Dün işten eve dönerken, ara sıra alışveriş yaptığım seyyar meyve satıcısına uğradım. Gün boyu güneşin altında çalışmaktan yüzünden adeta bulgur tanesi gibi terler akıyordu. Meyveleri tartarken birden içini dökmeye başladı.
“Hocam,” dedi, “Kızım dört yıldır üniversite sınavına giriyor. İlla tıp okuyacağım diye tutturdu. Hemşirelik geliyor ama kabul etmiyor. Şimdi de Sırbistan’a gidip tıp okuyacakmış. Bana bir akıl ver. Ben bunun parasını nasıl bulacağım? Hem kızımı hiç bilmediğim bir ülkeye nasıl göndereceğim?”
Bir süre sustum.
Çünkü verecek cevabım yoktu.
Aslında sorun ne kızındaydı ne de çaresizlik içinde çözüm arayan babasında.
Sorun, yıllardır hepimize ezberletilen tek cümledeydi:
“Mutlaka üniversite okuyacaksın.”
Kim söyledi bunu?
Neye göre söyledi?
Üniversite okumayan insan başarısız mı?
Sanatkârlar, teknisyenler, ustalar, girişimciler, çiftçiler, yazılımcılar, aşçılar, tasarımcılar, üreticiler… Bunların hepsi başarısız insanlar mı?
Bugün milyonlarca genç, kendi yeteneğini keşfetmek yerine ailesinin hayalini yaşamaya çalışıyor. Kimi mühendis olmak istemediği hâlde mühendislik okuyor, kimi öğretmenliği sevmiyor ama puanı yettiği için kayıt yaptırıyor, kimi sağlık sektörüne ilgisi olmadığı hâlde “garanti meslek” denilerek hemşireliğe yönlendiriliyor.
Sonra ne oluyor?
Diplomalı ama mutsuz insanlar ordusu…
Çalıştığı işi sevmeyen milyonlar…
Hayatı boyunca pazartesiyi lanetleyen çalışanlar…
Biz buna eğitim diyoruz.
Oysa bu, insan kaynağını yanlış kullanmanın en sistematik biçimidir.
Üniversite sınavı denilen şey aslında bir bilgi yarışından çok bir eleme mekanizmasıdır. Birkaç saatlik sınavın sonucuyla gençlerin hayatına yön veriliyor. Kazananların önemli bir kısmı ise gerçekten istediği bölüme değil, puanının yettiği yere gidiyor.
Neden?
Çünkü toplumun gözünde asıl amaç meslek sahibi olmak değil, “bir üniversite kazanmış olmak.”
İşte asıl hastalık burada başlıyor.
Belki de artık ezberleri bozmanın zamanı geldi.
Benim önerim radikal ama tartışılmaya değer.
Üniversiteye giriş sınavları kaldırılsın.
İsteyen istediği üniversiteye ve istediği bölüme kayıt yaptırabilsin.
Asıl eleme kapıda değil, içeride yapılsın.
Çalışan, üreten, gerekli başarıyı gösteren eğitimine devam etsin ve mezun olsun.
Başaramayan ise “Bu alan bana göre değilmiş.” diyerek başka bir yola yönelsin.
Hayatın kendisi zaten en büyük sınav değil mi?
Gerçek başarı, sınava girebilmekte değil; başladığın yolu tamamlayabilmektedir.
Bugün üniversite kapısında yüz binlerce genci eliyoruz. Belki de yapmamız gereken, kapıları açıp insanlara fırsat vermek; ardından emeği, disiplini ve başarıyı esas almaktır.
Belki o zaman dört yıldır sınav peşinde koşan gençler de, güneşin altında alın teri dökerken kızının geleceğini düşünen babalar da biraz olsun nefes alabilir.
Asıl soru şu:
Biz gerçekten gençleri mi eğitiyoruz, yoksa onları tek tip bir başarı kalıbına mı mahkûm ediyoruz?





