Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Perşembe, Eylül 29, 2022

Hz. Âdem ve Cehalet

Bir şarkıcı kendince bir şarkı yapmış, nereden ve neden icap ettiyse “Âdem ve Havvâ cahil” demiş. Bir anda baş gündem olmuş, ortalık karışmış herkes birbirine girmiş. Birileri taşlama, birileri aklamada, birileri yorumlama derdine düşmüş. Bu yorumculardan bazıları da açmışlar ağızlarını yummuşlar gözlerini, Hz. Âdem’i ve Hz. Havvâ’yı cahil ilan etme yarışına girmişler.

Bu tür yorumcular için her olay yeni bir fırsattır, doğru ya da yanlış olması önemli değildir, her fırsat değerlendirilmelidir. Kimisi sosyal medyadan kimisi ekranlardan veryansın ederler; herkese bir güzel ayar çekerler…

Meğer hiç kimse bilmiyormuş, Hz. Âdem hakkında Kur’an’da gavâ kelimesinin kullanıldığını ve bunun cehalet anlamına geldiğini ilk defa bu efendiler keşfetmiş, İsfehanî’yi de şahit getirmişler, bilgiç ve öğretici edayla elmayla armudu birbirine katıp karıştırmışlar.

KISSADAKİ ASIL MESAJ

Hz. Âdem ve Hz. Havvâ kıssası Kur’an’da birçok yerde geçer. Azıcık Kur’an bilgisi olan, biraz dini malumata sahip bulunan herkes olayın mahiyetini bilir. Ama bu öğrenilmiş cehalete saplanmış olanların bildiği ve gözlerden gizlediği, Hz. Âdem ve Hz. Havvâ kıssanın asıl mesajıdır. Nedir o mesaj? Hatadan dönme erdemi.

Bu kıssa Hz. Âdem ve Hz. Havvâ örnekliğinde bir insanın nasıl hatasından pişman olup dönebileceğinin yol ve yöntemi gösterir. Hataya takılıp kalanlar, ancak İblis gibi inat ve ısrar içinde olanlardır. Hz. Âdem ve Hz. Havvâ inat ve ısrar etmemişler, pişmanlık duymuşlar, Allah’ın merhametine sığınmışlar, ilahi yardıma mazhar olmuşlar, samimi bir yönelişle “Ey Rabbimiz biz kendimize haksızlık ettik, eğer bizi bağışlamaz ve merhamet etmezsen kaybedenlerden oluruz” (A’raf 7/23) diyerek tövbe etmişler. Yüce Allah da onların bu samimi tövbelerini kabul etmiş ve ilk yaratıldıkları gün gibi günahsız tertemiz kılmıştır. (Bakara 2/37; Tâhâ 20/122)

Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’nın bu şekil tövbe edip temizlenmelerinden tek memnun olmayan İblis’tir. O yüzden hem onların hem de nesillerinin peşine düşmüştür. Hatadan dönme erdemlerini zikretmeyip onları sürekli cehalet/günah içinde göstermek olsa olsa İblise külahını ters giydirmektir.

Yine Cuma hutbesi düzeyinde dini bilgisi bulunan herkes bilir ki, tövbe edenin günahını Yüce Allah affeder. Allah’ın affetmeyeceği günah sadece kul hakkıdır. Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’nın işlediği hata/günah ise Allah hakkıdır yani tövbeyle affedilecek kapsamdadır. Zaten Yüce Allah onları bağışladığını Kur’an’ın birçok yerinde bildirmiştir.

Öte yandan Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’nın günahı küfür veya şirk de değildir; hatalarında inatçı ve ısrarcı da olmamışlardır. Üstelik her Cuma hutbesinde okunan “Günahından pişmanlık duyup samimiyetle tövbe eden kişi sanki günahsız kimse gibidir” (İbn Mace, Zühd 30) hadîs-i şerifi kafir, müşrik, münafık, zalim, günahkar, algıcı, saptırıcı, kibirli, öfkeli, kindar, sahtekar herkes için geçerlidir. Yeter ki müşrik ve kâfir imana gelsin, münafık ikiyüzlülükten vaz geçsin, zalim zulmünden dönsün, günahkâr pişmanlık duysun, algıcı ve saptırıcı adam olsun, kibirli ve öfkeli tevazua gelsin, kindar kalbinden kini atsın, sahtekâr hile ve aldatma işini bıraksın…

AYETTE GEÇEN GAVÂ KELİMESİNİN ANLAMI

 “وَعَصٰٓى اٰدَمُ رَبَّهُ فَغَوٰى”

“Âdem rabbinin emrine uymamış ve yolunu şaşırmıştı” (Tâhâ 20/121).

Tefsirlerdeki ağırlıklı görüş gavâ (غَوٰى) kelimesinin masdarı olan gayye (الغي) “doğruluk ve doğru yol” anlamına gelen rüşd (الرشد) kelimesinin zıttı bir anlama sahiptir. Buna göre gavâ kelimesi “doğru yoldan ayrıldı, yolunu şaşırdı, Allah’ın koyduğu yasağı çiğnedi” gibi anlamlara gelmektedir. Hatta ayette geçen asâ ve gavâ kelimelerinin aynı anlamda olduğunu söyleyenler de vardır. Fahreddîn Razî gayye kelimesinin “hedefi kaçırmak ve hedefi şaşırmak”, onun zıttı olan rüşd kelimesinin ise “hedefi tutturmak ve hedefe ulaşmak” anlamının olduğunu söylemiştir.  Günümüzdeki meallerin çoğu ağırlıklı olarak “Âdem yolunu şaşırmıştı” anlamını tercih etmişlerdir.

Dil bilimcilerin ve sosyal bilimcilerin bildiği gibi bir kelime her yerde aynı anlama gelmeyebilir. Kelimeler genellikle cümle içindeki bağlamına yani siyak ve sibak ilişkisine göre anlam kazanırlar. Yanı sıra bir kelimenin halk arasında kazandığı anlam ile terim/ıstılah anlamı ve geçtiği metindeki anlam birbirinden farklı olabilir.

Buna göre Kur’an’da geçen gayye kelimesinin birçok anlamı bulunmasının yanında geçtiği bağlama göre anlam kazanması da söz konusudur. Sözgelimi Bakara 256. Ayetinde bağlamına uygun olarak rüşd kelimesine İslam, gayye kelimesine küfür anlamı verilebilmektedir. Bu anlamı tutup Hz. Âdem olayına taşımak yukarıdaki dil ve sosyal bilimler mantığını göz ardı etmek veya bilmemek anlamına gelir.

Öte yandan gündem olan cehalet kelimesi bile kullanıldığı yere ve bağlamına göre anlam kazanmaktadır. Sözgelimi “eğitim ve öğretim cehaleti giderir”, “cehaletten kurtulamadı”, “bir cahillik yaptı” “öğrenilmiş cehalet”, “katmerli cehalet”, “tahsille elde edilmiş cehalet” gibi cümle ve deyimlerin her birinde cehalet kelimesinin ifade ettiği anlam birbirinden farklıdır.

GAVÂ KELİMESİNİN CEHALET ANLAMI

Hz. Âdem hakkında Kur’an’da geçen gavâ kelimesinin “cahil oldu” karşılığına gelince, İsfehanî el-Müfredât adlı eserinde cehaletin iki anlamının bulunduğuna dikkat çeker. Birincisi doğru ya da yanlış hiçbir bilgisi bulunmamak, bir kanaat ve düşünce oluşturmaktan aciz olmaktır. Bu tür cehalete bilgisizlik, görgüsüzlük ve fikirsizlik denilir. Cehalet denilince genelde bu anlaşılır. İkincisi ise yanlış bir kanaat ve inançtan kaynaklanan cehalettir. Burada kişi cahil değil ama yanlış bilgiden kaynaklı yanlış bir kanaate sahibi olmuştur. Buna boş bulunmaktan veya yanlış düşünceye kapılmaktan kaynaklı cehalet de denilebilir.

Hz. Âdem hakkında kullanılan gavâ (غوى) kelimesinin mastarı olan gayye (الغيّ) bu ikinci anlamda olup yanlış bir düşünceye kapılmaktan doğan cehalettir. Bunun anlamı Hz. Âdem ve Hz. Havvâ şeytanın vesvesesine kanarak yasaklanan ağacın meyvesinin ebedilik veya meleklik özelliği kazandıracağı zannına kapılmışlardır. Onlar yasak meyveyi yediklerinde bir şey kazanmak bir yana, üzerlerinde olanları da kaybettiklerini gördüklerinde yaptıkları yanlışı anlamışlar, hemen pişmanlık duymuşlar ve tövbe etmişlerdir. Bu olay onların cahil olduklarını değil, bir anlık geçici cehalete kapıldıklarını gösterir. Pişmanlık duyup tövbe etmek suretiyle de bu geçici cehaletten kurtulmuşlardır. Zaten bu olay bir kere olmuş, hemen akabinde Hz. Âdem ve Hz. Havvâ pişmanlık duyarak tövbe etmişlerdir. Yüce Allah’ın tövbelerini kabul edip bağışlamasıyla da tertemiz olmuşlardır.

Bu aşamadan sonra onlara cahil demek ya Hıristiyanlar gibi asli günah iddiasında bulunmak ya da hata edenlerin hatadan hiçbir şekilde kurtulamayacakları yanlış inancına kapılmak demektir. Hayatta bir kere gerçekleşen bir olayı, sanki hayat boyu sürmüş gibi bir algıya dönüştürmek ise tam bir ahlak dışılıktır. Sözgelimi hata ederek bir kere içki içen kişi, samimi bir şekilde tövbe ederse o kişiye içkici veya ayyaş denilemez. Ayyaş bile olsa bu halinden kurtulmuş, içkiden uzaklaşmış, pişmanlık duyarak tövbe etmiş bir insana dönüp içkici veya ayyaş demek dinî anlamda da insani anlamda da boşboğazlık ve düşüncesizliktir. Öyleyse Hz. Âdem’i işlediği bir günah yüzünden günahkâr veya cahil diye nitelemek öğretilmiş cehalet ürünüdür. Bu olsa olsa bir insanın günahtan temizlenmesinden rahatsızlık duyan veya herkesi günahkar göstererek kendi günahkârlığını örtbas etmeye çalışan marazi bir kişilik halidir.

Kaldı ki, bu tür cehaletler günümüzde de sıkça yaşanmaktadır. Araba kullanırken telefona bakmanın bir zararının olmayacağı yanlış düşüncesiyle büyük kazalara neden olmak, telefon sahtekârlarını gerçek savcı veya polis zannederek para kaptırmak, sahtekarların kurduğu şirketlere güvenerek servetlerini yitirmek ve hüsrana uğramak bunlardan birkaç tanesidir. Bu sahtekârların kurbanları arasında son derece bilgili, hatta profesör seviyesinde insanlar da bulunmaktadır. Bunlara hiç kimse cahil demez, aksine boş bulunmuş, gaflete düşmüş, hesabı kitabı iyi yapmamış veya bir cahillik yapmış şeklinde değerlendirilir.

Bu durumda kıssanın zikredilişi, hemen her dönemde yaşanan bu tür hataları düzeltmede bir yol ve yöntem örneği göstermek içindir. Çünkü bu gibi hatalara düşmemek, düştüğünde nasıl düzeltileceğini bilmek ancak tecrübe aktarımıyla mümkündür. Yüce Allah da cin veya insan sahtekârlarına/şeytanlarına karşı dikkatli olmamız için toplumlarının önderleri ve örnekleri olan peygamberlerin tecrübelerini bize bildirmiştir.

DEĞERLERİN AŞINDIRILMASI

Hz. Âdem’i ve Hz. Havvâ’yı günahkâr/cahil göstermek, bir yönüyle yapılan hata ve günahtan asla kurtulunamayacağını iddia ederek insanları günah psikolojisine sokmak diğer yönüyle erdemleri, edepleri ve değerleri aşındırmak suretiyle nihilizmin değirmenine su taşımaktır. Bunun bir başka sonucu da Hıristiyanların asli günah teorisini haklı görmek, her doğan bebeğin bu günahla doğduğuna inanmaktır. Hâlbuki İslam’a göre Hz. Âdem’i ve Hz. Havvâ’yı Yüce Allah bağışlamış ve ilk yaratıldıkları gün gibi tertemiz kılmıştır. Bu bize güzel bir örnek ve aynı zamanda müjdedir. Yanı sıra her doğan çocuk tertemiz doğar, akıl ve iradesini kullanma aşamasına geldiğinde kendi yolunu belirler.

Şu bir gerçek ki, erdem öncelikle günahtan kaçınmak, başa geldiğinde de pişman olmak ve tövbe etmektir. Hatasız ve günahsız kul olmaz. Yüce Allah’ın rahmeti ve bağışı herkesi içine alacak genişliktedir. Pişmanlık ve tövbe kapısı her daim herkese açıktır. Allah’ın rahmetinden ve bağışlamasından ümit kesmek, insanları böyle bir psikolojiye sürüklemek yapılabilecek en büyük kötülüktür. O’nun rahmetinden ümit kesenler başta İblis olmak üzere kâfirler, müşrikler, münafıklar ve zalimlerdir.

Şu da bir gerçek ki, her işlenen hatanın bir bedeli olabilmektedir. Nasıl ki araba kullanırken telefona bakma sonucu meydana gelen kazada can ve mal kaybı gibi bir bedel ödeniyorsa, Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’nın hatalarının bedeli de bulundukları cennetten çıkmak şeklinde gerçekleşmiştir. Bu kıssanın verdiği bir hisse de, küçük veya büyük her hatanın bir bedelinin olacağıdır. Öyleyse hata işleme konusunda dikkatli olmak, işlenmesi durumunda da pişmanlık duymak, sabrederek kayıpları telefi etmeye çalışmak gerekir. Bunun tersi hareketk, isyan ederek felaketi ve kayıpları biraz daha büyütmektir.

PEYGAMBERLERİN MASUMLUĞU

İslam inancında peygamberler masumdurlar ancak İmam Mâtürîdî’nin de altını çizdiği gibi “İsmet sıfatı imtihana engel değildir”. Bunun anlamı peygamberler her ne kadar masum olsalar da imtihana tabidirler. Öyleyse onların hata/günah işlemeleri imkân ve ihtimal dâhilindedir. Yani peygamberler insandırlar; ne isyan kabiliyeti olmayan melektirler ne de kurgulanmış robotturlar. “Peygamberleri yemez-içmez bir ceset kılmadık. Ölümsüz de değildirler” (Enbiya 21/8) “Şayet peygamberi bir melek kılsaydık, onu bir insan suretine sokar yine onları düştükleri şüpheye düşürürdük. (En’âm 6/9) Çünkü müşrikler ve kâfirler peygamberlerden sürekli kendilerine melek gelmesini veya mucize göstermelerini istemişlerdir. Bu isteklerinde samimi olmadıklarından ve sırf peygamberleri zor duruma düşürmek için yaptıklarından Yüce Allah bütün bu istekleri yerine gelse yine onlar bir bahane bulurlar ve inkârlarına devam ederler diye bildirmiştir (En’âm 6/7-8; R’ad 13/7, 31-32).

Şu kadar var ki peygamberlerin hataları asla küfür ve şirk cinsinden olmaz, ayrıca onlar hatalarında inat ve ısrar etmezler. Bu yüzden onların hatalarına nezaketen ve edeben zelle adı verilir. Yüce Allah sünnetullahı gereği tövbe eden herkesi bağışladığı gibi onları da bağışlar. Nitekim Fahreddin Razî Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’nın yasağı çiğnemelerini bir kere işlenmiş hata/günah olarak değerlendirir ve tövbe etmeleriyle affedildiklerini belirtir. Matüridi alimi Nureddin es-Sabunî ise ismet sıfatını “peygamberlerin saygınlıklarının ve değerlerinin korunması” diye açıklar. Hz. Âdem’in pişmanlık duyması ve hatasından dönmesi neticesinde tövbesinin kabul edildiğinin ve affedildiğinin bildirilmesi saygınlığının ve değerinin korunduğu anlamına gelir. “Sonra Rabbi onu seçkin kıldı, tövbesini kabul etti ve doğru yola yöneltti.” (Tâhâ 20/122) ayeti bunu teyit etmektedir. (el-Müntekâ min ismeti’l-enbiyâ, s. 26, 38).

Kaldı ki ismet sıfatı peygamberlerin şahsî özellikleri değil Yüce Allah’ın bir lütfudur. Burada esas maksat getirdikleri dini korumak ve görevlerini yaparken onlara güvence sağlamaktır. “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun mesajını iletmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır” (Mâide 5/67) ayeti bu güvenceyi ifade etmektedir.

PEYGAMBERLERİN ÖRNEKLİĞİ

Peygamberlerin zaman zaman hata etmeleri ve bu hatalarının Kur’an’da bildirilmesi, güzel işlerde olduğu gibi, hatadan dönme erdemi gösterme hususunda da ümmetlerine örnek olmalarındandır. Peygamberlerin insanlardan seçilmesinin hikmeti de budur. Eğer hiç hata etmeyecek bir varlık seçilseydi melekler peygamber olarak görevlendirilirlerdi.

Ayrıca bu tür hatalar peygamberlerin insan olduklarının görülmesini sağlar. Aksi takdirde Hıristiyanların Hz. İsa’yı tanrılaştırmaları gibi bir hataya düşülmesi söz konusu olabilir. Zaten Kur’an kıssalarında Yüce Allah’ın peygamberlerin zelle denilen hatalarını ve bu hatalardan nasıl döndüklerini bildirmesi bu hikmet gereğidir. (Tevbe 97114; Hud 11/45-47; Abese 80/1-10).

Kusursuz olan yani samed sıfatını taşıyan sadece Yüce Allah’tır. Nitekim meleklerin “Ey Rabbimiz biz seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin öğrettiğinin dışında bizim hiçbir bilgimiz yoktur.” (Bakara 2/32) sözleri onların sınırlı varlıklar olduğunu gösterir. “De ki: Ben sizin gibi bir beşerim, şu var ki bana ilahınızın tekbir ilah olduğu vahiyle bildirilmektedir” (Kehf /110; Fussilet /6) ayeti Hz. Peygamber’in insanlardan farkının vahiy almak olduğu gerçeğini bildirir. Hem Hz. Nuh’un hem de Hz. Peygamber’in ağzından ifade edilen “Ben Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Ben size bir melek olduğumu da söylemiyorum.” (En’âm 6/50; Hûd /31) ayeti peygamberlerin melek olması gerektiğini iddia eden veya sürekli onlardan olağanüstülükler bekleyen müşriklere cevaptır.

SONUÇ

Öğrenilmiş cehalet akıntısına kapılarak Hz. Âdem ve Hz. Havvâ kıssasındaki asıl mesajı göz ardı edip bir peygambere cahil yaftası vurmak kişiyi şeytana malzeme yapmaktan başka bir işe yaramaz. Böylesi bir tutumun insanî, dinî ve ahlakî izahı da olamaz. Bu olsa olsa hevaya kapılıp boş bir hevesin peşinde koşmaktır.

Üstelik her hakikati her yerde söylemek görgüsüzlük ve boşboğazlıktır. İnsanların mahremiyetlerini ve ayıplarını ulu orta paylaşmak, yerli yersiz hatalarını dile getirmek veya yüzlerine vurmak bu kapsamdadır. Bu tür davranış bir insanı def-i hacetiyle, burnundaki sıvıyla, gözündeki çapakla tanıtmaya benzer. Böylesi durumlar için halk arasında “Selamün aleyküm köre kadı!” deyimi kullanılır. Köre kör demek hakikati söylemek değil, kabalık ve bayağılıktır. Hatadan dönme erdemini görmeyip hataya saplanıp kalmak en hafif tabirle nezaketsizlik, görgüsüzlük ve boşboğazlıktır.

Sonuç olarak insanlığın önderleri ve örnekleri olan peygamberler hakkında konuşurken olabildiğince nezaketli ve edepli bir üslup kullanmak ve tavır takınmak gerekir. Bu hem dinî hem ahlakî hem de insanî bir davranış örneğidir.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir