Mülteci ve Göçmen Limanı: Anadolu’da Suriyeliler

“Ben bir mülteciyim kendi yüreğimden başka sığınacak yerim yok yurdum yok.”  Şebnem Ferah 

Suriyeli savaş göçmeninin yüzde 70’i kadın ve çocuk (genç)lardan oluşuyor.

5 -10 yaşında gelenler şimdi 14-19 yaşında ergen oldular. Orta yaş babalar sorunsuz ucuz işçi olurken çocukların eğitim öğretim ve ciddi bir kontrole ihtiyacı var. Sosyal gerçeğimiz olan bu insanları siyasetin ideolojinin acımasız vicdansız hesaplaşmasına yem etmeyelim.

Türkiye’de 4 milyona yakın Suriyeli var, Batı illerimiz genelde göçmenlerin varlığını tolere etmiyor.

İstanbul’un nüfusu 16 milyon ve 39 ilçesine dağılmış 500 bin Suriyeli göçmen var. 

9 yıldan beri belirli aralıklarla Türkiye’nin yaklaşık 10 şehrinde toplanan Suriyelilerin dükkanları, arabaları, evleri ve canlarına saldırı, tacizler oluyor… Tek amaç var Suriyelileri istemiyoruz.

“Neden Suriyelileri istemiyoruz” sorusunun artık çok ciddi bir şekilde radikal çözümlerle birlikte masaya yatırılma zamanı geldi de geçiyor.

Bu tehlikeli süreci besleyen faktörleri hızlıca tespit ve tedavi yoluna girmeliyiz.

Sosyokültürel sebepler eğitim işsizlik ergenlik savaş göç travması gelecek kaygısı ve gettolaşma sorununu nasıl okuyacağız.

Yaklaşık 4 milyon Suriyeli göçmenin sorunları Türkiye’nin önümüzdeki 5 yıl içerisinde 10 ilimizin en hayati siyasi ve sosyal sorunlarından biri haline gelecek gibi görülmektedir.

4 milyon insanın 1 milyon 157 bini 0-14 yaşında ve yaklaşık 1 milyon insanın 14-20 yaş aralığında olduğunu unutmayalım.

Savunma ve eleştirilerde insani ve akılcı bir dil kullanmak zorundayız.

Sosyal medyada Suriye ve Suriyeli göçmenler meselesi politik bir hesaplaşma malzemesi olarak kullanılması toplumsal iç barışı tehdit eden bir süreci tetiklemektedir.

Suriye göçmen politikamızın eksikleri hataları vardır.

Fakat bunu insan hak hukuk vicdan çerçevesinde tartışmak gerekiyor.

MÖ 3600 yılından bu yana kayıtlı tarihte 14 bin 500’ün üzerinde büyük savaşlar cereyan etmiş ve bu savaşlarda 4 milyarın üzerinde insan hayatını kaybetmiştir. Bu, şu anki dünya nüfusunun yaklaşık üçte ikisine eşittir.

1945’ten bu yana yaşanan savaşlardaki can kaybının yüzde 90’ını siviller oluşturmuş. 1. Dünya Savaşı’nda bu oran yüzde 10, II. Dünya Savaşı’nda ise yüzde 50 olmuştur.

Dünyada yaşanan savaşlar; yoksulluk, açlık, doğal afetler ve siyasi baskılardan dolayı pek çok insanın hayatı her geçen gün daha da zorlaşırken milyonlarca insan geleceklerini başka ülkelerde aramak için yüzyıllardır göç yollarına düşüyor. İnsanlar daha iyi ve güvenli bir gelecek için sığınacak liman arıyor.

GÜNÜMÜZDE 250 MİLYON İNSAN, YAŞADIĞI TOPRAKLARI TERK ETTİ

Günümüzde ise yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalan insanların sayısı 250 milyonu bulmaktadır. Suriye savaşıyla dünya gündemini ve özellikle Türkiye gündemini bir kez daha mültecilerin yaşadığı trajedi işgal etmektedir.

Suriyeli ve Iraklıların uzun zamandan beri Avrupa’ya göçü çok ciddi tartışmaları beraberinde getirdi.

Avrupa dün ekonomik sorunlarını çözmek için baş üstünde tuttuğu göçmen ve mültecilere bugün sakıncalı muamelesi yaparken Anadolu coğrafyası her zaman mülteci ve göçmenlerin limanı olmuş.

Osmanlı’nın Avrupa coğrafyasındaki etkinliğiyle birlikte, önce Musevilerin daha sonra da Protestanların Osmanlı’ya sığınmaya başladıklarına şahit oluyoruz.

1848 liberal ve milliyetçi rüzgarların estiği yıllarda, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu içerisindeki İtalyanlar, Macarlar ve Lehler bağımsızlık elde etmek için ayaklanırken, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Rusya’nın da yardımıyla bu ayaklanmayı bastırmış ve bunun sonucunda önemli sayıda Macar ve Leh, Osmanlı’ya sığınmıştır.

Osmanlı hükümeti bu sığınma krizi neticesinde bölgeye, konumu bugünkü Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri’ne denk sayılabilecek Amedi Divan-ı Hümayun Fuat Paşa’yı göndermiş. Fuat Paşa’ya verilen görevde, sınır boylarındaki sığınmacılar arasında askerî lider konumunda olan kimselerin geriye teslim edilmemesinin altı özellikle çizilmiş.

Osmanlı İmparatorluğu zamanında batıdan ve doğudan toplu ve bireysel birçok sebeplerden ötürü sığınmalar yaşanmış. İspanya’dan kaçan Museviler, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan kaçan Macar mülteciler, 1859-1922 yılları arasında Kafkaslar ve Kırım’dan kaçan ve sayıları dört milyonu bulan Çerkez ve Tatar mülteciler, kitlesel mülteci akınları olarak sayılabilir.

1920 yılında özellikle Bolşevik İhtilali’nden sonra kaçan 65 bin kadar Rus ile değişik bölgelerden kaçan Rum ve Ermeniler ile birlikte İstanbul’a sığınan toplam nüfus 100 bin kadar tahmin edilmektedir.

Cumhuriyetin kurulması ile 1923 Lozan Antlaşması’na bağlı olarak Türkiye ile Yunanistan arasında “nüfus mübadelesi” kabul edilmiş ve 384 bin kişi Türkiye’ye yerleşmiştir. Benzer anlaşma Bulgaristan ile “gönüllü değişim” olarak yinelenmiştir. Bu dönemde özellikle Balkanlar ve Kafkaslar’dan Türkiye’ye gelen nüfus hareketiyle; Arnavutlar, Boşnaklar, Çerkezler, Abhazlar, Avarlar, Çeçenler ve Türkmen soydaşlarımıza her zaman güvenilir bir liman olmuşuz.

Bugün Çanakkale Şehitliği’ne gittiğimiz zaman Afrika, Ortadoğu, Asya ve Balkanlar’dan şehitleri görürüz.

81 milyonluk Türkiye’nin hangi iline giderseniz muhakkak kasabasında ve köyünde muhacir ve göçmenin izine rastlarsınız… Hangimiz göçmen değiliz ki…

Mülteci ve göçmen limanı Anadolu, dün nasıl Müslüman veya gayrimüslim olsun kapısına gelene herkese kucak açmış ise, yakın zamanda Irak’tan bombalardan kaçan Kürt kardeşlerimize nasıl kapıyı açtı isek bugün de Suriyeli kardeşlerine inancı, medeniyeti ve vicdanı gereği kapısını açmıştır.

Suriyeli göçmenlerin sosyokültürel ve güvenlik problemini çözecek olan Devletin ilgili resmî kurumlarıdır. Bu eksiklik ve yanlışlar insani ahlaki ve medeni bir dille ifade protesto edilebilir.

İdeolojik ırkçı çıkarcı bir hesaplaşma kimsenin işine yaramaz.

Osman Atalay/yeniakit.com

Cevap Yazın