Hadis Müdafiliği Mi, İlahiyatçı Hazımsızlığı Mı?

Son beş-on yıldır Türkiye’de ilahiyatçılara yönelik yıpratma çabaları, ağırlıklı olarak hadis müdafiliği ve Ehl-i Sünnet savunuculuğu şemsiyesi altında yapılmaktadır. Bu da gelenekselleşenin ne olursa olsun doğru, yeninin ne va‘d ederse etsin yanlış olduğu psiko-patolojisinin belirgin bir yansımasıdır. Oysa eleştirdikleri ilahiyatçıların hadislerle ya da Ehl-i Sünnet düşüncesiyle ilmi hassasiyet dışında kategorik bir kavgaları yoktur.

Medrese ve tekke, asırlar boyunca bir yandan birbirleriyle kavga ederken, bir yandan da Müslüman toplumların eğitim ihtiyacını karşılamıştır. Ne var ki bunu yaparken gittikçe medrese; bilgi ve düşünceyi kitaba ve statükoya; tekke de inanç ve değerleri sözlü geleneğe ve hayli miktarda hurafeye hapsetmiştir. Takındıkları tavırlar, Müslümanlar için belli bir zaman sonra ilerlemeye mani prangalara dönüşmüştür.

İlahiyat fakülteleri ilk olarak Cumhuriyet’ten çok önce II. Abdülhamit zamanında (1900 yılında) geleneksel eğitim kurumlarının toplumun ve devletin ayağına dolanması nedeniyle Darülfünun bünyesinde açılmıştır. Açıldığında medreselerle aynı alanda eğitim-öğretim yapan ilahiyatın, ne yazık ki ömrü çok uzun olmamış; medreselerin yeniden yapılandırıldığı iddiasıyla daha emekleme aşamasında kapatılmıştır.

İmam hatip mektepleri ve ilahiyat fakültesi, medreselerin alternatifi olduğu gibi devamıdır da. Bu kurumlar, yakıştırıldığı gibi Cumhuriyet’in dini tahrip etme amacıyla işe koştuğu tahrip kurumları, ilahiyatçılar da bu amacın koçbaşları olmamıştır. İzan sahibi olanlarca olup bitenlere bir de bu taraftan bakmak icap eder.

Medrese ve tekke, toplumu bulunduğu hal üzere tutmaya yeminli olmaları, çöküşün başat faktörü olmuştur. Bu süreçte ilmi gelenek; öncü, yenilikçi ve dinamik olmaktan uzaklaşmış; muasır medeniyetin gerisinde kalarak tutucu, durağan ve yoz bir hale bürünmüştür. Bu ilmi geleneğin boyasıyla boyanmış toplum da hayatın hemen her alanında zillet içinde kalmıştır.

Kuşkusuz devlet kontrolünde verilen din eğitimi, ideal olarak en istendik din eğitimi türü değildir. Çünkü devlet, din öğretirken kendi ilkelerini, kabullerini, değerlerini göz ardı edemez. Dahası devlet hiçbir alanda kendi siyasal ve ideolojik yapısıyla çelişen derslere tahammül gösteremez. Ancak Türkiye özelinde düşünecek olursak, din hizmeti sunan kaynaklar içinde devletten daha iyisi de yoktur.

Tekke ve medreseler, her ne kadar resmen ilga edilmiş olsalar da ülkenin pek çok noktasında yeraltına inerek eğitim-öğretim faaliyetlerine gizlice devam etmiştir. Otuzlu yıllardan ellili yıllara kadar yaşanan bu ara dönem, Müslüman Türk toplumunu, din ve din eğitimi anlamında kayıt dışı tekke ve medreselerin çizdiği sınırlara, koyduğu kurallara ve ürettiği sorunlu bilgilere mecbur bırakmıştır.

DOÇ. DR. BAYRAMALİ NAZIROĞLU

Cevap Yazın