Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Thursday, September 24, 2026

II. Mahmut’tan NATO’ya: Türkiye’nin İki Yüzyıllık Güvenlik Jeopolitiği

Uluslararası ilişkiler literatüründe Türkiye’nin NATO üyeliği çoğunlukla 1952 yılında başlayan bir güvenlik tercihi olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, Soğuk Savaş’ın güvenlik dinamiklerini açıklamak bakımından önemli olmakla birlikte, Türkiye’nin Batı güvenlik mimarisiyle kurduğu ilişkinin tarihsel arka planını yeterince ortaya koymamaktadır. Türkiye’nin NATO içerisindeki konumunu doğru değerlendirebilmek için, Cumhuriyet döneminin ötesine geçerek Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyılda karşı karşıya kaldığı jeopolitik dönüşümü incelemek gerekmektedir.

Devletlerin dış politika tercihleri çoğu zaman ideolojik yönelimlerden ziyade jeopolitik zorunluluklar tarafından şekillenir. Coğrafya değişmediği sürece güvenlik kaygıları da büyük ölçüde süreklilik gösterir. Bu nedenle Türkiye’nin günümüzde NATO içerisindeki stratejik rolü, yaklaşık iki yüzyıl önce Osmanlı Devleti’nin Rusya karşısında geliştirdiği güvenlik arayışından bağımsız değerlendirilemez.

I. Türkiye’nin Batı Güvenlik Mimarisiyle İlk Teması: II. Mahmut Dönemi ve Jeopolitik Dönüşüm

Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyıldaki dış politika dönüşümünün temelinde, uluslararası güç dengelerindeki değişim ve özellikle Rusya İmparatorluğu’nun artan baskısı yer almaktadır. XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren Karadeniz’in kuzeyinde üstünlük sağlayan Rusya, askerî gücünün yanında diplomatik araçlarla da Osmanlı Devleti üzerindeki etkisini artırmaya başlamıştır.

Bu sürecin hukuki zemini 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması ile oluşmuştur. Antlaşma, Rusya’ya Osmanlı ülkesindeki Ortodoks tebaanın durumuna ilişkin diplomatik girişimlerde bulunma imkânı sağlamış; bu durum ilerleyen yıllarda Rus dış politikasının Osmanlı iç siyasetindeki nüfuzunu genişletmek için kullandığı önemli araçlardan biri hâline gelmiştir.

II. Mahmut’un tahta çıktığı 1808 yılında Osmanlı Devleti, hem iç isyanlarla hem de kuzeyden gelen Rus baskısıyla karşı karşıyaydı. Balkanlar’da yükselen milliyetçilik hareketleri, Mora İsyanı ve Rusya’nın Ortodoks topluluklar üzerindeki etkisini artırması, İstanbul’un güvenlik algısını köklü biçimde değiştirmiştir. Devlet açısından temel mesele artık yalnızca sınırların korunması değil, imparatorluğun siyasal bütünlüğünün sürdürülebilmesiydi.

1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında imzalanan Edirne Antlaşması, Osmanlı Devleti’nin Rusya’yı tek başına dengelemesinin giderek zorlaştığını ortaya koymuştur. Ardından Mısır Meselesi’nin patlak vermesi ve Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın ilerleyişi karşısında Rus desteğine başvurulması, 1833 tarihli Hünkâr İskelesi Antlaşması’nı beraberinde getirmiştir. Kısa vadede güvenlik sağlayan bu gelişme, uzun vadede Rus nüfuzunun artmasına ve Boğazlar meselesinin Avrupa güç dengelerinin merkezine yerleşmesine neden olmuştur.

Bu gelişmeler, Osmanlı yönetimini güvenlik politikasını yeniden tanımlamaya yöneltmiştir. Devlet, Rusya’yı yalnızca askerî güçle dengelemenin mümkün olmadığını görerek İngiltere başta olmak üzere Batılı devletlerle daha yakın ilişkiler geliştirmeye başlamıştır. 1838 tarihli Balta Limanı Ticaret Antlaşması da yalnızca ekonomik sonuçlarıyla değil, Osmanlı’nın Batı ile kurduğu stratejik yakınlaşmanın önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmelidir.

II. Mahmut döneminde şekillenen bu güvenlik anlayışı, Osmanlı Devleti’nin Batı ittifak sistemine doğrudan katıldığı anlamına gelmemektedir. Bununla birlikte devlet, güvenliğini uluslararası güç dengeleri ve ittifak ilişkileri üzerinden sağlamaya yönelik yeni bir stratejik yönelim benimsemiştir. XIX. yüzyıl boyunca gelişen bu yaklaşım, Cumhuriyet döneminde farklı kurumlar ve farklı aktörler üzerinden devam etmiş; 1952 yılında NATO üyeliğiyle kurumsal bir çerçeve kazanmıştır. Bu yönüyle Türkiye’nin NATO içerisindeki stratejik konumu, ani bir dış politika değişikliğinin değil, yaklaşık iki yüzyıldır devam eden güvenlik jeopolitiğinin doğal sonucudur.

II. Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Güvenlik Arayışı ve Batı İttifakına Kurumsal Entegrasyon

Cumhuriyet’in ilanı, Osmanlı Devleti’nin son döneminde şekillenmeye başlayan güvenlik anlayışını ortadan kaldırmamış; değişen uluslararası sistem içerisinde yeniden yorumlamıştır. Yeni Türk Devleti, dış politikasını egemenlik, bağımsızlık ve uluslararası meşruiyet ilkeleri üzerine inşa ederken, güvenlik stratejisini de bölgesel denge ve diplomasi temelinde şekillendirmiştir.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında temel öncelik, Lozan Antlaşması ile kurulan uluslararası statünün korunması ve genç devletin kurumsal yapısının güçlendirilmesiydi. “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi doğrultusunda izlenen dış politika, pasiflikten ziyade dönemin şartlarına uygun ihtiyatlı bir güvenlik stratejisini yansıtmaktaydı. Bu dönemde Türkiye, bölgesel iş birliklerini destekleyerek çevresinde istikrar kuşağı oluşturmayı hedeflemiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası sistemin iki kutuplu yapıya dönüşmesi, Türkiye’nin güvenlik ortamını köklü biçimde değiştirmiştir. Sovyetler Birliği’nin Boğazlar rejimine ilişkin talepleri ve Türkiye’nin doğu sınırlarına yönelik iddiaları, Ankara’nın güvenlik önceliklerini yeniden şekillendirmiştir. Böylece XIX. yüzyılda Çarlık Rusyası karşısında ortaya çıkan güvenlik baskısı, farklı bir uluslararası sistem içerisinde yeniden hissedilmiştir.

Bu gelişmeler karşısında Türkiye, güvenliğini uluslararası ittifaklar aracılığıyla güçlendirme yolunu tercih etmiştir. Truman Doktrini ve Marshall Planı ile başlayan Batı ile yakınlaşma süreci, 1952 yılında NATO üyeliğiyle kurumsal bir nitelik kazanmıştır. NATO üyeliği, yalnızca Sovyet tehdidine karşı alınmış kısa vadeli bir güvenlik tedbiri olarak değil, Osmanlı Devleti’nin son döneminde şekillenmeye başlayan  denge stratejisinin Cumhuriyet dönemindeki kurumsal devamı olarak değerlendirilmelidir.

Soğuk Savaş boyunca Türkiye’nin NATO içerisindeki stratejik değeri; Türk Boğazları üzerindeki egemenliği, Sovyetler Birliği’nin güney kanadındaki konumu ve Balkanlar, Kafkasya ile Orta Doğu arasında oluşturduğu jeopolitik köprüden kaynaklanmıştır. Kore Savaşı’nda gösterdiği askerî performans ve İttifak’ın güneydoğu kanadına sağladığı katkılar, Türkiye’nin yalnızca güvenlik tüketen değil, güvenlik üreten bir müttefik olduğunu ortaya koymuştur.

Dolayısıyla Cumhuriyet döneminin güvenlik politikası, Osmanlı’dan kopuşu temsil eden yeni bir stratejik yönelimden ziyade, değişen uluslararası koşullara uyarlanmış tarihsel bir sürekliliği ifade etmektedir. Bu süreklilik, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte yeni sınamalarla karşılaşacak; ancak Türkiye’nin jeopolitik önemini ortadan kaldırmak yerine, farklı güvenlik dinamikleri içerisinde yeniden tanımlayacaktır.

III. Soğuk Savaş Sonrası Dönemde Türkiye’nin Değişmeyen Jeopolitiği

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte uluslararası sistem iki kutuplu yapıdan tek kutuplu bir düzene evrilmiş, bu dönüşüm NATO’nun geleceği ve Türkiye’nin İttifak içerisindeki stratejik konumu hakkında yeni tartışmaları beraberinde getirmiştir. Dönemin yaygın değerlendirmelerinden biri, Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla Türkiye’nin jeostratejik öneminin de azalacağı yönündeydi. Ancak sonraki gelişmeler bu öngörünün gerçekleşmediğini göstermiştir.

Soğuk Savaş’ın sona ermesi tehditleri ortadan kaldırmamış, yalnızca güvenlik risklerinin niteliğini değiştirmiştir. Etnik çatışmalar, uluslararası terörizm, düzensiz göç, enerji arz güvenliği, siber tehditler ve bölgesel istikrarsızlıklar, güvenlik gündeminin yeni başlıkları hâline gelirken NATO da kolektif savunmanın yanında kriz yönetimi ve bölgesel istikrara odaklanan daha geniş bir güvenlik anlayışı geliştirmiştir.

Türkiye açısından değişmeyen temel unsur ise coğrafya olmuştur. Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’nun kesişim noktasındaki konumu; Yugoslavya’nın dağılması, Kafkasya’daki çatışmalar, Irak ve Suriye’deki istikrarsızlık ile Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti gibi gelişmeler karşısında Türkiye’nin stratejik değerini korumasını sağlamıştır. Bu süreçte Türkiye, Bosna-Hersek, Kosova ve Afganistan başta olmak üzere NATO’nun çeşitli operasyonlarına aktif katkı sağlayarak yalnızca güvenlik talep eden değil, güvenlik üreten bir müttefik olduğunu ortaya koymuştur.

Bununla birlikte Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye ile NATO arasında terörle mücadele, Orta Doğu politikaları ve savunma sanayii gibi alanlarda zaman zaman görüş ayrılıkları yaşanmıştır. Ancak bu farklılıklar, Türkiye’nin İttifak içerisindeki stratejik önemini azaltmamış; aksine değişen güvenlik ortamında Türkiye’nin jeopolitik konumunun vazgeçilmezliğini daha görünür hâle getirmiştir.

24 Şubat 2022 tarihinde başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı, Avrupa güvenlik mimarisinde Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana yaşanan en önemli kırılmalardan biri olmuştur. Karadeniz yeniden Avrupa güvenliğinin merkezine yerleşirken, Türkiye’nin tarihsel olarak sahip olduğu jeostratejik konum da yeniden ön plana çıkmıştır. Yaklaşık iki yüzyıl önce Osmanlı Devleti’ni Batılı güçlerle güvenlik eksenli iş birliğine yönelten Rusya kaynaklı baskı, farklı uluslararası koşullar altında benzer bir jeopolitik etki üretmiştir.

Savaş sürecinde Türkiye, NATO üyeliğinin gerektirdiği yükümlülükleri yerine getirirken Rusya ile diplomatik iletişim kanallarını da açık tutmuştur. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin uygulanması, tahıl koridoru girişimi ve taraflar arasında yürütülen diplomatik temaslar, Türkiye’nin yalnızca askerî kapasitesiyle değil, diplomatik etkinliğiyle de bölgesel güvenliğe katkı sağlayabildiğini göstermiştir

Bununla birlikte

Savunma sanayii ve Türkiye’nin NATO içindeki rolünde ayrı bir başlık olarak incelenmelidir

Son yirmi yılda Türkiye, NATO içinde sadece askerî personel sağlayan bir ülke olmaktan çıktı; aynı zamanda savunma teknolojisi geliştiren ve ihraç eden bir aktöre dönüştü. Bu durum NATO açısından üç nedenle önemlidir:

  • İttifakın askerî kapasitesine katkı: Türkiye’nin geliştirdiği insansız hava araçları, zırhlı araçlar, mühimmat ve deniz platformları, NATO ülkelerinin de ilgisini çekmektedir.
  • Lojistik ve üretim kapasitesi: Avrupa’nın savunma üretimini artırmaya çalıştığı bir dönemde Türkiye, üretim altyapısıyla önemli bir ortak olabilir.
  • Operasyonel tecrübe: Türkiye’nin terörle mücadele, sınır güvenliği ve farklı coğrafyalardaki operasyonlardan edindiği deneyim, NATO açısından değerli bir bilgi birikimi sunmaktadır.

Dolayısıyla, NATO’nun Türkiye’ye yaklaşımını yalnızca coğrafya üzerinden değil, askerî ve teknolojik kapasite üzerinden de değerlendirmek mümkündür.

Ayrıca

Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve NATO–Rusya dengesi de ayrı bir başlık olmayı haketmektedir

Montrö Boğazlar Sözleşmesi Türkiye’ye Türk Boğazları üzerinde önemli yetkiler tanımaktadır. Özellikle savaş zamanında veya Türkiye’nin kendisini savaş tehdidi altında hissettiği durumlarda, savaş gemilerinin Boğazlardan geçişine ilişkin hükümler büyük stratejik önem taşır.

Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlamasının ardından Türkiye’nin Montrö hükümlerini uygulaması, hem Rusya’nın hem de NATO ülkelerinin Karadeniz’e ilave savaş gemisi göndermesini sınırlayan bir denge oluşturdu. Bu nedenle Montrö:

  • Karadeniz’in büyük güç rekabetinin tamamen kontrolden çıkmasını önleyen önemli bir hukukî çerçeve işlevi gördü.
  • Türkiye’yi sadece Boğazların sahibi değil, aynı zamanda Karadeniz güvenlik dengesinin uygulayıcısı konumuna taşıdı.
  • NATO açısından Türkiye’nin stratejik önemini bir kez daha görünür hâle getirdi.

Bu nedenle Montrö, yalnızca tarihî bir antlaşma değil; günümüzde de Türkiye’nin NATO ve Rusya arasında denge kurabilmesini sağlayan temel araçlardan biridir.

Dolayısıyla Soğuk Savaş sonrası dönemde yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin stratejik değerinin belirli bir tehdide değil, bulunduğu coğrafyanın kalıcı jeopolitiğine dayandığını ortaya koymuştur. Yaklaşan NATO Liderler Zirvesi de bu tarihsel sürekliliğin güncel yansımalarının değerlendirileceği önemli platformlardan biri niteliğindedir. Türkiye’nin zirvede dile getireceği öncelikler, yalnızca mevcut krizlere verilen kısa vadeli tepkiler değil; iki yüzyılı aşan güvenlik tecrübesinin günümüz şartlarına uyarlanmış doğal uzantısı olarak değerlendirilmelidir.

IV. Yaklaşan NATO Liderler Zirvesi Bağlamında Türkiye’nin Stratejik Öncelikleri

Yaklaşan NATO Liderler Zirvesi, Türkiye açısından yalnızca mevcut güvenlik sorunlarının değerlendirileceği bir toplantı değil, aynı zamanda değişen bölgesel güvenlik ortamında ulusal önceliklerin müttefiklerle paylaşılacağı önemli bir platformdur. Türkiye’nin zirvede öne çıkaracağı başlıklar; Karadeniz ve Güney Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Levant ile NATO’nun kurumsal kapasitesinin güçlendirilmesi olmak üzere üç temel eksende değerlendirilebilir.

Karadeniz ve Güney Kafkasya

Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Karadeniz, Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisinin en hassas bölgelerinden biri hâline gelmiştir. Deniz ulaştırmasının güvenliği, enerji nakil hatlarının korunması ve artan askerî hareketlilik, Türkiye’nin güvenlik algısını doğrudan etkilemektedir. Son dönemde Türk ticaret gemilerine yönelik saldırılar ile Azerbaycan’dan Türkiye’ye dönüş görevi sırasında Gürcistan’da meydana gelen Türk askerî nakliye uçağı kazası, Karadeniz-Kafkasya hattındaki güvenlik risklerinin Türkiye açısından daha yakından değerlendirilmesine yol açmıştır. Her ne kadar bu olayların nedenleri farklı değerlendirmelere konu olsa da, ortaya çıkan tablo Türkiye’nin bölgeye ilişkin tehdit algısını güçlendirmiştir.

Karadeniz güvenliği, Türkiye açısından Güney Kafkasya’dan ayrı düşünülemez. Ermenistan ile yürütülen normalleşme süreci ve Zengezur Koridoru’nun açılması ihtimali, Türkiye’nin Azerbaycan ve Türk dünyasıyla kara bağlantısını güçlendirecek, enerji ve ulaştırma koridorlarına yeni bir stratejik boyut kazandıracaktır. Bununla birlikte bu gelişme, İran ve Rusya’nın bölgesel dengelerini de etkileme potansiyeline sahiptir. Bu nedenle Türkiye’nin, Karadeniz’in güvenliği kadar Güney Kafkasya’da ulaştırma ve enerji koridorlarının güvenliğine yönelik uluslararası desteği de öncelikli gündem maddeleri arasında değerlendirmesi beklenebilir.

Doğu Akdeniz ve Levant

Türkiye açısından Doğu Akdeniz; enerji kaynakları, deniz yetki alanları ve Kıbrıs meselesinin kesiştiği stratejik bir güvenlik havzasıdır. Ankara, Kıbrıs Türk halkının adanın doğal kaynakları üzerinde eşit haklara sahip olduğu tezini sürdürmekte ve bu haklar gözetilmeden oluşturulacak herhangi bir enerji düzeninin kalıcı istikrar sağlayamayacağını savunmaktadır.

Doğu Akdeniz güvenliği, Gazze ve Suriye’deki gelişmelerden bağımsız değerlendirilemez. Gazze’de yaşanan insani kriz ile yeniden yapılanma süreci, bölgesel istikrar açısından önem taşırken; Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması ve ülkenin güneyindeki istikrarsızlığın giderilmesi de Türkiye’nin güvenlik öncelikleri arasında yer almaktadır. Bu çerçevede Türkiye’nin, Gazze’nin yeniden imarına yönelik uluslararası çabaların desteklenmesini, insani yardım mekanizmalarının güçlendirilmesini ve Suriye’de bölgesel istikrarı destekleyen ortak politikaların geliştirilmesini gündeme getirmesi muhtemeldir.

NATO’nun Kurumsal Kapasitesinin Güçlendirilmesi

Bölgesel krizlerin yanı sıra hibrit tehditler, siber saldırılar, kritik altyapının korunması ve deniz güvenliği gibi yeni riskler, NATO’nun kurumsal kapasitesinin güçlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Bu kapsamda Türkiye; istihbarat paylaşımının geliştirilmesi, savunma sanayii alanındaki iş birliklerinin artırılması, teknoloji transferinin teşvik edilmesi ve NATO’nun güneydoğu kanadına yönelik planlamaların güçlendirilmesini destekleyebilir.

Irak’taki güvenlik meseleleri büyük ölçüde Türkiye ile Irak arasında yürütülen ikili mekanizmalar çerçevesinde ele alınmaktadır. Yıllardan beri Türkiye Irak konusunu uluslararası arenadan uzak tutmuş ve burada bir hareket serbestiyesi kazanmıştır. Benzer şekilde Ege Denizi’nde Türkiye ile Yunanistan arasında sürdürülen diyalog süreci dikkate alındığında krizin soğutulması Türkiye’nin lehinedir zira zamanla Türkiye güçlenmekte Yunanistan ittifak arayışlarında tavizler vermektedir. bu iki başlığın zirvenin temel gündem maddeleri arasında yer alması beklenmemektedir.

Sonuç olarak Türkiye’nin yaklaşan NATO Liderler Zirvesi’nde ön plana çıkaracağı başlıklar, yeni kriz alanları oluşturmayı değil; Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan güvenlik kuşağının güçlendirilmesini hedeflemektedir. Bu yaklaşım, yalnızca Türkiye’nin ulusal güvenliğine değil, NATO’nun kolektif savunma kapasitesine de katkı sağlayabilecek bütüncül bir stratejik perspektif sunmaktadır.

Sonuç Yerine

Türkiye’nin NATO içerisindeki stratejik konumu, yalnızca 1952 yılında başlayan bir ittifak ilişkisinin sonucu değildir. Bu konum, II. Mahmut döneminden itibaren şekillenen ve yaklaşık iki yüzyıldır jeopolitiğin yön verdiği güvenlik anlayışının kurumsal devamıdır. Bugün Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’nun kesişim noktasında bulunan Türkiye, yalnızca NATO’nun güvenliğine katkı sunan bir müttefik değil, aynı zamanda İttifak’ın güneydoğu kanadının güvenliği ve Avrupa-Atlantik istikrarı açısından vazgeçilmez bir stratejik aktördür. Bu nedenle Türkiye’nin yaklaşan NATO Liderler Zirvesi’nde dile getireceği önceliklerin önemli ölçüde NATO’nun kolektif güvenlik çıkarlarıyla örtüştüğü değerlendirilebilir. Türkiye’nin bu önceliklerine verilecek destek, yalnızca müttefik dayanışmasının bir göstergesi değil, aynı zamanda İttifak’ın değişen güvenlik ortamına uyum sağlama kapasitesini güçlendirecek stratejik bir tercih olacaktır.

Daha Fazla

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir