Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Pazar, Kasım 28, 2021

Ayasofya’nın Gölgesinde Müslüman Şuuru ve Haremeyn-1: Feth’in Hac’la Kemale Ulaşması

Yeryüzünde ilk mescid olarak kurulan, “şehirlerin anası”, dünyanın başkenti olarak vasıflanan, Kıblemize ev sahipliği yapan Mekke-i Mükerreme ile Mescid-i Nebevinin, Ravza-yı Mutahhara’nın bulunduğu Medine-i Münevvere’nin son yıllarda tarihi dokusundan iyice uzaklaşıp adeta birer Amerikan şehrine dönüştürüldüğüne şahit oluyoruz. Yine çağımızda kapitalizmin sınır tanımayan açgözlülüğünün kutsallarımıza musallat olması sebebiyle Hac ve umre ibadetinin aldığı şekil de önemli bir meselemizdir. Bu sürecin asgari şuur sahibi olan hemen bütün Müslümanlar için rahatsızlık vesilesi olduğu izahtan varestedir. Fakat bu rahatsızlık çoğu zaman kendini daha ziyade insiyaki, duygusal tepkilerle göstermekte veya günübirlik sohbetlerin konusu olmaktan öteye geçmemektedir. Bu konuyu gerek itikadî gerekse siyasi boyutlarıyla derinlemesine ele alan çalışmalar yok denecek kadar nadirdir.

Hal böyleyken tam da Ayasofya’nın özgürleştiği bugünlerde, akademik camiadan Haremeyn’in istiklaline dua mahiyetinde, meseleyi tarihi derinliği ve itikadi boyutlarıyla ele alan bir makalenin yayınlanması doğrusu şahsımı heyecanlandırdı.  “Tarihî ve İtikadî Zaviyeden Günümüzde Hac ve Umre İle Mekke ve Medine’ye Dair Müslüman Şuurun Bazı Meseleleri” başlığını taşıyan makale Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Muhammet Altaytaş tarafından kaleme alınmış ve Kafkas Üniversitesi ilahiyat fakültesi Dergisi’nin Temmuz sayısında yayınlanmış. (https://dergipark.org.tr/tr/pub/kafkasilahiyat/issue/55832)

Altaytaş, yaklaşık bir asır evvel Osmanlı’nın Mekke ve Medine’yi savunmakta çaresiz kalıp Anadolu topraklarına çekilmek zorunda kalması neticesinde, bu mübarek şehirlerin Müslüman hâkimiyeti açısından durumu, bununla bağlantılı olarak günümüzde hac ve umre ibadetine dair şuurumuz konusunda ciddi sorunlarımız olduğu tespitiyle başlıyor makalesine. Hz. Peygamber’in ifa ettiği ilk umre ve hacdan hareketle bu ibadetlerin İslâm dininin, Müslüman hayatının tekâmülündeki yeri ve manasına, Mekke ve Medine’nin genel olarak tarihine değindikten sonra yazar, Mekke ve Medine’nin günümüzdeki durumunu anlamak için bilhassa miladî 18. asırda Hicaz’ın güneyinde ortaya çıkan Vehhâbîlik ile Suud kabilesi arasındaki işbirliğine, Mekke ve Medine’nin Osmanlı’dan koparılmasına varan sürece, Şerîf Hüseyin önderliğinde Hicaz Haşimî Krallığı ve Suudîlerin önderliğinde, Suudî Arabistan devletinin kurulmasına varan sürece yoğunlaşmış.

Özellikle Osmanlı ve Türkiye merkezli olarak itikâdi ve siyasî zaviyeden bu mübarek şehirler ile hac ve umre ibadetinin günümüzdeki durumunu tartışmış. Tabi 25 sayfayı bulan kendisi de bir bakıma yoğunlaştırılmış bir özet olan bu yoğun metni burada özetlemenin imkânsız olduğunun farkındayım. Fakat makaleyi okurken altını çizdiğim bazı yerleri burada sizlerle paylaşmak istiyorum. Tabi ki buradaki tespitleri kendi bütünlüğü içinde, kaynakları ve dayanaklarıyla görmek isteyenlerin yukarıda linkini verdiğim makaleye müracaat etmeleri gerekecek.

Birkaç gün sürecek paylaşımlarımın ilk günkü alıntısıyla sizleri baş başa bırakıyorum.

 “Tarihî olarak umre ve hac ibadetinin, “Müslüman fertten İslâmî topluma, dinden millete, yurttan vatana, Yesrip’ten Medine’ye ve Mekke’nin fethine doğru” ve İslâm’ın “dine ilaveten millet, imana ilaveten vatan ile tamamlanma” süreci ile her açıdan paralel cereyan ettiğini görüyoruz. Malum olduğu üzere Mekke döneminde İslâm, bir din ve itikat olarak teşekkül etmiş, fakat henüz İbrahim milletine mensup bir Müslüman toplum anlamında “millet (millet-i İbrahim)” ile bu milletin ve İslâm’ın hüküm ve değerlerinin hâkim olduğu bir yer anlamında “vatan (daru’l-İslâm)” henüz teşekkül etmiş değildi. Bu ikinci aşama ancak hicretten sonra mümkün olabilmiş ve böylece İslâm, imana ilaveten vatan, dine ilaveten milletle kemale ermiştir.  İslâm’ın bütün ibadetleri gibi hac ibadetinde de madde ile mananın; siyaset, ziyaret, ticaret ve gaza ile ibadetin, tevhîd akidesi ve Allah rızası ekseninde yüksek bir terkibini görüyoruz. Hz. Peygamber’in sünnetindeki umre ve haccın tarihî seyrine bakıldığında, onun sünnetinde hac ve umre ibadeti ile gaza ve fetih şuurunun asla birbirinden ayrı olarak telakki edilmediği görülmektedir. Kendisi fethin sadece şeklen değil fiilen gerçekleşmesiyle hacca gitmiş ve böylece haccın kemaliyle İslâm’ın kemali beraberce tahakkuk etmiş olmaktadır.” 

Devam edecek …

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir