Bir “tarihte bugün” bilgisi olarak, “Adana Elektrik Şirketi”nin 1939 yılında devletleştirildiğini okuyunca, Cumhuriyetin ilk yıllarının devletçi ve milli ekonomi anlayışına göre “Bu şirket bu tarihe kadar neden devletleştirilmedi?” sorusu aklımıza geliyor.
Sorunun cevabı için araştırmaya başlayınca sadece bu şirket değil, yabancı sermayeli olan onlarca yabancı kuruluşun Cumhuriyetin başından 1940’lara kadar faaliyetini sürdürdüğünü görüyoruz.
Şimdi önce bu firmalara bakalım ve sonra kanaatimizi ve fikirlerimizi paylaşalım.
Cumhuriyetin ilk yıllarında çalışmalarına devam eden yabancı şirketler:
- Demiryolu Şirketleri ve Bağlantılı Limanlar
- Anadolu Demiryolları ve Haydarpaşa Liman Şirketi (1928): Alman sermayeli bu dev hat ve stratejik liman, cumhuriyetin ilk büyük kamulaştırma hamlesidir.
- Mersin-Tarsus-Adana Demiryolu Şirketi (1929): İngiliz ve Fransız ortaklı bu hat, Çukurova tarım ürünlerinin limana taşınması açısından kritik öneme sahipti.
- Mudanya-Bursa Demiryolu Şirketi (1931): Fransız sermayeli hat sembolik bir bedelle devralınmıştır.
- İzmir-Kasaba (Turgutlu) ve Uzantıları Demiryolu Şirketi (1934): Fransız imtiyazındaki bu hat Ege bölgesinin iç kısımlarını birbirine bağlıyordu.
- İzmir-Aydın Demiryolu Şirketi (1935): Anadolu’nun ilk demiryolu hattı olan bu hat, İngilizlerin elinden satın alınmıştır.
- Şark Demiryolları (1937): Rumeli ve Trakya hattını işleten bu Fransız/Avusturya ortaklı şirket, Avrupa bağlantısını millîleştirmek adına devralınmıştır.
- Dağıtım Şirketleri (Elektrik, Su, Gaz ve Tramvay)
Şehirlerin altyapı hizmetlerini yürüten ve tekel konumunda olan yabancı şirketler kamu yararı ve fiyat denetimi amacıyla belediyelere veya ilgili devlet kurumlarına devredilmiştir:
- İstanbul Elektrik, Tramvay ve Tünel Şirketleri (1938-1939): Belçika ve Fransız sermayeli bu dev altyapı ağı satın alınarak bugünkü İETT’nin temeli atılmıştır.
- İstanbul Türk Anonim Su Şirketi (1933): İstanbul’un su dağıtımını yürüten Fransız şirketi feshedilerek İstanbul Belediyesi’ne devredilmiştir.
- İzmir Tramvay ve Elektrik Şirketi ile İzmir Suları Şirketi: Belçika ortaklı bu altyapı şirketleri de batı Anadolu’nun en büyük dağıtım ağları olarak kamulaştırılmıştır.
- Bursa Elektrik Şirketi (1939): İlk olarak Fransızlar tarafından kurulan, ardından İtalyan Marelli firmasına geçen şirket Adana Elektrik ile aynı dönemde millîleştirilmiştir.
- Ankara Elektrik ve Havagazı İşletmesi: Başkentin altyapısını elinde bulunduran yabancı imtiyazlar satın alınmıştır.
- Liman, Rıhtım ve Denizcilik İşletmeleri
- İzmir Rıhtım Şirketi (1933): Fransızların elindeki rıhtım imtiyazı satın alınarak liman ticareti millîleştirilmiştir.
- İstanbul Rıhtım, Dok ve Tersaneler Şirketi: Boğaz trafiği ve liman hizmetlerindeki yabancı imtiyazlara son verilmiştir.
- Kabotaj Kanunu (1926): Doğrudan bir şirketin satın alınması olmasa da, Türk karasularında gemi işletme hakkını tamamen yabancılardan alıp Türk bayraklı gemilere devrederek denizcilikte millîleşmenin en büyük adımı olmuştur.
- Maden Şirketleri ve Endüstriyel Tesisler
- Ereğli Kömür Şirketi (1937-1940): Zonguldak havzasında kömür üretimi yapan Fransız sermayeli şirket, “Füzyon Kanunu” ile tamamen devletleştirilmiş ve Etibank bünyesine katılmıştır.
- Keçiborlu Kükürt Madeni (1932): Fransızların elindeki işletme imtiyazı iptal edilerek sanayinin ham madde ihtiyacı için devlet eline alınmıştır.
- Balya – Karaaydın Linyit ve Kurşun Madenleri: Fransız ortaklı şirketler zaman içinde kamulaştırılmıştır.
- İletişim Şirketleri
- İstanbul Telefon Şirketi (1936): İngiliz sermayeli (Anglo-French) bu şirket satın alınarak dönemin Nafia Vekaleti’ne (Bayındırlık Bakanlığı) bağlı Telefon Müdürlüğü’ne devredilmiştir. (1)
*****
Listeyi görünce aklımıza şu temel soru geliyor: “Askeri zafer kazanmış tam bağımsız bir devlet, neden 17 yıl boyunca kendi kaynaklarını yabancıların işletmesine izin verdi?”
Bu soru sorulduğunda, birkaç ihtimal söz konusu:
- Uluslararası hukuk,
- Lozan Antlaşması’nın getirdiği ekonomik bağlayıcılıklar.
- Mali sıkıntılar.
Aslında, birinci ve ikinci madde birbiriyle bağlantılı. “Bağımsızlık Belgemiz” kabul edilen Lozan, kendi içinde çok sıkıntılar barındırıyor:
Lozan’a göre Türkiye, Osmanlı döneminde yabancı devletlerle yapılmış olan imtiyaz sözleşmelerine (demiryolları, elektrik, su imtiyazları) sadık kalmayı taahhüt etti. Uluslararası hukuka göre bir şirkete el koyduğunuz an, o devletler (İngiltere, Fransa, Belçika) bunu savaş sebebi sayabilir veya uluslararası mahkemelerde Türkiye’yi tamamen bloke edebilirdi. Şirketleri devralmanın tek yolu, paralarını kuruşu kuruşuna ödeyerek (satın alma hakkı da sözleşmelerde genellikle belirli yıllara bağlanmıştı! ) satın almaktı.
Diğer taraftan bu kuruluşları işletecek teknik personel de yeterli değildi. Daha sonra 1929 ekonomik buhranıyla birlikte, bu kuruluşlar da görevlerini tam yapmaz hale geldiler. Bununla birlikte Osmanlıdan devralınan borçlar da vardı.
Yani Cumhuriyetin kurucu iradesinde söz sahibi olanlar, anlaşılıyor ki Batılı devletlere şunu da diyememişler: “Bakın biz Osmanlıyı tanımıyoruz, hanedanı sınır dışı ettik, onların hukuki normlarını, kültürel kalıplarını reddettik. Siz bizi meşru hükümet sayıyorsanız, biz neden onların borçlarını ödüyoruz?”
Demek ki batının derdi günümüz Suudi Arabistan veya Avrupalı örneklerde olduğu gibi, başta kral, sultan ya da sistemin Cumhuriyet olup cumhurbaşkanı olması değil, kendi çıkarları.
Yani aslında savaş meydanında kazanmış görünürken, ülke kaynaklarının işletilmesinde yabancıların varlığından hiç de şikayetçi olunmamış, hatta 29 buhranı olup bu şirketler güç kaybetmese, işletilmesine devam edilmesine pek ses çıkarılmamış. Diğer taraftan bu kuruluşların tamamı da Osmanlı dönemine ait değil. Konuyu gündemimize taşıyan Adana Elektrik Şirketi 1929 da faaliyete başlamış.
Burada kabaca, kuşbakışı baktığımızda görünen şu:
“Evet, size kağıt üzerinde bağımsızlığınızı veriyoruz ama yasalar, ekonomik sistem ve bazı kültürel ve sosyal inkılaplar bizim istediğimiz gibi düzenlenecek.”
Dönem gelişmelerinden küresel çapta haberi olmayan okuyucularımıza hatırlatalım ki, 20. yy başlarında kurulan Türkiye dahil devletlerin çoğu, batılıların bu şartlarını kabul ettiler. Özellikle İran ve Mısır’da batılıların işlettiği yeraltı kaynaklarına “millileştirme” adına yapılan her müdahale, kanlı devrimlerle, batılı işbirlikçi ordularla bastırıldı ya da İran’da olduğu gibi şahlık ve cumhuriyet arasında rejim değişiklikleri gitti geldi.
Biz hatta aslında bu maden konusuna tam dahil olduk mu emin değiliz. Madenlerimizin gerçek durumu ve işletilmesinin askeri darbelere etkisi var mı? Altın, petrol, bor, krom ve diğer madenlerin rezervleri gerçekten bu kadar mı?
Ana konuya dönecek olursak, 50 sonrası dönem için şikayet edilen “ABD baskısı, uluslararası emperyalizm, kamu kaynaklarının özel sermaye ve yabacılara verilmesi durumu”, aslında Osmanlıdan beri çok da kesintiye uğramamış. Mesele “bu doğrudur ve yanlıştır”dan çok, gerçekleri herkesin kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etmesi. Bir dönemi “Asr-ı Saadet” haline getirip kutsallaştırma, taraftarlarına huzur verse de gün gelir adaletin ve tarihin süzgecine takılır.
———————–
- (Listeler YZ desteği ile oluşturulmuş olup, ana konuyu – yani bu sürede yabacı şirketlerin varlığı ve etkinliği sürdürdüğü- etkilemeyeceği için maddeler tek tek incelenmemiştir.)
Mehmet BELENKUYU






