ABD’nin Yeni “Musaddık Planı”: Zarrap ve Flynn Dosyası

1951’de iktidara geldiğinde ilk iş olarak İran petrollerini millileştiren Başbakan Muhammed Musaddık’ın başına gelenler, egemen dünyaya meydan okuyan liderlerin ne tür entrika ve zorluklarla mücadele etmek zorunda kaldığının en net göstergesi aynı zamanda.

“1953’te halk tarafından sevilen İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ın iktidardan indirilmesinde Birleşik Devletler önemli rol oynadı.”

Bu itiraf, 17 Mart 2000’de katıldığı bir toplantıda konuşan, bir dönem adından çokça söz ettiren Amerikan Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’tan geldi. 2009 yılında benzer bir çıkışı Başkan Barack Obama da Kahire’de yapmıştı. Albright, Başkan Clinton döneminin önemli isimlerinden. Ailesini Auschwitz’te kaybetmiş bir Nazi mağduru aynı zamanda. Albright’ın yıllar sonra gelen bu itirafı, İran anti-Amerikancılığının perde gerisinde bir Amerikan parmağı olduğunu gösteriyor. CIA’nın 2013 yılında erişime açılan Ulusal Güvenlik Arşivi’nde yer alan detaylar ise Albrigth’ın söylediklerini kanıtlıyor.

1951’de iktidara geldiğinde ilk iş olarak İran petrollerini millileştiren Başbakan Muhammed Musaddık’ın başına gelenler, egemen dünyaya meydan okuyan liderlerin ne tür entrika ve zorluklarla mücadele etmek zorunda kaldığının en net göstergesi aynı zamanda.

Amerikan ve İngiliz siyasetinin nüfuz alanlarını genişletmek adına nasıl operasyonel faaliyetlere girişebildiklerini tarih kitaplarından biliyoruz. Ancak İran Başbakanı Musaddık’ın başına gelenler, son 5 yıldır Türkiye için kurgulanan planla çok benzeşiyor. Batı’nın Erdoğan’ın şahsında Türkiye’yi itibarsızlaştırmak için sistematik “yıkım planını” tedavüle soktuğu artık gizlenemeyecek kadar açık ve net. New York’ta devam eden Zarrap davası (17-25 Aralık dosyası da denebilir) ve Michael Flynn soruşturması önümüzdeki günlerde Türkiye’nin başını ağrıtacak sadece iki konu başlığı. Gün yüzüne çıkarılmayı bekleyen başka dosyalar da var. Türkiye, kritik bir eşikten geçiyor, belki de bu eşiğin cumhuriyet tarihinin en zor dönemeci olduğunu kabul etmek lazım. Bugün yaşananları daha net görmek ve anlamak için 1953’te Ajax Operasyonuyla iktidardan indirilen Musaddık’ın başına gelenlere bakalım.

Musaddık Ne Yaptı?

Musaddık 1951’te iktidara geldiğinde ilk icraatı İran petrollerinin millileştirilmesini, kamulaştırılmasını sağlamak oldu. İran petrolleri o güne kadar İngiliz-İran ortaklığı Anglo Persian Oil Company tarafından işletiliyordu. (Bu şirket British Petrol namıyla meşhur BP’nin ta kendisidir.) Musaddık kararlıydı ve dediğini yaptı. İran’ın milli menfaatleri gereği petrolün kamulaştırılması kaçınılmazdı. Millileştirme kararı 1951’de İran Parlamentosu’nda kabul edildi. Ancak İngiltere önce petrol ambargosunu devreye soktu, sonrasında da İran’ı açıktan tehdit etmeye başladı. Musaddık bütün tekliflere kapıları kapattı. MI6’in (İngiliz İstihbarat Servisi) İran’da muhalif gruplar üzerinden bir kalkışma hazırlığı içerisinde olduğunu öğrenen Musaddık, İngiliz Büyükelçisini sınır dışı etmeye karar verdi. Bu da bardağı taşıran son damla oldu. Devreye Amerikan gizli servis elemanları girdi. CIA’nın bölge operasyon şefi Kermit Roosevelt sahne aldı. Önce Musaddık karşıtı muhalifler desteklendi. Yüklü miktarda paralar aktarıldı. Ülke içinde sokak hareketleri finanse edildi. Muhalif medya, akademisyen, siyasetçi, asker, işadamı, sivil toplum Musaddık aleyhine kullanabilecekleri ne kadar “iç unsur” varsa devreye sokuldu. İran riyali, Amerikan doları karşısında değer kaybetmeye başladı. Petrol ambargosuyla ekonomik kriz tırmandırıldı. İran, millileştirdiği petrolüne pazar bulamaz oldu. Ve nihayetinde Tahran sokakları hareketlenmeye başladı. Halk yaşananlardan Musaddık’ı sorumlu tutar oldu. Batı medyasında Musaddık aleyhine itibarsızlaştırma operasyonu başlatıldı. Başlangıçta “ılım ve makul siyasetçi” olarak tanımlanan Musaddık, İngilizlerin tekliflerine yanaşmadığı için artık “dediği dedik” bir otoriter, yolsuzluklara bulaşmış bir diktatördü. Kurgu sağlamdı: ülkesinin petrollerini millileştirmeye çalışan Musaddık, ülkesini dünyadan tedriç eden bir siyasi figür olarak hafızalara kazındı. Şah Rıza’nın da desteğiyle iktidardan indirilmeliydi. Gereken hazırlıklar yapıldı. İran silahlı kuvvetlerinden bir grup harekete geçti. 15 Ağustos 1953’teki askeri darbe Musaddık yanlılarınca bastırıldı. Ancak Kermit Roosevelt ve ekibi umudunu kaybetmedi, 19 Ağustos 1953’te yeni bir kalkışmayla Musaddık iktidardan indirildi.

Komünizm Tehdidi mi?

Bütün bu yaşananlar İran Başbakanı Musaddık’ın başına gelenlerin kısa bir özeti. Son beş yılda Türkiye’de yaşanan kaotik gelişmelerle benzeşiyor olması şaşırtıcı olmasa gerek. İngilizlerin Musaddık konusunda Amerikalıları ikna ederken kullandığı en temel argüman “İran’ın, Rusya’nın kontrolüne girmesinden duydukları endişeydi.” Yani komünizm tehdidi. II. Dünya Savaşı sonrası dünyaya hakim olan yaygın paradigma buydu. Türkiye’nin 1952’deki NATO’ya giriş sürecinde yaşadığı gelişmelerin temelinde de komünizm tehdidi olduğu bilinen bir gerçek. Kritik soru şu: dün Türkiye’yi NATO içinde yer almaya icbar edenler, bugün Rusya ile yakınlaşan Türkiye’yi NATO’dan çıkmaya mı icbar ediyor, yahut bir tür “tedip etme” yöntemi mi uyguluyor?

Norveç’te yaşanan hedef skandalının perde arkasında Türkiye’ye dönük topyekûn bir mesaj olduğu açık. Öyle ki sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın değil de Gazi Mustafa Kemal’in de hedeflerden biri olarak belirlenmiş olması, verilmek istenen mesajın derinliğine işaret ediyor. NATO’da yaşanan skandallar bununla sınırlı değil elbette.

1992’de Çekiç Güç’le ilgili tartışmaların ayyuka çıktığı bir dönemde, NATO tatbikatında (Display Determination–92) Muavenet savaş gemisinin kazaya kurban gitmesi, Amerika’nın Türkiye’ye yönelik bir ikazı olarak okunmuştu. 2006 yılında Ralph Peter’in yayımladığı, NATO Savunma Akademisi’nde kullanılan skandal haritada ise Türkiye’nin doğu ve güneydoğu toprakları Kürdistan ve Ermenistan’a ait bölgeler olarak gösterilmiş, Türkiye’den gelen tepkiler üzerine NATO Genel Sekreterliği bir kez daha özür dilemeyi tercih etmişti. Kritik zamanlarda askeri ve hukuki bahanelerle siyasal mesajlar vermek, Amerikan establisment’ının en belirgin özelliğidir. Bugünlerde New York’ta devam eden Zarrap davası ve Flynn soruşturması uygulamaya konan sistematiğin bir başka boyutuna işaret ediyor. Peki nedir Zarrap ve Flynn dosyalarıyla hedeflenen?

Zarrap Davası ve Flynn Soruşturması

Türkiye’de FETÖ mensubu yargı mensuplarının 17 Aralık 2013’te kalkıştıkları yargı darbesinin, uluslararası hukuka taşınarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik bir tehdide dönüştürülmesi bile bu soruya cevap olarak yeter aslında. Oluşturulan gayri meşru dinleme ve sahte deliller üzerinden hazırlanan dosyanın, New York’ta federal bir mahkemeye taşınarak sanıkların serbest bırakılma vaadiyle itirafçılığa/isnat edilen suçları kabule zorlanması, Amerikan hukuk sisteminde meşru bir zemine otursa da sistematik bir soruna işaret etmesi bakımından son derece kritik. Zarrap davasında, savcının son mütalaası dikkate alındığında, sanığın mevcut itiraflarıyla “Türkiye’nin mahkum edilebileceği somut delillere ulaşılamadığı” anlaşılıyor. Bu nedenle Zarrap’ın ifade tutanaklarında anlattığı bir takım örtülü ilişkiler üzerinden davanın başka bir boyuta evrileceğini ve önümüzdeki günlerde tutanaklarda adı geçen kamuya ait ve özel bankalara getirilecek yaptırımların Türkiye’yi ekonomik durgunluğa sokacağını kestirmek zor değil. Uluslararası arenada Türkiye’nin itibarına kastedecek bir algı operasyonu bu.

Michael Flynn soruşturma dosyasına Türkiye’nin dahil edilmiş olması da yürürlükte olan sistematik planının diğer cephesine işaret ediyor. Dosyaya Türkiye’den iki bakanın isminin karışmış olması son derece kritik. Hedeflenen şey Türk siyasetçilerin Amerika’daki sorunlu muhataplarına gayrı meşru tekliflerde bulunabileceklerini dünyaya göstermek. Bir tür itibarsızlaştırma çalışması. Son haftalarda Amerikan medyasında yer alan Türkiye’yle ilgili yorumlardan da anlaşılıyor ki ortaya atılan iddianın gerçekliğiyle ilgilenen kimse yok. Son dönemde Rusya ile yakınlaşan Türkiye’nin Rusya’ya bilgi sızdırdığına inanılan Fylnn ile temas etmiş olması, iddianın en temel delili olarak görülüyor. Amerika’nın en popüler dizilerinden “Designated Survivor”da Türkiye’yi ve özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef alan senaryo, durumun vahametini ortaya koyuyor. Peki ne olacak?

Haklıyken Haksız Olmak

Türkiye, özellikle 15 Temmuz sonrası yaşananlar konusunda kendisini dünyaya anlatamıyor. Gündem belirleyemiyor. En haklı olduğu konuda bile kurgulanan sistematik planı yok edecek bir strateji geliştiremiyor. İç siyasetteki gelişmeler, 15 Temmuz davalarında yaşanan sorunlar, son zamanlarda gündemi işgal eden operasyonlar, Türkiye aleyhine oyun kuranların ekmeğine yağ sürüyor. Türkiye, uluslararası arenada her geçen gün yalnızlaştırılıyor. Bölgesel politikalarda da köşeye sıkıştırılmak isteniyor. Türkiye’nin iç dinamikleri kaşınarak toplumsal kalkışma zemini oluşturulmak isteniyor. Erdoğan’ın olmadığı bir Türkiye dizayn etmek için özel projeler geliştiriliyor, siyasete yeni aktörler sokuluyor. Sonuç olarak Amerika, dün Başbakan Musaddık’a yaptıklarını bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yapmak istiyor. İtibarsızlaştırarak siyaset sahnesinden indirmek için özel çaba sarfediyor. Tam burada gözden kaçan önemli bir nokta var: ne dünya 1950’lerin dünyası ne de Türkiye 1950’lerin Türkiye’si. Türkiye, bugün büyük oyunu bozacak cesarette ve güçte. Cumhurbaşkanı Erdoğan hala hiçbir siyasiye nasip olmayacak bir toplumsal kabule sahip. Oynanan oyunu bozmanın bir tek yolu var: toplumsal bütünleşme ve kaynaşma. Türkiye, belki de tarihinin bu en kritik dönemecinden milli ve yerli unsurların işbirliği ve katkısıyla en az yara alarak çıkacaktır.