Dini ve Hukuki Açıdan Nafaka

Türk Medeni Kanunu’nda değişiklik yapılması amacıyla bugünlerde tartışılan ve süre tahdidi konulması gündeme taşınan yoksulluk nafakası uygulamasının revizyonu açısından, İslam hukukunun zengin birikiminden mutlaka istifade edilmesi gerektiği aşikârdır. Zira İslam hukukundaki uygulama ve öngörülere bakıldığında bu hususun daha başından itibaren sınırlı ve dar çerçevede düzenlenmiş olması, bugün insanlığın geldiği noktaya en başından yön vermesi açısından manidardır.

Nafaka, kişinin kendisine veya hukuken sorumluluğu altında bulunanlara sağlamak zorunda olduğu yiyecek, giyecek ve mesken gibi temel ihtiyaçlara denir. Nafaka bir anlamda hayatın maddi külfeti, ferdin maişet mücadelesidir. Nafaka bir mücadele neticesinde elde edilen kazançtır. Onunla aynı kökten gelen infak ise kazanılanı gönüllü olarak dağıtmayı; yani hayır hasenat yapmayı ifade eder. Ortada hukuki bir zorunluluk olmaksızın birilerinin beslenme ve barınma masraflarına katkı sunuluyorsa bu katkının adı infaktır.

İnfak, fıkıhtan ziyade ahlakın konusudur. Bir erdemdir. Güzel bir haslettir; ama son derece önemli bir haslettir. Zira infak, vakıf medeniyetini doğuran anahtar bir kavramdır. Bir Müslüman’ın sade hayatında ve gündelik yaşantısında olağan kavramlar olarak karşımıza çıkan nafaka onun, aileye karşı hukuki sorumluluğunu, infak ise topluma karşı gönüllü yükümlülüğünü ifade eder.

Nafaka, değişik vesilelerle gündemi işgal eden hukuki bir kavramdır. Özellikle de yeniden evlenme veya ölüm durumu hariç, boşanan çiftlerden birinin diğerine süre sınırı olmaksızın vermekle yükümlü olduğu yoksulluk nafakası, bunun en önde gelen nedenlerindendir. Zira boşanan birisi, karşı tarafa ödediği nafaka sebebiyle gelecekteki hayatını yeniden şekillendirmede ciddi zorluklarla karşılaşmaktadır. Burada elbette yoksulluk nafakasına hükmetmek yerinde bir karar olmakla birlikte eleştirilen kısmı, süresiz oluşu ve bir tür cezaya dönüştürülmesidir. Oysa bunun adı nafaka ise fonksiyonu da insani ve sürdürülebilir olmalıdır. Boşanan çiftler üzerinde, yeniden ve sürekli bir düşmanlık oluşturmamalıdır.

İslam düşüncesinde nafaka sadece bir karın doyurma meselesi değil, aynı zamanda bir sosyal sorumluluk ve medeni ilişkiler ameliyesidir. Böyle değerlendirildiğinde nafaka, amaç ve fonksiyonuna göre değişik adlarla anılır: Aile kurma sebebiyle meydana gelen evlilik nafakası, akraba olmaktan kaynaklanan hısımlık nafakası, kişi için gündelik hayatta tamamlayıcı ya da rahatlatıcı fonksiyon gören hizmet nafakası gibi. Hizmet nafakasından kastımız, kişinin mülkiyeti olması hasebiyle her daim etrafında olup da hizmetinde istihdam ettiği hayvanı, hizmetçisi ve hatta sayesinde karnını doyurduğu bağ ve bahçesi için yaptığı zorunlu masraflardır. Bununla alakalı olarak Kur’an’da şöyle geçer: “Yaptığınız her harcamayı ve adadığınız her adağı muhakkak Allah bilir. Zalimler için hiç yardımcı yoktur, (Bakara, 270).”

Bir Müslüman’ın nafaka ile olan ilişkisinin, hukuki mecburiyetin de ötesinde bir infak ilişkisi olduğunu hatırda tutmak gerekir. İnfakın özünde ise kuldan karşılık beklemeksizin sırf Allah için malı sarf etmek vardır. Bu anlamda gerek infak şeklinde olsun gerek nafaka, mümin bir kul için elinde olanı çevresi ile bölüşme vardır. Şayet nafaka ile infak kavramlarını iç içe kabul ettiğimiz takdirde, etrafımızda maddi hırstan kaynaklanan çoğu kavgaların azaldığını göreceğiz. Ancak biz nafakaya, hukuki anlamına uygun davranarak malı karşı tarafa zorunlu olarak baktığımızda, ihtilaflar hiçbir zaman son bulmayacaktır. Bir Müslüman’ın çevresine ödemek durumunda olduğu nafaka yükümlülüğünü gönül rahatlığıyla yerine getirebilmesi son derece mühimdir. Bu sağlam bir imanı, güçlü bir ahlakı ve amel dünyasında samimi bir Müslüman olmayı gerektirir. Kısacası bizim dünyevileşme girdabına girmemek için mal ile olan ilişkimizi Müslümanca çözmememiz gerekir. Bunu çözmek için de mazimizde derin kökler salan vakıf medeniyetini, infak kültürünü, dünyalığa değer vermemeyi yeniden hatırlamalıyız. Biz nafakaya 
işte bu insani ve İslami zaviyeden bakıyoruz.

İslam, değişik vesilelerle serveti tabana yaymanın yoluna bakar. Nafakada da durum bundan farklı değildir. Kur’an, zenginliğin belli kişilerin elinde adeta tekel oluşturacak tarz birikmesini hiç de arzu etmez. “Allah’ın, (fethedilen) ülkeler halkından Peygamberine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir. (Haşr, 7).” Bu nedenle İslam hukukunda nafaka teriminden yola çıktığımızda, evlilikten, hısımlıktan ya da bir şeye sahip olmaktan kaynaklanan çok çeşitli kesimlere yansıyan bir maddi yükümlülük uygulamasının olduğunu görürüz. Nafakaya hak kazanmak için bugünkü ilk anda hatıra geldiği şekliyle boşanan çiftlerin birbirine karşı yükümlülüğü anlaşılmamalıdır. Burada nafakadan kastedilen şey dini ve hukuki kaynaklı olmak üzere evli ya da boşanmış ya da akrabalık bağı ile oluşmuş bir bağ sebebiyle meydana gelen maddi yükümlülüklerdir. Bunlarla alakalı özet bilgiler şu şekildedir:

Evlilik Nafakası

İslam hukukçularına göre evin reisi olan erkek, evlilik sürdüğü müddetçe her halükârda eşinin nafakasını karşılamak zorundadır. Burada erkeğin fakir, hanımının zengin olması, durumu değiştirmez. En fazla yapılabilecek olan şey zengin hanımın, fakir eşine borç vermesidir. Burada tabii ki erkek, hanımının nafakasını yani ihtiyaçlarını temin ederken, onun sosyal statüsünü de dikkate almak zorundadır. Bu nedenle evlilik öncesinde tarafların, birbirine denk bir hayat sürüp süremeyeceklerini ve zorluklara birlikte göğüs germe iradesini gösterip göstermeyeceklerini iyi tetkik etmesi gerekir. Erkek maddi imkâna sahip olduğu halde hanımının ve çocuklarının ihtiyacını karşılamaktan imtina ediyorsa o takdir de kadının mahkemeye müracaatla elde edilecek karara göre kocasının malında izne tabi olmaksızın alma hakkı vardır.

Nafaka temininde güçlük yaşanan bir diğer husus ise erkeğin gaiplik durumudur. Erkeğin evini terk etmesi veya kendisinden uzun süre haber alınamaması halinde de mahkemeye müracaatla kadın kendisi ve çocukları için nafaka talebinde bulunur ve neticesine göre kocasının malından ihtiyacını karşılar.

Erkeğin vefatı halinde İslam hukukuna göre kadının nafaka hakkının olup olmadığı hususuna gelince, bu konuda pek çok teferruatın olduğunu peşinen söyledikten sonra özetle şunu ifade edelim. Bir kişi öldüğünde onun dünya malları ile olan ilişkisi hukuken sonlandırılır. Dolayısıyla ölen bir kimsenin geride kalanın nafakasını temin etmesi fiilen mümkün değildir. Ölenin malından borçları, defin masrafları ve (1/3’ten fazla olmamak kaydıyla) vasiyetleri düşüldükten sonra arta kalan malı, miras olarak varislerine intikal eder. Ölenin eşi ve çocukları da varisleri arasında olduğundan dolayı, kendilerine ayrıca bir nafaka tahsisi yoluna gidilmez.

Erkeğin, hanımını boşaması halinde ise nafaka açısından durum değişir. Kocası ölen kadının yeniden bir evlilik yapabilecek hale gelmesi için beklemesi zorunlu süre olan dört ay on günlük iddet müddeti, boşanan kadınlar için üç temizlik/hayız miktarıdır. Bu süre zarfında kadının, eşinden boşanmış olmasına rağmen nikâhla olan bağı tamamen ortadan kalkmış değildir. Dolayısıyla kendisi belli şartlar dâhilinde boşandığı eşi ile yeniden evlenme/bir araya gelme imkânına sahiptir. Bu sebebe bağlı olarak eşi tarafından boşanan kadının beklemesi zorunlu iddet süresi içerisindeki yeme, giyme ve barınma masrafları boşandığı eş tarafından karşılanır. Bununla alakalı olarak bu kısa bilgi ile yetinelim. Ancak boşanmış eşlerin hamile olup olmaması açısına göre nafakası ile ilgili olarak kaynaklarımızda çok detaylı bilgilerin olduğuna işaret etmekle yetinelim.

Hısımlık Nafakası

İslam dini açısından kişilerin sahip olduğu servet üzerinde sadece kendilerinin ve eşlerinin değil, aynı zamanda ihtiyaçlı durumda olması halinde anne, baba, dede, nine, çocuk ve torun gibi yakın akrabalarının da hakkı vardır. Hısımlık nafakasına hak kazanan kesimlere bazı İslam hukukçuları, mirasçılık benzeri bir liste yaparak amca, dayı, teyze, hala gibi kendilerine hukuk dilinde zevi’l-erham denilen kişileri de eklemişlerdir. Burada nafaka alacaklısı olmada esas alınan temel kıstas dini ölçütlere göre gerçekte muhtaç (mu’sir) olmaktır.

Öte yandan İslam aynı ailenin fertleri olmasına rağmen bireyle bakımından şahsi mal varlığını hukuki bir hak olarak görmüştür. Bu kapsamda örneğin, fakir bir adamın zengin hanımı olabileceği gibi, zengin bir babanın fakir çocuğu da olabilir. Tabii bunların tersi de mümkün. Ancak aile söz konusu olduğunda nafaka yükümlülüğünü evin reisine yüklediğimize göre, çocuğun fakir olması durumunda babası, onun da hısımlık sebebiyle ihtiyacını karşılamak zorundadır.

Muhtaç durumda bulunan kişinin hastalık, akli noksanlıktan, öğrencilik, askerlik vs. mücbir sebeplerle maişetini temin edememesi ya da mesaisini başka bir işe hasretmesinden dolayı çalışıp kazanma imkânı bulunmadığı hallerde de nafaka yükümlüsü baba/hısımlardır. Evlenmemiş kızların nafakası da aynı yolla karşılanır. Bu gibi hallerde imkânı yerinde olan kimse, bir mümin kul bilinciyle muhtaçların ihtiyacını örfe ve hakkaniyete uygun temin eder. Aksi davranması halinde muhtaç durumdaki hısımların mahkemeye müracaatı yoluyla kendilerine nafaka tahsisatında bulunulur.

Hizmet Nafakası

İslam hukuku kaynaklarında nafaka konusu işlenirken kişinin eli altında sürekli olarak bulunan hizmetkârları ve bu arada mülkiyeti için yapması gereken zorunlu masrafları da unutulmaz. Biz bu hususu her ne kadar kaynaklarda bu adla yer almasa da kapsayıcı olması açısından kısaca hizmet nafakası olarak isimlendirdik.

Geçmişte hizmetçi dendiğinde bundan genellikle kişinin sahibi olduğu köleleri anlaşılmaktaydı. Bu konuda İslam hukukuna göre kişinin kölesine, insani muamelede bulunma zorunluluğu vardır. Bu kapsamda onun uygun bir şekilde çalışma koşullarını sağlama mecburiyeti olduğu gibi, yemesinde ve içmesinde de belli bir standardı sağlama mecburiyeti vardı. Köle evlenecek olursa, efendisi buna engel olamazdı ve bu durumda ya ona çalışma izni vermesi ya da onun da evlilikten kaynaklanan ihtiyaçlarını karşılayacak tarzda nafakasını temin etmesi gerekiyordu. Bu husus gerekirse mahkeme kararıyla çözüme kavuşturulmaktaydı.

Hizmet nafakasının kapsamına ayrıca kişinin bakıp beslediği hayvanları, bunun yanında bağ, bahçe, atölye, fabrika gibi cansız varlıklarının bakım ve onarımı için gerekli masrafları da dâhildir. Zira bunlar sadece belli kişiler için değil, aynı zamanda bütün toplum için faydalı metalardır. Her ne kadar özel mülkiyet olsalar da faydasının umumiliği bakımından bir tür kamu malı niteliğinde olan bu malların, bakım ve onarımının ihmali halinde zararı bütün topluma mal olacaktır. İslam hukukunda nafaka hususunu kısaca yukarıda açıkladıktan sonra kısaca Türk hukukunda nafaka konusuna da değinelim.

Türk Hukukunda Nafaka

Türk hukukunda tedbir, yoksulluk, iştirak ve yardım adı altında dört farklı nafaka çeşidi vardır. Bunlar kısaca şu anlama gelmektedir:

Tedbir Nafakası: Tedbir nafakası Türk Medeni Kanunu (TMK) madde 169’da şu şekilde maddeleştirilmiştir: “Boşanma veya ayrılık davası açılınca hâkim, davanın devamı süresince gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına, geçimine, eşlerin mallarının yönetimine ve çocukların bakım ve korunmasına ilişkin geçici önlemleri re’sen alır.”

Tedbir nafakası bakımından Kanun, kadın-erkek ayrımı gözetmemiştir Durumu iyi olan muhtaç taraf, ekonomik açıdan güçsüz olana nafaka verebilir. Bunun takdirini mahkeme yapar. Ancak sosyal gerçeklik ve uygulamalar bakımından tedbir nafakasını genellikle erkek verir. Tedbir nafakası, ayrılık veya boşanma davası nedeniyle yoksulluğa düşecek olan tarafa veya reşit olmayan müşterek çocuklara verilebilir. Tedbir nafakası boşama davası süresiyle sınırlıdır.

Yoksulluk Nafakası: Yoksulluk nafakası TMK madde 175’te düzenlenmiştir. “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan malî gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz.”

Yoksulluk nafakası talep edecek olan eşin boşanma açısından daha az kusurlu olması ve bu nafaka ödenmediği takdirde yoksulluğa düşecek olması gerekir. Yoksulluk nafakası hâkim tarafından resen değil, talep üzerine karara bağlanır.

Yoksulluk nafakası, nafaka yükümlüsünün gelirine göre belirlenir. Ancak mahkemeye yeniden müracaatla ileride miktarında artış ya da kaldırılması talep edilebilir. Bu nafaka türünde de kadın-erkek ayrımı gözetilmemiştir. Ancak uygulamada daha çok kadın lehine yoksulluk nafakasına hükmedilmektedir.

Yoksulluk nafakası genellikle süresiz olarak verilmektedir. Son zamanlarda yoksulluk nafakasının süresiz olmasından kaynaklanan bazı sıkıntılar medyada da gündeme gelmiş ve bununla alakalı toplumdaki eleştirilere yer verilmiştir. Zira bir gün dahi olsa evlenip boşanan kişi, yoksulluk nafakası talep ederek, ömür boyu bu nafakaya sahip olabilmektedir. Bundan dolayı yoksulluk nafakasının süresini sınırlamaya yönelik çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Yoksulluk nafakası, TMK madde 176 gereğince, alacaklı tarafın yeniden evlenmesi ya da 
taraflardan birinin ölümü halinde kendiliğinden kalkar.

İştirak Nafakası: Boşanma sonrası çocuğunun velayetini alamayan eşin, çocuk bakımına katkıda bulunmasına iştirak nafakası denmiştir. TMK madde 182/2 hükmüne göre “Velâyetin kullanılması kendisine verilmeyen eşin çocuk ile kişisel ilişkisinin düzenlenmesinde, çocuğun özellikle sağlık, eğitim ve ahlâk bakımından yararları esas tutulur. Bu eş, çocuğun bakım ve eğitim giderlerine gücü oranında katılmak zorundadır.”

Yasal düzenleme gereği iştirak nafakası talebinde bulunma hakkı, velayetin kendisine tahsisi edildiği eşe aittir. Karşı taraf bakımından nafakaya iştirak edilip edilmeyeceğine, edilecekse ne miktarda olacağına mahkeme karar verir. İştirak nafakasına hâkim kendiliğinden de hükmedebilir. Bu nafakanın kapsamına çocuğun yiyecek, giyecek, barınma, sağlık, dinlenme, eğitim, öğretim, harçlık, ulaşım giderleri girer. Çocuk kanunen reşit hale gelene kadar iştirak nafakası devam eder. Ancak TMK madde 328 gereğince bu nafaka, eğitim öğretim süresince devam eder.

Yardım Nafakası: Yardım nafakası aslında bir ahlaki kural olan akrabalar arasındaki yardımlaşma ve dayanışmanın hukuk kuralı haline dönüşmüş şeklidir. TMK madde 364’e göre, “Herkes, yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan üstsoyu ve altsoyu ile kardeşlerine nafaka vermekle yükümlüdür. Kardeşlerin nafaka yükümlülükleri, refah içinde bulunmalarına bağlıdır. Eş ile ana ve babanın bakım borçlarına ilişkin hükümler saklıdır.”

Üstsoy (anne, baba, dede, nine) ile altsoy (çocuk, torun) hısımları arasında nafakaya hükmedebilmek için nafaka yükümlüsünün mali gücünün olması yeterlidir. Ancak kardeşlerin birbirlerine karşı nafaka yükümlüsü olabilmesi için refah içinde olması gerekir. TMK madde 365 gereğince nafaka davası, mirasçılıktaki sıra göz önünde tutularak açılır. Dava, davacının geçinmesi için gerekli ve karşı tarafın malî gücüne uygun bir yardım isteminden ibarettir. Nafakanın, yükümlülerin bir veya bir kaçından istenmesi hakkaniyete aykırıysa hâkim, onların nafaka yükümlülüğünü azaltabilir veya kaldırabilir.

Netice Olarak

Dini ve hukuki açıdan nafaka meselesini bütüncül olarak ele alındığımızda bazı hususiyetlerin dikkat çektiğini görürüz. Bunlar kısaca şu şekilde arz edilebilir:

Türk Medeni Kanunu bakımından nafaka türleri ve çeşidinin, detaylı olarak incelendiği dikkatlerden kaçmamakla birlikte, her fırsatta yaptırımdan ve kanun gücünün beraberinde getirdiği zorlamaya dayalı yaptırımdan söz edilmiş olması, bu konuda ister istemez gönül hoşnutluğuna dayalı bir nafaka sisteminin olmadığını göstermektedir. Bu ise görünürde, taraflar arasında her an ortaya çıkabilecek bir nizânın veya çekişmenin zeminini hazırlıyor izlenimi doğurmaktadır. Ancak buradaki düzenlemelerde, her ne kadar eleştirilecek yönleri bulunsa da, genel manada nafaka alacaklısını veya yükümlüsünü korumaya matuf düzenlemelerin varlığı gözlemlenmektedir. Ancak TMK içerisinde düzenlenen nafaka meselesine özellikle boşanan çiftler açısından bakıldığında, yoksulluk nafakasının sürekli olması, tarafların ileride kuracakları yeni hayat açısından ciddi sakıncalar doğurmaktadır. Hatta nafaka yükümlüsünün veya alacaklısının ya mal kaçırmasına ya da durumunu gizleyerek karşı taraftan mal almaya yeltenmesine yol açmaktadır. Buna bir parça resmi yoldan yapılmayan evlilikleri de eklemek gerekir.

İslam hukukundaki duruma gelince, sistemin temelinde mülkiyetin özde Allah’a ait olduğu bilinci yatar. Buradan hareketle İslam hukukunda, nafaka ile infak kavramları bir arada düşünülmüş; sadece boşanan çiftler, çocuklar ve hısımlar açısından değil, canlı olsun ve cansız olsun insana hizmet eden tüm varlıklar bakımından söz konusu kavramlar iç içe kullanılmıştır. Uygulama da fiilen bu yönde olmuştur. Nafaka özelinde konuşacak olursak İslam hukukunda, öncelikle herkesten kendi dini inancı, vicdanı ve ahlakı gereği yükümlülüğünü yerine getirmesi istenmiş, bunda ihmal ya da kusurun olması durumunda mahkeme yoluyla görevin yerine getirilmesi sağlanmıştır. Boşanan çiftler bakımından ise nafaka belli bir müddetle sınırlandırılmıştır. Ayrılan/boşanan çiftlerin ısrarla birbirleri üzerinde külfet oluşturabilecek ilişkilerde bulunmasının önü kapatılmıştır. Ayrıca boşanmış çiftlere nafaka üzerinden ayak bağı oluşturularak, yeni evlilikler ve yuvalar kurmalarının önü kesilmek istenmemiştir.

Türk Medeni Kanunu’nda değişiklik yapılması amacıyla bugünlerde tartışılan ve süre tahdidi konulması gündeme taşınan yoksulluk nafakası uygulamasının revizyonu açısından, İslam hukukunun zengin birikiminden mutlaka istifade edilmesi gerektiği aşikârdır. Zira İslam hukukundaki uygulama ve öngörülere bakıldığında bu hususun daha başından itibaren sınırlı ve dar çerçevede düzenlenmiş olması, bugün insanlığın geldiği noktaya en başından yön vermesi açısından manidardır.

Cevap Yazın