Nobel: Ödül mü, Siyasal Lütûf mu?

İlki 1901 senesinde Fransız şair ve yazar Sully Prudhomme’ye verilen Nobel edebiyat ödüllerinin tarihçesine şöyle bir göz attığımızda ödülün Fransa başta olmak üzere ekseriyetle Avrupa ülkeleri ve Musevi kökenli yazar ve sanatçılar arasında altın günü misali dolaştırıldığına ve işin ilginç yanı bir asrı geçkin bir zaman dilimine rağmen İslam ülkelerinden yalnızca Mısır ve Türkiye’ye birer kez
lutfedildiğine şahit oluyoruz.

İlki 1901 senesinde Fransız şair ve yazar Sully Prudhomme’ye verilen Nobel edebiyat ödüllerinin tarihçesine şöyle bir göz attığımızda ödülün Fransa başta olmak üzere ekseriyetle Avrupa ülkeleri ve Musevi kökenli yazar ve sanatçılar arasında altın günü misali dolaştırıldığına ve işin ilginç yanı bir asrı geçkin bir zaman dilimine rağmen İslam ülkelerinden yalnızca Mısır ve Türkiye’ye birer kez lutfedildiğine şahit oluyoruz. Peki biraz daha detaylı incelemek gerekirse, hatırı sayılır bir kitle tarafından dünyanın en elit taltifi olarak kabul edilen Nobel ödülleri aslında nedir, ne değildir?

Nobel ödülleri, 1895 yılından itibaren her yıl İsveç Akademisi tarafından takdim edilen ve adını taşıdığı Alfred Nobel’in vasiyetine binaen sahiplerine dağıtılan ödüllerdir. Her yıl 10 Aralık’a denk getirilme sebebi ise bu tarihin A. Nobel’in ölüm yıldönümü olması.

Genel itibariyle fizik, kimya, fizyoloji, tıp, ekonomi ve elbette ki barış ve edebiyat alanlarını kapsar. Her ödülün alanına uygun olarak oluşturulmuş ayrı bir komitesi mevcuttur. Gurur vesilemiz Prof. Dr. Aziz Sancar Hocamız fizik alanında Nobel ödülünü kazandığında madalyasını İsveç Kralı Carl Gustaft’tan teslim almıştır. Edebiyat ödüllerini ise Norveç Nobel komitesi vermektedir. Alfred Nobel’in “bir idealist eğilimi en farklı şekilde ifade eden yazara verilmesi” ilkesi göz önünde bulundurularak adaylar belirlenir ve kurul, dalında en yetkin bulduğu kişiyi madalya ve ödülle taçlandırır. İşte bu rutinde devam etmektedir Nobel ödüllendirme sistemi. Pek tabii pozitif bilim alanlarının belli kollarında doğrudan çığır açan buluşlar veya çalışmalar baz alındığı için hata payı yok denecek kadar az. Hatta insanlık adına herhangi bir ayrım yapmaksızın fayda sağlayan bu kişilere mevcut ödüller az bile zannımca.

Şimdi diyebilirsiniz ki, Alfred Nobel dinamiti bularak savaşlarda on binlerce masum insanın da ölümüne sebep olmuş. Başka bir tabirle yok yere icat çıkarmış. İnsanlığa fayda bunun neresinde acep? Aslında bu, olaya hangi pencereden baktığınızla alakalı. Aldığımız ufak bir ilacın bile pek çok yan etkisinin olduğunu düşünürsek, suçun aslında o maddede değil kullanan kişinin hatasında yattığını görebiliriz. Zaten bilindiği üzere Alfred Nobel icadının kötü amaçlarla kullanılmaya başlamasından duyduğu vicdani rahatsızlığı gidermek veyahut da ‘örtmek’ amacıyla bu ödül törenini vasiyet etmiştir. Yani daha doğrusu tevatürler bu yönde.

Buraya kadar bakıldığında garip bir durum yok. Lakin iş gelip de Nobel barış ve edebiyat ödüllerine dayandığında çorbaya düşen sinek misali mide bulandırıcı ve bir o denli ironik ödüllendirmeler de gözümüzden kaçmıyor elbet.

Barış ödülüne 1935’te Mussolini, 1939’da Hitler ve 1945’te Stalin’in aday gösterilmesine nasıl bir yorum yapsak bilemedim şimdi? Görünen o ki Nobel komitesinin ve İsveç Akademisi’nin üzerinde bazı siyasi otoritelerin baskısı var. Aslında biz bu duruma hiç de yabancı değiliz. Bizde Orhan Pamuk’a Nobel Edebiyat Ödülü’nün aslında hangi gerekçeyle verildiğini hatırlamayanımız yoktur. Bu sebeptendir ki malum mevzuya girmeyi şahsen lüzumsuz görüyorum. Böylesine saygın kabul edilen bir ödülün takdiminde daha tarafsız davranılması ve ülkelerin milli hassasiyetlerine daha titiz yaklaşılması gerekmez miydi? Beklentimiz en azından şimdiden sonra bu yönde azami bir çaba sarf edilmesi. Çünkü olması gereken de bu değil mi? Ancak bir konuya açıklık getirmek gerekirse, bugüne değin Nobel edebiyat ödülünü kazanan tüm yazarlar için hak etmedikleri halde ödüllendirildiler dersek bu da haksızlık olur elbette.

Eserleriyle ve başlattıkları edebi akımlarla okurlara çoğu kez özgün ve evrensel bir bakış açısı katan, hemen her milletten kendisine güçlü bir okuyucu kitlesi oluşturan büyük ve deha yazın adamları da var ödül alanlar arasında. Ernest Hemingway bunlardan biri. Ünlü yazar 1954 yılında klasik kabul edilen İhtiyar Adam ve Deniz adını taşıyan eseriyle Nobel ödülüne uygun görülmüş. Yazarlığı bir yana tam bir fikir babası Hemingway. Bir diğer ünlü yazar Albert Camus de bu ödüle hak kazanan en genç yazar unvanını taşır. Düşünür yanı ağır basan yazarlardan Jean Paul Sartre’ın Nobel edebiyat ödülüyle imtihanı ise ayrı bir yazı konusu. Sartre 1964 yılında ödülü geri çevirmiş. Gerekçe olarak da resmi herhangi bir ödülü kabul etmesinin prensiplerine aykırı bir durum teşkil ettiğini öne sürmüştür. Pek tabii ödülü reddedişinin arkasında başka sebeplerin olduğuna dair söylentiler de mevcut. Bunların dayanağı da bizzat yazarın kendi açıklamaları. Bir keresinde: “İmzamı Jean Paul Sartre olarak atmam, imzamı Nobel ödülü sahibi Jean Paul Sartre olarak atmam ile aynı şey değil.” ifadesini kullanarak ödüle bakış açısını vurgulamış yazar. Bir diğer röportajında ise: “Politika ile aramda bağ olduğu için burjuva kurumu benim geçmiş hatalarımın üstünü örtmek istedi. İşte bunun için bana Nobel ödülünü verdiler.” diyerek Nobel komitesinin arka planını bir nebze olsun deşifre etmiştir Sartre. Aslına baktığımızda ödülün siyasi ayağını Mısırlı yazar Necip Mahfuz’un bilhassa tercih edilmesinde de görebiliriz. Eserlerinde umumiyetle Mısır halkının inişli çıkışlı yaşantısını, halkının maruz kaldığı acıları, sıkıntıları ve daha insanca yaşamak adına ne gibi beklentileri olduğunu çekinmeden ele almış yazar.
Kendi hayatında da siyasi eğilimleri bakımından ciddi değişimler yaşamış olsa bile edebi yönden çok güçlü bir yazın adamı. Çocukluk yılları Mısır’ın bağımsızlığını kazandığı döneme denk geldiğinden olacak ki ilkin milliyetçi çevrelere yakın durmuş. Ancak milli çevrelerin sol kanadıyla kendi bakış açısı taban tabana zıtlaşınca daha farklı yol ayrımlarında bulmuştur kendini.

En nihayetinde The Children of Gebelaawi (Mahallemizin Çocukları) romanıyla muhafazakar halkın kendisine antipati duymasına sebep olunca, İslam dünyasının otoritesi kabul edilen El-Ezher Üniversitesi’nin bazı yaptırımlarından payını almıştır. Velhasıl-ı kelam, işin bu noktası “Nasıl oldu da yıllar sonra bir Mısırlı yazar Nobel edebiyat ödülüne layık görüldü” sorusunun en makul cevabı sanırım. Genel görüş bu yönde belki ama ben Necip Mahfuz’un eserlerinin aslında Ortadoğu’nun geçmişini anlamak, irdelemek ve elde ettiğimiz çıkarımlarla söz konusu coğrafyanın geleceğine şekil vermek açısından büyük bir imkân olduğunu düşünüyorum. Kahire Üçlemesi’nin itinayla incelenmesi neticesinde Mısır’ın siyasi ve toplumsal gidişatının sembollere dökülüşüne şahit olmak mümkündür. İşte bu sebepten denilebilir ki aslında Necip Mahfuz Nobel’i değil, Nobel, Necip Mahfuz’u kazanmıştır. Ancak yazarın bu artıları, Nobel Edebiyat Ödülleri’nin sahiplerini bulmak konusundaki genel eksilerini yok edemez. Öyle ya “Doğru ya da yanlış, haklı ya da haksız fark etmez; bir şekilde ülkene muhalif ol ve ödülü kap!” mantalitesi ağır basmakta.

Umulur ki insanlığın algısı, medenileşme çizgisine hakiki manada ulaşınca bu gibi ötekileştirmelerin aslen sonuçsuz kalmaya mahkum olduğunu idrak edip hakkı, hak edene teslim eder.