NSU Davası: Nazizm’in Ayak Sesleri

Avrupa’daki sekiz Türk vatandaşını öldürmeye yönelik bu dava, birçok açıdan önem taşıyor. Türkiye Devleti, insan hakları kuruluşları, medya, bu davaya gereken önemi göstermezse, ileride çok daha vahim olaylarla karşılaşabiliriz. Bu davayı anlayabilmek için davaya konu olayların sebebini, soruşturma ve yargılama sürecini ve geleceğini konuşmak gerekiyor.

Almanya’da, 2000 ile 2007 yılları arasında, “sekiz Türk vatandaşını, bir Yunan vatandaşı ve bir polis memurunu öldürdüğü, iki bombalı saldırı ve 15 banka soygunu gerçekleştirdiği” iddiasıyla, (aşırı sağcı) Nasyonal Sosyalist Yeraltı Örgütü (NSU) mensubu 5 kişi aleyhine, Münih eyalet mahkemesinde dava açılmıştı. Yaklaşık 5 yıl süren dava, 11 Temmuz 2018 tarihinde sonuçlandı. Bu dava, sadece öldürülen Türklerin yakınlarını değil, Almanya’daki Türkler başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde yaşayan bütün yabancıları ilgilendirdiği için geniş bir kesim tarafından takip edilmekteydi. Mahkemenin vereceği karar, Almanya’nın bu davada yargılanan örgüt mensuplarının bağlı olduğu terör örgütüne daha doğrusu Nazizm’e bakışı ve yaklaşımı açısından da son derece önemliydi. Dava, soruşturma konseptine uygun olarak (intihar ettiği söylenen iki örgüt üyesi hariç) 5 kişi ile sınırlı tutuldu, kamudaki diğer örgüt üyelerinin üzerine gidilmedi. Başsavcı esas hakkında mütalaasında, Beate Zschaepe hakkında ömür boyu hapis, örgüte yardım etmekle suçladığı ve Andre Eminger ve Ralf Wohlleben hakkında 12 yıl hapis, Carsten S. Ve Holger G. için de üç yıl hapis talep etti. Mahkeme, 11 Temmuz 2018 tarihinde, baş sanık Zschaepe’ye ömür boyu hapis, (Başsavcılığın 12 yıl hapis istediği) Ralf W. hakkında 10 yıl, Andre E.’ye 2,5 yıl, (suç tarihinde 18 yaşından küçük olan) Carsten S. Hakkında 3 yıl hapis kararı verdi. Mahkemenin bu kararı, salonda bulunan Nazi yanlıları tarafından alkışlarla karşılandı. NSU örgütü tarafından öldürülen Enver Şimşek’in oğlu Abdülkerim Şimşek mahkeme çıkışında, “biz mahkemeden üzülerek çıkarken, Naziler sevinerek çıktı” demiştir. Mahkeme tarafından 10 yıl hapis cezasına mahkûm edilen Ralf W. karardan bir hafta sonra serbest bırakıldı. Avrupa’daki sekiz Türk vatandaşını öldürmeye yönelik bu dava, birçok açıdan önem taşıyor. Türkiye Devleti, insan hakları kuruluşları, medya, bu davaya gereken önemi göstermezse, ileride çok daha vahim olaylarla karşılaşabiliriz. Bu davayı anlayabilmek için davaya konu olayların sebebini, soruşturma ve yargılama sürecini ve geleceğini konuşmak gerekiyor.

Komünizmin Çökmesi: İslamofobi

1989 yılında Sovyet Rusya’nın dağılması (komünizmin çökmesi), önemli bir kırılma noktasıdır. Stratejilerini ve politikalarını, iki kutuplu (NATO/VARŞOVA) bir dünyaya göre belirleyen Amerika, komünizmin çökmesiyle yeniden durum değerlendirmesi yapmış ve “yeni bir politika” belirlemiştir. Amerika’nın üst düzey yetkililerinin açıkça ifade ettiği üzere, yeni dönemde “komünizm” tehdidinin yerini “İslam” almıştır! İlk askeri tatbikatta, düşman kuvvetleri temsil eden kırmızı kuvvetlerin (komünizmin) yerini, yeşil kuvvetler (yani İslam) almıştır. Amerika’nın politika değişikliği, bu ülkenin etki alanındaki ülkelere de yansımıştır. Avrupa ülkelerinin, Müslümanlara bakışı değişirken, halkı Müslüman olan ülkelerde de bu değişiklik etkisini göstermeye başlamıştır. Türkiye’deki 28 Şubat darbesi, bu politika değişikliğinin sonucu ve ürünüdür. Hatta Türkiye, bu değişikliğe ilk uyum sağlayan ülkelerden biridir. 28 Şubat darbe sürecinde, irticanın bölücülükten (PKK’dan) daha tehlikeli olduğunun dile getirilmesi bu politika değişikliğinin sonucudur.

28 Şubat darbesi, Türkiye’deki darbeler zincirinden biri zannedilmektedir. Gerçekte 28 Şubat, (azınlıkta veya çoğunlukta olduğuna bakılmaksızın) dünyadaki bütün Müslümanları tehdit olarak gören küresel bir darbenin Türkiye ayağını oluşturmaktadır. Amerika’nın önemli bilim adamlarından Samuel Phillips Huntington’un, Amerika’nın en prestijli dergilerinden ‘Foreign Affairs”te 1993 yazında yayımlanan “Medeniyetler Çatışması” başlıklı makalesi, (1996 yılında kitap olarak yayınlanmıştır), bu yeni çatışma konseptinin bilimsel alt yapısını oluşturmaktadır. Huntington, “Modern dünyanın yüzünü Batı, Konfüçyüsçülük, Japon, İslam, Induizm, Slav-Ortodoks, Latin Amerika uygarlıkları ve Afrika uygarlığı şekillendirdiğini, demokratik Batı-komünist Doğu’nun siyasi çatışması ile nitelenen ‘Soğuk Savaş’tan sonraki dönemde sorunların ve çatışmaların temel kaynağını, ideoloji ve siyasi görüşlerin değil, birbirinden tarihi geçmişi, kültürel gelenekleri, özellikle de tarikat mensupluğu ile farklı din ve kültürdeki farkların oluşturacağını”, “Batı ve İslam uygarlıklarının çatışma ihtimalinin daha yüksek olduğunu”, “Yaşadığımız 21. yüzyılda medeniyetler çatışmasının dünya siyasetinin önde gelen unsuru olacağını”, “en kanlı çatışmaların, uygarlıkları birbirinden ayıran sınırlar boyunca gerçekleşeceğini” öne sürmüştür. 2004 yılında yayımlanan, “Biz Kimiz?” başlıklı kitabında “ABD ve müttefiklerine, totaliter ‘İslam fundamentalizmi’ ile yapacakları savaşları, ülkenin sınırları dışına götürmeyi” önermiştir.

Politika değişikliğinden sonraki süreci ve gelişmeleri irdelediğimizde, Huntington’un, medeniyetler çatışması, “post-modern haçlı seferi” olarak nitelemeye uygun görünmektedir. 1990’lı yılların başından itibaren yürütülen politikalar, Avrupa ülkelerini de bu politikalara uyumlu olmaya yöneltmiştir. Bu yeni politikaya, İslamofobi diyebiliriz.

İslamofobi, Batı menşeli bir kavram olmakla birlikte bu kavram, “İslam” ve “fobi” kelimelerinden oluşmaktadır. Fobi, günlük hayatta, uçak fobisi, su fobisi, yükseklik fobisi, karanlık fobisi, yalnızlık fobisi, vs. gibi sıkça kullanılmaktadır. Fobi, basit bir korkuyu değil, bilinçaltına yerleşmiş, kişinin tutum ve davranışlarını etkisi altına alan “derin bir korkuyu” ifade etmekte, insanları, farklı davranışlara yöneltmektedir. Fobi bireysel olabileceği gibi, kurumsal da olabilir. Bir kişinin fobisi-fobileri olabileceği gibi, belli bir topluluğun da (mesela belli bir dine karşı) fobisi olabilir. Fobiler, tedavisi gereken psikolojik bir rahatsızlıktır. İngiltere’de, Runnimede Trust isimli kuruluşun 1997 yılında hazırladığı ve (İçişleri Bakanı) Jack Straw’a sunduğu raporda (Islamophobia: A Challenge for Us All), “Avrupa’ya göç eden Müslümanların büyük bir çoğunluğunun ekonomik kaygılarla göç eden, kendi halinde insanlar olduğunu” dile getirmeye çalışsa da güçlü kampanya karşısında sesini duyuramamıştır.

Komünizm çöktüğünde Amerika, El-Kaide gibi terör örgütlerini tehdit olarak nitelemiş, doğrusunu söylemek gerekirse, bir itiraz da söz konusu olmamıştır. 11 Eylül 2001 tarihinde New York’taki ikiz kulelere terör saldırısından sonra saldırıyı, El-Kaide örgütünün gerçekleştirdiği ve örgütün lideri Usame Bin Ladin’in, Afganistan’da olduğundan bahisle Afganistan’a düzenlediği operasyon da tepki çekmemiştir. Ancak bu tarihten sonra Amerika’nın müdahaleleri artmaya başlamıştır. 7 Ekim 2001’de Afganistan’a müdahale etmiş (sınırsız özgürlük), 20 Mart 2003’te Irak’ı işgal etmiştir. Avrupa ülkelerinde bombalı terör eylemleri (Madrid, Londra, Bali ve İstanbul) bu yeni politikanın temel yapı taşlarını oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bu politika değişikliğiyle birlikte artan terör eylemlerinin “teröristler” tarafından mı, bu politikayı tedavüle sürenler tarafından mı yapıldığı/yaptırıldığı hâlâ tartışılmaktadır. Bu yeni politika, Avrupa’yı da etkilemiştir. Ünlü Fransız hukukçusu Jean Claude Paye, (11 Eylül saldırısından kısa süre sonra) 2003 yılında yayımladığı Hukuk Devletinin Sonu isimli kitabında, Avrupa’daki bütün ülkelerin, yasalarını Amerika’nın 11 Eylül saldırısından sonra değiştirdiği yasalara uyumlu hale getirdiğini dile getirmekte, bu durumu hukuk devletinin sonu olarak nitelemektedir.

Avrupa’da Irkçı Partilerin Yükselişi

Avrupa’da Müslüman nüfusu 1950’li yıllarda 800.000 (%0,5) civarında iken, bugün 23 milyondan (%4,5) fazladır. Avrupa’da Müslüman nüfusunun, 2050 yılında, %20’lere ulaşacağı tahmin edilmektedir. Avrupa 2. Dünya Savaşı’ndan sonra dünyanın her tarafından göç almıştır. Bu göçler, ekonomik ve sosyal cazibe dolayısıyla olduğu gibi, iç savaş yaşayan ülke halklarının kurtuluş yolu olarak sığınma veya sömürge ülke halklarının taşınması şeklinde gerçekleşmiştir. Bu göçler Avrupa’da, İslam’ın etkinliğini artırmış, Hristiyanlıktan sonra ikinci din haline gelmiştir. Balkan ülkelerinin AB’ye katılmasıyla Avrupa’daki Müslüman sayısı 35 milyonu aşmıştır. Bazı Avrupa ülkeleri, Müslüman sayısını olduğundan az gösterme eğiliminde olduğundan gerçek sayının 45 milyondan fazla olduğu söylenebilir. Kimi analistler, Fransa’da resmi olarak 9,5 milyon K. Afrika kökenli Müslüman olduğu iddiasının yanlış olduğunu, bu sayının 16-18 milyon arasına eriştiğini ifade ediyor. Avrupa, Müslüman nüfusu tehdit olarak algılamıştır. Ekonomik krizler ve işsizlik de “yabancı düşmanlığını” ve özellikle Müslümanlara yönelik düşmanlığı artırmıştır. Alman Federal Bankası Yönetim Kurulu Üyesi Thilo Sarrazin’in, göçmenlere ve özellikle Müslümanlara karşı nefret söylemleri içeren kitabı, büyük ilgi ve destek görmüştür. Avrupa ülkeleri, gözlerinin önünde cereyan eden ayırımcılıklara sessiz kalmakla yetinmemiş, aktif olarak katılmaya başlamıştır!

Son örnek, 2018 Dünya Kupası öncesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İngiltere ziyaretinde, (dünyanın en prestijli ligi) Premier Lig’te oynayan Cenk Tosun ve Alman Milli Takımı’nın Türk kökenli futbolcuları Mesut Özil ve İlkay Gündoğan’la fotoğraf çektirmesi olayıdır. Alman futbol camiası ve siyasilerin iki futbolcuya tepkileri, haftalarca sürdü. Alman Milli Takımı’nın turnuvadan elenmesinin faturası da bu iki futbolcuya kesildi. Bu tepkilere dayanamayan Mesut Özil, Alman Milli Takımı’nı bıraktığını açıkladı. Bırakma sebepleri ise tam bir manifesto niteliğinde. 1990 yılından beri şampiyon olamayan Almanya’nın, şampiyon olmasında en büyük emeği olan milli takımın on numarası (beyni), Cumhurbaşkanı ile fotoğraf çektirdiği için ırkçı saldırılara maruz kaldı. Avrupa’da bu örnekler her gün yaşanıyor. Sözlü
saldırılar bir süre sonra fiili saldırılara dönüşüyor.

Almanya’da, Türklere yönelik kundaklama olaylarına istihbarat elemanlarının adının karışması, bu tür saldırıların sadece radikal/fanatik grupların işi olmadığını ortaya koymaktadır. 1990’lı yılların başından itibaren Avrupa’da aşırı sağcı partilerin oyları artmaktadır. En somut göstergelerden biri, Avrupa Parlamentosu’nda aşırı sağ partilerin temsilci oranıdır. Aşırı sağ partilerin milletvekili oranı, 1994-2004’te %11
iken, 2004-2009’te %12’ye, 2009-2014’te %15’e, 2014-2019’da %23’e yükselmiştir. Son yıllarda yapılan genel seçimlerde aşırı sağ partiler; Avusturya’da %24, Danimarka’da %21,1, Finlandiya’da %17,6, Fransa’da %13,6, Hollanda’da %13, İsveç’te %12,9, İsviçre’de %30,7, Macaristan’da %65,1, Norveç’te %16,3 ve Polonya’da %46,4 oy almıştır. Avrupa’da aşırı sağın, ırkçılığın yükselmesine en somut örnek Fransa’dır. 23 Nisan 2017 tarihinde Fransa’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda oyların yüzde 21,3’ünü alan aşırı sağcı Ulusal Cephe’nin lideri Marine Le Pen, ikinci tura kalan iki adaydan biri olmuştur. Le Pen, 7 Mayıs’ta yapılan ikinci turda da yüzde 33,9 oy alarak Ulusal Cephe’nin bugüne kadar aldığı en yüksek oy oranına ulaşmıştır. Hollanda’da 15 Mart 2017’de yapılan genel seçimlerde Geert Wilders’in başkanlığındaki aşırı sağcı Özgürlük Partisi, 2012’deki seçime kıyasla oylarını yüzde 3 (vekil sayısını 5) arttırarak 150 üyeli parlamentoda 20 milletvekili ile ikinci büyük parti olmuştur. Avrupa ülkelerinde aşırı sağ partilerin gücünü, bu partilerin aldığı oy oranıyla ölçmek yanıltıcıdır. Oylarının aşırı sağ partilere kaymasını engellemek isteyen merkez partiler,
sağ partilerin tezlerine sahip çıkmakta, ırkçılık devlet politikası haline gelmektedir. (Cihan Uzunçayır, Batı Avrupa’da aşırı sağ partiler neden yükseliyor? TİDSAD, Yıl 4, Sayı 15, Aralık 2017, s.364-401) )1

Avrupa’da aşırı sağın oy oranlarının ve ırkçılığın yükselmesi, yabancılara (özellikle Müslümanlara yönelik) şiddet olaylarını da artırmaktadır. Almanya İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre 2015’te mültecilerin kaldığı mekânlara karşı aşırı sağ gruplar tarafında 923, 2016’da ise 929 suç işlenmiştir. Almanya’da 2016’da aşırı sağ grupların işlediği toplam suç sayısı, istatistiklerin tutulmaya başlandığı 2001’den bu yana, en yüksek seviyesine ulaşmıştır. 2016 itibarıyla 1.658’i şiddet içerikli toplam 23.555 suç işlenmiştir. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde camilere yönelik kundaklama girişimleri, cinayetler, şehrin merkezi yerlerinde başörtülülere
yönelik fiili saldırılan, her geçen gün artmaktadır. Avrupa ülkelerinde ırkçılık eksenli suç istatistikleri kırmızı alarm vermektedir.

NSU Davası: Yargılama Süreci:

Türkiye’de (aydınlarımız); “Avrupa ülkelerinde mahkemelerin tarafsız ve bağımsız olduğunu, soruşturma makamlarının, suçların üzerine cesaretle gittiğini, adaletin önüne çıkardığını, sanıklar arasında hiçbir ayırım yapmadığını, eylemlerine uyan maddelerle cezalandırdığını” kabul etmekle birlikte NSU davası, bunun böyle olmadığını göstermektedir. NSU davası, Alman yargısının, davanın sanıkları ile mağdurları arasında seçim yaptığını, sanıklara destek verdiğini gözler önüne sermektedir. Dava konusu olay üç-beş kişiyle sınırlı, lokal bir olay değildir. Tam aksine, Almanya’nın birçok eyaletinde, birçok kamu kurumunda örgütlenmiş illegal bir terör örgütü söz konusudur. Örgütün amacı, yabancıları (özellikle Müslüman yabancıları) yok etmektir. NSU davasıyla ilgili yürütülen soruşturma, Alman yargısının Türk vatandaşlarına karşı ne kadar ilgisiz ve ne kadar duyarsız olduğunu göstermiştir. NSU davasının ilk kurbanlarından biri olan Enver Şimşek (1961/Isparta), ekmek parası için Almanya’ya giden milyonlarca gurbetçimizden biridir. 1986 yılında Almanya’ya giden Şimşek, bir süre fabrikada çalıştıktan sonra fabrikadan ayrılıp çiçekçilik yapmaya başlamıştır. 9 Eylül 2000 tarihinde, gündüz vakti, Nürnberg’deki çiçekçi dükkânına gelen kişiler Şimşek’i kurşun yağmuruna tutmuştur. Çoğu gözüne olmak üzere sekiz kurşun yarası alan Şimşek hastaneye kaldırılsa da iki gün sonra (39 yaşında) vefat ediyor. Alman polisi, önce kıskançlık cinayeti olabileceği şüphesiyle eşini gözaltına alıp sorguluyor. Bu ihtimali destekleyecek kanıt bulamayınca bu defa, uyuşturucu mafyası ile bağlantısı olabileceğini öne sürüyor. Bundan da sonuç alamayınca, cinayeti PKK ile ilişkilendirmeye çalışıyor. Alman polisi bu cinayeti araştırırken, 2007 yılına kadar 7’si Türk olmak üzere 9 cinayet daha işleniyor. Bu davanın kurbanlarından biri de 27 Haziran 2001’de Hamburg’da 31 yaşında öldürülen Süleyman Taşköprü’dür. Alman polisi, 8 Türk’ün öldürülmesiyle ilgili hiçbir ipucu bulamıyor. 4 Kasım 2011 tarihinde başarısız bir banka soygunundan sonra NSU üyelerinden Uwe Böhnhard ve Uwe Mundlos’un karavanda ölü bulunmasıyla, NSU örgütünün varlığı ve faillerini bulamadıkları bu cinayetleri bu örgütün işlediğini tesadüfen (!) öğreniyor. Savcılığın iddiasına göre, örgütün tek kadın üyesi Zschaepe, banka soygunundan sonra diğer örgüt üyeleriyle birlikte yaşadıkları evi ateşe vererek, örgüte ait NSU cinayet itiraflarının da yer aldığı video kayıtlarını yok etmeye çalışıyor. Örgüt üyesi arkadaşları öldürüldükten 4 gün sonra polise teslim oluyor. Savcı, “Örgütün, Almanya’nın doğusunda Jena kentinde doğan üç örgüt üyesi B. Zschaepe, Uwe B. ve Uwe M.’nin, 90’lı yıllarda tanışarak NSU örgütünü kurduklarını, ırkçı ve Neonazi eylemleri nedeniyle polis takibine takıldığını, eylem ihbarı üzerine 1998 yılının Ocak ayında örgüt üyelerinin bulunduğu evin garajında arama yapıldığını, deşifre edildiğini düşünen örgütün yeraltına indiğini” belirtiyor. (SETA, 5 Soru NSU Davası) Davanın baş sanığı Zschaepe, 2015 yılına kadar sorulan hiçbir soruya cevap vermiyor. 2015 yılında kendisini ve davanın diğer sanıklarını 14 avukat savunmaya başlıyor. Zschaepe, sadece ev yakma suçunu işlediğini, cinayetlerle ve banka soygunlarıyla ilgisinin olmadığını, hepsini ölen iki örgüt üyesinin işlediğini söylüyor. Su nerede inek içti, inek nerede dağa kaçtı, dağ nerede yandı bitti kül oldu misali.

Alman istihbaratının aşırı sağ örgütleri (sıkı bir şekilde) takip ettiği bilindiği halde, bu örgütle ilgili hiçbir ize rastlamaması oldukça ilginç bir durum. Zschaepe’nin teslim olmasından birkaç saat sonra Alman istihbarat dairesi çalışanının muhbir ajanlara ait bilgilerin olduğu dosyaları yok etmesi (bu görevliye sadece 3.000 Euro ceza verilerek dosyasının kapatılması), bu örgütün devlet içinde uzantılarının olduğunu ve bunların korunduğunu gösteriyor. 2012’de Alman Askeri İstihbarat Servisi MAD’ın NSU üyelerinden Uwe Mundlos’la iletişime geçerek birlikte çalışmayı teklif ettiği ancak ırkçı örgüt üyesinin bunu reddettiği ortaya çıkmıştı. NSU cinayetlerinin sonuncusu olan Halit Yozgat olayında cinayetin gerçekleştiği kafede bulunan A. Temme isimli istihbarat ajanı, “o sırada bilgisayarda sohbet ettiğini ve cinayeti fark etmediğini” öne sürmüştü. Buna ek olarak 2017’de Hessen eyalet istihbarat dairesinde, NSU ile ilgili bilgiler bulunduğu tahmin edilen bir rapor olduğunun ortaya çıkması, hemen ardından belgenin mahkeme kararıyla 120 yıl erişime kapatılması şüpheleri artırmıştı. NSU davasının karanlıkta kalan noktalarından birisi, davada ifade veren ya da vermesi beklenen görgü tanıklarının şüpheli ölümleri. Beş yıl süren yargılama süresince hayatını kaybeden yedi tanıktan kimisi hastalık nedeniyle ölürken bazı görgü tanıklarının ölümü ise kamuoyunda şüphe uyandırdı. Örneğin, mahkemede ifade verdikten sadece bir ay sonra motosiklet kazasında hayatını kaybeden Melissa M.’nin ölümü bunlardan biri. NSU tanıklarından ve eski bir istihbarat ajanı olan Thomas Richter de dava sürecinde evinde ölü bulundu. NSU davasında en dikkat çeken ölümlerden birisi de baş sanık Beate Zschäpe’nin yakın arkadaşı Corinna B.’nin ölümü. Corinna’nın araştırma komisyonuna ifade vermeden kısa bir süre önce bilinmeyen bir nedenle öldüğü açıklandı.
Dava süresince gerçekleşen tanık ölümlerinin tesadüfle açıklanması mümkün görünmüyor. (SETA, https://www.setav.org/5-soru-nsu-davasi/) Mahkemeye sunulan 177 sayfalık Bilirkişi Raporu, Zschäpe’nin son derece soğukkanlı olduğunu, işlenen cinayetlerden en küçük bir pişmanlık duymadığını söylüyor.

Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı Başkanı Abdullah Eren, karar duruşmasından önce dava sürecinin Almanya için bir samimiyet testi olduğunu ifade ederek, “Bu dava ırkçılığa, İslam düşmanlığına, insan haklarına, terör örgütlerine bakış açısına varıncaya kadar, Almanya’nın tüm kurumlarıyla birlikte girdiği bir imtihanıdır. Zira olay, sadece ırkçı motivasyonla işlenmiş bireysel bir cinayetler serisi değildir. NSU davasında kurumsal ırkçılıktan söz edilmesi, Alman istihbaratının örgüt mensuplarıyla kurduğu içli dışlı ilişkinin yargılama mercilerince aydınlatılması beklenmektedir” sözleri, davanın özeti niteliğinde.

NSU davasında mahkemenin gizlilik kararı olmadığı için yargılama sürecinde yaşanan gelişmeler kamuoyuyla paylaşıldı. Bu bilgilerden hareketle Alman makamlarının, bu örgütün, örgütün diğer mensuplarının ve devlet içindeki işbirlikçilerinin (uzantılarının) üzerine gitmediğini, delilleri toplamadığını, mevcut delillerin de yok edilmesine göz yumduğunu, üç maymunları oynadığını, hakikati ortaya çıkarmak yerine, tarafsızlığını yitirdiği ve sanıklara destek olduğu görülmektedir. Almanya, NSU davasında taraf tutmuş, hukukun en temel ilkelerini çiğnemiş, adil bir yargılama yapmamıştır. Adaletin kılıcıyla suçluları cezalandırmak yerine mağdurları doğramıştır. Eğer Almanya, NSU örgütünün devlet içindeki uzantılarını ortaya çıkarıp yargının önüne çıkarmazsa, bunları en ağır şekilde cezalandırmazsa, (5 kişiyle sınırlanan) NSU davası, hukuk tarihine kara bir leke olarak geçecektir. Tarih, Almanya’nın, cinayet şebekesi Nazi örgütüne destek verdiğini yazacaktır. Nazizm ve Hitler’in, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yerle bir edilmesine, hak ve özgürlüklerin rafa kaldırılmasına sebebiyet verdiği açıkça ortada iken, demokrasi havarisi Almanya, Nazilere kucak açıyor. Alman yargısı ve devlet kurumlarının (Nazi döneminde olduğu gibi) seri cinayetler işleyen Nazi örgütlerine destek vermesi, Almanya’nın elde ettiği birikimlerin inkârı niteliğinde!

Saldırılar Devam Eder mi?

NSU davasıyla ilgili üzerinde durulması gereken hususlardan biri de dava konusu benzeri saldırıların, cinayetlerin devam edip etmeyeceğidir. Alman istihbaratının bilgisi dahilinde olan bir örgütün, banka soygunlarına ve işlediği cinayetlere göz yumulması, bu örgütün arkasında devlet desteği olduğunu gösteriyor. Soruşturma ve yargılama aşamasında bazı delillerin yok edilmesi, bu yapının devlet tarafından kollandığına işaret ediyor. Devasa bir örgütten sadece 5 kişinin yargı önüne çıkarılması ve bunlardan sadece birine ömür boyu, diğerine on yıl hapis cezası verilerek davanın kapatılması, mağdurları da kamu vicdanını da tatmin etmedi. Mahkeme savcısı, bu işin bitmediğini, kararı temyiz edeceklerini bildirdi. Mağdur yakınları da bu karara karşı tepkilerini dile getiriyor. Bu işin peşini bırakmayacaklarını, başka mahkemelere başvurduklarını söylüyorlar. Avrupa’daki yabancı düşmanlığının katlanarak, buna paralel olarak da ırkçı saldırıların arttığını söylemiştik. Alman soruşturma makamları, NSU davasıyla buzdağının görünmeyen kısmını suyun üzerine çıkarmak yerine görünen kısmını da suyun altına itmiştir. Almanya’nın bu davada, delillerin yok edilmesine göz yumması, NSU örgütünü, yabancılara yönelik ırkçı politikalarının bir aracı olarak kabul ettiğini gösteriyor. Almanya, Nazi örgütünün saldırıları sonunda can güvenliğinden endişe eden yabancı ülke vatandaşlarının kendiliğinden, kendi ülkelerine gideceklerini hesaplamış olabilir.

Avrupa ülkelerinde, pek çok ülkenin vatandaşı olmasına rağmen, saldırıların ve cinayetlerin büyük çoğunluğunun Müslümanları hedef alması, sorunun yabancı düşmanlığı değil İslam düşmanlığı olduğunu gösteriyor. Bu, Amerika’nın (Soğuk Savaş sonrası) yeni politikasının (İslam düşmanlığının) bir sonucudur. Peki, bundan sonra bu saldırılar azalır mı, artar mı? 1990 yılından bugüne kadar uzanan süreçte, bu saldırılarda bir azalma oldu mu? Hayır! Tam aksine, katlanarak arttı! Sadece Almanya’da değil, Avrupa’nın her ülkesinde arttı! Amerika, dünyanın en büyük iki dinin mensuplarını karşı karşıyla getirmeyi (hatta savaştırmayı) amaçlayan bu tezine son vermezse, daha çok kan dökülecektir. Sadece Avrupa’da azınlıkta bulunan Müslümanlar değil, çoğunlukta olduğu ülkelerdeki Müslümanlar da büyük bir tehdit altındadır! Amaçlarına ulaşmak için bombalı terör eylemleri, işgal, iç savaş, darbe dahil, her yolu mübah görüyorlar. Türkiye’deki 15 Temmuz darbe teşebbüsü, küresel bir darbe olan 28 Şubat ayarlarına döndürme operasyonudur.

Avrupa, 1095-1272 yılları arasında Müslümanlara karşı organize ettiği Haçlı Seferlerinde mevzi başarılar elde etmesine rağmen sonuçta başarılı olamamış, bu saldırılar, dünyanın en büyük imparatorluklarından Bizans İmparatorluğu’nun sonu olmuştu. Hristiyan dünyası uzun bir aradan sonra Müslümanlara karşı bu defa post-modern yeni bir Haçlı Seferi düzenliyor. Dünyayı savaş alanına çeviren Soğuk Savaş döneminin sona ermesiyle bütün dünyada “küresel bir barışın” umutları yeşerirken, 1990’lı yılların başından itibaren Amerika’nın başını çektiği ve Avrupa’nın kuyruğuna takıldığı bu süreç, Batı’nın en büyük imtihanı olacak.

1(Uzunçayır) “Aşırı sağ partinin yükselişiyle, kendisini tehdit altında hisseden ana akım parti, aşırı sağı zayıflatmak için koordinasyon stratejisini benimseyebilir (Golder, 2016, s.487). Strateji doğrultusunda, seçmen kaybını telafi etmek ve hatta seçim başarısı elde etmek için aşırı sağ partilerin politikaları ve retorikleri ana akım sağcı partiler tarafından örnek alınır. Stratejinin etkileri ise değişkendir ve bazı şartlar altında aşırı sağ partinin lehine olabilir. Bazı durumlarda, aşırı sağ partilerin başarısızlığı, ana akım partilerin “başarılı” kopya eylemlerine atfedilir. Örneğin, 2007’de Fransa’da FN’nin düşüşü ve Belçika’da VB’nin zayıflaması, kısmen Fransa örneğinde UMP (Union pour un Mouvement Populaire, Halk Hareketi için Birlik) ve Belçika örneğinde N-VA (Nieuw-Vlaamse Alliantie, Yeni Flaman İttifakı) gibi ana akım partilerin, bu partilerden bazı meseleleri devralmasıyla açıklanabilir.”

Cevap Yazın