3. Dünya Savaşı mı? Tam Ortasındayız

Jeopolitik alan hâkimiyeti için yürütülen çatışmaların çeşitliliğini gözden geçirdiğimizde, “3. Dünya Savaşı çıkacak mı” ya da “Yeni bir Soğuk Savaş kapıda mı” gibi soruların ne denli abes olduğunu görmek mümkün. Dünya çoktan düşük yoğunluklu bir Dünya Savaşı’nın içerisine girmiş durumda.  3. Dünya Savaşı için nükleer silah kullanılıyor olması gerektiğini şablon olarak kabul edenler için ise bekleme süresi kısalıyor.

“Soğuk Savaş geri mi dönüyor?”, “Dünya yeniden bloklara mı ayrılıyor?”, “Nükleer silahların kullanıldığını mı göreceğiz?” ve nihayet “3. Dünya Savaşı mı yaşanacak?” ABD Başkanı Donald Trump’ın Beyaz Saray’a göreve gelişiyle uluslararası düzende giderek ivme kazanan iç içe geçmiş kaosları anlamlandırmaya çalışanlar bu soruların yanıtlarının peşinde. Bu yanıtları ararken düşülen tipik hata ise tarihin “tekerrürden ibaret” olduğu yanılgısı ile geçmişte yaşanmış benzer olaylardan yola çıkarak örneği görülmüş sonuçlar üzerinden çıkarım yapma gayretine bağlı olarak bir Soğuk Savaş ya da yeni bir Dünya Savaşı arayışına giriliyor olması.

Jeopolitiğin temel verilerinin olağanüstü doğa olayları neticesinde değişmesi söz konusu olmadığına göre, ne Kırım Yarımadası ne Süveyş Kanalı ne de Malakka Boğazı önemlerini yitirmeyecek, dolayısıyla yerküreye egemen olmayı hedefleyen güçlerin bu jeopolitik alanlara hâkim olma gayreti de son bulmayacaktır.

Ancak teknolojide yaşanan gelişmelerden, dünya nüfusunun artışına ve hatta küresel ısınmanın sonuçlarına kadar bir dizi faktör, bu jeopolitik önemi haiz alanlara hâkimiyet için verilen mücadelelerin yolunu yordamını değiştirirken, sonuçlarını da geçmişteki çatışmalardan farklı kılmakta. Hatta bu çatışmaların yürütülüş biçimi de mesela 2014 yılında Kırım’ın Rusya tarafından ilhakında olduğu gibi, benzeri olmayan örneklerle yaşanmakta, gerek yerleşik siyasi düzen, gerek kamuoyu algısı, gerekse uluslararası basın, tarihin tekerrür ettiği yanılsaması içerisinde bu hamlelere hazırlıksız yakalanmakta.

Bu yazının kaleme alındığı ya da bilgisayara kaydedilmekte olduğu 24 Mart tarihinde, jeopolitik alan hâkimiyeti için yürütülen çatışmaların çeşitliliğini gözden geçirdiğimizde, “3. Dünya Savaşı çıkacak mı” ya da “Yeni bir Soğuk Savaş kapıda mı” gibi soruların ne denli abes olduğunu görmek mümkün. Dünya çoktan düşük yoğunluklu bir Dünya Savaşı’nın içerisine girmiş durumda.

3. Dünya Savaşı için nükleer silah kullanılıyor olması gerektiğini şablon olarak kabul edenler için ise bekleme süresi kısalıyor. Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya’nın “Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması”ndan çekilmelerinin yanı sıra ABD’nin 30 yıldan uzun bir süre sonra taktik nükleer silah boyutunda, denizaltılara yerleştirilecek bir nükleer başlık geliştirmesi, 3. Dünya Savaşı için şart koşulan unsurların tamamlanmaya yakın olduğuna işaret ediyor.

Diğer Ucu Fırat Nehri’nin Doğu Yakasına Dokunacak

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından kurulan Yeni Dünya Düzeni’nin iflas ettiği bizzat ABD Başkanı Trump tarafından Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu kürsüsünden ilan edilirken, liberal politikaların iflasının ve parlamenter demokrasilerin gerilemesi tartışılamıyor. Avrupa’da “popülist siyasi partiler” gibi sempatik bir etiket altında Nasyonal Sosyalizmin küllerinden doğuşuna tanıklık edilmekte. Her fırsatta, 2. Dünya Savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler ve BM Güvenlik Konseyi eliyle kurulan düzenin yetersizlikten bahsedilmekte ancak bu kurumun da Cemiyet-i Akvam gibi iflasa doğru sürüklenişine seyirci kalınmakta.

Soğuk Savaş’ın bitiminin ardından Avrupa’da sınırların yeniden belirlenmesi için atılan adımların Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da taklit edilme çabası, bir Çekoslovakya ya da Almanya örneği üzerinden değil, kanlı Yugoslavya örneği üzerinden uygulandı. Bu sınırların yeniden belirlenmesine yönelik adımların pek yakında Latin Amerika, Güney Asya ve Asya-Pasifik bölgesinde tekrarlanacağına dair emareler artıyor. Bu örnekleri sıralamadan önce Türkiye için en yakın tehdit haline gelen Suriye-Filistin Cephesi’ni irdelemekte fayda var.

Suriye’deki iç savaş 9. yılına girdi, Beşar Esad’ın devrilmeyeceği gerçeği kabul edilirken Türkiye, Rusya ve İran bu süreci Suriye’nin toprak bütünlüğünü muhafaza ederek tamamlamanın peşinde. Ancak ABD Başkanı Trump’ın 2017 yılında Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma girişimi, 2019 yılının Mart ayında Orta Doğu sorununun parametrelerini alt üst eden, Suriye’nin toprak bütünlüğüne tehdit olan ve Birleşmiş Milletler’in geleceğini dinamitleyen bir noktaya gelip dayandı.

Trump’ın, İsrail’deki seçimlerin hemen öncesinde İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’yu, Washington’da kabul ederken, işgal altındaki Golan Tepeleri’nde İsrail’in egemenliğini tanıma kararı, bir 3. Dünya Savaşı başlatmak için tüm unsurları içerisinde barındırıyor. Golan Tepeleri’ne dair Birleşmiş Milletler kararlarını hiçe sayan bu girişim, Orta Doğu için uzun yıllardır yazılıp çizilen “su savaşlarının” başlangıç fişeğini ateşlerken, Netanyahu’ya ülkesindeki seçim için destek vermek maksadıyla alınmış kısa vadeli bir hesabın ötesine geçecek.

Hiç şüphesiz Golan Tepeleri’nde İsrail egemenliğini tanıyan ABD’nin bir sonraki adımı yine işgal altındaki Batı Şeria topraklarını tamamen İsrail’e terk etmek olacaktır. Golan’da İsrail egemenliğini dayatarak Suriye’nin toprak bütünlüğünü yok etmeyi hedefleyen bu hamlenin diğer ucu da Fırat Nehri’nin doğu yakasına dokunacaktır.

DEAŞ’ı yok ettiği iddia edilen YPG/PKK’nın kutlama törenlerine Büyükelçisi William Roebuck’ı gönderen Amerikan yönetiminin Suriye merkezli olarak Orta Doğu haritasını çizmekte kararlı olduğu görülüyor. Suriye’deki bu harita çizme gayretinin üzerinde ambargo baskısı artan İran, Taliban ile barış görüşmelerinin yapıldığı Afganistan ve ABD’nin tehdit algıladığı ülkeler arasında ilk sıralara yerleşen Pakistan ile devam edeceği gerçeğini görmezden gelmek mümkün değil.

Bahsi geçen Filistin, Suriye, İran, Afganistan ve Pakistan onlarca farklı etnik ve dini grubun bir arada yaşadığı toprakları kapsamakta. Yalnızca Irak ve Afganistan’ın işgali ve Libya’nın istikrarsızlaştırılması, Suriye’nin iç savaşa sürüklenmesiyle küresel çapta artan terör, göç ve açlık tehdidinin bugünkü haliyle vardığı nokta düşünüldüğünde, bunlara eklenecek yeni yüz milyonlar şu anda hem Türkiye’nin hem de Avrupa’nın kapısındalar.

Düşük Yoğunluklu Savaş Daha Görünür Hale Gelecek

Mayıs ayında yapılacak Avrupa Parlamentosu seçiminde sandalyelerini artıracakları anlaşılan aşırı sağcı/Nasyonal Sosyalist partilerin propaganda yakıtı olarak göçmen karşıtlığını listenin ilk sırasına yerleştirdiği konjonktürde düşük yoğunluklu olarak süren 3. Dünya Savaşı daha geniş bir satıhta çok farklı silahlar, terör yöntemleri ve saldırılarla daha görünür hale gelecek.

Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde 50 Müslüman’ın katledilmesi gibi insanlık suçları sıradanlaşırken, çok yakın gelecekte bir etnik ya da dini grubun kimyasal ya da biyolojik silahla hedef alınacağı yeni nesil terör saldırıları ile karşı karşıya kalacağız. Pakistan ve Hindistan gibi sorunlu sınır komşuları arasındaki çatışmalar şiddetlenirken, Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin sınırlı çatışmalarla toprak kazanımı hedefleyen yeni askeri harekâtlara girişmesi de yine kısa vadede gerçekleşme ihtimali bulunan beklentiler arasında.

Rusya’nın NATO üyesi olmayan bir Avrupa ülkesine yönelik yeni bir ilhak girişiminde bulunacağı iddiaları 2019 yılının ilk günlerinde diplomasi çevrelerinin gündem maddesi olarak değerlendiriliyor. Kimileri bu öngörüleri çok uçuk bulabilir. Ancak 11 Eylül 2001’de el Kaide terör örgütünün ABD topraklarındaki eylemlerinden bu yana hayal edilemeyecek vakaların gerçeğe dönüştüğünü göz önüne alacak olursak, çatışmaların içeriğinin ve şiddetinin artacağını iddia etmek abartılı olmayacaktır.

Geri Sayım İşliyor

Halen içerisinde kulaç atmakta olduğumuz düşük yoğunluklu 3. Dünya Savaşı’nın daha da şiddetlenmesinin kaçınılmaz olduğunun bir başka emaresi de Beyaz Saray’da etkinliğini giderek artıran Evanjelik/Neocon yapılanmasıdır. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun başını çektiği ve Reagan döneminin mirası John Bolton’un sözcülüğünü üstlendiği bu ekip, Amerikan dış politikasının yönlendirilmesinde artık Trump’ın önüne geçmiş durumda. Aleyhindeki davaları da Trump’ı, Evanjelik/Neocon hedeflerine razı etmek için kullandıkları anlaşılan bu ulusal güvenlik ekibinin gelecek tahayyülünün çapını ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun 21 Mart’ta verdiği bir demeçte ölçmek mümkün.

Pompeo, bu tarihteki İsrail ziyareti sırasında ABD merkezli “Hristiyan Yayın Ağı” (CBN) televizyonunda katıldığı programda sunucunun, “Başkan Trump da Kraliçe Ester gibi Yahudileri İran tehdidinden kurtarmak için büyütülmüş olabilir mi” sorusuna, “Bir Hristiyan olarak kesinlikle bunun mümkün olabileceğine inanıyorum” yanıtını verdi.

Kıyametten önceki büyük savaş olarak tanımlanan Armageddon’u 8 milyar insana yaşatmak hevesindeki bir zihniyetin Beyaz Saray’ı esir aldığı ve dünyanın en büyük emperyal askeri gücünü elinde tuttuğu gerçeğini ispatlamak için Pompeo’nun bu sözlerinden başka bir kanıta ihtiyaç var mı? Bu sözleri dile getiren bir ABD Dışişleri Bakanı ile Türkiye’nin Suriye’den başlayarak, S-400 hava savunma sistemleri ya da Kıbrıs ve Doğu Akdeniz konusunda rasyonel bir zeminde konuşacak neyi olabilir? Üstelik bu zihniyetin kriz ve çatışma kovaladığı coğrafya Orta Doğu ile sınırlı değil. Venezuela, Güney Çin Denizi, Kore Yarımadası, Kuzey Kutup bölgesi ticaret yolları ve Hint Okyanusu 2019-2020 yıllarının potansiyel çatışma alanları.

Kuzey Atlantik İttifakı’nın Avrupalı ortakları ise hem enerji hem savunma alanlarında “Büyük Abi ABD”nin kontrolünden çıkmanın yollarını arıyor. Bu çıkış arayışı ise ABD’nin hem Fransa hem de Almanya’da yeni sağ politikaları yeniden dizayn etme girişimleri, savunma bütçelerine müdahale, Rus doğalgazının bu ülkelere ulaşımını engelleme gibi politikalarıyla yanıt buluyor.

İçerisinde bulunduğumuz 3. Dünya Savaşı, önceki ikisinin aksine Avrupa topraklarındaki siperlerin ötesinde cereyan etmekte. Dünyanın tüm okyanusları ve atmosferin üst katmanlarındaki uyduların inşa ettiği siber dünya bu savaşın cepheleri. Uzayda, denizde ve karada ABD’nin görünür görünmez orduları, petro-dolar sistemini akamete uğratacak her girişimi ticari savaşla, ekonomik ambargolarla bunlar da yetmezse askeri operasyonlarla doğdukları yerde imha etme peşinde.

Geçmişteki iki dünya savaşı son bulmalarıyla küresel hâkimiyet dengelerini nasıl değiştirdiler ve yeni devletlerin doğumuna vesile oldularsa bugün de benzer bir süreç için geri sayım işliyor. Günler ve saatler tükendiğinde bir dünya savaşının içerisinde olduğu bilincine varanlar hayatta kalırken, 2. Dünya Savaşı sonrasında kurulmuş olan düzeni ıslah ederek ya da bu savaşa bigâne kalarak hayatta kalabileceğine inan milletler yeryüzünden silinmiş olacak.

Cevap Yazın