Batı’nın Üzerinde Dolaşan Hayalet: Erdoğanofobi

Karl Marks ve Friedrich Engels’in, 170 yıl önce açıkladığı, ‘Komünist Manifesto”nun ilk cümlesinde şöyle diyordu: “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor: Komünizm hayaleti. Yaşlı Avrupa’nın bütün devletleri, Papası ve Çarı, Metternich’i ve Guizot’su, Fransız radikalleri ve Alman hafiyeleri, bu hayaleti dualar okuyup tütsüler yakarak kovmak üzere kutsal bir ittifakta el ele vermişlerdi.” Günümüzde Erdoğan korkusu da Batı’nın üstünde bir hayalet gibi dolaşıyor.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte gerek yurtiçinde gerekse uluslararası planda “Erdoğanofobi” yeniden hortladı. Bu fobiyi yorumlayanlar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığı üzerinden oluşturulan “algı ve verilen mesajların” arka planında ise sistematik bir proje olduğunu varsayıyor. Ne var ki toplumsal uzlaşı, şu ya da bu şekilde hayata geçemediği için de bu korkuyu besleyen argümanlar gittikçe daha çok taraftar topluyor. Erdoğan üzerinden oluşturulan korkunun, “İslamofobik zeminde kendisine yer bulduğunu” savunan ‘Erdoğanofobi’ kitabının yazarı Abdülkadir Özkan’a göre bu, “Politik düzlemde taraftar bulan siyasal bir korku türü. Erdoğan karşıtlığından ve nefretinden beslenen bir Neo-Oryantalizm projesi.” Diğer bir ifadeyle “bir tür Batı-Doğu çatışmasının güncel hali.”

Son dönemde gerek Batı başkentlerinden gelen resmi açıklamalar ve basında yer alan makaleler ile yayımlanan raporlarda görünen, Erdoğan karşıtı söylemler günden güne artmakta. 15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsü sonrası Batı başkentlerinden gelen cılız açıklamalar ve sessiz kalmalar da bunun cabası. BBC tarafından yapılan bir anketse Türkiye’de anti Amerikancılığın darbe girişimi sonrasında yüzde 28 arttığını gösteriyor. Buna göre 2014 yılında yüzde 36 olan Amerikan aleyhtarlığı 2017 yılından başlayarak yüzde 64’lere kadar yükseldi. Rüzgâr ekip fırtına biçmek şeklinde açıklanabilecek bu veriler, Batı’daki Türkiye uzmanlarının dikkatini yeteri kadar çekmiş görünmüyor ya da görülmek istenmeyen bir durum var.

Hal böyle olunca da Türkiye’de geniş bir kesim, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “otoriter, faşist ve diktatör” gibi kavramlarla tanımlanmasını, Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanını “itibarsızlaştırma yöntemi” olarak görüyor. Karl Marks ve Friedrich Engels’in, 170 yıl önce açıkladığı, “Komünist Manifesto”nun ilk cümlesinde şöyle diyordu: “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor: Komünizm hayaleti. Yaşlı Avrupa’nın bütün devletleri, Papası ve Çarı, Metternich’i ve Guizot’su, Fransız radikalleri ve Alman hafiyeleri, bu hayaleti dualar okuyup tütsüler yakarak kovmak üzere kutsal bir ittifakta el ele vermişlerdi.”

Günümüzde Erdoğan korkusu da Batı’nın üstünde bir hayalet gibi dolaşıyor. Geçtiğimiz Nisan ayında, Erdoğanofobi kervanına bir yenisi eklendi.

“Türkiye Artık Müttefik Değil”

24 Haziran’da cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği genel seçimi yapılması kararının alındığı 22 Nisan 2018’den bir hafta önce Washington merkezli Center for Security Policy (Güvenlik Politika Merkezi) tarafından bir kitap yayımlandı. “Türkiye Artık Müttefik Değil. Erdoğan’ın Yeni Türk Halifeliği ve Batıya Karşı Yükselen Cihadist Tehdit” başlıklı kitapta, NATO üyesi Türkiye’nin, Batıyla süre gelen ilişkilerinin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve partisiyle “dramatik” ve “köklü” bir yön değişikliğine uğradığı ileri sürülüyor.

10 ayrı uzmanın kaleme aldığı makalelerden oluşan kitabın Önsöz’ünde konuya, Cumhuriyet tarihi ile başlanıyor. Osmanlı sonrası dönemde Müslüman Türkiye’nin, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurucu babalığında seküler bir yönetim şekline büründüğü hatırlatılıyor. Seküler rejimin işlemediği ve sapmalar yaşadığı hallerdeyse anayasalarla kendisine, Cumhuriyet’i koruma ve kollama görevi verilen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin duruma “ayar verdiğinin” altı çiziliyor. Ancak yazıda gözden kaçırılansa darbelere yasal dayanak olarak gösterilen ve TSK’nın vazifesinin tanımlandığı İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesinin Gezi olaylarının yaşandığı 2013 yazının Temmuz ayının 13’ünde değiştirilmiş olması.

Kitapta, adı konulmasa da “seküler bir vesayet”ten söz edilirken, Türkiye’de söz konusu vesayetle mücadele eden İslamcı hareketlerin bunu nasıl yürüttüğü mercek altına alınıyor. İmparatorluğun ve hilafetin yıkılmasıyla birlikte geride kendini sürgünde hisseden derinden muhafazakâr İslami kitleler bıraktığına vurgu yapılan kitapta, Cumhuriyet Türkiyesi’nde kendine mecra arama aksiyonundaki iki ayrı İslami akımdan söz ediliyor.

Bunların birisi, Said Nursi’nin kurucusu olduğu Nurculuk olarak isimlendiriliyor. Nursi’nin politika, askeriye ve yargıya ilişkin düşüncelerinin genç öğrenciler tarafından benimsenip gizli bir örgütlenme modeliyle büyüdüğüne işaret ediliyor. Kitapta, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin faili olarak Türk mahkemelerinde kesinleşmiş mahkûmiyeti bulunan Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) elebaşı Fetullah Gülen’in hareketi de söz konusu Nurculuk akımının devamı olarak tarif ediliyor. Nurculuk akımının karşısına ise adı verilmese de Milli Görüş konuluyor. Erdoğan’ın imam hatip lisesinden mezun olduğu 70’ler milat kabul edilirken, bu tarihlerden sonra yükselmeyi sürdüren bir “Erdoğan gerçeği” üzerinde duruluyor. Kitapta Gülen’e, “cihadist Sünni din adamı” gibi oldukça kafa karıştırıcı bir isimlendirme yapılmış olması da kitabı hazırlayanların Türkiye’yi okuma konusunda zihinlerinin bir hayli karışık olduğunu gösteriyor.

“Erdoğan’ın amacı Atatürk’ün kurduğu seküler Türkiye Cumhuriyeti’ni kenara koyup Osmanlı yıkıldıktan sonra sürgüne gönderilen İslam’ı geri getirmekti” iddiasında bulunan kitaba göre artık yeni bir realite var.

Kitabın Önsöz’ünde belirtilen yeni realitede, Amerika Birleşik Devletleri ve NATO’yla ilişkiler özelinde Türkiye’nin, Batı kampından negatif şekilde ayrıştığı acil koduyla veriliyor. Erdoğan’ı seçim zaferlerini sağlayan toplumla kurduğu bağın kolay kolay kopmayacağı ön kabulüyle yazılan satırların yer aldığı kitaba göre, ardı ardına gelen seçim zaferleri, Türkiye’nin dış dünyayla ilişkisini belirlemekte:

“Türkiye, İslamlaşarak transforme olmak üzere. Halkı arkasına alan Erdoğan, Osmanlı’yı yeniden diriltmek iddiasında ve yeni halife olmak istiyor. Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail’le ipleri geren Türkiye, Menbiç’e ‘koalisyon çatısı altında’ askerlerini gönderen Fransa ile de didişmekte, Erdoğan ve ekibinin politikaları Batı başkentlerinde alarm zillerini çaldırmakta.”

Türkiye’nin, Suriye ve Irak özelinde bölgesel arzularını hedefe koyan kitapta, “bu bağlamda hiçbir dürüst Orta Doğu uzmanının Erdoğan’ın hem iç siyasette hem de dış politikada Amerika’ya, Batı kampındaki diğer ülkelere veya İsrail’e yönelik hasmane söylemini görmezden gelemeyeceği” iddia ediliyor.

“Alarm Durumuna Geçirme”

Kitapta, Erdoğan’ın lideri olduğu AK Parti, “cihadist ideolojiyle” suçlanıyor. Yukarıdan bakan bir söylemle “Bu kitap, Amerikan ulusal güvenlik politikaları uygulayıcılarını alarm durumuna geçirmeyi hizmet edinmiştir, artan bir tehditle agresif ve yayılmacı bir cihadist devlet hem de NATO üyesi olarak karanlık işler çevirmekte” denilerek tarihe kendilerince not düşürülmüş.

AK Parti’nin, HAMAS ve Müslüman Kardeşler’e destek verdiği öne sürülen yayında, Erdoğan’ın partisinin, Amerika’daki Müslüman toplumuyla ilişkileri de eleştiri oklarının hedefi oluyor. Bu organizasyonlardan birisi de “U.S. Council of Muslim Organizations” yani ABD Müslüman Organizasyonlar Konseyi (USCMO). Atıf yapılan Konsey, Amerika’da ve dünyada, İslamofobiyle mücadele girişimleriyle tanınıyor. Konsey, Mart 2014’te ABD’de bulunan bazı Müslüman sivil toplum kuruluşlarının birleşmesiyle oluşan bir şemsiye. ABD’nin farklı eyaletlerinden başkent Washington’a kadar gelerek kongre üyelerini makamlarında ziyaret edip Amerikalı Müslümanların talep ve şikâyetlerini dile getirecek kadar kabul gören Konsey için “toksik bir politik organizasyon” nitelendirmesi yapılarak ayrıştırıcı bir üslup kullanılıyor. Konsey, bu şekilde hedef alınarak 20 Ocak 2017’de başkanlık koltuğuna oturan ve ABD’deki İslamofobik saldırıların artmasındaki en önemli etmenlerden biri olarak görülen Trump’ın politikalarına da destek veriliyor.

ABD’nin başkenti Washington yakınlarında Türkiye tarafından yaptırılan ve 2016 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katıldığı resmi törenle açılan Amerika Diyanet Merkezi’nin de suçlamalardan nasibini aldığı kitapta, söz konusu merkezin, Müslüman Kardeşler hareketi unsurlarıyla temas ettiği iddiasında bulunuluyor. Kitapta Ankara’nın, Müslüman Kardeşler’le kurduğu temaslar kriminalize edilerek Washington’u bekleyen “felaket senaryosu” şu değerlendirmelerle açıklanıyor:

“Umudumuzun bu seviyelerde kalmasını ve sona ermesini dilediği Türkiye’deki trend (cihadizm) tespit edilip üzerine hızlı ve etkili şekilde gidilmeli. Türkiye’nin, Batı ittifakından çözülerek Müslüman Kardeşler ortaklığında politik ve jeostratejik evrilmeye uğraması Amerikan ulusal güvenliğine tüm dinamikleriyle alarm zilleri çaldırıyor.”

Kitabı yayımlayan Güvenlik Politikaları Merkezi’nin başkanı Frank J. Gaffney tarafından yazılan Önsöz, şu ifadelerle son buluyor: “Recep Tayyip Erdoğan’ın hükümeti artık müttefik değil, bu noktada düzeltici adımlar atmak istiyorsak önce bu realiteyi kabul etmeliyiz.”

Cami Karşıtı Gösterilerde Ön Saflarda

Kitabın aslında nasıl bir çizgide ilerleyeceği, Önsöz’deki imzadan hemen kestirilebiliyor. Güvenlik Politikaları Merkezi’nin başkanı Frank J. Gaffney daha önce de Erdoğan eleştirilerinden öte, “düşmanca” ifadeleriyle gündem olmuştu. 2016 Nisan ayında bir güvenlik toplantısına katılan Gaffney, Erdoğan’ın “takiye yaptığını, asıl amacının da İslami bir liderliğe ulaşmak olduğunu” iddia etmişti. Gaffney, “Erdoğan’ın kendi halkına anlattıkları şeyler ile bize anlatmaya çalıştığı şeyler arasında fark var. Erdoğan bize gelince sürekli, dayanışma hoşgörü merkezli söylemler kullanıyor” demişti. Tabii Gaffney’in, Erdoğan karşıtı sözleri bunlarla da sınırlı değil. Kasım 2016’da basına yansıyan haberlere göre Gaffney konuşmasında, Erdoğan’ı, Müslüman Kardeşler (İhvancı) olarak nitelendirirken, günün sonunda da kendini ‘halife’ ilan edeceği iddialarında bulunmuştu.

“Türkiye Artık Müttefik Değil. Erdoğan’ın Yeni Türk Halifeliği ve Batıya Karşı Yükselen Cihadist Tehdit” isimli kitabın yayıncısı Center for Security Policy’nin (Güvenlik Politikası Merkezi) kuruluşu 1988 yılına uzanıyor. Gaffney, merkezin hem kurucu hem de hâlâ başkanlığını yürütüyor. Kuruluşun üyeleri arasında Türkiye’nin yakından tanıdığı ‘Karanlıklar Prensi’ lâkaplı Richard Perle gibi Neo-Con isimler yer alıyor. 2010 yılında hazırladığı bir raporda Gaffney, camileri ‘fitne üretilen yerler’ olarak niteleyerek Amerika’nın pek çok eyaletinde cami karşıtı kampanyaların ön saflarında yer almıştı.

‘Karanlıklar Prensi’nin Himayesinde

Yine eski bir Pentagon danışmanı Harold Rhode da kitapta makalesiyle yer bulan isimlerden. İslam konusunda “uzman” olan ve iyi derecede Türkçe, Arapça, İbranice, Farsça bilen Rhode, Irak Savaşı öncesi hazırlıklarda da önemli bir rol oynadı. Rhode, Bush yönetiminin anti-Arap politikasını şekillendiren kişi olarak anılıyor. Rhode’u, Savunma Bakanlığı’nda düz bir memurken kuyudan çıkaran ise Richard Perle’den başkası değil. Rhode aynı zamanda birçok kaynakta, İslamizm karşıtı “gizli doktrinin” de arkasındaki isim olarak anılıyor.

Kitabın başlıklarından biri olan “Erdoğan’ın Yeni Türk Halifeliği” üzerinden konuya dalış yapan Rhode, Washington’un güvenlikle hemhal çevrelerinde “Türkiye nereye gidiyor” sorusunun artarak sorulmaya devam ettiğinden yakınıyor.

Rhode, Erdoğan’ı, modern Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmakla itham ederken, “Batı toplumuna yakın olan Türk halkı ve devlet kurumlarının İslamizasyon ve ümmet ideolojisiyle” ikame edildiği suçlamasında bulunuyor.

Birinci Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun varlık sebebinin Sünni İslam’ın yayılma ve genişlemesi olduğunu söylemesiyle dikkatleri çeken Rhode, Sünni İslam’ın temelindeki kimliğin, imparatorluk altında yaşayanların büyük çoğunluğu olduğunu vurguluyor.

Erdoğan’la Türkiye’nin başka bir yöne sürüklendiğini anlatmaya çalışırken yargılardan uzak değerlendirmeler de yaptığı dikkatlerden kaçmıyor. Hilafetin, imparatorluk sınırlarını aşan bir mefhum olduğunda hemfikir olan Rhode, hilafetin dünyanın neresinde olduğuna bakılmaksızın Sünni olan ya da olmayan tüm Müslümanları konu aldığını belirtmeden edemiyor. Türkler ve Kürtlerin pratiklediği İslam’ın, Şiiliğe daha yakın olduğunu söyleyerek kafaları karıştırmayı ihmal etmeyen uzman, söz konusu İslam’ı pratikleyenlerin, Osmanlı’da ikinci sınıf vatandaş muamelesi görerek Osmanlı İmparatorluğu’nda yüksek makamlarda yer alamadığını söyleyerek dozu arttırıyor. Niyet okumadan öte Rhode’un cümlelerinden Türkiye’nin iç “sorunlarının” kaşındığı hissediliyor.

“Batıya Giden Geminin Güvertesinde…”

Kitaptaki makalesinde, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin ortaya çıkışı üzerinden yakın tarih okumaları gerçekleştiren Rhode, Atatürk’ün dini özel alana iterek, sözüm ona “Batıyla uyumlu” hale getirmeye çalıştığını belirtiyor. Bunu yaparken de Osmanlı İmparatorluğu’nda dinin devletin politik kimliği olduğu durumu ortadan kaldırmaya çalıştığından dem vuruyor. Atatürk’ün bunda başarılı olup olmadığının tartışmalı olduğunu anlatan Rhode’e göre, “Atatürk’ün devrimci misyonu, halkın Müslüman kimliğini değiştirmeye yetmedi, onun vecizeleriyle hareket edenler de bu realiteyi görmezden geldi ve tarihin de söylediği gibi asimilasyon (yeni kimlik inşası) hiç de kolay değildi.” Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonraki dönemde pek çok vatandaşın, Atatürk’ün “empoze etmeye çalıştığı” Batıcıl kimliği sahiplenmekte zorluk çektiğini anlatan Rhode, bunu Sakallı Celal’in, “Batıya giden bir geminin güvertesinde, doğuya doğru hızla koşmaya çalışmak” sözünü alıntılayarak kanıtlamaya çalışıyor. Rhode’a göre seküler müesses nizam, asimilasyon sürecinin tutmadığının farkındaydı. “Takip edenleri hemen hemen Atatürk’e tapmaktaydı” diyerek konuyu biraz öteye taşıyan Rhode, daha da ileri giderek Atatürk’ün kimlik inşasını, Hz Muhammed’in, Araplar üzerindeki kimlik inşasına benzetiyor. Hz. Muhammed vefat ettikten sonra “onun yolundan giden pek çok kimsenin, İslamiyet öncesi kimlikleri yeniden olumlamaya başladığını” savunuyor.

Benzer bir durumun, Atatürk’ün hayatını kaybettikten sonra da yaşandığını aktaran Rhode, asimilasyonun bir nevi geri teptiğini, pek çok vatandaşın Cumhuriyet öncesi kimliklerine ‘geriye gidişe’ başladığını iddia ediyor. Rhode, anayasalarla Cumhuriyeti koruma ve kollama görevi verilen ordunun gerçekleştirdiği darbeleri bir anlamda aklayarak, Atatürk’ün ebediyete intikali ardından TSK’nın seküler cumhuriyetin garantörü olma görevini sürdürdüğünü ve ‘geriye gidiş’i durdurmaya çalıştığını öne sürüyor.

Atatürkçülük ile geleneksel Müslüman kimliği arasındaki çekişmenin sonraları seküler temelleri yıkmakta başarılı olacak Erdoğan dönemine kadar devam ettiğini söyleyen Rhode, siyaset sahnesine çıkan “Erdoğan’ın orduyu burduğunu ve kendi politik ajandasına itaat ettirdiğini” iddia ediyor.

Rhode’a göre Erdoğan, Türklüğün özüne inmişti ve mesajı oldukça basitti: “Yaptığınız uzun uzun Türkçe sohbetlerde bunu rahatlıkla anlayabilirdiniz. Seküler Türkler kendilerini kültürel olarak en üst sınıfta görüyorlardı, hatta Müslümanlardan da önde görüyorlardı kendilerini. Seküler hayat süren Müslümanların bile zaman zaman farkına vardığı gerçeği kültür açıkça ortaya koyuyordu: Türk kimliği etnik kökenden çok dini bir kimlikti.”

Tam da bu noktada Erdoğan ve arkadaşlarının, Necmettin Erbakan’ın yaptığı “Ani İslamisazyon (diriliş) hatasından ders aldığını” söyleyen Rhode, iktidara gittikleri ve uzun seneler orda kalmalarını sağladıkları planın iyi tertiplendiğini anlatıyor. Rhode, “Erdoğan bu süreçte yalan söylemedi ama planını gizleyebildi. Onun baştaki amacı, Türkiye’yi dünyadaki yerine (Osmanlı zamanı Cihan Devleti) geri getirmekti. Büyük Sünni güç olarak dünya sahnesine geri dönülecekti, İstanbul’daki hilafet yeniden kurulacaktı” yorumunda bulunuyor.

Washington’ın Okuyamadığı Erdoğanizm

Kitaptaki, “Erdoğan’ın Yeni Türk Halifeliği” başlıklı bölümün yazarlarından Horald Rhode, Erdoğan’ın, Batı başkentlerinde duyulmak istenen demokrasi, özgürlük ve insan hakları konularını seçmenlerinin anlayacağı şekilde ifade ettiğini belirtiyor. Rhode, söz konusu Erdoğanizm’i, Washington’da, Türkiye’yi takip edenlerinse okuyamadığını, “Erdoğan’ın nasıl biri olduğunu anlamadıklarını ve neleri elde etmek üzere olduğunu teşhis edemediklerini” anlatıyor.

Erdoğan’ın, Batılı liderlerle masaya otururken kendisinin ne dediğini değil, ne anlatmak istediğini aktaran tercümanlarını getirdiğini iddia eden Rhode’a göre, “Erdoğan, hiçbir işini şansa bırakmadı.” “Erdoğan’ın bahsettiği demokrasi, Batı’da bizim anladığımız demokrasiden farklı” diyen Rhode, Amerikalı diplomatların, Erdoğanizm’i anlama konusunda treni kaçırdığını, ilişkiler olumsuz etkilenmesin diyerek sorunu daha da derinleştirdiklerini belirtiyor. Rhode’da göre, “Türkçe de bilen sayılı Batılı siyaset uzmanları, Erdoğanizm konusunda Amerikan hariciyesini uyarmasına rağmen tepedekileri bu konuda ikna edemedi.” Rhode, Washington’daki siyasal müesses nizamın, Erdoğanizm ile ilgili duvarda yazanı okumayı reddettiğini ve “Türkiye ile çalışmaya devam etmeliyiz”in söz konusu çevrelerde saplantı haline geldiğini öne çıkarıyor.

Erdoğan’ın, kökleri 1928’e dayanan ve Mısır’da ortaya çıkan Müslüman Kardeşler örgütünün güçlü bir destekçisi olduğu iddiasında bulunan Rhode da HAMAS, El Kaide ve DAEŞ’in, söz konusu örgütün yan ürünleri olduğu iddiasıyla Erdoğanizm’i kriminalize etmeyi sürdürüyor. Erdoğan’ın HAMAS’a olan desteğinin açık olduğunu savunan Rhode’de göre, “Türkiye sınırlarından Kuzey Irak ve Suriye’ye olan savaşçı geçişleri” olayların bir diğer yüzü.

Kanıttan yoksun bu ifadelerin ardından konuyu yeniden Müslüman Kardeşler’e getiren Rhode, “Mısır’da 2012’de iktidara geldiklerinde Erdoğan’ın kendilerine süreci yavaş götürmelerini ve seküler anayasayı kabul edip herhangi bir askeri darbeye yol açmamalarını” tavsiye ettiğini ve bunda haklı çıktığını aktararak okurunu şaşırtıyor.

Rhode, yazısında sözü sonunda Erdoğan’ın, Katar’la olan güçlü ve yakın ilişkilerine de getiriyor. Satır arasında Ankara ile Riyad’ı karşı karşıya getirmeye çalıştığı sezilen “uzman”a göre Katar, Müslüman Kardeşler’in koyu bir destekçisi ve Suudi Arabistan’a zıt giden bir örgüte destek verme nedeni, Doha’nın Riyad’a olan tutkulu nefreti.

FETÖ Elebaşı Gülen Güzellemesi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve FETÖ elebaşı Fetullah Gülen karşılaştırması da yapan Horald Rhode, Erdoğan’ın mezhepsel farklılıkları ön planda tutan Pan-İslamist bir anlayışta olduğunu, FETÖ elebaşı Gülen’in ise daha çok Türk dünyasını öncelediğini ve Araplara yukardan bakan tarafları olduğunu ifade ediyor. Erdoğan’ın ise Arapları, “kardeş gibi” gördüğünü kaydediyor.

Washington için “Erdoğan ve Gülen savaşında her iki tarafa da başarılar dilenmeli” önerisinde bulunan Horald Rhode, birinden biriyle geçici ittifaklar kurulabileceğini ancak ne var ki “karar vericilerin taraf tutmasının tehlikeli sonuçları olabileceği” uyarısı yapıyor.

Erdoğan “Pan-İslamist bir lider mi, Türklerin lideri mi” sorusuna yanıt arayan Rhode’a göre, “İslami ajandasını yürüten bir Türk.” 2011 milletvekili genel seçimleri sonrası zafer konuşmasına atıf yapan Rhode, Erdoğan’ın söz konusu balkon konuşmasında “…bugün İstanbul kadar, Saraybosna kazanmıştır. İzmir kadar Beyrut kazanmıştır. Diyarbakır kadar, Batı Şeria, Gazze kazanmıştır. Bugün Türkiye kadar, Orta Doğu, Kafkasya, Balkanlar kazanmıştır” dediğini hatırlatıyor.

Hemen ardından, “Amerikalı bir Hristiyan liderin, seçim sonrası böyle bir zafer konuşması yaptığını ve zaferinin diğer Hristiyan ülkeler için önemini anlattığını düşünün, kulağa tuhaf gelmez mi bu” diye soran Rhode, tezini ispatlamak için de Batı’nın kendini Hristiyanlığın kalesi olarak görmediğini, artık Hristiyan ülkelerle bir birlik hissinde olmadığını, Almanya’daki Hristiyan Demokratlar dışında böyle bir konumlanma bulunmadığını öne sürüyor.

Erdoğan’ın Müslüman birliği izafe eden 2011’deki seçim zaferi konuşmasının herhangi bir Müslüman ülkenin lideri olmaktan daha önemli olduğunu belirten Rhode, Erdoğan’ın kendini evvela Müslüman olarak gördüğünü, Türk bir lider olmanınsa sonradan geldiğini savunuyor. “Zira kendisi için Türk demek, Müslüman demek” diyen Rhode, Türkiye’nin iç sorunlarını yeniden kaşıma eğilimine girerek kimlik konumlanmasının Sünni olmayan vatandaşları kapsamadığı görüşünü araya sıkıştırıyor. Söz konusu vatandaşların “ikinci sınıf” olarak görüldüğünü öne süren Rhode, Alevilerin ayrımcılığa uğradığı, Hristiyanların ve Musevilerinse bu yüzden Türkiye’yi terk ettiği iddiasında bulunuyor.

Konuyu Kürt sorununa getiren Rhode, Sünni Kürtler üzerine kurgulanan Erdoğan politikalarının ayrılıkçılığa varan hareketleri dizginlediğini, diğer yandan “Türk ordusunun Suriye içlerine kadar girerek Amerika’nın uzun zamandır yakın işbirliğinde olduğu Kürt militanların kontrol alanlarına kadar girmesinin” Washington’daki endişeleri tırmandırdığını aktarıyor.

“Eski Türkiye Kulaklara Küpe Olabilir”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın balkon konuşmalarında, Gazze ve Batı Şeria’daki Müslümanlara yaptığı çağrıların önemine dikkati çeken Rhode, Erdoğan’ın çağrı yaptıklarına, onların lideri olduğunu anlatmak istediğini ve kendisinin dediklerini takip etmelerini söylediğini anlatıyor. Rhode tezini, “Tüm bunların anlamı şu: Erdoğan kendisini, Türk bir liderden çok Pan-İslamist bir lider olarak görüyor” yorumuyla destekleme gayretine giriyor.

Erdoğan’ın tüm Müslümanlar adına konuştuğunu düşündüğünü anlatan Rhode’a göre, “Kudüs tüm Müslümanlar için kırmızı çizgidir” demesi de bu yüzden. Tam burada yine bir kıyasa giden Rhode, Batılı Hristiyan bir liderin, kutsal Roma’nın yıkılmasına vereceği tepkiyi düşünmenin tuhaf olacağını söylüyor. Hemen ardından da Almanya’nın merkez sağ pozisyondaki siyasî partisi olan Hristiyan Demokrat Birliği’nin (CDU) sayısı milyonu bulan ve Avrupa’daki sosyal yapıyı radikal bir şekilde değiştirme tehlikesini taşıyan Müslüman göçmenlere oldukça misafirperver yaklaştığı göndermesinde bulunuyor. Bu kıyaslamaları yaparken tüm dünyanın itirazlarına rağmen ekmeğe saplanan kama gibi ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşımasını yok sayıyor.

Erdoğan kendisini, Müslümanların lideri olarak görse de diğer Müslüman liderlerin bunda hemfikir olmadığını savunan Rhode, tezine tutunacak örnekler ararken, “Mısır, Erdoğan’dan nefret ediyor. Mısır kendini, Müslüman dünyasının lideri olarak görmekte, El Ezher Üniversitesi en önemli Sünni dini enstitü olarak Kahire’de. Bununla birlikte Suudiler, kendisini Müslüman dünyasının lideri olarak görüyor, zira kutsal şehirler Mekke ve Medine onların kontrolünde” şeklinde yorumlar getiriyor.

Güvenlik Politika Merkezi (Center for Security Policy) yayınlarından çıkan “Türkiye Artık Müttefik Değil. Erdoğan’ın Yeni Türk Halifeliği ve Batıya Karşı Yükselen Cihadist Tehdit” isimli kitaptaki, “Erdoğan’ın Yeni Türk Halifeliği” başlıklı yazının sonuç bölümünde Horald Rhode, tüm anlattıklarının ne anlama geldiği sorusuna yanıt da arıyor. Bunun için de “Atatürk yolundan sapıldı mı? Erdoğan gerçek Türk ruhunu mu temsil ediyor” sorusunu soruyor.

Sakallı Celal’in “Batıya giden bir geminin güvertesinde, doğuya doğru hızla koşmaya çalışmak” sözüne bir kez daha atıfta bulunan Rohde, “sorunun yanıtı belli gibi” diye ekliyor. Rhode’a göre, Türkiye’deki politik İslam’a mukabele edecek bir “karşı darbenin hayali oldukça zor” görünüyor. Uzman açıkça “İyiden iyiye rezil olmadan bölgede başka müttefikler aramalıyız” görüşünü dile getiriyor.

Rhode, “Belki de Türk ve İslami kültüre daha derinden inmeliyiz” derken, artık daha realistik bakmanın zamanının geldiğini, Erdoğan’ın yükselen gücünden önceki seküler Atatürk Türkiyesi’nin ise “daha sadık ve güvenilir bir müttefik” olduğunu yorumluyor ve yazısını şöyle bitiriyor:

“Geleceğin güvenilir, Amerikan müttefiki olabilecek Batı yönelimli Atatürkçü Türkiye artık geçmişte kaldı. Politika yapıcılarımız için eski Türkiye, müttefiklerimizle olan geçimimiz kulaklara küpe olabilir.”

“Yeşiller ve Maviler”

Kitaba katkı verenler arasında dikkati çeken isimlerden bir başkası ise ABD’li tarihçi, Orta Doğu üzerine araştırmalarıyla tanınan ve düşünce kuruluşu Middle East Forum’un kurucusu gazeteci Daniel Pipes.

Kitaptaki 10 ayrı bölümden birisini yazan Daniel Pipes’a ait makalenin başlığı, “NATO’nun Türkiye Meselesi”. Pipes’a göre, “bir zamanların NATO partneri olan Türkiye, Erdoğan yönetimiyle bölgedeki tüm düzeni altüst etmiş durumda.”

Pipes, Türkiye hakkında yakın ve geçmiş zamanda pek çok makale yazmış, yazılı ve görsel medyada kendine yer bulabilmiş biri. Amerika’da ‘Neo-Con’ olarak adlandırılan ‘yeni muhafazakâr’lardan biri olarak biliniyor. Adı, Büyük Orta Doğu Projesi’nin (BOP) çekirdek kadroları arasında da geçiyor. Ancak ABD Başkanı Donald Trump’ın adaylık kampanyasından bugüne kadar gelen süreçte Pipes’ın, Amerikan sağının veya Washington DC’nin, Orta Doğu ve Türkiye üzerine konularda hangi kritik grup içinde yer aldığı tartışma konusu. Hatta öyle ki Trump’ın, Orta Doğu ve Türkiye politikalarına “gönülden destek veren bir isim” olduğunu söylemek de zor.

National Review ve Jerusalem Post’un ödüllü köşe yazarı olan Daniel Pipes’ın, Türkiye ve Erdoğan’a karşı eleştirilerinde milat olarak belirlediği tarih 2011 ve sonrası. 2011, Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) ile dershaneler üzerinden başlayan ve köprülerin atılmasına yol açan tartışmaların da tarihi.

2012 yılının son ayında Türkiye’ye gelen ve National Review Online’da “Talking Turkey” (Türkiye’yi Konuşmak) makalesini kaleme alan Pipes, o tarihte Türkiye’ye karşı eleştirilerinin dozunu artırmaya başlamıştı. Söz konusu ziyaretinde Türkiye’de 5 gün kalan Pipes, Akşam gazetesinin 6 Ocak 2013 tarihli nüshasında belirttiği gibi, AK Parti üyeleriyle görüşmemiş, sadece “CHP’den ve Gülen Hareketi’nden temsilcilerle görüşme imkânı” bulmuştu.

Yine 14 Mart 2014 tarihli Aydınlık gazetesindeki bir söyleşisinde Pipes, darbe girişiminin öncesinde AK Parti-FETÖ mücadelesini şu sözlerle değerlendiriyordu:“Bizans İmparatorluğu’nda, İstanbul’daki hipodromda yeşiller ve maviler vardı. Bunlar çatışırlardı. Durum biraz oradaki bölünmeye benziyor. İslamcılar, ortak düşman olan ordu var olduğu sürece birlik halindeydi. Ama Temmuz 2011’den bu yana artık bir ordu yok, bu nedenle birbirleriyle savaşıyorlar. (…) Ve en çok şaşırdığım nokta, -AKP’nin kurulduğu 2001 yılından geçen yıla kadar- olağanüstü siyasi yetenek gösteren Başbakanın, son bir yıl içinde hatadan başka bir şey yapmamış olmasıdır. Ve her hata yaptığında, hatalarını ikiye, üçe katlamasıdır.”

Beltway Koridorlarından Yansıyanlar

15 Temmuz darbe girişiminin failinin FETÖ olmayacağına dair gözü kapalı yorumlarıyla da Türkiye’de tepkileri üzerine çeken Daniel Pipes’ın, ABD ulusal güvenlik politikasının pişirildiği Trump Amerikası’nın yeni Beyaz Saray mutfağına yakın biri olup olmadığı aslında tartışmalı.

Ne var ki Beltway olarak da bilinen Amerikan devlet bürokrasisi, Donald Trump başkanlığına tam anlamıyla alışmış değil. ABD Başkanı Trump’ın da yaptığı atamalarla bürokrasiyi dizginleyebildiğini söylemek güç. Bu nedenle söz konusu kitabın, Türkiye’ye ilişkin Washington DC’deki baskın görüşü yansıtmayacağı sonucu çıkarılabilir. Ancak Beltway koridorlarından, Amerikan düşünce kuruluşlarının raporlarına yansıyan Erdoğan ve partisine yönelik aleyhtarlığın gelişmeye devam ettiği sonucuna da varılabilir.

Kitaptaki, “NATO’nun Türkiye Meselesi” başlıklı bölümde Pipes, NATO’nun Türkiye ile ilişkileri dondurmasından söz ediyor. Bunun ateşli bir savunucusu olduğunu gizlemeyen Pipes, “NATO’ya karşı hasmane bir tutum izleyen bir ülkenin müttefik olamayacağını, Türkiye’nin düşman kampında kendini konumlayan ilk üye olduğunu” savunuyor. Pipes, söz konusu konumlanmanın uzun zamandan beri olduğunu da iddia ediyor.

ABD’li düşünce kuruluşu Council on Foreign Relations’ın (CFR) Türkiye uzmanı Steven Cook’tan alıntı yapan Pipes, Türkiye’nin NATO içinde öneminin azalmasının yararlı olabildiğini, diğer yandan Ankara’nın ne gibi sorunlara yol açabileceğini kestirmenin zor olduğunu anlatıyor.

“Hangisi öncelliğimiz, NATO’nun misyonunu ifa etmesi mi yoksa Ankara’nın nüfuzuna girmeye devam etmesi mi” sorusunu sorup yanıt arayan Pipes, bunun “Türkiye’nin ne kadar süre İslamist diktatorya altında yaşamayı sürdüreceğine” bağlı olduğunu belirterek Neo-Con müdahaleciliğinin cüretini göstermekten de geri duymuyor.

İncirlik Üzerinden Tehdit

Kitaptaki yazısında Türkiye’de, Batı karşıtlığının artığından dem vuran Pipes, NATO’nun Ankara’dan azade olmasının yani Türkiye’nin üyelikten çıkarılmasının üstünde duruyor. Türkiye’nin NATO’dan çıkarılmasına yönelik söylemlerin 2009’dan bu yana yapıldığını aktaran Pipes, NATO’nun 1949 yılından bu yana olan kurumsal yapısında üyelikten çıkarılma sürecinin tanımlanmasının net yapılamadığından yakınarak, Türkiye ile ilgili konuyu kurumsal mekanizmalardaki bürokrasiye bağlayıp Ankara’nın önemini kendince saklama yoluna gidiyor.

Ankara’nın 15 Temmuz darbe girişimi sonrası dönemde İncirlik Üssü’nün kullanımına yönelik başvurduğu kısıtlamalara konuyu getiren Pipes, “Alman unsurlarının bile dünyanın en aktif ve en tehlikeli savaş bölgesi Suriye’ye yakın olan bu üssü terk ettiğini” anlatıyor. Pipes’a göre, Romanya ve Ürdün’de üs oluşturma gibi seçenekler masada ve itibar ettiği anlaşılan bazı kaynaklara göre süreç başladı bile.
Diğer yandan İncirlik’in yaklaşık 50 nükleer başlığa ev sahipliği yaptığı bilgisini vermeyi de ihmal etmeyen Pipes, söz konusu nükleer başlıkların ivedilikle yerinden kaldırılmasını öneriyor.

Pipes, derdinin asıl kaynağını ise sona bırakıyor ve silahların üssün bulunduğu ülke tarafından el geçirilmesi tehlikesinden dem vuruyor. Amerikan Kongresi’nin, Türkiye’ye silah ve uçak satışlarını durdurması gerektiğini savunarak meseleyi daha da ileri bir noktaya taşıyor. Erdoğan’ın, “Ey NATO! Afganistan, Somali ve Balkanlarda biz görevimizi yaptık. Biz, Suriye’ye gidince niye arkamızdan gelmiyorsunuz” sözlerini hatırlatan Pipes, bir üyeye yapılan saldırının hepsine yönelmiş kabul edileceğini öngören NATO’nun 5. maddesinin “Kürtlerle savaşan” bir Ankara için ittifakı “gereksiz” reaksiyonlara itmemesi gerektiğini ifade ediyor. Pipes’ın bu ifadeleri bir yandan Türkiye’nin terörle mücadelesini azımsayan, diğer yandan PKK ve Suriye’deki kolu PYD’ye selam duran bir uzman profili sunuyor.

NATO şemsiyesinin, Türk ordusundan uzaklaştırılması gerektiğini savunan Pipes; istihbarat paylaşımının durmasını, Türk personellere verilen eğitimlerin sona erdirilmesini, silah geliştirme programlarına Türkiye’nin katılımına izin verilmemesini de öneriyor. Pipes bununla da yetinmiyor ve Türkiye karşıtlarına yardım edilmesini bile öneriyor: “Suriye’de Kürtlerin yanında yer alınmalı, Kıbrıs’ta oluşan Yunanistan-İsrail ittifakına destek verilmeli.”

Söylemlerini kanıtlamak için verdiği örnekler ise kendi içinde zaman zaman çelişkiler barındırıyor. Türkiye’nin NATO şemsiyesinden çıkarılması için savunduğu tezlerdeki meseleye “Soğuk Savaş” penceresinden bakmamayı salık veren Pipes, ilerleyen sayfalarda bunu unutarak Soğuk Savaş üzerinden yargıda bulunuyor. Komünistlerin bir üyeye yapılan saldırının hepsine yönelmiş kabul edileceğini öngören NATO’nun 5. maddesini provoke etmediğini hatırlatan Pipes, “NATO üyesi hiçbir ülkenin Varşova Paktı’na girmeyi düşünmediğini” savunuyor.

“Kürtlerin Doğum Oranı Saatli Bomba”

Kitapta kendine yer bulan 10 kişilik kadrodan bir başka isim de ekonomist David P. Goldman. Makalesinin adı, “Erdoğan’ın Ekonomik ve Demografik Krizi” olan Goldman, yazısına oldukça sert bir başlangıçla dalıyor. Goldman’e göre Türkiye coğrafi, demografik ve ekonomik olarak üstesinden zor gelinebilecek belirsiz bir döneme girdi. Demografiyle açılış yapan Goldman, Kürtlerin doğum oranındaki artışı bunların arasında bir saatli bomba olarak tarif ediyor. Goldman’in tahminlerine göre 2040’ta askerlik çağında olan vatandaşların yarısından fazlası evinde birinci dil olarak Kürtçe konuşanlardan oluşacak.

Evlilik oranlarının da alarm verdiğine dikkati çeken Goldman, Türkiye’nin en kalabalık şehri İstanbul’da 2001-2015 arasında evlilik oranının %30, Ankara’da ise %40’tan fazla gerilediğini Türkiye İstatistik Kurumu verileri üzerinden aktarıyor. Kuzey ve kuzeybatı illerindeyse söz konusu gerilemenin %50’den fazla olduğunu belirtiyor. Kadınlarda, sadece “çocuk sahibi olmayı reddetme değil, evliliği reddetmenin” gerçekleştiğini, etnik olarak Türk olanlarda evlenme oranlarının inmesiyle birlikte doğum oranlarında keskin düşüşlerin kaçınılmaz olduğunu savunan Goldman, Türkiye’nin, Müslüman dünyasındaki en düşük doğurganlık oranına sahip ülke haline gelebileceği tahmininde bulunuyor.

Goldman’e göre sık sık üç çocuk çağrısı yapan Erdoğan’ın, “modern Türk toplumunun kaçınılmaz etkilerine karşı direnci ancak uzun vadede kırılabilir.”

Türkiye milli güvenlik politikasının, “Kürtlerin Türkiye’nin demografik yapısından artan ağırlığı yanında sınırın öbür yanında Suriye ve Irak’ta gelişmekte olan Kürt realitesini ertelemek üzerine adandığını” savunan Goldman, AK Parti’nin, İslamist bir parti olarak ilk başlarda seküler Türk milliyetçiliğine karşı geldiğini, Kürtleri de Müslüman kimliğe entegre etmeyi seçtiğini anlatıyor. 2003 yılında Irak’ın işgali sonrasında Kürt özerk bölgesi oluşana dek söz konusu politikanın başarısının tartışılabileceğini söyleyen Goldman, azımsanmayacak bir askeri gücü de olan özerk bölgenin oluşmasından sonraki dönemde Kürt milliyetçiliğine ilham veren özerkliğin, devlet olma yönünde ilerlemesiyle sahadaki realitenin değişmeye başladığını anlatıyor.

Diğer yandan Beşar Esed’e karşı 2011’de çıkan ayaklanmalarla birlikte Amerikan’ın da desteğiyle Suriye’deki Kürtlerin hareketlendiğini anlatan Goldman, Kürtlerin aynı zamanda Suriye’nin devasa petrol üretim bölgelerinin yönetimini de ele geçiren önemli bir silahlı güç olarak yükseldiğini vurguluyor. Goldman böylece aslında ABD’nin ‘Kürt sevdası’nın nedenini de itiraf etmiş oluyor.

Amerika’nın, Irak ve Suriye’de DAEŞ’le mücadelede Kürtleri partner olarak seçtiğini, Kürt militanların Amerikalı ve hatta Alman uzmanlarca eğitilip silahlandırıldığını anlatan Goldman, bunun kendi içindeki etnik ayrılıkçı hareketleri teşvik edeceği gerekçesiyle Türkiye tarafından oldukça tepki gördüğünü de belirtiyor.

Türk Ekonomisinin “Çinlileşmesi” Tezleri

Goldman, “Erdoğan’ın Ekonomik ve Demografik Krizi” başlıklı makalesinde, yakın gelecekte ekonomi özelinde yaşanacak bir Türkiye-Çin yakınlaşması tahmininde de bulunuyor. Kendi toprak bütünlüğüne NATO’nun duyarsız kaldığını gören Ankara’nın, eksenini Doğu’ya kaydırdığını söyleyen Goldman, Türkiye’nin birkaç yıl içinde Çin’in “ekonomik uydusu” haline gelmesinin muhtemel olduğu iddiasında bulunuyor.

Türkiye’nin on yıllarca Çin’in Sincan Özerk bölgesindeki (Doğu Türkistan) Türkçe konuşan Müslümanlara destek verdiğini anlatan Goldman, Uygur Türklerinin, Çin otoriteleri tarafından ciddi tehdit olarak görüldüğünü, diğer yandan kendi ifadesiyle “birkaç bin dolayındaki Uygur Türkü”nün, Güneydoğu Asya’daki elçiliklerden sağlanan pasaportlarla Suriye’ye geçiş yaparak Türkiye’nin destek verdiği Özgür Suriye Ordusu saflarında savaştığını, söz konusu Uygurların kaçının Çin’e geri döndüğünün bilinmediği iddialarını ortaya atıyor.

Goldman, buna rağmen Çin Devlet Başkanı Şi Cinping tarafından 2013 yılında ilan edilen “Bir Kuşak Bir Yol” (One Belt One Road- OBOR) projesinin Türkiye için biçilmiş kaftan olduğu iddiasında. Goldman’a göre, “Türkiye, kolay kredilerle inşaat ve tüketim harcamalarının ödendiği, diğer yandan da kredi genişlemesinin üretim merkezleri kurmak yerine ithal ürünleri finanse etmekte kullanıldığı” bir fasit dairede ve OBOR, bu durumdan çıkmasını sağlayabilecek çözüm sunuyor.

Asya’nın en doğusuyla Atlas Okyanusu’nun Avrupa kıyılarını kara ve demiryolu ile petrol ve gaz boru hatlarıyla bağlayacak OBOR projesinin orta koridoru üzerinde bulunan Türkiye için fırsatlar sunduğunu tahminleyen Goldman’a göre hem İran hem de Türkiye, ekonomik geleceklerini OBOR’da görüyor. Türkiye’yi, OBOR’un merkez noktası olarak gören Pekin yönetimi de İran üzerinden Türkiye’ye bağlanan demiryolları hattını inşa etmeye başladı bile.

Dünyanın önde gelen finans ve bankacılık devi Bank of China’nın, Türkiye’deki altyapı yatırımlarını finanse etmeye başladığını aktaran Goldman, Çin’in telekomünikasyon devi ZTE’nin de Türkiye’yi bölgesel teknolojik merkez olarak seçtiği bilgisini de vermiş. Goldman, “OBOR, Türk ekonomisinin Çinlileşmesini vadediyor ve bunun en somut olarak görülebileceği sektörse telekomünikasyon olacak” tahmininde bulunuyor.

Gelişmekte olan ülkelerden olan Türkiye’deki iş gücünün üçte birinin kayıt dışı olduğunu anlatan Goldman, Çin’in de kayıt dışı ekonomiden kayıt altında ekonomiye entegre olmuş ilk gelişmiş ülke olduğunu ve bunu akıllı telefonlar ve elektronik ödemelerle gerçekleştiğini hatırlatıyor. Bu durumun da vergi otoriteleri için tüm işlemleri şeffaf hale getirdiğini aktaran ekonomist David P. Goldman, kitaptaki makalesinde, Türkiye’de de Çin’le aynı orada akıllı telefon kullanımı yaygınlığı olduğunu, Türkiye’nin 2023’e kadar aynı Çin gibi nakit paranın kullanılmadığı bir toplum hale gelebileceği tahmininde bulunuyor.

Goldman; ZTE, Huawei gibi Çin telekomünikasyon firmalarının Türk GSM şirketlerinin son sürümlerini üstlendiğini, Turkcell’in Huawei ile 5G teknolojisini yenilemek üzere kontrat imzaladığını da aktarıyor.

Cevap Yazın