+90: Yeni Kolonyalizm

18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı, Avrupa devletleriyle ilişkilerinde diplomasiyi, zorunlu olarak sıcak savaşın yerine koydu. Ancak yine de toprak kayıplarının ve yıkılmanın önünü alamadı. Bu savunma pozisyonu, 1919-1922 arasındaki Milli Mücadele döneminde önemli bir kırılma yaşadı. Misak-ı Milli çerçevesinde bekasını korumak için yayılmacı olmayan savaş verildi.

Tarih tekerrür ediyor ve bugün dünya, bu yüzyılın başından beri ilk defa her alanda belirsizliklerin öne çıktığı bir dönemden geçiyor. Büyük askeri seçenekleri tetikleyecek kadar karmaşık bir hal alan bu belirsizliklerin düğümü ise Türkiye’nin de tam ortasında bulunduğu coğrafyada çözülecek.

Ufuk Üniversitesi Siyaset Bilimi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı ve ANKASAM Başdanışmanı Prof. Dr. Sencer İmer, Yörünge dergisinin dış ve iç politikaya ilişkin sorularını yanıtladı.

 

Batı dünyasının, Türkiye’nin üzerindeki etkilerini net bir şekilde görüyoruz, İbn-i Haldun’un “Coğrafya kaderimizdir” diye bir sözü var, sizce yaşananlar bir kader mi, biz bu kaderden kurtulabilecek miyiz ve bu coğrafyada yaşamak bir suç mu?

İbn-i Haldun’un söylediği şey çok doğru, coğrafya bir kader. Burası hem doğu-batı hem kuzey-güney ekseninde bir geçiş bölgesi. Dünyada devletler, kendi milletlerinin haklarını korumak için vardır. “Halkın refahı en yüksek kanundur.” Bu, herkes için böyle. Bütün devletler birbirleriyle sürekli bir çatışma halinde. Bu, doğal bir durum. Devletlerin birbirleriyle çatışma halinde olmasının son merhalesi savaştır. Yani çatışmayı savaşa gelmeden önlemek gerekir.

Dünya üzerindeki kaynaklar sınırlı. Bu çatışmalar da buradan ileri gelmekte. Dolayısıyla ülkelerin komşuluk sayısına bakarak çatışma sayılarını bulmak mümkün. Mesela; Türkiye’nin sekiz komşusu varsa bunların hepsinin birbiriyle çatışma imkânı var. 8 x 7 = 56 defa bir çatışma imkânı çıkar. Amerika’ya baktığınızda iki tane komşusu var. Demek ki 3 x 2 = 6. Bize göre çok daha az bir çatışma durumu var.

İngiltere’nin, Japonya’nın durumları da böyle ama bunların dezavantajı da şudur; zaman içinde bunlar kendi içlerine kapanık hale geldikleri için bir müddet sonra geri kalabilirler. Bir müddet sonra başka bir kuvvet gelip onları uyandırabilir. Tıpkı Japonya’da olduğu gibi ya da İngiltere’nin 19. asırda dünya gücü olduğu gibi.

Türkiye etrafı komşularla çevrili bir ülke olduğu için çatışma imkânı da o nispette fazla. Bir de doğu–batı, kuzey-güney ekseni istikametlerinde bir geçiş noktasında olmasından kaynaklanıyor. Boğazlar burada. Anadolu’nun üç tarafı denizlerle çevrili. Coğrafi konumu itibarıyla Türkiye avantajlı geçiş bölgesi, İpek Yolu buradan geçmişti, yine geçecek. Dolayısıyla bunu savunmak lazım. Eğer ordusu güçlü değilse kendisini savunamaz.

Savaşmamanın en güzel yolu, güçlü bir orduya sahip olmaktır. Buna güç vasıtasıyla savunmak diyoruz. Barışa ulaşmanın da en kolay yolu, güçlü bir orduya sahip olmaktan geçer. O halde kaderimiz de olması sebebiyle güçlü bir ekonomiye, güçlü bir orduya, güçlü bir devlete sahip olmamız lazım.

Güçlü bir devletin her şeyden önce güçlü bir parlamentosu, hükümeti, güçlü bir yargısı olmalı. Yani insanlar haklarını arayabilmeliler. “Burada adalet var” demeliler. O zaman başka ülkeler de buna gıpta eder, böyle bir ülkeyle işbirliği yapmaktan kıvanç duyar. Şu halde savaşmamanın yolu işbirliğidir. Ama işbirliğini yapabilmek için de başkalarının hücumuna uğramayacak durumda olmak gerekir.

 

SORU: Nisan ayında Almanya önderliğinde İngiltere, Fransa, ABD özel bir haber kanalı kurdu. Yayınları başladı. Türkiye’deki gelişmeleri aktarıyorlar. Aynı zamanda da yeni değerler üzerinden bir algı yönetimi var. İncelediğimiz zaman bunu net bir şekilde görebiliyoruz. Onlar en son 100 sene önce bir araya gelmişti. Bu ittifakı nasıl yorumlamalıyız?

Bunların bir araya gelerek böyle bir kanal kurmaları başka bir yerde vuku bulmadı. Demek ki bunların bir amacı var. Türk kamuoyunu özellikle de gençleri etkilemek suretiyle bir ortam yaratmak istiyorlar. Nedir bu yaratmak istedikleri ortam? Bence Türkiye’yi kendilerinin kontrol ettiği bir yer olarak tutmak istiyorlar. Yani bunu, kolonyalizmin başka bir ifadesi olarak görebiliriz.

Evet, +90 diye bir kanal kuruldu. Voice of America (Amerika’nın Sesi), Alman Devlet Televizyonu Deutsche Welle, İngiliz Devlet Televizyonu BBC ve Fransız Devlet Televizyonu Kanal 24. Bunların bir araya gelerek böyle bir kanal kurmaları başka bir yerde vuku bulmadı. Demek ki bunların bir amacı var. Amaçları; Türk kamuoyunu özellikle de gençleri etkilemek suretiyle bir ortam yaratmak.

Nedir bu yaratılmak istenilen ortam? Türkiye’yi kendilerinin kontrol ettiği bir yer olarak tutmak istiyorlar. Yani tekrar söylemek gerekirse bunu, yeni kolonyalizmin başka bir ifadesi olarak bunu görebiliriz.

O halde bunların yayınlarını çok büyük bir dikkatle izlememiz lazım. Çağımızın en önemli unsurlarından biri algı yönetimi. Bu algı yönetimi ile insanlar yönlendiriliyor. Televizyonlar, sosyal medya gibi araçlar burada çok büyük rol oynuyor. O halde burada iki tane doğrunun arasına bir tane yanlış sokuşturarak o yanlışlıkla istediklerini topluma empoze etmiş oluyorlar. Yanlışları ayıklamamız, doğruları ortaya koymamız lazım. Bu bir görev.

İnsanları kendi haline bırakmak kolaycılık olur. +90’ın bu yolda bir faaliyet göstereceği kanaatindeyim. Onun gibi başka kanallar da var, sosyal medya da var. Yapılan yanlışların mutlaka takip edilmesi, doğru bilgilerin de aynı anda paylaşılması gerekiyor. Burada da görev TRT’ye düşüyor.

Yeni Zelanda saldırısını anımsayalım. Saldırıyı düzenleyen kişiye “meczup” denildi ama bence meczup değil, gönüllü bir insandı. Yeni Zelanda da 50 Müslümanı katletti. Kafasına da bir kamera takmış, sanki bilgisayar oyunu oynuyor. Bununla da gençlere şu imajı veriyor; “Bakın siz de böyle bir şey yapabilirsiniz. Bunları katletmek lazım. Bunlar ikinci, üçüncü sınıf insanlar, bunları yok etmek lazım.”

Bu algı yönetimini şöyle ifade etmek istiyorum: Fransa’da da benzer bir saldırı oldu. Müslüman olduğu söylenen bir kişi, bir eğlence yerine girdi, 100 kişiyi öldürdü ama bir baktık ertesi hafta bütün devlet başkanları, -bizim başbakan da o zaman Ahmet Davutoğlu idi- oraya gittiler yürüyüş yaptılar. Peki, Yeni Zelanda saldırısıyla ilgili Batılılardan böyle bir davranış gördünüz mü? Hayır. Bu çok önemli, saldırıların iki ölçekte ölçüldüğünü görüyoruz.

Cephede çarpışmak neyse, bilgiyle çarpışmak da aynı şey. Demek ki Türkiye’yi bir noktada kendi istedikleri doğrultuya çekmek için yaptıkları bir faaliyet. Böyle görmek lazım. Her şey silahla yapılmıyor, bu da bir silah.

Söyleşi:  Aynur Bayram/Araştırmacı Gazeteci

Cevap Yazın