9 Nisan 2014 Çarşamba 20.31
Sizde hâlâ hakkın hatırını âli tutma duygusu kaybolmamışsa, muhtemelen öğretmen olmaktan utanç duyma noktasına gelmiş olmalısınız.
Özellikle ilk ve ortaokullarda (ve şimdi mecburi eğitim kapsamına alınarak ortaokula benzetilen liselerde) sınıfta ders yapmak, imkânsıza yakın bir güçlük ifade ediyor.
Aşırı değer verilerek egosu şişirilmiş veliler, artık okulları da yönetmeyi gözlerine kestirdiler.
Sınıfa müdahale edebilen velilerin bir sonraki adımının öğretmene ve hatta idareye karışma noktasına ulaşacağından şüphe yok.
Bazı okullarda bu da iddia edilebilir.
Ne yazık ki durum vahim.
Artık zilin çalmasıyla sınıfa giren, yerine oturan, defter ve kitabını çıkarıp öğretmenin sınıfa girmesini bekleyen öğrencilerin olduğu sınıflar yok.
Onun yerine, nöbetçi öğretmenin öğrencileri sınıfa katabilmek için saçını başını yolduğu okullar var.
Zorla sınıfa giren öğrenci, kesinlikle gidip sırasına oturmuyor.
Sınıf içindeki her türlü laubalilik işte bu vakitte yapılıyor.
En sulu şakalar, küfürler ve kavgalar öğretmen gelinceye kadar devam ediyor.
Öğretmen içeri girdikten sonra da disiplinsiz davranışların dozu kısmen düşüyor ama yine de devam ediyor.
Hoca, bütün iyi niyetine rağmen derse başlayamıyor. Başlayabilen öğretmenlerin de iki cümle arasına sıkıştırdığı uyarı ve ikaz sözcükleri, dersi ders olmaktan çıkarıyor.
Bazılarının iddia ettikleri gibi, “Öğrenci öğretmenine göre davranır.” lafının sanırım pek geçerliliği kalmadı.
Öğrencilerimiz sınıf içinde, “Nasıl yaparız, ne ederiz de dersi kaynatabiliriz?” arayışı içine giriyorlar.
Ne oldu da böyle oldu?
Nasıl yetiştirdi aileler ve öğretmenler bu çocukları?
Yönetici konumundakiler neden öğretmenin etkinliğini sıfırlayıp öğrenci ve veli karşısında çaresiz bırakacak düzenlemeler yaptılar?
Amaç ne idi?
Aklıma Yahudilerin Alman gençlerini nasıl yoldan çıkardıkları ve itaatsiz bir nesil hâline getirdikleri geliyor.
Acaba diyorum, birileri bu amaçla öğretmenleri özellikle itibarsızlaştırmış olabilirler mi?
Acaba?
Burada Sayın Bakanımız Yusuf Tekin’e bir çağrı yapmak istiyorum.
Sevgili Hocam!
Hâlimiz içler acısı. Sınıflarda ders ortamı kalmadı. Öğretmen, birikimini öğrencilere aktaramıyor.
Öğrencilerden olgun davranışlar beklememiz hakkımız ama çoğu, bunun değerini kavrama noktasından uzak.
Aileler, anlaşılmaz bir biçimde hemen her konuda öğretmenleri suçluyorlar.
“Benim çocuğum yapmaz.”, “Ben onu en güzel şekilde yetiştirdim.”, “Siz çocuğuma iftira atıyorsunuz.” diyen veliler var, muhterem hocam.
Sanırım öğretmenin itibarını artıracak tedbirler almanın zamanı geldi.
Affınıza sığınarak ve de size akıl vermemin haddim olmadığını bilerek bazı fikirler öne sürmek istiyorum:
- Öğretmen özgürleştirilmeli. Kılık kıyafet ve fikrî anlamda her türlü vesayetten ve kısıtlamadan kurtulmalı.
- Tavassut anlayışı bitmeli. Hak ettiği en basit şeyi yaptırabilmek için öğretmen sendikadan, siyasi partilerden medet ummamalı. Kelimenin tam anlamıyla Millî Eğitim’de her şeye “sistem” hâkim olmalı.
- Liyakat bütün kriterlerden önce gelmeli.
- Kıdem anlayışı kesinlikle kalkmalı. (Askerlik yapmıyoruz, değil mi?)
- Eğitim araçsallaştırılmamalı.
- Millî Eğitim’de en itibarlı işin “sınıfa girmek” olduğu yerleşmeli. En muteber personel “öğretmen” olmalı.
- Sınıftan kaçışı önlemek için öğretmen maaşı, müdür ve müdür yardımcılarının maaşından yüksek olmalı.
Sayın Bakanım!
Şimdilik yazabildiklerim bunlar.
Elbette siz daha iyisini bilir ve takdir edersiniz…
Not: Bu yazıyı (9 Nisan 2014 Çarşamba) dönemin Millî Eğitim Bakanı Sayın Prof. Dr. Nabi Avcı’ya hitaben kaleme almıştım. Aradan geçen yılların ardından, yazının güncelliğini koruyan tespit ve önerilerini muhafaza ederek Sayın Millî Eğitim Bakanı Prof. Dr. Yusuf Tekin’e hitaben yeniden düzenledim.






