FETÖ’deki Çözülmenin Boyutları: Sebepler ve Sonuçlar

Muhalif mecraların tek bir çözüm teklifi üzerinde birleştikleri söylenemez. Son gelinen noktada talep sahiplerini, Gülen’in yakın çevresinin tasfiyesini isteyenler ile Gülen’in emekliliğini isteyenler şeklinde iki gruba ayırabiliriz. FETÖ’nün “Hizmet” adı verilen görünür örgütsel faaliyetine her iki grubun da karakteri itibarıyla hâlâ hayranlık duyduğu ve bunun mutlaka canlandırılmasının gerektiği yönünde müşterek bir kanaatin mevcut olduğu görülebilir.

15 Temmuz 2016 başarısız darbe teşebbüsü sonrasında FETÖ bünyesinden kamuoyuna yansıyan kayda değer bir itiraf ve özeleştiri çıkmadı. Bu durum muhakkak ki teşkilatın kesin inançlı ideolojisi ve kenetli örgütsel yapısıyla ilgiliydi. Ancak bir yıl sonra, 2017’nin ikinci yarısında birtakım aykırı sesler az da olsa duyulmaya başladı. Bu bireysel sesler daha çok Batı ülkelerindeki, uzun süredir buralarda bulunan veya 17-25 Aralık sürecinde ve 15 Temmuz’un hemen öncesinde yurtdışına çıkan bazı akademisyenlere aitti. Belki bu öncülüğün yol açtığı cesaretle özeleştirilerin dozu 2018’in ilk yarısında bir miktar daha arttı. Sırf bu iş için internet üzerinde farklı amatör mecraların açılması, bu seslerin yayım ve aktarımını kolaylaştırdı.

Söz konusu özeleştiriler, darbe girişiminden beri Gülen’in ve FETÖ sözcülerinin ısrarla dillendirdiği “devletin kontrollü darbesi” iddiasını aynen tekrarlıyor olmakla birlikte, örgütte herkesin tanıdığı isimlerin artık inkâr edilemeyecek biçimde darbe girişimiyle irtibatlı olmasını da gündeme getiriyordu. Özeleştirilerde, bunun korkunç bir şey olduğu, demek ki “devletin bu hareketin de tarlasını sürdüğü”, yani örgüt içinden adamlar devşirip bunları kullandığı ve neticede cemaatin bir oyuna getirildiği ileri sürülüyordu. Bunlara göre, Gülen ve yakın ekibi basiretsiz ve tedbirsiz davranarak kötü bir sonu hazırlamıştı ve bunun muhasebesi ivedilikle yapılmalıydı. Bu “ihanetin” uzantıları hâlâ örgüt içinde mevcut olabilirdi. Bunları bilip de bilmiyor gibi davrananlar başta olmak üzere tüm cemaat sorumluları mutlaka hesap vermeliydi. 

Buraya kadarki iç sorgulamalarda, olup bitenlerin “Gülen’e rağmen” gerçekleştiğine dair bir söylem ayarının tutturulmaya çalışıldığı gözden kaçmamaktadır. Gülen eleştirisi henüz düşük seviyededir. 16 Nisan 2017 anayasa değişikliği referandumundan ve bir yıl sonra 24 Haziran 2018 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden AK Parti’nin galip çıkması, geleceğe dair teşkilat içindeki umutları elbette söndürmüştür. FETÖ soruşturmaları ve tutuklamalar hız kesmeden ve büyüyerek sürmektedir. Mahkemelerden ağır mahkûmiyetler çıkmaya başlamıştır. 2018 yılının ikinci yarısında artık eleştirilerin Gülen’i de hedef alacak şekilde genişlemesinde bu konjonktürün mutlaka etkisi
bulunmaktadır.

Bunlara ilaveten teşkilat içinde Sezai Kumpası diye anılan gelişmeyle birlikte tenkit okları bizzat Gülen’e yönelecektir. 24 Haziran seçimlerini ve sonuçlarını sabote etmek amacıyla geçmişte mahrem hizmetlerde yer almış Sezai kod adlı bir üst düzey FETÖ idarecisinin Türkiye’deki cezaevlerinde bir kalkışmayı planlaması açığa çıkartılmış, bu provokasyonun bizzat Gülen tarafından önlendiği şeklinde bir iddia teşkilat içinde yayılmıştı. Hakikat bu şekilde miydi? Yoksa Sezai’nin ekibine bu ithamı yapan başka bir ekip, örgüt içi bir güç mücadelesine mi girmişti? Teşkilatın içinden geçtiği kötü zamanda böylesine bir tehlikeli maceraya kimler niçin girişmişti? Gülen sahiden bu işin içinde değil miydi? Değilse niçin bir açıklama yapılmamıştı ve sorumlular kimse niçin açığa çıkartılmamıştı?

Bu sorulara cevap verilmesi talep edilirken, FETÖ’nün ABD’deki sözcülüğünü üstlenen fakat o zamana kadar teşkilatın iç sorunları hakkında suskun kalmayı tercih eden Alliance of Shared Values adlı oluşum, cemaatin yasadışı işler içinde olamayacağını, bu tür işlerin peşindeki insanlarla hiçbir ilgilerinin bulunmadığını bildirecektir. 2018 Kasım’ında yapılan bu açıklama, söz konusu eleştirel mecraları tatmin etmeye yetmemiştir. Zira açıklama net değildir, sorumlular hakkında bir işaret vermemektedir. Üstelik Sezai irtibatlı her ne olmuş ise bunun üstünün örtülmesi yönünde tepe yönetimin bir temayülü sezinlenmektedir. Demek ki Gülen ya olup biten olumsuzluklara müdahale kabiliyetini kaybetmiştir yahut bizzat müdahil olup yanlış strateji ve hatalı kararlarını sürdürmektedir.     

Eleştiri sahiplerinin profili bu safhada çeşitlenmektedir. Akademisyenlerin yanı sıra yurtdışındaki FETÖcü gazeteciler, teşkilat yapılanmasında zamanında orta ve alt düzeyde görev almış vazifeliler, Türkiye’de adli kavuşturma geçirip hapis yatmış, tahliye olmakla beraber davaları devam eden kişiler de bu eleştirilere gittikçe artan sayıda katkıda bulunmaktadırlar. Bu akademisyen ve gazeteciler arasında, 17-25 Aralık sürecinde hatta 15 Temmuz’un akabinde FETÖ iddialarını yazılı ve görsel medyada cansiperane savunan kişiler de yer almaktadır.

Gülen’in Suçu Ne?

Gülen’in sosyal medyadan yaptığı her Bam Teli yayınının ardından yoğunluğu artan bu eleştirilerin bağlamları çeşitlidir. Öncelikle FETÖ’nün darbeyle irtibatı hakkında teşkilatın içerisini ve tabii ki kamuoyunu tatmin edecek net cevapların henüz verilmediği belirtilmektedir. Mesela Adil Öksüz, Kemal Batmaz gibi örgütle iltisakları gizlenemeyecek kadar açık kimselerin darbe gecesi niçin Akıncı Üssü’nde bulundukları hakkında hiçbir şey söylenmemiştir. Tüm olanları bilen örgütün tepesindeki insanlar, bunları kendi aralarında konuşmakta ama dışarıdaki mensuplara karşı başka bir ağız kullanmaktadırlar. Bu tavrın, olması gereken karşılıklı güveni tahrip ettiği düşünülmektedir. Ayrıca sürekli olarak cemaat kitlesinin mistik kurtuluş beklentilerine sevk edilmesi ama bir türlü o muhayyel kurtuluşun gelmemesi, psikolojileri tahrip eden bir stratejidir. Bu söylemin gelişiminde, Gülen’e ilaveten, sadık üst kadroların ekseriyetini elinde tutan ve kendilerine mollalar denen meslekte ilahiyatçı kesimlerin de büyük mesuliyeti olduğu düşünülmektedir. Hatta Gülen’in onlar tarafından kontrol edildiği yer yer ima edilmektedir. Buna göre, tuttukları makamlar itibarıyla yıllar içinde güç zehirlenmesi yaşayan bu kesimin sathi entelektüel birikimleriyle örgütü bu badireden çıkarmaları mümkün görünmemektedir.   

Bunlardan anlaşılıyor ki bir kült yapı olarak FETÖ’deki doğal kapalılığın sosyo-psikolojik dayanakları en azından cezaevleri dışındaki kesimler açısından görece sarsılmıştır. Mecburen cemaatle ilgili her gelişme dikkatle izlenmekte, aleyhteki yayınların takibi belli bir farkındalık yaratmaktadır. Yani kült cemaat kabuğu yavaş da olsa çatırdamaktadır. Sofistike iç kontrol mekanizmaları bir ölçüde işlevsiz kalmıştır. Başarılarla sürekli yükseltilen grup motivasyonunun artık mevcut olmaması, dolayısıyla kutsal vazife bilincinin zayıflaması daha önce göz önünde olan, bakılan ama görülmeyen gerçeklerin anlaşılmasına yardımcı olmaktadır. İdrak edilen şeylerin başında, örgütün şeffaf ve gizli iki paralel yapılanmaya sahip olması ve bunun yol açtığı problemler gelmektedir. Mesela Gülen’in bu yapılanmayı ta en başından yanlış tasarladığı ifade edilmektedir. Bu tasarım cemaatlerine felaket getirmiştir ve bundan kurtuluş ancak bu düalizmin dışına çıkmakla mümkün hale gelecektir.

Şu sıra hâlâ küçük boyutta kaldığını zannettiğimiz söz konusu iç muhalif akımın geniş hacimde bir örgütsel çözülmeye yol açacağını en azından Gülen sağ kaldıkça söyleyemeyiz. Zira aynı mecralarda bu aykırı seslere karşı ciddi bir örgütsel savunmanın da yapıldığını görebilmekteyiz. Sözünü ettiğimiz muhalif kesimin bu bağlamda Gülen’in ve tepe yönetimin bu sırlı yüzünü bir çeşit aydınlanma yaşayarak daha yeni keşfettiğini düşünmüyoruz. Ancak sözünü ettiğimiz bu gelişmeler, “davanın” değersizleşmesi, haliyle örgütsel bağlanmanın bir ihtiyaç olmaktan çıkması ve arkasından bireyselleşmenin gelmesi sürecini tetiklemiştir. Bireysellik sorgulamayı kolaylaştırmaktadır. Bu süreç elbette devam
edecektir.

Muhalifler Zaviyesinden Çözülmenin Sebepleri

Ne olmuştur da “ben Adil Öksüz diye birini hiç tanımadım” diye küresel haber ajanslarına beyanat veren Gülen’in yalan söylediği, hakikatin ise böyle olmadığı ancak darbe teşebbüsünden iki yıl sonra konuşulmaktadır? Bu kanaat ve söylem değişiminin muhalifler zaviyesinden arka planını kendi beyanlarından süzerek şu maddeler altında açıklayabiliriz:

Liderin ve üst yönetimin suskunluğu ilginç şekilde sürmektedir. Oysa darbe girişiminin cemaatle bir şekilde ilişkili olduğu artık saklanamayacak bir gerçeklik haline gelmiştir. Cemaat bundan büyük zarar gördüğü halde “gemiyi batıran kaptan hâlâ hesap vermemektedir”.

Bir savunma biçimi olarak “inkâr stratejisi” -muhalifler nazarında- çıkar yol değildir. Türkiye’deki FETÖ yargılamalarında aynı stratejinin teşvik edilmesi, bu problemi iyice çetrefilleştirmektedir. Zira mahkemelerdeki organize inkâr, onlara göre, bu işe hakikaten karışmamış kimselerin beraatlarına mani olmaktadır.

Türkiye içinde veya dışındaki tutuklu, tutuksuz insanlar maddi, manevi büyük sıkıntılar içinde yaşarlarken, cezaevlerinde isyan gibi cüretkâr karanlık işlerin FETÖ yönetimince hâlâ planlanıyor olması anlaşılır değildir. Demek ki örgütün idamesi adına mensupların güvenliği hiçe
sayılmaktadır.

Mensupların ekonomik sıkıntıları gün geçtikçe artarken, teşkilatın tepesinde olan ve aynı zamanda parayı elinde tutan yöneticilerin umursamazlıkları, ayrıca örgüt içi ekonomik bölüşümdeki adaletsizlikler ve bu konudaki yaygın şikâyetler fazlasıyla bunaltıcı hale gelmiştir. Yöneticilerin özel hayatlarında lüks içinde yaşadıklarına dair bir kanaatin yaygınlaşması bu hususla ilgilidir. Cemaatin içinde haram yiyenler varsa teşhir edilmelidir.

Bu yöneticilerin, hem teşkilatın hem de kendilerinin selamet ve menfaati adına alt kadroları kolayca “harcayabileceklerine” dair bir endişe mevcuttur. Tepe kadrosu bünyesinde bir sorgulama ve ayıklanma gerçekleşmediği için oradan aşağı kadrolara doğru ne zarar geleceği belli değildir. Bir yazıda dile getirilen, “yanı başınızda gözyaşı dökenin ilk fırsatta solunum cihazınızı kapatacak olması” tehlikesi, söz konusu güvensizliğin boyutunu gösterir bir örnektir. Hatta gaybubetteki bazı hususi kişilere tüm risklerine rağmen “hicretin” emredilmesi, onları bir şekilde ölüme sürüklemek olarak anlaşılabilmektedir. Böyle bir yöntemle muhtemel itiraf ve ifşaların önünün kesildiği belirtilmektedir ve bunun ahlaksız bir yöntem olduğu dile
getirilmektedir.

Cemaat mensubiyetinin liderlik ile kadrolar arasında zımnen karşılıklı bir antlaşmayı içermesi nedeniyle teşkilat liderliğinin, mensupların bilgisi ve onayı olmadan herkesi ilgilendirecek riskli ve gayri kanuni işlere kalkışması muhalifler açısından bu mensubiyet antlaşmasının ihlali olarak değerlendirilmektedir.

Seksen yaşını geçmiş bir lider olarak Gülen’in, idare ve kontrol kabiliyetini büyük ölçüde kaybettiği düşünülmektedir. Dolayısıyla onun etrafındaki idareciler bu boşluğu doldurmakta, onun adına tasarrufta bulunmaktadırlar. Onun yokluğunda yaptıramayacakları işleri onun üzerinden yaptırmaktadırlar. Söz konusu istismarın önlenmesi için Gülen’in başında olduğu mevcut riyaset hiyerarşisi lağvedilmelidir.

Liderliğin, Türk Devleti’nin çok kötü duruma düşeceğine dair devamlı ileri sürdüğü kehanetlerin hiçbirisi geçen 2,5 yılda gerçekleşmemiştir. Bu nedenle muhayyel kurtuluş için tavsiye edilen sabrın anlamı kalmamıştır. Bu teolojik-mistik beklentiler cemaati bir kült formuna sokmuştur. Muhaliflere göre mevcut yapılanma ile bu halden kurtulmanın bir çaresi yoktur.

Kült formunun kalıcı hale geldiği, suskunluk ve gizemliliğin devam ettiği bir yapının dünyaya kendisini anlatması mümkün değildir. Muhalifler sorar: Kendi mensuplarını tatmin edemeyen bir topluluk, dünyaya nasıl tatminkâr cevaplar verecektir?

Türkiye’de FETÖ’yle mücadele hiç gevşemeden ciddiyetle sürmektedir. Bunun karşısında ise cemaatteki ciddiyetsizlik ileri boyutlardadır. Bunun önüne geçmek için önerdikleri demokratikleşme, şeffaflaşma planları, seçilmiş mahalli komitelere özerk yönetim hakkı verme girişimleri genel olarak akim kalmıştır. Pennsylvania, idare yükünü paylaşmaya razı olmamakta, eskiden olduğu gibi merkezden atamayla bölgeleri kontrol etmeyi sürdürmektedir.

Cemaatin Türkiye’de şeytani bir obje haline geldiğini artık kabullenmek gerekir. Kısa ve orta vadede bunu tersine çevirecek bir manevra cemaat için mümkün değildir. Sadece Türkiye’deki mevcut siyasi statükoyu hedef alan bir mücadele stratejisini isabetli bulmayan muhalifler, iktidarın değişmesi halinde bile bu “şeytanileşme” sebebiyle cemaatin Türkiye’de bir istikbalinin bulunmadığını düşünmektedirler.

Gülen çok uzun zamandır Türkiye dışında bulunmasına rağmen teşkilatını, Türkiye’ye bağımlı olmaktan çıkarmamış, onu kendi ayakları üzerinde durabilen küresel bir hareket haline getirmemiştir. Türkiye ayağının çökmesi yeni bir yapılanma için fırsat vermiş olsa da bu fırsat değerlendirilmemiştir. Kendi dinamikleriyle hareket edemeyen mahalli yapılar, ekonomik zorluklar çekmektedir. Pennsylvania’yla direkt bağları sürdüğü için bulundukları ülkelerin yönetimleri, Türkiye’nin operasyonlarına haklı olarak alan açabilmekte, bu sebeple cemaat mensupları ağır bedeller ödemektedir. Ayrıca bu özerklik sorunu nedeniyle her bir bölge kendi sivil toplum örgütlenmesini kendi yerel şartlarıyla gerçekleştirememektedir. Neticede, temsiliyet sorunu yaşayan, dağınık, güvensiz ve parasız yapılarla misyon sürdürülmeye
çalışılmaktadır.

Muhalifler Zaviyesinden Çözüm Teklifleri

Öyle anlaşılıyor ki cemaatin başındaki badirenin manevi bir imtihan olduğu ve kazanılması halinde daha güçlü hale gelineceği şeklindeki telkinler FETÖ’de belli ölçüde tesirini kaybetmiştir. Kudsi davaların doğdukları yerde değil de “hicret” ile taşındıkları yerde serpilip geliştikleri yönündeki yine FETÖ kaynaklı ümit verici söylemin iç muhalefet nezdinde bir karşılığı bulunmamaktadır. “Mahremin âyân edilmesi” suçlaması ise “herkesin bildiği sır değildir” argümanıyla karşılanmaktadır. Konumuz olan iç muhalefetin, bu tavrıyla Türkiye’deki iktidarın “ekmeğine yağ sürdüğü” ithamına fazla kulak asılmamakta, “kendi evimizi bir süpürelim bakalım” denilerek öncelik-sonralık sıralaması
yapılmaktadır. 

Muhalif mecraların tek bir çözüm teklifi üzerinde birleştikleri söylenemez. Son gelinen noktada talep sahiplerini, Gülen’in yakın çevresinin tasfiyesini isteyenler ile Gülen’in emekliliğini isteyenler şeklinde iki gruba ayırabiliriz. FETÖ’nün “Hizmet” adı verilen görünür örgütsel faaliyetine her iki grubun da karakteri itibarıyla hâlâ hayranlık duyduğu ve bunun mutlaka canlandırılmasının gerektiği yönünde müşterek bir kanaatin mevcut olduğu görülebilir. İlk gruba göre, gizli ağların faaliyetlerine kategorik olarak son verilmeli, açık örgütlenmede ise ivedilikle demokratik, hesap verebilir ve şeffaf bir yönetime geçilmelidir. Merkezin kuvvetini zayıflatacak, yerel yapılanmalara güç kazandıracak bir program takip edilmelidir.

İkinci gruba göre ise artık bu cemaat miadını doldurmuş, Gülen’in rehberliğinde iyi kötü vazifesini ifa etmiş artık tasfiye zamanı gelmiştir. Geriye kalan insan mirası ve çalışma kültürü ise çok önemlidir. Bunun zayi edilmemesi için mevcut örgütlerin ellerindeki kazanımları tümüyle yerel çalışmalara aktarmaları, diğer mahalli gruplarla ortaklıklar kurarak faaliyetleri geliştirmeleri beklenir. Bu yerel birimler belki ileride gevşek bir çatı federasyon altında buluşabilir. Her iki teklif grubunun, FETÖ’nün Türkiye’deki geleceği ile ilgili somut bir önerisi bulunmamaktadır. Türkiye sanki zihinlerden silinmiş gibidir. Bunun yerine dünyalı ve küresel olmanın avantajları dile
getirilir.

Post-İslamizm Vurgusu

Ağır İslamcılık karşıtlığını da ihtiva eden bu muhalif söylem, yine anti-İslamcı saiklerle Gülen’in çoğunlukla ilahiyatçılardan oluşan yakın halkasına ağır eleştiriler yöneltir. Hâlâ mesihiyet-mehdiyet kültürünün tesiri altındaki merkezdeki bu gelenekçi halka, dini söylemlerinde tarihselcilik imleri taşıyan, modernist eğilimlerini de saklamayan söz konusu yenilikçi muhalefetin başkaldırısına hangi argümanlarla karşılık verecektir? Merkezin suskunluğu sürdüğü için bu husus şimdilik belli değildir.

İnternet üzerinde herkese açık birtakım mecralarda kendilerini açığa vuran FETÖ içi muhalefetin bu yazıda belirttiğimiz duruş ve argümanları, FETÖ’nün 15 Temmuz’un çok öncesinde başlayan “post-İslamcılık” savunusunun bir uzantısı olarak da okunabilir. FETÖ bu savunuda, siyasal İslamcılığa alternatif bir akım olarak sunulmaktaydı. Bu defa ise “İslamcılık” ithamı, 15 Temmuz’da devleti ele geçirmek istediği için Gülen’e ve örgütün üst yönetimine yöneltilmiştir. Fakat bunun ve diğer eleştirilerin samimi olmaktan uzak olduğunu belirtmeliyiz. Anılan muhalif sesler kamuoyunda tanınan kimselere aittir. Örgütün planlı, programlı bir sızma stratejisiyle devleti ele geçirme hedefinde ilerlediğini ve bunun için çok uzun zamandır şeffaf ve gizli ikili bir örgütlenmeyi işlettiğini bu şahsiyetlerin bilmiyor olması mümkün değildir. “Biz bundan haberdar değildik” tavrının gerçekçi olmadığı aşikârdır.

Hedefe ulaşamamış olmanın ve büyük bir zararla karşı karşıya kalmanın ıstırabı sanki bazı mensupları örgütsel uykularından uyandırmıştır. Pişmanlık belli ölçüde hissediliyor olabilir. Aldatılma acısı da buna eşlik edebilir. Fakat görünen o ki söz konusu muhalefetin eleştirileri daha çok “kötü yönetilen” sâbık örgütlerine dönüktür. “Biz Türkiye’ye nasıl bir kötülük yaptık?” veya “Bu kötülüğü kimlerin hesabına yaptık?” sorularına içtenlikle cevap verilmemiştir ve bu yönde bir sorgulamanın emareleri henüz gözükmemektedir. Türkiye’deki iktidara dönük besledikleri büyük hınç ve nefret sebebiyle henüz bu tür bir muhasebenin eşiğine gelinmemiştir.    

Yazının konusu olan kesimin, merkezden kendilerini ayırmayı başarmaları halinde hangi boyutta devr-i sâbık yapacakları, hangi açıyla Türkiye’ye bakacakları, İslam modernizminin Batı’daki ve özellikle Amerika’daki hegomonik girdabına kapılıp kapılmayacakları, alternatif sekülerleşme tasarımlarını hangi aralıkta ayarlayacakları, gurbetin ağırlığına ne kadar tahammül edecekleri, arzu ettikleri özerk mahalli oluşumların yürütülmesinde yurtdışında hangi ölçüde destek veya korumayı elde edecekleri gibi bir dizi konu, FETÖ hakkındaki gelecek projeksiyonlarında dikkate alınacak kriterler olacaktır.          

Cevap Yazın