Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Thursday, September 17, 2026

İran’ın Vekil Güçler Stratejisi ve Türkiye Sorusu

Bugün güne İran’ı sorgulayarak başlayalım.

1979’daki Humeyni Devrimi’nden sonra İran’ın dış politika ve güvenlik anlayışında önemli bir dönüşüm yaşandı. İran, kendi sınırlarının ötesinde siyasi ve askeri nüfuz alanları oluşturmayı hedefleyen bir strateji geliştirdi. Bu stratejinin en dikkat çekici unsurlarından biri ise farklı ülkelerde kendisine yakın siyasi ve silahlı yapılarla ilişkiler kurması ve bunları zaman içerisinde etkili birer aktöre dönüştürmesiydi.

Lübnan bunun en bilinen örneklerinden biridir. İran’ın Lübnan’daki Şii siyasi ve toplumsal yapılarla kurduğu ilişkiler zaman içerisinde derinleşti. Emel Hareketi seküler çizgide ortaya çıkmış bir yapı iken, İran’ın Devrim Muhafızları üzerinden Hizbullah’ın kuruluş ve gelişiminde önemli rol oynadığı biliniyor. Hizbullah bugün Lübnan’ın en güçlü siyasi ve askeri aktörlerinden biri konumundadır.

Irak’a baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz.

İran, Saddam Hüseyin döneminde Irak’taki Şii muhalif yapılarla yakın ilişkiler geliştirdi. ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal etmesinden sonra ise İran’ın Irak üzerindeki nüfuzu daha da arttı. Bedir Örgütü gibi İran’la yakın ilişkileri bulunan silahlı yapılar zaman içerisinde Irak siyasetinde ve güvenlik bürokrasisinde önemli roller üstlendi. Daha sonra Haşdi Şabi çatısı altında çok sayıda silahlı grup bir araya geldi.

Bugün Irak’ta temel meselelerden biri de şudur:

“Silahlı yapıların devlet otoritesiyle ilişkisi nerede başlamalı, nerede bitmelidir?”

Bir ülkede silahlı güçlerin devletin dışında veya devlet kurumlarıyla paralel bir güç merkezi oluşturması, yalnızca o ülkenin iç siyaseti açısından değil, bölgesel güvenlik açısından da önemli sonuçlar doğurabilir.

Suriye’de ise İran’ın rolü daha farklı bir boyut kazandı.

İran, Beşşar Esad yönetiminin ayakta kalmasına yönelik askeri ve siyasi desteğini artırdı. Kasım Süleymani’nin sahadaki rolü, İran’ın Suriye politikasının en önemli unsurlarından biri oldu. İran destekli milis gruplar Suriye’de farklı cephelerde faaliyet gösterdi. Afganistan’dan Fatimiyyun, Pakistan’dan Zeynebiyyun gibi Şii milis yapılanmalarının Suriye savaşında kullanılması, İran’ın bölge dışından insan gücü mobilize edebilen bir güvenlik mimarisi kurduğunu gösteren örnekler arasında değerlendirildi.

Yemen’de Husilerle kurulan ilişki de İran’ın bölgesel nüfuz politikasının önemli başlıklarından biri olarak ele alınıyor.

Pakistan’da ise İran’ın Şii topluluklar ve bazı siyasi-askeri yapılanmalarla uzun yıllara dayanan ilişkileri bulunuyor. Afrika’da, özellikle Nijerya başta olmak üzere bazı ülkelerde İran’ın dini, siyasi ve toplumsal ağlar kurmaya yönelik faaliyetleri de uzun süredir tartışılıyor.

Bütün bu örnekler bizi asıl soruya getiriyor:

Peki Türkiye?

İran; Lübnan’da, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de, Afganistan’da, Pakistan’da ve Afrika’nın bazı bölgelerinde kendisine yakın siyasi, dini veya askeri ağlar oluştururken Türkiye konusunda aynı şeyi söyleyebilir miyiz?

“İran Türkiye’de hiçbir siyasi, dini veya toplumsal yapılanmayla ilişki kurmadı; hiçbir nüfuz ağı oluşturmadı” demek ne kadar gerçekçidir?

Türkiye’de sağcı, solcu, milliyetçi, İslamcı veya farklı ideolojik çizgilerdeki örgütlenmeler içerisinde İran’ın doğrudan veya dolaylı etkisinin bulunup bulunmadığı ciddi biçimde araştırılması gereken bir konudur.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:

Bir ülkede İran’la siyasi, ticari, dini veya kültürel ilişki içerisinde olmak, o yapının otomatik olarak “İran’ın vekili” olduğu anlamına gelmez.

Ancak İran’ın bölgesel nüfuz stratejisi dikkate alındığında, Türkiye’de İran’ın herhangi bir nüfuz ağı bulunmadığını peşinen kabul etmek de araştırılması gereken bir varsayım olur.

Türkiye, İran’ın en önemli komşularından biridir.

İran açısından Türkiye; jeopolitik konumu, NATO üyeliği, Türk dünyasıyla ilişkileri, Suriye ve Irak’taki etkisi, enerji güzergâhları ve bölgesel siyasi ağırlığı nedeniyle sıradan bir ülke değildir.

Dolayısıyla mesele yalnızca “Türkiye’de İran yanlısı bir örgüt var mı?” sorusundan ibaret değildir.

Asıl sorulması gereken daha geniş sorular vardır:

İran’ın Türkiye’deki dini, siyasi, ekonomik ve toplumsal etkisinin boyutu nedir?

İran hangi çevrelerle ilişki kurmaktadır?

Bu ilişkiler yalnızca kültürel ve dini faaliyetlerden mi ibarettir, yoksa siyasi nüfuz boyutu da var mıdır?

Türkiye’de İran adına hareket eden veya İran’ın bölgesel çıkarlarıyla örtüşen bir siyasi ya da silahlı yapılanma mevcut mudur?

Ve en önemlisi:

İran’ın Ortadoğu’daki vekil güçler modelinin Türkiye ayağı var mıdır?

Bu sorulara verilecek cevaplar sloganlarla değil; istihbarat raporları, mahkeme dosyaları, mali ilişkiler, örgütsel bağlantılar, açık kaynaklı belgeler ve doğrulanabilir somut veriler üzerinden ortaya konulmalıdır.

Çünkü İran’ın bölgesel nüfuz kapasitesini küçümsemek de, Türkiye’deki her İran bağlantısını “vekillik” olarak nitelendirmek de aynı ölçüde sağlıklı değildir.

Türkiye açısından yapılması gereken, İran’ın bölgesel vekil güçler stratejisini bütün boyutlarıyla anlamak ve Türkiye’deki olası nüfuz kanallarını somut veriler üzerinden araştırmaktır.

Zira mesele İran karşıtlığı veya İran taraftarlığı değildir.

Mesele, Türkiye’nin kendi egemenliği ve ulusal güvenliği açısından başka devletlerin siyasi, dini veya askeri nüfuz ağlarının nerede başlayıp nerede bittiğini bilmektir.

Ve belki de bugün sorulması gereken en önemli soru şudur:

“İran’ın çevre ülkelerde kurduğu nüfuz ağlarını yıllardır konuşuyoruz. Peki Türkiye’deki nüfuz alanlarını gerçekten yeterince araştırıyor muyuz?”

Daha Fazla

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir