Her Seçim “Varlık-Yokluk” Seçimi

Anayasal çerçevesi ne olursa olsun yerel seçimlerin sonuçları hiçbir zaman yerel seçimle sınırlı kalmamıştır. Sadece bu seçimler için değil, tanık olduğumuz tüm seçimler için de. Muhalefet her zaman yerel seçimleri, iktidarı sıkıştırmanın bir aracı olarak görürken, iktidar ise genel seçimlerde aldıkları yetkiyi daha da güçlendirmeyi hedefler. Bu ise yereli yerelde bırakmayarak ulusal hale getirir. Bu açıdan 31 Mart seçimleri de benzer özellikler göstermektedir.

Türkiye, 31 Mart’ta bir kez daha sandığa gidiyor. Bu defa, büyükşehirlerden belde ve köylere, önümüzdeki 5 yıl boyunca bizi yönetecekleri, sandıktaki tercihlerimizle belirleyeceğiz. Kısacası, bu seçimlerde yerel yöneticilerimizi seçeceğiz ve sonuçları ne olursa olsun,  seçimlerin Anayasal açıdan, ulusal yöneticilerimizle ilgili bir sonucu olmayacak. Olmaması da gerekir. Daha bir yıl olmadı sandığa gittiğimiz. Bir yıl olmadı mevcut yönetime önümüzdeki 5 yıl boyunca ülkeyi yönetme yetkisi verdiğimiz. Bu defa ise büyükşehrimizi, ilimizi, ilçemizi, beldemizi, köylerimizi kimlerin yöneteceğine karar vereceğiz. Tercihlerimizi yerel talepler, ihtiyaçlar belirleyecek. Gerçekten öyle mi olacak?

Anayasal çerçevesi ne olursa olsun yerel seçimlerin sonuçları hiçbir zaman yerel seçimle sınırlı kalmamıştır. Sadece bu seçimler için değil, tanık olduğumuz tüm seçimler için de. Muhalefet her zaman yerel seçimleri, iktidarı sıkıştırmanın bir aracı olarak görürken, iktidar ise genel seçimlerde aldıkları yetkiyi daha da güçlendirmeyi hedefler. Bu ise yereli yerelde bırakmayarak ulusal hale getirir. Bu açıdan 31 Mart seçimleri de benzer özellikler göstermektedir.

Önemli bir farkla: bugüne kadar yerel seçimlere gidilirken muhalefet, bunun iktidar için bir referanduma çevirmeye çalışıp muhtemel bir başarısızlık durumunda, iktidarı erken seçime zorlamak isterken, bu mahalli seçimlerde bu politika mümkün olduğunca dillendirilmeyerek, “seçimlerin mahalliliğine” vurgu yapılıyor. İktidar ise beka sorununu öne çıkarak yerel seçimleri ulusal düzeye taşımaya, ulusal düzeyde önemli kılmaya çalışıyor.

İktidarın yaklaşımı, kendi için de ele alındığında, yerel seçimlerde çıtayı yüksek tutarak seçmenleri sandığa götürme motivasyonu olarak görülebilir. 17 yıllık iktidarın kanıksanmışlığı, üst üste  gelen seçimlerin yarattığı bezginlik, aday belirleme sürecinde ortaya çıkan kırgınlıklar, AK Partili seçmenin sandığa ve seçime olan ilgisini az da olsa azaltmış görünüyor.

Gözlemlerim yanıltmıyorsa AK Parti’nin, tarihinin en heyecansız seçim kampanyasına tanıklık etmekteyiz. Anketler de bu duruma işaret etmekte. Parti kurmaylarının, bize ulaşan anket sonuçlarından daha detaylısına ve kapsamlısına sahip olduğu düşünüldüğünde, iktidarın yerel seçimleri “beka sorunu” olarak görmesi şaşırtıcı değil.

Şaşırtıcı Olan Muhalefetin Tutumu Görünüyor

1977 yılından beri şahit olduğum hiçbir yerel seçimde muhalefet, yerel seçimleri, sadece bir yerel seçim olarak görmemiş, muhtemel bir seçim başarısını iktidar değişikliğinin sebebi olarak görmeyi/göstermeyi tercih etmiştir. Bu seçimlerde muhalefet, bu tavırdan mümkün olduğu kadar kaçınmaya çalışmaktadır. Bu seçimlerin “yerel” olduğu ısrarı ile AK Parti seçmeninin oylarına da talip olmaktadır.

Aday tercihlerinde, özellikle İstanbul ve Ankara için AK Parti seçmeninin de beklentilerini karşılayabilecek, kaygılarını giderebilecek merkez-muhafazakâr görüşlere yakın kişiler, parti tabanından gelen bütün tepkilere rağmen, tercih edilebilmiştir. Muhalefetin ya da adıyla söylersek CHP’nin bu tutumunun samimiyeti tartışılabilir, bence tartışılmalı da.

Ilımlı, merkez-muhafazakâr adaylarla AK Parti seçmenine hitap etmeye çalışan aynı CHP, Beştepe’ye gitmemekte ısrar ederek aynı AK Parti’nin, Sayın Cumhurbaşkanı’nın ve yönetiminin, meşruiyetini tartışabilmektedir ki en sert muhalefet biçiminin de ötesinde bir duruma işaret eden bu tutum, muhalefetin samimiyetini sorgular hale getirmektedir.

Muhalefetin samimiyet sorunu, kurdukları seçim ittifakında da kendini göstermektedir. En başta, terör örgütü ile ilişkisi tartışmasız olan HDP ile kurulan zımni ittifakın, muhtemel seçim başarası durumunda sadece iktidara değil, ülkenin geleceğine yönelik tehdidin sınırlarını şimdiden kestirmek zordur. Bu açıdan bakıldığında, AK Parti iktidarını da aşan, bir “beka sorunu” vardır.

Sorular ve Tahminler

Peki, seçim sonuçları ne olur? Partiler arası seçim ittifaklarının, sonuçlar üzerindeki etkise ne olur? Bu soruların cevabını iki ittifak, Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı yapısında aramak gerekmektedir. Bilindiği gibi ilk seçim ittifakı, cumhurbaşkanının da seçildiği 24 Haziran 2018 genel seçimlerinde yapılmıştır. Bu seçim, aslında 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi ile fiilen geçilmiş olan başkanlık sisteminin de resmi başlangıcını teşkil etmiştir.

2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine CHP ile ittifak yaparak ortak adayla giren MHP, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra radikal bir şekilde tavır değiştirdi. MHP’nin, darbe teşebbüsünde iktidara verdiği destekle başlayan, Anayasa değişikliği çalışmaları ve 16 Nisan 2017’de ki referandumda değişikliği ile deva eden desteği, sadece Erdoğan’ı “başkan” yapan yolu da açmış olmadı, aynı zamanda 2018 seçimlerinde kurulan ve Erdoğan’ın “fiili başkanlığını”  resmileştiren “Cumhur İttifakı”na da ilk harcını koymuş oldu. Bu yüzden 2019 yerel seçimlerinde bu ittifakın devam ettirilmesi beklenen bir
gelişmeydi.

İttifakların nereye evrileceğini, gelecekte ne şekil alacağını şimdiden tahmin etmek zor olsa da Cumhur İttifakı’nın her iki tarafın da yayar sağlayacağını söylemek mümkün. Benzerlerin ittifakı olarak ortaya çıkan AK Parti-MHP ittifakının gelecekte daha da derinleşerek devam edeceğini söyleyebiliriz. Bunun karşıtı olarak kurulan Millet İttifakı için ise aynı şeyleri söylemek zor olacaktır.

Bir benzemezler ittifakı olarak Millet İttifakı’nın daha da derinleştirilmesi pek mümkün görünmemektedir. İttifakın zımni ortağının, ülke çıkarlarına aykırı kendi bağımsız gündemini takip etmesi, CHP-İP ortaklığını da problemli hale getirecektir. Tartışmasız bir seçim başarısı elde edememesi halinde bir sonraki seçimde ittifak bir tarafa İP’nin bile ayakta kalacağı şüphelidir.

Millet İttifakı’nın tartışmasız bir seçim zaferi elde etme şansı var mı? Olması durumunda bizi nasıl bir gelecek beklemektedir? Kanaatim, Millet İttifakı’nın nispi bir başarı elde edeceği yönünde. 2018 seçimlerinde Cumhur İttifakı’nın aldığı %53,7 oy oranına karşılık Millet İttifakı’nın aldığı oy oranı %33,9’dur.

2019 yerel seçimleri için bir oran vermeden, Cumhur İttifakı’nın il genel meclisleri için kullanılan oy itibari ile alacağı toplam oyların, Millet İttifakı’nın toplam oylarının 7-10 puan üzerinde olacağını ön
görebiliriz.

Bu sonuçlar, Cumhur İttifakı’nın apaçık bir başarısı olsa da nispi oy kaybını, muhalefetin bunu kendi başarısı olarak göstereceğini, bunun üzerinden politik sonuçlar devşirmeye çalışacağını beklemek yanlış olmayacaktır. Çünkü muhalefetin, seçim sonuçlarını kendi başarısı üzerinden değil, iktidarın nispi oy kaybı üzerinden değerlendirerek, kazanamadığı seçimi başarı olarak görmek, Türkiye muhalefetine özgü bir zihin halidir.

Öte yandan, sonuçlar ne olursa olsun, her seçimde olduğu gibi, iktidarın da muhalefetin de özellikle muhalefetin, kendini kazanan ilan edeceğini şimdiden söyleyebiliriz.  Bu sebeple hem iktidar hem  de muhalefet, seçimlerin esas meselesi olması gereken, “millet ne mesaj verdi” sorusunu ıskalayacaklar, toplumda devam edegelen ya da toplumun maruz kaldığı,  uzun erimli değişmeleri, toplumun dip dalgalarını, dip akıntılarını göremeyeceklerdir.

Amiyane tabirle seçimi, ülkenin uzun erimli, hayati çıkarlarını kendi dar amaçlı politik gündemlerine indirgeyerek, ona kurban ederek sonuçlarından ders çıkar(a)mayan (iktidar ve/ya muhalefet) partiler kazanacak, ülke ise esas kaybeden olacaktır.

Bu sonuçtan kaçınmak mümkün müdür? Partiler, ülkeyi yöneten olması sebebiyle en başta da iktidar partisi, bu seçimlerin sonunda kendi dar politik gündemlerinden kurtularak ülke çıkarlarını gözeten politikalar geliştirebilecekler mi?

Umutlu olmak gerekir. Umutlu olmak için de pek çok sebep var. En başta da 2014 yılından beri ülkenin girdiği seçim sağanağının sona erecek olmasıdır.

30 Mart 2014 yerel seçimlerinden 31 Mart 2019 yerel seçimlerine kadar geçen 5 yıllık süre boyunca ikisi yerel, biri Cumhurbaşkanlığı, ikisi genel seçimler, biri Anayasa değişikliği referandumu ve biri Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler (ya da Başkanlık seçimi) olmak üzere toplam 7 defa, ortalama her 8,5 ayda bir kez, sandığa gidilmesinin, en istikrarlı ülkelerde bile ciddi sonuçları olurdu.

Buna son 5 yıla biri sivil (17-25 Aralık operasyonları) diğeri askeri (15 Temmuz) iki ciddi darbe teşebbüsünü de eklendiğinde ülkenin yaşadığı türbülansın şiddeti ve tahrip gücü hakkında bir fikir edinilebilir. Hatta bu türbülanslı dönemin başlangıcını daha da geriye götürmek mümkündür.

2011 seçimlerinin üzerinden daha bir yıl geçmeden gerçekleştirilmeye çalışılan MİT operasyonları (7 Şubat 2012 ve 19 Ocak 2014) ve Gezi olayları (12 Haziran 2013) siyasi iktidara siyaset dışı (demokrasi dışı) araçlarla müdahale etmenin araçlarını ve yöntemlerini gözler önüne sermektedir.

Kısaca 2011 genel seçimlerinin üzerinden daha bir yıl geçmeden girdiğimiz bu türbülanslı dönem ülkeye, son derece hayati önemde 8 yılı kaybettirmiştir. AK Parti, iktidarına (doğrudan ve dolaylı) siyaset dışı yöntemlerle müdahaleye karşı, her defasında sandığa giderek halk desteğini arkasına almayı başarmıştır.

31 Mart yerel seçimlerinin bu türbülanslı dönemin son seçimi olması umut edilir. Cumhur İttifakı’nın, dokuz ay önceki genel seçimlere yakın bir başarı ile gücünü muhafaza etmesi ve ittifakın seçim sonrasında da derinleşerek devam etmesi beklenmektedir. Bunun anlamı, Cumhurbaşkanlığı sisteminin iki partili sistem üzerinden konsolide edileceğidir.

AK Parti-MHP ittifakının sadece bu seçim sonuçlarını güvence altına almak değil,  aynı zamanda muhalefet partilerini de bir ittifaka mecbur ederek, seçim sonrasının iki partili sisteminin temellerini oluşturmaktadır. Kısaca, ittifakın başarısının seçimleri de aşan bir anlamı ve önemi bulunmaktadır.

Ancak seçim sonrasında Cumhurbaşkanlığı sisteminin kurumlaşması ve iki partili sistemin konsolide edilmeye çalışılması bugüne kadar ertelenmiş, acil çözüm bekleyen sorunların önüne geçmemelidir. Sistemin kurumlaşması ancak bekleyen sorunların çözümü ile mümkündür.

Çözüm Bekleyen Sorunlar

Seçimlerden sonra çözüm bekleyen sorunlardan ilki, hukuk sistemi ile ilgilidir. Hukukun güvenirliliği ve tarafsızlığı hızla inşa edilmelidir. Yeniden inşa edilmedir demiyorum, inşa edilmelidir. Çünkü ülkemizde hukuk, maalesef hiçbir zaman tarafsız ve güvenilir olmadı. Hukuk her zaman, dar politik çıkarlar uğruna, araçsallaştı. 28 Şubat döneminde Genelkurmay’da brifing alan hakimler ve savcılarla ilgili hatıralarımız halen tazeliğini korumakta.

AK Parti iktidarının hakkını yemeyelim, iktidarının ilk yıllarında cesurca yaptığı reformlarla tarafsızlık ve güvenilirlik yolunda ciddi mesafeler alındı. Ancak burada da süreç, daha sonra darbeye teşebbüs edebilecek kadar gözü dönmüş bir çete tarafından amacından saptırıldı. Reformların arkasına saklanılarak hukuk, bu çetenin kendi gizli amaçları için araçsallaştırılarak katledildi. Darbe teşebbüsü ve sonrasında durum büsbütün içinden çıkılmaz hale geldi.

Çözüm bekleyen sorunlardan ikincisi, demokrasi açığıdır. Demokrasi açığından kastım, demokratik haklar ve özgürlüklerin kısıtlı olmasını aşan bir şeydir. Demokrasi açığından kastım, iktidar ve (ana) muhalefet partilerinin gittikçe artan bir şekilde temsil kabiliyetlerinde daralmadır.

AK Parti, iktidarının ilk iki, hatta üç, döneminde önceki iktidarların sisteme katamadığı yeni toplumsal hareketleri, sınıfları sisteme katma başarısı ile iktidar oldu. Bu toplumsal sınıfların enerjisi ile önemli başarılara imza attı. Ancak ülkemizde, her “modernleştirici-muhafazakâr” iktidarın düştüğü durumdan kendini sakınamadı.

Ülkemizde “modernleştirici-muhafazakârlar” yeni sosyal aktörleri, sınıfları sisteme taşıyarak iktidar olurken, kendi başarılarının da kurbanı olmuşlardır. Yani kendi modernleştirici politikalarının yarattığı yeni aktörleri, sınıfları sisteme katmakta aynı başarıyı gösterememişlerdir.

Yeni aktörlerin beklentileri, muhafazakârlığın sınırlarını aşamamıştır. İktidar yaşlanmış, iktidara destek veren seçmenler yaşlanmıştır. Sadece yaş olarak değil, siyaset yapma dili, üslubu, söylemi olarak da yaşlanmıştır. Çocukluklarını AK Parti iktidarında geçirmiş, hatta AK Parti iktidarında doğmuş bugünkü gençlerin hiçbiri geçmişle ilgili şikâyetleri hatırlamaz. Daha da önemlisi gençlik, doğası gereği, kaygıdan değil umuttan etkilenir. Geçmiş dönemlerin kaygılarından ziyade gelecek günlerin umudunu satın alırlar. Geçmiş kötü dönemleri hatırlatan siyaset, belki bugünü kurtarabilir, geleceği değil.

AK Parti her yeni seçimde, ilk defa seçmen olanların oyunu daha az alabilmektedir. İl nüfuslarının medyan yaşa göre sıralanması ile AK Parti’nin o illerde aldığı oy oranları arasındaki ilişki bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Medyan yaş gençleştikçe oy oranı düşmektedir. Bu yüzden siyasetin gençleşmesi lazım. Yaş olarak değil, dil, söylem, üslup olarak da.

Üçüncü olarak, elbette ki bugüne kadar ertelenmiş, ekonomik sorunların çözümüdür. 2023’e kadar olan dönemim seçimsiz geçeceğinden, iktidarı, gerekli yapısal reformları hızla hayata geçirmelidir.

Sözlerimi 16 Nisan 2016 Anayasa değişikliği referandumunda ilk defa oy kullanacak olan hukuk öğrencisi bir gencin sözleri ile bitirmeye çalışayım. Referandum öncesinde son derece kararsız ve kaygılı olan genç öğrenci, konuşmamızın bir aşamasında şunları söylemişti:

“Bir hukukçu olarak bu Anayasa değişikliği içime sinmiyor. Ancak reddi durumunda da olacaklardan korkuyorum. Ülkemi kaybetmektense hiç olmazsa Anayasasını tartışan bir ülkenin elimizde kalması için sandığa gideceğim ve evet diyeceğim. Ancak bundan sonraki seçimlerde korkularım yüzünden değil, umutlarım için oy kullanmak istiyorum.”

2023’te umutların karşılık bulduğu bir seçim olması dileğiyle.

Cevap Yazın