İslam Aydınlanmasında İnsanın Konumu

İnsana Dair Yeniden İyimser Olma Zamanı
Kendini bilmek ilkesi gereği İslam aydınlanması için işe insandan başlamak gerekiyor. İnsanın konumunu doğru belirlemeyen her bakış açısı ya da sistem sorun üretir, bu nedenle İslam aydınlanmasının ana çerçevesini belirledikten sonra -bir zorunluluk olarak- ele alınacak ilk başlık insanın konumudur. İnsan hür olup, merkezde mi yer alacaktır, yoksa baskı altında tutulup, kenarda mı duracaktır? Böylece insanın konumu üzerine düşünürken bir hümanizm denemesinde bulunma imkânını da elde etmiş olacağız.
Gerek tarihe gerek dünyanın bugünkü durumuna bakıldığında, ister istemez insana dair genel olarak karamsar bir bakış açısı hâkim olmaktadır. Ancak realiteyi göz ardı etmemek kaydıyla, insana hücum etmeyi bırakıp, onun durumunu iyileştirmek, arzu ettiğimiz aydınlanma ve ilerlemeyi gerçekleştirebilmek için iyimser bir bakış açısına ihtiyacımız var; aksi takdirde insanı kazanmak, aydınlanma ve ilerlemeyi gerçekleştirmek mümkün olmayacaktır.
İslam’ın insanı hiçbir zaman değersiz, aşağılık, pasif, kendi başına iş yapamaz bir varlık olmadı, onu korku ve zora dayalı itaat üzerine kurulu ana akım kurumsal din bu hale getirdi. Sözü edilen bu insan deyim yerindeyse Allah’ın kuklasıdır ve O’nun adına gücü elinde bulunduran bir grup insanın önünde paçavraya dönmüştür. Oysa dinin ana teması insandır, bir diğer ifadeyle din, insan etrafında döner, insan için vardır, Allah için değil. Müteal/Aşkın olan, bize bir varoluş bilinci, bir anlam, amaç ve sorumluluk verir. Değersiz kılınan, aşağılık görülen, baskı altına alınan, kendi başına iş yapamaz bir varlıktan dinin yüksek hakikatlerine hizmet etmesi beklenemez. İdeolojik dindarlığın bir felsefesi olmadığı için bu küçük, değersiz, aşağılık ve aciz yaratığı yaratıcısının adına zapturapt altına almak ister, bu anlayış Müslüman dünyada insanı yok etmiştir.
İdeolojik dindarlık korku ve zora dayalı itaat üzerine kuruludur; İslam aydınlanması için mevcut anlayışın sözleşme ve hürriyete tahvil edilmesi zorunludur. Mevcut anlayışta Allah-insan ilişkisinin üzerine kurulduğu zemin sorunludur, ana akım kurumsal din bütün ağırlığıyla onun üzerine çökmüştür. İnsana biçilen menfi rol ya da insan için belirlenen menfi konum, onu dar bir alana sıkıştırarak mahkûm hale getirmektedir, bu durumda insanın aklını kullanma cesareti göstermesi de mümkün değildir, zira zihninin etrafına kalın duvarlar örülmüştür. Mevcut dini anlayış, sürekli yasak va’z etmekte, insana devamlı olarak suçluluk duygusu aşılamaktadır. Oysa eşyada ibaha (mubahlık) esastır.
Genel yaklaşım itibariyle tüm dikkatler Allah’a yoğunlaştığı, insan başta olmak üzere diğer tüm meseleler tali görülerek bu minvalde ele alındığı için devamlı surette bastırılan insan ve buna bağlı olarak hürriyet, Müslüman dünyada gelişme imkânı bulamamıştır. Birbirinden farklı Allah tasavvurlarının ortaya konulduğu Kelâm literatürü, hâkim siyasi görüş ya da düzene uygun ilah imal etmenin örneklerini ihtiva eder, tamamen spekülatiftir. Allah’ın yarattıklarına, O’nun sanatına odaklanmak yerine zatına odaklanan bir anlayıştan insanı merkeze oturtması beklenemezdi ve öyle de oldu, insan esaret altına alındı.
Cevaplanması gereken ilk soru şudur: İnsan değerli ve onurlu bir varlık mıdır, yoksa mahkûm edilmesi gereken bir varlık mıdır? İnsan, yaratılışı ve vasıfları itibariyle Allah’ın eseri ve aynı zamanda Esmâ’nın tecelligâhıdır, O’nun ruhunu taşır ve yeryüzünün halifesidir (halifetu’l-arz), dünya üzerinde ne varsa (cemian) onun için yaratılmıştır, kısacası Allah onu yaratmış ve âlemin merkezine yerleştirmiştir. Nitekim İrfan Mektebi -pratiği bir başka tartışmanın konusu olmakla birlikte- insanı âlemin özü (zübde-i âlem) ve kâinatın gözbebeği (merdum-i dide-i ekvân) olarak nitelendirir, o, yaratılmışların en şereflisidir (eşref-i mahlûkât). İslam’da Hristiyanlık’taki gibi insanı daha işin başında mahkûm kılan bir “ilk günah” doktrini yoktur, dolayısıyla insan kurtarılması gereken bir varlık değildir, zira kurtarılacak bir halde dünyaya gelmez.
Öte yandan insan, zalim, cahil, nankör, fesat çıkarıcı, azgın, kan dökücü, cimri, aceleci olarak da nitelendirilmiştir. Bu durumda asıl ve arızi olanın doğru tespit edilmesi gerekir. Beraet-i zimmet asıldır, -bunu genele vurursak- insan tertemiz doğar, dolayısıyla daha sonra yoldan çıkar, suç işler, ihanet eder, zulmeder, fesat çıkarır, kan döker, azgınlık yapar… Temeli bu şekilde kurduğumuzda insanı aslen değersiz, aşağılık, yol iz bilmez gören tüm yaklaşımlar, insanın yaratılışı, vasıfları ve yaratıcısının ona biçtiği esas rol ve belirlediği esas konumla çelişir.
İnsani yükümlülüklerimiz zora değil yaratıcımızla yaptığımız sözleşmeye dayanır, burada sözü edilen sözleşme semboliktir, zira bu tabii bir sözleşmedir. İnsanın tüm yükümlülükleri onun akıl yetisine sahip olmasından kaynaklanır, mükellef olmak için öncelikle akıllı olmak şartı vardır; akli melekeleri yerinde olmayan bir kimse sorumlu tutulmaz, teklif-i mâ lâ yutak ya da emr-i mâ lâ yutak yoktur. İnsan, her şeyden önce aklını kullanmakla yükümlüdür. Manevi-ahlaki açıdan yükselişinin ya da alçalmasının/düşüşünün sorumluluğu insanın kendisine aittir ve aklını kullanıp kullanmamasıyla ilgili bir durumdur.
İnsani yükümlülüklerinin yerine getirilmesine ibadet adı verilir. İbadet, iyilik üzerinde yükselir, insan hayatının anlam ve amaçlılığıdır ve bahsi geçen tabii sözleşme gereğince ifa edilir. Sözleşmenin ihlali bireysel ise -inanan bir insan için- hesabı ahirete kalır (toplumsal sözleşme bir başka yazının konusu). Şu kadarını söylemek gerekir ki hukuk, Allah’ı korumaz, insanı, tabiatı ve diğer canlıları, bunların haklarını korur, hukukullah ve hududullah bunun için vardır; Allah’ın korunmaya ihtiyacı yoktur. Dolayısıyla insan, bir başkası Allah adına eline sopayı alıp onu adam etsin ya da itaate zorlasın diye yaratılmış değildir, insan yaratılışı itibariyle gerekli her türlü donanıma sahiptir, ideolojik dindarlık ve kurumsal din bu noktada çöker.
Ana akım din, -açıkça ifade etmese de- ibadeti bir tür kölelik olarak gördüğünden, katı ve baskıcı bir anlayışla insan hürriyetini yok etmiştir. Aklın tek başına yetersiz ve kimi durumlarda tehlikeli ya da saptırıcı görülerek baskılanması insanı ezmiş, düşünceyle birlikte özgürlüğü de yok etmiştir. Bu noktada dönüp dolaşıp o meşhur ve kadim tartışmaya geliyoruz: Akıl tek başına iyi ile kötüyü bilebilir mi? Mutezile ve Maturidilik bu soruya olumlu cevap vermektedir. Akıl hem kelime mânâsı hem de muhtevası ve işlevi itibariyle olumsuzluk barındırmaz, Kur’an ve Hz. Peygamber tarafından hiçbir yerde zemmedilmemiştir, Allah’ı bilmenin ve doğru edip eylemenin vasıtasıdır, pek tabii insanı sorumlu kılan vasıta. İlginçtir ki Maturidi ulema, “Biz, bir resul göndermedikçe azap edici değiliz” (İsra: 15) mealindeki ayette “resul” kelimesinin “akıl” anlamına geldiğini söyleyerek, ayeti “Biz insanlara akıl vermeden onları yükümlü tutmayız” şeklinde tefsir eder (bkz. Mevlânâ Mehmed İzmirî, Ḥâşiye alâ Mir’âti’l-uṣûl).
İnsan, öncelikle birey olarak insandır. Bireyselliği hiçe sayıp, insanı cemaat ve cemiyet içinde eritmek suretiyle yok eden yaklaşımlar, onu kişiliksizleştirmiştir. Bireysellik ya da bireycilik denince bunu doğuştan gelen haklar, bağımsız düşünebilme, ifade özgürlüğü, özgüven, kendi ayakları üzerinde durabilme, kendini gerçekleştirme, kendine özgü meşru isteklerini elde edebilme, özel hayatın (gizliliğinin) dokunulmazlığı vs. ile ilişkilendirmek yerine doğrudan bencilliğe, tüketimciliğe, hatta inançsızlığa bağlayan sakat anlayış, sürüleşmeyi teşvik etmektedir. Aile, mahalle, cemaat, cemiyet ve devletin üzerinden silindir geçtiği, birey olamayan, kötürüm hale getirilmiş insanlardan müteşekkil bir toplum ilerleyemez, buradan bir medeniyet de çıkmaz.
Modern dünyada Müslümanların üzerinde mutabık kaldıkları, ana çerçeveyi çizen, insanı merkeze alan, hak ve özgürlük temelli kurucu evrensel bir metni yoktur. “İslam’da insan hakları yoktur, kul hakları vardır” diye slogan atan ya da “Özgürlük İslami bir kavram değildir” buyuran, özgürlük denince bunu “herkes istediği her haltı yesin” şeklinde anlayan ana akım din ve ideolojik dindarlık nazarında insanın hakiki mânâda bir değer taşıdığı söylenemez; insan, kurumsal din, merkezi otorite ve sermaye karşısında kurban edilmiştir. Modern dünyada Müslüman zihnin ürünü olarak İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ya da İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi bir metnin ortaya çıkmamış olması, düşüncede aşama kaydedilemediğini göstermesi bakımından ayrıca önem arz etmektedir.
Boşluk gördüğü her yere kendi ideolojik dinini, kendi tanrısını yerleştirip, hayatın her alanı üzerinde hâkimiyet kurma sevdasındaki dindarlık, düşüncenin, bilimin, kültür ve sanatın kapladığı alandan rahatsız, elinden gelse hepsini yok eder. 18. yüzyıl öncesinde bu şekilde her alana hâkim olmak mümkündü, artık değil. Tarih içinde düşünce, bilim, kültür ve sanat alanında meydana gelen ilerleme insanı merkeze alan anlayışla mümkün olmuştur. İslam aydınlanması, Müslüman dünyada insanı merkeze alan ve onu düşüncenin temel konusu haline getiren bir yaklaşımı zorunlu kılmaktadır. Bu doğrultuda düşünceyi Allah’tan insana doğru değil insandan Allah’a doğru kurmak, böylece hakikatte söz konusu olmayan ancak -düzenin devam etmesi için- insan eliyle Allah adına yaratılan, düşünceyi ve hürriyeti yok eden, insanı her yönden felce uğratan baskıyı gidermek gerekmektedir. Çemberin kırılacağı, işlerin değişeceği nokta burasıdır.
İnsanı merkeze alırken dikkat edilmesi gereken hususa gelince, onu tanrılaştırmak hatasına düşmemek gerekir – denge. Batı hümanizminin aşırılıklarına iltifat etmek, sözünü ettiğimiz aydınlanmanın Müslüman hüviyetini yok eder ve onu başka bir şekle sokar ki bu durumda kendimiz olarak kalamayız. İnsan, yaratıcısıyla yaptığı sözleşme gereği insani yükümlülüklerini yerine getirmek kaydıyla merkezde yer alacaktır; konumunu (makam ve mevkiini) kötüye kullanan halife meşruiyetini yitirir.
Atilla Fikri Ergun – atillafikriergun.wordpress.com

Cevap Yazın