Bir yanlışlık olmasın 5 anlaşma değil miydi?
Hakan, hamse…
Irak Başbakanı’nın Ankara ziyareti sırasında düzenlenen imza töreninde yaşanan kısa bir diyalog. Bu durum aslında Orta Doğu’daki güç mücadelesinin görünmeyen yönünü ortaya koyuyor. Ziyaret sırasında imzalanması beklenen anlaşmalardan birinin imzalanmaması üzerine Sayın Cumhurbaşkanımız 5 anlaşma imzalanması gerektiğini hatırlatıyor. Irak Başbakanı da Ulaştırma Bakanı’na neden imzalamadığını soruyor ve Bakanın, “Size WhatsApp’tan gönderdim. İran Dışişleri değerlendirmenizi tekrar gözden geçirin diyor.” şeklindeki cevabı, salondaki kameralara da yansıyor. Bu diyalog, İran’ın uzun yıllardır Irak’ın karar alma mekanizmaları üzerindeki etkisini göstermesi bakımından apaçık bir örnek oluyor.
Bununla birlikte Orta Doğu’da sessiz ama derin bir güç değişimi de yaşanıyor. Gündem çoğu zaman Gazze, nükleer müzakereler veya İsrail-İran gerilimi üzerinden okunuyor. Oysa asıl dönüşüm, Irak ve Suriye hattında şekilleniyor. Uzun yıllardır bölgesel nüfuzunu bu coğrafyada kurduğu vekil aktörler ve lojistik koridorlar üzerinden sürdüren İran, bugün bu stratejisini her zamankinden daha ağır bir baskı altında yürütmeye çalışıyor.
İran’ın Irak üzerinden Suriye’ye, oradan da Lübnan’a uzanan kara koridoru yalnızca bir ikmal hattı değildir. Bu hat, Tahran’ın bölgesel caydırıcılık anlayışının temelini oluşturmaktadır. Ancak son dönemde sınır güvenliğinin sıkılaştırılması, kaçak silah sevkiyatlarına yönelik operasyonlar ve bölgesel aktörlerin değişen güvenlik politikaları, bu koridorun artık eskisi kadar rahat işletilemediğini göstermektedir.
Peki İran neden eski hareket serbestisini kaybediyor? Bunun tek bir nedeni yok. Son yıllarda İsrail ve ABD’nin İran’a ait askerî altyapıya, silah depolarına ve lojistik hatlara yönelik düzenli operasyonları, Tahran’ın bölgedeki hareket alanını önemli ölçüde daralttı. Bunun yanında Suriye’de yaşanan siyasi dönüşüm, İran’ın uzun yıllar boyunca oluşturduğu nüfuz mekanizmalarını yeniden şekillendirmek zorunda bıraktı. Irak’ta merkezi yönetimin sınır güvenliğini artırması ve Türkiye ile gelişen güvenlik iş birliği de kara koridorunun eskisi kadar rahat işletilememesine neden oluyor. Lübnan’da Hizbullah’ın son dönemde yaşadığı askerî ve siyasi yıpranma ise İran’ın Doğu Akdeniz’e uzanan caydırıcılık zincirini zayıflatan bir diğer önemli unsur olarak öne çıkıyor.
Bütün bu gelişmeler, İran’ın onlarca yıl boyunca inşa ettiği “Direniş Ekseni” stratejisinin ilk kez aynı anda birden fazla cephede baskı altında kalmasına yol açmaktadır. Bugün Tahran’ın karşı karşıya olduğu temel sorun askerî kapasitesinin tamamen zayıflaması değildir. Asıl sorun, bu kapasiteyi Irak, Suriye ve Lübnan hattı boyunca etkili şekilde kullanmasını sağlayan ağın giderek aşınmasıdır.
Bu tabloyu yalnızca “İran güç kaybediyor” şeklinde okumak eksik olacaktır. Asıl soru şudur: Ortaya çıkan yeni dengeyi kim şekillendirecek?
Bu noktada Türkiye’nin son yıllarda attığı adımlar dikkat çekmektedir. Irak ile geliştirilen güvenlik iş birliği, PKK’ya karşı artan koordinasyon, enerji alanındaki yeni anlaşmalar, TPAO’nun Kerkük ve çevresindeki petrol sahalarında üstlendiği rol, günlük 750 bin varil Irak petrolününTürkiyeye taşınmasına yönelik planlar, petrolün Türkiye’de işlenmesine ilişkin projeler Kalkınma yolu projesi ile birlikte değerlendirildiğinde Ankara’nın Irak politikasının güvenlik ekseninin ötesine geçtiği görülmektedir. Türkiye artık enerji, ulaştırma ve ekonomik entegrasyon süreçlerinde de etkisini artırmaya çalışan bir bölgesel güç görünümündedir.
Suriye’de yaşanan gelişmeler de Türkiye’nin bölgesel ağırlığını artırmaktadır. Güvenlik alanındaki etkinliği ve sahadaki varlığı, Ankara’yı yeni dengelerin önemli aktörlerinden biri hâline getirmektedir.
Elbette bu gelişmeler, İran’ın bölgedeki etkisini tamamen kaybettiği anlamına gelmemektedir. İran, askerî kapasitesi, siyasi ilişkileri ve bölgesel ortaklarıyla hâlâ Orta Doğu’nun en önemli güç merkezlerinden biridir. Ancak mevcut gelişmeler, Tahran’ın uzun yıllardır benimsediği güvenlik stratejisinin ciddi bir uyum sürecine girdiğini göstermektedir.
Önümüzdeki yıllarda Orta Doğu’nun geleceğini belirleyecek temel mesele, hangi ülkenin daha güçlü olduğu değil; değişen şartlara hangi aktörün daha hızlı uyum sağlayabildiği olacaktır. Güvenlik, enerji, ticaret ve diplomasi artık birbirinden ayrı alanlar değildir. Bölgesel etkinlik, bu dört unsurun birlikte yönetilebilmesine bağlıdır.
Orta Doğu’da yeni bir dönem başlıyor. Bu dönemin kazananı yalnızca askerî gücü yüksek olan değil; değişen dengeleri doğru okuyarak bunu kalıcı stratejik kazanımlara dönüştürebilen aktör olacaktır. Çünkü bugün bölgede yaşanan mücadele yalnızca sınırlar üzerinde değil; enerji koridorları, ticaret yolları ve nüfuz alanları üzerinde verilmektedir. Türkiye’nin önündeki asıl sınav ise askerî kazanımlarını diplomatik, ekonomik ve stratejik üstünlüğe dönüştürebilmesidir.






