir. Başka deyişle iktidarın, siyasetin özneleri açısından bir amaç değil araç olması gerekir. “İktidar için iktidar” arzusu, iktidar sahipleri için olduğu kadar, iktidardan muhtelif şekillerde beslenme beklentisine sahip olanlar için de siyaseti marazileştirici bir etken niteliği taşımaktadır.

Dolayısıyla iktidar aygıtını (devleti), ele geçirilmesi ve kendisiyle topluma şekil verilmesi gereken bir güç kaynağı gibi görme alışkanlığından kurtulmak gerekiyor. Bunun hem siyasal kültürle hem de devletin dönüştürülmesiyle ilgili bir problem olduğu aşikâr. Garson veya hakem devlet ideali, sosyal barış ve huzuru sağlamanın önemli bir anahtarı olarak görünüyor. Bu bakımdan siyaseti/iktidarı bir hegemonya aracı haline getirmek yerine her anlamda hak, adalet ve huzurun teminatı kılacak bir projeksiyonla ihya etmek zorundayız.

“Toplumsal Hegemonya”nın Sınırlarında

Kimliklerin inkâr edilmesi ne kadar yanlışsa kimlik siyasetinin inkârı da bizi aynı şekilde yanlışa ve çatışmacı bir anlayışa götürür. Hegemonik siyaset her halükarda kutuplaştırıcı ve dışlayıcı bir perspektiften beslenir. Oysa bu tarz siyaset, artık bir meşruiyet krizi içine girmeye başlamıştır. Bunu fark edilememesi, siyasete 2023, 2053 vizyonuyla yön verme kabiliyeti ve gücünün kısa zaman sonra yitirilmesini beraberinde getirecektir. Bu anlamda iktidar olmanın başka, “hegemonya”nın başka şeyler olduğunu iyi anlamak gerekir. AK Parti iktidarı büyük ölçüde muhafazakâr kesimlerin “toplumsal (sayısal) hegemonyası”nın bir sonucuydu. Elitist, kültürel hegemonyaya karşı toplumsalın bir yükselişi ve/veya isyanı olarak ortaya çıktı. Fakat söz konusu toplumsalın bir sabite olmadığını ve iktidar süreciyle birlikte niteliksel değişimlere maruz kaldığını hiçbir şekilde göz ardı etmemeli. Hatta bu değişim, muhafazakâr kesimin iktidardan bağımsız olarak modernleşmeyi daha derin ve yoğun bir şekilde tecrübe etmesi sonucu artı bir ivme de kazanmakta. Buna bağlı olarak toplumsal (sayısal) hegemonyanın kültürel hegemonyayla desteklenmesi giderek daha zorunlu hale gelmektedir.

Bu yüzden kültürel iktidarın sorunsallaştırılması siyasi iktidar açısından muhtemel bir krizin öngörüsü olarak anlaşılabilir. Bizatihi bu sorunsallaştırmanın yapılması bile hiç şüphesiz hem bir farkındalığı hem de bir kaygıyı dile getirmesi bakımından kıymeti haiz bir şey. Konu basit ve bildik anlamıyla “Asım’ın nesli” olmaktan da çıkıyor. Zira bir ahlak, tavır ve bilinç sembolü olarak Asım’ın nesli bugün yok diyemeyiz. Fakat bunun yetmediğini, işin sadece imanlı ve ahlaklı bir nesil yetiştirmekten ibaret olmadığını görüyoruz. Hatta belki sorunun mevcut Asım prototipinde olabileceğinden şüphe etmemiz lazım. İmam-Hatip okullarının 400’lerden 1500’lere kadar çıkarılmasıyla meselelerin halledilebileceğini düşünmek belli ki büyük bir safdillik olur. Daha açık ve doğru bir deyişle, karşı karşıya olduğumuz durum, şahidi olduğumuz Asım neslinin içinden çıkamayacağı bir çıkmaz gibidir.

Sessiz Devrimden Sonrası Henüz Muamma

Muhafazakâr/İslamcı siyasetin önü bugün hegemonya üretememe, değer inşa edememe sorunuyla tıkanmış gözüküyor. Kültürel iktidar sorunu bunun bir tespiti ve dışavurumu olarak gündeme gelmektedir. Sorunun siyasal iktidar tarafından dile getirilmesine önemli ölçüde bu tıkanma sebep olmuştur denilebilir.

AK Parti’nin “sessiz devrim” süreci referanslarını nereden alıyordu diye sorduğumuzda, buna muhafazakâr veya İslamcı değerleri adres verme imkanı pek mümkün gözükmüyor. Gelinen nokta açısından bakılacak olduğunda bilhassa İslamcı düşünce ve siyasetin mevcut tabloyu içine sindirebileceği kolay kolay iddia edilemez. AK Parti muktedir konuma geldiği andan itibaren tam da sosyal ve siyasal dönüşüm projesi/stratejisi anlamında bir belirsizlik kriziyle karşı karşıya gelmiştir denebilir. Devletçi, millici ve kalkınmacı söylemlerle bu krizi aşma çabası reel-politik açısından elbette rasyonel bir karşılığa sahip. Fakat bunun en azından AK Parti’nin ruhundaki İslamcı temayülleri soğurabilmesi pek mümkün değil. Bu yüzden siyasal iktidar tarafından yapılan kültürel iktidar sorgulaması sadece kültür alanına dair bir sorunsallaştırma olarak anlaşılmamalı. Aslında makro bir dönüşüme, bir dönüştürme projesine ihtiyaç var ve bunu sağlamanın yolu da kültürel iktidarı dahası hegemonyayı temin etmekten geçiyor. Gayet basit: sessiz devrimlerin yerini artık kültürel devrimlerin alması gerekmekte. Yeni Türkiye’yi inşa edebilmek için zamanın ruhuyla örtüşen bir büyük dönüşüm vizyonuna ihtiyaç var. Buysa tek başına siyasal iktidardan beklenilmeyecek bir iş. Ancak siyasal iktidarın devamlılığı belli bir aşamadan sonra değer üretmekle kaim hale gelmektedir. Devletçi, millici, kalkınmacı politikalar biraz da konjonktürel sebeplerle bu zorunluluğu şimdilik ikinci plana itmiş durumda. Ne var ki zamanın ruhu bunu önümüzdeki süreçte daha acil bir konuma getirecek, İslamcı siyasetle kitlelerin beraberliğini bir yol ayrımına doğru götürecektir.

Büyük Dönüşümün Şartı: Kültürel Hegemonya

Bunun için kültürel hegemonyanın siyasal iktidar açısından giderek daha elzem, daha vazgeçilmez hale geleceğini iyi görmek gerekir. Söz konusu hegemonyanın tamamen iktidar refleksleriyle inşa edilemeyeceğini ise unutmamalı. Bu hegemonyayı kuracak olan toplumsal ve kültürel değerler nihayetinde iktidar gücünden bağımsız, daha rasyonel, aynı zamanda daha tabii bir inkişafın ürünü olacaktır. Jakoben, elitist modernleşme politikalarının başarısızlığı, bu anlamda ders alınması gereken tarihsel bir tecrübe olarak önümüzde durmakta. İktidar olmakla muktedir olmak arasındaki farkın sadece “sistem” sorunu olmadığını bugün daha iyi anlayacak bir noktaya doğru gelmiş bulunuyoruz.

Lukacs’ın dediği gibi politika sadece araçtır, hedefse kültürdür. İktidara atfettiğimiz hükümranlık gücü kültürel ve entelektüel güçten yoksun kaldığı takdirde bir istikbal vaat edemeyecektir. Muhafazakâr/İslamcı siyaset bugün reel dünyanın koşullarıyla sınırlanmış bir görüntü ortaya koyuyor. Bu sınırların aşılabilmesi için tam anlamıyla kültürel hegemonyayı kuracak bir zihin gücüne ve üstünlüğüne ihtiyaç var. Siyasal iktidarın bu konuda bir farkındalığa sahip olması her şeye rağmen önemli bir şans. Her halükarda İslamcılığı irrasyonel politika ve projelerle ayağa düşürmeden realize etme becerisi ve titizliğini göstermek icap eder. Evet bu kolay değil, belki bazı riskleri göze almadan olabilecek bir şey olarak da gözükmüyor ancak belli bir ruh ve istikamet beraberliğini muhafaza edebilmemiz halinde İslamcı düşüncenin emeklemekten çıkıp yürümeye başladığı günleri pekala ümit edebiliriz. Yeter ki “zamanın ruhu”nu kavrayıcı/kuşatıcı perspektiften bir İslam aydınlanmasını yaşayabilelim.

Cevap Yazın