<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yaşam &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/kategori/yorunge-haber/yasam/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 28 Aug 2026 12:40:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.7</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Yaşam &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Her Şeyden Biraz, Hiçbir Şeyden Yeterince</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/her-seyden-biraz-hicbir-seyden-yeterince/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/her-seyden-biraz-hicbir-seyden-yeterince/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Aug 2026 12:40:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Öğretim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20257</guid>

					<description><![CDATA[Eğitim, Bir Milletin En Öncelikli Meselesidir Ayakta kalabilmek, rahat ve huzurlu bir hayatı yakalayabilmek, uluslararası yarıştan kopmamak, üstelik ön plana çıkabilmek ve geleceğe uzanabilmek için bir milletin en öncelikli meselesi eğitim olmalıdır. Günümüzde her yönüyle öne çıkan ülkelerin, geldikleri bu seviyeleri iyi bir eğitimle yakaladıkları tartışma götürmez bir gerçektir. Bir başka ifadeyle milletler, değişik zaman dilimlerinde bireylerini çağın gerekleri olan bilgilerle ne ölçüde donatmışlarsa o ölçüde başarılı olmuşlar ve bilgi çağının içinde yer alabilme şansını yakalayabilmişlerdir. Buna karşılık vatandaşını çağın gerektirdiği bilgiler yerine belli bir ideolojinin dar kalıpları içindeki bilgilerle oyalayan ülkeler, onayladıkları bilgiler ve amaçladıkları hedefler yönünden kendilerine göre oldukça iyi bir eğitim vermelerine rağmen hem bilgi çağının dışında kalmış hem de özledikleri ve önemsedikleri ideolojilerinin yıkılmasına engel olamamışlardır. Sovyetler Birliği bunun en son, en açık ve en çarpıcı örneğidir. Çağın Gerektirdiği Bilgiyi Belirlemek Dünya sahnesinden silinip yıkılmamak için öncelikle çağın gerektirdiği bilgilerin tarafsız bir gözle ve doğru bir şekilde belirlenmesi gerekir. Böyle bir tespitin dayatmacı bir zihniyetle, ideolojinin daracık kalıplarına sıkıştırılmış bir kafa yapısıyla, “Ben yaparsam olur” ya da “Ben yaptım oldu” vurdumduymazlığıyla, “Ben her şeyi bilirim” veya “Her şeyi sadece ben bilirim” ahmaklığıyla, “Devlet olarak ben ne dersem olur” anlayışıyla sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi mümkün değildir. O &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Eğitim, Bir Milletin En Öncelikli Meselesidir</strong></p>
<p>Ayakta kalabilmek, rahat ve huzurlu bir hayatı yakalayabilmek, uluslararası yarıştan kopmamak, üstelik ön plana çıkabilmek ve geleceğe uzanabilmek için bir milletin en öncelikli meselesi eğitim olmalıdır.</p>
<p>Günümüzde her yönüyle öne çıkan ülkelerin, geldikleri bu seviyeleri iyi bir eğitimle yakaladıkları tartışma götürmez bir gerçektir.</p>
<p>Bir başka ifadeyle milletler, değişik zaman dilimlerinde bireylerini çağın gerekleri olan bilgilerle ne ölçüde donatmışlarsa o ölçüde başarılı olmuşlar ve bilgi çağının içinde yer alabilme şansını yakalayabilmişlerdir.</p>
<p>Buna karşılık vatandaşını çağın gerektirdiği bilgiler yerine belli bir ideolojinin dar kalıpları içindeki bilgilerle oyalayan ülkeler, onayladıkları bilgiler ve amaçladıkları hedefler yönünden kendilerine göre oldukça iyi bir eğitim vermelerine rağmen hem bilgi çağının dışında kalmış hem de özledikleri ve önemsedikleri ideolojilerinin yıkılmasına engel olamamışlardır. Sovyetler Birliği bunun en son, en açık ve en çarpıcı örneğidir.</p>
<p><strong>Çağın Gerektirdiği Bilgiyi Belirlemek</strong></p>
<p>Dünya sahnesinden silinip yıkılmamak için öncelikle çağın gerektirdiği bilgilerin tarafsız bir gözle ve doğru bir şekilde belirlenmesi gerekir.</p>
<p>Böyle bir tespitin dayatmacı bir zihniyetle, ideolojinin daracık kalıplarına sıkıştırılmış bir kafa yapısıyla, “Ben yaparsam olur” ya da “Ben yaptım oldu” vurdumduymazlığıyla, “Ben her şeyi bilirim” veya “Her şeyi sadece ben bilirim” ahmaklığıyla, “Devlet olarak ben ne dersem olur” anlayışıyla sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi mümkün değildir.</p>
<p>O hâlde, çağın gerektirdiği bilgileri kim veya kimler, nasıl ve hangi ölçülere dayanarak tespit edeceklerdir?</p>
<p>İlk bakışta cevaplandırması zor bir soru gibi gözükmesine rağmen bu, hiç de zor bir soru değildir.</p>
<p><strong>Belirleyici Güç: Hayatın Kendisi</strong></p>
<p>Dikkatli bir gözle bakıldığında, bu tespitte hak ve yetki sahibi olan iki ana faktörün, belirleyici gücün varlığı derhâl görülecektir.</p>
<p>Birinci faktör, hayatın bizzat kendisidir ve asıl belirleyici güç odur. Gerçekten de hayat neyi gerektiriyorsa, zaman neyi gerektiriyorsa, gün neyi gerektiriyorsa çocuğa bilgi olarak o verilecektir.</p>
<p>Hayatın, zamanın, günün ne gerektirdiğini ya da gerektireceğini bilmek ise hiç de zor değildir.</p>
<p>Çevreye şöyle bir bakmamız ve çağın nereye doğru gittiğini görmemiz, bu sorunun cevabını bulmamız için yetecektir.</p>
<p>Fakat çağa gözlerimizi kapar ya da görmek amacıyla bakmazsak; üstelik kimi ön kabuller doğrultusunda çocuğun beynini yıkayıp onu ideolojimizin bekçisi yapmak amacıyla ne işe yaradığını kimselerin bilmediği arkaik bilgileri çocuğa enjekte etmeye kalkışacak olursak hayatın, zamanın, günün, kısacası çağın gerektirdiği bilgilerin ne olduğunu bulmamız ve bilmemiz hiçbir şekilde mümkün olmayacaktır.</p>
<p><strong>Üretim Alanları Çağın Aynasıdır</strong></p>
<p>Çağın neler gerektirdiğinin en çarpıcı ve en açık örneklerini üretim alanlarında görüyoruz.</p>
<p>Dün gündemimizde olmayan, üstelik hayalini bile edemeyeceğimiz yüzlerce ve hatta binlerce ürün bugün üretiliyor; bu ürünleri daha da geliştirmenin, daha kaliteli hâle getirmenin ve ucuza mal etmenin yolları aranıyorsa bütün bu arayışların nedeni bugünün, yani çağın gerektirdikleridir.</p>
<p>Günümüz dünyasında ayakta kalmak isteyen her millet, günün ve çağın gerektirdiği bu ürünleri üretebilmek için gerekli teknolojik bilgileri edinmek, bu bilgileri sürekli geliştirmek ve yenileştirmek zorundadır.</p>
<p>Aksi hâlde kılık kıyafetiyle, oturup kalkmasıyla, yiyip içmesiyle, afra tafrasıyla, kısacası her çeşit monşer davranışlarıyla kendisini çağdaş sansa bile çağın tamamen dışında kalmıştır da haberi bile olmamıştır.</p>
<p><strong>Hayat Durağanlığı Kabul Etmez</strong></p>
<p>Hayat gerçekten son derece dinamiktir; yeter ki bizler hayatın bu dinamizminin önünü kesmek için çaba göstermeyelim.</p>
<p>Hayat durağanlığı sevmediği gibi boşluk da kabul etmez.</p>
<p>Eğer insanlar hayatın dinamizmine ayak uyduramaz ve onun boşluklarını iyi, güzel ve kendileri için yararlı şeylerle dolduramazlarsa o boşluklar başkaları tarafından kötü, çirkin ve zararlı şeylerle doldurulacaktır.</p>
<p>Bu nedenle insan, zamanla yarışmak ve hayatın boşluklarını zamanında ve istediği biçimde iyi, güzel ve yararlı şeylerle doldurmak zorundadır.</p>
<p>İşte bu noktada insana bir gözleyici, bir yol ve yön gösterici, bir elinden tutucu ve yardımcı gerekir.</p>
<p><strong>Ailenin Eğitimdeki Rolü</strong></p>
<p>Bir başka ifadeyle, insanı birinci derecede yönlendiren ve herhangi bir konuda motive eden ilk faktör günün ve çağın gerektirdikleriyse ikinci faktör, insanın en yakınları olan anne babası, yakın akrabaları ve aile çevresidir. Bunlar çocuğun hangi bilgilerle donanması ve bezenmesi gerektiğine karar verecek olanlardır.</p>
<p>Aslında demokrasinin ve insan haklarına saygının gereği budur. Çünkü demokrasilerde çocuğun sahibi, yani velisi, anne babasıdır. Hiçbir şekilde devlet değildir. Devletin velayeti komünist ülkelerde söz konusu olabilir.</p>
<p>Bir başka ifadeyle, komünist ülkeler dışında millet adına devlet yönetimini ellerinde tutanların milletin iradesine ve doğal haklarına ipotek koyma hakları yoktur.</p>
<p>Üstelik eğitim hiçbir şekilde devletin görevi değildir.</p>
<p>Eğer bir ülkede herkes kendi üzerine düşen görevi yaparsa o ülkede hem gelişme hem de kalkınma olur. Bunun doğal sonucu olarak o ülke güçlenir ve diğer ülkeler arasında saygın bir yere sahip olur.</p>
<p><strong>Eğitim Sistemine İki Farklı Açıdan Bakmak</strong></p>
<p>Eğitim sistemi üzerinde söz ederken konuya iki ayrı açıdan bakmak gerekmektedir:</p>
<p><strong>İlki sistem açısından…</strong></p>
<p><strong>İkincisi uygulama açısından…</strong></p>
<p>Gerçekten de mevcut eğitim sistemimizle insanımızı yetiştirmemiz, bilgi çağını yakalamamız, uluslararası yarıştan kopmamamız ve büyük başarılara imza atmamız zor görünmektedir.</p>
<p><strong>Mevcut Eğitim Sisteminin Temel Sorunları</strong></p>
<p>İlkokuldan başlayarak lise sona kadar devam eden on iki yıllık mecburi eğitim süreci, çocuğun kafasını karıştırmaya, zihnini tahrip etmeye ve gönlünü incitmeye yönelik öyle bir eğitim sürecidir ki çocuk, akla gelebilen her konuda ders almak ve aldığı bu derslerden başarılı olmak zorundadır.</p>
<p>Yakından bakınca daha kolay görülebileceği gibi bu eğitim sürecinde, tıpkı aşure çorbasına benzer şekilde, her şeyden biraz bir şeyler vardır.</p>
<p>Her şeyden biraz bir şeylerin öğretildiği fakat herhangi bir şeyin çok iyi öğretilmediği bu eğitim süreci, ülkemiz ortalamasına göre insan ömrünün yaklaşık yüzde 16-17&#8217;lik bir kısmına karşı gelmektedir.</p>
<p>Bir eğitim sürecinde bu kadar farklı ders okutulmasının anlamı, çocuğun nereye gideceğinin ve ne olacağının belli olmaması olarak özetlenebilir. Gerçekten de on iki yıllık bu eğitim döneminin yolu ve yönü belli olmayan, tamamen genel kültüre dayalı bir eğitim süreci olduğunu görüyoruz.</p>
<p>Üstelik genel kültür adı altında verilen bu bilgilerin büyük çoğunluğunun güncellikten uzak, eski ve dolayısıyla yanlış olduğunu söylemek pek de abartılı bir değerlendirme olmayacaktır.</p>
<p><strong>Bilgi Çağında Eski Eğitim Anlayışı</strong></p>
<p>İletişim teknolojisinin çok geliştiği ve her türlü sınırı kaldırdığı günümüz dünyasında genel kültür edinmek isteyen bir genç, bu bilgilerin çok daha fazlasını ve doğrusunu çok daha kısa sürede, daha kolay ve daha masrafsız öğrenme imkânına sahiptir.</p>
<p>Çocuğun ilgi alanını hiç dikkate almadan, “Her şeyden biraz bilsin, belki ileride lazım olur.” mantığıyla kimi bilgilerin, temcit pilavı gibi ısıtılıp tekrar çocuğun önüne konmasını, bilginin şimşek hızıyla değiştiği bu çağda bilimsellikle bağdaştırmak mümkün değildir.</p>
<p>Ülkemiz eğitim sistemi bu açmazdan kurtarılamayacak olursa eğitim seviyesinin bir yerlere gelmesi, bu eğitim sistemimizde yetişen insanlarla bilgi çağında kendimize yer bulmamız imkânsızdır.</p>
<p><strong>Eğitim Sisteminin Altı Temel Açmazı</strong></p>
<p>İlkokuldan başlayarak üniversite sona kadar eğitim sistemimiz açmazlarla doludur.</p>
<p>Bu açmazları şu şekilde sıralayabiliriz:</p>
<ol>
<li><strong> Eğitim sürecinin yön ve hedef eksikliği</strong></li>
</ol>
<p>Eğitim sürecinin tamamı gerek ders çeşidi gerekse derslerin içeriği bakımından özden ve esastan uzak olup eğitimin belli bir yönü ve hedefi yoktur.</p>
<ol start="2">
<li><strong> Korku ve dayatma</strong></li>
</ol>
<p>Sistem, bir bütün olarak daimî bir korku içindedir ve bu korku aynıyla eğitime de yansımaktadır.</p>
<ol start="3">
<li><strong> Diploma merkezli eğitim</strong></li>
</ol>
<p>Ülkemiz eğitim sisteminin esası, diplomalara ve bu diplomaları kazanmak için harcanması gereken sürelere endekslidir. Yani eğitim tamamen şeklidir; muhteva hiçbir şekilde önde değildir.</p>
<ol start="4">
<li><strong> Öğrenmeyi sürekli ertelemek</strong></li>
</ol>
<p>Sistemin belki de en büyük çelişkisi, iyi olsun kötü olsun, yararlı olsun zararlı olsun hiçbir şeyi tam olarak öğretmemesidir. Öğrenmeyi sürekli olarak bir sonraki eğitim dönemine bırakması sistemin en önemli çıkmazıdır.</p>
<ol start="5">
<li><strong> Yarım insan yetiştirme sorunu</strong></li>
</ol>
<p>Sistemi ellerinde tutanlar, iyi yetişmiş, yani bilen insandan hoşlanmamaktadır. Bu bakımdan yarım adam yetiştiren sistem, sistemin ağalarının işine gelmektedir.</p>
<ol start="6">
<li><strong> Yenilik yapamama</strong></li>
</ol>
<p>Sistemin bir başka açmazı ise sistemin bütününde olduğu gibi eğitim sisteminde de sistemin ağalarının, yanlış da olsa kendilerine ait orijinal hiçbir fikirlerinin ve görüşlerinin olmayışıdır.</p>
<p><strong>Sadece Küçük Düzenlemeler Yetmez</strong></p>
<p>Bu sistem içinde yapılacak kimi düzenlemelerle gençlerimizi biraz daha bilgili hâle getirmek mümkünse de evrensel yarıştaki kayıplarımızın telafisi için <strong>“Biraz daha bilgili olmak yeterli olmaz.”</strong></p>
<p>Yeni bilgiler ve yeni teknolojiler üreterek bilgi çağının içinde yer alabilecek yepyeni bir gençlik yetiştirebilmek için yeni bir eğitim sistemini aramak ve bulmak zorundayız.</p>
<p><strong>Yeni Eğitim Sisteminin Temel Unsurları</strong></p>
<p>Bu yeni eğitim sisteminin ana unsurları şunlar olabilir:</p>
<ol>
<li>Sistem, bilgi çağının gereklerine uygun bilgileri içermeli; eğitim, hayatın ihtiyaçları göz önüne alınarak düzenlenmelidir.</li>
<li>Sistem, anne babanın ve çocuğun tercihlerine cevap verecek biçimde olmalıdır. Çocuk geleceğin büyüğüdür, hür olarak yaratılmıştır, hür olarak yaşama hakkına sahiptir.</li>
<li>Sistem, “Ağacı yaşken eğecek”, “Demiri tavında dövecek”, “Su akarken testiyi dolduracak” biçimde sürekli ve yoğun olmalıdır.</li>
<li>Sistem, malumat sahibi olanı değil, eğitim sürecinde öğrenen ve bilen insanlar yetiştirmelidir.</li>
<li>Sistem, mevcut kaynakları ve her türde atıl kapasiteyi en iyi şekilde değerlendirecek biçimde olmalıdır.</li>
</ol>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Bilgi çağında ayakta kalabilen, yeni bilgiler ve teknolojiler üretebilen bir toplum oluşturmak istiyorsak eğitim sistemimizi çağın ihtiyaçlarına göre yeniden düşünmek ve şekillendirmek zorundayız.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/her-seyden-biraz-hicbir-seyden-yeterince/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İdare Etmek Yönetmek Değildir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/idare-etmek-yonetmek-degildir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/idare-etmek-yonetmek-degildir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Korkut Daban]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Aug 2026 14:06:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[Yönetim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20253</guid>

					<description><![CDATA[Başta Siyaset Bilimi olmak üzere hayatın birçok aşamasında özellikle Yönetim Bilimi alanında farklı tecrübeler ve yaşanmış hikayelerle karşı karşıya geliyoruz. Toplumu oluşturan en küçük yapı olan Aile her konuda olduğu gibi bu hususta yine başlangıç, daha doğrusu çıkış noktası olmaktadır. Bu nedenledir ki insan için Yönetim Becerisi Aile Reisliği ile başlar! Bir Evi Yönetmekte güçlük çeken bir insanın Hayatın farklı boyutlarında dolayısıyla Yönetim Süreçlerinde başarılı olması biraz hayalcilik olur. Keza İdare etmek Yönetmek demek değildir! Yani hayatın olağan akışına kendisini ve sorumluluk duyduğu mecraları teslim eden kimseler, en iyi ihtimalle İdareci olurlar! Yönetici vasfına sahip kimseler, aynı şekilde, Liderlik Ruhuna sahip modellerdir. İşte Yönetici ile İdareci arasında ki fark bu noktada ortaya çıkmaktadır. İdareci isminden de anlaşılacağı üzere, görev almış olduğu sorumluluk alanı ile ilgili en ufak bir inisiyatif ve risk almayan insan modelidir. Bu yüzdendir ki Resmi ve Özel İşletmeler için İdareci bulmak çok kolay iken Yönetici bulmaları nispeten daha zor olmuştur. Oturduğu koltukta Görev Tanımları dışına çıkmayacak veya kendisine gelecek olan talimatı uygulamaktan başka bir fark ortaya koymayan kişilerin toplumuna herhangi bir fayda sağlaması mümkün olmamaktadır. Yönetici ile İdareci arasında ki başka bir nüans şudur! Yönetici olmak istiyorsanız yönetecek İnsanlar yetiştirmeniz gerekirken, İdareci olmak isteyenlerin ise herhangi bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Başta Siyaset Bilimi olmak üzere hayatın birçok aşamasında özellikle Yönetim Bilimi alanında farklı tecrübeler ve yaşanmış hikayelerle karşı karşıya geliyoruz.</p>
<p>Toplumu oluşturan en küçük yapı olan Aile her konuda olduğu gibi bu hususta yine başlangıç, daha doğrusu çıkış noktası olmaktadır.</p>
<p><strong>Bu nedenledir ki insan için Yönetim Becerisi Aile Reisliği ile başlar!</strong></p>
<p>Bir Evi Yönetmekte güçlük çeken bir insanın Hayatın farklı boyutlarında dolayısıyla Yönetim Süreçlerinde başarılı olması biraz hayalcilik olur.</p>
<p><strong>Keza İdare etmek Yönetmek demek değildir!</strong></p>
<p>Yani hayatın olağan akışına kendisini ve sorumluluk duyduğu mecraları teslim eden kimseler, en iyi ihtimalle İdareci olurlar!</p>
<p><strong>Yönetici vasfına sahip kimseler, aynı şekilde, Liderlik Ruhuna sahip modellerdir. İşte Yönetici ile İdareci arasında ki fark bu noktada ortaya çıkmaktadır.</strong></p>
<p>İdareci isminden de anlaşılacağı üzere, görev almış olduğu sorumluluk alanı ile ilgili en ufak bir inisiyatif ve risk almayan insan modelidir.</p>
<p><strong>Bu yüzdendir ki Resmi ve Özel İşletmeler için İdareci bulmak çok kolay iken Yönetici bulmaları nispeten daha zor olmuştur.</strong></p>
<p>Oturduğu koltukta Görev Tanımları dışına çıkmayacak veya kendisine gelecek olan talimatı uygulamaktan başka bir fark ortaya koymayan kişilerin toplumuna herhangi bir fayda sağlaması mümkün olmamaktadır.</p>
<p><strong>Yönetici ile İdareci arasında ki başka bir nüans şudur! Yönetici olmak istiyorsanız yönetecek İnsanlar yetiştirmeniz gerekirken, İdareci olmak isteyenlerin ise herhangi bir şekilde personel yetiştirme ihtiyacı doğmamaktadır!</strong></p>
<p>Bu yüzdendir ki başta Siyasi Partiler ve Bürokrasi olmak üzere Yönetim Süreçlerinde başarılı figürlerin çoğunun kendi hür ve özgür iradesi ile kararlar aldığını gözlemleriz.</p>
<p>Buradan hareket ile deyim yerindeyse, her Yöneticinin kendi karakteristik yapısına mahsus bir “Yoğurt Yeme Tarzına” sahiptirler.</p>
<p>Özellikle resmi ve kamu kurumlarında çoğu zaman İdareci Profilinde insanlar Yönetim Makamlarına tercih edilmek suretiyle Atanmış olurlar!</p>
<p>Buna mukabil sorumluluk gerektiren Siyasi Parti Teşkilatları ve benzeri kurumsal yapılarda Motivasyon sağlayacak ve çalışacağı takımı oluşturma yetkisine sahip figürlerin Yönetici Özelliğine sahip olmaları gereklidir.</p>
<p><strong>Bu yüzdendir ki herhangi bir Kurumda görev alan Yönetim Kadrosu hakkında konuşurken “Bu Adam Sadece İşi İdare ediyor” derler!</strong></p>
<p>O nedenledir ki Kurumlarda, işleri idare edecek değil Kurumları Koordine edecek ve yönetecek yetkinliklere sahip Yöneticiler tercih edilmektedir.</p>
<p>Bugün Türkiye’de başarılı olmuş Kamu ve Özel Kurum İşletmelerinin Yönetici kadrosuna baktığınızda, Yönetim ve Koordinasyon becerisi yüksek Yönetici Profilleri ile karşılaşırsınız!</p>
<p>Bu yüzdendir ki tek hedefi koltuğa oturup “Durumu İdare Etmeyi” vazife edinen Yöneticilerin yer aldığı Kurum ve Müesseselerin her geçen gün kan kaybettiğine tanık olmaktayız.</p>
<p><strong>Kimse üzerine alınmasın alınmak isteyene de herhangi bir sözümüz olmayacaktır!</strong></p>
<p>Bugün Türkiye’de gerek Siyasette gerekse Bürokraside Makam sahiplerinin ciddi anlamda başarısızlıklar yaşamasının en canlı örnekleridir diyebiliriz!</p>
<p>Bir Siyasi Partinin Şehir bazında bir tane dahi Belediye Kazanamamış olması bunu ispatlar!</p>
<p><strong>Bir Sendika Başkanının sadece mevcut pozisyonunu koruması ve aktif üyelerinin haklarını gereğince savunamaması yine net bilgi olarak karşımıza çıkar!</strong></p>
<p>Günümüzde bu hususta asıl tartışılması gereken verimlilik ve performans iken, aksine, salt Üye Sayıları ve İstatistiksel bir takım istatsstistiki veriler üzerinden yapılan analizler müesseselerin başarısızlıklarını sadece “Halının Altına Süpürmelerine” neden olmaktadır.</p>
<p>Ez cümle yanlış tercih edilmiş Yöneticilerden kaynaklı başarısızlık hikayeleri yine onlara referans olan kişiler tarafından kapatılmaya çalışılmaktadır!</p>
<p><strong>Günün sonunda kaybeden ise bu kamuya mal olmuş müesseselere gönül veren Samimi Dava Neferleri olmaktadır.</strong></p>
<p>Kendisini temsil etmekte yetersiz bu insanları çoğu zaman savunmak zorunda kalmak gibi zorlu sınavlarla karşı karşıya kalmaktadırlar!</p>
<p><strong>Bu durum, Yağmur ve Tarla Sahibi İlişkisi misali vicdanlara ciddi zarar vermekte çoğu zaman ise açılan yaralar dikiş tutmaz bir hale gelmektedir.</strong></p>
<p>Bu nedenle diyoruz ki her İdareci Yönetici olamayacağı gibi, İdare edenlerin gölgesinde kalanların gelişimi de mümkün olmamaktadır! Kötü Yönetici sadece kendine değil aynı zamanda yanında çalışanlar için de zararlı olmaktadır.</p>
<p><strong>Bu noktada, Yazımızın başlığı zihinlerde muhakkak anlam ve karşılık bulacaktır!</strong></p>
<p>O yüzden diyoruz ki, “İdare etmek Yönetmek değildir!”</p>
<p><strong>Selam Ve Dua İle…  </strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/idare-etmek-yonetmek-degildir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dil, Dinden Mühimdir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dil-dinden-muhimdir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dil-dinden-muhimdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Aug 2026 14:02:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20249</guid>

					<description><![CDATA[Bir ülkenin ayakta kalmasını sağlayan en önemli unsurlardan biri dildir. Hatta dil birliği, bir ülke için din birliğinden daha önemli bir mesele olarak değerlendirilebilir. Bu söz o kadar mühimdir ki serlevha yapılıp cümle âlemin görebileceği yerlere asılsa yeridir. Konunun ciddiyetini daha iyi anlatabilmek için güzel bir misal verelim. Konfüçyüs’ün Dikkat Çekici Cevabı “Bir ülkeyi idare etmeye çağırılsaydınız, ilk iş olarak ne yapardınız?” diye sorulduğunda, Çinli ünlü düşünür Konfüçyüs şöyle cevap vermiş: “İşe dil ile başlar, önce dili düzeltirdim. Dil düzgün olmaz ise kelimeler düşünceyi düzgün anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılamaz ise yapılması gereken şeyler iyi yapılmaz. Gereken yapılmazsa ahlak ve kültür bozulur. Ahlak ve kültür bozulursa adalet yolunu şaşırır. Adalet yanlış yola saparsa halk güçsüzlük ve şaşkınlık içine düşer. Ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. Bu sebeple söylenen sözü doğru söylemeli ve doğru anlamalıdır.” Bu sözler, dilin yalnızca bir iletişim aracı olmadığını; düşüncenin, kültürün, ahlâkın ve adalet anlayışının da taşıyıcısı olduğunu ortaya koyuyor. Dilimiz Büyük Bir Tehdit Altında Dilimiz, dün olduğu gibi bugün de hayatını devam ettiriyor. Ancak gereken özeni göstermediğimiz için büyük bir tehdit altında. Özellikle okul çağındaki öğrencilerimizin kullandıkları dil o kadar bozulmuş durumda ki bazen onları öz anne babaları dahi anlamakta güçlük çekiyor. Bu durum yalnızca gençlerimizin problemi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir ülkenin ayakta kalmasını sağlayan en önemli unsurlardan biri dildir. Hatta <strong>dil birliği, bir ülke için din birliğinden daha önemli</strong> bir mesele olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>Bu söz o kadar mühimdir ki serlevha yapılıp cümle âlemin görebileceği yerlere asılsa yeridir.</p>
<p>Konunun ciddiyetini daha iyi anlatabilmek için güzel bir misal verelim.</p>
<p><strong>Konfüçyüs’ün Dikkat Çekici Cevabı</strong></p>
<p>“Bir ülkeyi idare etmeye çağırılsaydınız, ilk iş olarak ne yapardınız?” diye sorulduğunda, Çinli ünlü düşünür Konfüçyüs şöyle cevap vermiş:</p>
<p>“İşe dil ile başlar, önce dili düzeltirdim. Dil düzgün olmaz ise kelimeler düşünceyi düzgün anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılamaz ise yapılması gereken şeyler iyi yapılmaz. Gereken yapılmazsa ahlak ve kültür bozulur. Ahlak ve kültür bozulursa adalet yolunu şaşırır. Adalet yanlış yola saparsa halk güçsüzlük ve şaşkınlık içine düşer. Ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. Bu sebeple söylenen sözü doğru söylemeli ve doğru anlamalıdır.”</p>
<p>Bu sözler, dilin yalnızca bir iletişim aracı olmadığını; düşüncenin, kültürün, ahlâkın ve adalet anlayışının da taşıyıcısı olduğunu ortaya koyuyor.</p>
<p><strong>Dilimiz Büyük Bir Tehdit Altında</strong></p>
<p>Dilimiz, dün olduğu gibi bugün de hayatını devam ettiriyor. Ancak gereken özeni göstermediğimiz için büyük bir tehdit altında.</p>
<p>Özellikle okul çağındaki öğrencilerimizin kullandıkları dil o kadar bozulmuş durumda ki bazen onları öz anne babaları dahi anlamakta güçlük çekiyor.</p>
<p>Bu durum yalnızca gençlerimizin problemi olarak görülmemeli. Çünkü çocukların ve gençlerin kullandığı dil, toplumun genel dilinden bağımsız değildir.</p>
<p><strong>Dijital Dil: Yeni Bir Dil Çöplüğü</strong></p>
<p>Dilimizi bozan etmenlerin belki de en başında, kendiliğinden oluşan <strong>“dijital dil”</strong> gelmektedir.</p>
<p>Dijital dilin hâkim olduğu sosyal medya, bugün adeta bir <strong>dil çöplüğüne</strong> dönüşmüş durumda. Her türlü suni, kısaltılmış ve bozuk dil kullanımı, özellikle gençler arasında hızla yayılıyor.</p>
<p>Kelimelerin bilinçli olarak eksiltilmesi, harflerin rastgele kullanılması, noktalama işaretlerinin tamamen terk edilmesi, yabancı kelimelerin gelişigüzel Türkçenin içine yerleştirilmesi ve yeni bir iletişim biçimi oluşturma adına dilin kurallarının yok sayılması, zamanla anlaşılmayı neredeyse imkânsız hâle getiriyor.</p>
<p>Sosyal medyada birkaç saniyede yazılıp gönderilen mesajlar, çoğu zaman düşünülmeden ve düzeltilmeden dolaşıma giriyor. Bir kişinin yaptığı dil hatası, kısa süre içerisinde binlerce kişi tarafından tekrar edilerek adeta yeni bir doğruymuş gibi kabul ediliyor.</p>
<p>Üstelik mesele yalnızca yazım hatalarından ibaret değil. Dijital ortamda oluşan bu yapay dil, zamanla günlük konuşma diline de sirayet ediyor.</p>
<p>Bugün gençlerimizin bir kısmı sosyal medyada kullandığı ifadelerle konuşuyor, düşünüyor ve kendisini ifade etmeye çalışıyor. Sonuçta ortaya, ne tam anlamıyla Türkçe olan ne de başka bir dile benzeyen, kendine özgü ve giderek anlaşılması güçleşen bir iletişim biçimi çıkıyor.</p>
<p>Teknolojiye veya sosyal medyaya karşı çıkmak elbette çözüm değildir. Ancak teknolojiyi kullanırken <strong>dilimizi teknolojiye teslim etmemek</strong> zorundayız.</p>
<p><strong>Sokakta da Durum Farklı Değil</strong></p>
<p>Diğer taraftan dil meselesi söz konusu olduğunda sokağın da okuldan pek farklı olmadığını gözlemliyoruz.</p>
<p>Kaldırımlarda yürürken, bir alışveriş merkezinde veya toplu ulaşım aracında işittiğimiz kelimelerin bizim güzel Türkçemiz olup olmadığı konusunda ciddi tereddütler yaşayabiliyoruz.</p>
<p>Dejenere olmuş, kısırlaşmış ve giderek yabancılaşan bir dil her tarafı kaplamış durumda.</p>
<p>Dilin bozulması yalnızca birkaç kelimenin yanlış kullanılması meselesi değildir. Dil bozulduğunda düşünme biçimimiz, ifade kabiliyetimiz ve nihayetinde kültürel hafızamız da bundan etkilenir.</p>
<p><strong>Dilimizi Bozan Unsurlar</strong></p>
<p>Günlük hayatta kullandığımız dilimizi bozan nedenleri şöyle sıralayabiliriz:</p>
<ul>
<li>İş yerleri ve ürün adlarında yabancı kelimelerin tercih edilmesi,</li>
<li>Kitle iletişim araçlarının bozuk dil kullanımını özendirmesi,</li>
<li>Türk alfabesinde bulunmayan harflerin Türkçe kelimelerde kullanılmaya başlanması,</li>
<li>Söz varlığımızın giderek kısırlaşması,</li>
<li>Kaba dil kullanımının yaygınlaşması,</li>
<li>Söyleyiş bozuklukları,</li>
<li>Kelimelerin yanlış anlamda ve yanlış biçimde kullanılması,</li>
<li>İlim ve teknolojideki hızlı gelişmeler,</li>
<li>Basın ve yayın kuruluşlarının doğru olmayan dil kullanımı,</li>
<li>Ticari hayatın getirdiği yabancılaşma,</li>
<li>Bilişim dilindeki yabancılaşma,</li>
<li>Bilgisayar ve internet kullanımının dili dönüştürmesi,</li>
<li>Q klavyenin yaygınlaştırılması,</li>
<li>Yabancı dille eğitim,</li>
<li><strong>Sosyal medyada giderek yaygınlaşan yapay ve kuralsız dijital dil.</strong></li>
</ul>
<p>Elbette teknolojiye, bilime veya yabancı dillere karşı çıkmak mesele değildir. Mesele, bütün bunlardan faydalanırken kendi dilimizi ihmal etmemektir.</p>
<p><strong>Dil Sadece Kelimelerden İbaret Değildir</strong></p>
<p>Bir milletin dili, o milletin hafızasıdır.</p>
<p>Atalarımızın tecrübeleri, düşünceleri, inançları, sevinçleri, acıları ve dünyaya bakışları dil aracılığıyla nesilden nesile aktarılır.</p>
<p>Söz varlığımızın daralması, aslında düşünce dünyamızın da daralması anlamına gelir.</p>
<p>Kelime hazinesi zayıflayan bir toplum, zamanla kendisini ifade etmekte de zorlanır. Kendi kavramlarını üretemeyen veya mevcut kavramlarının anlamını kaybeden bir toplumun düşünce dünyası da başkalarının kavramlarına bağımlı hâle gelir.</p>
<p><strong>Dil ve Millî Şuur</strong></p>
<p>Yukarıda saydığımız unsurlar, dilimizdeki bozulmalara yol açan başlıca sebepler olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Bu kötüye gidişin temelinde, dilimizin gücünü yeterince bilmememiz ve millî bilincimizin dil ile olan bağının giderek zayıflaması yatıyor.</p>
<p>Oysa bir milletin millî şuuru ile dili arasında doğrudan bir bağ vardır.</p>
<p>Dilimize sahip çıkmak, yalnızca doğru yazmak ve doğru konuşmak değildir. Aynı zamanda kendi tarihimize, kültürümüze ve medeniyet birikimimize sahip çıkmaktır.</p>
<p><strong>Okullarda Türkçeye Daha Fazla Önem Verilmeli</strong></p>
<p>Bu noktada en büyük sorumluluklardan biri eğitim sistemine düşüyor.</p>
<p>Çocuklarımızın yalnızca yabancı dil öğrenmesini değil, <strong>kendi dilini doğru, güzel ve etkili kullanmasını</strong> da önemsemeliyiz.</p>
<p>Bir öğrencinin çok sayıda yabancı kelime bilmesi elbette bir zenginliktir. Ancak kendi dilindeki kelimeleri bilmemesi, kendisini ifade etmekte zorlanması ve Türkçenin inceliklerinden habersiz yetişmesi ciddi bir kayıptır.</p>
<p>Öğretmenlerimiz, ailelerimiz, basın-yayın kuruluşlarımız ve özellikle sosyal medya kullanıcıları bu konuda sorumluluk taşıyor.</p>
<p>Çünkü çocuklar yalnızca ders kitaplarından değil, çevrelerinde duydukları ve gördükleri her şeyden dil öğreniyor.</p>
<p><strong>Dilimize Sahip Çıkmak Geleceğimize Sahip Çıkmaktır</strong></p>
<p>Bugün dilimizde meydana gelen bozulmaları önemsemezsek yarın çok daha büyük bir kültürel kopuşla karşı karşıya kalabiliriz.</p>
<p>Dil giderse kavramlar gider.</p>
<p>Kavramlar giderse düşünce zayıflar.</p>
<p>Düşünce zayıflarsa kültür zayıflar.</p>
<p>Kültür zayıflarsa millî hafıza yara alır.</p>
<p>Bu nedenle dil meselesini basit bir imla veya kelime meselesi olarak görmemek gerekir.</p>
<p><strong>Dil, bir milletin varlık alanıdır.</strong></p>
<p>Kendi dilini koruyamayan bir millet, zaman içerisinde kendi düşünce dünyasını da başkalarının kavramlarıyla kurmaya başlar.</p>
<p>İşte bu yüzden <strong>dil meselesi, üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir millî meseledir.</strong></p>
<p>Ve kanaatimce:</p>
<p><strong>Dil, dinden mühimdir.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dil-dinden-muhimdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Din Eğitimini Şahıslara Değil, Hakikate Bağlamalı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/din-egitimi-sahislara-degil-hakikate-baglamali/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/din-egitimi-sahislara-degil-hakikate-baglamali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Aug 2026 09:03:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20240</guid>

					<description><![CDATA[Malum olduğu üzere ülkemizde din öğretimi denilince öncelikle aklımıza imam hatip okulları ve Kur’an kursları, ardından da din dersinin zorunlu olması hasebiyle ortaokul ve liseler geliyor. Örgün eğitimin dışında cemaatlerin ve STK’lerin de din öğretimi ve eğitimi verdikleri bir Türkiye gerçeği var. Bu tespitleri yaptıktan sonra “Kimlerin din öğretimi ve eğitimi vermesi gerekir?” tartışmasına girmeden, din öğretimi yapan muallimlerin ve bu alanda faaliyet gösteren yapıların azami dikkat göstermesi gereken bazı hususlara değinmek istiyorum. Başındaki İnsana Kutsallık Atfetmemek Varlık âlemini yaratan Yüce Allah’tır. İnsan ise mahlûklardan bir mahlûktur. İnsan, insanlığının gereğini yerine getirdiğinde mükerrem ve muhterem olur. Ancak “esfel-i sâfilîn”e düştüğünde akıbetinin ne olacağı da bellidir. Dolayısıyla hiçbir insan; makamı, ilmi, şöhreti veya mensup olduğu yapı sebebiyle kutsallaştırılmamalıdır. Din adına konuşan kişi de nihayetinde bir insandır ve hata yapabilir. Dünyevileşmenin Önüne Geçmek Şu fani hayatta karşılaşacağımız en çetin imtihanlardan biri, insanoğlunun mayasında bulunan dünyaya ve dünya nimetlerine meyletmektir. Hâlbuki insanoğluna dünya ve onun bütün hazineleri verilse bile bunların tamamı gelip geçicidir. Bir nevi oyun ve eğlenceden ibarettir. Kimse bu dünyadan göçerken kefeninin cebinde bir şey götüremeyeceğine göre, din öğretiminin temel hedeflerinden biri de insanı dünyaya esir olmaktan kurtarmak olmalıdır. Şeffaflık Esas, Gizlilik İstisna Olmalı Gizlilik, kapalı kapılar ardında işler çevirmek, farklı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Malum olduğu üzere ülkemizde din öğretimi denilince öncelikle aklımıza imam hatip okulları ve Kur’an kursları, ardından da din dersinin zorunlu olması hasebiyle ortaokul ve liseler geliyor. Örgün eğitimin dışında cemaatlerin ve STK’lerin de din öğretimi ve eğitimi verdikleri bir Türkiye gerçeği var.</p>
<p>Bu tespitleri yaptıktan sonra “Kimlerin din öğretimi ve eğitimi vermesi gerekir?” tartışmasına girmeden, din öğretimi yapan muallimlerin ve bu alanda faaliyet gösteren yapıların azami dikkat göstermesi gereken bazı hususlara değinmek istiyorum.</p>
<p><strong>Başındaki İnsana Kutsallık Atfetmemek</strong></p>
<p>Varlık âlemini yaratan Yüce Allah’tır. İnsan ise mahlûklardan bir mahlûktur. İnsan, insanlığının gereğini yerine getirdiğinde mükerrem ve muhterem olur. Ancak “esfel-i sâfilîn”e düştüğünde akıbetinin ne olacağı da bellidir.</p>
<p>Dolayısıyla hiçbir insan; makamı, ilmi, şöhreti veya mensup olduğu yapı sebebiyle kutsallaştırılmamalıdır. Din adına konuşan kişi de nihayetinde bir insandır ve hata yapabilir.</p>
<p><strong>Dünyevileşmenin Önüne Geçmek</strong></p>
<p>Şu fani hayatta karşılaşacağımız en çetin imtihanlardan biri, insanoğlunun mayasında bulunan dünyaya ve dünya nimetlerine meyletmektir.</p>
<p>Hâlbuki insanoğluna dünya ve onun bütün hazineleri verilse bile bunların tamamı gelip geçicidir. Bir nevi oyun ve eğlenceden ibarettir.</p>
<p>Kimse bu dünyadan göçerken kefeninin cebinde bir şey götüremeyeceğine göre, din öğretiminin temel hedeflerinden biri de insanı dünyaya esir olmaktan kurtarmak olmalıdır.</p>
<p><strong>Şeffaflık Esas, Gizlilik İstisna Olmalı</strong></p>
<p>Gizlilik, kapalı kapılar ardında işler çevirmek, farklı kişilere ve gruplara kod adları vermek gibi yöntemler dinin doğasıyla bağdaşmaz.</p>
<p>Türkiye’nin mevcut şartlarında din öğretiminin ve eğitiminin gizli yapılmasını gerektiren makul bir sebep bulunmamaktadır.</p>
<p>“İlle de gizli olsun.” anlayışı, ister istemez soru işaretlerine ve suiistimale açık bir alan oluşturur.</p>
<p>Din öğretiminde açıklık, hesap verebilirlik ve şeffaflık esas alınmalıdır.</p>
<p><strong>İzolasyon Değil, Hayatın İçinde Olmak</strong></p>
<p>İnziva, insanın olumsuz şartlardan uzaklaşması anlamında anlaşılabilir. Ancak dinî hayatı bütünüyle toplumdan kopuş ve izolasyon üzerine kurmak doğru değildir.</p>
<p>İslâm, insanı hayatın dışına değil, hayatın içine davet eder. Müslüman; ailesiyle, komşusuyla, toplumuyla ve çevresiyle ilişki içerisinde olmalı, iyiliği çoğaltmak ve kötülüğü azaltmak için sorumluluk üstlenmelidir.</p>
<p>İslâm’ın mescitlerde ve camilerde cemaat hâlinde ibadeti teşvik etmesi de bunun önemli göstergelerinden biridir.</p>
<p><strong>Tek Yönlü Eğitim ve Öğretimden Kaçınmak</strong></p>
<p>Sadece dinî ilimleri okutmak, yalnızca belirli dinî kitapları okumak veya farklı kaynaklara ulaşmayı engellemek, İslâm’ın ilim anlayışıyla bağdaşmaz.</p>
<p>Kitap, televizyon kanalı veya farklı bilgi kaynaklarına kategorik yasaklar koymak yerine, doğru bilgiye ulaşma ve yanlış bilgiyi ayırt etme becerisi kazandırılmalıdır.</p>
<p>İslâm’da dünya ve ahiret arasında bir denge vardır. Yahudilikte olduğu gibi yalnızca dünyevileşme, Hristiyanlıkta olduğu gibi yalnızca uhrevileşme değil; dünya ile ahireti birlikte gözeten bir anlayış söz konusudur.</p>
<p><strong>Çocukları Ailelerinden ve Doğal Çevrelerinden Koparmamak</strong></p>
<p>Bir çocuğun şahsiyeti ve düşünce dünyası henüz tam olarak oluşmadan ailesinden ve doğal çevresinden koparılması, onun üzerinde ciddi bir etki alanı oluşturabilir.</p>
<p>Özellikle çocukların ailelerinden uzaklaştırılarak uzun süreli ve kapalı yapılarda yetiştirilmesi, pedagojik ve sosyal açıdan titizlikle ele alınması gereken bir konudur.</p>
<p>Din eğitimi, çocuğu ailesinden ve toplumdan koparan değil; ailesiyle, çevresiyle ve toplumuyla sağlıklı ilişkiler kurmasını sağlayan bir eğitim anlayışına dayanmalıdır.</p>
<p>Devlet de çocukların eğitim ve barınma süreçlerini, hangi yapı tarafından yürütülürse yürütülsün, çocukların üstün yararı ve güvenliği açısından denetlemelidir.</p>
<p><strong>Makul İtiraz ve Eleştiriye Açık Olmak</strong></p>
<p>İslâm’da ruhbanlık yoktur. Hiç kimse hatadan ve hesaptan münezzeh değildir.</p>
<p>Ümmetin en zayıf ferdi bile, en kudretli gördüğü kişiye dahi edep ve nezaket çerçevesinde soru sorabilmeli, itiraz edebilmeli ve eleştiri getirebilmelidir.</p>
<p>Soru sormanın, farklı düşünmenin ve makul eleştirinin yasaklandığı bir ortamda sağlıklı bir din eğitiminin gerçekleşmesi mümkün değildir.</p>
<p><strong>“Biz Seçilmiş İnsanlarız” Anlayışından Uzak Durmak</strong></p>
<p>Bütün insanlar insanlık onuru bakımından eşit yaratılmıştır.</p>
<p>İslâm peygamberinin dahi kendi yakınlarına yönelik uyarıları dikkate alındığında, hiç kimsenin yalnızca mensubiyeti, soyu veya bağlı olduğu yapı sebebiyle Allah katında ayrıcalıklı olduğunu düşünmesi doğru değildir.</p>
<p>Bir gruba mensup olmak kişiyi otomatik olarak üstün veya seçilmiş hâle getirmez. Üstünlüğün ölçüsü, kişinin Allah’a karşı sorumluluğu ve takvasıdır.</p>
<p><strong>Ötekileştirmemek</strong></p>
<p>Müslümanlar kardeştir.</p>
<p>Din bağı, insanlar arasındaki en güçlü bağlardan biri olmakla birlikte, hiçbir Müslüman kendisinin kesin olarak kurtuluşa erdiğini, kendisi dışındaki insanların ise mutlaka helak olacağını iddia etmemelidir.</p>
<p>Din öğretimi insanları birbirinden nefret ettiren ve ötekileştiren bir anlayışa değil; kardeşlik, merhamet, adalet ve güzel ahlâka yöneltmelidir.</p>
<p><strong>Dinen Şüpheli Hususları Meşrulaştırmamak</strong></p>
<p>Din tamamlanmıştır. Helal bellidir, haram da bellidir.</p>
<p>Şâri, yani hüküm koyucu Yüce Mevlâ’dır. İslâm’da Papa’nın Hristiyanlıktaki konumuna benzer şekilde mutlak dinî otoriteye sahip bir makam bulunmamaktadır.</p>
<p>Hiçbir insan veya yapı, kendi çıkarları doğrultusunda dinin hükümlerini değiştiremez, sınırlarını genişletemez veya daraltamaz.</p>
<p>Özellikle itikadî konularda dinen şüpheli meselelerin zamanla normalleştirilmesi ve meşrulaştırılması, din öğretimi açısından son derece dikkat edilmesi gereken bir husustur.</p>
<p><strong>Sonuç: Din Eğitimi İnsanı Özgürleştirmeli</strong></p>
<p>Din öğretiminin temel amacı, insanı bir şahsa, gruba, cemaate veya yapıya bağımlı hâle getirmek değil; onu Allah’a kulluk bilinciyle özgürleştirmek olmalıdır.</p>
<p>Çocuklarımızı ve gençlerimizi yetiştirirken onlara sorgulamayı, düşünmeyi, okumayı, araştırmayı, farklı görüşleri değerlendirmeyi ve doğruyu yanlıştan ayırmayı öğretmeliyiz.</p>
<p>Din adına oluşturulan hiçbir yapı, dinin kendisiyle özdeşleştirilmemelidir.</p>
<p>Çünkü <strong>İslâm şahısların veya yapıların değil, Allah’ın dinidir.</strong></p>
<p>Bu sebeple din öğretiminde ölçümüz; <strong>şeffaflık, liyakat, ilim, ahlâk, eleştiriye açıklık, aile bağlarının korunması ve dünya-ahiret dengesini gözetmek</strong> olmalıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/din-egitimi-sahislara-degil-hakikate-baglamali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MEB&#8217;te En Muteber Personel Kim?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/mebte-en-muteber-personel-kim/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/mebte-en-muteber-personel-kim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Aug 2026 13:26:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Öğrenci]]></category>
		<category><![CDATA[Öğretmen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20231</guid>

					<description><![CDATA[9 Nisan 2014 Çarşamba 20.31 Sizde hâlâ hakkın hatırını âli tutma duygusu kaybolmamışsa, muhtemelen öğretmen olmaktan utanç duyma noktasına gelmiş olmalısınız. Özellikle ilk ve ortaokullarda (ve şimdi mecburi eğitim kapsamına alınarak ortaokula benzetilen liselerde) sınıfta ders yapmak, imkânsıza yakın bir güçlük ifade ediyor. Aşırı değer verilerek egosu şişirilmiş veliler, artık okulları da yönetmeyi gözlerine kestirdiler. Sınıfa müdahale edebilen velilerin bir sonraki adımının öğretmene ve hatta idareye karışma noktasına ulaşacağından şüphe yok. Bazı okullarda bu da iddia edilebilir. Ne yazık ki durum vahim. Artık zilin çalmasıyla sınıfa giren, yerine oturan, defter ve kitabını çıkarıp öğretmenin sınıfa girmesini bekleyen öğrencilerin olduğu sınıflar yok. Onun yerine, nöbetçi öğretmenin öğrencileri sınıfa katabilmek için saçını başını yolduğu okullar var. Zorla sınıfa giren öğrenci, kesinlikle gidip sırasına oturmuyor. Sınıf içindeki her türlü laubalilik işte bu vakitte yapılıyor. En sulu şakalar, küfürler ve kavgalar öğretmen gelinceye kadar devam ediyor. Öğretmen içeri girdikten sonra da disiplinsiz davranışların dozu kısmen düşüyor ama yine de devam ediyor. Hoca, bütün iyi niyetine rağmen derse başlayamıyor. Başlayabilen öğretmenlerin de iki cümle arasına sıkıştırdığı uyarı ve ikaz sözcükleri, dersi ders olmaktan çıkarıyor. Bazılarının iddia ettikleri gibi, “Öğrenci öğretmenine göre davranır.” lafının sanırım pek geçerliliği kalmadı. Öğrencilerimiz sınıf içinde, “Nasıl yaparız, ne ederiz de &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>9 Nisan 2014 Çarşamba 20.31</p>
<p>Sizde hâlâ hakkın hatırını âli tutma duygusu kaybolmamışsa, muhtemelen öğretmen olmaktan utanç duyma noktasına gelmiş olmalısınız.</p>
<p>Özellikle ilk ve ortaokullarda (ve şimdi mecburi eğitim kapsamına alınarak ortaokula benzetilen liselerde) sınıfta ders yapmak, imkânsıza yakın bir güçlük ifade ediyor.</p>
<p>Aşırı değer verilerek egosu şişirilmiş veliler, artık okulları da yönetmeyi gözlerine kestirdiler.</p>
<p>Sınıfa müdahale edebilen velilerin bir sonraki adımının öğretmene ve hatta idareye karışma noktasına ulaşacağından şüphe yok.</p>
<p>Bazı okullarda bu da iddia edilebilir.</p>
<p>Ne yazık ki durum vahim.</p>
<p>Artık zilin çalmasıyla sınıfa giren, yerine oturan, defter ve kitabını çıkarıp öğretmenin sınıfa girmesini bekleyen öğrencilerin olduğu sınıflar yok.</p>
<p>Onun yerine, nöbetçi öğretmenin öğrencileri sınıfa katabilmek için saçını başını yolduğu okullar var.</p>
<p>Zorla sınıfa giren öğrenci, kesinlikle gidip sırasına oturmuyor.</p>
<p>Sınıf içindeki her türlü laubalilik işte bu vakitte yapılıyor.</p>
<p>En sulu şakalar, küfürler ve kavgalar öğretmen gelinceye kadar devam ediyor.</p>
<p>Öğretmen içeri girdikten sonra da disiplinsiz davranışların dozu kısmen düşüyor ama yine de devam ediyor.</p>
<p>Hoca, bütün iyi niyetine rağmen derse başlayamıyor. Başlayabilen öğretmenlerin de iki cümle arasına sıkıştırdığı uyarı ve ikaz sözcükleri, dersi ders olmaktan çıkarıyor.</p>
<p>Bazılarının iddia ettikleri gibi, “Öğrenci öğretmenine göre davranır.” lafının sanırım pek geçerliliği kalmadı.</p>
<p>Öğrencilerimiz sınıf içinde, “Nasıl yaparız, ne ederiz de dersi kaynatabiliriz?” arayışı içine giriyorlar.</p>
<p>Ne oldu da böyle oldu?</p>
<p>Nasıl yetiştirdi aileler ve öğretmenler bu çocukları?</p>
<p>Yönetici konumundakiler neden öğretmenin etkinliğini sıfırlayıp öğrenci ve veli karşısında çaresiz bırakacak düzenlemeler yaptılar?</p>
<p>Amaç ne idi?</p>
<p>Aklıma Yahudilerin Alman gençlerini nasıl yoldan çıkardıkları ve itaatsiz bir nesil hâline getirdikleri geliyor.</p>
<p>Acaba diyorum, birileri bu amaçla öğretmenleri özellikle itibarsızlaştırmış olabilirler mi?</p>
<p>Acaba?</p>
<p>Burada Sayın Bakanımız <strong>Yusuf Tekin&#8217;e</strong> bir çağrı yapmak istiyorum.</p>
<p><strong>Sevgili Hocam!</strong></p>
<p>Hâlimiz içler acısı. Sınıflarda ders ortamı kalmadı. Öğretmen, birikimini öğrencilere aktaramıyor.</p>
<p>Öğrencilerden olgun davranışlar beklememiz hakkımız ama çoğu, bunun değerini kavrama noktasından uzak.</p>
<p>Aileler, anlaşılmaz bir biçimde hemen her konuda öğretmenleri suçluyorlar.</p>
<p>“Benim çocuğum yapmaz.”, “Ben onu en güzel şekilde yetiştirdim.”, “Siz çocuğuma iftira atıyorsunuz.” diyen veliler var, muhterem hocam.</p>
<p>Sanırım öğretmenin itibarını artıracak tedbirler almanın zamanı geldi.</p>
<p>Affınıza sığınarak ve de size akıl vermemin haddim olmadığını bilerek bazı fikirler öne sürmek istiyorum:</p>
<ol>
<li><strong> Öğretmen özgürleştirilmeli.</strong> Kılık kıyafet ve fikrî anlamda her türlü vesayetten ve kısıtlamadan kurtulmalı.</li>
<li><strong> Tavassut anlayışı bitmeli.</strong> Hak ettiği en basit şeyi yaptırabilmek için öğretmen sendikadan, siyasi partilerden medet ummamalı. Kelimenin tam anlamıyla Millî Eğitim&#8217;de her şeye “sistem” hâkim olmalı.</li>
<li><strong> Liyakat bütün kriterlerden önce gelmeli.</strong></li>
<li><strong> Kıdem anlayışı kesinlikle kalkmalı.</strong> (Askerlik yapmıyoruz, değil mi?)</li>
<li><strong> Eğitim araçsallaştırılmamalı.</strong></li>
<li><strong> Millî Eğitim&#8217;de en itibarlı işin “sınıfa girmek” olduğu yerleşmeli.</strong> En muteber personel “öğretmen” olmalı.</li>
<li><strong> Sınıftan kaçışı önlemek için öğretmen maaşı, müdür ve müdür yardımcılarının maaşından yüksek olmalı.</strong></li>
</ol>
<p><strong>Sayın Bakanım!</strong></p>
<p>Şimdilik yazabildiklerim bunlar.</p>
<p>Elbette siz daha iyisini bilir ve takdir edersiniz…</p>
<p>Not: Bu yazıyı (9 Nisan 2014 Çarşamba)  dönemin Millî Eğitim Bakanı Sayın Prof. Dr. Nabi Avcı’ya hitaben kaleme almıştım. Aradan geçen yılların ardından, yazının güncelliğini koruyan tespit ve önerilerini muhafaza ederek Sayın Millî Eğitim Bakanı Prof. Dr. Yusuf Tekin’e hitaben yeniden düzenledim.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/mebte-en-muteber-personel-kim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kimlik Kavgasının Gölgesindeki Tarihimiz</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kimlik-kavgasinin-golgesindeki-tarihimiz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kimlik-kavgasinin-golgesindeki-tarihimiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Aug 2026 13:53:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[ideoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20219</guid>

					<description><![CDATA[Tarihin mahkemesi olmaz, muhâsebesi olur. Önyargı ve sâbit fikirler bir türlü yakamızdan düşmüyor. Tarihe ilişkin peşin fikirlerimizse sadece geçmişimizi anlaşılmaz ve efsânevî kılmıyor, idrâkimizi perdeleyerek ufkumuzu da karartıyor. Tarih, zamanla inanç hâline gelen önyargıların toplumdaki kutuplaşmanın da etkisiyle dozunu gittikçe arttırdığı bir disipline dönüşmüş durumda. Yakından tanıdığım bir hanımefendi bir defasında bana; “Ben Osmanlı Padişâhlarının hiçbirisini sevmiyorum.” dedi. “Niçin sevmiyorsun?” diye sorsam, makul ve mantıklı bir cevap veremez. Zîrâ tarih müktesebâtı insicâmlı bir îzâh yapmaya kifâyet etmez. Ancak çiğnene çiğnene sakıza dönmüş cümlenin malûmu olan dövizleri sıralar: Kardeşlerini katlediyorlardı, saltanat iyi bir idâre tarzı değildir… gibi.  Ezcümle, cepheleşmenin sebep olduğu fâsid mantığın üzerine oturan yâveler. Ve yine aynı hanımefendi Mustafa Kemal’i ölesiye seviyor. Toz kondurmuyor üzerine. Ata’sına her şeyiyle hayran, karşıtı olarak gördüğüne ise ebedî düşman. Kelimenin tam anlamıyla bir ifrât tefrît psikolojisi… Tabiî bu hastalıklı psikoloji, farklı tezâhürleriyle karşı cephede de mevcut. Mahallî idârelerle, muhtelif ilim ve kültür müesseselerinin düzenlediği halka açık sohbet ve toplantılarda, ülkemizin seçkin tarihçilerine yöneltilen sorulara da yine aynı seviye hâkim. Orta malı hâline gelmiş sorular soruluyor oralarda da: “Vahdettin hâin miydi?” “Osmanlı Pâdişâhları neden hacca gitmedi?” “Baltacı-Katerina hikâyesi doğru mudur?” gibisinden en bilindik sorular… Kimsenin kerâmeti kendisinden menkul değil vesselâm. Ya medyadaki tartışma programlarına &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihin mahkemesi olmaz, muhâsebesi olur.</p>
<p>Önyargı ve sâbit fikirler bir türlü yakamızdan düşmüyor. Tarihe ilişkin peşin fikirlerimizse sadece geçmişimizi anlaşılmaz ve efsânevî kılmıyor, idrâkimizi perdeleyerek ufkumuzu da karartıyor. Tarih, zamanla inanç hâline gelen önyargıların toplumdaki kutuplaşmanın da etkisiyle dozunu gittikçe arttırdığı bir disipline dönüşmüş durumda.</p>
<p>Yakından tanıdığım bir hanımefendi bir defasında bana; “Ben Osmanlı Padişâhlarının hiçbirisini sevmiyorum.” dedi. “Niçin sevmiyorsun?” diye sorsam, makul ve mantıklı bir cevap veremez. Zîrâ tarih müktesebâtı insicâmlı bir îzâh yapmaya kifâyet etmez. Ancak çiğnene çiğnene sakıza dönmüş cümlenin malûmu olan dövizleri sıralar: Kardeşlerini katlediyorlardı, saltanat iyi bir idâre tarzı değildir… gibi.  Ezcümle, cepheleşmenin sebep olduğu fâsid mantığın üzerine oturan yâveler.</p>
<p>Ve yine aynı hanımefendi Mustafa Kemal’i ölesiye seviyor. Toz kondurmuyor üzerine. Ata’sına her şeyiyle hayran, karşıtı olarak gördüğüne ise ebedî düşman. Kelimenin tam anlamıyla bir ifrât tefrît psikolojisi… Tabiî bu hastalıklı psikoloji, farklı tezâhürleriyle karşı cephede de mevcut.</p>
<p>Mahallî idârelerle, muhtelif ilim ve kültür müesseselerinin düzenlediği halka açık sohbet ve toplantılarda, ülkemizin seçkin tarihçilerine yöneltilen sorulara da yine aynı seviye hâkim. Orta malı hâline gelmiş sorular soruluyor oralarda da: “Vahdettin hâin miydi?” “Osmanlı Pâdişâhları neden hacca gitmedi?” “Baltacı-Katerina hikâyesi doğru mudur?” gibisinden en bilindik sorular… Kimsenin kerâmeti kendisinden menkul değil vesselâm.</p>
<p>Ya medyadaki tartışma programlarına ne demeli? Sanki bir mahkeme celsesini temâşâ ediyorsunuz. Âdeta tarihin duruşması yaşanıyor orada. Sıfatları farklı da olsa konuşmacıların tamamı gönüllü birer avukat kesiliyor beyaz camın önünde. Her biri müdâfaasını üstlendiği tarihî şahsiyetin yılmaz bir müdâfi mevkiinde. Ve tarafgirlik de anlama arzusunun çok önünde. Çünkü gaye anlamak değil, kendi gerçeğini(!) her halükârda savunmak. Gerekirse anlamadan savunmak. İşin içine nefsânî duygular da girince sinirler geriliyor ve tartışma ateş alıp iş, şîrâzesinden çıkıyor.</p>
<p>Bu ülkede büyük çoğunluğun tarihe bakışı, bir sabînin anlama ve algılama kapasitesinin üzerine çıkamıyor ne yazık ki. İşin daha vahîm olan yanıysa, çoğu aydınımızın da bu selin önünde sürüklenmesi. Geçmişe daha yüksek bir irtifâdan bakamaması. Bu kanâatimizin delili ise ekranlardaki tartışma programları. Bunu görmek içinse o programlara birazcık olsun nazar edivermek kâfi.</p>
<p>O programların çoğunda anlama esâsına dayalı bir tefekkür iklimi yok. Orada herkes kendi paradigmasının kör müdâfi. İlim fikir adamı postuna bürünmüş şahıslarsa gerçekte gözü pek birer ideolog.</p>
<p>Taraflar sipere yatmış durumda. Pavlov’un köpeği misâli siyasî duruşlarının simgesi olarak gördükleri şahsı savunmaya hazır vaziyetteler. Yücelttikleri şahsiyete yönelik en ufak bir eleştiri, ilk etapta savunmaya ve hemen ardından da taarruza geçiriyor onları.</p>
<p>“Bak, sen Abdülhamid’i Meclisi kapatmakla ithâm ediyorsun ama Atatürk de zamanında Meclis’i fesh etmemiş miydi?” Keşke bu sözlerde mukayeseli bir analiz gayreti olsa, bir anlama cehdi bulunsa. Her iddiâ, nasıl ve neden sorularıyla taçlansa ve o minvâl üzere tartışma yürüse… Hâdiselerin yaşandığı devirlerin şartları da dikkate alınarak çok cepheli ve geniş görüşlü bir bakış açısıyla meselelere yaklaşılsa. Çapraz okumalar yoluyla karşıt görüş ve yaklaşımlar da dikkate alınsa. Tartışmacı ancak bütün bu şartları yerine getirdikten sonra bir fikir beyânında bulunsa…</p>
<p>Ne mümkün? Âdeta televizyon ekranından taşan bir horoz dövüşü yaşanıyor milletin gözleri önünde. Önemli olan; gerçeklerle yüzleşmek değil, sûrda bir gedik açmak. Zîrâ inandıkları değer, kırk tane mendilin içine dürülmüş sakal-ı şerîf kadar hürmete şâyân. Onu müdâfaa edebilmek adınaysa her türlü salvo serbest ve haklı haksız rakibin sinir uçlarına dokunmak mubah.</p>
<p>Taraflar nezdinde doğru olan daha baştan belli. Önemli olan o doğruyu tevsik etmek. Yani herkes kendi haklılığını ispatın peşinde. Belgelere dayanarak, hâdiselerin sebep ve sonuçlarından yola çıkarak meseleleri anlamaya dönük fikr-i takip merkezli bir yaklaşım söz konusu değil. Tarih, bir bilim olmaktan çıkıp inanca dönüşmeye başladığında, eklektik davranmak da normalleşiyor hâliyle.</p>
<p>Bazı istisnâlar dışında genelde hep böyle cereyan ediyor o programlar. Aktüel siyaset üzerine yapılan bir tartışmadan kayda değer bir farkı yok çoğunun. İkisinin de hedefi aynı: Haklı çıkıp mevzi kazanmak. Bu, bir politik tartışma için normal kabûl edilip mazûr görülebilir. Ama aynı şeyi bir tarih programı için söyleyebilmek mümkün mü?</p>
<p>Her ikisi de aynı mihrâkın yönlendirmesi altında. Bu garâbet, siyaset gibi tarihin de kimlik çatışmasının arka bahçesi hâline gelmesinden kaynaklanıyor. Tarih, özellikle de yakın tarihin bazı olay ve şahısları, cepheleşme siyasetinin atış alanı hâline gelmiş durumda.</p>
<p>Türklerin İslâmiyet’i kabûlünden bugüne kadarki tarihimiz, düşük yoğunluklu da olsa, bu mücâdelenin bir parçası durumunda. Kulvar değiştirerek planlı bir batılılaşma siyaseti gütmeye başladığımız, büyük kırılmanın yaşandığı son iki yüzyıllık devre ise, o çatışmanın en şedit biçimde yaşandığı dönem.</p>
<p>Gerçekte Türkiye’de siyasî mücâdele yok, kimlik çatışması var. Zîrâ siyasî mücâdele, hiçbir ülkede bu kadar büyük bir kutuplaşmaya ve derin bir sosyal çatlağa yol açmıyor. Çünkü hiçbirinin arka planında kimlik ayrışması yok ve o yüzden de toplum belli bir tarih fikrinde müttehit.</p>
<p>Bu ülkedeyse tarih, kimlik eksenli kutuplaşmanın toplumun bağrında açtığı bir alt parantez. Yani kaynağı farklı bir bölünme değil, aynı kaynaktan fışkıran farklı bir tezâhür.</p>
<p>Tarih üzerinden yürütülen mücâdele, bugün savunulan ilkelerin ve benimsenen hayat tarzının meşrûlaştırılması adına yapılıyor. Gerçekte kimse Abdülhamid’i savunmuyor, onun üzerinden kendi kimliğinin mücâdelesini veriyor. Sultan’ın şahsiyetinde anlam kazandığına inandığı kadîm değerlerin müdâfaasını yapıyor. Ve yine kimse gerçekte Atatürk’ü savunmuyor, onun şahsında en güzel biçimde temsil edildiğini düşündüğü kimliğine has ölçülerin ve hayat tarzının kavgasını veriyor. Vekâlet savaşları yaşanıyor yani. Geçmişe atıfta bulunularak bugünün ibrâ edilmesine çalışılıyor.</p>
<p>Tarih, toplumların geleceğine ışık tutmak için mürâcaat edilen bir ilim dalı. Varlığını ona medyun. Geleceklerini planlayan toplumların rotasını tayîn eden en keskin pusula. Devlet siyasetinin lojistiği. Böyle yaklaşıldığında toplumun menfaatine hizmet ediyor. Bizim gibi bölünmüş ve belli bir tarih fikrinde uzlaşamamış toplumlarda ise bir kesimin diğerine karşı zafer elde etmek adına kullandığı bir üstünlük taslama ve kimliği meşrûlaştırma aracı.</p>
<p>Yapılan en büyük hatâ ise tarihin siyasiler eliyle, politik taraftarlık üzerinden ele alınması. Tarih, muhâsebesi siyasilere bırakılamayacak kadar nâzik ve ehemmiyetli bir konu. O yüzden de tarihî bahisler, ehil tarihçiler eliyle tartışılıp vuzûha kavuşturulmak zorunda. Tabiî tarihçinin de tarafsız olmasa bile objektif olması şart. Bir siyasî misyonun mümessili hâline gelmiş ilim adamından(!) doğru ve isâbetli bir teşhîste bulunmasını beklemek abes. Siyasete angaje, onun ötesinde bir siyasî kulvara girmiş kişiden tarihçilik değil, ancak tetikçilik beklenir. Tarih, geleceğe ışık tutan bir projektör olmaktan çıkar, siyasî duruş ve politik pozisyonların referans merkezi hâline gelir.</p>
<p>Tanzimat alafrangalığını benimseyen kitlenin çocuklarıyla yaklaşık iki asırdan beri bu gidişe “Hayır!” diyen reaksiyoner Türk muhafazakârlığının çatıştığı alanlardan biri durumunda tarih. İçine girilen Batılılaşma sürecinde toplumda yaşam tarzları ve gelecek tasavvurları birbirinden hayli farklı iki insan tipi oluştu. Bu iki grup, kimlik vurgusuyla öne çıkıyor. Biri kendisini şarklı, diğeriyse garplı olarak görüyor.</p>
<p>Benimsenen kimlikler üzerinden geçmişin muhâsebesi yapılmaya kalkıldığında ise tarih algımız çarpıklaşıyor. Kimlik vurgusu bazı tarihî şahsiyetleri metafora dönüştürüp olduğundan daha yükseklere çıkarıyor. Simgeleşen bu insanlar, kimlikleriyle meşrûlaştıklarından eylem ve icrââtları sağlıklı bir değerlendirmeye tâbi tutulmuyor. Yaptıkları ya da yapamadıkları, başardıkları ya da başaramadıkları üzerinden anlam kazanmıyorlar. Aslolan, onların tarihten bugüne yansıyan duruşları. Yani kendilerine hayran kitleleri tarafından giydirilen kimlikler, izâfe edilen vasıflarla öne çıkıyorlar. Hakikatte bu kimlikler, onların gerçek kimlik ve şahsiyetleriyle de bire bir örtüşmüyor. Ama bu, çok da önemli değil. Zîrâ burada belirleyici olan, muhiplerinin sevgisi ve onlara yüklediği anlam. Kitle, gerçeklerle fazla temas etmeden, kendi hayat tarzının ve kimlik algısının izdüşümü mevkiinde gördüğü tarihî şahsiyeti yüceltmeye uğraşıyor. Hattâ zamanla tabu hâline dönüşüp dokunulmazlık bile kazanıyorlar. Hayranları onlarda hiçbir hatâ ve kusûr bulmazken muhâlifleri ise sürekli zemmediyor onları. Bu keskin savruluş her iki kesimde de var.</p>
<p>Lâikler olarak kendisini niteleyen kesim, Cumhuriyetten önceki altı buçuk asırlık tarihe buğzediyor. Hattâ kimisi bugünkü millî varlık sebebimiz olan o geçmişi yok sayıyor. “Benim tarihim, 1923’te başladı.” dahi diyebiliyor. Akla ziyân, eksantrik bir durum. Toplumun ana gövdesini oluşturan geleneğe bağlı kesimse Cumhuriyetin ilk yıllarını âdeta tarihî devamlılık fikrini görmezden gelircesine her şeyiyle kötülüyor. Devrin şartları îcâbı, Lozan’ın birtakım tavîzler verilerek kerhen kabûl edilmiş bir uzlaşma olduğunu anlamak istemiyor. Bazıları da antlaşmanın neden İzmir’de değil de Lozan’da imzalandığını düşünmeksizin zafer(!) ilân ediveriyor onu. Lozan’ın yığınla tavîz verilerek müstevlîden koparılmış bir varlığını muhafaza etme senedi olduğunu göremiyor. Bugün artık onun üzerinden bir gelecek tasarımında bulunmanın ne kadar boş ve anlamsız olduğunu fark edemiyor.</p>
<p>Tarih üzerine yapılan tartışmaların bir kısmı da artık günümüzde hiç bir anlamı kalmamış meseleler üzerinde düğümleniyor. Siyaseten katl de onlardan biri. Asırlar öncesinde kalmış, tesir ve netîceleri bugüne ulaşmayan, on yedinci yüzyılda kapanmış bir yara o. Bu konuyu gündeme getirenlerin niyeti ise belli. Osmanlı’yı kötüleyerek Cumhuriyetin fazîletine gönderme yapmak. Tarihin bir kez daha kimlik eksenli siyasî kavgalara alet edilmesi.</p>
<p>Burada akla şöyle bir soru geliyor: Bu tartışmanın somut bir faydası var mı bugün bize? Hâl ve istikbâlimize ne katacak onu sürekli gündemde tutmak? Üç yüz elli yıl önce kapanmış bir yarayı durmadan kaşımak, sönmüş bir volkanın külünü boşluğa savurmaktan başka nedir?</p>
<p>Evet, tarihin kutsanması bu olsa gerek. Her iki taraf da bir asrısaadet telâkkisi içinde mâzînin kendisince önemli olan dönemini kutsuyor. Ve kimlik kavgası, kutsanan devrin mefhûm-u muhâlifi olarak görülen zaman diliminin kötülenerek ona reddiye yazılması sonucunu da doğuruyor beraberinde.</p>
<p>Kimlik merkezli bakış açısı, kutsama ve şabloncu yaklaşım, tefekkürümüzü dumûra uğratıyor. Öncelikli olarak kutsama esâsına dayanan bu tarih algısından kurtulmak zorundayız. Bunun için de yapılması gereken ilk iş, tarihin kimlik üzerinden sürdürülen kavganın enstrümanı olmaktan çıkarılmasıdır. Tefekkürümüz, ucuz siyasî polemiklerin ve kimlik çatışmalarının yörüngesinden çıkmadıkça bağımsızlaşamaz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kimlik-kavgasinin-golgesindeki-tarihimiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üniversite Putuna Daha Ne Kadar Tapacağız?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/universite-putuna-daha-ne-kadar-tapacagiz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/universite-putuna-daha-ne-kadar-tapacagiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Aug 2026 14:17:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Gençlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20210</guid>

					<description><![CDATA[Dün işten eve dönerken, ara sıra alışveriş yaptığım seyyar meyve satıcısına uğradım. Gün boyu güneşin altında çalışmaktan yüzünden adeta bulgur tanesi gibi terler akıyordu. Meyveleri tartarken birden içini dökmeye başladı. &#8220;Hocam,&#8221; dedi, &#8220;Kızım dört yıldır üniversite sınavına giriyor. İlla tıp okuyacağım diye tutturdu. Hemşirelik geliyor ama kabul etmiyor. Şimdi de Sırbistan&#8217;a gidip tıp okuyacakmış. Bana bir akıl ver. Ben bunun parasını nasıl bulacağım? Hem kızımı hiç bilmediğim bir ülkeye nasıl göndereceğim?&#8221; Bir süre sustum. Çünkü verecek cevabım yoktu. Aslında sorun ne kızındaydı ne de çaresizlik içinde çözüm arayan babasında. Sorun, yıllardır hepimize ezberletilen tek cümledeydi: &#8220;Mutlaka üniversite okuyacaksın.&#8221; Kim söyledi bunu? Neye göre söyledi? Üniversite okumayan insan başarısız mı? Sanatkârlar, teknisyenler, ustalar, girişimciler, çiftçiler, yazılımcılar, aşçılar, tasarımcılar, üreticiler&#8230; Bunların hepsi başarısız insanlar mı? Bugün milyonlarca genç, kendi yeteneğini keşfetmek yerine ailesinin hayalini yaşamaya çalışıyor. Kimi mühendis olmak istemediği hâlde mühendislik okuyor, kimi öğretmenliği sevmiyor ama puanı yettiği için kayıt yaptırıyor, kimi sağlık sektörüne ilgisi olmadığı hâlde &#8220;garanti meslek&#8221; denilerek hemşireliğe yönlendiriliyor. Sonra ne oluyor? Diplomalı ama mutsuz insanlar ordusu&#8230; Çalıştığı işi sevmeyen milyonlar&#8230; Hayatı boyunca pazartesiyi lanetleyen çalışanlar&#8230; Biz buna eğitim diyoruz. Oysa bu, insan kaynağını yanlış kullanmanın en sistematik biçimidir. Üniversite sınavı denilen şey aslında bir bilgi yarışından çok &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dün işten eve dönerken, ara sıra alışveriş yaptığım seyyar meyve satıcısına uğradım. Gün boyu güneşin altında çalışmaktan yüzünden adeta bulgur tanesi gibi terler akıyordu. Meyveleri tartarken birden içini dökmeye başladı.</p>
<p>&#8220;Hocam,&#8221; dedi, &#8220;Kızım dört yıldır üniversite sınavına giriyor. İlla tıp okuyacağım diye tutturdu. Hemşirelik geliyor ama kabul etmiyor. Şimdi de Sırbistan&#8217;a gidip tıp okuyacakmış. Bana bir akıl ver. Ben bunun parasını nasıl bulacağım? Hem kızımı hiç bilmediğim bir ülkeye nasıl göndereceğim?&#8221;</p>
<p>Bir süre sustum.</p>
<p>Çünkü verecek cevabım yoktu.</p>
<p>Aslında sorun ne kızındaydı ne de çaresizlik içinde çözüm arayan babasında.</p>
<p>Sorun, yıllardır hepimize ezberletilen tek cümledeydi:</p>
<p><strong>&#8220;Mutlaka üniversite okuyacaksın.&#8221;</strong></p>
<p>Kim söyledi bunu?</p>
<p>Neye göre söyledi?</p>
<p>Üniversite okumayan insan başarısız mı?</p>
<p>Sanatkârlar, teknisyenler, ustalar, girişimciler, çiftçiler, yazılımcılar, aşçılar, tasarımcılar, üreticiler&#8230; Bunların hepsi başarısız insanlar mı?</p>
<p>Bugün milyonlarca genç, kendi yeteneğini keşfetmek yerine ailesinin hayalini yaşamaya çalışıyor. Kimi mühendis olmak istemediği hâlde mühendislik okuyor, kimi öğretmenliği sevmiyor ama puanı yettiği için kayıt yaptırıyor, kimi sağlık sektörüne ilgisi olmadığı hâlde &#8220;garanti meslek&#8221; denilerek hemşireliğe yönlendiriliyor.</p>
<p>Sonra ne oluyor?</p>
<p>Diplomalı ama mutsuz insanlar ordusu&#8230;</p>
<p>Çalıştığı işi sevmeyen milyonlar&#8230;</p>
<p>Hayatı boyunca pazartesiyi lanetleyen çalışanlar&#8230;</p>
<p>Biz buna eğitim diyoruz.</p>
<p>Oysa bu, insan kaynağını yanlış kullanmanın en sistematik biçimidir.</p>
<p>Üniversite sınavı denilen şey aslında bir bilgi yarışından çok bir eleme mekanizmasıdır. Birkaç saatlik sınavın sonucuyla gençlerin hayatına yön veriliyor. Kazananların önemli bir kısmı ise gerçekten istediği bölüme değil, puanının yettiği yere gidiyor.</p>
<p>Neden?</p>
<p>Çünkü toplumun gözünde asıl amaç meslek sahibi olmak değil, &#8220;bir üniversite kazanmış olmak.&#8221;</p>
<p>İşte asıl hastalık burada başlıyor.</p>
<p>Belki de artık ezberleri bozmanın zamanı geldi.</p>
<p>Benim önerim radikal ama tartışılmaya değer.</p>
<p>Üniversiteye giriş sınavları kaldırılsın.</p>
<p>İsteyen istediği üniversiteye ve istediği bölüme kayıt yaptırabilsin.</p>
<p>Asıl eleme kapıda değil, içeride yapılsın.</p>
<p>Çalışan, üreten, gerekli başarıyı gösteren eğitimine devam etsin ve mezun olsun.</p>
<p>Başaramayan ise &#8220;Bu alan bana göre değilmiş.&#8221; diyerek başka bir yola yönelsin.</p>
<p>Hayatın kendisi zaten en büyük sınav değil mi?</p>
<p>Gerçek başarı, sınava girebilmekte değil; başladığın yolu tamamlayabilmektedir.</p>
<p>Bugün üniversite kapısında yüz binlerce genci eliyoruz. Belki de yapmamız gereken, kapıları açıp insanlara fırsat vermek; ardından emeği, disiplini ve başarıyı esas almaktır.</p>
<p>Belki o zaman dört yıldır sınav peşinde koşan gençler de, güneşin altında alın teri dökerken kızının geleceğini düşünen babalar da biraz olsun nefes alabilir.</p>
<p>Asıl soru şu:</p>
<p><strong>Biz gerçekten gençleri mi eğitiyoruz, yoksa onları tek tip bir başarı kalıbına mı mahkûm ediyoruz?</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/universite-putuna-daha-ne-kadar-tapacagiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Öğretmen Kendini Yenilemezse Sınıf Yaşlanır</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ogretmen-kendini-yenilemezse-sinif-yaslanir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ogretmen-kendini-yenilemezse-sinif-yaslanir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Jul 2026 12:48:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Öğrenci]]></category>
		<category><![CDATA[Öğretmen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20197</guid>

					<description><![CDATA[Eğitim, değişimin en hızlı yaşandığı alanlardan biridir. Dün yeterli görülen bilgi ve yöntemler, bugün öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamaya yetmeyebiliyor. Yapay zekâ, dijital öğrenme araçları ve yeni öğretim yaklaşımları eğitim ortamlarını köklü biçimde dönüştürüyor. Böyle bir dönemde öğretmenin en önemli sermayesi, kendini sürekli yenileyebilme becerisidir. Zihinsel Yenilenme Nedir? Zihinsel yenilenme; öğretmenin mesleki tükenmişliği önlemesi, öğrenmeye devam etmesi, değişen dünyaya uyum sağlaması ve sınıfa her gün yeni bir heyecanla girebilmesidir. Bu süreç yalnızca teknolojiyi öğrenmekten ibaret değildir. Kitap okumak, seminerlere katılmak, meslektaşlarla deneyim paylaşmak, farklı bakış açıları geliştirmek ve zihni dinlendirecek hobiler edinmek de bu yenilenmenin önemli parçalarıdır. Değişmeyen Öğretmen, Değişen Öğrenciyi Yakalayamaz Bugünün öğrencileri dijital dünyanın içinde büyüyor. Bilgiye ulaşma biçimleri, öğrenme alışkanlıkları ve beklentileri geçmiş kuşaklardan oldukça farklı. Dolayısıyla yıllar önce edinilen bilgiyle aynı yöntemleri uygulamak artık yeterli değildir. Öğretmen, öğrenmeyi bıraktığı anda öğrencisiyle arasındaki mesafe açılmaya başlar. Akademi Modeli Doğru Bir Adım Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin&#8217;in açıkladığı, öğretmenlerin her beş yılda bir Milli Eğitim Akademisi bünyesinde hizmet içi eğitim almasını öngören model, mesleki gelişim açısından önemli bir adımdır. Bilgilerin belirli aralıklarla güncellenmesi, yeni öğretim yöntemlerinin öğrenilmesi ve teknolojik gelişmelerin takip edilmesi eğitim sisteminin kalitesini artıracaktır. Ancak hiçbir akademi programı, öğrenmeye istekli olmayan bir öğretmeni geliştiremez. Gerçek değişim, öğretmenin kendi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Eğitim, değişimin en hızlı yaşandığı alanlardan biridir. Dün yeterli görülen bilgi ve yöntemler, bugün öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamaya yetmeyebiliyor. Yapay zekâ, dijital öğrenme araçları ve yeni öğretim yaklaşımları eğitim ortamlarını köklü biçimde dönüştürüyor. Böyle bir dönemde öğretmenin en önemli sermayesi, kendini sürekli yenileyebilme becerisidir.</p>
<p><strong>Zihinsel Yenilenme Nedir?</strong></p>
<p>Zihinsel yenilenme; öğretmenin mesleki tükenmişliği önlemesi, öğrenmeye devam etmesi, değişen dünyaya uyum sağlaması ve sınıfa her gün yeni bir heyecanla girebilmesidir. Bu süreç yalnızca teknolojiyi öğrenmekten ibaret değildir. Kitap okumak, seminerlere katılmak, meslektaşlarla deneyim paylaşmak, farklı bakış açıları geliştirmek ve zihni dinlendirecek hobiler edinmek de bu yenilenmenin önemli parçalarıdır.</p>
<p><strong>Değişmeyen Öğretmen, Değişen Öğrenciyi Yakalayamaz</strong></p>
<p>Bugünün öğrencileri dijital dünyanın içinde büyüyor. Bilgiye ulaşma biçimleri, öğrenme alışkanlıkları ve beklentileri geçmiş kuşaklardan oldukça farklı. Dolayısıyla yıllar önce edinilen bilgiyle aynı yöntemleri uygulamak artık yeterli değildir. Öğretmen, öğrenmeyi bıraktığı anda öğrencisiyle arasındaki mesafe açılmaya başlar.</p>
<p><strong>Akademi Modeli Doğru Bir Adım</strong></p>
<p>Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin&#8217;in açıkladığı, öğretmenlerin her beş yılda bir Milli Eğitim Akademisi bünyesinde hizmet içi eğitim almasını öngören model, mesleki gelişim açısından önemli bir adımdır. Bilgilerin belirli aralıklarla güncellenmesi, yeni öğretim yöntemlerinin öğrenilmesi ve teknolojik gelişmelerin takip edilmesi eğitim sisteminin kalitesini artıracaktır.</p>
<p>Ancak hiçbir akademi programı, öğrenmeye istekli olmayan bir öğretmeni geliştiremez. Gerçek değişim, öğretmenin kendi içinde başlar.</p>
<p><strong>Okul Müdürlerinin Rolü</strong></p>
<p>Mesleki gelişim yalnızca öğretmenin bireysel çabasıyla sınırlı değildir. Okul yöneticileri de öğretmenlerin gelişimini destekleyen bir okul kültürü oluşturmalıdır. Motivasyonu yüksek, fikir üreten ve proje geliştiren öğretmenler ancak destek gördükleri ortamlarda potansiyellerini tam olarak ortaya koyabilir.</p>
<p><strong>Son Söz</strong></p>
<p>Öğretmenlik, belki de kendini en fazla yenilemek zorunda olan meslektir. Çünkü öğretmen yalnızca bugünün müfredatını değil, geleceğin insanını yetiştirir. Değişime kapalı kalan öğretmen zamanla öğrencisine yabancılaşır; öğrenmeye açık kalan öğretmen ise her nesille birlikte yeniden gençleşir.</p>
<p>Eğitimin kalitesini belirleyen sadece müfredat değildir. Asıl belirleyici olan, öğrenmeye devam eden öğretmendir. Çünkü kendini geliştiren öğretmen, sadece bilgi aktaran değil; öğrencisine ilham veren, geleceği şekillendiren gerçek eğitim lideridir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ogretmen-kendini-yenilemezse-sinif-yaslanir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İrfânımızı Öldüren Sekülerleşme</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/irfanimizi-olduren-sekulerlesme/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/irfanimizi-olduren-sekulerlesme/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Jun 2026 08:17:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülerleşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20151</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim.&#8221; Michel De Montaigne &#160; “Bu ümit Neriman’ın neşesini iâde etti. Fakat tramvay biraz ilerledikten sonra, Neriman parmağıyla Fahriye’ye caddede bir şey gösterdi: -Allah aşkına bak! dedi, yol üstünde mezârlık olur mu? Koskoca cadde… Ortasında mezârlık… Mezârlar arasında yaşıyoruz.” Yukarıdaki pasaj Peyami Safa’nın 1931 yılında basılan ünlü romanı Fatih-Harbiye’de geçer. Modern bir yaşantıyla kadîm değerlere bağlı bir hayât arasında bocalayan, hayrânlık duymaya başladığı garpla ait olduğu şark arasında gidip gelen Neriman’ın sözleridir bunlar. Bu sözler, şehrin ortasında mezâr görmeye tahammül edemeyen bir insanın hâlet-i rûhiyyesini yansıtır bize. Dîn ve dünya işlerini birbirinden ayıran lâiklik umdesinin anayasaya girmesiyle başladığını sanırız her şeyin. Hâlbuki bu romanın yazıldığı yıllarda lâiklik henüz Türkiye Cumhûriyeti anayasasına girmemişti bile. Bölünmüş bir kimlik ve kişilik inşâsı demek olan sekülerleşme ise çok öncesinden hulûl etmişti hayâtımıza. Ve rûhumuzu kemirip mânâmızı iğdiş eden bu illet, bizi kültürümüzün odak noktasındaki tevhîd idrâkinden uzaklaştırdı. Ecdâd ölümle her dem yüzleşen bir hayât telâkkisine sahipti. O yüzden de her mahallede bir mezârlık vardı. Tevhîdin de gereğiydi zaten bu. Dünya-ukbâ dengesini kurmak ve ölümü insanoğluna unutturmamak adına alınmış bir tedbirdi âdeta ölümle koyun koyuna yaşamak. Eski semtlerin sokak aralarına saklanmış türbeler, câmilerin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>&#8220;Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim.&#8221;<br />
Michel De Montaigne<br />
</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: right;"><em>“Bu ümit Neriman’ın neşesini iâde etti. Fakat tramvay biraz ilerledikten sonra, Neriman parmağıyla Fahriye’ye caddede bir şey gösterdi:</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>-Allah aşkına bak! dedi, yol üstünde mezârlık olur mu? Koskoca cadde… Ortasında mezârlık… Mezârlar arasında yaşıyoruz.”</em></p>
<p>Yukarıdaki pasaj Peyami Safa’nın 1931 yılında basılan ünlü romanı Fatih-Harbiye’de geçer. Modern bir yaşantıyla kadîm değerlere bağlı bir hayât arasında bocalayan, hayrânlık duymaya başladığı garpla ait olduğu şark arasında gidip gelen Neriman’ın sözleridir bunlar. Bu sözler, şehrin ortasında mezâr görmeye tahammül edemeyen bir insanın hâlet-i rûhiyyesini yansıtır bize.</p>
<p>Dîn ve dünya işlerini birbirinden ayıran lâiklik umdesinin anayasaya girmesiyle başladığını sanırız her şeyin. Hâlbuki bu romanın yazıldığı yıllarda lâiklik henüz Türkiye Cumhûriyeti anayasasına girmemişti bile. Bölünmüş bir kimlik ve kişilik inşâsı demek olan sekülerleşme ise çok öncesinden hulûl etmişti hayâtımıza. Ve rûhumuzu kemirip mânâmızı iğdiş eden bu illet, bizi kültürümüzün odak noktasındaki tevhîd idrâkinden uzaklaştırdı.</p>
<p>Ecdâd ölümle her dem yüzleşen bir hayât telâkkisine sahipti. O yüzden de her mahallede bir mezârlık vardı. Tevhîdin de gereğiydi zaten bu. Dünya-ukbâ dengesini kurmak ve ölümü insanoğluna unutturmamak adına alınmış bir tedbirdi âdeta ölümle koyun koyuna yaşamak. Eski semtlerin sokak aralarına saklanmış türbeler, câmilerin hazîrelerine sırlanmış mevtâlar, insanoğluna hep o gerçeği hatırlatmak için vardı. “Benden nasîhat mi istiyorsun ey Ömer! Nasîhatçi olarak ölüm sana yeter!” diyen nebevî hitâp, bize hayâtı hep o şuûr içinde yaşamayı öğütlüyordu. Sekülerleşen hayâtsa bizi ölüm duygusundan uzaklaştırdığı ölçüde mezârlıkları da şehirlerin dışına itti. Her gün değil de ayda âlemde bir yüzleşir olduk hayâtımızın bu en kesin hakikatiyle…</p>
<p>“Doğum ölümün müjdecisidir.” diyen kelâm-ı kibâr hayâtımızın mihveriyken hayâtla ölüm birbirinin mütemmimiydi. Yapılan ilk yanlış dünya ile ukbâyı birbirinden ayırmak oldu. Hayâtımıza giren sekülerleşme, onları birbirini tamamlayan değil de birbirine zıt realiteler olarak sundu bize. Böylece bütünlük duygumuzu kaybettik. Artık iki dünyaya bir gözle bakamaz olduk. Ve tabîatıyla her ikisi için de birbirinden bağımsız ölçüler ihdâs ettik.</p>
<p>Yıllar önce bacanağından şikâyet eden bir büyüğümün dert yanışı hâlâ kulaklarımda çınlar: “Bacanak musallîdir, beş vakit namâzını kaçırmaz. Buna rağmen bir düğünde önüne içki konulduğunda da aslâ geri çevirmez, hemen diker. Ne zaman bu konuyu konuşsak itirâzlarıma karşı hep şu cevâbı veriyor: ‘O iş başka, bu iş başka…’ ”</p>
<p>Çok tipik bir sekülerleşme örneği. Hayâtı tevhîd şuûru içinde yaşayan bir Müslümân alkole müptelâ da olsa, kesinlikle bu cevâbı vermezdi. İçkiyle dostluğu cümlenin malûmu olan, hayâtı ve fıkralarıyla ölümsüzleşmiş pratik Türk zekâsının timsâli Neyzen Tevfik, bu yanlışa düşer miydi meselâ? Ya da kandîlleri çalmak üzere câmiye dadanan hırsızı yakalamak arzusuyla bir gece câmide sabahlayan ve attığı tokatla hırsıza dünyayı dar eden Bekri Mustafa, böylesine bir densizliğe imzâ atar mıydı hiç?</p>
<p>Bizim eski devirlerdeki serhôşlarımız bile evvelemirde o hikemî hakikatin zebûnu olup içtikleri şaraptan evvel kâinâta hükmeden küllî irâdenin serhôşuydular. Biz öncelikle bizi biz yapan o medeniyet kimliğimizi kaybettik. Her şeyin Hâk’tan olduğunu bilip cümlesini kendi potasında eriten o nâmütenâhî şuûru, her an Hâk’la hemdem olan o haysiyetli duruşu yitirdik.</p>
<p>Yahya Kemal’e Madrid Ortaelçisiyken bir sohbet deminde İstanbul’un nüfusunun ne kadar olduğu sorulur. Üstâd tereddütsüz; “Otuz milyon civarındadır.” der. “Aman efendim, bu mümkün değil, herhalde yanlışlıkla söylediniz.” denildiğinde ise hayli enteresan bir cevap verir: “Ben ölüleri de saydım. Çünkü biz ölülerimizle birlikte yaşarız.”</p>
<p>Medeniyet kimliğimizin en kudretli müterennimi olan üstâdın verdiği cevap, tevhîd ikliminde yaşanan bir hayâtın özetidir. Gün geldi, o iklimden uzaklaştık ve mezârlıklarımızın kapısında asılı; “Her nefis ölümü tadacaktır.” âyetine bile burun büken, “Kaldırın onu buradan, moralimi bozuyor.” diye feryâdı basan özüne yabancılaşmış irfândan mahrûm aydın müsveddeleriyle karşılaştık.</p>
<p>İlim ve teknik moral değerlerle teçhîz edilmemişse, atom bombası olur, şehirleri yok ederdi. Ve yine o ilim, irfândan mahrûmsa eğer, artık hayâtta olmayan bir sanatçımızın(!) dediği gibi; “Emek Sineması açılacaksa, film göstermek, insanlar sinema seyretsinler diye açılsın. Sahnesinde namâz kılınacaksa, hiç açılmasın daha iyi.” diyen çiğ ve isyankâr tabiatlı hezeyânlara dönüşürdü.</p>
<p>Er ya da geç bizi bulacak ölümle teması kaybetmemek, hakikatte huzûrlu bir hayâtın da reçetesiydi. Değil mi ki ölümün bizimle olan randevusunu tek saniye bile erteleme ihtimâli yoktu, o hâlde en güzeli onunla barış yapıp dost olmaktı. Ama sekülerleşen hayât, bize ölüme dost olmayı unutturdu.</p>
<p>O hayâtımıza girdikten sonradır ki mezârlık gören evler bize soğuk gelmeye başladı. Ya satılmaz oldular, ya da gerçek değerlerinden daha düşük fiyatlara el değiştirdiler. Dünyevileşen zihinler mezâr taşı görmeye tahammül edemiyordu zîrâ. Hiçbir şey onlara bundan sonraki adreslerini hatırlatıp morallerini bozmamalıydı. El’ân yaşıyor, nefes alıp veriyorlardı ya&#8230; Durup dururken ne gereği vardı ölümle yüzleşmenin? Ölümü düşünceden kovmak, derinlere itmek, bastırıp unutmaya çalışmak, çâre zannedildi. Hâlbuki o, şişirirken patlayacak balondan başka bir şey değildi. Kendimize söylediğimiz koskocaman bir yalandı.</p>
<p>Cemil Meriç yazdığı şâheserine boşuna mı vermişti “Kültürden İrfâna” ismini. Çünkü bizim ana değerimizdi o. Ve elbette onun da kaynağında tevhîd vardı. Tevhîd olmadan irfân olur muydu hem? Tevhidi şuûrumuzdan kovunca irfânî ölçüler de çekip gitti hayâtımızdan. Sözünün nereye gittiğini bilmeyen, rûhu yağmalanmış, iç dünyasında denge kuramamış tipler sardı ortalığı. Hikmetten, irfândan tek katre nasîbi olmayan yaşı büyük aklı küçük nevzuhûr adamlarla doldu cemiyet.</p>
<p>Teslisin hâkim olduğu Batı’da tevhîd yoktu. Sekülerleşmeyle beraber farkında olmadan kesrete kucak açtık biz. Onu alırken de en ağır bedeli ödeyerek kültürümüzün mihenk taşını fedâ ettik. Ve insanımız da zamanla kendi aslî cevherine yabancılaştı. Türk, asırlar boyu kendisini Batı’ya üstün kılan tevhîd şuûrundan uzaklaştı.</p>
<p>Benliğimizi işgal eden sekülerleşme irfânımızı iğdiş etti. Gerçekte ne yaşadığımız hayât, ne ölüm, ne de âhiret birbirine uzak hakikatlerdi. Tek bir hayâtın birbirini takîb eden farklı safhalarıydı her biri. Ölüm var mıydı ki gerçekte? Ölüm dediğimiz şey, hayâtın bir safhasından diğerine atlarken altından geçtiğimiz kapının adıydı. Onunla ebedî bir hayâta uyanıyorduk biz. Dünya ve âhiret demek bile bir tasnîf ve isimlendirmeden ibâretti yalnızca. Aynı hayâtın farklı mevsimleriydi onlar. Biri ekim yeriydi, diğeriyse hasad. Net çizgilerle birbirinden ayırabilir miydik ki onları? Dünya ve âhiret işi birbirinden ayrılamazdı o yüzden de. Kısacası; “O iş başka, bu iş başka…” denilemezdi kesinlikle.</p>
<p>Sekülerleşme en esaslı darbeyi irfânımıza vurdu. Onun hayâtımıza girmesiyle beraber, “Biz ölülerimizle birlikte yaşarız.” diyen kâmil münevver sahneyi terk etti, yerini mezârlığın kapısındaki mevt âyetine bile tahammül edemeyen nâdân aldı. Onunla beraber türbe ve hazîrelerin önünden geçerken ağzından dûa ve niyâz eksik olmayan şükür ehli nineler gitti, yerini şehrin ortasında mezârlık gördüğü için hayıflanan çiğ ve isyankâr tabiatlı torunlar aldı. Ve yine onunla beraber, türbe ve yatırları şehirlerin zîneti addeden ecdâd gitti, yerini karşısında mezârlık var diye çok beğendiği evi bile satın almaktan vaz geçen hâm ervâh aldı.</p>
<p>Gerçekte sekülerleşme örtülü bir tevhîd inkârıydı. Hâk’tan gayrı bir hayât sırrı olabileceğine inanan kör ve sefil bir iddiâya sığınmaktı. O iddiânın varacağı son duraksa ateizm olmasa bile deizmdi. Hâk’kı âdeta âhirete sürgün(!) etmekti yapılmaya çalışılan.</p>
<p>Dîn ile dünya işlerinin birbirinden ayrılması olarak bize yutturulan lâiklik, hayâtımızın içinde birbirine zıt iki farklı alan oluşturarak bize bölünmüş bir benlik hediye etti. Ve neticede, hayâtı bir bütün olarak gören cemiyetimiz gitti, yerini bölünmüş bir kimlik ve kişilikle yamalı bohçaya dönmüş bir hayâta tutunmaya çalışan maneviyâtı ifsâd edilmiş bir garip topluluk aldı.</p>
<p>Günümüz insanı ölümden korkuyor ve o duygudan uzaklaşmaya çalışıyor. Çünkü panzehir kendisine zehir olarak sunulduğundan, hayâtı huzûrla yaşamanın formülünün ölmeden evvel ölmek olduğunu unuttu. Hâlbuki geçmişte bütün elemlerinin, içine düştüğü rûh buhrânlarının tek ve biricik panzehriydi bugün kendisine zehir olarak belletilen.</p>
<p>O yüzden de bugünün insanı ölüme doğru yürürken ecdâdın sahip olduğu o rindâne, vakur ve mütevekkil duruşu sergileyemiyor. Necip Fazıl Kısakürek ne güzel söylemiş:</p>
<p><em>“O demde ki, perdeler kalkar, perdeler iner,                                                                                                 Azrâil’e “hoş geldin!” diyebilmekte hüner…”</em></p>
<p>Günümüzde ise o hüneri gösterebilenlerin sayısı gittikçe azalıyor. Zîrâ hayât hızla sekülerleşiyor ve hepimiz de o hayâtın içinde yaşıyoruz ne yazık ki. O hüneri gösterebilenlerse, sekülerleşme illetine benliğini kurban etmemiş bahtiyârlar arasından çıkıyor ancak.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/irfanimizi-olduren-sekulerlesme/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kan Sosisi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kan-sosisi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kan-sosisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet BELENKUYU]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 May 2026 08:48:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Gıda]]></category>
		<category><![CDATA[Haram]]></category>
		<category><![CDATA[Helal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20141</guid>

					<description><![CDATA[Son zamanlarda çok sayıda genç sosyal medya ünlüsünün, gittikleri ülkelerin mutfak alışkanlıkları ve sokak yemekleriyle ilgili videolar paylaştıklarını görüyoruz. İşin tabiatı gereği, çoğunluğu genç yaşta olan bu arkadaşlar, her yemeği tatma ve fikrini bizimle paylaşma peşinde. Zayıflayan manevi değerler, bu kişilerin yeme alışkanlıklarında hassasiyet göstermediğine işaret ediyor. Ancak her ne kadar beğeni ve para peşinde koşan bu arkadaşlar, bu tür seyirlik “tatma” videoları çekse de, toplumların çoğu yeme içme alışkanlıklarını kolayca değiştiremezler. Bunun ekonomik durum, belirli çevrede yaşama zorunluluğu gibi farklı nedenleri olsa da, esas neden inanç ve onun oluşturduğu geleneklerdir. Öyle ki “Domuz eti yemiyor ama haram yiyor!” diye, Müslüman geleneklerini ve hayat tarzını alaya alan yeni nesil ateist ve deist şahıslar bile, kendilerinin din tarafından oluşturulan nasıl bir ekosistem ile kuşatıldıklarının farkında değillerdir. Ülkemize gelen ziyaretçilerinin pek hoşlanmadıkları “kokoreç”, onlar için ne derece kabul edilemez ve “midelerinin kaldırmayacağı” bir yemek ise, onların yaptıkları ve rahatlıkla tükettikleri bazı yemekleri ise bizim hayal etmemiz bile mümkün değildir. Bu konuların nedense bu ülkeleri ziyaret eden veya orada yaşayan Müslüman çevrelerce, kültür ve din ilişkisi bakımından ele alınıp, yeni nesle işin aslının anlatıldığı kanaatinde değilim. Belki Türkçe dışında ABD ve İngiltere’de yaşayan Arap, Hint, Pakistan asıllı Müslümanlarca ele alınmıştır, bunu bilemiyoruz. Bu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son zamanlarda çok sayıda genç sosyal medya ünlüsünün, gittikleri ülkelerin mutfak alışkanlıkları ve sokak yemekleriyle ilgili videolar paylaştıklarını görüyoruz. İşin tabiatı gereği, çoğunluğu genç yaşta olan bu arkadaşlar, her yemeği tatma ve fikrini bizimle paylaşma peşinde.</p>
<p>Zayıflayan manevi değerler, bu kişilerin yeme alışkanlıklarında hassasiyet göstermediğine işaret ediyor. Ancak her ne kadar beğeni ve para peşinde koşan bu arkadaşlar, bu tür seyirlik “tatma” videoları çekse de, toplumların çoğu yeme içme alışkanlıklarını kolayca değiştiremezler. Bunun ekonomik durum, belirli çevrede yaşama zorunluluğu gibi farklı nedenleri olsa da, esas neden inanç ve onun oluşturduğu geleneklerdir.</p>
<p>Öyle ki “Domuz eti yemiyor ama haram yiyor!” diye, Müslüman geleneklerini ve hayat tarzını alaya alan yeni nesil ateist ve deist şahıslar bile, kendilerinin din tarafından oluşturulan nasıl bir ekosistem ile kuşatıldıklarının farkında değillerdir.</p>
<p>Ülkemize gelen ziyaretçilerinin pek hoşlanmadıkları “kokoreç”, onlar için ne derece kabul edilemez ve “midelerinin kaldırmayacağı” bir yemek ise, onların yaptıkları ve rahatlıkla tükettikleri bazı yemekleri ise bizim hayal etmemiz bile mümkün değildir.</p>
<p>Bu konuların nedense bu ülkeleri ziyaret eden veya orada yaşayan Müslüman çevrelerce, kültür ve din ilişkisi bakımından ele alınıp, yeni nesle işin aslının anlatıldığı kanaatinde değilim. Belki Türkçe dışında ABD ve İngiltere’de yaşayan Arap, Hint, Pakistan asıllı Müslümanlarca ele alınmıştır, bunu bilemiyoruz.</p>
<p>Bu neden önemli? Bu ayrımın farkına varamayan kuşaklar, kendilerini onlar gibi sandıklarından, bunu dert edinmiyorlar. Ancak artık tamamen onlara benzediklerinden, kendi dinlerinden ve geleneklerinden de fayda görmüyorlar. Sonunda bir arada kalmışlık, tükenmişlik ve kendilerinden nefrete varıyorlar.</p>
<p>Sonra da “Biz ne ara bu hale geldik?” diye yakınırken, “Zaten ne haldeydik ki bu hale geldik?” diye sormamız gerekiyor.</p>
<p>*****</p>
<p><strong>Şimdi örneklerle ne demek istediğimiz daha açık anlatalım.</strong></p>
<p><em>Önce İngiltere ve Birleşik Krallık’ın geleneksel yemeği, <strong>Black Pudding (Kan Sosisi)’den </strong>bahsedelim. </em></p>
<p>Temel maddesi taze domuz kanı olan bu besin, arpa, yulaf ezmesi veya ekmek kırıntıları gibi dolgu malzemeleriyle ve bolca iç yağı ile karıştırılıp bağırsağa doldurulur ve haşlanır. Ayrıca karabiber, karanfil, tarçın ve kekik gibi kuvvetli baharatlarla aromalandırılır ki kanın yoğun tadı dengelensin. Servis edilmeden önce genellikle dilimlenir ve tavada veya ızgarada dışı hafif çıtırlaşana kadar kızartılır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Almanların geleneksel yemeklerinden olan <strong>Leberwurst (Karaciğer Ezmesi / Sosisi) de </strong>benzer içeriktedir.</em></p>
<p>Genellikle domuz karaciğeri veya dana karaciğeri, belirli oranda et ve yağ (karaciğerin acılığını kırmak ve sürülebilir bir kıvam elde etmek için) soğan, mercanköşk, hardal yeşil karabiber gibi baharatla yapılan, bıçakla kesilebilen ve ekmeğe sürülebilir şekilde iki kıvamı olan bir yemektir.</p>
<p>Neden diğer yemekle aynı kategoride ele aldık? Çünkü kesimde kan, İslam ve Yahudilikte olduğu gibi tam olarak akıtılmadığından, karaciğer de kanın yoğun bulunduğu bir organ olmasından, bu yemek de oldukça kanlıdır.</p>
<p>Kan ve sakatat içeren dünyadaki farklı yemeklerin bir kısmını da sıralayalım:</p>
<p>İspanya ve Latin Amerika: Morcilla,</p>
<p>İskoçya: Haggis,</p>
<p>Güney Kore: Sundae (Soondae),</p>
<p>Fransa: Boudin Noir,</p>
<p>Filipinler: Dinuguan,</p>
<p>Doğu Avrupa (Polonya): Kaszanka.</p>
<p>Bunların tamamına yakını domuz eti ve kanı yoğunluklu yiyecekleridir. <strong>Zaten dünyada en çok tüketilen et, domuz etidir.</strong></p>
<p>Kısmen detayını verdiğimiz her iki yemek ve Avrupa veya uzak doğudaki benzer yemekler, bizim damak tadımıza uymaz. Neden? Çünkü İslam’da ve Yahudilikte kan kesinlikle yasaklanmıştır. Bu emir yüzyıllarca süren uygulamalarla gelenek haline dönüşmüş, bu toplumda yaşayan herkesin damak tadını oluşturmuştur. Bu nedenle inancı zayıf olsun, kuvvetli olsun hemen herkes, hatta Ortadoğu’daki ve Afrika’daki bazı Hıristiyan toplulukları bile bu kültürü benimsemişlerdir.</p>
<p>*****</p>
<p>Şimdi bu geleneğin kökeni olan Tevrat ve Kur’an’daki dini metinlere bakalım. Kanın haram olduğunu kabul eden Tevrat metinleri ile Kur’anda yer alan emirler çok benzerdir. Sonuçta ikisi de aynı kaynaktan geldiği için benzerlikler normaldir.</p>
<p><strong><em>Tevrat’ta kanın haram kılması:</em></strong></p>
<p><strong>Levililer 17:10-11: </strong><em>&#8220;İsrail halkından ya da aranızda yaşayan yabancılardan kim herhangi bir kan yerse, ona öfkeyle bakacağım ve halkımın arasından atacağım. Çünkü canlılara yaşam veren kandır&#8230;&#8221;</em></p>
<p><strong>Yasanın Tekrarı (Deuteronomy) 12:23: </strong><em>&#8220;Ancak kanı yememeye kesin kararlı olun. Çünkü kan candır, etle birlikte canı yememelisiniz.&#8221;</em></p>
<p>Yaratılış (Genesis) 9:4: (Nuh tufanından sonraki ilk yasaklardan biri) <em>&#8220;Ancak içinde canı, yani kanı olan eti yemeyeceksiniz.&#8221;</em></p>
<p>Yahudiler uzun sürgün hayatları boyunca, azınlık psikolojisi gereği Tevrat’ın hükümlerine sıkı sıkı sarılmak durumunda kaldılar ve bu hükümlere dayalı bir hayat tarzı geliştirdiler. Dinine bağlı olan Yahudiler kılık kıyafetleri dahil, her halleriyle kendilerini belli ederken, diğerleri de geleneklerine bağlı kaldılar. Ancak bugün söz sahibi olan Siyonist Yahudiler, mevcut Tevrat’ın kendilerini haklı çıkaracak yönlerini öne çıkararak ve farklı inançları harmanlayarak oldukça başkalaştılar. <em></p>
<p></em></p>
<p><em>Kur’an’da haram kılınan et, kan ve kurbanla ilgili hükümler:</em></p>
<p>Bakara Suresi, 173. Ayet</p>
<p><em>&#8220;Allah size ancak leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur kalırsa, (başkasının hakkına) saldırmadan ve sınırı aşmadan (bunlardan yemesinde) kendisine bir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.&#8221;</em></p>
<p><strong>Mâide Suresi, 3. Ayet</strong></p>
<p><em>&#8220;Ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlanan; (henüz canı çıkmamışken kestikleriniz hariç) boğulmuş, darbe almış, yüksekten düşmüş, boynuzlanmış ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış hayvanlar ile dikili taşlar üzerinde boğazlanan hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. ….. Kim şiddetli açlık durumunda zorda kalırsa, günaha meydan vermeksizin (haram etlerden yiyebilir). Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.&#8221;</em></p>
<p><strong>En’âm Suresi, 145. Ayet</strong></p>
<p><em>&#8220;De ki: &#8216;Bana vahyolunanlar içinde, yiyen bir kimsenin yiyeceği şeyler arasında, ölü hayvan eti, dökülmüş kan, domuz eti -ki o şüphesiz pistir- veya Allah’tan başkası adına bir fısk olarak boğazlanmış hayvandan başka, haram kılınmış bir şey bulamıyorum.&#8217; Bununla beraber kim mecbur kalırsa, (başkasının hakkına) tecavüz etmemek ve sınırı aşmamak kaydıyla (yiyebilir). Şüphesiz Rabbin çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.&#8221;</em></p>
<p>İşte bugün Müslüman toplumların yeme alışkanlıklarını düzenleyen, bireylerin çoğunun neden hangi tür yiyeceklerden hoşlanıp, nelerden nefret etmelerini sağlayan Kur&#8217;an-<em>ı Kerim’deki</em> temel metinler bunlardır.</p>
<p>Kur&#8217;an’dan ve İslam geleneğinden uzaklaştıkça, bozulmalar ve yabancılara benzemeler ve “Bize ne oldu?” ve “Biz ne zaman bu hale geldik?” soruları artacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kan-sosisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
