Hükümetler Cesaret Edemedi Dokunulamayan Kanun

Atatürk’ü Koruma Kanunu’na muhalefet edenleri meczup veya provokatör olarak nitelemek, sorunu çözmez. Hiç kimse, Necip Fazıl Kısakürek’i, Said Nursi’yi, Sadık Albayrak’ı, Atilla Yayla’yı, Hakan Albayrak’ı, Ahmet Kekeç’i, Ali İhsan Karaaslanoğlu’nu, Şükrü Karatepe’yi, Kadir Mısıroğlu’nu vs. meczup veya provokatör olarak niteleyemez. Sorunu, bu yasayı ihlal edenlerde değil,
yasanın kendisinde aramak gerekir.

Her yıl Kasım ayının onuncu günü saat tam 9’u 5 geçe, Türkiye’nin her yerinde, (savaş durumlarında saldırılara karşı uyarı mekanizması olan) sirenler çalmaya başlar, oturan herkes ayağa kalkar, yürüyenler durur, esas duruşa geçer. Trafik durur, hayat durur. Ayağa kalkmayanlara, yürümeye devam edenlere iyi gözle bakılmaz. Yürüyenler siren çalmaya başladığında durmayabilir ama ya Atatürk sevgisinden ya da başına bir şey gelmesinden korkar, durur.

Trafikte olan araçlar yoluna devam etmek istese bile, önündeki birkaç araç durduğunda yapacak bir şey yoktur. O da beklemek zorundadır. 10 Kasım resmi tatile denk gelmiyorsa kamu kurumları tören düzenler, bulundukları şehrin meydanındaki Atatürk heykeli önünde saygı duruşunda bulunulur. Tatil günlerinde de bu tür kutlamalar yapılır. Uzun yıllardır bu böyledir ve devam eder gider. Bu sene 10 Kasım, cumartesi gününe denk geldi. Edirne’de bir grup, Atatürk heykeli önünde saygı duruşunda bulunurken, E. Ş. (21) isimli bir üniversite öğrencisi bu topluluğu eleştirmiştir. Çok sayıda avukatın olaya müdahalesiyle soruşturma başlatılmış, şüpheli gözaltına çıkarılmış, ertesi günü çıkarıldığı sulh ceza hakimi, tutuklama kararı vermişti. Şüpheliye destek için bir grup avukatın tutuklama kararına itirazı üzerine de serbest bırakılmıştı. Yine 14.10.2018 tarihinde, Kocaeli’nde, Atatürk heykeli önünde çektiği videoyu sosyal medyada paylaşan 16 yaşındaki Y. S. ile videoyu çeken 17 yaşındaki  H. S., Atatürk’e hakaret ettiği iddiasıyla polis tarafından gözaltına alınmıştı. Gözaltına alan polisin, çocuğu heykelin önüne götürerek tek ayak üstünde durdurup tekmeleme görüntüleri de medyada yer almıştı.

5816 Sayılı Yasaya muhalefet edenleri kendi yöntemiyle cezalandıran polis memuruna disiplin cezası verilip verilmeyeceğini zamanla göreceğiz. Ancak Atatürk’e sahip çıkmanın (!) bu kişilere geniş kapsamlı bir dokunulmazlık sağladığını da belirtmek gerekir. Geçmişte birçok kişi, bu yasaya muhalefetten yargılanmış, birçoğu da mahkûm edilmekle birlikte, son dönemde peş peşe meydana gelen olaylar, 5816 Sayılı Yasayı yeniden ülke gündemine getirmiştir.

5816 Sayılı Yasayı İhlal Edenler Provokatör veya Meczup mu?

Birçok konuda olduğu gibi, 5816 Sayılı Yasa konusunda toplum ikiye bölünmüş durumda. Toplumun bir kesimi Atatürk’e saygı duymayanları, 5816 Sayılı Yasayı ihlal edenleri “meczup” olarak nitelerken, diğer bir kesimi de “provokatör” olarak görüyor. Meczup olarak niteleyenler, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran büyük bir liderin hatırasına hakaret eden birinin akıl sağlığının yerinde olamayacağını düşünüyor. Bu söylemi daha ziyade CHP dile getiriyor. Provokatör olarak niteleyenler de bu ihlalleri, muhaliflerin düzenlediği bir tezgâh olarak görüyor. Demokrat Parti tek başına iktidara geldiğinde, Atatürk heykellerine yapılan saldırıları örnek gösteriyor. Demokrat Parti’nin bu saldırıları kınaması, rejimin
bekçiliğine soyunan CHP’yi tatmin etmemişti.

5816 Sayılı Yasa, bu koşullar altında çıkarılmıştı. Toplumun her iki kesimi de 5816 Sayılı Yasayı doğru bir yasa ve bu yasayı ihlal edenlerin de ya meczup ya da provokatör olduğu üzerinde ittifak ediyor. Ölen birinin hatırasına hakaret bu kadar “anormal” görülürken cinayet, silahla adam yaralama, hırsızlık, dolandırıcılık vs. suçlarını işleyenler “anormal” görülmüyor. Atatürk’ü Koruma Kanunu’na muhalefet edenleri meczup veya provokatör olarak nitelemek, sorunu çözmez. Böyle bir yaftalamayla sadece düşüncelerini ifade ettiği, gerçekleri söylediği için bu yasa kapsamında yargılananlara, mahkûm edilenlere, hapis yatanlara haksızlık yapmış oluruz. Hiç kimse, Necip Fazıl Kısakürek’i, Said Nursi’yi, Sadık Albayrak’ı, Atilla Yayla’yı, Hakan Albayrak’ı, Ahmet Kekeç’i, Ali İhsan Karaaslanoğlu’nu, Şükrü Karatepe’yi, Kadir Mısıroğlu’nu vs.
meczup veya provokatör olarak niteleyemez.

Sorunu, bu yasayı ihlal edenlerde değil, yasanın kendisinde aramak gerekir. Hukukun temel ilkelerine, insan haklarına açıkça aykırı olan bu yasa, miadını çoktan doldurduğu halde “askeri vesayet” nedeniyle bugüne kadar dokunulamamıştır. Bu yazımızda, 5816 Sayılı Yasa’nın hangi koşullar altında kabul edildiğini, 1951’den 2018 yılına kadar 67 yıllık uygulamayı,  hukuk devleti ve insan haklarına uygun olup olmadığını, bu yasa kaldırılırsa yasa boşluğu olup olmayacağını ele alıp, önerimizi sunacağız.

5816 Sayılı Yasa Niçin Çıkarıldı?

5816 Sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun, CHP döneminde değil, 25.07.1951 tarihinde, Demokrat Parti iktidarı döneminde çıkarılmıştır. Türkiye demokrasiye, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yükselen demokrasi dalgasının zorlamasıyla geçilmiştir. CHP yöneticileri, kamu bürokrasisinin CHP’nin kontrolünde olduğuna güvenerek, Demokrat Parti’nin iktidara gelemeyeceğini hesaplamıştır. Birden fazla partinin yarıştığı 1946 seçimlerini, “açık oy gizli tasnif” sayesinde kazanmıştır.

1950 seçimlerinde iki parti arasındaki makasın kapanması mümkün olmadığından, Demokrat Parti %53,5 oy oranıyla tek başına iktidara gelmiş, CHP %39,9 oy oranıyla muhalefete düşmüştür. Demokrat Parti, Meclis’te 416 milletvekiliyle ezici bir çoğunluğa sahip olduğu halde, her daim 69 milletvekili olan CHP’nin baskısını hissetmiştir. Bu dönemde iki parti temsilcileri arasında yaşanan diyaloglar, Demokrat Parti’nin hiçbir zaman iktidar olamadığını göstermektedir. İktidar olamadığı için de 1960 darbesine maruz kalmıştır. “İktidarda olmasalar bile, laik güçlerin, CHP, Bürokrasi, Ordu ve Ay­dınlar üzerindeki etkisi devam ediyordu. Demokrat Parti iktidarları, güçlü görünmekle beraber, gerçekte güçlü değillerdi. Bunu Meclis’te çok büyük çoğunluğa rağmen bir 27 Mayıs sabahı aralarında anlaşmış bir avuç subay tarafından alaşağı edilmeleri yeterli ölçü­de kanıtlar” (Turan Güneş Araba Devrilmeden Önce, İstanbul, 1993 s. 48)

5816 Sayılı Yasa, böyle bir dönemin ürünüdür. 1950 seçimlerinin şoku atlatıldıktan sonra Atatürk heykellerine saldırılar başladı. “28 Nisan 1951 tarihli Ulus gazetesinde, 1950’den 1951 yılına kadar Atatürk’ün büst ve heykellerine 9, manevi şahsiyetine 5, fotoğraflarına 1 kez olmak üzere 15 saldırı olayı gerçekleştiği” belirtildi. CHP, “Atatürk heykellerine mel’unane tecavüzleri tel’in maksadile” 30 Haziran 1951 tarihinde büyük bir miting düzenliyordu. (Ayşe Hür, 5816 Sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu, Radikal, 8.11.2015) Başbakan Adnan Menderes, yoğunlaşan protesto mitinglerine “Atatürk’ü korumu kanunu” çıkararak cevap vermek istiyordu. Ancak 1924 Anayasası’nın 69. maddesi, şahsa mahsus bir kanunu yasaklamaktaydı. Menderes’in imdadına, (dünyanın birçok ülkesinde Yahudileri göçe zorlayan kontrollü baskıların sonucunda) Almanya’dan Türkiye’ye göç eden, İstanbul Hukuk Fakültesi’nde öğretim görevlisi Ernst E. Hırsh yetişti, kendisine gelen heyeti ikna etti. (Ernst E. Hırsh, Anılarım, Tübitak Yayınları, 13. Bası, Mayıs-2017, s. 302 vd.)

Demokrat Parti, Ernst. E. Hırsh’e hazırlattığı metni, Meclis’e sundu. Adnan Menderes bu kanunla Atatürk’e sahip çıkarken, İnönü’yü ikinci plana düşürmüş olacaktı. Kanun teklifi, milletvekillerinin yoğun tepkilerine neden oldu. Yapılan oylamaya (487 milletvekilinden) 288’i katıldı, 232 kabul, 50 ret, 8 çekimser oyla kabul edildi. 5816 Sayılı Yasayı, Millet Meclisi’nin (ve milletvekillerinin) hür iradesi sonucu olarak çıkarıldığını öne sürmek, tarihi gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Bu kanun çıktıktan sonra Atatürk heykellerine saldırılar bıçak gibi kesilmiştir. Demokrat Parti Milletvekili Ziyad Ebuzziya, “Bu kanunu çıkartabilmek için heykellerin emniyetçe kırdırıldığını, kanun çıkar çıkmaz da bu saldırıların durduğunu” dile getirmişti.

Meclis Müzakereleri:

5816 Sayılı Yasa’nın gereksizliği, “Hukukun genel ilkelerine” ve “Anayasal düzene ve Hukuk sistematiğine” aykırı olacağı, daha ka­nun çıkarılmadan önce pek çok milletvekili tarafından dile getirilmişti. Bu kanunun çıkarılmasına en çok karşı çıkan, muhalefet eden milletve­killerinin, Atatürk’ü belki de en çok seven kişiler olduğu gözden uzak tutul­mamalıdır. Bu kanunun Millet Meclisi’ndeki müzakereleri çok ilginç konuş­malara sahne olmuştur. Bu konuşmalardan birkaç örnek, bu yasanın hukuki temelleri konusunda önemli ipuçları verecektir.

Kurtuluş Savaşı kahramanlarından Halide Edip Adıvar, bu kanunun görüşülmesi sırasında Meclis kürsüsünde: “Tasarıyı getirenlerin esas fikri ile hepimiz hemfikiriz. Fakat bunun için ye­niden bir kanun yapmak, Atatürk’ü tarihten önceki, Asuriler, Babillerin yaptığı gibi Allahlaştırılmış, putlaştırılmış insanlar arasına (koymaktır)… Ceza kanu­nundaki hükmü bir tarafa bırakarak, sadece heykel kırmak veya Cumhuriyet’in banisi Atatürk’e dil uzatmak gibi bir saygısızlığın önüne geçmek için yeni bir kanun yapmayı, şark zihniyetinin mahsulü diye telakki ederim. Yani daha ev­vel de dediğim gibi: kablettarih put haline gelen ve bugün yerinde yeller esen eski saltanatlar devrinde şahsı ilahileştirmek ve onlara adeta bir put gibi tap­mak zihniyetinin tekrar hortlaması gibi geliyor bana…” (TBMM-B:73 7.05.1951, 0.1)

Kazım Arar (Çankırı Milletvekili): “(…) Atatürk’ün kapatılacak, gizlenecek, söylenmesinden tevakki edilecek bir tarafı mı vardı ki milletin ve matbuatın ağzını kapatalım? Hem öyle ki o büyük adamın devrinde bile kavuşamadığımız demokrasi inkılabının tahak­kukundan sonra Demokrat Parti iktidarının, Büyük Meclisi, onun muzaffer mümessilleri, siz milletvekilleri tarafından, memleketin kurtarıcısı olduğu kadar hürriyetin de yaratıcısı büyük ve aziz Türk milletinin ağzına 14 Mayıs ar­mağanı olarak bir kilit mi takalım? Arkadaşlar, Atatürk’ün inkılabı ve eserleri hakkında mevzuatımızda kâfi derecede müeyyide vardır. Eğer kâfi gelmiyorsa artıralım, fakat şahıslar hak­kında kanun çıkarmayalım. Böyle bir usulü biz ihdas etmeyelim. Her menedilen husus daha ziyade aleyhtar toplar. Bence hu kanun Atatürk’ün lehinde değil bizzat aleyhinde bir kanundur.” (TBMM-B:72 4.05.1951, 0.1)

Yusuf Azizoğlu (Diyarbakır Milletvekili):”Atatürk’ü üç safhada mütalaa edebiliriz. (l) Milli Mücadele kahramanı, Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk. (2) İçtimai düşünüşler, inanışlar ve hareketin sahibi Atatürk. (3) Devrinde %100 duruma hakim ve kaadir idareci Atatürk. Onu birinci safhasında takdir etmeyen, ona sonsuz hayranlık ve minnettarlık duymayan bir Türk vatandaşının bulunduğunu asla kabul etmiyorum. Fakat ikinci ve üçüncü safhasında, ona taparcasına inananlara rağmen, bu milletin inanışları, adetleri ve ananeleriyle bağdaşmayan bazı hattı hareketleri bulunduğunu söylemek realitenin bir icabıdır. Atatürk gibi emsalsiz bir kahraman için dahi olsa bir şahsı istihdaf eden böyle bir kanun, ancak bir Orta Çağ zihniyetinin, totaliter rejimin kanunu olabilir… Böyle bir kanunun anlamı, ‘bu memlekette Atatürk’ün manevi varlığını ve onun eserlerini ayakta tutmak için artık zor kullanmaktan başka çare kalmamış’ demektir. Bırakın efendiler, Atatürk’e de onun eser ve inkılaplarına da layık olduğu saygı ve sevgiyi amme vicdanı takdir etsin. Bu öyle bir davadır ki hakimi ancak ve ancak Türk milletinin vicdanı olabilir. Bu büyük milletin aklıselim, kadirşinaslık ve ruh asaletinden daha adil, daha layık ve daha müessir bir kanun maddesi olamaz.” (TBMM-B:72 4.05.1951, 0.1)

Hukuka Uygun mudur?

Hukuk devletinin temelini kanunlar oluşturur. Kanunlar, toplumun tamamını veya belli bir kesimini ilgilendiren soyut metinlerdir. Kişiye özel yasa çıkarılamaz. Demokratik ülkelerde bu nedenle 5816 Sayılı Yasaya benzer bir yasa bulunmamaktadır. 5816 Sayılı Yasa, kişiye özel bir yasa olduğundan, yasa tekniğine aykırıdır. Kişinin hayatta olması veya vefat etmiş olması önem taşımamaktadır. Birçok milletvekili, bu yasanın müzakereleri sırasında kişiye özel yasa çıkarılmasını eleştirmiştir.

5816 Sayılı Yasa, Anayasa’da devletin temel nitelikleri arasında sayılan “demokrasi” prensiplerine aykırıdır. Demokrasi, mahiyeti itibarıyla (vatandaşlar arasında) devletin tarafsızlığını ifade eder. Devletin taraf olduğu bir ülkede, sosyal barıştan ve adaletten söz etmek mümkün değildir. 5816 Sayılı Yasa -Demok­rasi ve Hukuk Devleti açısından- devletin tarafsızlığına gölge düşürmekte, devletin nitelikleriyle de bağdaşmamaktadır. “Demokrasi ideolojisi, bir çeşit ideolojisizliği, daha doğru bir de­yimle her türlü ideolojiye açık olmayı ifade eder. Bu durum, yalnız felse­fi bir temelden kaynaklanmaz. Bu temelle beraber genel oyun getirdiği sosyolojik bir zorunluluktur.” (Turan Güneş, a.g.e., s.74)

1982 Anayasası’nın 10. maddesinde, “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mez­hep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit­tir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamazdenilmektedir. Maddenin gerekçesinde ise “İnsanın insan olması dolayısıyla doğuş­tan sahip olduğu bir değeri ve haysiyeti olduğu, bunun onun tabii bir hakkı olduğu, bu hakkı nedeniyle herhangi bir niteliğe ve ölçüye dayanılarak in­sanlar arasında ayırım yapılamayacağı, insanlar arasında kanunların uygulanması açısından da hiçbir fark gözetilemeyeceği, insanlar arasındaki eşitliğin temellerinden birinin, ‘kanunlar önünde eşitlik’ ilkesiyle sağlanacağı belirtilmiştir.

Toplum nazarında sevilmiş ve hizmetleri ile tarihe mal olmuş insanlar gi­bi Mustafa Kemal Paşa da (tarih ve toplum nazarında kişiliği ayrık tutularak düşünüldüğü takdirde) her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gibi bir kişi ve va­tandaştır. Bu özelliği itibarıyla Anayasa nezdinde bir ayrıcalığı bulunma­maktadır. Anayasa’nın 10. maddesiyle her insanın manevi kişiliği korunmuştur. Bu konuda herhangi bir özel düzenlemeye ve kanuna gerek bulunmamaktadır.

5816 Sayılı Yasa -büst, abide ve kabrin tahribine yönelik saldırılar istisna edildiği takdirde- bir düşünce suçudur. Hiç kimsenin, düşünce, inanç ve kanaatlerinden dolayı sorumlu tutulamayacağı, (İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi başta olmak üzere) tüm medeni milletlerce kabul edilmiş genel bir prensiptir. Hatta (yasalar hiyerarşisinde) Anayasa’nın da üstünde yer alan bu sözleşmeler, bizzat Anayasa tarafından tanınmaktadır.

Türkiye’nin (18 Mayıs 1954 yılında) taraf olduğu “İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme”nin 7. maddesi, “işlendiği zaman, milli veya milletlerarası hukuku göre suç teşkil etmeyen bir fiil veya ihmalden dolayı mahkûm edilemez.” 9. maddesi “Her şahsın, düşünme, vicdan veya kanaat hürriyetinin, alenen veya hususi olarak, ibadet, ayin veya toplu olarak dinini veya kanaatini açıklama hürriyetini kapsadığını” ifade etmektedir

Ankara Ağır Ceza Mahkemesi, 5816 Sayılı Yasayı ihlal ettiği gerekçesiyle “Düş ve Yaşam” kitabının yazarı Yılmaz Odabaşı’nı 2 sene 6 ay hapis, bu kitabı yayınlayan Niyazi Koçak’ı 4.550.000 TL para cezasına mahkûm etmiştir. İki genç, AİHM’ne başvurmuş, (Odabaşı-Koçak-Türkiye 50959-99) AİHM, başvuruyu kabul ederek ihlal kararı vermiştir. Türkiye aleyhinde verilen ihlal kararı, bu yasanın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğunu gösteriyor.

Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, kişilerin bu yöndeki hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktadır “Helsinki Nihai Senedi” ile “Avrupa Konvansiyonel Kuvvetlere İlişkin Antlaşma” ve yeni bir Avrupa için imzalanan “Paris Şartı”, iç hukukumuzu sınırlayan ve bağlayan düzenlemeler içermektedir.

5816 Sayılı Yasayı, bu yasanın kabulü sırasında yürürlükte bulunan bütün suç ve cezalarla birlikte değerlendirmek gerekir. Meclis’te ceza kanunu üzerinde yapılan tartışmalar, bu kanunun olağanüstü bir dönemin ürünü olduğunu göstermektedir.  Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, ceza kanununun sertliğini kabul etmektedir: “Arkadaşlar! Ceza Kanunumuz çok serttir. Çünkü inkılâp çok kıskançtır. Fakat şunu heyeti celilenize temin edebilirim ki sertliği ile beraber ilmî bir eserdir. Bundan korkacak olanlar ve korkması lâzım gelenler Türk milletinin menfaatlerine, Türk milletinin hukukuna ve inkılâbına karşı tekin olmayanlardır ve bunların korkması lâzımdır. (Bravo sesleri) Fakat memleketimizi sevenler, bizden olanlar, Türk İnkılabı’na hayırhah olanlar, namuslu insan olanlar, bu sert Ceza Kanunu’nda kendilerine bir masuniyet (dokunulmazlık) melcei (sığınak) bulacaklardır.” (Zabıt Ceridesi Devre.2 Cilt. 23 İ. 57 s. 4-5)

5816 Sayılı Yasa da aynen ceza kanununda olduğu gibi, Türk İnkılabı’na karşı olanlar (veya itiraz edecek olanlar) için çıkarılmıştır. 5816 Sayılı Yasa, Mustafa Kemal Atatürk’ün hatırasına hakareti engellemeye değil, resmi ideolojiyi tahkim etmeye, Cumhuriyet’in ilk yıllarına ilişkin “resmi tarihi” ve “devrimleri” eleştirmeyi önlemeye hizmet etmiştir.

Yasanın 1. maddesinin birinci fıkrası, “Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven” kişiyi, ikinci fıkrası “Atatürk’ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk’ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseyi” cezalandırdığı halde, ikinci fıkra (yasanın kabulünden önceki Atatürk heykellerine yönelik saldırılar ve bu yasanın yürürlüğe girdiği tarihten günümüze kadar parmakla sayılan birkaç örnek dışında) uygulama imkânı bulamamıştır. Yargıtay kararları da bunu teyit etmektedir. Birinci fıkranın hasımlarının “tarihçiler” olması, tesadüf değildir. Bir de bu kitaplardan öğrendiklerini öğrencilerine aktaran öğretmenler! Bu yasaya dayanılarak verilen mahkumiyet kararlarında hakim ve savcıların üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan HSYK vesayeti kadar, suçun unsurlarındaki belirsizlik de etkili olmuştur. Kapalı bir salonda “saygı duruşu” için ayağa kalkmayan, Atatürk heykeli yapan (burnu çirkin olduğu gerekçesiyle) bu suçun şüphelisi olmuştur. HSYK yeniden yapılandırıldığı ve HSK üzerindeki askeri vesayet sona erdiği halde eski uygulamalar artarak devam etmektedir.

Ceza Muhakemesi Kanunu 100. maddesinde sayılan katalog suçlar (tutuklama sebepleri) arasında 5816 Sayılı Yasa yer almadığı ve beş yılın altında hapis cezası gereken suçlarda tutuklama karar verilemeyeceği halde, bu suç için tutuklama kararı verilmektedir. Hakimler, ceza hukukunun en önemli kavramlardan biri olan suça sürüklenen çocuk kavramını görmezden gelinip, 15-16 yaşındaki çocukları dahi tutuklamaktadır.

Yürürlükten Kaldırılsa Boşluk Doğar mı?

Hukukçu olmayanlar, 5816 Sayılı Yasa yürürlükten kaldırıldığında, Atatürk korumasız kalacağını, herkesin Atatürk’e hakaret edebileceğini, Atatürk’ün büstlerine saldırıda bulunabileceğini, büstleri kırabileceğini zannetmektedir. Bu düşünce doğru değildir. 5816 Sayılı Yasayla koruma altına alınan değerler zaten koruma altındadır. 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu 130. maddesi, (mülga TCK 178. madde) ölen kişilerin
hatırasına hakareti koruma kapsamına almıştır.

Madde-130: Kişinin hatırasına hakaret (1)- Bir kimsenin öldükten sonra hatırasına en az üç kişiyle ihtilat ederek hakaret eden kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Ceza, hakaretin alenen işlenmesi halinde, altıda biri oranında artırılır. (2)- Bir ölünün kısmen veya tamamen ceset veya kemiklerini alan veya ceset veya kemikler hakkında tahkir edici fiillerde bulunan kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. TCK 152. maddesi de (mülga TCK 516/II-3. madde), kamu malına zarar vermeyi cezalandırmakta, heykeller ve büstler kamu malı olduğundan, ceza artırılmaktadır.

Madde-152: Mala zarar vermenin nitelikli halleri: (1)- Mala zarar verme suçunun; a)- Kamu kurum ve kuruluşlarına ait, kamu hizmetine tahsis edilmiş veya kamunun yararlanmasına ayrılmış yer, bina, tesis veya diğer eşya hakkında, (…) işlenmesi halinde, fail hakkında bir yıldan (6545 – 18.6.2014 / m. 65) “dört” yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. TCK 153. maddesi, (mülga TCK 177. madde) mezarlara yönelik saldırıları koruma kapsamına almıştır. (Türk Ceza Kanunu) Madde-153: İbadethanelere ve mezarlıklara zarar verme: (1)- İbadethanelere, bunların eklentilerine, buralardaki eşyaya, mezarlara, bunların üzerindeki yapılara, mezarlıklardaki tesislere, mezarlıkların korunmasına yönelik olarak yapılan yapılara yıkmak, bozmak veya kırmak suretiyle zarar veren kişi, bir yıldan
dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

5816 Sayılı Yasayı savunanlar, “Bu kanun görünürde ölü bir kişiyi koruma altına almakla birlikte gerçekte, Atatürk’ün devleti temsil ettiği, bu kanunun devleti koruduğunu” iddia etmektedir. Bu iddia hukuki bir temele dayanmamaktadır. Devlet denilen aygıt yasama-yürütme ve yargı erklerinin bütününden meydana gelmekte olup, devlet de devletin erkleri de çok ağır yaptırımı olan maddelerle (TCK 309, 311, 312, 313, vs.) koruma altındadır.

Kaldı ki Atatürkçülük ideolojisi devleti korumak bir yana, darbelere destek işlevi görmüştür. Amerika’nın “bizim çocuklar” olarak nitelediği darbe ekibinin başı Kenan Evren, Atatürk hayranı ve katıksız Atatürkçü olduğu halde 1980 darbesini gerçekleştirmiştir. 28 Şubat darbesine, Atatürkçü kuruluşlar sınırsız destek vermiştir. 15 Temmuz darbe teşebbüsüne iştirak eden FETÖ mensubu yüksek rütbeli subayların savunmalarına Atatürk’le başlayıp Atatürk’le bitirmeleri tesadüf müdür? Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en tehlikeli terör örgütleri (darbeciler) Atatürkçülük
maskesiyle devletin kılcal damarlarına sızmıştır.

Yukarıdaki maddeler, 5816 Sayılı Yasayla korunan değerlerin koruma altında olduğunu göstermektedir. Bu maddelerdeki cezaların yetersiz olduğu düşünülüyorsa (suç ve cezalar arasındaki hiyerarşiyi bozmamak kaydıyla) cezalar artırılabilir, yeni fıkra eklenebilir. Ancak kesinlikle, 5816 Sayılı Yasa yürürlükten kaldırıldığında yasal boşluk doğacağı söylenemez.

Önerimiz:

Hukuk devletinde, “kişiye özel bir kanun” olamaz. Hukuk devletine aykırı bir yasanın hukuka aykırı uygulamaları, bu sorunu daha da derinleştirmektedir. İletişim imkânlarının artması, bu yasanın uygulamalarını daha görünür hale getirecek, bu da hukuk devletinin yara almasına sebebiyet verecektir. Bu yasanın varlığı, “muasır medeniyet seviyesine ulaşma” idealiyle de bağdaşmamaktadır. 5816 Sayılı Yasa’nın yürürlüğe girdiği 1951 tarihinden bugüne, 67 yıllık süre içinde, 1960’ta ve 1980’de iki askeri darbe, 1971’de askeri muhtıra, 28 Şubat’ta post-modern darbe, 15 Temmuz’da askeri darbe teşebbüsü gerçekleşti.

1960 darbesinden sonra 1961 Anayasası, 1980 darbesinden sonra da 1982 Anayasası hazırlandı. 1990 yılından itibaren, Avrupa Birliği üyeliği kapsamında çok sayıda Anayasa maddesi değiştirildi. Temel kanunlar baştan sona değiştirildi. Birçok fiil, (TCK 141-142-163 maddeler vs.) suç olmaktan çıkarıldı, birçok suçun cezası indirildi. Vesayet esasları üzerine inşa edilen devlet erklerine neşter vuruldu. Yasama, yürütme, yargı erkleri yeniden inşa edildi.

16 Nisan 2017 tarihinde, 1876 Anayasasıyla uygulanmaya başlayan parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçildi. Hukuk düzenimizde bu kadar köklü değişiklikler yapılırken, hiçbir hükümetin 5816 Sayılı Yasaya dokunmaması, hiçbir değişiklik yapmaması, garip değil mi? Binlerce yasa koyucu, ölüye hakaretin cezasının diriye hakaretin cezasından daha az olması gerektiğini anlayamamış mıdır? Atatürk’ün heykel ve büste saldırının cezasının Atatürk’ün hatırasına hakaretin cezasından daha ağır olduğunu görememiş midir? Hiçbir hükümetin bu yasaya dokunmaması, hiçbir değişiklik yapmaması, toplumun ihtiyacı veya toplumun talebiyle açıklanamaz.

Parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçen, ifade özgürlüğü önündeki engelleri ve son darbenin sembolü olan başörtüsü yasağını kaldıran bir “siyasi irade”, bu yasaya dokunabilir, değiştirebilir veya yürürlükten kaldırabilir. Yürürlükten kaldıramıyorsa yasadaki aşırılıkları törpüleyebilir. Bu kapsamda, bu yasa kapsamındaki soruşturmaları Adalet Bakanı’nın iznine tabi tutabilir. Soruşturmaların Adalet Bakanlığı nezdindeki uzman hakimlerin süzgecinden geçmesi, ölçüsüz uygulamaları önleyebilir. Bu değişikliğe ilaveten, yasadaki hapis cezasını kaldırarak yerine para cezası getirebilir. Para cezasının bu kanun kapsamındaki ihlalleri önlemede daha caydırıcı olduğu görülecektir.

Hükümet hapis cezasını muhafaza etmek istiyorsa (yaptırımı TCK 125. maddesiyle uyumlu hale getirmek amacıyla) cezanın alt sınırını 3 aya, üst sınırını 2 yıla indirebilir. Hapis cezası indirildiğinde hükmün açıklanmasının geri bırakılması kapsamında kalacağından, ölçüsüz tutuklamalar sona erecek, gençlerin bir anlık hatası adli sicilinin kirlenmesine sebep olmayacaktır. Hükümetin, 5816 Sayılı Yasayı, Atatürk’ün hatırasına hakareti önleyen bir yasa olarak düşünmemesi gerekir. Bu yasa, öğrenci andıyla, Türkçe ezanla, Türkçe ibadetle, vs. yakından ilgilidir. Atatürkçülüğün bir sonraki evresinin Kemalizm olduğunu unutmamalıdır.

Cevap Yazın