Sudan ve Cezayir’de Şimdi Ne Olacak?

Sudan ve Cezayir’de halkın servetini yağmalamayacak, şikayetleri adil şekilde çözecek bir yönetsel güce ihtiyaç var. Rejimin köleleri, kullanışlı müttefikler ve politik müşterilerin çıkar savaşlarının iyi analiz edilip kitlesel öfkeyi buna göre kontrol etmesi gerekiyor sivillerin.

Cezayir’de, Cumhurbaşkanı Abdulaziz Boteflika karşıtı olarak başlayan ancak Boteflika’nın istifasına rağmen devam eden halk gösterileri 13. Cuma gününe girdi. Halk, bir yandan meydanlarda Genelkurmay Başkanı Kayed Salih’in istifasını isterken, diğer yandan ülke 4 Temmuz’da yapılacak seçimlere doğru yol alıyor. Afrika’da Cezayir ile benzer şekilde tansiyonun yüksek olduğu bir başka ülke de Sudan. Önce aylar süren protestolar ve devamında 11 Nisan’da ülkeyi 30 yıl boyunca yöneten Ömer el-Beşir’in bir askeri darbeyle görevden uzaklaştırılması gözleri Sudan’a çevirdi. Cezayir’de 20 yıllık Boteflika, Sudan’da 30 yıllık El Beşir dönemi halk destekli bir darbe ile resmen sona erdi. Buna rağmen her iki ülkede de halk gösterileri devam ediyor. Bu iki halk neden sokakta kalmaya devam ediyor, talepleri, eleştirileri ve rejimin tavrını inceleyelim…

Saleh’in gelişi 

Cezayir’de Boteflika’nın beşinci kez aday olacağı yönündeki açıklamalar,  halk tarafından sağlık durumunun elverişsizliği gerekçesiyle reddedilmiş ve protestolar başlamıştı. Organizatörlerinin belli olmadığı, ekseriyeti gençlerden oluşan ve birbirinden bağımsız bir grup insan hasta bir adamın Cumhurbaşkanlığı’nda ısrar etmesini onur meselesi yaptı ve meydanlara döküldü. Sokakların git gide artan bir kalabalığa sahne olması, belli belirsiz sloganların tek ses olup daha da gür çıkması, rejim içinden ve bürokrasiden meydandaki halk lehine açıklamaların da art arda gelmesi, Boteflika’nın gitmesi gerektiği kanaatini pekiştirdi ve nihayet peşi sıra Boteflika’dan geri adım sinyalleri ve en sonunda da istifa haberi geldi.

Ancak süreç iyi okunduğunda bu istifanın halk gösterilerinin rejim üzerinde artan baskısıyla beraber ülkede geçmişten beri oldukça güçlü olan askerin aldığı rol ile ilişkili olarak yapıldığı hemen görülecektir. Cezayir Genel Kurmay Başkanı Ahmed Kayed Salih’ın Boteflika’ya istifa etmesi gerektiğini kameralar önünde söylemesi, askerin açıkça Boteflika’nın gitmesi gerektiği yönünde irade koyması, Cezayir üzerinde dolaşan iç çatışma korkularını bir nebze dağıttı.

Ancak Boteflika’nın resmen istifa etmesiyle oluşan “şimdi ne olacak sorusu özellikle yeni Boteflikalar istemeyen sokaktaki halk için en önemli soru oldu. Yirmi yıllık Boteflika dönemi kapanmış ancak Boteflika’nın şekillendirdiği ya da başka bir ifadeyle Boteflika’yı şekillendiren rejim bütün kurumları, isimleriyle öylece duruyordu. Bu noktada muhaliflerin taleplerinin yeterince net olmaması da bu kaygıyı besleyen başka bir meseleydi. Meydanlarda Boteflika’nın aday olmaması için başlatılan gösteriler zaman içinde bir sistem eleştirisine dönüşmüş ve Boteflika’nın sadece Boteflika’dan ibaret olmadığı dillendirilmeye başlanmıştı. Asker ise halka istediğini verdiğini ima edip daha fazlasına kimsenin cüret etmemesi gerektiğini belirten açıklamalarla dokunulmaz kırmızı çizgilerini daha üst perdeden söylemeye başladı.

Temel talep net 

Ne var ki muhalefet kırılgan bazı söylemler etrafında el ele tutuşmuş görünse de temel talep çok netti: Boteflika döneminin kilit adamlarının tasfiyesi, yolsuzluk dosyalarının açılması ve seçimlerin göstermelik ve asker baskısında gerçekleşmemesi. Ancak süreç gösterdi ki; geçici hükümet başkanından daha çok genelkurmay başkanının sesi duyuluyor, bütün adımlarda onun postal izi dikkat çekiyordu. Halkın talep ettiği radikal değişimin asker gözetiminde gerçekleşmeyeceği düşünülürken belki de en şaşırtıcı gelişme, ülkede gücü elinde bulundurduğu düşünülen generaller ve Boteflika döneminin adeta gölge başkanı gibi davranan Boteflika’nın kardeşi Said Boteflika’nın tutuklanması herkesi şaşkına çevirdi. Çünkü  askerin sürekli vurgu yaptığı “ulusal güvenlik ve istikrar” değişimin beklendiği gibi gerçekleşmeyeceği şeklinde yorumlanıyordu. Bu asker- sivil çekişmesinin verilen tavizlerle ortak bir paydada uzlaşmaya dönüşebileceğini kestirmek şimdilik çok zor olsa da meydanın dinmeyen heyecanı, muhaliflerin üst tabakasında var olan ideolojik saplantılara rağmen tabanın buna şimdilik çok prim vermemesi halkın lehine görünüyor.

Sudan’ı 30 yıl boyunca yöneten Ömer El Beşir’e karşı başlatılan sokak eylemleri neticesinde Beşir yönetimi resmi olarak nihayete erdi. Ancak Beşir’in siyasi sahneden çekilmesiyle ortaya çıkan otorite boşluğunun nasıl doldurulacağı ile ilgili belirsizlik asker-sivil ilişkileri çerçevesinde devam etmekte. Gösterilerin ilk günlerinde ekonomik gerekçeler öne çıkarken zamanla rejim karşıtlığına dönüşüp siyasetin sivillere tam devri talep edilir oldu. Özgürlük ve Değişim Hareketi adı altında organize olan göstericiler, bir yandan mevzi kaybetmemek adına Genelkurmay önünde nöbet tutarken diğer yandan da protestocular adına insiyatif alan kişiler Askeri Geçiş Konseyi ile görüşmeleri devam ettirdi. Askeri Konseyin geçiş dönemi için uygun gördüğü çözüm, sivil yönetim talep eden göstericiler için yeterli gelmedi ve meydanları terk etmediler. Askerlerin son yaptığı açıklamada, sivillerle anlaşmanın sağlandığı ve 300 kişilik geçiş yönetiminin yüzde 67’sinin sivillerden oluşacağı ve bu yönetimin üç yıl boyunca Sudan’ı yöneteceği bildirildi. Ancak sokağı terk etmeyen göstericilere Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) olarak bilinen birliklere ait üniformalı askerlerin ateş açması sonucu gerginlik tekrar yükseldi ve sivillerle varılan anlaşma 72 saatliğine askıya alındı. Gerginliği azaltmak için taraflar görüşmelerine tekrar başlasa da Sudan’ı bekleyen dış tehlike olarak Suudi Arabistan, BAE ve Mısır içeride ise Beşir’e karşı olan öfke sebebiyle İslamcı-seküler ideolojik çatışması bulunmakta. Beşir döneminde üst düzey pozisyonlara yerleşmiş olanların tasfiyesi ile ilgili talepler de dikkat çekmeye başladı. Ancak bu durumun İslamcıları siyaset dışına itebileceği ve tehlikeli çatışmalara dönüşebileceği düşünülüyor. Beşir dönemini “şeriat rejimi” olarak tanımlanması da bir rejim değişikliğinde dindar bir halk olan Sudan halkını sosyolojik açıdan da yukarıdan aşağıya değiştirmeye dönüşmesi tehlikesi bulunmaktadır. Bütün bunlar sivil-asker uzlaşmasını sağlayamadığı takdirde iç çatışmalara ideolojik bir boyut kazandırması muhtemel. Bu söz konusu olursa sivil yönetime geçişin önünde askerden daha büyük bir engel olarak Sudan halkının önünde durur.

Ortak sorunlar 

Sudan ve Cezayir her ne kadar farklı tarihsel süreçlere, toplumsal yapıya ve coğrafi koşullara sahip iki ülke olsa da özellikle Batı merkezli medyada dillendirilen ikinci Arap Baharı dalgasının gözlemlendiği iki ülke olması açısından benzer bazı değişimlere uğradıkları için önemlidir. Peyder pey başlayan protestoların içeriğine bakıldığında da karşımıza ilk çıkan ağır yaşam koşullarına bir tepki. Sokak eylemlerinin başlangıcındaki protestocuların ekseriyeti iki ülkede de üniversite gençleri. Yine genç nüfus açısından ciddi bir şişkinliğe sahipler ve bu da işsizliği protestocuların önemli itirazlardan biri haline getirdi. Yine hem Cezayir hem de Sudan’da asker ciddi bir rol oynamakta ve siyasi değişimlerin askerlerin müdahalesiyle gerçekleştiği bir tarihsel paydaşlık da var. Bu da Cezayir’de Ahmed Gaid Saleh, Sudan’da Abdulfettah el –Burhan’ın ülkedeki değişimin seyrinde askerin etkisini göstermesi bakımından önemli iki karakter.

Ancak hemen belirtmek gerekir ki Cezayir bu hususta Sudan’dan daha şanslı bir durumdadır. Çünkü Sudan’daki gibi asker içinde farklı yapılar öne çıkmamaktadır. Sudan’da siviller ile müzakereleri sabote etmeye yönelik halka şiddet uygulayan asker üniformalılar ile kıyaslandığında Cezayir’de protestolar daha barışçıl yürütülmekte diyebiliriz. Ayrıca dış müdahale açısından bakıldığında da Cezayir halkı daha avantanjlı görünmektedir. Her ne kadar Cezayir’i izleyen “big brother”ların her daim olduğu yönünde bir yerleşik inanç olsa da bu süreçte dış müdahale sahneye pek yansımadı. Ancak Sudan’a baktığımızda jeopolitik konumu sebebiyle de özellikle Körfez’in aktörleri tarafından müdahaleye uğradığı söylenebilir. BAE, Suudi Arabistan ve Mısır konsolosluklarının önünde toplanan Sudanlılar, bu ülkelerin iç işlerine karışmaması yönünde sloganlar attı. Yine Sudanlıların aksine Cezayirli göstericilerin bir kısmı ülkelerini tutarlı bir siyasi ve kültürel hayata sahip bir ulus devlet olarak görürler ancak Sudanlılar bu hususta en baştan sloganlarını rejime karşı attı. Ancak iki ülke için evrilen süreç açısından baktığımızda göstericiler, istikrarlı ve ısrarlı şekilde meydandaki pozisyonlarını koruyor. Askere karşı direnç gösterme iki ülke için farklı riskler barındırsa da askerlerin yer yer geri adım attığını ve meydanın taleplerine cevap vermek zorunda kaldığını ancak muhaliflerin kurumsallaşma sorunu sebebiyle de meydandaki yüksek motivasyonu masaya yansıtamadıklarını söyleyebiliriz.

Yine her iki ülkede de meydandaki çoğulculuk ve ideolojik sloganlardan uzak kalma, kuşatıcı ve hoşgörülü dil, söz konusu masaya gelindiğinde geçmiş korkuların nüksetmesine sebep oldu. Cezayir’de “Kara on yıl”sürecinde yaşanan İslamcıların terorize edilmesi sebebiyle bugün meydanlarda örgütlü veya örgütsüz varlık gösteren İslami hareketlerin seküler kesimde rahatsızlığa sebep olduğunu söylemek mümkün. Cezayir rejimi, uyumunu parti-asker-bürokrasinin oligarşik formülünden almaktadır.

Özetle iki halkın da servetini yağmalamayacak, şikayetleri adil şekilde çözecek bir yönetsel güce ihtiyaç var. Rejimin köleleri, kullanışlı müttefikler ve politik müşterilerin çıkar savaşlarının iyi analiz edilip kitlesel öfkeyi buna göre kontrol etmesi gerekiyor sivillerin. Olumsuz birçok duruma rağmen iki ülkede de rejim ve siviller karşı karşıya gelmiş ancak rejim geçmiş Arap Baharı deneyiminden nispeten ders çıkarmış görünmekte ve şiddetten uzak kalmaya çalışmakta. Ancak her iki ülkede de derin yapıların, sivillerin arasındaki ideolojik ve etnik farklılıkları kaşıdığını da söylemek mümkün. En iyi ihtimalle dış müdahalelerden kendini muhafaza etmeyi başarsalar bile eğer bu sosyolojik tehlikelere yönelik önlem alınmazsa iki ülkede de uzun vadede istikrar pek mümkün gözükmüyor.

Zeynep Karataş/Açık Görüş

Cevap Yazın