Kederlerimin Krallığında

İnsan hakları aktivistlerinin tutuklanması ve medyada açılan “şer odağı – kaos toplantısı – 24 Temmuz komplosu – casuslar – ajanlar – provokatörler” kampanyası, Almanya ile ilişkileri (şeklen sürdürülen kuyruğu dik tutma retorikleri bir yana) Türkiye’nin altından zor kalkabileceği bir noktaya getirdi. Vahim bir yalnızlık oluşuyor, biz ne dersek diyelim. Parti liderliğinde bir endişe uç veriyor mu acaba? “Fazla ileri gidildiği” hissi doğuyorsa, uçurumun kıyısından nasıl dönülecek?

Kendi kendime bu soruyu sorarken, bir de Cumhuriyet dâvâsı başladı, dünyanın dikkatle izlediği. İlk gün Kadri Gürsel’in savunmasını okudum; başkalarının kendisine yazıp iletişim kurmak istemesinden ötürü kendisinin (üstelik de bir gazeteci olarak) asla sorumlu tutulamıyacağı yolundaki açıklamalarına hak verdim.

Daha önemlisi, Gürsel’in “Türkiye’nin otoriterleştiğine yönelik algı yaratmak”la da suçlandığını hayretle öğrendim. Bu siyasî bir tartışma konusu olur da, nasıl kriminal bir faaliyet gibi gösterilebilir; bunu kavramaktan âcizim. Ama işte, CHP’nin Adalet Yürüyüşü’ne ilişkin “provokasyon” iddialarının da, insan hakları aktivistlerinin daha yargılama başlamadan infaz edilmek istenmelerinde kullanılan gerekçelerin de, şimdi (12’si dokuz aydır tutuklu) toplam 19 Cumhuriyet çalışanına yönelik ithamların da ardında, hep aynı asgarî müşterekin: AKP’ye muhalefetin başlı başına suç olduğu fikrinin (zira böyle her demarşın, daha baştan önü alınmazsa, büyüyüp devirmeci bir kalkışmaya dönüşeceği korkusunun) kendini hissettirdiği kanısındayım. Maalesef Türkiye böyle bir noktaya itildi. Oryantalizm, İslamofobi, Türkofobi, 2002-2004 arasının (birçoğu gerçek olan) darbe hazırlık veya umutları, 2007’nin “367” sahtekârlığı ve cumhurbaşkanlığı krizi, ardından AKP’yi kapatma dâvâsı, ardından Gülencilerin sahneye çıkışı, 2012 MİT Müsteşarı komplosu, MİT tırları komplosu, 2013 yazının Gezi radikalizasyonu, 17-25 Aralık 2013 “yolsuzluk” operasyonları, 2015’te PKK’nın ilân ettiği “yeni devrimci halk savaşı” ve beraberinde getirdiği hendek-barikat muharebeleri, nihayet 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, darbeye Batı’da gösterilen tepkilerin tuhaflığı ve çifte standartlılığı, bugün de dış dünyada FETÖ’nün ve özellikle 15 Temmuz darbe kaçkınlarının çeşitli biçim ve düzeylerde himaye görüyor olması, Suriye ve Rojava politikalarının başarısızlığı, ABD-Küürt ittifakının pekişmesi, öte yandan TSK’nın subay kadrolarının bugün bile ya Kemalist, ya Gülenci, ya kripto-Gülencilerden oluşması…

Bunların hepsi birer vakıa; hepsi peşpeşe geldi, üstüste bindi ve herhangi bir iktidarın sabırla göğüslemesi, tahammül etmesinin çok zor olduğu kümülatif bir tazyik yarattı. Siyasetin ve iktidar olmanın, ideolojiden görece özerk dinamikleri vardır; bunu da unutmayalım.

Devamı Yörünge Dergisi 1. Sayısında (Ekim/2017)

Cevap Yazın