Trump’ın En Büyük Projesi’ne Kaşıkçı Cinayeti Darbesi

Suudi Arabistanlı gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın 2 Ekim’de ülkesinin İstanbul Başkonsolosluğu’na girdikten sonra bir daha çıkmaması, tüm dünyanın gözünün bu konsolosluğa ve Suud yönetimine çevrileceği gelişmeleri tetikledi. Oklar adım adım ABD Başkanı Donald Trump’ın belki de görevindeki en önemli projelerden biri olan Suud Veliaht Prensi Muhammed bin Salman’a döndü. Olayın boyutu sadece kriminal değildi. Çünkü bölgedeki dengeleri değiştirecek stratejik boyutuyla da dikkat çekiyordu…

ABD Başkanı Donald Trump, başkan seçildikten sonra yurtdışına yaptığı ilk ziyaret, Suudi Arabistan idi. Ziyarete, Trump, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz ve Mısır Devlet Başkanı Sisi’nin verdiği “küre pozu” damgasını vurdu. Ziyaret, Trump için oldukça memnun ediciydi. Riyad’dan 280 milyar dolarlık, ABD tarihinin en ciddi anlaşmasıyla ayrılan yeni Başkan, buradan Tel Aviv’e geçmişti. Bu iki ziyaretin ardından Trump döneminin dış politikasının ana ekseninin İran ile mücadele olacağı işaretleri verilmişti. Hemen ardından Suudi Arabistan öncülüğündeki Körfez ülkeleri, İran’a yönelik kıskacı artırmanın yanı sıra bölgedeki dengeleri de etkileyecek adımlar atmaya başladı. Katar’a yönelik ekonomik ve siyasi abluka bunun işaretiydi. ABD ve İsrail’i arkasına alan bu güç, Türkiye dâhil olmak üzere bölge ülkelerinin çıkarlarına taarruza ve PYD terör örgütünü finanse etmeye başladı. Sorunlar derinleşiyordu. Projenin en kilit ismi ise bir süre önce Suudi Arabistan’daki teamüllerin dışına çıkılarak Veliaht Prens olarak ilan edilen Muhammed bin Salman’dı. Her şey ABD, İsrail, Suudi Arabistan ve bazı körfez ülkeleri için iyi gidiyordu. Onlara direnebilecek tek güç Astana üçlüsünü oluşturan Türkiye, Rusya ve İran’dı. Türkiye’nin, Katar’a desteği, bu ülkeye yönelik adımları zorlaştırıyordu. Ancak Veliaht Prens merkezli politikalardan geri adım atılmıyordu. Arap NATO’sunun kurulması için bile düğmeye basılmıştı. Çarkı bir şekilde döndürüyorlardı. O kadar ki Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon güçleri Yemen’de, çoluk çocuk demeden katliam üstüne katliam yapıyor. Batılı devletler ise bazı vicdan sahiplerinin, “Bu katliamlara ses verin” yönündeki çağrılarına kulaklarını tıkıyordu. Bu durum, 2 Ekim Salı günü değişti… O gün, yani 2 Ekim Salı günü Cemal Kaşıkçı isimli gazeteci, Suudi Arabistan’ın İstanbul Levent’te bulunan Başkonsolosluğu’na giriş yaptı. Kaşıkçı’nın amacı, nişanlısı Hatice Cengiz ile evlenebilmek için Suudi Arabistan’daki eşinden boşandığına dair gereken evrakları almaktı. Ancak Kaşıkçı saat 13:14’te girdiği Başkonsolosluk’tan bir daha çıkmadı. Veya daha doğru ifadeyle belki de canlı ve tek parça halinde çıkmadı… Kaşıkçı’yı bekleyen nişanlısı Hatice Cengiz’in bazı önemli kişileri arayarak olaydan haberdar etmesi sonrasında adeta Veliaht Prens ve onun destekçileri için sıkıntılı günler başladı. Suud hanedanı olayla ilgili tam 18 gün boyunca suskunluğunu bozmadı. Olay bir Başkonsolosluk’ta, yani ilgili ülkenin sınırları içinde yaşandığı için Türkiye, kriminal boyut noktasında tüm uluslararası sözleşmelere göre hareket etti. Ayrıca olayın açıklığa kavuşması için diplomasiyi ve istihbaratı çok iyi bir şekilde kullandı. ABD, günlerce sessiz kaldı. Ancak Türkiye’nin ciddi çabaları sonucunda Batı basını bu olayı sahiplendi ve gerçeğin peşine düştü. Önemli bir ailenin ferdi, Suud yönetimine muhalifetiyle bilinen ve ABD’nin önde gelen gazetelerinden Washington Post’ta yazılar yazan bir gazeteci, bir ülkenin Başkonsolosluğu’na giriyor ve bir daha kendisinden haber alınamıyordu. Dünya tarihinde görülmedik bir olaydı bu… Batı basını, yaptıkları yayınlarla adım adım kendi yönetimlerini köşeye sıkıştırmaya başladı. Washington’dan cılız da olsa ilk tepkiler yükselmeye başlamıştı. Mızrak çuvala sığmıyordu artık. Ve 18 günün sonunda 20 Ekim’in ilk saatlerinde açıklamayı yaptı. Açıklamada, Cemal Kaşıkçı’nın “konsolosluk binasında yaşanan arbede sonucunda öldüğünü” itiraf ediliyordu. Açıklamada “öldürüldü” değil de “öldüğü” ifadesinin kullanılması dikkat çekiciydi. Sanki Kaşıkçı arbede sırasında kendiliğinden ölmüş gibi bir görüntü vermeye çalıştılar. Ancak inandırıcılığı yoktu. Elbette bu konu, olayın kriminal boyutuna giriyordu.

PKK/PYD’ye Destek 
Konusuna Geri Adım Olabilir

Ancak olayın en az kriminal boyutu kadar stratejik bir boyutu da vardı. Bu da tüm okların Trump’ın en büyük projelerinden biri olan Veliaht Prens Muhammed bin Selman’a çevrilmesi ve çerçevede Selman üzerinden yürütülen politikaların sorgulanması oldu. Konuyla ilgili ciddi araştırmalar yapan gazetecilerden Sabah Gazetesi yazarı ve aynı gazetenin Özel İstihbarat Bölümü’nden Ferhat Ünlü, Yörünge’ye, bu çerçevede olayın Suudi yönetimini köşeye sıkıştırdığının altını çizerek şunları vurguladı: “Muhammed bin Selman’ın araması boşuna değil. Adam Türkiye’yi, düşman olarak gören biriydi. Ama birdenbire alttan almaya başladı. Bu durum, elimizin güçlü olduğunu gösteriyor. Bu yüzden, ‘Türkiye, bu süreci poker oyuncusu gibi yönetti’ benzetmesini yapıyorum. Elinin tamamını hiçbir zaman belli etmedi ama güçlü olduğunu hissettirdi. Blöf yapmadığımız da anlaşıldı.”

Bu noktaya gelinmesinde Türkiye’nin Batı basınının dikkatini bu olaya çekmesinin etkili olduğunu belirten Ünlü, Batı’daki Suudi algısının değiştiğini hatırlattı. Ünlü şunları aktardı: “Bu çerçevede her ne kadar diğer Avrupa ülkeleri iştirak etmese de Almanya’nın silah ambargosundan bahsetmesi önemli. Bu durumun sahaya yansıması da olacak. Kral ile oğlu Veliaht Prens, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Mısır’da darbeci Sisi’yle yakın bir çizgide. Ayrıca İsrail’le ciddi ilişkileri var. Bu çizgi Trump’ın, ABD’nin, Pentagon’un doğrudan PKK/PYD’ye desteğinin vekili olarak adamlar. Suudi yönetimi bu politika çerçevesinde PKK/PYD’ye yerel aktör olduğu iddiasıyla Ağustos’ta ve Ekim aylarında ayrı ayrı 100 milyon dolar verdi. Yani Suudi Arabistan terör örgütünü finanse eden bir konuma geldi.” Türkiye’nin bu kötü olayı kullanma gibi bir bakış açısı olmadığını söyleyen Ferhat Ünlü, bu çerçevede Türkiye ile ABD ve Suud yönetiminin ayrı değerlendirilmesi gerektiğini belirtti. Bu ülkelerin ulusal güvenlik stratejilerini para eksenli oluşturduğunu belirten Ünlü sözlerini şöyle sürdürdü: “Örnek olarak Trump yönetimi, bu tür olayları parasal saiklerle kullanmaya çalışıyor. Çünkü Trump’ın anladığı, bu tür ülkelere çökerek haraç gibi para almak. Suudi Arabistan da bir para ülkesi. Normal bir ekonomisi yok. Gelirinin yarısı petrol. Ekonomi ve vergi sistemi düzgün olmadığı için hanedan halka hesap vermiyor. Adamların tek anladığı, bir yerde kriz çıkarsa fonlamak. PKK/PYD’yi fonlama mantığı da bu. Kaşıkçı olayı bu paradigmayı yerle yeksan etti. Ulusal güvenliğin para gücüyle kapatılacak bir şey olmadığını, bir muhalifin öldürülmesinin aslında ulusal güvenliğe tehdit haline geleceğini gördüler. Para ile bu işi kapatamıyorlar.” Türkiye’nin elinin güçlü olması nedeniyle bölgesel anlamda bazı adımlar atılabileceğini belirten Ferhat Ünlü, “Suudi Arabistan PKK/PYD’ye para yardımını kesmek dahil Suriye sahasındaki stratejiyi ve Katar’a yönelik baskıyı yumuşatmak gibi, Trump’a rağmen bazı değişikliklerle karşı karşıya kalacaklardır” diye konuştu. PKK/PYD’ye yardımın, Türkiye’de büyük rahatsızlık oluşturduğunu hatırlatan Ferhat Ünlü, “Bu konuda hassas ve öfkeliyiz. Türkiye, bu konuda ABD’ye bile dikleniyor, Suudi Arabistan’a hayli hayli yüklenir” dedi.

CIA Ziyareti

Olayın gerek ABD gerek Suudi Arabistan iç dengelerini de etkileyebileceğine dikkat çeken Ferhat Ünlü’nün bu konudaki tespitleri de şöyle: “Suudi Arabistan’da müesses nizamın, bastırılan kesimlerin, hanedanın diğer üyelerinin, bürokraside uzantısı olanların, Trump-Muhammed bin Selman yakınlaşmasından ne kadar memnun olduğu tartışılır. Ayrıca yine ABD’deki müesses nizam unsurlarının, CIA’daki bazı kesimlerin vs. yine Muhammed bin Selman’ın ABD’nin bölgedeki ali menfaatlerini ne kadar savunabileceği ile ilgili de kaygıları var. Zaten aralarında Cumhuriyetçilerin de olduğu bazı senatörlerin hoşnutsuzluklarını dile getirmesi boşuna değil. Dolayısıyla bu Kaşıkçı olayı Trump-bin Selman ilişkisini de patlattı. En azından bu ilişki yara aldı. Evet, bu meseleden daha çok PKK/PYD bağlamında yararlanabiliriz ama şöyle bir sorun var: PKK/PYD’yi sadece Trump değil, Amerikan müesses nizamı da desteklemek istiyor. Bu nedenle o konu da ayrı bir soru işareti.” CIA Başkanı Gina Haspel’in Ankara’ya yaptığı ziyareti de değerlendiren Ünlü, şunları kaydetti: “Türkiye’nin elinde ne olduğunu görmek, bizim taleplerimizi anlamak istiyor olabilir. Ziyareti bu kapsamda değerlendirmek mümkün. Bunları Trump’a iletecektir. Onlar da bizim Suriye, Katar bağlamında ne istediğimizi, Suudi Arabistan konusunda çizgimiz ne gibi soruların yanıtını almaya geldi. Muhtemelen kendisine epey bir ipucu verilmiştir.” Burada önemli bir not daha eklemek gerekiyor çünkü bu görüşme yapıldıktan sonra Haspel’in ABD’ye döner dönmez Trump ile görüştüğü haberleri basına yansıdı. Türkiye’nin bundan sonra olayın sıcaklığını kaybettirmemek, ara ara dünya basınına malzeme vermek gibi adımlar atabileceğinin altını çizen Ünlü, “Bu ses kaydı oldukça mistik, gizemli bir hâl aldı. Onun devamında ne olacağı, biteceğini görmek gerektiğini düşünüyorum” diyerek kaset olayına vurgu yaptı.

İran Boyutu

Meselenin bir de önemli ülkesi İran boyutu da görmezden gelinemez. Suudi Arabistan’ın bölgede en büyük rekabeti yaşadığı İran, olayı, sakin izlemeyi tercih ediyor. İran’ın bu olaya yaklaşımını ve nasıl değerlendirmeler yapıldığını da Ulusal Kanal’ın Tahran Temsilcisi Yakup Aslan ile konuştuk. Kaçıkçı olayına ilişkin İran’da iki görüşün hakim olduğunu belirten Aslan, şu bilgileri aktardı: “Bunlardan zayıf bir destek görenini, reformist olarak tanımlanan kesim dillendiriyor. Reformistlerin amiral gemisi olarak nitelendirilebilecek olan Şark gazetesi, bu olayı Türkiye ile ABD’nin birlikte şekillendirdiğini, bu cinayette ikisinin parmağının olduğunu, nedeninin ise Türkiye’nin bölgede elini kuvvetlendirmek olduğunu ileri süren yayınlar yaptı. Bunlara göre; ABD’nin gözünde Suudi Arabistan ve Türkiye bölgede iki iyi partner. Suudi Arabistan’ın mevcut iç yönetimi, siyasal hareketlilikleri, savaş politikaları nedeniyle ABD’nin iç kamuoyunda oldukça eleştiriliyor. Suudi Arabistan’ın bölgedeki etkinliğinin azaltılarak Türkiye’nin artırması yönünde bir eylem olduğunu yorumluyorlar. Ancak bu söylem Şark gazetesi ve bazı Reformcular haricinde çok kabul görmedi.” Devlet görüşü olarak ilk açıklamayı Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Behram Kasımi’nin yaptığını ve “Açıklığa kavuşuncaya kadar yorum yapmayacağız” sözlerini hatırlatan Aslan, ilk ciddi üst düzey açıklamanın da Suud hanedanının olayı itiraf etmesinden sonra 24 Ekim’de İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani tarafından yapılmasına dikkat çekti. Aslan, Ruhani’nin, “olayın aydınlatılmasının, soruşturmanın tarafsız bir şekilde yürütülmesinin önemine atıf yaptığı” konuşmasındaki “tarafsızlık” vurgusuna dikkat çekti.

“İran’daki genel kanaat, Türkiye’nin bu krizi iyi yönettiği, aldığı istihbarat bilgilerini, konuya ilişkin alınan bilgileri an be an hem Türkiye hem dünya basınına servis ettiği, Suudi Arabistan’a, kaçacak bir nokta bırakmadığı yönünde” diye konuşan Aslan, olayın aydınlatılması yönünde Türkiye’nin takdir edilmesi gerektiğine yönelik yorumların da güçlü olduğunu kaydetti. Aslan “Genel görüşe bakıldığında Türkiye’den yana bir hava var” dedi.

‘Olay Petrol Fiyatları Restleşmesini de Etkiler’

İran’da olayla ilgili yapılan analizlerde cinayetin, Suudi Arabistan içinde bir iç mücadeleye evrildiği, bunda Türkiye’nin tutum ve davranışların da etkili olduğu yönünde değerlendirme olduğunu da söyleyen Aslan sözlerini şöyle sürdürdü: “İranlılar, özellikle Suriye ile ilgili Türkiye ve Suudi Arabistan’ın aynı görüşte olmadığını düşünüyor. Suudi Arabistan’ın elini kuvvetlendiren de ABD’nin vermiş olduğu destekti. Bu cinayetin ardından Washington yönetiminin Riyad’a koşulsuz destek vermesi söz konusu olmayacak, dünya kamuoyunun baskıları nedeniyle Suudi Arabistan’a silah satışına çeşitli ambargolar gelecektir. Olay öncesindeki petrol fiyatları restleşmesini de etkileyebilir. Ancak kesin olan bir şey var ki olayda ortaya çıkan bilgiler neticesinde Suudi Arabistan’ın bölgedeki etkinliği azalacaktır. Ancak Riyad yönetimi, İsrail’in güvenliği nedeniyle yine ABD’nin sözünden çıkmayacak bir siyaset izleyecektir, kendi başına buyruk hareket etmesi engellenecektir. Örneğin, petrol fiyatlarını ABD’nin belirlemesi gündeme gelebilir.”

Kaşıkçı olayının Suudi Arabistan tarafından kabul edilmesinin, çok fazla olmamakla beraber İran’ın da işine yarayacağını belirten Yakup Aslan, “Ancak şunun altını çizmekte fayda var: Suudi Arabistan hangi politikaya gelirse gelsin İran’a karşı politikaları sürecektir. Bu da ABD ile paralel yürüyecektir” dedi.

Cevap Yazın