İbn Haldun’dan Hareketle Bir Şehir Tasavvuru Önerisi

Batı medeniyetinin sınırlayıcılığına karşı kapsayıcı, ötekileştirmesine karşı birleştirici, mevcut estetik algısına karşı yeni bir estetik anlayışı, mevcut adalet anlayışına karşı yeni bir adalet anlayışı ortaya koymanın yolu kendi kültür kodlarımıza dönmekle mümkündür. Bu geniş bakış açısını bize İslam coğrafyasının tarihi birikimi sağlamaktadır.

Medeniyet tartışması yıllardır sıcaklığını koruyan, tartışma sahasını genişleten, önerilerini arttıran, eleştirilerini sıklaştıran bir alandır. Bu tartışmalar geçmiş dönemlerde olduğu gibi günümüz dünyasında da özellikle kendi topraklarımızda sıklıkla yapılmaktadır. Kendi coğrafyamızda ve kendi kültür kodlarımızdan hareketle yaptığımız medeniyet algısı tartışmaları elbette ki bir kuvve’nin fiil’e dönüşme hayalinin tezahürüdür. Nedir bu ‘’kuvve’’ sorusunun cevabı da elbette ki İslam’dır. İslam’ın Arabistan bölgesinde ve civarında hızla yayılmaya başlamasından kısa bir süre sonra büyük çaplı bir medeniyet oluşturmuş olması, barındırdığı potansiyelin izlerini bizlere net olarak göstermektedir. İslam’ın bu potansiyeli, günümüz dünyasına da çözüm getirebilecek bir potansiyeldir. Tarihi birikimin bu denli güçlü olduğu bir düşüncenin günümüzde içerisinde bulunduğu bunalım, çoğu zaman Müslüman düşünürlerde ve bizlerde hayret uyandırsa da bir medeniyet inşası düşüncesinin önüne de geçememektedir.

İslam’ın medeniyet tasavvuru, günümüzde hâkim olan Batı medeniyeti eleştirisine ve bir alternatif oluşturma potansiyeline dayanmaktadır. Medeniyet tartışmaları genellikle siyaset ve şehirlerin imarı üzerinden yapılmaktadır. Bizim burada işaret ettiğimiz medeniyet oluşturma potansiyeli ise daha kapsamlı bir medeniyet tasavvurudur. Batı medeniyetinin sınırlayıcılığına karşı kapsayıcı, ötekileştirmesine karşı birleştirici, mevcut estetik algısına karşı yeni bir estetik anlayışı, mevcut adalet anlayışına karşı yeni bir adalet anlayışı ortaya koymanın yolu kendi kültür kodlarımıza dönmekle mümkündür. Bu geniş bakış açısını bize İslam coğrafyasının tarihi birikimi sağlamaktadır. Müslüman coğrafyanın entelektüel geçmişine baktığımızda medeniyet olgusunun çoğu zaman dikkatleri üzerine çektiğini ve Müslüman düşünürlerin bu olgu etrafında İslam’ın ortaya koyduğu dünya algısını açıklamaya çalıştığını görmekteyiz. İslam medeniyetinin açıklanması çerçevesinde günümüzde de sıcaklığını koruyan önemli isimlerin başında İbn Haldun gelmektedir. İbn Haldun, 1332’de Tunus’ta dünyaya gelmiş, küçük yaştan itibaren dönemin ünlü hocalarından fıkıh, tefsir, hadis, felsefe, matematik dersleri almış, yirmi yaşında sarayda katiplik görevine getirilmiştir. Yirmi yaşından itibaren birçok siyasi görevde bulunmuş ve birçok ilim meclisinde yer almıştır. 1382 yılında Mısır›a giderek Kahire›de bulunan medreselerde müderrislik yapmaya başlamış ve 1406 yılında Mısır’da ölmüştür. İbn Haldun yaşadığı dönemde eşine rastlamadığımız, nevi şahsına münhasır bir entelektüel ve devlet adamıdır. Günümüzde çoğunlukla, sosyolojinin kurucusu, tarih felsefecisi, siyaset düşünürü olarak tanımlanan İbn Haldun, bunların dışında ve ötesinde bir kişiliktir. Cemil Meriç İbn Haldun için “İbn Haldun, Orta Çağ’ın karanlık gecesinde muhteşem ve münzevi bir yıldız; ne öncüsü var ne devamcısı.” demekte ve İbn Haldun’un Mukaddimesi için de “Mukaddime, çağları aydınlatan bir fecr.” değerlendirmesiyle bu önemli düşünürü ve eserini tanıtmaktadır. (Cemil MERİÇ- Bu Ülke). İbn Haldun’u günümüzde bizler için de önemli kılan, onun medeniyet görüşleridir.

Bedevilik-Hadarilik

İbn Haldun, yaşadığı dönemin toplum tipolojilerini gözlemleyerek iki tür toplumdan bahseder. Bunlar; hadari/şehirli ve bedevi/göçebe toplumlardır. Bu iki toplum tipi aslında medeniyetin iki basamağı niteliğindedir. İbn Haldun, bedevi toplumları tanımlarken ekonomik anlamda tarıma dayalı ve hayvancılıkla geçinen, işbölümünün daha az olduğu, kabile arası yardımlaşmanın çok olduğu, savaşçı bireyleri ifade eder. Bedevi toplumlar sanılanın aksine ilkelliği ifade etmezler. İbn Haldun’a göre bedevi toplumlar hadari topluma ulaşmanın ilk şartıdır. Bu, İbn Haldun’un tarih anlayışının da bir tezahürüdür. İbn Haldun’a göre tarih, dairesel olarak ilerler. Bedevi toplumlar zaman içerisinde asabiyelerinin onlara sağladığı dayanışma gücü ile mülkü/devleti elde ederler. Şehirleri ele geçirmeleri sonucu şehirlere yerleşirler ama zaman içerisinde kendilerine has özellikleri yitirerek yozlaşırlar. Kurdukları devlet bir başta bedevi toplum tarafından ele geçirilir ve böylelikle tarih sahnesinden çekilirler. İbn Haldun’a göre tarih bu şekilde ilerler ve bedevi toplumlar, tarihi yapan/ilerleten toplum tipi olarak tarih sahnesine çıkarlar. İbn Haldun’un ortaya koyduğu diğer bir toplum tipi de hadari/şehirli toplum tipidir. Şehirli toplumlar, bir zamanın bedevi toplumlarıdır. Bedevi toplumların şehirlere yerleşmeleri sonucu ekonomik, kültürel ve siyasi manada birçok değişiklik başlar. Ekonomi artık tarıma ve hayvancılığa dayalı olmaktan çıkar ve daha karmaşık bir yapı alır. Şehirde farklı meslekler ortaya çıkar ve ekonomi bu açıdan çeşitlilik gösterir. Hukuki anlamda yasaların genel hatları şekillenmeye başlar, yönetim daha merkezi bir hal alır. Şehirlere yerleşen akrabalar arasında asabiye duygusu ilk dönemler gücünü korusa da zamanla zayıflar ve kaybolur. İbn Haldun’un medeniyet görüşleri de hadari/şehirli toplum tipinin bir sonucudur. Şehirlerde yaşayan insanların estetik, siyaset, adalet, din görüşleri göçebe toplumlardan farklı olarak daha net ve belirgindir. İslam dininin dünya algısı kendisini şehirlerde belirgin olarak göstermeye başlar. Göçebe toplumlarda hissi davranma, yaygın bir davranış biçimiyken, şehirli toplumlarda akıl öncelenmiş hale gelir ve şehirli toplumlarda akla din kaynaklık eder. Bunlardan hareketle estetik, siyasi, hukuki bir sistem oluşturulur. İbn Haldun’a göre şehirler medeniyet tasavvurunun dışarı yansıma biçimidir. Burada üzerinde durulması gereken en önemli unsur medeniyetin kaynağının ne olduğu konusudur. Şu an içerisinde bulunduğumuz medeniyet krizi de bu kaynağın yitirilmesi sonucu ortaya çıkmış bir bunalım dönemidir.

İnsanı Yeniden Düşünmek

Müslüman coğrafyanın içerisinde bulunduğu bu medeniyet krizinden kurtulmasına dair İbn Haldun’un ortaya koyduğu medeniyet algısı, büyük bir tarihi müktesebatı içerisinde barındırmaktadır. Ortaya koyacağımız medeniyet düşüncesi, öznenin yeniden tanımlanmasını gerekmektedir. Medeniyetin öznesi ise insandır. Medeniyet havzamızın insan algısı zamanla değişmiş ve asıl anlamından uzaklaşarak iddiasını kaybetmiştir. İbn Haldun’a göre insan, toplumsal şartlarda oluşur ve her insan içinde yaşadığı toplumun bir aynasıdır. Bundan dolayı insanın doğuştan getirdiği bazı kabiliyetleri dışında bilgi ve ahlak olarak belirlenmiş bir tabiatından bahsedilemez. Kabiliyetleri içinde yaşadığı toplumsal şartlar çerçevesinde kazanan insan iki ayrı âlemin ortasında bir yerdedir ve onlarla müşterek bazı hususiyetlere sahiptir. Bunlardan birincisi hayvanlar, ikincisi melekler âlemidir. Bütün farklılıklara rağmen insan bu iki âlemle de irtibat kurabilecek özelliklere sahiptir. Onun bu iki âlemden ayrıldığı en önemli husus irade, kasıt ve fikir gücüdür. İnsan, hayvanlar âleminden fikir gücü, melekler âleminden de irade ve kasıt kuvvetiyle ayrılır. İrade ve kasıt, insanın daha önceki tecrübelerinden oluşturduğu tasavvurları sayesinde ortaya çıkar. Bu noktada insan iradesi ve kastının faaliyet alanı, ilahi irade tarafından sınırları çizilmiş olan oluş ve yok oluş ile kayıtlıdır.

İbn Haldun’a göre aynı zamanda insan, yeryüzünün imarından sorumlu halife konumundadır. İnsanın halife olarak tanımlanması, tüm insan algılarının ötesinde ona ilahi bir zorunluluk yükleyen bir tanımlamadır. İnsanın bu şekilde tanımlanmış olması bile tek başına yeni bir medeniyet algısının oluşması için yeterli bir unsurdur. İnsanın yeryüzündeki faaliyetlerinin ilahi bir mana taşıyor olması, yapılan fiilin ehemmiyetini arttırmakla birlikte, yapılana bakış açısını da tümden değiştirmektedir. Bu bakış açısı insan tasavvurumuzu değiştirmekle kalmaz, bize yeni bir estetik algısının olanaklarını sunar ve medeniyetimizin yansıması olan şehirlerin inşasında yitirdiğimiz görsel lezzeti yeniden yakalamanın yanı sıra sanatta büyük dönüşüm yaşama olanağımızı kuvvetlendirir. İbn Haldun’un insan algısı bu sorunların yanı sıra günümüzde yaşadığımız iletişim sorununun çözümünde de bizlere kaynaklık edebilir. Günümüzde aynı toplumun ürünü olan insanlar birbirine yabancılaşmış ve ötekileştirmeye başlamıştır. Bu problem küresel çapta daha vahim sonuçlara yol açmaktadır. Bu algının yıkılması için tüm insanlığı kapsayan ve tüm kültürlere yaşama alanı sunan yeni bir bakış açısı gerekmektedir.

Bir Şehir Kurmak

Şehirler medeniyet tasavvurunda yüksek bir noktayı temsil ederler. Şehirlerin sahip olduğu mimari yapı, şehir hayatını kır hayatından ayıran en önemli unsurdur. Şehirlerin gücü, temsil ettikleri medeniyetin tanınırlığı kadardır ve şehirler medeniyetlerin dışa açılan pencereleridir. Medeniyetlerin övünç kaynağı olan yapılar da şehirlerde bulunur; inşa edilen imaretler, hamamlar, camiler, büyük devlet binaları şehirlere medeniyetin yansımalarıdır. Bu mimari unsurlar hem ulaşılan ilmi (inşa tekniği) hem de estetik algısını yansıtırlar.

İbn Haldun, bu yapılar üzerinde özelikle durmuş ve bunlara dikkat çekmiştir. Çünkü İbn Haldun’a göre bu yapılar güçlü bir hükümdarlığa işaret etmekle birlikte ulaşılan medeniyet seviyesinin de göstergeleridir. Fetih yoluyla ele geçirilen şehirler, fetheden hükümdar ve devlet adamlarını görsellikleri açısından etkilerler. Bunun neticesinde benzer yapıların kendi şehirlerine de yapılmalarını isterler. Bu istek hem mühendislik alanının gelişmesine hem zerafetin yayılmasına vesile olduğu gibi ortak bir hafızanın ve estetik anlayışının oluşmasına olanak sağlar. Bu büyük yapıların yaygınlaşması medeniyet havzasının da genişlemesine neden olmaktadır. İbn Haldun, bu tür yapıların yayılması ile birlikte diğer şehirlerin de gelişeceğini söylemekte ve şehirlerin medeniyet fikrine yaptıkları katkıyı dile getirmektedir. İslam medeniyetinin mimari olarak kendisini en güzel biçimde gösterdiği yapılar camilerdir. Camiler, içerisinde imar tekniğinin/ilminin, İslam estetiğinin ve bakış açısının en güzel örneklerini görebileceğimiz alanlardır. İbn Haldun, buradan hareketle şehir-mabet ilişkisine örnek verirken İslam açısından çok önemli olan üç şehri örnek gösterir. Bu şehirlerden ilki Kudüs’tür. Kudüs Müslümanların ilk kıblesi olma özelliğini taşımakla beraber Hristiyanlık, Yahudilik açısından da kutsal sayılan bir şehirdir. Kudüs’ü biz Müslümanlar için önemli kılan Mescid-i Aksa’nın orada ki varlığıdır. İkinci şehir Mekke’dir. Mekke’yi önemli kılan elbette ki Kâbe’nin orada olmasıdır. Mekke birçok açıdan Müslümanlar için önemlidir. Kâbe ilk defa Hz. Âdem tarafından inşa edilmesiyle yeryüzünün ilk mabedi sayılmaktadır. Zaman içerisinde defalarca zarar görmüş ve yeniden inşa edilmiştir. Günümüzdeki yapısı Hz. İbrahim tarafından yeniden inşa edildiği biçime dayanmaktadır. Mekke Müslümanların şehir tasavvuru açısından büyük önem taşımaktadır. Mekke şehrine hayat veren Kâbe’nin oradaki varlığıdır. Mekke şehri inşa edilirken evlerin Kâbe’den yüksek olmayacak şekilde planlandığı rivayet edilir. Bu özelliğini günümüzde yitirmiş olsa da bu imar anlayışı, İslam mimarisinde merkezde neyin olduğu konusunda bizlere önemli ipuçları vermektedir. Tarih içerisinde İslam şehirleri oluşturulurken şehrin merkezini camiler oluşturmaktaydı. Tüm sosyal hayat cami etrafında gelişir ve devam ederdi. Bu imar usulü, Kâbe ve Mekke örneğinin bir tezahürüdür. Günümüzde camilere bakış açısı bundan çok farklıdır. Camiler sadece namaz kılınan alanlar olarak algılanmaktadır. İslam medeniyet tasavvurunda camiler aynı zamanda bilginin merkezi ve şehrin entelektüel kalbinin attığı mekanlar olarak tasarlanırdı. Bu bakış açısı camileri şehrin merkezine taşıyan bakış açısıydı. İslam medeniyetinin diğer önemli bir şehri ise Medine’dir. Medine bizler için birçok açıdan önemlidir. Medine, Hz. Peygamberin hicretinden önce Yesrib ismini taşımaktaydı. Medine halkının Müslümanlığı kabulü ve oraya hicret eden Müslüman nüfustan sonra Medine’nin her açıdan çehresi değişmiştir. Müslümanlar Medine’yi İslam nazarı ile yeniden imara başlamışlardır. Burada anlatmak istediğimiz imar sadece mimari açıdan bir imar olarak anlaşılmamalıdır, Medine her açıdan tekrar imar edilmiş ve Müslümanlar tarafından medeniyete kavuşturulmuştur. Medeniyet kelimesi de Medine kelimesinden türemiştir. Medine’yi bizler için önemli kılan diğer bir özelliği ise yine şehir-mabet ilişkisi bağlamında Mescid-i Nebi’nin oradaki mevcudiyetidir. Mescid-i Nebi inşa edilirken bizzat Hz. Peygamber de yapımında yer almıştır. İbn Haldun’dan hareketle ortaya koyduğumuz bu üç şehir, medeniyet tasavvurumuzun yansıması olan yeni şehirlerin kurulmasında büyük önem taşımaktadır. Müslümanların fetihler sonucu geniş coğrafyalar yayılmaları, yeni şehirler kurmaları zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. Kurulan bu şehirler bu üç şehir örnek alınarak inşa edilmiştir.

Gelişen imar teknikleri göz ardı edilmeden Müslümanlar yeni şehirler inşa etmişler ve kurdukları medeniyetleri bu şehirlerle süslemişlerdir, Bağdat, Şam, Semerkand, Kurtuba, Konya bu şehirlerin en güzel örnekleridir. Bu şehir tasavvuru günümüz için de uygulanması mümkün bir tasavvurdur. Yatay mimarinin öncelendiği, medeniyet tasavvurumuzu, imar geleneğimizi yansıtabilecek şekilde şehirler oluşturulmalı ya da mevcut şehirler yeniden düzenlenmelidir. Camilerimiz gökdelenlerin arasına sıkışacak şekilde inşa edilmemeli, büyük alışveriş merkezleri değil cami merkezli bir planlama esas alınmalı ve camilerin medeniyet tasavvurumuza kattığı anlam imarında da gösterilmeye çalışılmalıdır.

Son Birkaç Söz

Müslümanlar uzun süredir kendi medeniyet tasavvurlarının ekseninden çıkmış ve bir bunalımın içerisine girmişlerdir. Pergelin sabit ayağını koyacağımız yeri arama faaliyeti uzun yıllar sürmüş ve hâlâ sürmektedir. Sabit ayağı bir merkeze koymadan daireyi çizmek de mümkün değildir. Bu yazıda İslam entelektüel geleneğinin önemli örneklerinden biri olan İbn Haldun’un görüşleri sabit bir nokta olarak kabul edilmiş ve oradan hareketle bir öneride bulunulmaya çalışılmıştır. Elbette tek başına İbn Haldun’dan hareketle bir medeniyet inşa edilmesi mümkün değildir. Ancak İbn Haldun’dan hareketle medeniyet tasavvurumuza dair iz sürmek mümkündür. İslam coğrafyası, İslam’dan önce de yüzyıllardır medeniyetlerin kalbinin attığı yer olmuş, İslam’ın zuhurundan sonra ise mükemmel bir seviyeye ulaşmıştır. İslam şehirleri sanatın, bilginin başkentleri olmuş ve medeniyet tasavvurumuz da bu iki eksen etrafında filizlenmiş, büyümüş ve gelişmiştir. Tarihte kurulan bu güzel şehirler, güvenli ve düzenli bir alan oluşturmanın yanında neslin ihyasını da gerçekleştirmiştir. Günümüzde medeniyet iddiamızı devam ettirmemizi sağlayan şey, bu tarihi gücümüzdür. Bu tarihi güç, mevcut Batı medeniyetinin hâkimiyetine direnmemiz açısından da bizlere büyük imkanlar sağlamaktadır. Ancak Müslüman coğrafya gerek içerisinde bulunduğu siyasi mücadeleler gerekse bu tarihi güçten uzaklaşılması sebebiyle büyük atılımlar gerçekleştirememektedir.

Günümüzde Müslüman dünyası adeta tarihi hafızasını sıfırlamış ve kendisini içerisinden çıkılması zor bir duruma sürüklemiştir. Bu karanlık içerisinde medeniyet tasavvurumuzu yansıtan isimler ve eserler bizlere yeni bakış açıları ve imkanlar sunmak bakımından faydalı olacaklardır. İbn Haldun’un konu edilmesi bu amaca matuftur. Medeniyet tasavvurumuzun yeniden canlanması için İbn Haldun ve diğer birçok İslam düşünürü tekrardan gündeme taşınmalıdır. Aksi takdirde kim olduğumuzu hatırlayamadığımız gibi ne yapacağımıza da karar veremeyiz. Çünkü pergelin sabit ucunun nereye konulacağı çok önemlidir.