Türk ‘Aydını’nın 110 Yıllık Yanılgısı

Devlet beka kaygısı yaşıyor ve olaylar işin ciddiyetini teyit ediyorsa içerideki aktörlerin üzerindeki sorumluluk büyüktür, zira mukadderat anlarında her tercih, bir yol ayrımıdır. ‘Millî tesanüd’ böyle zamanlarda mecburi istikâmettir. Dış Dinamikleri Görememek

Fikir dünyamızdaki temel sorunlardan biri, iç siyasette olup bitenleri küresel ve bölgesel düzlemde olup bitenlerden bağımsız okumamız. Dış dinamiklerin içeride olup bitenleri belirleme gücünü tam manasıyla idrak edemiyoruz. Yaşadığımız göz açıcı olaylar bile bilincimize işlemiyor. Küresel ve bölgesel alandaki jeopolitik mücadeleleri doğru bir stratejik çerçeve içinde göremiyor, bunların içeriye yansımalarını bu zeminde analiz edemiyoruz. Hal böyle olunca toplum ve devlet hayatında ortaya çıkan sarsıcı olayları ya yüzeysel biçimde veya kişilere büyük roller biçerek izah etmeye çalışıyoruz. Türkiye gibi, dünya ana karasında en kritik yerlerden birinde bulunan bir ülke için affedilmez bir zaaf bu.

12 Eylül 1980 darbesini Kenan Evren ve arkadaşlarının memleketteki kötü gidişata dur demek için yaptığına inanan, işi bu kadarıyla sınırlı gören aydınlarımız, kanaat önderlerimiz var. 1979’da Sovyetler Birliği’nin, Afganistan’ı işgali ve aynı dönemde İran’daki Humeyni Devrimi ile Türkiye’deki askeri darbe arasında irtibat kuran kaç kişi var? Oysa Soğuk Savaş rüzgârlarının sert estiği bir dönemde stratejik dengelerdeki bu iki büyük değişim, NATO’nun güney kanadını sıkı tutmak için Türkiye’de bir askeri darbeyi ‘acil ihtiyaç’ haline getirmişti. 12 Eylül darbesinin kararı Ankara’da değil Brüksel ve Washington’da verilmiş, gerisi darbenin zeminini hazırlamaya kalmıştı. 1999’da Abdullah Öcalan, Amerika tarafından Türkiye’ye teslim edildiğinde dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, ‘Amerika, Öcalan’ı bize neden teslim etti, bunu hiç anlayamadım’ demişti. Ecevit, Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesiyle 17 Eylül 1998’de Barzani ve Talabani arasında Amerika’nın arabuluculuğunda imzalanan Washington Anlaşması arasındaki irtibatları kuramamıştı. Öcalan’ın, Türkiye’ye teslim edilmesi, Amerika’nın, Irak coğrafyasının geleceğine dair o dönemdeki tasavvurunun bir sonucuydu.

15 Temmuz Hangi Stratejik Hesapların Sonucuydu?

Bugün de 15 Temmuz darbe girişiminin hangi stratejik hesapların bir sonucu olarak tezgâhlandığına dair Türkiye’deki geniş toplum kesimlerinde net bir kavrayışın olduğu söylenemez. 15 Temmuz hamlesi Türkiye’nin, Orta Doğu politikalarını kendi stratejik çıkarlarıyla çatışma halinde gören Amerika’nın işi kökünden halletme hamlesiydi. (1980’deki darbeyi yapanlara Amerikalılar, ‘Our boys’ yani ‘Bizim çocuklar’ demişti. 15 Temmuz’u yapanlar da farklı çocuklar değildi. Esasen ‘Amerika’nın adamı’ olduktan sonra kendinizi ‘Atatürkçü’ diye tanıtmanızın ya da ‘Hocaefendi’nin müridi’ olmanızın bir önemi yoktur. Washington’dan düğmeye basıldığında harekete geçmeniz yeterlidir)

İçeride olup bitenleri doğru bir stratejik çerçeve içinde okumak neden önemli? Önemli, çünkü içeride sağlıklı bir dayanışma ruhunun canlı kalabilmesi için ülkenin başına kimlerin, hangi sebeplerle çorap ördüğünün bilinmesi gerekir. Bu bilginin sadece devlet katında kalmaması, geniş toplum kesimlerinin de bu durum farkında olması gerekir. ‘Yenikapı buluşması’ Türkiye’nin, dünyaya verdiği çok kıymetli bir resimdi. İstiklâl Harbi yıllarındaki o dayanışma ruhunun elli sene sonra Kıbrıs Barış Harekâtı günlerinde bir kez daha uyanışına şahitlik etmiştik. 15 Temmuz gecesi ve ardından Yenikapı’da aynı millî tesanüd havası bütün ülkeyi bir kez daha sarıp sarmalamıştı. 15 Temmuz darbe girişimine karşı sergilenen ‘topyekûn direniş’, 7 Ağustos’ta Yenikapı’da taçlandırılmış, orada toplanan ‘Hür Şehrin İnsanları’ devletin hükümranlığını vahşi bir saldırıyla gasp etmeye kalkanlara karşı ölümüne bir ‘duruş’ sergilemişti. ‘Yenikapı ruhu’nun aynı kuvvetle ayakta olduğu söylenebilir mi? Bu duyguyu diri tutmak hem iktidarın hem muhalefetin hem de ayağı bu toprağa basan bütün aydınların vazifesidir. Zira gelişmeler, tabir yerindeyse bu vartayı henüz atlatmadığımızı gösteriyor.

Tehlikeli Bir Alerji: Dün Abdülhamid Bugün Erdoğan

Türkiye’deki kimi çevrelerin döviz üzerinden ekonominin ateşinin yükselmesi karşısında ellerini ovuşturduklarını, ‘Tayyip’e dolar üzerinden haddini bildiriyorlar’ diye için için sevindiklerini görüyoruz. Böyle bir ‘sevinç’ ancak nasıl bir dönemden geçmekte olduğumuzu idrak edilemeyişle ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a karşı duyulan ‘alerji’ ile açıklanabilir. Zihinleri dumura uğratan bu alerji durumuna yabancı değiliz. Tarihin yine kritik bir eşiğinde, ‘Şark meselesi’ bağlanırken benzer bir alerji II. Abdülhamid’e karşı da sergilenmişti. Bugünkü durumu daha iyi anlatabilmek için birkaç paragraf için de olsa o günlere dönmek mecburiyeti var.

II. Meşrutiyet, Balkan Harbi ve Birinci Dünya Savaşı’na gidilen süreçte Osmanlı münevverlerinin önemli bir kısmı, vaziyetin vahametinin idrakinde değildi. İmparatorluğun başına gelenlerin müsebbibi olarak Sultan Hamid’i görüyorlardı. Zannediyorlardı ki Yıldız Sarayı’ndaki müstebit devrilirse imparatorluk cümle dertlerden kurtulacaktır. Yine zannediyorlardı ki Balkanlarda, Osmanlı’ya karşı isyan hareketlerinin arkasında bu istibdat rejimi vardı. Bu isyanlar, devletin kötü yönetilmesi yüzündendir. Uzun zamandır gizli cemiyetler kurup Abdülhamid’i devirmek için uğraşan İttihat ve Terakki kadroları da aynı fikirdeydi. Sultan Hamid gidecek dertler bitecekti. O devrin tanıklarından gazeteci Ahmet Emin Yalman ‘Yakın Tarihte Gördüklerim Geçirdiklerim’ isimli kitabında muhalif aydınların meseleye nasıl baktıklarını şöyle anlatıyor:

“İstibdat yılları içinde yarını düşünen Türk vatanseverleri hep şu tatlı düşüncenin üzerinde duruyorlardı. Günün birinde hürriyete kavuşacağız. Bu sihirli ilaç her derde deva olacak. Bütün fenalıklar ortadan kalkacak, bütün bozuk işler bir hamlede düzelecek, ortalık cennete dönecek. Kırım Harbi’nde bize el uzatan, bizim kuvvetli ve zinde olmamızı, ileri gitmemizi isteyen İngiltere, istibdat ortadan kalkar kalmaz, bizi tekrar bağrına basacak, Rus emperyalizmine karşı bize siper olacak.”

‘Sultan Hamid gidecek, dertler bitecek’ diye düşünenler, Sultan Hamid’i veya içerideki başkaca siyasi faktörleri aşan büyük resmi görmüyordu. 1871’de Alman birliğinin sağlanmasından sonra ortaya çıkan bu yeni devletin, uluslararası sahnedeki dengeleri nasıl değiştirdiğini, kartların yeniden dağıtıldığını, yeni ittifak ilişkilerinin çok geçmeden kendi kaderlerini de belirleyecek bir stratejik sonuç doğuracağını kavrayamadılar. ‘Sultan Hamid alerjisi’, devrin aydınlarının zihni melekelerini dumura uğratmıştı derken bunu kastediyoruz. İngiltere’nin yükselen Alman tehdidine karşı Rusya ile ittifaka yöneldiğini, bedel olarak da İstanbul ve Boğazları, Ruslara sunduklarını, devletin asıl bu sebeple ‘beka kaygısı’yla karşı karşıya kaldığını okuyamadılar. İngiliz Kralı ile Rus Çarı arasında sonuçları itibarıyla tarihin gördüğü en önemli temaslardan biri olan ‘Reval Buluşması’ndan bir yıl sonra 1908’de II. Meşrutiyet ilân edildi ve Sultan Hamid mutlak hükümdar yetkilerini kaybetti. Ertesi yıl cereyan eden 31 Mart Vak’ası’ndan sonra ise iktidardan bütünüyle uzaklaştırılıp sürgüne gönderildi.

İttihat ve Terakki artık iktidardaydı. O ilk mutlu ve umutlu günlerde heyecan dalgası bütün ülkeyi sarıp sarmalamıştı. Ancak çok kısa bir süre sonra büyük stratejik resmin dayattığı gerçekler galebe çalmaya başladı. 5 Ekim 1908’de Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. 6 Ekim’de Avusturya, Bosna-Hersek’i ilhak kararı aldı. Aynı gün Girit, Yunanistan’la birleştiğini açıkladı. Devletin temelleri çatırdamaya devam ediyordu. Cihan Harbi öncesinde ‘düvel-i muazzama’ diye bilinen büyük devletlerin meselesi Sultan Hamid’in kendisi değil, izlediği politikalardı. Nitekim düvel-i muazzama, Sultan Hamid’in yerine geçen İttihat ve Terakki erkânından da bir süre sonra nefret edecektir, zira onlar da Sultan Hamid gibi memleketlerinin hakkını hukukunu savunan politikalar izleyeceklerdi. Ahmet Emin Yalman’ın kaleminden okumaya devam edelim:

“Ne yazık ki Meşrutiyet’in ilânından sonra bu güzel rüyaların hiçbiri gerçekleşmedi… Kaderimizi sevk ve idare imkânları elimizden kaçtı. Meçhul karanlığa doğru sürüklendik… Gerçek şudur ki her tarafa mel’anet ağları gerilmişti. Her taşın altında çiyanlar, yılanlar yatıyordu. Mirasımızı paylaşmak için gizli anlaşmalar yapan büyük devletler, yolumuzu kesmek, bizi birbirimize katmak, bünyemizi zaif düşürmek, ortalığı bulandırmak için her kahpece vasıtaya başvuruyorlardı.” Bu satırlar, büyük jeopolitik depremlerin yaşandığı zamanlarda şahısların rolünün abartılmasının ne kadar yanıltıcı olduğunu göstermesi açısından anlamlıdır. Karl Marx, “Tarihi insanlar yapar; ancak bunu canları istedikleri gibi veya kendi diledikleri gibi değil, kendilerini içinde buldukları ve geçmişten gelen koşullar altında yaparlar” derken haklıydı. İngiliz tarihçi ve filozof Robin George Collingwood, ‘Tarih kitaplarının bir başı, bir de sonu vardır. Fakat anlattıkları hikâyeler devam eder’ diyor.

Bugün bazı muhalif kesimler, Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı beka kaygısının ülkenin izlediği yanlış politikalara bağlama eğilimindeler. Ve elbette bu politikaların arkasındaki aktör olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı görüyorlar. Bugün yaşadığımız göz açıcı olayların bilincimize işlemediğini söylemiştik, tarihte yaşadıklarımız da bilincimize işlemiyor.

Bölgede Büyük Hesaplar Görülüyor

Soğuk Savaş’tan sonra bölgede büyük hesapların görüldüğü olağanüstü bir ‘tarihi an’ yaşıyoruz. Küresel güçler Orta Doğu’da, kimi zaman birbirleriyle çelişen oyun planlarını hayata geçirmeye çalışıyor. 2003 Mart ayında Irak’ın işgaliyle 2013 arasında geçen on yıl içinde bölgemizde ne olup bittiğine baktığımızda bin 200 kilometrelik sınır hattımızda yer alan iki devletin fiilen parçalanmış olduğunu görürüz. Irak’ta başkent Bağdat artık ülkenin tamamında hükümran değil. Türkçesi şudur: Irak fiilen parçalanmıştır. Suriye’deki durum, Irak’tan daha vahimdir. Irak’ı ve Suriye’yi bu hale getiren aktörlerin, İran konusunda da benzer bir niyetleri olduğu açık. İsrail’in bir Kürt Devleti’nin hayalini uzun yıllardır kurduğunu, bunu kendi güvenliği açısından büyük bir stratejik kazanım olarak gördüğünü biliyoruz. Irak, Suriye, İran ve elbette Türkiye’nin daha küçük parçalara ayrılmasının İsrail’in temel güvenlik stratejileriyle mükemmelen örtüştüğünü biliyoruz.

Amerikan askeri gücünün bölgemizde İsrail’in güvenlik ihtiyaçlarına göre hareket ettiği de bir vakıa. Suriye’de, PKK’ya verdiği sınırsız desteği sadece İran’a yönelik bir hazırlık olarak açıklamak, haritaya hiç bakmamak demektir. Öte yandan Rusya’nın, PKK’ya sınırlı desteği, Türkiye açısından Moskova’nın da uzun vadeli bir stratejik müttefik olamayacağını gösteriyor. Bütün etkili aktörler aynı çizgide mi? Hayır ama gerek Amerika’nın gerekse Rusya’nın bölge tasavvurlarında Türkiye için hayırlı rüya görmedikleri aşikâr.

Mesele Dün Abdülhamid Değildi Bugün de Erdoğan Değil

O hesapların önündeki en etkili bölgesel aktör olarak duran Türkiye’nin, terör örgütleri, kripto yapılar ve ekonomik araçlar üzerinden bir ‘kuşatma’ ile karşı karşıya olduğu, 2013 yılından itibaren önce DEAŞ ve PKK; ardından FETÖ üzerinden ve son olarak 15 Temmuz darbesiyle hizaya çekilmek istendiği inkâr edilemez bir gerçek. Olaylar, Türkiye’nin bütün siyasi partilerinin, bütün ilgili kurum ve kuruluşlarının, sivil toplumun, aydın ve kanaat önderlerinin gözleri önünde cereyan ediyor. Artık iş, görmedik, fark etmedik, kavrayamadık, anlayamadık noktasını çoktan geçti. Mukadderat anlarında her tercih, bir yol ayrımıdır.

Hükümetin izlediği politikaları eleştirmek muhalefet partileri ve vatandaşlar için en doğal haktır, bunun tartışılacak bir tarafı yok. Buradaki sorun, Türkiye’ye karşı cephe almış, darbe tezgâhlamaya kalkmış, PKK’yı silahlandırmış ve silahlandırmakta olan aktörlere dönük eleştiriden neredeyse imtina edilmesi. Kabul edilemeyecek olan budur. Hükümet yerden yere vurulurken PKK’yı silahlandıran Amerika’nın da yerden yere vurulması neden zor? FETÖ mensuplarına iltica hakkı veren Alman Devleti’ne karşı isyan etmek, sesini yükseltmek neden mümkün olamıyor? Hükümete muhalif olmakla Türkiye muarızlarına tepki göstermek arasındaki farkın idrak edilemediğine inanmak mümkün değil. O zaman sorun ne?

Türkiye bugün, bir ‘kuşatma’ ile karşı karşıya dediğimizde bir değer yargısı ifade ediyor değiliz, bir reel politik gerçeği ortaya koyuyoruz. Muhalefet partilerine oy vermeye niyetlenen insanlar, bu partilerin Türkiye’yi savunma vakti geldiğinde bunu yapacaklarına kani olmalıdır. Millî tesânüd duygusuna samimiyetle katkı vermek muhalefet partilerini küçültmez büyütür. Bu katkının beklendiği ölçüde verilmemiş olması bugün millî vicdanda yaradır. Kaldı ki böyle muhataralı zamanlarda içerideki ‘siyasi mücadele’ ile dışarıdaki ‘jeopolitik rekabet’i ayırt edememek büyük riskler taşır.

Hükümete Düşen Görev

Türkiye bugün yakın tarihinde görmediği kadar tehlikeli bir stratejik kıskaç ile karşı karşıya. Peki, bunu aşabilir mi?

15 Temmuz gibi bir badireyi atlatabilmiş bir ülke elbette bunu aşacaktır. Böyle muhataralı zamanlarda millî dayanışma duygusunun yeşermesinde ve devamlılık kazanmasında asıl sorumluluk, ülkeyi yönetenlerin omuzlarında. Siyasi liderliğin kalitesi her şeyin normal akışında cereyan ettiği hallerde değil mukadderat anlarında kendini belli eder. Böyle devirlerde akıl ve mantık zemininde hareket eden, ehliyet ve liyakati tartışılmaz kadrolarla çalışan, o dayanışma ruhuna uygun bir devlet idaresi beklemek milletin hakkıdır. Bazı muhalefet partilerinde bu dayanışma ruhunu göremediğimizi, bu durumun millî vicdanda yaralar açtığını tekraren belirtelim. Gelgelelim, AK Parti gibi Türk modernleşme sürecinde hayati roller oynamış ve oynamakta olan bir siyasi hareketin böyle zamanlarda toplumsal dayanışmayı temin etmek amacıyla çok daha ince bir işçilik sergilemesi beklenirdi, maalesef bunu görebildiğimizi de söyleyemeyiz.

Cevap Yazın