Karaman’da bir imam hatip ortaokulunda, İstiklâl Marşı’nın kabulünün 105. yılı dolayısıyla düzenlenen kutlama programında yer alan bir oratoryoda; İstiklâl Marşı’nın Türkçesinin yanı sıra bir kıtasının Arapça tercümesi de okunmuştur. Yine Edirne’nin Lalapaşa ilçesinde, İstiklâl Marşı’nın kabul yıl dönümü etkinlikleri kapsamında Kaymakamımız, bir öğrenciye İstiklâl Marşı’nın Mehmet Âkif tarafından ilk yazıldığı yazı olan “Osmanlı Türkçesi”yle hazırlanmış bir tablosunu hediye etmiştir. Bazı yayın organları bu olayları; Karaman’daki resmî törenin açılışında İstiklâl Marşı Arapça okunmuş, Edirne Lalapaşa’da ise Kaymakam tarafından öğrenciye Arapça yazılmış bir İstiklâl Marşı tablosu hediye edilmiş gibi sunarak bilerek çarpıtmıştır. Bu yolla toplumun bir kesimini galeyana getirmeye ve ülke genelinde menfi bir gündem oluşturmaya çalışmış; akabinde basına yansıyan bazı ibretlik tartışmalara da şahit olunmuştur.

Peki, “Osmanlı Türkçesi” veya bazılarının “Arap alfabesi” diyerek ötekileştirdiği bu yazı bizim neyimiz olur?
Türkler Müslüman olduktan sonra Kur’an-ı Kerim’in kelimeleriyle konuşmaya, onun yazısıyla yazmaya başlamış ve bunu yaklaşık bin yıl boyunca sürdürmüştür. Tanzimat ve bilhassa Cumhuriyet sonrasında “Osmanlıca”; hatta bugün kimileri tarafından “Arapça” veya “Arap alfabesi” denilerek ötekileştirilen dilin Osmanlı’daki adı “lisân-ı Türkî”, yazının adı ise “hatt-ı Türkî” ya da “Kur’an alfabesi” idi. Atalarımız, Arapların diline veya alfabesine hayranlıklarından değil; hayatlarının merkezine koydukları Kur’an-ı Kerim’in nazil olduğu dil olması, ayet ve hadislerin bu yazıyla kaydedilmiş bulunması sebebiyle bu yazıya kıymet vermişlerdir. Milletimizin hayatında Kur’an-ı Kerim’in yerini Yunus Emre ne güzel ifade etmiştir:
> “Her kim Kur’an’ı bilmedi / Sanki cihana gelmedi / Derdine derman bulmadı…”
Öte yandan Kur’an yazısı, Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethini müteakip Türklerin elinde ve Türkler vasıtasıyla gelişmiştir. Türk hattatları bu yazıyı kendilerine mahsus üsluplarla tezyin ederek milletimize mal etmişlerdir. XVII. yüzyılda Türk hattatların kalemleriyle gelişen yazı çeşitlerinin sayısı otuza ulaşmıştır. En meşhur hattatlarımızdan Şeyh Hamdullah Efendi (ö. 1530) ve Hafız Osman (ö. 1698), yazılarıyla İslam aleminde daima başköşeyi tutmuş, eserleri asırlarca örnek alınmıştır. Rik’a, sülüs, nesih ve divânî gibi yazı türleri büyük ölçüde Türk hattatlarının kaleminden çıkmıştır. Nitekim bugün Arap dünyasında da günlük hayatta, eğitimde ve basında yaygın olarak kullanılan rik’a, nesih ve sülüs yazıları, Türk hattatlarının eseridir. Öte yandan Kur’an-ı Kerim’in Hz. Osman imlasına uygun olarak Türk hattıyla yazılması da şer’î bir vecibe olarak görülmüştür. Özetle bugün “Arap alfabesi” veya “Osmanlıca” diye ötekileştirilen, hatta zaman zaman nefretle karşılanan yazı; büyük ölçüde Türklerin, atalarımızın emeğinin mahsulüdür.
Malumdur ki İstiklâl Marşı, millî şairimiz tarafından Osmanlı Türkçesiyle yazılmış, 1928’e kadar da bu şekilde yazılmaya devam etmiştir. İlk defa 1927’de yayımlanan Nutuk ve Gençliğe Hitabe de Osmanlı Türkçesiyle kaleme alınmış ve basılmıştır. Harf İnkılabı’ndan sonra bu metinler peyderpey günümüzde kullandığımız Türk alfabesine aktarılmıştır. Örneğin Nutuk, ilk defa 1934 yılında Latinize edilerek basılmıştır; yani yedi yıl boyunca sadece Osmanlı Türkçesi ile okunabilmiştir. Bu metinlerin orijinal dilini ve yazısını bilmek; hem o metinleri daha iyi anlamak hem okurken daha doğru telaffuz etmek hem de tarihimizle irtibat kurmak bakımından bir kayıp değil, önemli bir meziyettir.
Günümüz Türkçesinin yanında, atalarımızın asırlardır yazdığı, kütüphaneler dolusu eser telif ettiği ve İstiklâl Marşı’nın orijinal haliyle yazıldığı klasik Osmanlı Türkçesine gençlerin dikkatini çekmek maksadıyla, marşımızı güzel okuyan öğrenciyi böyle bir tablo ile ödüllendiren Kaymakam Bey, son derece isabetli bir hediye tercihinde bulunmuş ve takdiri hak etmiştir. Bazılarının dile getirdiği gibi Mehmet Âkif fotoğrafı hediye etmesi de elbette mümkündü; ancak bu, şimdiki kadar isabetli bir tercih olmazdı. Zira Âkif’in kendisi bile “İstiklâl Marşı benim değil, milletimin eseridir,” diyerek marşı Safahat isimli eserine almamış, şahsını İstiklâl Marşı’nın önüne geçirmemiştir.
Elbette herkesin dinî tercih ve hassasiyetleri kendi hür iradesinin bir sonucudur ve saygındır. İnanç özgürlüğü konusunda kullara düşen de saygı duymaktır. Ancak meseleye ortak millî kültür açısından bakıldığında, atalarımızın asırlar boyunca kullandığı dile ve yazıya bunca yabancılaşmak kolay anlaşılır bir durum değildir. Yunus Emre’den Karacaoğlan’a, Fuzûlî’den Şeyh Gâlib’e kadar en büyük edebiyatçılarımız, şairlerimiz ve âlimlerimiz eserlerini bu yazıyla kaleme almışlardır. Kütüphanelerimiz onların eserleriyle doludur; camilerden külliyelere kadar hemen bütün tarihî eserlerimiz bu yazılarla tezyin edilmiş, kitabeleri bu yazıyla yazılmıştır; mezar taşlarımız bu alfabeyle nakşedilmiştir. Şu halde aynı mantıkla, bütün bu tarihî mirasımızı “Arapça propagandasına sebep oluyor” diye reddedip yok mu sayacağız?
Maalesef bir kesimde Kur’an yazısına, kelimelerine ve İslam kültürüne karşı duyulan bu alerjinin çok azı bile; kendilerine karşı İstiklâl Harbi verdiğimiz İngilizlerin, Fransızların veya Batılı emperyalistlerin diline ve kültürüne karşı duyulmaz. Mesela milli bayramlarımızda Batı’nın popüler müzikleriyle yapılan etkinliklere veya Batı kültürünün örf ve adetleriyle harmanlanmış yılbaşı kutlamalarına aynı kesimin hiçbir itirazı yoktur. Nitekim bazı özel okullarda İstiklâl Marşı’nın İngilizce tercümesinin okunması hiç mesele edilmemiştir. Açıktır ki buradaki tepki, milletimizin bin yıldır yazdığı Kur’an yazısına ve İslam kültürünedir. Hâlbuki biz bu toprakları İslam davasıyla, gaza ruhuyla canlarını feda eden şehitlerin ve gazilerin fedakârlıklarıyla vatan kıldık.
Sonuç itibarıyla, bizi millet; topraklarımızı vatan kılan ortak tarihî ve kültürel değerlerimize yönelik bu hoyratlık, her şeyden evvel atalarımıza karşı nankörlük, millî varlığımız açısından da bir tehdittir. İstiklâl Marşı’nda da ifade edildiği gibi:
“Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı,
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.”






