Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Wednesday, October 21, 2026

Ölüler Kendini Savunamaz: Gazze-Merkezli Anti-Kolonyal Direniş Paradigması

Batı/ABD merkezli beyaz üstünlüğü ve tahakkümünü konu alan ırkçılık araştırmalarımda her zaman Batı’nın çarpıttığı ve gizlediği toplumsal ve tarihsel gerçekleri, hakikati anlatmaya gayret ederken, hepimizin bildiği bir gerçeği sürekli gözlemlediğimi farkettim. O da şudur, ölüler kendini savunamaz. Bilimsel çalışmalarımızda karşılaştığımız eserlerde tarihte ve bugün üstü örtülen acı deneyimleri açıklamak, taşımakla mükellef olduğumuz ahlaki sorumluluk gereği son derece önemlidir, çünkü hayatını yitirenler arkalarında boş bıraktıkları insansızlaştırılmış toprakların dilinden de gerçeği söylemeye devam ederler.
İngiltere’nin 1. Dünya Savaşı’nda esir ettikleri Osmanlı askerlerine, Mısır’da ve farklı ülkelerde yaptıkları insanlık-dışı muameleleri, Anadolu’da Türkleri etnik temizlik yoluyla imha etmeyi amaçlayan Yunan mezalimini, genel anlamda yapılan bütün katliam ve soykırımları (ki bunun en canlı örneği 7 Ekim 2023’ten beri Gazze’de yaşanmakta) asla unutturmamak gerekiyor. Batı “medeniyetinin” (!) karanlık yüzü, böyle olayların ifşasıyla açığa vurulabilir. Tıpkı FETÖ terör örgütü gibi aparatları kullanan ve onların ardında iplerini çeken CIA, Mossad, MI6, BND gibi Batı’nın beslediği istihbarat örgütlerinin devletimizi zayıflatmak ve yıkmak için milletimizi bölme çabaları teyakkuzda olmayı gerektiriyor. Bazı yardım kuruluşlarının faaliyetleri, siber saldırılar, dolandırıcılık şebekelerinin bahis oyunları ve kara para aklama operasyonları, halkta infial uyandırmak ve devlete güveni yıkmak amacıyla kapatılan sözde faali meçhul cinayet dosyaları, bazı fon yatırım şirketleri üzerinden ekonomiye darbe vurma arzuları devam ediyor. Kaşif Kozinoğlu ve Ahmet Arif Denizolgun suikastleri ya da kadın cinayetlerinin yanı sıra, Alihan Kuriş gibi din kisvesi altında yapılandırılan suç örgütleri ve daha nicesinin ardında CIA gibi yabancı istihbarat güçlerinin olduğunu unutmamak gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iç ve dış siyasette dik duruşu doğrultusunda, Adalet Bakanlığımızın ve diğer kurumlarımızın yetkililerinin çabalarıyla hızla araştırılmaya ve çözülmeye başlayan bu şüpheli olayların ardındaki gerçeklerin gizli kalmayacağı belirginleşmiştir. Ölüler kendini savunamaz, ancak cinayet ve suikastlerin ardında bırakılan deliller vasıtasıyla bizimle konuşmaya devam ederler.
Bugün Filistin ve İran’dan Irak’a, Suriye’ye, Yemen’e kadar uzanan coğrafyada, Batı ile birlikte hareket eden ABD-İsrail ittifakı, Orta Doğu’nun siyasi, toplumsal, kültürel ve ideolojik fay hatları ile oynamak amacıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni hedef tahtasına yerleştiren siyasi modernite zeminini canlandırmaktadırlar. Ancak, beyaz sayılmayarak ırksallaştırılan Müslümanları yeryüzünden silme arzusunu siyasallaştırmak suretiyle, çatışma ve savaşlara meşruiyet alanı açmanın gerçekleştiği Orta Doğu coğrafyasının tıpkı İran savaşında olduğu gibi ABD hegemonyasının güneşinin battığı zemini oluşturduğunu görmezden gelmek mümkün görünmemektedir. Gelinen bu noktada, artık başarısını kıyıma uğrattığı insan sayısı üzerinden kanıtladığını zanneden, etnik temizlik yaparak soykırım hedefine ilerleyen Batı’nın ürettiği “post-truth” (hakikat sonrası) ile gerçekleri çarpıtma siyaseti vasıtasıyla gerçekleştirdiği vahşeti, savunma hakkı maskesiyle örtmesi, dünya kamuoyunda vicdan sahibi kişi ve grupların nezdinde karşılık bulmamaktadır. Geçmişte İsrail’in katliam yaparak planlı şekilde yeryüzünden sildiği Filistinlilerin toplu mezarlarının üzerine yapılan otoparklar ya da turizm sektörüne katkı sunması planlanan riviera planları, ölü bedenleri ve yaşadıkları acıları Nazi yöntemleriyle ticaret metaına dönüştürmekte olsa da, toplumsal bellekte halen yeraltında saklanan gerçeklerin unutulmayacak izler bıraktığı açıkça görülmektedir. Başka bir ifadeyle, söylemek gerekirse, ölüler kendini savunamaz görüşü doğru olsa bile, ölüler bizimle “konuşmaya” devam etmektedir. Kısacası, haksızlığa, katliam ve soykırımlara maruz kalanların “yaşadığı” gerçekler, bizim “bilmemiz” ve “bildirmemiz” gereken bir insanlık tablosunda yerini almaktadır. Ancak bunun etkili olması için hayatını yitirenlere tıpkı Gazze örneğinde olduğu gibi, Batı’nın beyaz üstünlüğüne dayalı kurbanlaştırıcı paradigmasının değiştirilmesi ve farklı bir bakış açısının ortaya konması elzemdir.
Koreli araştırmacı Abi Bae ve Cezayir asıllı İngiliz araştırmacı Hamza Hamouchene derledikleri bilimsel makalelerden oluşan Towards Palestinian Liberation: Global Perspectives on Anti-Colonial Resistance and Solidarity (2026) (Filistin’in Özgürleşmesine Doğru: Anti-Kolonyal Direniş ve Dayanışma Üzerine Küresel Perspektifler) kitaba yazdıkları “Giriş” bölümünde, ulusal özgürlük hareketi olarak Filistin meselesine farklı bir açıdan yaklaşmaktadırlar. Dünyada bugüne kadar halkların farklı bölgelerde giriştikleri direnişlerin genel anlamda “kolonyal şiddet uygulayan bir düşmana muhalefet” temeli üzerine inşa edilmekten, daha doğrusu düşmanı merkeze alan ve ona reaksiyonel konumda olan mazlum paradigmasından, ibaret görülmemesi gerektiğine dikkat çekmektedirler. Bu bağlamda, bütün özgürlük mücadelelerinde olduğu gibi Filistinlilerin Gazze soykırımının gölgesinde sürdürdükleri ülkelerinin bağımsızlığı ve özgürleşmesine dair direniş hareketinde görülmesi gereken gerçek şudur: Filistin halkı, aslında “[İsrail tarafından maruz kaldıkları] adaletsizlik, mülksüzleştirme ve vahşet karşısında kendi halklarına ve birbirlerine karşı duydukları sevgi ve ihtimam temeli üzerine inşa edilen bir dayanışma hareketini sürdürmektedir.” Dolayısıyla, tıpkı farklı özgürlük mücadelelerinde olduğu gibi, Gazze-merkezli anti-kolonyal (sömürgecilere karşı) direniş sadece soykırımcı bir düşmana karşı nefret zemininde konumlandırılmaya indirgenmemeli, daha geniş bir çerçeve içerisine yerleştirilecek şekilde, Filistin halkının birbirine ve işgal altındaki topraklarına duyduğu sevgi, bağlılık ve ihtimam esasına dayalı bir paradigma değişikliği üzerinden düşünülmelidir. Ancak bu türden insani değerlere dayanan bir dayanışma hareketi, Filistinlilerin direnişinin gelecekte bütün anti-kolonyal mücadelelere örnek olmasına ve zaman içinde bu ilkelere dayanan adil bir dünyayı kalıcı kılacak “daha iyi sistemlerin kurulmasına” olanak sağlayacaktır.
Ancak Filistin direnişi dünyada başka ülkelerde yaşanan direnişlerden bağımsız düşünülmemelidir, çünkü Batı’nın kolonyalliği devam etmektedir. Buna benzer şekilde, bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içerisinde gizli faaliyetlerde bulunan yabancı istihbarat örgütleri aracılığıyla Batı’nın yeni-sömürgeci küresel oyunu da, kolonyal dönemdeki sinsi yayılmacı siyasetten bağımsız değildir. Türklerin ve başka coğrafyalarda yaşayan mazlum halkların tarihte gösterdiği bağımsızlık mücadelelerinin özünde yer alan Batı sömürgeci güçlere karşı antı-kolonyal direnişlerin ırkçı tahakküme karşı ortak zeminde buluştuğunu hatırlamak son derece önemlidir. Bu konu, genç nesillerimizde Batı’nın siyasi çıkarlarının beyaz üstünlüğüne dayandığı noktasında milli bilinç oluşumunun sağlanması çabası doğrultusunda, gerçekleri ifşa etme yoluyla toplumsal belleğimize yeniden nakşedilerek hayata geçirilmelidir.

Daha Fazla

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir