Emperyalizmin Kudüs Maskesi

İslam dünyasının parçalanmışlığı Orta Doğu coğrafyasının en büyük zaaflarından biri olmaya devam ediyor. Kudüs’le ilgili gelişmeler ise kötü bir fırtınanın habercisi gibi. Dünya halklarının İsrail’e karşı verdiği tepkiler bir işe yarayabilir lakin bu, Trump’ın ve İsrail’in duracakları anlamına gelmez. Genel tablo, Trump’ın büyük bir kumar oynadığını gösteriyor. Kudüs aslında bir maskeden ibaret; bunun üzerinden Amerika emperyal hegemonyasını dünyaya ilan etmenin keyfini sürüyor.

Emperyalizmin Orta Doğu coğrafyasında ulaşmak istediği nihai hedef hakkında köşeli, kati sözler söylemek kolay ama bir tarafıyla yanlışlanmaya müsait mahiyettedir. Bilimsellikten ve nesnellikten uzaklaşmayla sonuçlanan böylesi söylemler köşeli olduğu kadar nispeten ajitatif bir nitelik taşır. Reel siyasetin karşı karşıya olduğu zorunlulukları büyük ölçüde göz ardı etmekle maluldürler. Konu emperyalizm olunca, işin içerisine belli bir duygusallık da girmekte ve buradan kolektif illüzyonlar kolaylıkla türeyebilmektedir.

Orta Doğu’nun siyasal, kültürel ve ekonomik açıdan hayli hassas dengeler üzerinde duran kritik konumu, spekülatif mahiyetteki farklı senaryolara tabii ki kapı aralar niteliktedir. Spekülatif olmakla kalmayıp, reel siyasetin bile pek çok değişken ve belirsizlikten mütevellit kontrol edilemez bir görünüme sahip olduğu ayrı bir gerçek.

Orta Doğu gerçekten de sürekli kaynayan ve nereden, nasıl patlayacağı belli olmayan bir kazana fazlasıyla benzemekte. Bunda, sadece emperyalist güçlerin yeni güç dengeleri ve/veya alanları oluşturmak yönündeki politikaları değil, bölgenin dinamikleri de şüphesiz önemli bir etken. İslamcı düşünce ve hareketlerin en önemli merkezi (yatağı) olmanın yanı sıra bir taraftan Kürt milliyetçiliği, diğer taraftansa İsrail kaynaklı Siyonist unsurlar burayı doğal bir çatışma alanı haline getiriyor. Bugün gerek Kudüs’te gerekse Suriye’de yaşanan çatışmalar bölgenin kültürel ve siyasal koşullarındaki bu çatışma potansiyelinin birer sonucu diye kabul edilebilir. Çatışma bir bakıma bölgenin kaderidir ve Orta Doğu’nun geleceğini tayin edecek temel belirleyicidir.

Devlet Terörü, Hakikati Başka Türlü İfşa Ediyor

Böyle düşünmeye başladığımız anda olan biteni normalleştirmiş ve aslında emperyalizmin arka plandaki etkilerini göz ardı etmiş oluyoruz. Emperyalizmin istediği de bu: Çatışmayı problemin doğal çözüm yolu olarak görmek. Böyle bakınca şiddet artık tek çare olarak kabul görmeye başlıyor. Oysa çatışma potansiyelinin çatışmayı her halükarda zorunlu kıldığını varsaymak doğru değil. Siyaset dediğimiz şey çatışmayı ortadan kaldırmak için vardır. Şayet siyaset samimiyetten ve ilkelerden uzaklaşmışsa ortada bir kötü niyetin olduğundan bahsetmek mümkün. Başka türlü ne terörün ne de savaşların arka planını kavrayabiliriz. Her ikisi de aslında kötü niyetli siyasetin sonuçlarıdır denebilir.

Türkiye olarak biz bu gerçeği terör konusunda fazlasıyla gördük. Siyaseti çözüm aracı kılmak istemeyenler dönüp dönüp terörü kışkırttılar ve kullandılar. Amaç uzlaşmak değildi çünkü. Terör, uzlaşma diline karşı sadece ben/biz diyen bir anlayışın, tarafgir bir kabile psikolojisinin aygıtı oldu.

Amerika ve İsrail ikilisi tarafından bugün Kudüs’te yapılanların adı tek kelimeyle terörizmdir. Hak hukuk tanımayan uygulamalar, devlet tarafından yapılsa da bunun adı terörizmdir. Uluslararası hukuku tanımamak açısından bakıldığında hem ABD’yi hem de İsrail’i terörist olarak ilan etmek gerekir. Ama siyaset burada da ne yazık ki güce göre şekil almaya devam ediyor.

Gücün bu kadar aleni şekilde hoyratça kullanılması düşündürücüdür. Emperyalizm vurgusunun fazlaca abartılmış olabileceği, reel siyasete yönelik pek de nesnel olmayan değerlendirmeler dolayısıyla hamasetin kamuoyunda genellikle egemen olduğu konusunda belli bir ihtiyat payını muhafaza ederek hareket etmenin önemini her şeye rağmen yadsıyor değiliz

En azından ne Amerika’yı ne de Avrupa’yı sadece emperyalizm realitesi üzerinden açıklayamayacağımızı biliyoruz.

Amerikan siyasi tarihine baktığımızda bu ihtiyatımızı haklı kılacak verilere sahibiz çünkü. Dahası Fukuyama, Brzezinski gibi yazarları okuduğumuzda Amerika’nın dünyaya barış ve huzur getirmek için küresel bir sorumluluk gösterdiğine dair iddialarının tamamen yabana atılmaması gerektiğini bile yer yer düşünebiliyoruz.

Tahterevalli Oyunu

Ancak Amerika, paradoksları sebebiyle bizi ikna etme gücünü giderek kaybediyor. Küresel güç olduğundan bu tarafa yaşadığı paradokslar dolayısıyla zaten emperyalizmin timsali haline gelmekten kendisini kurtaramıyor. Amerika’nın gerçek yüzü belki de bu paradokslarda yatmakta. O yüzden Amerikan siyaseti uzun erimli bakıldığında tam bir tahteravalliyi andırıyor. Clinton, Bush, Obama, Trump. Siyaset, rasyonelle irrasyonel arasında neredeyse istikrarlı bir şekilde gidip geliyor. Fakat bu gidip gelmeler emperyalizm gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Hatta belki Trump’la beraber bu gerçek yeni bir evreye ulaşmak üzere.

Amerikan emperyalizmi, 20-21. yüzyılın koşulları içerisinde oyunu sanki böyle oynaması gerektiğinden hareket ediyor ve Trump gibi liderleri de adeta bu oyunun bir parçası olarak sahaya sürüyor.

Neo-conlar bir tarafa, evanjelizmin Bush döneminden bu tarafa Amerikan siyasetindeki etkisi üzerine ileri sürülen iddiaları belli bir şüpheyle karşılamadık değil. Evanjelistlerin belki güçlendiklerinden bahsedilebilir ancak Amerikan siyaseti kendi dengeleri ve hâkim mantığı içinde bunları tolere eder diye bir iyi niyet içinde olduk. Ancak geldiğimiz son durum, iyi niyetimizin gerçekler tarafından boşa çıkarıldığını artık iyice ortaya koymaktadır. Amerika, gücünün sorgulanmasını istemiyor. Suriye’de attığı geri adıma ve çaresizliğe karşılık daha büyük bir misillemeyle adeta öç alma politikası güdüyor.

Büyük Resim Emperyalizmi Göstermekte

Büyük resme bakıldığında ise ortada gerçekten de adım adım takip edilen bir stratejinin olduğu görülebiliyor. Suriye, İran ve Kudüs’le ilgili arka arkaya yapılanlara bakıldığında Trump’ın Amerikan başkanı olmasının ne kadar manidar olduğunu kabul etmek gerekiyor. Trump için “seçilmiş” değil “yapılmış” bir başkan demek pek yanlış olmaz. 6-7 aydan beri Amerikan elçiliğini Telaviv’den Kudüs’e taşımaya yönelik açıklamaların hiç de blöf falan olmadığını görünce Trump’ın evanjelist ve siyonist lobiler tarafından “yönetilen” bir lider olduğu konusundaki şüphelerimiz iyice artmaktadır.

Amerikan lobileri ve derin devleti, belli ki Trump’ın karakter özelliklerini bir fırsata dönüştürmenin peşinde. Bu açıdan çok sert kırılmaların ve değişimlerin yaşanabileceği bir sürece doğru gidiyoruz. Orta Doğu’da taşların yerinden oynama ihtimali giderek güç kazanıyor. İslam dünyasının parçalanmışlığı Orta Doğu coğrafyasının en büyük zaaflarından biri olmaya devam ediyor.

Kudüs’le ilgili gelişmeler ise kötü bir fırtınanın habercisi gibi. Dünya halklarının İsrail’e karşı verdiği tepkiler bir işe yarayabilir lakin bu Trump’ın ve İsrail’in duracakları anlamına gelmez. Genel tablo, Trump’ın büyük bir kumar oynadığını gösteriyor. Kudüs aslında bir maskeden ibaret; bunun üzerinden Amerika emperyal hegemonyasını dünyaya ilan etmenin keyfini sürüyor.

Türkiye Orta Doğu’nun Umudu

Türkiye burada kendisine yakışan tarihi rolünü oynamak, dahası maskeyi düşürmek zorunda. Bunun Türkiye’ye bazı bedellerinin olmayacağını söyleyebilme şansımız elbette yok. Ama Türkiye’yi Türkiye yapacak olan da budur. Bu gibi durumlarda halk desteği büyük öneme sahip. Üç milyon Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapmanın bedelini ödemekten nasıl gocunmadıysak, burada da Türkiye’nin maruz bırakılacağı ekonomik ve siyasi baskıları devlet-halk kenetlenmesi içinde göze almamız gerekiyor.

Amerika’nın Kudüs üzerinden Orta Doğu’yu ateşe verme planını bozabilecek lider gücün Türkiye olduğu unutulmamalı. Halkımızın bu şuurla hadiseye yaklaşması halinde Türkiye çok daha özgüvenli bir duruş ortaya koyabilecektir. Bedel ödemekten korkmayan bir Türkiye, Orta Doğu’nun umudu olmayı mutlaka başaracaktır.

Bizi Amerika, Avrupa gibi emperyalist, sömürgeci güçlerden ayıran farkımız da ancak bu şekilde tebarüz ettirilebilir. Batı dünyası sömürgecilik tarihinin alışkanlıklarından kurtulma becerisini bir türlü gösteremedi, gösteremiyor.

Bir taraftan insanlık ve demokrasiden bahsetmekte, mesela Suriye güçlerinin Doğu Guta’da kimyasal silah kullanmasına yönelik yapmacık hassasiyet gösterilerinde bulunmakta iken, diğer taraftan Kudüs’te ateşi fitillemekten çekinmeyebiliyor. Bunun nasıl bir ikiyüzlülük olduğunun görülerek, insanlık vicdanında siyonizmin ve Amerika’nın mutlaka yargılanması gerekmektedir.

Kudüs, emperyalist tezgâhlara alet edilemeyecek kadar dinî kimliğiyle özdeş ve mücessem bir maneviyat şehridir. Onun kirli oyunlarla kirletilmesine müsaade etmemeyi bir insanlık vecibesi saymak icap eder. Bu yüksek ahlakı batı dünyasının oluşturamayacağı anlaşılıyor. Bizim zalimlere öğretmemiz gereken bazı değerlerin olduğu aşikâr.

İsmet Özel’i haklı kılacak şekilde yine tarihi sorumluluğumuzu yerine getirme göreviyle karşı karşıyayız: Türkiye, emperyalizme boyun eğmeyen yegâne güç olarak Orta Doğu’da varlığını bir kere daha göstermek zorunda.

Habil Ahlakı ve Tatar Ramazan

Kudüs’ü bugün, yarın ve her zaman bir medeniyet sembolü olarak muhafaza etmekle mükellefiz. Medeniyetin; hoşgörü, iyilik ve merhametin, dolayısıyla bir ahlakın sembolü kılmakla mükellefiz. Bu ahlak, Kabil’e karşı Habil’in ahlakını temsil etmektedir. Kudüs’ün büyük fatihi, bilge kumandan Selahaddin Eyyubi’nin ahlakı bunun bir nişanesiydi.

1187 yılında Kudüs’ü fethettiğinde Eyyubi, askerlerinin katliama girişmesine kesinlikle izin vermeyerek hem Kudüs’ün maneviyatına olan saygısını gösterdi hem de insanlığa yüksek ahlakın bir örneğini sundu. Buna karşılık Arslan Yürekli Richard diye bilinen Haçlı kumandanı, 1191 tarihinde Akka şehrini alırken 2700 Müslümanı oracıkta katletmişti.

Batı’nın ruhundaki hırs ve vahşilik “arslan yürekli” zalimlerle kılıktan kılığa girerek planlarını sürdüre geldi. 1916’da emperyalist güçler arasında gizlice imzalanan Sykes-Picot gizli anlaşmasından söz edenlerin paranoyak bir emperyalizm hayaleti ürettiklerini söylemek artık pek kolay gözükmüyor.

Siyonist İsrail, emperyalizmin Orta Doğu’daki karakolundan başka bir şey değil. Siyonizm sadece kullanışlı bir aparattan ibaret. Evanjelist politikalar da Trump gibi Amerika’nın ileride günah keçisi olarak kullanım değerinden faydalanmaya müsait liderleri de büyük oyunun küçük parçaları.

Fakat büyük oyun karşısında çaresiz olduğumuzu zannetmek de bizi zillete sürükleyecek büyük bir yanılgıdır. Türkiye bugün Tatar Ramazanların siyasete damgasını vurabildiği bir ülke: “Biz bu oyunu bozarız!” Bozar mıyız orasını Allah bilir ama bozmak için en azından elimizi taşın altına koyabiliriz. Türkiye’yi Türkiye yapacak olan tam da budur.

1 Yorum

  1. Ömer Kocaoğlu 2 Haziran 2018

Cevap Yazın