Tarihin Kalbi Kudüs

Gerçekten kalıcı bir barış için bu gün bu şartlarda Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin birlikte yaşayacakları ve bu birlikteliği sağlayacak bir idare anlayışı dışında bir çözüm bulmak mümkün olmadığı gibi bunun dışında bir arayış şehrin siyasi, dini, coğrafi ve demografik arka planına da uymayacaktır.

Yerküremiz üzerinde siyasi, dini, kültürel ve ekonomik olarak hemen her devirde dünyanın ağırlık merkezi olmuş coğrafyalar vardır. Ancak hiçbir coğrafya dünyanın maddi ve manevi açıdan merkezi olan Kudüs kadar ehemmiyet arz etmemiştir. Onun bu hususiyeti tarih boyunca büyük istilaları üzerine çekmiş ve bu kutsal şehrin insanlarını bütün Filistin ile birlikte büyük felaketlere boğmuştur. Bu çerçevede, kutsal kitaplara, efsanelere ve tarihe mal olan ilkçağlardan günümüze kadar yaşanan istila hareketleri göz önüne alındığında, Müslümanların Kudüs’ü fethi ve bu kadim şehirdeki varlığı bilhassa dini ve insani değerler açısından büyük bir mana ifade etmektedir.

Kudüs meselesi veya Filistin meselesi geniş bir platformda ve çok boyutlu olarak incelendiğinde, bu meselenin günümüzde yaşanan pek çok meseleyle doğrudan ve dolaylı bir ilişkisinin olduğu görülmektedir. Özellikle Siyonist işgal yönetiminin Filistin toprakları üzerindeki varlığını sürdürebilmek için kurduğu bağlantılar, dünyanın değişik bölgelerinde çeşitli krizlere ve sorunlara yol açmıştır. Siyonist devlet aslında Filistin toprakları üzerindeki varlığını bugün İslam ülkelerine hükmeden emperyalist yönetimlere borçludur. Siyonistlerin, işgalci anlayışla geldikleri topraklarda güçlü bir İslam devletini kendi varlıkları açısından tehdit görüp istememesi Ortadoğu’da yaşanan son gelişmelerin, savaşların aslında en temel nedenidir.

Büyük İsrail’in kapılarını açmayı hedefleyen ‘Yeni Ortadoğu Düzeni’ teorisinin özünde Filistin meselesi vardır. Amaç sömürgeci güçlerin çıkarlarının İslam ülkelerindeki sigortaları olan rejimlerin varlıklarını sürdürmelerini sağlamak ve özellikle Ortadoğu’da İsrail merkezli bir küreselleşmeye gitmektir.

Tüm bunların sonucunda ABD Başkanı Donald Trump, 6 Aralık 2017 tarihinde “Kudüs’ü resmen İsrail’in başkenti olarak tanıma zamanı gelmiştir. Tel Aviv’deki büyükelçiliğimizin Kudüs’e taşınması talimatını verdim.” şeklinde açıklamaları ise bir neden değil aslında Ortadoğu’da on yıllardır yaşanan gelişmelerin bir sonucudur. BM kararlarının aksine alınan bu tek taraflı karar dünyanın değişik coğrafyalarında özellikle de Türkiye’nin başını çektiği İslam dünyasında büyük bir tepkiyi de beraberinde getirdi. Sor(g)umuzu sorarak Kudüs’ün yakın tarihine kısaca bakalım. Müslümanlar Kudüs’le imtihanını kazanacak mı?

Son 10 yılda ne oldu?

2008 yılında Gazze’den İsrail’deki sınır kasabalarına durmaksızın düzenlenen roket saldırıları sonucunda, İsrail’in Mısır’ın da desteğini alarak başlattığı ablukaya daha fazla dayanamayan Gazzeliler, Refah sınırındaki duvarları yıkarak temel ihtiyaçlarını satın alabilmek için Mısır tarafına geçtiler. 11 gün sonra, 3 Şubat’ta Mısır güvenlik güçleri geçişleri yasakladığında, toplamda 800 bine yakın Gazzeli Mısır’a girip çıkmıştı. İsrail’in Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 117 Filistinli hayatını kaybetti, 200 Filistinli de yaralandı. Yaklaşık 800 Filistinlinin evi tahrip edildi.

Aynı yıl içinde Mısır’ın arabuluculuğunda gerçekleşen müzakereler sonucu Hamas ile İsrail arasında altı aylık ateşkes imzalandı. Hamas roket atmama, İsrail de Gazze’ye yönelik ambargoyu kaldırma ve suikastları durdurma sözü vermişti. Hamas ile İsrail arasındaki altı aylık ateşkes sona erdi. Ateşkes sürecinde ambargo hafifletilmediği gibi saldırılar azalsa da kesilmedi.

2009 ocak ayında Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın görev süresi fiilen doldu. Ancak başkanlık seçimleri ertelendi. Hamas hükümetinin İçişleri Bakanı Said Siyam, oğlu, erkek kardeşi ve ailesi ile birlikte İsrail’in füze saldırısında hayatını kaybetti.

31 Mayıs 2010 tarihinde “Rotamız Filistin Yükümüz İnsani Yardım” sloganıyla yola çıkan Gazze’ye Özgürlük Filosu’na İsrail donanması uluslararası sularda saldırdı. Mavi Marmara gemisindeki 9 Türk yardım gönüllüsü şehit edildi. Mavi Marmara katliamının ardından artan uluslararası baskılar karşısında Mısır, Refah Sınır Kapısı’nı üç yıl sonra süresiz olarak açarken; İsrail de 20 Haziran’da ambargoyu hafifletme kararı alarak Gazze’ye girebilecek malların listesini yeniledi.

2 Eylül 2010 tarihinde İsrail’in Gazze’ye saldırması üzerine Aralık 2008’de rafa kaldırılan doğrudan barış müzakereleri, Filistin lideri Mahmud Abbas ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu tarafından Washington’da yeniden başlatıldı. 22 Eylül 2010 tarihinde BM İnsan Hakları Konseyi yayınladığı raporda, İsrail’in 9 Türk vatandaşımızın şehit edilmesiyle sonuçlanan Mavi Marmara baskınını “yasadışı, orantısız ve kabul edilemez gaddarlık” olarak nitelendirdi ve Filistin toprağına deniz ablukası uygulamasının “yasadışı” olduğunu belirtti.
23 Eylül 2011’de Filistin Yönetimi, Birleşmiş Milletler’e tam üye ‘devlet’ statüsü kazanmak amacıyla BM Genel Sekreteri Ban ki-Mun’a başvurdu. Filistin, UNESCO Genel Konferansı’nın kararı ile kurumun 194’üncü üyesi oldu. 23 Aralık 2011’de Filistinli gruplar Fetih ve Hamas, uzun süren fikir ayrılıklarının ardından birleşme yolunda önemli bir adım attı. Mısır’ın başkenti Kahire’de yapılan görüşmelerin ardından Hamas, Filistin Kurtuluş Örgütü bünyesine katılma kararı aldı.

30 Kasım 2012’de BM Filistin’e, BM’de üye olmayan gözlemci devlet statüsünü verme kararını aldı. BM Genel Kurulu’ndaki oylamada BMGK’nın beş daimi üyesinden Fransa, Rusya ve Çin bu kararı desteklerken İngiltere çekimser kaldı ABD ise hayır oyu kullanmıştı.
2013 yılının ikinci yarısında İsrail ve Filistinliler arasında ABD öncülüğünde doğrudan barış görüşmelerinin başlayacağı duyuruldu. Görüşmenin konusu İsrail hükümetinin Kudüs’ün bölünmesine karşı çıkmasıydı.

İsrail’in talebi, Kudüs’ün siyasi ve dini merkez olarak 1980’de çıkartılan İsrail Temel Yasası kapsamında “Tam ve birleşik Kudüs İsrail’in başkentidir.” ifadesinden geri atmamaktı. Filistin’in talebi ise Ürdün tarafından işgal edilen, daha sonra 1967 savaşının ardından İsrail’in ilhak ettiği Doğu Küdüs’ün Filistin devletinin başkenti olmasıydı. Dönemin ABD başkanı Barack Obama İsrail’in Doğu Kudüs’ü ilhakını tanımıyordu ve büyükelçiliğini Tel Aviv’de tutuyordu.

30 Kasım 2016’da Rusya, İsrail-Filistin sorunu konusunda açıklama yaptı. Putin, İsrail-Filistin müzakerelerine yeniden başlanması çağrısı yaptı ve 1967 sınırlarına tabi ve başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletinin kurulmasını desteklediklerini vurguladı.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi de İsrail’in işgali altındaki Filistin topraklarında yasadışı tüm yerleşim faaliyetlerini “hemen ve tamamen” durdurmasını öngören karar tasarısını kabul etti. Güvenlik Konseyi üyesi 15 ülkeden 14’u karar tasarısı için ‘evet’ oyu verirken, veto hakkı bulunan ancak bu hakkı kullanmayan ABD ‘çekimser’ oy kullandı. İsrail BMGK’nın kararına uymayacağını açıklarken ABD’ye çok sert tepki gösterdi.

14 Temmuz 2017’de İsrail polisi Cuma günü sabah saatlerinde Mescid-i Aksa’da silahlı saldırıda bulunduğunu iddia ettiği üç Filistinliyi öldürdü, olayda yaralanan iki İsrail polisi de hayatını kaybetti.

Bu olay üzerine Mescid-i Aksa’nın da içinde bulunduğu Harem el Şerif bölgesine giriş-çıkışlar iki gün boyunca yasaklandı. Açıldığında ise giriş noktalarına metal detektörleri yerleştirildi. Dedektörleri protesto eden Filistinliler, Doğu Kudüs’ün sokaklarında namaz kılmaya başladı.

Gerilim arttı hem Doğu Kudüs’te hem de Batı Şeria’da protestocu Filistinlilere İsrail polisi müdahale etti ve toplamda dört Filistinli şehit edildi. Ardından bir Filistinli, üç İsrailli sivili bıçaklayarak öldürdü.

6 Aralık 2017 tarihinde ise ABD Başkanı Trump, İsrail’in başkenti olarak Kudüs’ü tanıdıklarını belirterek, İsrail ABD Büyükelçiliği’ni Tel Aviv’den Kudüs’e taşıyacaklarını açıkladı.

Washington yönetiminin aldığı tek taraflı karar dünyada da büyük tepkiyle karşılandı. Uluslararası toplum Müslüman dünyasında büyük öfkeye neden olan kararın ardından hemen devreye girdi. Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler’den Trump’ın kararına karşı açıklamalar geldi.

Trump’un kararına en sert tepki Türkiye’den geldi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Trump’ın aldığı Kudüs kararının yok hükmünde olduğunu söyledi ve Ortadoğu’da barış ve istikrarı olumsuz etkileyeceğini vurguladı. Erdoğan 13 Aralık’ta İslam İşbirliği Teşkilatı’nı toplantıya çağırdığını açıkladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dönem başkanı olduğu 57 üyeli İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) İstanbul’da toplanarak tarihi bir karara imza attı. Zirvede alınan kararları açıklayan Erdoğan, ‘İsrail işgalindeki Doğu Kudüs, Filistin’in başkentidir. Trump’ın kararı hükümsüzdür.” dedi.

Türkiye’nin öncülüğünde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine (BMGK) sunulan ve “ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti kabul ettiği” kararın ilgili Birleşmiş Milletler (BM) kararlarına aykırı olması sebebiyle “hukuken geçersiz” sayılmasını öngören tasarı, ABD tarafından veto edildi. 21 Aralık 2017 tarihinde ise yine Türkiye’nin girişimiyle hazırlanan, ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkent olarak tanıması kararına karşı tasarı BM Genel Kurulunda ezici bir oy çoğunluğuyla kabul edildi. Oylamada 128 kabul, 9 ret ve 35 çekimser oy kullanıldı.

Sonuç

Kudüs, tarih boyunca büyük istila ve katliamlara sahne olmuş ve bazen şehrin tamamının yakılıp yıkılması ve insanlarının tamamının sürgüne gönderilmesi söz konusu olmuştur. Bazen de şehir tahrip edildikten sonra ibret olması için Mabed’in sadece bir duvarı bırakılmış ya da Haçlıların yaptığı gibi şehirdeki bütün insanlar katledilmiştir. Kudüs bütün bunları tarih boyunca fazlası ile yaşamıştır. Üç semavi dini ortak paydasında tutan Kudüs, İslam hakimiyeti dışındaki dönemlerde bu konumunu koruyamamıştır. Gerçekten İslam fethi, diğerlerine göre başka bir mahiyet arz ediyordu. Kudüs ise buna ilk kez tanıklık ediyordu. Kudüs’ün ileri gelenleri ve ruhani lideri ile birlikte şehri gezerken, namazını kılması için Kutsal Mezar Kilisesi gösterilmesine rağmen Hz. Ömer Müslümanların burayı daha sonra Hıristiyanların ellerinden alabilecekleri endişesi ile namazını kilisenin dışında avluda kılmıştır.

Bu durum zımmilere karşı İslam hakimiyetinin nasıl bir veche alacağını daha başlangıçta göstermekteydi. Şehirdeki bütün insanlara din, mezhep, çalışma ve seyahat hürriyeti tanınıyor ve bugünkü manası ile insan temel hak ve hürriyetlerinin genel çerçevesi çizilmiş oluyordu. Hz. Ömer’in Kudüs’ün fethinde ortaya koyduğu bu anlayış 1187 yılında Selahaddin Eyyubi tarafından aynen tekrarlanacaktır. Oysa 1099 yılında Haçlılar Kudüs’ü istila ederken Müslüman ve Yahudilerin hemen hemen tamamını katletmişlerdi.

İslam ve Hıristiyan kaynakları bu konuda adeta birleşirler. Haçlıların ortaya koyduğu bu anlayışı XX. yüzyılın ikinci yarısından beri Kudüs ve Filistin halkı hala çekmeye devam etmektedir. Tarih boyunca Kudüs’e hangi toplum hakim olursa olsun şehrin adı barış ve kutsal sıfatı ile birlikte ifade edilmiştir. Oysa Kudüs ancak Hz. Ömer’in fethiyle tarihinde pek de alışık olmadığı bir barış sürecine girecektir. Bu barışın ruhuna uygun idare anlayışı Eyyubiler, Memluklar ve özellikle Osmanlılar döneminde devam edecektir. Uluslararası siyasal ağırlık merkezi olma konumu ile Kudüs bugün de dünyanın gündemindedir. Her gün kan kaybeden bu bölgenin barışı için uluslararası platformlarda Osmanlı modelinin konuşulması oldukça dikkat çekicidir.

Gerçekten kalıcı bir barış için bu gün bu şartlarda Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin birlikte yaşayacakları ve bu birlikteliği sağlayacak bir idare anlayışı dışında bir çözüm bulmak mümkün olmadığı gibi bunun dışında bir arayış şehrin siyasi, dini, coğrafi ve demografik arka planına da uymayacaktır.