<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Savunma &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/kategori/yorunge-haber/savunma/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 22 Oct 2026 12:28:31 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Savunma &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ölüler Kendini Savunamaz: Gazze-Merkezli Anti-Kolonyal Direniş Paradigması</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/oluler-kendini-savunamaz-gazze-merkezli-anti-kolonyal-direnis-paradigmasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/oluler-kendini-savunamaz-gazze-merkezli-anti-kolonyal-direnis-paradigmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[E.Lâle Demirtürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 Oct 2026 09:57:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Gazze]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20269</guid>

					<description><![CDATA[Batı/ABD merkezli beyaz üstünlüğü ve tahakkümünü konu alan ırkçılık araştırmalarımda her zaman Batı’nın çarpıttığı ve gizlediği toplumsal ve tarihsel gerçekleri, hakikati anlatmaya gayret ederken, hepimizin bildiği bir gerçeği sürekli gözlemlediğimi farkettim. O da şudur, ölüler kendini savunamaz. Bilimsel çalışmalarımızda karşılaştığımız eserlerde tarihte ve bugün üstü örtülen acı deneyimleri açıklamak, taşımakla mükellef olduğumuz ahlaki sorumluluk gereği son derece önemlidir, çünkü hayatını yitirenler arkalarında boş bıraktıkları insansızlaştırılmış toprakların dilinden de gerçeği söylemeye devam ederler. İngiltere’nin 1. Dünya Savaşı’nda esir ettikleri Osmanlı askerlerine, Mısır’da ve farklı ülkelerde yaptıkları insanlık-dışı muameleleri, Anadolu’da Türkleri etnik temizlik yoluyla imha etmeyi amaçlayan Yunan mezalimini, genel anlamda yapılan bütün katliam ve soykırımları (ki bunun en canlı örneği 7 Ekim 2023’ten beri Gazze’de yaşanmakta) asla unutturmamak gerekiyor. Batı “medeniyetinin” (!) karanlık yüzü, böyle olayların ifşasıyla açığa vurulabilir. Tıpkı FETÖ terör örgütü gibi aparatları kullanan ve onların ardında iplerini çeken CIA, Mossad, MI6, BND gibi Batı’nın beslediği istihbarat örgütlerinin devletimizi zayıflatmak ve yıkmak için milletimizi bölme çabaları teyakkuzda olmayı gerektiriyor. Bazı yardım kuruluşlarının faaliyetleri, siber saldırılar, dolandırıcılık şebekelerinin bahis oyunları ve kara para aklama operasyonları, halkta infial uyandırmak ve devlete güveni yıkmak amacıyla kapatılan sözde faali meçhul cinayet dosyaları, bazı fon yatırım şirketleri üzerinden  ekonomiye darbe vurma arzuları devam ediyor. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Batı/ABD merkezli beyaz üstünlüğü ve tahakkümünü konu alan ırkçılık araştırmalarımda her zaman Batı’nın çarpıttığı ve gizlediği toplumsal ve tarihsel gerçekleri, hakikati anlatmaya gayret ederken, hepimizin bildiği bir gerçeği sürekli gözlemlediğimi farkettim. O da şudur, <strong>ölüler kendini savunamaz.</strong> Bilimsel çalışmalarımızda karşılaştığımız eserlerde tarihte ve bugün üstü örtülen acı deneyimleri açıklamak, taşımakla mükellef olduğumuz ahlaki sorumluluk gereği son derece önemlidir, çünkü hayatını yitirenler arkalarında boş bıraktıkları insansızlaştırılmış toprakların dilinden de gerçeği söylemeye devam ederler.</p>
<p>İngiltere’nin 1. Dünya Savaşı’nda esir ettikleri Osmanlı askerlerine, Mısır’da ve farklı ülkelerde yaptıkları insanlık-dışı muameleleri, Anadolu’da Türkleri etnik temizlik yoluyla imha etmeyi amaçlayan Yunan mezalimini, genel anlamda yapılan bütün katliam ve soykırımları (ki bunun en canlı örneği 7 Ekim 2023’ten beri Gazze’de yaşanmakta) asla unutturmamak gerekiyor. Batı “medeniyetinin” (!) karanlık yüzü, böyle olayların ifşasıyla açığa vurulabilir. Tıpkı FETÖ terör örgütü gibi aparatları kullanan ve onların ardında iplerini çeken CIA, Mossad, MI6, BND gibi Batı’nın beslediği istihbarat örgütlerinin devletimizi zayıflatmak ve yıkmak için milletimizi bölme çabaları teyakkuzda olmayı gerektiriyor. Bazı yardım kuruluşlarının faaliyetleri, siber saldırılar, dolandırıcılık şebekelerinin bahis oyunları ve kara para aklama operasyonları, halkta infial uyandırmak ve devlete güveni yıkmak amacıyla kapatılan sözde faali meçhul cinayet dosyaları, bazı fon yatırım şirketleri üzerinden  ekonomiye darbe vurma arzuları devam ediyor. Kaşif Kozinoğlu ve Ahmet Arif Denizolgun suikastleri ya da kadın cinayetlerinin yanı sıra, Alihan Kuriş gibi din kisvesi altında yapılandırılan suç örgütleri ve daha nicesinin ardında CIA gibi yabancı istihbarat güçlerinin olduğunu unutmamak gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iç ve dış siyasette dik duruşu doğrultusunda, Adalet Bakanlığımızın ve diğer kurumlarımızın yetkililerinin çabalarıyla hızla araştırılmaya ve çözülmeye başlayan bu şüpheli olayların ardındaki gerçeklerin gizli kalmayacağı belirginleşmiştir. Ölüler kendini savunamaz, ancak cinayet ve suikastlerin ardında bırakılan deliller vasıtasıyla bizimle konuşmaya devam ederler.</p>
<p>Bugün Filistin ve İran’dan Irak’a, Suriye’ye, Yemen’e kadar uzanan coğrafyada, Batı ile birlikte hareket eden ABD-İsrail ittifakı, Orta Doğu’nun siyasi, toplumsal, kültürel ve ideolojik fay hatları ile oynamak amacıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni hedef tahtasına yerleştiren siyasi modernite zeminini canlandırmaktadırlar. Ancak, beyaz sayılmayarak ırksallaştırılan Müslümanları yeryüzünden silme arzusunu siyasallaştırmak suretiyle, çatışma ve savaşlara meşruiyet alanı açmanın gerçekleştiği Orta Doğu coğrafyasının tıpkı İran savaşında olduğu gibi ABD hegemonyasının güneşinin battığı zemini oluşturduğunu görmezden gelmek mümkün görünmemektedir. Gelinen bu noktada, artık başarısını kıyıma uğrattığı insan sayısı üzerinden kanıtladığını zanneden, etnik temizlik yaparak soykırım hedefine ilerleyen Batı’nın ürettiği “post-truth” (hakikat sonrası) ile gerçekleri çarpıtma siyaseti vasıtasıyla gerçekleştirdiği vahşeti, savunma hakkı maskesiyle örtmesi, dünya kamuoyunda vicdan sahibi kişi ve grupların nezdinde karşılık bulmamaktadır. Geçmişte İsrail’in katliam yaparak planlı şekilde yeryüzünden sildiği Filistinlilerin toplu mezarlarının üzerine yapılan otoparklar ya da turizm sektörüne katkı sunması planlanan riviera planları, ölü bedenleri ve yaşadıkları acıları Nazi yöntemleriyle ticaret metaına dönüştürmekte olsa da, toplumsal bellekte halen yeraltında saklanan gerçeklerin unutulmayacak izler bıraktığı açıkça görülmektedir. Başka bir ifadeyle, söylemek gerekirse, ölüler kendini savunamaz görüşü doğru olsa bile, ölüler bizimle “konuşmaya” devam etmektedir. Kısacası, haksızlığa, katliam ve soykırımlara maruz kalanların “yaşadığı” gerçekler, bizim “bilmemiz” ve “bildirmemiz” gereken bir insanlık tablosunda yerini almaktadır. Ancak bunun etkili olması için hayatını yitirenlere tıpkı Gazze örneğinde olduğu gibi, Batı’nın beyaz üstünlüğüne dayalı kurbanlaştırıcı paradigmasının değiştirilmesi ve farklı bir bakış açısının ortaya konması elzemdir.</p>
<p>Koreli araştırmacı Abi Bae ve Cezayir asıllı İngiliz araştırmacı Hamza Hamouchene derledikleri bilimsel makalelerden oluşan <em>Towards Palestinian Liberation: Global Perspectives on Anti-Colonial Resistance and Solidarity</em> (2026) (Filistin’in Özgürleşmesine Doğru: Anti-Kolonyal Direniş ve Dayanışma Üzerine Küresel Perspektifler) kitabına yazdıkları “Giriş” bölümünde, ulusal özgürlük hareketi olarak Filistin meselesine farklı bir açıdan yaklaşmaktadırlar. Dünyada bugüne kadar halkların farklı bölgelerde giriştikleri direnişlerin genel anlamda “kolonyal şiddet uygulayan bir düşmana muhalefet” temeli üzerine inşa edilmekten, daha doğrusu düşmanı merkeze alan ve ona reaksiyonel konumda olan mazlum paradigmasından, ibaret görülmemesi gerektiğine dikkat çekmektedirler. Bu bağlamda, bütün özgürlük mücadelelerinde olduğu gibi Filistinlilerin Gazze soykırımının gölgesinde sürdürdükleri ülkelerinin bağımsızlığı ve özgürleşmesine dair direniş hareketinde görülmesi gereken gerçek şudur: Filistin halkı, aslında “[İsrail tarafından maruz kaldıkları] adaletsizlik, mülksüzleştirme ve vahşet karşısında kendi halklarına ve birbirlerine karşı duydukları sevgi ve ihtimam temeli üzerine inşa edilen bir dayanışma hareketini sürdürmektedir.” Dolayısıyla, tıpkı farklı özgürlük mücadelelerinde olduğu gibi, Gazze-merkezli anti-kolonyal (sömürgecilere karşı) direniş sadece soykırımcı bir düşmana karşı nefret zemininde konumlandırılmaya indirgenmemeli, daha geniş bir çerçeve içerisine yerleştirilecek şekilde, Filistin halkının birbirine ve işgal altındaki topraklarına duyduğu sevgi, bağlılık ve ihtimam esasına dayalı bir paradigma değişikliği üzerinden düşünülmelidir. Ancak bu türden insani değerlere dayanan bir dayanışma hareketi, Filistinlilerin direnişinin gelecekte bütün anti-kolonyal mücadelelere örnek olmasına ve zaman içinde bu ilkelere dayanan adil bir dünyayı kalıcı kılacak “daha iyi sistemlerin kurulmasına” olanak sağlayacaktır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Ancak Filistin direnişi dünyada başka ülkelerde yaşanan direnişlerden bağımsız düşünülmemelidir, çünkü Batı’nın kolonyalliği devam etmektedir. Buna benzer şekilde, bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içerisinde gizli faaliyetlerde bulunan yabancı istihbarat örgütleri aracılığıyla Batı’nın yeni-sömürgeci küresel oyunu da, kolonyal dönemdeki sinsi yayılmacı siyasetten bağımsız değildir. Türklerin ve başka coğrafyalarda yaşayan mazlum halkların tarihte gösterdiği bağımsızlık mücadelelerinin özünde yer alan Batı sömürgeci güçlere karşı anti-kolonyal direnişlerin ırkçı tahakküme karşı ortak zeminde buluştuğunu hatırlamak son derece önemlidir. Bu konu, genç nesillerimizde Batı’nın siyasi çıkarlarının beyaz üstünlüğüne dayandığı noktasında milli bilinç oluşumunun sağlanması çabası doğrultusunda, gerçekleri ifşa etme yoluyla toplumsal belleğimize yeniden nakşedilerek hayata geçirilmelidir.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Abi Bae and Hamza Hamouchene, “Introduction: The Long and Arduous Road to a Liberated Palestine: Reclaiming Anti-Colonial Resistance and Solidarity”, içinde Ed. Abi Bae and Hamza Hamouchene, <em>Towards Palestinian Liberation: Global Perspectives on Anti-Colonial Resistance and Solidarity</em>, (Quebec, Canada: Daraja Press, 2026), 2.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/oluler-kendini-savunamaz-gazze-merkezli-anti-kolonyal-direnis-paradigmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İran’ın Vekil Güçler Stratejisi ve Türkiye Sorusu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iranin-vekil-gucler-stratejisi-ve-turkiye-sorusu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/iranin-vekil-gucler-stratejisi-ve-turkiye-sorusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Sep 2026 13:21:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20261</guid>

					<description><![CDATA[Bugün güne İran’ı sorgulayarak başlayalım. 1979’daki Humeyni Devrimi’nden sonra İran’ın dış politika ve güvenlik anlayışında önemli bir dönüşüm yaşandı. İran, kendi sınırlarının ötesinde siyasi ve askeri nüfuz alanları oluşturmayı hedefleyen bir strateji geliştirdi. Bu stratejinin en dikkat çekici unsurlarından biri ise farklı ülkelerde kendisine yakın siyasi ve silahlı yapılarla ilişkiler kurması ve bunları zaman içerisinde etkili birer aktöre dönüştürmesiydi. Lübnan bunun en bilinen örneklerinden biridir. İran’ın Lübnan’daki Şii siyasi ve toplumsal yapılarla kurduğu ilişkiler zaman içerisinde derinleşti. Emel Hareketi seküler çizgide ortaya çıkmış bir yapı iken, İran’ın Devrim Muhafızları üzerinden Hizbullah’ın kuruluş ve gelişiminde önemli rol oynadığı biliniyor. Hizbullah bugün Lübnan’ın en güçlü siyasi ve askeri aktörlerinden biri konumundadır. Irak’a baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. İran, Saddam Hüseyin döneminde Irak’taki Şii muhalif yapılarla yakın ilişkiler geliştirdi. ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal etmesinden sonra ise İran’ın Irak üzerindeki nüfuzu daha da arttı. Bedir Örgütü gibi İran’la yakın ilişkileri bulunan silahlı yapılar zaman içerisinde Irak siyasetinde ve güvenlik bürokrasisinde önemli roller üstlendi. Daha sonra Haşdi Şabi çatısı altında çok sayıda silahlı grup bir araya geldi. Bugün Irak’ta temel meselelerden biri de şudur: “Silahlı yapıların devlet otoritesiyle ilişkisi nerede başlamalı, nerede bitmelidir?” Bir ülkede silahlı güçlerin devletin dışında veya devlet kurumlarıyla paralel &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün güne İran’ı sorgulayarak başlayalım.</p>
<p>1979’daki Humeyni Devrimi’nden sonra İran’ın dış politika ve güvenlik anlayışında önemli bir dönüşüm yaşandı. İran, kendi sınırlarının ötesinde siyasi ve askeri nüfuz alanları oluşturmayı hedefleyen bir strateji geliştirdi. Bu stratejinin en dikkat çekici unsurlarından biri ise farklı ülkelerde kendisine yakın siyasi ve silahlı yapılarla ilişkiler kurması ve bunları zaman içerisinde etkili birer aktöre dönüştürmesiydi.</p>
<p>Lübnan bunun en bilinen örneklerinden biridir. İran’ın Lübnan’daki Şii siyasi ve toplumsal yapılarla kurduğu ilişkiler zaman içerisinde derinleşti. Emel Hareketi seküler çizgide ortaya çıkmış bir yapı iken, İran’ın Devrim Muhafızları üzerinden Hizbullah’ın kuruluş ve gelişiminde önemli rol oynadığı biliniyor. Hizbullah bugün Lübnan’ın en güçlü siyasi ve askeri aktörlerinden biri konumundadır.</p>
<p>Irak’a baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz.</p>
<p>İran, Saddam Hüseyin döneminde Irak’taki Şii muhalif yapılarla yakın ilişkiler geliştirdi. ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal etmesinden sonra ise İran’ın Irak üzerindeki nüfuzu daha da arttı. Bedir Örgütü gibi İran’la yakın ilişkileri bulunan silahlı yapılar zaman içerisinde Irak siyasetinde ve güvenlik bürokrasisinde önemli roller üstlendi. Daha sonra Haşdi Şabi çatısı altında çok sayıda silahlı grup bir araya geldi.</p>
<p>Bugün Irak’ta temel meselelerden biri de şudur:</p>
<p>“Silahlı yapıların devlet otoritesiyle ilişkisi nerede başlamalı, nerede bitmelidir?”</p>
<p>Bir ülkede silahlı güçlerin devletin dışında veya devlet kurumlarıyla paralel bir güç merkezi oluşturması, yalnızca o ülkenin iç siyaseti açısından değil, bölgesel güvenlik açısından da önemli sonuçlar doğurabilir.</p>
<p>Suriye’de ise İran’ın rolü daha farklı bir boyut kazandı.</p>
<p>İran, Beşşar Esad yönetiminin ayakta kalmasına yönelik askeri ve siyasi desteğini artırdı. Kasım Süleymani’nin sahadaki rolü, İran’ın Suriye politikasının en önemli unsurlarından biri oldu. İran destekli milis gruplar Suriye’de farklı cephelerde faaliyet gösterdi. Afganistan’dan Fatimiyyun, Pakistan’dan Zeynebiyyun gibi Şii milis yapılanmalarının Suriye savaşında kullanılması, İran’ın bölge dışından insan gücü mobilize edebilen bir güvenlik mimarisi kurduğunu gösteren örnekler arasında değerlendirildi.</p>
<p>Yemen’de Husilerle kurulan ilişki de İran’ın bölgesel nüfuz politikasının önemli başlıklarından biri olarak ele alınıyor.</p>
<p>Pakistan’da ise İran’ın Şii topluluklar ve bazı siyasi-askeri yapılanmalarla uzun yıllara dayanan ilişkileri bulunuyor. Afrika’da, özellikle Nijerya başta olmak üzere bazı ülkelerde İran’ın dini, siyasi ve toplumsal ağlar kurmaya yönelik faaliyetleri de uzun süredir tartışılıyor.</p>
<p>Bütün bu örnekler bizi asıl soruya getiriyor:</p>
<p>Peki Türkiye?</p>
<p>İran; Lübnan’da, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de, Afganistan’da, Pakistan’da ve Afrika’nın bazı bölgelerinde kendisine yakın siyasi, dini veya askeri ağlar oluştururken Türkiye konusunda aynı şeyi söyleyebilir miyiz?</p>
<p>“İran Türkiye’de hiçbir siyasi, dini veya toplumsal yapılanmayla ilişki kurmadı; hiçbir nüfuz ağı oluşturmadı” demek ne kadar gerçekçidir?</p>
<p>Türkiye’de sağcı, solcu, milliyetçi, İslamcı veya farklı ideolojik çizgilerdeki örgütlenmeler içerisinde İran’ın doğrudan veya dolaylı etkisinin bulunup bulunmadığı ciddi biçimde araştırılması gereken bir konudur.</p>
<p>Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:</p>
<p>Bir ülkede İran’la siyasi, ticari, dini veya kültürel ilişki içerisinde olmak, o yapının otomatik olarak “İran’ın vekili” olduğu anlamına gelmez.</p>
<p>Ancak İran’ın bölgesel nüfuz stratejisi dikkate alındığında, Türkiye’de İran’ın herhangi bir nüfuz ağı bulunmadığını peşinen kabul etmek de araştırılması gereken bir varsayım olur.</p>
<p>Türkiye, İran’ın en önemli komşularından biridir.</p>
<p>İran açısından Türkiye; jeopolitik konumu, NATO üyeliği, Türk dünyasıyla ilişkileri, Suriye ve Irak’taki etkisi, enerji güzergâhları ve bölgesel siyasi ağırlığı nedeniyle sıradan bir ülke değildir.</p>
<p>Dolayısıyla mesele yalnızca “Türkiye’de İran yanlısı bir örgüt var mı?” sorusundan ibaret değildir.</p>
<p>Asıl sorulması gereken daha geniş sorular vardır:</p>
<p>İran’ın Türkiye’deki dini, siyasi, ekonomik ve toplumsal etkisinin boyutu nedir?</p>
<p>İran hangi çevrelerle ilişki kurmaktadır?</p>
<p>Bu ilişkiler yalnızca kültürel ve dini faaliyetlerden mi ibarettir, yoksa siyasi nüfuz boyutu da var mıdır?</p>
<p>Türkiye’de İran adına hareket eden veya İran’ın bölgesel çıkarlarıyla örtüşen bir siyasi ya da silahlı yapılanma mevcut mudur?</p>
<p>Ve en önemlisi:</p>
<p>İran’ın Ortadoğu’daki vekil güçler modelinin Türkiye ayağı var mıdır?</p>
<p>Bu sorulara verilecek cevaplar sloganlarla değil; istihbarat raporları, mahkeme dosyaları, mali ilişkiler, örgütsel bağlantılar, açık kaynaklı belgeler ve doğrulanabilir somut veriler üzerinden ortaya konulmalıdır.</p>
<p>Çünkü İran’ın bölgesel nüfuz kapasitesini küçümsemek de, Türkiye’deki her İran bağlantısını “vekillik” olarak nitelendirmek de aynı ölçüde sağlıklı değildir.</p>
<p>Türkiye açısından yapılması gereken, İran’ın bölgesel vekil güçler stratejisini bütün boyutlarıyla anlamak ve Türkiye’deki olası nüfuz kanallarını somut veriler üzerinden araştırmaktır.</p>
<p>Zira mesele İran karşıtlığı veya İran taraftarlığı değildir.</p>
<p>Mesele, Türkiye’nin kendi egemenliği ve ulusal güvenliği açısından başka devletlerin siyasi, dini veya askeri nüfuz ağlarının nerede başlayıp nerede bittiğini bilmektir.</p>
<p>Ve belki de bugün sorulması gereken en önemli soru şudur:</p>
<p>“İran’ın çevre ülkelerde kurduğu nüfuz ağlarını yıllardır konuşuyoruz. Peki Türkiye’deki nüfuz alanlarını gerçekten yeterince araştırıyor muyuz?”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/iranin-vekil-gucler-stratejisi-ve-turkiye-sorusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batılı/Beyaz Kolonyal Eksenin Kırılma Noktası: Gazze Meselesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/batili-beyaz-kolonyal-eksenin-kirilma-noktasi-gazze-meselesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/batili-beyaz-kolonyal-eksenin-kirilma-noktasi-gazze-meselesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[E.Lâle Demirtürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Aug 2026 06:41:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Gazze]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20227</guid>

					<description><![CDATA[İsrail’in Batı ve özellikle ABD desteğinde Hamas saldırısını bahane ederek Gazze’de 7 Ekim 2023’te başlattığı ve halen devam ettirdiği Filistin halkına yönelik soykırım, sadece tek yönlü olarak insanlık-dışı vahşet çerçevesinde ele alınmamalıdır. Böyle bir yaklaşım gerçeği ifade etse de, Filistin halkını kurbanlaştıran Batı-merkezli bir söylemi destekler mahiyettedir. Soykırım gerçeği meselesi, Batı/ABD’nin beyaz üstünlüğüne dayalı kolonyal anlayışını, daha doğrusu “sömürgecilik ruhuna geri dönüş”[1] hususunu sorgulama zeminine çeken bir paradigma içinden konuşularak eleştirilmelidir. Filistin asıllı İngiliz akademisyen Ashjan Ajour’un belirttiği gibi, İsrail’in kolonyal tahakküm ve baskı rejimi Filistinli direnişçileri hapse atmak suretiyle yürütülmektedir. İtalyan kültür eleştirmeni akademisyen Alberto Toscano’nun “faşizmin, İsrail’in Siyonist kolonyal projesine içkin” olduğunun altını çizdiğine dikkat çeken Ajour’a göre, “faşizmin kökleri kolonyalizme uzanmaktadır.”[2] Günümüzde Batı devletlerinin yeniden siyaset sahnesine koyduğu sömürgeci ruhun dirilişi, Filistin sorununun adeta 2023’te başlayan bir mesele olduğu izlenimini veren “uluslararası kolonyal liberal söylem” vasıtasıyla medyada ifadesini bulmakta ve 20. yüzyıldan itibaren Filistin halkına yapılan zulüm ve işkenceler sanki hiç yaşanmamış gibi hasıraltı edilmektedir.[3] Kanada’da çalışmalarını yürüten Filistinli sosyolog ve akademisyen Muhannad Ayyash’ın belirttiği üzere,günümüzde İsrail’e silah desteğinde bulunarak yapılan işkencelere dolaylı katkısı ustalıklı biçimde gizlenen ABD’nin, ancak “kolonyal ırksal kapitalizmin işleyişine tehdit oluştuğu zaman doğrudan şiddete başvurduğu hususu” asla göz ardı edilmemelidir.[4] Kolonyal ırksal kapitalizmin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İsrail’in Batı ve özellikle ABD desteğinde Hamas saldırısını bahane ederek Gazze’de 7 Ekim 2023’te başlattığı ve halen devam ettirdiği Filistin halkına yönelik soykırım, sadece tek yönlü olarak insanlık-dışı vahşet çerçevesinde ele alınmamalıdır. Böyle bir yaklaşım gerçeği ifade etse de, Filistin halkını kurbanlaştıran Batı-merkezli bir söylemi destekler mahiyettedir. Soykırım gerçeği meselesi, Batı/ABD’nin beyaz üstünlüğüne dayalı kolonyal anlayışını, daha doğrusu “sömürgecilik ruhuna geri dönüş”<a href="#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> hususunu sorgulama zeminine çeken bir paradigma içinden konuşularak eleştirilmelidir. Filistin asıllı İngiliz akademisyen Ashjan Ajour’un belirttiği gibi, İsrail’in kolonyal tahakküm ve baskı rejimi Filistinli direnişçileri hapse atmak suretiyle yürütülmektedir. İtalyan kültür eleştirmeni akademisyen Alberto Toscano’nun “faşizmin, İsrail’in Siyonist kolonyal projesine içkin” olduğunun altını çizdiğine dikkat çeken Ajour’a göre, “faşizmin kökleri kolonyalizme uzanmaktadır.”<a href="#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Günümüzde Batı devletlerinin yeniden siyaset sahnesine koyduğu sömürgeci ruhun dirilişi, Filistin sorununun adeta 2023’te başlayan bir mesele olduğu izlenimini veren “uluslararası kolonyal liberal söylem” vasıtasıyla medyada ifadesini bulmakta ve 20. yüzyıldan itibaren Filistin halkına yapılan zulüm ve işkenceler sanki hiç yaşanmamış gibi hasıraltı edilmektedir.<a href="#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Kanada’da çalışmalarını yürüten Filistinli sosyolog ve akademisyen Muhannad Ayyash’ın belirttiği üzere,günümüzde İsrail’e silah desteğinde bulunarak yapılan işkencelere dolaylı katkısı ustalıklı biçimde gizlenen ABD’nin, ancak “kolonyal ırksal kapitalizmin işleyişine tehdit oluştuğu zaman doğrudan şiddete başvurduğu hususu” asla göz ardı edilmemelidir.<a href="#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Kolonyal ırksal kapitalizmin Orta Doğu’da Batı’nın ve ABD’nin vekil gücü sıfatıyla hareket  eden İsrail’in, kendini savunma hakkı kisvesi altında Batı’nın/ABD’nin stratejik körlük ile stratejik cehalet aparatlarını kullanarak gizlenmeye çalışılan beyaz üstünlüğünün deşifre edilmesi, anti-kolonyal Aksa Tufanı direnişini olumlayan bir paradigmayla, diğer bir deyişle, bizzat Gazze-merkezli paradigma ile mümkündür.</p>
<p>Trump’ın Gazze şeridinde bütün Filistin halkının soykırıma uğratılarak yok edileceği “umuduyla” (!), Batı devletlerinin insan saymadıkları sözde “terörist” Filistinliler ve insansızlaştırılan Filistin toprakları algısı üreten gelecek planlarını açıkça ifade etmesi kolonyalizme dönüş arzusu ve hayallerini nihai hedef olarak açığa vurmaktadır. Gazze’de ABD kontrolünde “Orta Doğu’nun Rivierası”<a href="#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> kuracağını beyan etmesi de, aslında beyaz üstünlüğünü savunan ve ırkçılığı normalleştiren bakış açısını ortaya koymaktadır. Ancak ABD’nin demokrasi anlayışı ile bağdaşmayan kolonyal tavrı, Avrupa’nın evrensel kabul edilen değerlerinden uzaklaştığını da hatırlatmaktadır. Bünyamin Bezci’nin belirttiği gibi, “Avrupa değerler sisteminin rönesans, reformasyon ve aydınlanmaya dayanan evrensellik iddiası, medeniyetler arasında bir hiyerarşi kurarken aynı zamanda bir dünya sistemi oluşturmuş” olsa da, giderek kendi “değerler sisteminin iddialarından vazgeç[miş]” durumdadır.<a href="#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> 2. Dünya Savaşı sonrasında çok kültürlü toplum tasavvuru ön plana çıktığı halde, zaman içinde 2008 ekonomik krizi, 2015’te mülteci akını ve 2019 sonrasında pandemi neticesinde sıklıkla yaşayan krizler sürecinde, evrenselleşen Avrupa değerlerinin yerine homojen bir dünya tasavvuru önem kazanmaya başladı. Bu tarihsel süreç göz önüne alındığında, Gazze soykırımı “evrensel değerlerin tükendiği” ve “insan hakları ve demokratik değerler söyleminin sona” erdiği yer olarak değerlendirilmelidir.<a href="#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Filistin asıllı Amerikalı hukukçu ve akademisyen Noura Erakat’a göre, Filistin halkının direnişi Gazze soykırımı zemininde “[Batı’nın] evrenselci yaklaşımının sahteciliği, Küresel Kuzey ve Güney arasındaki mevcut uçurumu, hukuk ve güç arasındaki ilişkiyi, akademik özgürlüğün sınırlarını, sözde demokrasilerin otoriter tabiatının yanı sıra medya organlarının ırkçı ve kolonyal işbirlikçiliğini” ifşa etmiştir.<a href="#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Meseleye bu açıdan bakılınca Gazze, Batı’nın ve ABD’nin beyaz üstünlüğünü muhafaza etmeye yönelik kolonyal politikalarının da ifşa edildiği bir sorgulama ve tartışma zemini inşa etmektedir. Netenyahu ve Trump’ın yıkımdan sonra kendi devletlerine kâr sağlayacak yerleşim ve yatırım planları, Brenna Bhandar ve Alberto Toscano’nun ifadesiyle, “Gazze’nin ‘Dubaileştirilmesi’ ve üstünlükçü Yahudi ‘yeniden yerleşimi’ projesi” şeklinde ortaya konmaktadır. Kolonyal döneme özgü pratikleri yeniden hayata geçiren “soykırımın yıkımı üzerinden hesap yapan bir vurgunculuk mantığı” tam anlamıyla “sömürgeci ırksal mülkiyet rejimlerini yeniden üretir” mahiyette anlaşılmalıdır. Bu noktada, Gazze’nin insansızlaştırılan topraklarının kaynaklarının yağma edilmesi ve hayatta kalan az sayıda Filistinlinin mülksüzleştirilmesi planlarının “soykırımcı kolonyal mülkiyet rejiminin mantıksal temeli olduğu” açıkça görülmektedir.<a href="#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>İbrahim Halil Üçer’in belirttiği gibi, Batı’nın siyasi kurumları her zaman üstü örtülü biçimde kullandıkları kolonyal stratejilerini, Gazze’de açıkça ortaya koymaya başlamışlardır. Medeniyet görünümünde barbarlık yapan Batı devletleri, “gizlendikleri konumu terk ederek, küstahça İsrail’in arkasında” durmaktadırlar. Gazze’de yaşanan soykırım “Batılı kurumların yüzündeki maskeyi kaldırmıştır.” Filistinlilerin her şeye rağmen sürdürdükleri direniş (Aksa Tufanı), meydan okudukları Batı hegemonyasında krize yol açarken, bir yandan da Müslümanların iradelerini ortaya koymaları sayesinde “gözlerimize çekilmiş büyülü perdenin kalkmasını temin etmiştir.” Aynı zamanda, “Aksa Tufanı, Batılı siyasî-iktisadî hegemonyanın kurbanları olan Batılı halkların gözünden de bu peçenin kalkmasına katkıda bulunmuştur.” Gazzeli Müslüman halkın direniş iradesi, “hep hakikati gösteren bir ayna gibi, insanlığın geleceğini tehdit altına sokan sahte hakikatin yüzündeki maskeyi indirdi ve bu maskenin ardındaki karanlığı ortaya çıkardı.”<a href="#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Bu insan-merkezli yaklaşımlar, esas itibarıyla dünyada ve bölgemizde yer alan çatışmaların Filistinliler ya da genel anlamda Müslümanlardan kaynaklanmadığına dikkat çekmektedir. Modern dünyanın inşa sürecinden itibaren, “Batı sorunu” ve ona bağlı olarak da “İsrail sorunu” ile karşı karşıya kalındığını göstermekte olup, Ahmet Demirhan’ın ifadesiyle, dünyanın ve bölgemizin “Aryanlaştırılması” çabalarını ve gerçeğini açıkça ortaya koymaktadır.<a href="#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse, benim “stratejik beyazlaştırma”<a href="#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> diye nitelendirdiğim siyasi bir projeyi Orta Doğu’da hayata geçirme amacı, tarihsel geçmişten itibaren Büyük Orta Doğu Projesi’nin bizzat kendisidir. ABD liderliğinde Batı devletlerinin Müslüman ve Filistin-karşıtı siyasi çıkarlarına hizmet eden İsrail, İsmail Yaylacı’nın belirttiği üzere, “Uluslararası Adalet Divanı’nda Güney Afrika’nın açtığı dava çerçevesinde” soykırım nedeniyle yargılanmaktadır. İsrail’in uzun yıllar boyunca Filistin halkına yönelik vahşeti, “kolonyal dönemin uygulamalarını yeni teknolojik araçlarla pekiştirerek devam ettiren, etnonasyonal temelli bir yerleşimci sömürgecilik projesi” olarak anlaşılmalıdır.<a href="#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Batı destekli İsrail tarafından Gazze’de gerçekleştirilen soykırımdan iki yıl sonra Mısır’da 8 Ekim 2025’te Trump planı çerçevesinde sağlanan Hamas-İsrail ateşkes antlaşmasının ardından, İsrail’in ateşkes ihlallerinin yaşandığı bölgede ve dünyada değişen güç ilişkileri, adeta sömürgecilik döneminde açıkça vahşet yaparak uygulanan beyaz üstünlükçü yönetim anlayışına geri dönüşü yansıtmaktadır. Bu durum karşısında, 2025 yılında Sumud hareketi mensuplarının ortaya koyduğu insanı önceleyen medeniyet tasavvurunun dünyada yaygın kabul görmesi sürecinde, kolonyal bakıştan epistemik bağımsızlık kazanılmasına yol açması beklenen anti-kolonyal bilinç dönüşümünün tam anlamıyla gerçekleşmesi küresel bir demokrasi ideali olarak canlı tutulmaktadır. İşte tam da bu noktada, bu idealin pratiğe dökülmesi için Batı’nın ırkçı tahakküm sisteminin temelinde bulunan tarihsel gerçeklerin şekillendirdiği sömürgeci yönetim ve zihin yapısının iyi anlaşılması gerekiyor.</p>
<p>Muhannad Ayyash, “The Western Imperial Order on Display in Gaza: Palestine as an Ideological Fault Line in the International Arena” (2026) (Gazze’de Sahneye Konan Batılı Emperyal Düzen: Uluslararası Alanda İdeolojik Fay Hattı Olarak Filistin) makalesinde, çarpıcı değerlendirmelerde bulunmaktadır. Ayyash’a göre, bugün Filistin meselesi “sadece Batılı emperyal çıkarların desteklenmesi için kurulan ulus-devlet temelli uluslararası düzenin güncel yapılandırılmasını açığa vurmakla sınırlı kalmamaktadır.” Daha da önemlisi, aynı zamanda “Batı devletlerinin [geçmişte kaldığı zannedilen—E. Lâle Demirtürk] kolonyal modernite projesine halen ne kadar adanmışlık içerisinde bulundukları” gerçeğini de ortaya koymaktadır. Batı’nın “küresel dekolonizasyon projesi” ironik biçimde Filistin’i, “Batı ile Küresel Güney arasındaki mücadelede kritik bir mesele kılmaktadır.”<a href="#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Hintli aydın Pankaj Mishra, <em>The World After Gaza</em> (2025) (Gazze’den Sonra Dünya) kitabında, Holokost’un 2. Dünya Savaşı sonrasında Batı’nın siyasi ve ahlaki tasavvurunu ve politikalarını aktif biçimde şekillendirdiği görüşünü ileri sürmektedir. İsrail Devleti, 7 Ekim 2023’ten itibaren Filistinlilere yönelik soykırımını yaparken, Yahudilerin sözde Hamas tarafından kendilerine karşı yapılacak yeni bir Holokost’un tekrarlanma korkusunu kullanmak suretiyle, ülkesinde ve Batı’da geniş bir kamuoyu desteği oluşturmuştur. Ancak Mishra’nın vurguladığı gibi, dünya halklarının çoğunluğunun tarihsel belleği, Batı devletlerinin tarihte uzun dönemler boyunca sürdürdüğü kölelik ve kolonyalizmden kaynaklanan travmatik deneyimler ile şekillenmiş durumdadır. Batı-dışı dünya halklarının tarihsel belleğinde, kölelik ve kolonyalizmi sönümlendirmenin yanı sıra, beyazların egemenliğindeki dünya düzenine son verme anlamına gelen dekolonizasyon da büyük bir yer tutmaktadır. Bu görüş çerçevesinde, Batı’nın İsrail’in saldırgan politikalarını eleştirilerden uzak tutma çabasına bağlı olarak Filistin halkı ile dayanışma protestolarına katılanları işten çıkarma ve sınır dışı etme gibi çeşitli yöntemlerle cezalandırma usulleri devam etmektedir. Holokost’un tekrarlanmaması adına saldırılarda bulunan İsrail’ın yanında yer alan Batı, “entelektüel despotizm” içerisine hapsolduğunu açığa vururken, Filistin’i sömürgeleştirme projesinin temelde “bir ırk meselesi” olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. 11 Eylül saldırıları sonrasında ABD’nin liderliğinde başlayan Terörle Savaş “ırksallaştırılan küresel bir savaşa dönüşmüştür. Orta Doğu, Asya, Afrika’ya olduğu kadar Batı devletlerine de yansıyan etkiler açıkça gözlemlenmektedir. Özellikle Trump’ın 1. Başkanlık döneminden itibaren ABD’nin, Çin’in yükselişi karşısında artan kaygılarının nedeni, Çin’in tarih boyunca ABD’nin sürdürdüğü “ırksal tahakküme” meydan okuma şeklinde görülmesinden kaynaklanmaktadır. Beyaz milliyetçiler, “Batı’nın sosyal liberalizmi şekillendiren normlarının baskısı altında ezilmekte” olup, “siyasi ve kültürel çoğulculuktan nefret eden” İsrail’in “uluslararası hukuki ve yasal kuralları çiğneme özgürlüğüne öykünmektedir.”<a href="#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Gazze soykırımı gösteriyor ki, İsrail ve onu destekleyen ülkeler ile güçler açısından Filistin’in dekolonizasyonu, dünyada Batı kolonyalizminin Orta Doğu’da bitmesine dair yükselen protesto sesleri karşısında [kendi siyasi iradelerini] kısıtlayıcı bir taleptir.” Çağımızda “sömürge” ile “imparatorluk” ifadeleri, tarihte meydana gelen sömürgecilik ile bugün görülen tahakküme dayalı toplumsal ilişkileri değerlendirmek için ipuçları vermekte olup, “Yahudi üstünlüğünü temel alan İsrail’in vahşete dayalı işgalci-sömürgeci rejiminin, Batı’da aşırı sağcı politikacılar ile onlarla işbirliği yapan liberaller tarafından açıkça desteklenmektedir.” Holokost’un şekillendirdiği Batı siyaset sahnesinde, unutulmaması gereken husus şudur: “Yahudi kimliği, kurbanlaştırılmayı çağrıştıran acı hatıralar ile kurbanların oluşturduğu topluluk aidiyetini esas alan bir temel üzerine inşa edilmiştir.”<a href="#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Gazze’de yaşanan vahşet, sosyal antropolog Arjun Appadurai’nin ifadesiyle, “kaybedenlerin seslerini kesmek suretiyle, dünyayı küreselleşmenin kazananlarına [yer açan] hazırlık evresidir.” Dünya barışını tesis etmek ancak entelektüel zeminde “birbiriyle çatışma halinde olan Holokost, kölelik ve sömürgecilik anlatılarını uyumlu hale getirmekle mümkündür.” 2. Dünya Savaşı sonrasında değişen küresel tabloda, “alışageldiğimiz dünyanın kölelik, kolonyalizm ve anti-kolonyal milliyetçilikten nemalananlar tarafından yeniden şekillendirilmesine” tanıklık edilmiştir. Batı’da, Doğu’da, Küresel Kuzey ve Küresel Güney’de “özgürlük, eşitlik ve haysiyet” mücadeleleri verilmiştir. Ancak “Gazze soykırımı, [Batı’yı demokrasi beşiği zanneden] çoğu insanı kendi toplumlarındaki hastalıklı tablo ile gerçek anlamda hesaplaşmaya zorlamıştır.”<a href="#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Filistin asıllı Amerikalı gazeteci ve tarihçi Ramzy Baroud’a göre, Batı’nın ikiyüzlülüğünü açığa vuran “Gazze soykırımı gelecekte Batı’nın ahlaki çöküşü olarak hatırlanacaktır.”<a href="#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Bunun yanı sıra Jon Hoffman, Gazze soykırımının aslında ABD’nin dünyada itibar kaybına uğramasına yol açtığına ve çıkarlarına zarar verdiğine dikkat çekmektedir.<a href="#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Adam H. Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em> (2026) (Bir Soykırım Nasıl Satışa Sunulur: Medyanın Gazze’nın Yıkımındaki İşbirlikçi Rolü) kitabında, Batı ve özellikle ABD anaakım medyasının Gazze soykırımını çarpıtan ve gerçekleri gizleyen haberlerinin neticesinde, kamuoyunun İsrail vahşetinin yanında yer almasının temin edildiği görüşünü ileri sürmektedir. Böylelikle, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te 12 İsraillinin ölümüne sebep olan saldırısının Batı medyasında “Filistinlilerin şiddete başvuran” bir halk olduğu yönünde temsil edilmesine dönüşerek İsrail’in yetmiş binden fazla Filistinli sivile yönelik soykırımının görmezden gelindiği bir süreci başlatmıştır. Aslında bu durum, 11 Eylül saldırıları sonrasında bütün “Müslüman-kodlu şiddetten” korunma refleksi içerisinde “Hamas’ın İŞİD’leştirilmesi” şeklinde anlaşılması gereken bir algı inşasının devamı niteliğindedir. Bu nedenle, Batı medyasında Gazze soykırımında direnen Filistinliler hakkında kullanılan “barbar” ve “vahşi” gibi ifadeler, “kökleri kolonyal tarihe dayanan ırksallaştırma temelli” yaklaşımları ima etmektedir. Batı-Doğu ya da medeni-barbar çerçevesine yerleştirilen Filistin halkının medyatik temsilleri, vahşice katledilen Filistinlilerin insanlık-dışılaştırılmasına ve önemsiz görülmesine yol açmaktadır. Bu yaklaşım, Ukrayna’lıların öldürülmesine sert tepki verildiği halde, Filistinlilerin katledilmesine sessiz kalındığı Roberto de Vogli’nin ifadesiyle, “seçici empati” (selective empathy) gösterilen durumların normalleştirilmesine yol açmaktadır.<a href="#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Ibrahim Fraihat ve Abeer Al-Najjar’a göre, Gazze bir coğrafi bölgeden ziyade “liberal uluslararası düzenin kolonyal temellerini açığa vuran bir yer olma özelliği taşımaktadır.” Diğer bir deyişle, “kolonyal iktidarın devam ettiğini” göstermekte ve “Küresel Güney’den yükselen meydan okumalar, emperyal otoriteye başkaldırı” şeklinde ortaya konmaktadır. Bütün bunların işaret ettiği husus, İsrail’in işgalci-kolonyalizminin sadece bir tahakküm değil, bu toprakların sahibi olan yerli halkı ortadan kaldırmayı hedefleyen “siyasi bir proje” olduğu gerçeğidir. Bu durum, Gazze soykırımının 7 Ekim 2023’te başlayan bir olay değil, İsrail Devleti’nin kuruluşu ile başlayan bir süreçte “Küresel Kuzey’in evrensel değerler, insan hakları ve kurallara dayalı uluslararası düzeninin yapısal çelişkilerini görünür kılan [hastalıklarına] dair teşhis koyma (diagnostic) mekanizması olarak değerlendirilmelidir.”<a href="#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Tariq Dana ve Muhannad Ayyash’ın belirttiği gibi İsrail soykırımının yaşandığı Gazze, “günümüzde devam eden kolonyal şiddetin paradigması” olarak görülmelidir.<a href="#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Bu anlamda, Ilan Pappé, Tariq Dana ve Nadia Naser–Najjab’ın ifadesiyle söylemek gerekirse, tarih ve kültürü yok sayılan millete yönelik yapılan önyargılı Filistin Çalışmalarında (Palestine Studies) benimsenen Batı perspektifinin ürettiği “işgalci kolonyal paradigma”<a href="#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> (settler colonial paradigm) kullanılmak yerine, soykırımı normalleştirmeyen Gazze-merkezli paradigma oluşturulmalıdır. Bu paradigma, Batı-merkezli soykırım kurbanlarını acınası bir tablo içine yerleştiren hiyerarşik sınıflandırmanın dayandığı insani değerler boşluğuna meydan okumakla sınırlı kalmamakta, “dünya düzeninin dönüşmesi gerektiğinin sinyallerini Küresel Güney’den”<a href="#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> veren bir anlam çerçevesi sunmaktadır.</p>
<p>Bu çerçeve iyi değerlendirilmek suretiyle, insanlık adına gereken dersler çıkarılmadığı ve stratejik körlük aparatı kullanılarak yok sayıldığı takdirde, dünyanın belirsiz ve istikrarsız bölgeleri katliam ve soykırımın çoğalma riskini barındıracaktır. Biden ve Trump başkanlık dönemlerinde soykırımı destekleyen dış politika ve silah yardımlarından bahseden Adam H. Johnson geleceğe yönelik şu tespitte bulunmaktadır: “Küresel eşitsizlik farklı bölgelere yayılmaya ve iklim değişikliği ABD ile Avrupa liderliğindeki dünya düzenini tehdit etmeye devam ederken ve dolayısıyla bu durum Küresel Güneyden kuzey bölgelerine mülteci akınına yol açarken,” Gazze’de yaşanan soykırımın farklı coğrafyalara sıçrayarak insan kıyımına dair aldırmazlığın ve duyarsızlığın yaşanacağı ihtimali, ciddiyetle ele alınmalıdır.<a href="#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>Batı-merkezli dünya halklarının bu duyarsızlığı aşmaları ve kendi tarihleri ile yüzleşme zorunluluğu, aynı zamanda bugün ile bütünlük arz eden kolonyal geçmiş ve onun ürettiği sömürgeci zihniyeti çözümlemek gerektiği anlamını taşımaktadır. NUN Eğitim ve Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Esra Albayrak, İstanbul’da Atatürk Kültür Merkezi&#8217;nde 11-12 Mayıs 2026’da düzenlenen Dünya Dekolonizasyon Forumu’nda yaptığı açılış konuşmasında “adil bir dünya mesajı” vermiştir.<a href="#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Bu konuşma metnini yayınladığı “Dekolonizasyonu Aşmak: Bilgi, İktidar ve Ortak Sorumluluk” makalesinde, coğrafi keşiflerin başladığı ve fakat sömürgeci zulmü belirleyen Amerika kıtasının işgal edildiği 1492 yılının aslında “küresel bir iktidar matrisinin” başladığı tarih olarak nitelendirmektedir. “Bu matris, ekonomik sömürüyle başlayıp ırksal, dilsel, ruhsal ve epistemik hiyerarşilerin birbirine dolandığı geniş bir tahakküm düzenine dönüşmüştür.” Bu tahakküm sisteminin en acı ve çarpıcı örneği ise, 7 Ekim 2023’ten itibaren İsrail’in yaptığı soykırımın devam ettiği Gazze’de görünmektedir. Bu anlamda, Gazze bir paradigma olarak benimsendiğinde, Batı’nın sömürgeci mantığına dayalı “uluslararası sistemin ahlaki ve siyasi meşruiyetine yönelik” çok yönlü bir hesaplaşmaya olanak sağlamaktadır. İşgal altında zulüm gören diğer coğrafyaların yanı sıra Gazze meselesi de, bu bölgelerde üretilen bilgi doğrultusunda Batı-merkezli olmayan bir bakış açısı ile ele alınmalıdır. Batı’nın sömürgeci iktidar biçimini normalleştiren düşünce biçimi ve yaklaşımlarının da dahil edildiği, “somut bir eylem ve sorumluluk alanı” şeklinde anlaşılması gereken dekolonizasyon sürecinin küresel anlamda yürütülmesi gerekmektedir. Bu görüş çerçevesini “İstanbul Perspektifi” olarak kavramsallaştıran Albayrak’a göre, “dekolonizasyonun amacı, tek merkezli hakim bilgi sisteminin karşısına başka bir tek merkez koymak yerine; çoğul merkezli bir açık toplum yaklaşımıyla birbirinin bilgeliğinden istifade eden, birbirinden güç alan kuşatıcı bir zemin tesis etmektir.” Batı-merkezli paradigma çerçevesinde tıkanmışlık yaşayan “uluslararası sistemin yeni merkezlere, yeni seslere ve çoğul tanıklıklara ihtiyacı olduğu açıktır. Hikâyelerin çeşitlenmesi, [Batı’nın beyaz üstünlüğüne dayalı oluşturduğu] tek anlatının aşılması için hem epistemik hem de etik bir zorunluluktur.”<a href="#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>Bu görüş, 2026’ın ilk aylarında ABD-İsrail’in birlikte İran’a karşı başlattığı savaş göz önüne alındığında son derece yerinde bir tespit olmakla kalmamakta, aynı zamanda Filistin’i yok sayan Batı’nın Türk-İslam medeniyet anlayışı ve değerlerine saygı göstermesi halinde insani temelli çok kültürlü dünya inşasının mümkün olacağına da dikkat çekmektedir. Nitekim Küresel Sumud Filosu, soykırımcı İsrail’in “uluslararası hukuku çiğneme kapasitesini görünür kılmak ve meşruiyet krizini derinleştirmek” suretiyle, Batı’nın tek taraflı güce dayalı kolonyal dünya tasavvurunu tartışma zeminine taşımaktadır.<a href="#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Lübnan asıllı İngiliz akademisyen Gilbert Achcar’ın belirttiği gibi, Joe Biden’ın başkanlık döneminde Gazze konusunda aldığı pozisyon nedeniyle, liberal düzenin beyin ölümü gerçekleşmiştir. Ancak Trump’ın 2. başkanlık döneminin 20 Ocak 2025’te resmen başlaması ile birlikte, Batı’nın ve ABD’nin verdikleri destek neticesinde Gazze soykırımı “liberal Atlantik ittifakının tabutuna çakılan son çivi olmuştur.” Bu ölüm aslında “neofaşizm dönemine, aşırı sağcı güçlerin hızla artmasına ve yayılmasına kapı aralayan küresel bir dönüşümdür.”<a href="#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a> Achcar’a göre, Batı’nın desteklediği İsrail vahşetine sahne olan ve uluslararası ilişkilerin “barbarlığa dönüşü” olarak nitelendirilmesi gereken Gazze’de yaşanan soykırımın arka planında, esas itibarıyla Holokost’un araçsallaştırılarak Avrupa ve genel anlamda Batı’da yabancı öteki tanımından çıkarılan “Yahudilerin beyazlaşması” yer almaktadır. Aimé Cesaire’e göre, Batı’nın Hristiyan elitlerinin Hitler’i affetmemesinin esas sebebi “beyaz insana karşı işlediği suçtur, beyaz insanı aşağılamasıdır ve o güne dek sadece Cezayir’in Araplarına, Hindistan’ın ‘amelelerine’ ve Afrika’nın ‘zencilerine’ saklanmış sömürgeci prosedürleri Avrupa’ya uygulamasıdır.”<a href="#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Bugün gelinen noktada, Batı ile aynileştirilen “Yahudilerin beyazlaştırılması, beyaz üstünlüğünü savunanların Ortadoğu’da yani Kuzey Yarıküre’deki gündelik ırkçılığın en önde gelen nefret nesnesi İslam’ın beşiğinde kurdukları ileri bir karakol ve süper beyaz bir yer olarak algılanan İsrail’e duyulan çok menfur bir hayranlığa dönüşmektedir.” Hamas’ın saldırıları “İsrail’in sömürgeci baskısına duyulan nefret” yerine, antisemitizm şeklinde çarpıtılmaktadır. Ancak üstü örtülen sömürgeci devlet ile mücadele gerçeği, “Filistin, Arap veya Müslüman karşıtı bir ırkçılıkla ve beyazlaştırılmış İsrailliler için beslenen ‘narsist şefkatle’ gözleri kör olmamış herkes için barizce görülüyor olmalı.” Bu karanlık tabloda iyimserliği ön planda tutarak insani mücadeleye devam etmek için tek çıkar yol, “Filistinliler, İsrailliler, Arap halkları ve tüm dünya halkları arasında, özellikle de gençler arasında görülen direncin, neticede yeni neofaşist enternasyonalin bölgesel ve küresel tasarılarına engel olmayı başarabileceği” umudunu taşımaktır.<a href="#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>Sonuç itibarıyla, artık geri dönülemez bir eşikte duran Gazze meselesi, ABD liderliğinde Batı’nın kolonyalizmi yeniden diriltme politikalarını şekillendiren Batılı/beyaz ittifakı sarsmaya başlayan sorgulama zeminini oluşturmaktadır. İşgal tarihleri boyunca sömürgeciliğe karşı duran direnişçi kahraman Filistin halkına destek veren küresel protesto ve dayanışma hareketleri, “Gazze’den sonra dünya[yı]”<a href="#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> şekillendirmek için umut vaat etmektedir.</p>
<p>Benim de bu makalede Batılı/beyaz kolonyal eksenin kırılma noktası olarak nitelendirdiğim Gazze meselesi, sadece beyaz üstünlüğüne dayalı Batı tahakkümü karşısında meydan okuyan Filistin halkının direnişle özdeşleşmesiyle sınırlı değildir. Kırılma noktası, Batı/ABD’nin beyaz üstünlüğünü savunan yönetici elitlerinin sömürgeci tasavvurlarını canlandırmayı umdukları yeni kolonyal dünya düzenine yönelik olarak vaziyet alma konusunda, Türkiye ve İspanya gibi devletlerin liderliğinde vicdanı harekete geçirilen insanlığın büyük bir çoğunluğunun paradigma değişikliğine gitmesinden kaynaklanmaktadır. Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse, Batılı/beyaz kolonyal eksenin kendi mülkiyetçi hırslarını tatmin etmek için “riviera” inşa etmeye dayalı Orta Doğu coğrafyasını soykırım sonrasında kâr getirecek aparat şeklinde gören stratejik körlük temelli politikalarına karşı çıkma cesaretine dayalı küresel dayanışma içerisinde bulunan merhamet ve vicdan sahibi dünya nüfusunun üzerinde durduğu ahlaki zemini savunmak büyük bir önem taşımaktadır. Filistin meselesini ortak değerler zemininde vicdani sorumluluk içinde mercek altına alan insanlık açısından bu soykırım, Batı devletlerinin benimsediği ve Joe R. Feagin’in 2010 yılında ortaya attığı ırkçı görme biçimi anlamına gelen “beyaz ırksal çerçeve”<a href="#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> (white racial frame) yerine, Gazze-merkezli paradigma inşasının önünü açan bir kırılma noktasıdır.</p>
<p><a href="#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Ayşe Böhürler, “Ölümleri Zihnî Meşrulaştırma Aracı: Neo-sömürgecilik”, <em>Yeni Şafak Gazetesi</em>, 6 Mart 2026. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 19 Mart 2026. <a href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ayse-bohurler/olumleri-zihni-mesrulastirma-araci-neo-somurgecilik-4803398">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ayse-bohurler/olumleri-zihni-mesrulastirma-araci-neo-somurgecilik-4803398</a>.</p>
<p><a href="#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Ashjan Ajour, “Unveiling the Colonial Violence of Space in the Gaza Genocide”, <em>European Journal of Cultural Studies</em>, Vol. 28, No. 5, (2025), 1252, 1258. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 27 Haziran 2026. <a href="https://journals.sagepub.com/doi/pdf/10.1177/13675494241310778">Unveiling the colonial violence of space in the Gaza genocide</a>.</p>
<p><a href="#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Ajour, “Unveiling the Colonial Violence of Space in the Gaza Genocide”, 1259, 1260.</p>
<p><a href="#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Muhannad Ayyash, “Colonial Racial Capitalism and Violence: Theorising the Relationship between Empire and Israeli Settler Colonialism”, <em>Journal of Holy Land and Palestine Studies,</em> Vol. 23, No. 2, (2024), 206. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 13Temmuz 2026.</p>
<p><a href="https://doi.org/10.3366/hlps.2024.0339">https://doi.org/10.3366/hlps.2024.0339</a>.</p>
<p><a href="#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Ali Kırıktaş, “Trump’ın Gazze Planı: Strateji ve Tepkiler”, <em>akademiyet.com</em>, 11 Şubat 2025. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 27 Haziran 2026. <a href="https://akademiyet.com/trumpin-gazze-plani-strateji-ve-tepkiler/">https://akademiyet.com/trumpin-gazze-plani-strateji-ve-tepkiler/</a>.</p>
<p><a href="#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Bünyamin Bezci, “Kendini Terk Eden Avrupa: Avrupa Popülist Sağının ABD ve Rusya Destekleri”, <em>Kriter Dergisi</em>, Sayı 109, (Haziran 2026), 10, 11.</p>
<p><a href="#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bezci, “Kendini Terk Eden Avrupa: Avrupa Popülist Sağının ABD ve Rusya Destekleri”, 11, 12.</p>
<p><a href="#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Noura Erakat, “Foreword”, içinde Adam H. Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em>, (London: Pluto Press, 2026), xiii.</p>
<p><a href="#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Brenna Bhandar ve Alberto Toscano, “Mülkiyet Savaşı: Gazze’de Soykırımın İnşası”, Çev. İsmail Kaygısız, <em>Ayrıntı Dergisi</em>, Sayı 50, (Bahar 2026), 52, 53.</p>
<p><a href="#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> İbrahim Halil Üçer, “Gazze Aynasında İnsanlığın Geleceği ve İslam Ümmetinin Mükellefiyeti”, <em>Teklif Dergisi</em>, Sayı 14, (Mart 2024), 57, 63.</p>
<p><a href="#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Ahmet Demirhan, “‘Yahudi-Hıristiyan’ Karşısında Gazze”, <em>Teklif Dergisi</em>, Sayı 14, (Mart 2024), 150, 151.</p>
<p><a href="#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> E. Lâle Demirtürk, <em>ABD’nin Beyaz Egemen İktidar Projesi: Küresel Bir Güvenlik Sorunu</em>, (İstanbul: Kopernik Kitap, 2024), 423.</p>
<p><a href="#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> İsmail Yaylacı, “Uluslararası Düzenin Siyasal Teolojisi”, <em>Teklif Dergisi</em>, Sayı 14, (Mart 2024), 180, 181.</p>
<p><a href="#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Muhannad Ayyash, “The Western Imperial Order on Display in Gaza: Palestine as an Ideological Fault Line in the International Arena”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 1919, 1931. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 29 Haziran 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2025.2465522">https://doi.org/10.1080/01436597.2025.2465522</a>.</p>
<p><a href="#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Pankaj Mishra, <em>The World After Gaza</em>, (London: Fern Press, 2025), 19, 10, 188, 189.</p>
<p><a href="#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Mishra, <em>The World After Gaza</em>, 232, 233.</p>
<p><a href="#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Mishra, <em>The World After Gaza</em>, 262, 272, 276.</p>
<p><a href="#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Ramzy Baroud, “Hypocrisy and Genocide: How Gaza has Exposed the West Like Never Before”, <a href="http://www.middleeastmonitor.com">www.middleeastmonitor.com</a>, February 29, 2024. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 13 Temmuz 2026. <a href="https://www.middleeastmonitor.com/20240229-hypocrisy-and-genocide-how-gaza-has-exposed-the-west-like-never-before/">Hypocrisy and genocide: how Gaza has exposed the West like never before – Middle East Monitor</a>.</p>
<p><a href="#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Jon Hoffman, “Israel Is a Strategic Liability for the United States”, ww.foreignpolicy.com, March 22, 2024. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 13 Temmuz 2026. <a href="https://foreignpolicy.com/2024/03/22/israel-gaza-biden-netanyahu-security-united-states/">For America, Israel Is a Liability, Not an Asset</a>.</p>
<p><a href="#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Adam H. Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em>, (London: Pluto Press, 2026), 8, 11, 24, 49.</p>
<p><a href="#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Ibrahim Fraihat and Abeer Al-Najjar, “Gaza as Diagnostic: Genocide, Power, and the Unraveling of the Global North”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 1886, 1888, 1893. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2026.2672512">https://doi.org/10.1080/01436597.2026.2672512</a>.</p>
<p><a href="#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Tariq Dana and Muhannad Ayyash, “Beyond Genocide: Colonial Modernity and the Destruction of the ‘Infrastructures of Existence’ in Gaza”, <em>Race &amp; Class, </em>published online first, May 22, 2026. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 9 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1177/03063968261425124">https://doi.org/10.1177/03063968261425124</a>.</p>
<p><a href="#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Ilan Pappé, Tariq Dana, and Nadia Naser–Najjab, “Palestine Studies, Knowledge Production, and the Struggle for Decolonisation”, <em>Middle East Critique</em>, Vol. 33, No. 2, (2024), 182. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 12 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2342189">https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2342189</a>.</p>
<p><a href="#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Annamária Artner and Zhiguang Yin, “Towards a Non-hegemonic World Order – Emancipation and the Political Agency of the Global South in a Changing World Order”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 2193. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2023.2251422">https://doi.org/10.1080/01436597.2023.2251422</a>.</p>
<p><a href="#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em>, 203-204.</p>
<p><a href="#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Anonim. “Esra Albayrak&#8217;tan Dünya Dekolonizasyon Forumu&#8217;nda Daha Adil bir Dünya Mesajı”, <em>Takvim Gazetesi</em>, 11 Mayıs 2026. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 14 Mayıs 2026. <a href="https://www.takvim.com.tr/guncel/2026/05/11/esra-albayraktan-dunya-dekolonizasyon-forumunda-daha-adil-bir-dunya-mesaji#5">https://www.takvim.com.tr/guncel/2026/05/11/esra-albayraktan-dunya-dekolonizasyon-forumunda-daha-adil-bir-dunya-mesaji#5</a>.</p>
<p><a href="#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Esra Albayrak, “Dekolonizasyonu Aşmak: Bilgi, İktidar ve Ortak Sorumluluk”, <em>Kriter Dergisi</em>, Sayı 113, (Haziran 2026), 15-17.</p>
<p><a href="#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Mehmet Rakipoğlu, “Ablukayı Kırmak ve Teşhir Etmek: Küresel Sumud Filosu’nun Gazze Yolculuğu”, <em>Kriter Dergisi</em>, Sayı 113, (Haziran 2026), 48.</p>
<p><a href="#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Gilbert Achcar, “Gaza was the Last Nail in the Coffin of Liberal Atlanticism”, Interview with <em>Trümmer auf Trümmer.</em> <a href="http://www.anticapitalistresistance.org">www.anticapitalistresistance.org</a>, June 3, 2026. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 30 Temmuz 2026. <a href="https://anticapitalistresistance.org/gaza-was-the-last-nail-in-the-coffin-of-liberal-atlanticism/">Gaza Was the Last Nail in the Coffin of Liberal Atlanticism – Anticapitalist Resistance</a>.</p>
<p><a href="#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Gilbert Achcar, <em>Gazze Felaketi: Soykırımı Tarihsel Perspektiften Okumak</em>, Çev. Akın Emre Pilgir, (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2025), 68, 73, 83. (Orijinal Basım 2025)</p>
<p><a href="#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Achcar, <em>Gazze Felaketi: Soykırımı Tarihsel Perspektiften Okumak</em>, 86, 177, 240.</p>
<p><a href="#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Mishra, <em>The World After Gaza</em>, 280.</p>
<p><a href="#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Joe R. Feagin and Kimberley Ducey, <em>Racist America: Roots, Current Realities, and Future Reparations</em>, Fifth Edition, (New York: Routledge, 2026), 30, 31. (İlk Basım 2000)</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/batili-beyaz-kolonyal-eksenin-kirilma-noktasi-gazze-meselesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Afganistan Yeniden Şiddet Sarmalına mı Sürükleniyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/afganistan-yeniden-siddet-sarmalina-mi-surukleniyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/afganistan-yeniden-siddet-sarmalina-mi-surukleniyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Aug 2026 09:12:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Afganistan]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20223</guid>

					<description><![CDATA[Afganistan’da son dönemde yaşanan gelişmeler, ülkede beş yıl önce sona eren savaşın ardından beklenen istikrarın henüz tam anlamıyla sağlanamadığını gösteriyor. Özellikle Badakhshan vilayetinde artan gerilim, yalnızca yerel bir güvenlik meselesi olmaktan çıkıp daha büyük bir siyasi ve toplumsal sorunun işaretlerine dönüşüyor. Taliban’ın iktidara gelişinin üzerinden yaklaşık beş yıl geçmesine rağmen ülkede adaleti tesis etme, toplumun bütün kesimlerinin kendisini güvende hissedeceği bir yönetim oluşturma ve farklı gruplar arasındaki anlaşmazlıkları kalıcı biçimde çözme konusunda ciddi sorunlar yaşandığı yönündeki eleştiriler devam ediyor. Ancak Badakhshan’daki gerilimi yalnızca Taliban yönetiminin başarısızlıklarıyla açıklamak da doğru olmaz. Bölgede ekonomik kaynakların, özellikle altın madenlerinin kontrolü konusunda yaşanan rekabet, mevcut huzursuzluğu daha da derinleştiriyor. Badakhshan’da Altın Madenleri Gerilimi Badakhshan, Afganistan’ın önemli doğal kaynaklara sahip bölgelerinden biri. Son dönemde özellikle altın madenleri üzerindeki kontrol mücadelesinin farklı gruplar arasındaki gerilimi artırdığına ilişkin haberler geliyor. Ekonomik çıkarların siyasi ve yerel güç mücadeleleriyle birleşmesi, bölgede ciddi bir güvenlik problemi oluşturuyor. Başlangıçta madenlerin kontrolü ve ekonomik paylaşım üzerinden ortaya çıkan anlaşmazlıklar, zaman içerisinde karşılıklı suçlamalara, silahlı çatışmalara ve intikam duygusunun güçlenmesine zemin hazırlayabiliyor. Bugün gelinen noktada mesele yalnızca “kim altını kontrol edecek?” sorusundan ibaret değil. Biriken memnuniyetsizlik, kayıplar, öfke ve karşılıklı intikam duygusu yeni bir şiddet döngüsünü tetikleme riski taşıyor. İntikam Döngüsü Memnuniyetsizlik Öfkeye, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Afganistan’da son dönemde yaşanan gelişmeler, ülkede beş yıl önce sona eren savaşın ardından beklenen istikrarın henüz tam anlamıyla sağlanamadığını gösteriyor. Özellikle Badakhshan vilayetinde artan gerilim, yalnızca yerel bir güvenlik meselesi olmaktan çıkıp daha büyük bir siyasi ve toplumsal sorunun işaretlerine dönüşüyor.</p>
<p>Taliban’ın iktidara gelişinin üzerinden yaklaşık beş yıl geçmesine rağmen ülkede adaleti tesis etme, toplumun bütün kesimlerinin kendisini güvende hissedeceği bir yönetim oluşturma ve farklı gruplar arasındaki anlaşmazlıkları kalıcı biçimde çözme konusunda ciddi sorunlar yaşandığı yönündeki eleştiriler devam ediyor.</p>
<p>Ancak Badakhshan’daki gerilimi yalnızca Taliban yönetiminin başarısızlıklarıyla açıklamak da doğru olmaz. Bölgede ekonomik kaynakların, özellikle altın madenlerinin kontrolü konusunda yaşanan rekabet, mevcut huzursuzluğu daha da derinleştiriyor.</p>
<p><strong>Badakhshan’da Altın Madenleri Gerilimi</strong></p>
<p>Badakhshan, Afganistan’ın önemli doğal kaynaklara sahip bölgelerinden biri. Son dönemde özellikle altın madenleri üzerindeki kontrol mücadelesinin farklı gruplar arasındaki gerilimi artırdığına ilişkin haberler geliyor.</p>
<p>Ekonomik çıkarların siyasi ve yerel güç mücadeleleriyle birleşmesi, bölgede ciddi bir güvenlik problemi oluşturuyor. Başlangıçta madenlerin kontrolü ve ekonomik paylaşım üzerinden ortaya çıkan anlaşmazlıklar, zaman içerisinde karşılıklı suçlamalara, silahlı çatışmalara ve intikam duygusunun güçlenmesine zemin hazırlayabiliyor.</p>
<p>Bugün gelinen noktada mesele yalnızca “kim altını kontrol edecek?” sorusundan ibaret değil. Biriken memnuniyetsizlik, kayıplar, öfke ve karşılıklı intikam duygusu yeni bir şiddet döngüsünü tetikleme riski taşıyor.</p>
<p><strong>İntikam Döngüsü<br />
Memnuniyetsizlik Öfkeye, Öfke İntikama Dönüşüyor<br />
</strong></p>
<p>Afganistan’ın yakın tarihi, küçük görünen yerel çatışmaların zaman içerisinde nasıl büyük savaşlara dönüşebildiğinin örnekleriyle dolu.</p>
<p>Bir bölgede yaşanan adaletsizlik algısı, başka bir bölgede siyasi dışlanmışlıkla birleştiğinde toplumsal öfke büyüyebiliyor. Silahlı grupların devreye girmesiyle birlikte de mesele, ekonomik veya yerel bir anlaşmazlık olmaktan çıkıp siyasi bir çatışmaya dönüşebiliyor.</p>
<p>Badakhshan’da bugün ortaya çıkan en büyük tehlike de budur.</p>
<p>Eğer yaşanan ölümler ve yaralanmalar yeni intikam girişimlerine yol açarsa, taraflar arasındaki çatışmanın kontrol edilmesi giderek zorlaşabilir. Böyle bir süreç, yalnızca Badakhshan’ı değil, Afganistan’ın diğer bölgelerini de etkileyebilecek yeni bir istikrarsızlık dalgası oluşturabilir.</p>
<p><strong>Taliban İçin Kritik Bir Sınav</strong></p>
<p>Taliban yönetimi açısından bu gelişmeler aynı zamanda önemli bir yönetim sınavıdır.</p>
<p>Bir devletin gücü yalnızca güvenlik güçlerinin varlığıyla değil, adalet mekanizmasının tarafsızlığı, hukukun üstünlüğü, kamu kaynaklarının adil dağıtılması ve toplumun farklı kesimlerinin kendisini yönetimin parçası olarak görebilmesiyle ölçülür.</p>
<p>Taliban yönetiminin önündeki en önemli görevlerden biri, ekonomik kaynaklar üzerindeki mücadeleyi silahlı çatışmaya dönüşmeden çözmek ve taraflar arasında güven oluşturacak bir mekanizma kurmaktır.</p>
<p>Aksi takdirde yerel çatışmaların giderek siyasi bir karakter kazanması ihtimali göz ardı edilemez.</p>
<p><strong>Afganistan’ın Yeni Bir Savaşa İhtiyacı Yok</strong></p>
<p>Afgan halkı son kırk yılda savaşın, yoksulluğun ve istikrarsızlığın bedelini fazlasıyla ödedi.</p>
<p>Farklı dönemlerde yaşanan iç savaşlar, Sovyet işgali, Taliban ile diğer gruplar arasındaki çatışmalar, El Kaide ve DEAŞ tehdidi ve ardından gelen uluslararası müdahaleler milyonlarca Afganın hayatını doğrudan etkiledi.</p>
<p>Bugün Afganistan’ın ihtiyacı yeni bir savaş değil; adalet, güvenlik, ekonomik kalkınma ve toplumsal uzlaşmadır.</p>
<p>Bu nedenle Badakhshan’da yaşanan gelişmeler yalnızca Afganistan’ın iç meselesi olarak görülmemelidir. Afganistan’ın yeniden bir şiddet sarmalına sürüklenmesi, bölgedeki ülkeler açısından da ciddi güvenlik ve insani sonuçlar doğurabilir.</p>
<p><strong>Ümmetin Akil İnsanlarına Sorumluluk Düşüyor</strong></p>
<p>Afganistan’ın yeniden çatışmaya sürüklenmemesi için öncelikle Afgan toplumunun kendi içindeki akil ve sorumlu insanların devreye girmesi gerekiyor.</p>
<p>Bunun yanında bölgedeki ülkeler, İslam dünyasının kanaat önderleri ve Afganistan üzerinde etkisi bulunan aktörler de yapıcı bir rol üstlenebilir.</p>
<p>Burada amaç herhangi bir tarafın yanında yer almak değil; kan dökülmesini önlemek, adaletin tesis edilmesine yardımcı olmak ve tarafları müzakere masasında buluşturmaktır.</p>
<p>Çünkü Afganistan’ın yeni bir savaşın içine sürüklenmesi, kazananı olmayan bir mücadele anlamına gelecektir.</p>
<p><strong>Artık Aynı Tarih Tekrar Edilmemeli</strong></p>
<p>Ömrümüz Afganistan’ın iç ve dış savaşlarını izlemekle geçti. Her yeni çatışmada aynı acıların, aynı yoksulluğun ve aynı göçlerin yeniden yaşandığına şahit olduk.</p>
<p>Bugün Badakhshan’dan gelen haberler bu nedenle ciddiye alınmalıdır.</p>
<p>Henüz yaşananları yeni bir büyük savaşın başlangıcı olarak nitelendirmek için erken olabilir. Ancak memnuniyetsizlik, ekonomik çıkar çatışmaları, silahlı mücadele, kayıplar ve intikam duygusu aynı anda büyümeye devam ederse, küçük bir kıvılcımın daha büyük bir yangına dönüşmesi mümkündür.</p>
<p>Afganistan’ın buna tahammülü yoktur.</p>
<p>Akil, adil ve kapsayıcı bir müdahale mekanizması zamanında kurulamazsa, bu aziz ülkenin yeniden insan kaynağını tüketen, yoksulluğu derinleştiren ve geri kalmışlığı kalıcılaştıran bir şiddet sarmalına sürüklenmesi riski büyüyecektir.</p>
<p>Afganistan’ın ihtiyacı yeni bir savaş değil; adalet, huzur ve geleceğe dair umuttur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/afganistan-yeniden-siddet-sarmalina-mi-surukleniyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Dünyasında İşgale Açıklık: Askerî Yenilgiden Önce Fikrî Yenilgi mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/islam-dunyasinda-isgale-aciklik-askeri-yenilgiden-once-fikri-yenilgi-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/islam-dunyasinda-isgale-aciklik-askeri-yenilgiden-once-fikri-yenilgi-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Jul 2026 09:25:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Orta Doğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20181</guid>

					<description><![CDATA[Giriş Bir ülke nasıl işgal edilir? Bu soruya verilecek ilk cevap çoğu zaman tanklar, savaş uçakları ve ordular olacaktır. Oysa tarih, bize işgallerin büyük bölümünün silahların gölgesinde değil, zihinlerde başladığını gösteriyor. Topraklar, çoğu zaman önce fikirler işgal edildiğinde kaybedilir. Bir milletin özgüveni zedelendiğinde, eğitim sistemi yabancılaşmaya başladığında ve yönetici elitleri kendi medeniyet değerlerinden uzaklaştığında askerî işgal, zaten başlamış olan daha derin bir sürecin son halkası hâline gelir. İslam dünyasının son iki asırlık tecrübesi de bu açıdan dikkat çekicidir. Birçok Müslüman düşünür, yaşanan gerilemeyi yalnızca dış güçlerin askerî ve ekonomik üstünlüğüyle açıklamamış; aynı zamanda fikrî çözülmeye, eğitim sistemindeki dönüşüme ve yönetici kadroların zihniyet değişimine dikkat çekmiştir. Bu düşünürlerden ikisi, Şeyh Abdurrahman ed-Düserî ile Cezayirli mütefekkir Malik bin Nebi&#8217;dir. Her ikisi de farklı kavramlar kullansalar da aynı noktaya işaret eder: Bir toplum, önce kendi içinde zayıfladığında dış müdahalelere açık hâle gelir. Sömürgeciliğin En Güçlü Silahı Sömürgecilik denildiğinde akla ilk olarak askerî işgaller gelir. Oysa modern sömürgecilik, yalnızca ordularla değil; eğitim kurumları, kültürel politikalar, medya ve bürokrasi aracılığıyla da etkisini sürdürmüştür. Şeyh Abdurrahman ed-Düserî&#8217;nin şu sözü bu bakış açısını özetler: &#8220;Okullar, sömürgeciliğin kültürünü bize dayatmak için kullandığı ilk araç olmuştur.&#8221; Bu ifade, okulun kendisini değil; eğitimin hangi dünya görüşünü taşıdığı sorusunu gündeme getirir. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Bir ülke nasıl işgal edilir?</p>
<p>Bu soruya verilecek ilk cevap çoğu zaman tanklar, savaş uçakları ve ordular olacaktır. Oysa tarih, bize işgallerin büyük bölümünün silahların gölgesinde değil, zihinlerde başladığını gösteriyor. Topraklar, çoğu zaman önce fikirler işgal edildiğinde kaybedilir. Bir milletin özgüveni zedelendiğinde, eğitim sistemi yabancılaşmaya başladığında ve yönetici elitleri kendi medeniyet değerlerinden uzaklaştığında askerî işgal, zaten başlamış olan daha derin bir sürecin son halkası hâline gelir.</p>
<p>İslam dünyasının son iki asırlık tecrübesi de bu açıdan dikkat çekicidir. Birçok Müslüman düşünür, yaşanan gerilemeyi yalnızca dış güçlerin askerî ve ekonomik üstünlüğüyle açıklamamış; aynı zamanda fikrî çözülmeye, eğitim sistemindeki dönüşüme ve yönetici kadroların zihniyet değişimine dikkat çekmiştir.</p>
<p>Bu düşünürlerden ikisi, Şeyh Abdurrahman ed-Düserî ile Cezayirli mütefekkir Malik bin Nebi&#8217;dir. Her ikisi de farklı kavramlar kullansalar da aynı noktaya işaret eder: Bir toplum, önce kendi içinde zayıfladığında dış müdahalelere açık hâle gelir.</p>
<p><strong>Sömürgeciliğin En Güçlü Silahı</strong></p>
<p>Sömürgecilik denildiğinde akla ilk olarak askerî işgaller gelir. Oysa modern sömürgecilik, yalnızca ordularla değil; eğitim kurumları, kültürel politikalar, medya ve bürokrasi aracılığıyla da etkisini sürdürmüştür.</p>
<p>Şeyh Abdurrahman ed-Düserî&#8217;nin şu sözü bu bakış açısını özetler:</p>
<p><strong>&#8220;Okullar, sömürgeciliğin kültürünü bize dayatmak için kullandığı ilk araç olmuştur.&#8221;</strong></p>
<p>Bu ifade, okulun kendisini değil; eğitimin hangi dünya görüşünü taşıdığı sorusunu gündeme getirir. Çünkü eğitim yalnızca bilgi aktaran bir süreç değildir. Aynı zamanda bir toplumun tarih anlayışını, kimliğini, değerlerini ve geleceğe bakışını şekillendirir.</p>
<p>Tarih boyunca sömürgeci güçlerin işgal ettikleri bölgelerde önce eğitim sistemlerini değiştirmeleri tesadüf değildir. Yeni müfredatlar, yeni bürokratik yapılar ve yeni yönetici sınıflar oluşturarak uzun vadeli bir zihniyet dönüşümü hedeflenmiştir.</p>
<p><strong>Malik bin Nebi&#8217;nin &#8220;Sömürgeleştirilebilirlik&#8221; Kavramı</strong></p>
<p>Malik bin Nebi&#8217;nin en çok tartışılan tespitlerinden biri şudur:</p>
<p><strong>&#8220;Her sömürgecilik hikâyesinden önce, sömürgeleştirilmeye elverişli hâle gelmiş bir halkın hikâyesi vardır.&#8221;</strong></p>
<p>Bu cümle, ilk bakışta sert bir eleştiri gibi görülebilir. Ancak Nebi&#8217;nin amacı mağduru suçlamak değildir. Onun dikkat çektiği nokta, toplumların kendi iç muhasebelerini yapmaları gerektiğidir.</p>
<p>Bir toplum bilim üretmiyorsa…</p>
<p>Liyakat yerine sadakati öne çıkarıyorsa…</p>
<p>Adalet duygusunu kaybediyorsa…</p>
<p>Kurumlarını zayıflatıyorsa…</p>
<p>Eleştirel düşünceyi terk ediyorsa…</p>
<p>Dış müdahalelere karşı direnci de giderek azalır.</p>
<p>Dolayısıyla Malik bin Nebi, sömürgeciliği yalnızca dış aktörlerin iradesiyle açıklamaz. Ona göre dış müdahaleleri mümkün kılan iç zemin de mutlaka incelenmelidir.</p>
<p><strong>Eğitimden Yönetici Kadrolara</strong></p>
<p>Bir toplumun geleceğini belirleyen yalnızca doğal kaynakları değildir.</p>
<p>Asıl belirleyici olan, o kaynakları yönetecek insan kalitesidir.</p>
<p>Bu nedenle sömürgecilik üzerine çalışan birçok araştırmacı, yönetici elitlerin yetişme biçimini önemli bir araştırma alanı olarak görmektedir. Farklı ülkelerde eğitim almış olmak tek başına bir sorun değildir. Asıl mesele, karar vericilerin kendi toplumlarının tarihini, kültürünü ve değerlerini hangi ölçüde dikkate aldıklarıdır.</p>
<p>Kendi toplumuna yabancılaşmış bir yönetici sınıf ile evrensel bilgiye açık ama kendi medeniyet kökleriyle bağını koruyan bir yönetici sınıf arasında önemli bir fark vardır.</p>
<p><strong>Günümüz Tartışmaları</strong></p>
<p>Bugün İslam dünyasında yaşanan krizler, yalnızca dış müdahalelerle açıklanamayacak kadar karmaşık bir yapı göstermektedir.</p>
<p>Filistin&#8217;den Sudan&#8217;a…</p>
<p>Yemen&#8217;den Libya&#8217;ya…</p>
<p>Suriye&#8217;den diğer kriz bölgelerine kadar uzanan gelişmeler, farklı aktörlerin farklı politikaları çerçevesinde değerlendirilmektedir.</p>
<p>Bazı yorumcular, bazı bölgesel yönetimlerin dış politika tercihlerinin Batılı ülkelerin stratejik hedefleriyle uyumlu olduğunu ileri sürmektedir. Buna karşılık ilgili ülkeler ise bu politikalarını ulusal güvenlik, bölgesel istikrar ve kendi dış politika öncelikleriyle açıklamaktadır.</p>
<p>Bu nedenle güncel siyasi gelişmeleri değerlendirirken tek boyutlu açıklamalar yerine çok yönlü analizlere ihtiyaç vardır.</p>
<p><strong>Asıl Mücadele Zihinlerde Başlıyor</strong></p>
<p>Tarih bize gösteriyor ki medeniyetler yalnızca askerî başarılarla kurulmaz.</p>
<p>Onları ayakta tutan;</p>
<ul>
<li>eğitim sistemi,</li>
<li>adalet anlayışı,</li>
<li>bilim üretme kapasitesi,</li>
<li>güçlü kurumlar,</li>
<li>ahlaki değerler<br />
ve yetişmiş insan kaynağıdır.</li>
</ul>
<p>Eğer bu alanlarda zayıflama yaşanırsa, dış baskılar karşısında direnç de azalır.</p>
<p>Bu yüzden gerçek bağımsızlık yalnızca sınırları korumak değildir. Aynı zamanda düşünce bağımsızlığını, bilimsel üretimi ve kurumsal güveni koruyabilmektir.</p>
<p><strong>Yeniden Güçlü Bir Medeniyet Mümkün mü?</strong></p>
<p>İslam dünyasının yeniden güçlü bir konuma ulaşabilmesi için yalnızca ekonomik kalkınma ya da askerî yatırımlar yeterli değildir.</p>
<p>Asıl ihtiyaç;</p>
<p>fikrî özgüvenini yeniden kazanan,</p>
<p>bilim üreten,</p>
<p>adaleti önceleyen,</p>
<p>liyakati esas alan,</p>
<p>eğitim sistemini kendi medeniyet değerleriyle evrensel bilgi arasında sağlıklı bir denge üzerine kurabilen toplumlar oluşturmaktır.</p>
<p>Çünkü güçlü medeniyetler önce insan yetiştirir; ardından güçlü kurumlar inşa eder.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Şeyh Abdurrahman ed-Düserî ile Malik bin Nebi&#8217;nin değerlendirmeleri, bugün de üzerinde düşünülmesi gereken önemli fikirler ortaya koymaktadır. Bu görüşler, İslam dünyasında yaşanan sorunların yalnızca dış müdahalelerle açıklanamayacağını; eğitim, düşünce, kurumlar ve yönetim anlayışının da belirleyici olduğunu hatırlatmaktadır.</p>
<p>Elbette bu yaklaşımlar, günümüz siyasal olaylarını tek başına açıklayan kesin hükümler olarak değil; tartışmaya katkı sunan düşünsel çerçeveler olarak değerlendirilmelidir. Çünkü her ülkenin kendi tarihî, siyasi ve toplumsal şartları vardır.</p>
<p>Bununla birlikte değişmeyen bir gerçek vardır: Bir toplumun bağımsızlığı, sadece sınırlarının güvenliğiyle değil; zihninin özgürlüğü, kurumlarının sağlamlığı ve yetiştirdiği insanın niteliğiyle ölçülür.</p>
<p>Topraklar işgal edilmeden önce zihinler teslim alınır. Zihinlerini koruyan toplumlar ise yalnızca bağımsız kalmaz; aynı zamanda kendi medeniyetlerini yeniden inşa edecek gücü de kendilerinde bulurlar.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/islam-dunyasinda-isgale-aciklik-askeri-yenilgiden-once-fikri-yenilgi-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ortadoğu&#8217;da Yeni Büyük Oyun: Türkiye ile İran Karşı Karşıya mı Getirilmek İsteniyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ortadoguda-yeni-buyuk-oyun-turkiye-ile-iran-karsi-karsiya-mi-getirilmek-isteniyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ortadoguda-yeni-buyuk-oyun-turkiye-ile-iran-karsi-karsiya-mi-getirilmek-isteniyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Jul 2026 09:05:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20177</guid>

					<description><![CDATA[Ortadoğu, son yüzyılda defalarca yeniden şekillendirilmeye çalışıldı. Sykes-Picot Anlaşması&#8217;ndan Soğuk Savaş dönemine, Irak&#8217;ın işgalinden Arap Baharı&#8217;na kadar her büyük kırılma, bölgesel dengeleri değiştirdi. Bugün yaşanan gelişmeler de birçok analiste göre benzer ölçekte yeni bir jeopolitik dönüşümün işaretlerini taşıyor. Son aylarda Suriye, Lübnan, Irak ve İran ekseninde yaşanan askerî ve diplomatik hareketlilik, birbirinden bağımsız olaylar olarak görülmeyebilir. İsrail&#8217;in güvenlik politikaları, ABD&#8217;nin bölgesel öncelikleri, İran&#8217;ın &#8220;Direniş Ekseni&#8221; stratejisi ve Türkiye&#8217;nin sınır güvenliği odaklı yaklaşımı aynı coğrafyada kesişiyor. Bu durum, bölgeyi yeni bir güç mücadelesinin merkezine dönüştürüyor. Tarih Tekerrür Etmez Ama Benzerlikler Taşır Ortadoğu&#8217;nun yakın tarihi, büyük güçlerin bölgesel rekabetleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalıştığı örneklerle doludur. 1980-1988 arasındaki Irak-İran Savaşı bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Yaklaşık sekiz yıl süren savaşta her iki taraf da yüz binlerce insanını kaybetti, ekonomik olarak büyük yıkım yaşadı ve savaş sonunda belirgin bir kazanan çıkmadı. Buna karşılık, bölgedeki güç dengeleri önemli ölçüde değişti. Bu tarihsel örnek, uzun süreli bölgesel savaşların yalnızca tarafları değil, bütün Ortadoğu&#8217;yu zayıflattığını göstermektedir. Suriye Düğüm Noktası Bugün Suriye, yalnızca bir iç savaşın yaşandığı ülke değildir. Aynı zamanda Türkiye, İran, Rusya, ABD ve İsrail&#8217;in güvenlik hesaplarının kesiştiği stratejik bir merkezdir. Türkiye açısından Suriye&#8217;nin kuzeyi sınır güvenliği, düzensiz göç ve silahlı gruplar nedeniyle kritik öneme &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ortadoğu, son yüzyılda defalarca yeniden şekillendirilmeye çalışıldı. Sykes-Picot Anlaşması&#8217;ndan Soğuk Savaş dönemine, Irak&#8217;ın işgalinden Arap Baharı&#8217;na kadar her büyük kırılma, bölgesel dengeleri değiştirdi. Bugün yaşanan gelişmeler de birçok analiste göre benzer ölçekte yeni bir jeopolitik dönüşümün işaretlerini taşıyor.</p>
<p>Son aylarda Suriye, Lübnan, Irak ve İran ekseninde yaşanan askerî ve diplomatik hareketlilik, birbirinden bağımsız olaylar olarak görülmeyebilir. İsrail&#8217;in güvenlik politikaları, ABD&#8217;nin bölgesel öncelikleri, İran&#8217;ın &#8220;Direniş Ekseni&#8221; stratejisi ve Türkiye&#8217;nin sınır güvenliği odaklı yaklaşımı aynı coğrafyada kesişiyor. Bu durum, bölgeyi yeni bir güç mücadelesinin merkezine dönüştürüyor.</p>
<p>Tarih Tekerrür Etmez Ama Benzerlikler Taşır</p>
<p>Ortadoğu&#8217;nun yakın tarihi, büyük güçlerin bölgesel rekabetleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalıştığı örneklerle doludur.</p>
<p>1980-1988 arasındaki Irak-İran Savaşı bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Yaklaşık sekiz yıl süren savaşta her iki taraf da yüz binlerce insanını kaybetti, ekonomik olarak büyük yıkım yaşadı ve savaş sonunda belirgin bir kazanan çıkmadı. Buna karşılık, bölgedeki güç dengeleri önemli ölçüde değişti.</p>
<p>Bu tarihsel örnek, uzun süreli bölgesel savaşların yalnızca tarafları değil, bütün Ortadoğu&#8217;yu zayıflattığını göstermektedir.</p>
<p>Suriye Düğüm Noktası</p>
<p>Bugün Suriye, yalnızca bir iç savaşın yaşandığı ülke değildir. Aynı zamanda Türkiye, İran, Rusya, ABD ve İsrail&#8217;in güvenlik hesaplarının kesiştiği stratejik bir merkezdir.</p>
<p>Türkiye açısından Suriye&#8217;nin kuzeyi sınır güvenliği, düzensiz göç ve silahlı gruplar nedeniyle kritik öneme sahiptir.</p>
<p>İran açısından ise Suriye, Lübnan&#8217;daki Hizbullah&#8217;a uzanan kara bağlantısının önemli bir halkası olarak görülmektedir.</p>
<p>İsrail ise uzun süredir Suriye&#8217;deki İran bağlantılı hedeflere yönelik hava saldırıları düzenlediğini açıklamakta ve İran&#8217;ın askerî varlığının kendi ulusal güvenliği açısından kabul edilemez olduğunu savunmaktadır.</p>
<p>Bu farklı güvenlik öncelikleri, aynı coğrafyada birbirine temas eden fakat farklı amaçlar güden aktörleri karşı karşıya getirme potansiyeli taşımaktadır.</p>
<p>Türkiye ile İran Aynı Cephede mi, Karşı Cephede mi?</p>
<p>Son dönemde dile getirilen analizlerden biri, bölgedeki gelişmelerin Türkiye ile İran arasında doğrudan ya da dolaylı bir askerî gerilim oluşturabilecek zemini hazırladığı yönündedir.</p>
<p>Bu değerlendirmeye göre önce Suriye-Lübnan hattındaki tansiyon yükseltilmekte, ardından Suriye-Irak ekseninde yeni kriz alanları oluşturulmaktadır.</p>
<p>Bu senaryonun gerçekleşeceğine dair kamuya açık kesin kanıtlar bulunmamaktadır. Ancak bölgesel aktörlerin askerî hareketliliği ve karşılıklı açıklamaları, böyle bir risk ihtimalinin analizlerde tartışılmasına neden olmaktadır.</p>
<p>Türkiye ile İran arasında doğrudan yaşanabilecek bir çatışma, iki ülke açısından olduğu kadar bütün bölge için de ağır sonuçlar doğurabilir.</p>
<p>İsrail&#8217;in Güvenlik Doktrini</p>
<p>İsrail&#8217;in güvenlik politikası uzun yıllardır sınırları dışında oluşabilecek askerî tehditleri mümkün olduğunca erken aşamada etkisiz hâle getirmeyi hedeflemektedir.</p>
<p>Bu kapsamda Suriye&#8217;deki İran bağlantılı hedeflere yönelik operasyonlar, Lübnan sınırındaki gelişmeler ve bölgesel güç dengeleri İsrail&#8217;in stratejik hesaplarının önemli parçalarıdır.</p>
<p>İsrail&#8217;in resmî güvenlik belgelerinde ve yöneticilerinin açıklamalarında İran&#8217;ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması temel hedeflerden biri olarak yer almaktadır.</p>
<p>ABD&#8217;nin Bölgesel Hesapları</p>
<p>Washington&#8217;un Ortadoğu politikası yönetimlere göre değişiklik gösterse de bazı temel öncelikler büyük ölçüde korunmaktadır.</p>
<p>Bunların başında İsrail&#8217;in güvenliği, enerji yollarının açık tutulması, İran&#8217;ın bölgesel nüfuzunun sınırlandırılması ve ABD&#8217;nin askerî varlığının korunması gelmektedir.</p>
<p>Bu hedeflerin nasıl uygulanacağı konusunda farklı yaklaşımlar bulunsa da, bölgedeki gelişmeler çoğu zaman bu stratejik çerçeve içinde değerlendirilmektedir.</p>
<p>En Büyük Kaybeden Kim Olur?</p>
<p>Türkiye ile İran arasında yaşanabilecek uzun süreli bir askerî gerilim, ilk bakışta iki ülkeyi ilgilendiriyor gibi görünse de sonuçları çok daha geniş olacaktır.</p>
<p>Böyle bir çatışma;</p>
<p>&#8211; Suriye&#8217;deki kırılgan yapıyı daha da istikrarsızlaştırabilir.<br />
&#8211; Irak&#8217;taki güvenlik sorunlarını derinleştirebilir.<br />
&#8211; Lübnan&#8217;daki dengeleri bozabilir.<br />
&#8211; Enerji koridorlarını etkileyebilir.<br />
&#8211; Bölgesel ticaret ve yatırımları olumsuz etkileyebilir.</p>
<p>Dahası, uzun süreli bir yıpratma savaşı bölgesel güçlerin kaynaklarını tüketirken, dış aktörlerin manevra alanını genişletebilir.</p>
<p>Diplomasi Neden Hayati?</p>
<p>Ortadoğu&#8217;nun son yüz yılı gösteriyor ki savaşlar kolay başlıyor ancak sona ermesi yıllar alıyor.</p>
<p>Bu nedenle Türkiye ile İran arasında doğabilecek olası gerilimlerin diplomatik kanallarla yönetilmesi yalnızca iki ülkenin değil, bütün bölgenin çıkarınadır.</p>
<p>Rekabet kaçınılmaz olabilir; ancak rekabetin doğrudan askerî çatışmaya dönüşmesi, hiçbir taraf için kalıcı bir kazanç sağlamayabilir.</p>
<p>Sonuç</p>
<p>Ortadoğu bugün yeni bir yol ayrımındadır. Ya bölgesel aktörler tarihî tecrübelerden ders çıkararak rekabeti yönetmenin yollarını arayacak ya da yeni cepheler açılarak uzun yıllar sürecek yeni istikrarsızlıkların kapısı aralanacaktır.</p>
<p>Jeopolitik hesapların yoğunlaştığı bu dönemde en önemli ihtiyaç, gelişmeleri duygusal reflekslerle değil, stratejik akıl ve soğukkanlı analizle değerlendirebilmektir. Çünkü tarihin gösterdiği en önemli gerçeklerden biri şudur: Bölgesel savaşların bedelini çoğu zaman onları başlatanlar değil, o coğrafyada yaşayan halklar öder.</p>
<p>Yararlanılabilecek Kaynaklar</p>
<p>&#8211; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları ve Suriye raporları.<br />
&#8211; Stockholm International Peace Research Institute (SIPRI), Yearbook.<br />
&#8211; International Crisis Group (ICG), Ortadoğu analizleri.<br />
&#8211; RAND Corporation, Türkiye, İran ve Ortadoğu güvenlik politikalarına ilişkin raporlar.<br />
&#8211; Council on Foreign Relations (CFR), Ortadoğu dosyaları.<br />
&#8211; Chatham House, bölgesel güvenlik ve jeopolitik analizleri.<br />
&#8211; İsrail Savunma Bakanlığı ve ABD Savunma Bakanlığı (DoD) tarafından yayımlanan kamuya açık açıklamalar ve strateji belgeleri.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ortadoguda-yeni-buyuk-oyun-turkiye-ile-iran-karsi-karsiya-mi-getirilmek-isteniyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>II. Mahmut’tan NATO’ya: Türkiye’nin İki Yüzyıllık Güvenlik Jeopolitiği</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ii-mahmuttan-natoya-turkiyenin-iki-yuzyillik-guvenlik-jeopolitigi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ii-mahmuttan-natoya-turkiyenin-iki-yuzyillik-guvenlik-jeopolitigi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz ALTIN]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Jul 2026 12:08:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Nato]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[silah]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20163</guid>

					<description><![CDATA[Uluslararası ilişkiler literatüründe Türkiye’nin NATO üyeliği çoğunlukla 1952 yılında başlayan bir güvenlik tercihi olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, Soğuk Savaş’ın güvenlik dinamiklerini açıklamak bakımından önemli olmakla birlikte, Türkiye’nin Batı güvenlik mimarisiyle kurduğu ilişkinin tarihsel arka planını yeterince ortaya koymamaktadır. Türkiye’nin NATO içerisindeki konumunu doğru değerlendirebilmek için, Cumhuriyet döneminin ötesine geçerek Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyılda karşı karşıya kaldığı jeopolitik dönüşümü incelemek gerekmektedir. Devletlerin dış politika tercihleri çoğu zaman ideolojik yönelimlerden ziyade jeopolitik zorunluluklar tarafından şekillenir. Coğrafya değişmediği sürece güvenlik kaygıları da büyük ölçüde süreklilik gösterir. Bu nedenle Türkiye’nin günümüzde NATO içerisindeki stratejik rolü, yaklaşık iki yüzyıl önce Osmanlı Devleti’nin Rusya karşısında geliştirdiği güvenlik arayışından bağımsız değerlendirilemez. I. Türkiye’nin Batı Güvenlik Mimarisiyle İlk Teması: II. Mahmut Dönemi ve Jeopolitik Dönüşüm Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyıldaki dış politika dönüşümünün temelinde, uluslararası güç dengelerindeki değişim ve özellikle Rusya İmparatorluğu’nun artan baskısı yer almaktadır. XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren Karadeniz’in kuzeyinde üstünlük sağlayan Rusya, askerî gücünün yanında diplomatik araçlarla da Osmanlı Devleti üzerindeki etkisini artırmaya başlamıştır. Bu sürecin hukuki zemini 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması ile oluşmuştur. Antlaşma, Rusya’ya Osmanlı ülkesindeki Ortodoks tebaanın durumuna ilişkin diplomatik girişimlerde bulunma imkânı sağlamış; bu durum ilerleyen yıllarda Rus dış politikasının Osmanlı iç siyasetindeki nüfuzunu genişletmek için kullandığı önemli araçlardan biri &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Uluslararası ilişkiler literatüründe Türkiye’nin NATO üyeliği çoğunlukla 1952 yılında başlayan bir güvenlik tercihi olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, Soğuk Savaş’ın güvenlik dinamiklerini açıklamak bakımından önemli olmakla birlikte, Türkiye’nin Batı güvenlik mimarisiyle kurduğu ilişkinin tarihsel arka planını yeterince ortaya koymamaktadır. Türkiye’nin NATO içerisindeki konumunu doğru değerlendirebilmek için, Cumhuriyet döneminin ötesine geçerek Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyılda karşı karşıya kaldığı jeopolitik dönüşümü incelemek gerekmektedir.</p>
<p>Devletlerin dış politika tercihleri çoğu zaman ideolojik yönelimlerden ziyade jeopolitik zorunluluklar tarafından şekillenir. Coğrafya değişmediği sürece güvenlik kaygıları da büyük ölçüde süreklilik gösterir. Bu nedenle Türkiye’nin günümüzde NATO içerisindeki stratejik rolü, yaklaşık iki yüzyıl önce Osmanlı Devleti’nin Rusya karşısında geliştirdiği güvenlik arayışından bağımsız değerlendirilemez.</p>
<p><strong><em>I. Türkiye’nin Batı Güvenlik Mimarisiyle İlk Teması: II. Mahmut Dönemi ve Jeopolitik Dönüşüm</em></strong></p>
<p>Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyıldaki dış politika dönüşümünün temelinde, uluslararası güç dengelerindeki değişim ve özellikle Rusya İmparatorluğu’nun artan baskısı yer almaktadır. XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren Karadeniz’in kuzeyinde üstünlük sağlayan Rusya, askerî gücünün yanında diplomatik araçlarla da Osmanlı Devleti üzerindeki etkisini artırmaya başlamıştır.</p>
<p>Bu sürecin hukuki zemini 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması ile oluşmuştur. Antlaşma, Rusya’ya Osmanlı ülkesindeki Ortodoks tebaanın durumuna ilişkin diplomatik girişimlerde bulunma imkânı sağlamış; bu durum ilerleyen yıllarda Rus dış politikasının Osmanlı iç siyasetindeki nüfuzunu genişletmek için kullandığı önemli araçlardan biri hâline gelmiştir.</p>
<p>II. Mahmut’un tahta çıktığı 1808 yılında Osmanlı Devleti, hem iç isyanlarla hem de kuzeyden gelen Rus baskısıyla karşı karşıyaydı. Balkanlar’da yükselen milliyetçilik hareketleri, Mora İsyanı ve Rusya’nın Ortodoks topluluklar üzerindeki etkisini artırması, İstanbul’un güvenlik algısını köklü biçimde değiştirmiştir. Devlet açısından temel mesele artık yalnızca sınırların korunması değil, imparatorluğun siyasal bütünlüğünün sürdürülebilmesiydi.</p>
<p>1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında imzalanan Edirne Antlaşması, Osmanlı Devleti’nin Rusya’yı tek başına dengelemesinin giderek zorlaştığını ortaya koymuştur. Ardından Mısır Meselesi’nin patlak vermesi ve Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın ilerleyişi karşısında Rus desteğine başvurulması, 1833 tarihli Hünkâr İskelesi Antlaşması’nı beraberinde getirmiştir. Kısa vadede güvenlik sağlayan bu gelişme, uzun vadede Rus nüfuzunun artmasına ve Boğazlar meselesinin Avrupa güç dengelerinin merkezine yerleşmesine neden olmuştur.</p>
<p>Bu gelişmeler, Osmanlı yönetimini güvenlik politikasını yeniden tanımlamaya yöneltmiştir. Devlet, Rusya’yı yalnızca askerî güçle dengelemenin mümkün olmadığını görerek İngiltere başta olmak üzere Batılı devletlerle daha yakın ilişkiler geliştirmeye başlamıştır. 1838 tarihli Balta Limanı Ticaret Antlaşması da yalnızca ekonomik sonuçlarıyla değil, Osmanlı’nın Batı ile kurduğu stratejik yakınlaşmanın önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p>II. Mahmut döneminde şekillenen bu güvenlik anlayışı, Osmanlı Devleti’nin Batı ittifak sistemine doğrudan katıldığı anlamına gelmemektedir. Bununla birlikte devlet, güvenliğini uluslararası güç dengeleri ve ittifak ilişkileri üzerinden sağlamaya yönelik yeni bir stratejik yönelim benimsemiştir. XIX. yüzyıl boyunca gelişen bu yaklaşım, Cumhuriyet döneminde farklı kurumlar ve farklı aktörler üzerinden devam etmiş; 1952 yılında NATO üyeliğiyle kurumsal bir çerçeve kazanmıştır. Bu yönüyle Türkiye’nin NATO içerisindeki stratejik konumu, ani bir dış politika değişikliğinin değil, yaklaşık iki yüzyıldır devam eden güvenlik jeopolitiğinin doğal sonucudur.</p>
<p><strong><em>II. Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Güvenlik Arayışı ve Batı İttifakına Kurumsal Entegrasyon</em></strong></p>
<p>Cumhuriyet’in ilanı, Osmanlı Devleti’nin son döneminde şekillenmeye başlayan güvenlik anlayışını ortadan kaldırmamış; değişen uluslararası sistem içerisinde yeniden yorumlamıştır. Yeni Türk Devleti, dış politikasını egemenlik, bağımsızlık ve uluslararası meşruiyet ilkeleri üzerine inşa ederken, güvenlik stratejisini de bölgesel denge ve diplomasi temelinde şekillendirmiştir.</p>
<p>Cumhuriyet’in ilk yıllarında temel öncelik, Lozan Antlaşması ile kurulan uluslararası statünün korunması ve genç devletin kurumsal yapısının güçlendirilmesiydi. “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi doğrultusunda izlenen dış politika, pasiflikten ziyade dönemin şartlarına uygun ihtiyatlı bir güvenlik stratejisini yansıtmaktaydı. Bu dönemde Türkiye, bölgesel iş birliklerini destekleyerek çevresinde istikrar kuşağı oluşturmayı hedeflemiştir.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası sistemin iki kutuplu yapıya dönüşmesi, Türkiye’nin güvenlik ortamını köklü biçimde değiştirmiştir. Sovyetler Birliği’nin Boğazlar rejimine ilişkin talepleri ve Türkiye’nin doğu sınırlarına yönelik iddiaları, Ankara’nın güvenlik önceliklerini yeniden şekillendirmiştir. Böylece XIX. yüzyılda Çarlık Rusyası karşısında ortaya çıkan güvenlik baskısı, farklı bir uluslararası sistem içerisinde yeniden hissedilmiştir.</p>
<p>Bu gelişmeler karşısında Türkiye, güvenliğini uluslararası ittifaklar aracılığıyla güçlendirme yolunu tercih etmiştir. Truman Doktrini ve Marshall Planı ile başlayan Batı ile yakınlaşma süreci, 1952 yılında NATO üyeliğiyle kurumsal bir nitelik kazanmıştır. NATO üyeliği, yalnızca Sovyet tehdidine karşı alınmış kısa vadeli bir güvenlik tedbiri olarak değil, Osmanlı Devleti’nin son döneminde şekillenmeye başlayan  denge stratejisinin Cumhuriyet dönemindeki kurumsal devamı olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p>Soğuk Savaş boyunca Türkiye’nin NATO içerisindeki stratejik değeri; Türk Boğazları üzerindeki egemenliği, Sovyetler Birliği’nin güney kanadındaki konumu ve Balkanlar, Kafkasya ile Orta Doğu arasında oluşturduğu jeopolitik köprüden kaynaklanmıştır. Kore Savaşı’nda gösterdiği askerî performans ve İttifak’ın güneydoğu kanadına sağladığı katkılar, Türkiye’nin yalnızca güvenlik tüketen değil, güvenlik üreten bir müttefik olduğunu ortaya koymuştur.</p>
<p>Dolayısıyla Cumhuriyet döneminin güvenlik politikası, Osmanlı’dan kopuşu temsil eden yeni bir stratejik yönelimden ziyade, değişen uluslararası koşullara uyarlanmış tarihsel bir sürekliliği ifade etmektedir. Bu süreklilik, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte yeni sınamalarla karşılaşacak; ancak Türkiye’nin jeopolitik önemini ortadan kaldırmak yerine, farklı güvenlik dinamikleri içerisinde yeniden tanımlayacaktır.</p>
<p><strong><em>III. Soğuk Savaş Sonrası Dönemde Türkiye’nin Değişmeyen Jeopolitiği</em></strong></p>
<p>1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte uluslararası sistem iki kutuplu yapıdan tek kutuplu bir düzene evrilmiş, bu dönüşüm NATO’nun geleceği ve Türkiye’nin İttifak içerisindeki stratejik konumu hakkında yeni tartışmaları beraberinde getirmiştir. Dönemin yaygın değerlendirmelerinden biri, Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla Türkiye’nin jeostratejik öneminin de azalacağı yönündeydi. Ancak sonraki gelişmeler bu öngörünün gerçekleşmediğini göstermiştir.</p>
<p>Soğuk Savaş’ın sona ermesi tehditleri ortadan kaldırmamış, yalnızca güvenlik risklerinin niteliğini değiştirmiştir. Etnik çatışmalar, uluslararası terörizm, düzensiz göç, enerji arz güvenliği, siber tehditler ve bölgesel istikrarsızlıklar, güvenlik gündeminin yeni başlıkları hâline gelirken NATO da kolektif savunmanın yanında kriz yönetimi ve bölgesel istikrara odaklanan daha geniş bir güvenlik anlayışı geliştirmiştir.</p>
<p>Türkiye açısından değişmeyen temel unsur ise coğrafya olmuştur. Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’nun kesişim noktasındaki konumu; Yugoslavya’nın dağılması, Kafkasya’daki çatışmalar, Irak ve Suriye’deki istikrarsızlık ile Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti gibi gelişmeler karşısında Türkiye’nin stratejik değerini korumasını sağlamıştır. Bu süreçte Türkiye, Bosna-Hersek, Kosova ve Afganistan başta olmak üzere NATO’nun çeşitli operasyonlarına aktif katkı sağlayarak yalnızca güvenlik talep eden değil, güvenlik üreten bir müttefik olduğunu ortaya koymuştur.</p>
<p>Bununla birlikte Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye ile NATO arasında terörle mücadele, Orta Doğu politikaları ve savunma sanayii gibi alanlarda zaman zaman görüş ayrılıkları yaşanmıştır. Ancak bu farklılıklar, Türkiye’nin İttifak içerisindeki stratejik önemini azaltmamış; aksine değişen güvenlik ortamında Türkiye’nin jeopolitik konumunun vazgeçilmezliğini daha görünür hâle getirmiştir.</p>
<p>24 Şubat 2022 tarihinde başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı, Avrupa güvenlik mimarisinde Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana yaşanan en önemli kırılmalardan biri olmuştur. Karadeniz yeniden Avrupa güvenliğinin merkezine yerleşirken, Türkiye’nin tarihsel olarak sahip olduğu jeostratejik konum da yeniden ön plana çıkmıştır. Yaklaşık iki yüzyıl önce Osmanlı Devleti’ni Batılı güçlerle güvenlik eksenli iş birliğine yönelten Rusya kaynaklı baskı, farklı uluslararası koşullar altında benzer bir jeopolitik etki üretmiştir.</p>
<p>Savaş sürecinde Türkiye, NATO üyeliğinin gerektirdiği yükümlülükleri yerine getirirken Rusya ile diplomatik iletişim kanallarını da açık tutmuştur. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin uygulanması, tahıl koridoru girişimi ve taraflar arasında yürütülen diplomatik temaslar, Türkiye’nin yalnızca askerî kapasitesiyle değil, diplomatik etkinliğiyle de bölgesel güvenliğe katkı sağlayabildiğini göstermiştir</p>
<p>Bununla birlikte</p>
<p>Savunma sanayii ve Türkiye’nin NATO içindeki rolünde ayrı bir başlık olarak incelenmelidir</p>
<p>Son yirmi yılda Türkiye, NATO içinde sadece askerî personel sağlayan bir ülke olmaktan çıktı; aynı zamanda savunma teknolojisi geliştiren ve ihraç eden bir aktöre dönüştü. Bu durum NATO açısından üç nedenle önemlidir:</p>
<ul>
<li>İttifakın askerî kapasitesine katkı: Türkiye’nin geliştirdiği insansız hava araçları, zırhlı araçlar, mühimmat ve deniz platformları, NATO ülkelerinin de ilgisini çekmektedir.</li>
<li>Lojistik ve üretim kapasitesi: Avrupa’nın savunma üretimini artırmaya çalıştığı bir dönemde Türkiye, üretim altyapısıyla önemli bir ortak olabilir.</li>
<li>Operasyonel tecrübe: Türkiye’nin terörle mücadele, sınır güvenliği ve farklı coğrafyalardaki operasyonlardan edindiği deneyim, NATO açısından değerli bir bilgi birikimi sunmaktadır.</li>
</ul>
<p>Dolayısıyla, NATO’nun Türkiye’ye yaklaşımını yalnızca coğrafya üzerinden değil, askerî ve teknolojik kapasite üzerinden de değerlendirmek mümkündür.</p>
<p>Ayrıca</p>
<p>Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve NATO–Rusya dengesi de ayrı bir başlık olmayı haketmektedir</p>
<p>Montrö Boğazlar Sözleşmesi Türkiye’ye Türk Boğazları üzerinde önemli yetkiler tanımaktadır. Özellikle savaş zamanında veya Türkiye’nin kendisini savaş tehdidi altında hissettiği durumlarda, savaş gemilerinin Boğazlardan geçişine ilişkin hükümler büyük stratejik önem taşır.</p>
<p>Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlamasının ardından Türkiye’nin Montrö hükümlerini uygulaması, hem Rusya’nın hem de NATO ülkelerinin Karadeniz’e ilave savaş gemisi göndermesini sınırlayan bir denge oluşturdu. Bu nedenle Montrö:</p>
<ul>
<li>Karadeniz’in büyük güç rekabetinin tamamen kontrolden çıkmasını önleyen önemli bir hukukî çerçeve işlevi gördü.</li>
<li>Türkiye’yi sadece Boğazların sahibi değil, aynı zamanda Karadeniz güvenlik dengesinin uygulayıcısı konumuna taşıdı.</li>
<li>NATO açısından Türkiye’nin stratejik önemini bir kez daha görünür hâle getirdi.</li>
</ul>
<p>Bu nedenle Montrö, yalnızca tarihî bir antlaşma değil; günümüzde de Türkiye’nin NATO ve Rusya arasında denge kurabilmesini sağlayan temel araçlardan biridir.</p>
<p>Dolayısıyla Soğuk Savaş sonrası dönemde yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin stratejik değerinin belirli bir tehdide değil, bulunduğu coğrafyanın kalıcı jeopolitiğine dayandığını ortaya koymuştur. Yaklaşan NATO Liderler Zirvesi de bu tarihsel sürekliliğin güncel yansımalarının değerlendirileceği önemli platformlardan biri niteliğindedir. Türkiye’nin zirvede dile getireceği öncelikler, yalnızca mevcut krizlere verilen kısa vadeli tepkiler değil; iki yüzyılı aşan güvenlik tecrübesinin günümüz şartlarına uyarlanmış doğal uzantısı olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p><strong><em>IV. Yaklaşan NATO Liderler Zirvesi Bağlamında Türkiye’nin Stratejik Öncelikleri</em></strong></p>
<p>Yaklaşan NATO Liderler Zirvesi, Türkiye açısından yalnızca mevcut güvenlik sorunlarının değerlendirileceği bir toplantı değil, aynı zamanda değişen bölgesel güvenlik ortamında ulusal önceliklerin müttefiklerle paylaşılacağı önemli bir platformdur. Türkiye’nin zirvede öne çıkaracağı başlıklar; Karadeniz ve Güney Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Levant ile NATO’nun kurumsal kapasitesinin güçlendirilmesi olmak üzere üç temel eksende değerlendirilebilir.</p>
<p><strong>Karadeniz ve Güney Kafkasya</strong></p>
<p>Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Karadeniz, Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisinin en hassas bölgelerinden biri hâline gelmiştir. Deniz ulaştırmasının güvenliği, enerji nakil hatlarının korunması ve artan askerî hareketlilik, Türkiye’nin güvenlik algısını doğrudan etkilemektedir. Son dönemde Türk ticaret gemilerine yönelik saldırılar ile Azerbaycan’dan Türkiye’ye dönüş görevi sırasında Gürcistan’da meydana gelen Türk askerî nakliye uçağı kazası, Karadeniz-Kafkasya hattındaki güvenlik risklerinin Türkiye açısından daha yakından değerlendirilmesine yol açmıştır. Her ne kadar bu olayların nedenleri farklı değerlendirmelere konu olsa da, ortaya çıkan tablo Türkiye’nin bölgeye ilişkin tehdit algısını güçlendirmiştir.</p>
<p>Karadeniz güvenliği, Türkiye açısından Güney Kafkasya’dan ayrı düşünülemez. Ermenistan ile yürütülen normalleşme süreci ve Zengezur Koridoru’nun açılması ihtimali, Türkiye’nin Azerbaycan ve Türk dünyasıyla kara bağlantısını güçlendirecek, enerji ve ulaştırma koridorlarına yeni bir stratejik boyut kazandıracaktır. Bununla birlikte bu gelişme, İran ve Rusya’nın bölgesel dengelerini de etkileme potansiyeline sahiptir. Bu nedenle Türkiye’nin, Karadeniz’in güvenliği kadar Güney Kafkasya’da ulaştırma ve enerji koridorlarının güvenliğine yönelik uluslararası desteği de öncelikli gündem maddeleri arasında değerlendirmesi beklenebilir.</p>
<p><strong>Doğu Akdeniz ve Levant</strong></p>
<p>Türkiye açısından Doğu Akdeniz; enerji kaynakları, deniz yetki alanları ve Kıbrıs meselesinin kesiştiği stratejik bir güvenlik havzasıdır. Ankara, Kıbrıs Türk halkının adanın doğal kaynakları üzerinde eşit haklara sahip olduğu tezini sürdürmekte ve bu haklar gözetilmeden oluşturulacak herhangi bir enerji düzeninin kalıcı istikrar sağlayamayacağını savunmaktadır.</p>
<p>Doğu Akdeniz güvenliği, Gazze ve Suriye’deki gelişmelerden bağımsız değerlendirilemez. Gazze’de yaşanan insani kriz ile yeniden yapılanma süreci, bölgesel istikrar açısından önem taşırken; Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması ve ülkenin güneyindeki istikrarsızlığın giderilmesi de Türkiye’nin güvenlik öncelikleri arasında yer almaktadır. Bu çerçevede Türkiye’nin, Gazze’nin yeniden imarına yönelik uluslararası çabaların desteklenmesini, insani yardım mekanizmalarının güçlendirilmesini ve Suriye’de bölgesel istikrarı destekleyen ortak politikaların geliştirilmesini gündeme getirmesi muhtemeldir.</p>
<p><strong>NATO’nun Kurumsal Kapasitesinin Güçlendirilmesi</strong></p>
<p>Bölgesel krizlerin yanı sıra hibrit tehditler, siber saldırılar, kritik altyapının korunması ve deniz güvenliği gibi yeni riskler, NATO’nun kurumsal kapasitesinin güçlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Bu kapsamda Türkiye; istihbarat paylaşımının geliştirilmesi, savunma sanayii alanındaki iş birliklerinin artırılması, teknoloji transferinin teşvik edilmesi ve NATO’nun güneydoğu kanadına yönelik planlamaların güçlendirilmesini destekleyebilir.</p>
<p>Irak’taki güvenlik meseleleri büyük ölçüde Türkiye ile Irak arasında yürütülen ikili mekanizmalar çerçevesinde ele alınmaktadır. Yıllardan beri Türkiye Irak konusunu uluslararası arenadan uzak tutmuş ve burada bir hareket serbestiyesi kazanmıştır. Benzer şekilde Ege Denizi’nde Türkiye ile Yunanistan arasında sürdürülen diyalog süreci dikkate alındığında krizin soğutulması Türkiye’nin lehinedir zira zamanla Türkiye güçlenmekte Yunanistan ittifak arayışlarında tavizler vermektedir. bu iki başlığın zirvenin temel gündem maddeleri arasında yer alması beklenmemektedir.</p>
<p>Sonuç olarak Türkiye’nin yaklaşan NATO Liderler Zirvesi’nde ön plana çıkaracağı başlıklar, yeni kriz alanları oluşturmayı değil; Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan güvenlik kuşağının güçlendirilmesini hedeflemektedir. Bu yaklaşım, yalnızca Türkiye’nin ulusal güvenliğine değil, NATO’nun kolektif savunma kapasitesine de katkı sağlayabilecek bütüncül bir stratejik perspektif sunmaktadır.</p>
<p><strong>Sonuç Yerine</strong></p>
<p>Türkiye’nin NATO içerisindeki stratejik konumu, yalnızca 1952 yılında başlayan bir ittifak ilişkisinin sonucu değildir. Bu konum, II. Mahmut döneminden itibaren şekillenen ve yaklaşık iki yüzyıldır jeopolitiğin yön verdiği güvenlik anlayışının kurumsal devamıdır. Bugün Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’nun kesişim noktasında bulunan Türkiye, yalnızca NATO’nun güvenliğine katkı sunan bir müttefik değil, aynı zamanda İttifak’ın güneydoğu kanadının güvenliği ve Avrupa-Atlantik istikrarı açısından vazgeçilmez bir stratejik aktördür. Bu nedenle Türkiye’nin yaklaşan NATO Liderler Zirvesi’nde dile getireceği önceliklerin önemli ölçüde NATO’nun kolektif güvenlik çıkarlarıyla örtüştüğü değerlendirilebilir. Türkiye’nin bu önceliklerine verilecek destek, yalnızca müttefik dayanışmasının bir göstergesi değil, aynı zamanda İttifak’ın değişen güvenlik ortamına uyum sağlama kapasitesini güçlendirecek stratejik bir tercih olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ii-mahmuttan-natoya-turkiyenin-iki-yuzyillik-guvenlik-jeopolitigi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batı’nın Irkçılık-Karşıtlığı Paradoksu: Filistin ile Dayanışma’nın Suç Sayılması</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/batinin-irkcilik-karsitligi-paradoksu-filistin-ile-dayanismanin-suc-sayilmasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/batinin-irkcilik-karsitligi-paradoksu-filistin-ile-dayanismanin-suc-sayilmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[E.Lâle Demirtürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Oct 2025 10:10:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20098</guid>

					<description><![CDATA[Günümüzde küresel anlamda yaygınlaştırılması hayati önem taşıyan ırkçılık-karşıtlığı, uluslararası ilişkilerde ırk zemininde işleyen hiyerarşi çerçevesinde ortaya konan devlet politikaları vasıtasıyla güç kazanan ırkçı kurum ve gruplar tarafından bir aparat olarak kullanılmak suretiyle siyasallaştırılmaktadır. Irkçılık-karşıtı görüntüsü vermeye çalışan bazı beyaz üstünlükçü kurumlar, gruplar ve kişiler ırkçı olmadıkları iddiasında bulunurken, sömürgeci (colonial) ya da halen sürdürülmekte olan yerleşimci sömürgecilik (settler colonialism) uygulamalarına karşı siyaset oluşturma sorunu yaşamaktadırlar. Bu anlamda, Batı devletlerinin ve özellikle de ABD’nin büyük bir çoğunluğu tarafından Filistinlilere yapılan ırkçılık, ırkçı şiddet ve soykırım vahşeti karşısında ortaya konan sessiz kalmaya dayalı siyasi duruşu, aynı zamanda Batı’da ırkçılık bulunmadığını savunmak yoluyla Batılı/beyaz medeniyet üstünlüğü zırhına bürünen ırkçılığa dair masumiyet (racial innocence) kurgusu olarak ortaya konmaktadır. Nitekim ırkçılık (racism) ile ırkçılık-karşıtlığı (anti-racism) hakkında kullanılan söylemler arasında belirgin olan ayrımı bulanık hale getirmek, neyin ırkçılık sayılayacağına ilişkin kafa karışıklığı yaşanmasına yol açmaktadır. Kamusal alanda ırkçı saldırıların görünürlükleri arttığı halde ırkçılık kavramının tanım sınırlarının büyük ölçüde belirsiz bırakılmasından dolayı her etnik, ırksal ve inanç grubuna yönelik ırkçı pratikleri önleyici türden eşitlikçi biçimde uygulanan yasal yaptırımlar bulunmamaktadır. Bu yaklaşım tarzı, sadece ırkçılığın artmasını sağlamakla sınırlı kalmamakta, aynı zamanda ırkçılığa karşı olan grupları da pasifize etmektedir. Ancak ırkçı şiddet kapsamında konulan (genellikle ırksallaştırılan etnik grupları, siyahları &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde küresel anlamda yaygınlaştırılması hayati önem taşıyan ırkçılık-karşıtlığı, uluslararası ilişkilerde ırk zemininde işleyen hiyerarşi çerçevesinde ortaya konan devlet politikaları vasıtasıyla güç kazanan ırkçı kurum ve gruplar tarafından bir aparat olarak kullanılmak suretiyle siyasallaştırılmaktadır. Irkçılık-karşıtı görüntüsü vermeye çalışan bazı beyaz üstünlükçü kurumlar, gruplar ve kişiler ırkçı olmadıkları iddiasında bulunurken, sömürgeci (colonial) ya da halen sürdürülmekte olan yerleşimci sömürgecilik (settler colonialism) uygulamalarına karşı siyaset oluşturma sorunu yaşamaktadırlar. Bu anlamda, Batı devletlerinin ve özellikle de ABD’nin büyük bir çoğunluğu tarafından Filistinlilere yapılan ırkçılık, ırkçı şiddet ve soykırım vahşeti karşısında ortaya konan sessiz kalmaya dayalı siyasi duruşu, aynı zamanda Batı’da ırkçılık bulunmadığını savunmak yoluyla Batılı/beyaz medeniyet üstünlüğü zırhına bürünen ırkçılığa dair masumiyet (racial innocence) kurgusu olarak ortaya konmaktadır. Nitekim ırkçılık (racism) ile ırkçılık-karşıtlığı (anti-racism) hakkında kullanılan söylemler arasında belirgin olan ayrımı bulanık hale getirmek, neyin ırkçılık sayılayacağına ilişkin kafa karışıklığı yaşanmasına yol açmaktadır. Kamusal alanda ırkçı saldırıların görünürlükleri arttığı halde ırkçılık kavramının tanım sınırlarının büyük ölçüde belirsiz bırakılmasından dolayı her etnik, ırksal ve inanç grubuna yönelik ırkçı pratikleri önleyici türden eşitlikçi biçimde uygulanan yasal yaptırımlar bulunmamaktadır. Bu yaklaşım tarzı, sadece ırkçılığın artmasını sağlamakla sınırlı kalmamakta, aynı zamanda ırkçılığa karşı olan grupları da pasifize etmektedir.</p>
<p>Ancak ırkçı şiddet kapsamında konulan (genellikle ırksallaştırılan etnik grupları, siyahları ve Müslümanları hedef alarak yapılan) yasa maddeleri beyaz üstünlükçü silahlı şiddet uygulayan grupları içermemektedir. Bu durumun temelinde yatan ırkçı anlayışa bağlı olarak da ırkçı cinayetlerin  işlenmesine özgürlük alanı açılmakta ve ötekileştirilen grupları öldürmek ile birlikte soykırıma varan katliamları da normalleştirme zemini inşa edilmektedir. Batı destekli İsrail tarafından Gazze’de gerçekleştirilen soykırımdan iki yıl sonra Mısır’da 8 Ekim 2025’te Trump planı çerçevesinde sağlanan Hamas-İsrail ateşkes antlaşmasının ardından dünyada değişen güç ilişkileri adeta sömürgecilik dönemine geri dönüşü yansıtmaktadır. Süleyman Seyfi Öğün de bu konuda gelişen farklı istikamet doğrultusunda, Batı’nın İsrail “seviciliği” yükünden kurtulması neticesinde, dünya kamuoyunda Yahudi karşıtlığının “yeni bir Beyaz Hristiyan üstünlüğü” ile beraber yükselme eşiğine gelindiğinin ve Müslüman-karşıtlığının da bunun yanında yer aldığının, başka bir ifadeyle küresel zulmün belirginleştiği “1492’nin rûhunun”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> geri gelmekte olduğunun belirtilerine dikkat çekmektedir. Bu bağlamda Haçlı Seferleri ruhunu yeniden canlandıran Batı, aynı zamanda Batılı/beyaz olmayanları düşmanlaştıran kolonyal ırkçılığı yaygınlaştırma yoluyla oldukça ikircikli bir yaklaşım sergilemektedir. Bu bağlamda, demokratik ve ırkçılık-karşıtı oldukları iddiasında bulunan Batı devletlerinin İsrail’in 7 Ekim 2023 tarihinde Gazze’deki Filistinlilere yönelik yaptığı soykırım karşısında, Hamas’ın elinde bulunan İsrailli rehineler konusu dışında korudukları sessizlik çok katmanlı bir söylem niteliğindedir. Bu suskunluk, soykırımın üstünü örtme ve dolayısıyla insan kıyımına destek anlamı taşımanın yanı sıra, soykırımın ardında gizlenen ama açıkça dillendirilmeyen <strong>Filistin-karşıtı ırkçılığın</strong> somut bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p>C. Heike Schotten, “Zionism and the War(s) on Terror: Extinction Phobias, Anti-Muslim Racism, and Critical Scholarship” (2024) (Siyonizm ve Terörle Savaş(lar): İmha Korkuları, Müslüman-Karşıtı Irkçılık ve Eleştirel Bilimsel Literatür) makalesinde, bu duruma varan sürecin “Siyonizmin inkar edilegelen retorik, siyasi ve küresel düzlemde yürütülen Terörle Savaş’ın (War on Terror) duygulanım merkezi [kişilerin bu savaşa duygusal tepki ile katılmasının temin edilme noktası—E. Lâle Demirtürk<u>]</u>” olduğu görüşünü ileri sürmektedir. 11 Eylül saldırılarından itibaren ABD’de yeni muhafazakarların da açıkça desteklediği siyonist ideoloji çerçevesinde, 7 Ekim 2023’ten beri sürdürdüğü Gazze soykırımında görüldüğü gibi İsrail devleti “‘terörizm’ ifadesini incelikli bir ırksallaştırma aparatı şeklinde geliştirmeyi başarmıştır.” Bu aparat dünyada Batılı güç odakları ile Batı taklitçisi rejimlerde, “iç siyasette muhalif kesimleri şeytanlaştırmak ve dış düşmanlara da savaş açmak için hegemonyacı yaklaşımın derinleşmesini sağlamıştır.” Bu söylem “milyonlarca Arap, Müslüman ve Filistinlinin kanlarıyla dolup taşan” saldırılara dönüşmüştür. “11 Eylül saldırıları ile Nazilerin gerçekleştirdiği Holokost (ve günümüzde de Hamas’ın 7 Ekim saldırıları) arasında kurulan ideolojik ve retorik ilişki” İsrail’in bu konuda temel rol oynadığını göstermektedir. Gazze soykırımı da Terörle Savaş’ın sürdürülme mantığının temeline yerleştirilen “‘terörizm’ söyleminin ideolojik bakımdan meşrulaştırılması olarak anlaşılmalıdır.” Ancak görünürde yapılan terörle mücadelede gizlenen esas gündem Müslüman-karşıtı ırkçılık olduğundan dolayı, Schotten’in Batı’da yaygın biçimde kullanılan terörizm ifadesi yerine “21. yüzyıl ‘terörizm’ söylemi” diye nitelendirdiği gerçeğin önemi iyi anlaşılmalıdır. Bu hal, 11 Eylül sonrasında açıkça gözler önüne serilen “Nazi soykırımı ile Yahudi mağduriyetini ayrıcalıklı bir hale getiren Siyonist yerleşimci sömürgecilik versiyonundan kaynaklanmaktadır.” Bu kurgusal çerçeve “modernite ve modern dünya politikasının sınırlarını belirleyen istisnai bir durumu” dünya kamuoyuna sunmuştur. Siyonizm ile onun vasıtasıyla hayata geçirilen 21. yüzyıl ‘terörizm’ söylemi gerçekte varoluşsal ahlakileştirme biçimleridir” ki bunlar, Schotten’ın ifadesiyle “imha edilme korkularıdır” (extinction phobias). Bu korkular vasıtasıyla muhtemel saldırılara karşı kendini savunmaya hazır bir devlet, korktuklarını “ortadan kaldırıp yok edecek retorik ve şiddeti, saldırıları önleyici tedbir amaçlı kullanma” argümanını geliştirmektedir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Bu noktada önemli bir hususa dikkat çekilmesi gerekiyor ki o da şudur: İsrail’in ve özellikle ABD’de 11 Eylül saldırılarından sonra “terörist” kategorisi ile Müslüman-karşıtlığı eşanlamlı kullanılması neticesinde, İsrail’in Filistin’de ve şimdilerde özellikle Gazze’de “kimsenin masum olmadığı ve herkesin Hamas’la bağlantısı olduğu iddiası ile imha planını meşrulaştırması” birlikte düşünülmelidir. Bu anlamda Batı devletlerinin toptancı bir hüküm vermek suretiyle, Sohail Daulatzai ve Junaid Rana’nın “küresel Müslüman” (global Muslim) diye nitelediği bir figür icat edilmiştir: Bu stereotip bütün Müslümanların şiddete eğilimli, geleceği hiçe sayan, ölümü hayata tercih ederek dünyada her canlıyı yok etme planları yapan bir varlık türünü inşa etmiştir. Böyle bir kurgu Müslümanları denetim altında tutmayı, işkence etmeyi, katliamla yok etmeyi, hatta ülkelerini işgal etmeyi meşru sayan bir zemin açmıştır. Böylelikle “terörizm” kategorisi “cezalandırıcı bir ırksallaştırmanın son derece etkili bir söylemini oluşturmuştur, çünkü bu söylem beyazların masumiyeti ile yerli halkların ‘vahşiliği’ temelli yerleşimci işgalci kolonyal mantık dahilinde hareket etmeyi sağlamaktadır.” Bu bağlamda, “bir yanda Müslüman-karşıtı ırkçılık, diğer yanda ise yerleşimci sömürgeciliğin sürekli tekrar edilmesi olarak anlaşılması gereken Terörle Savaş’ın ortak amacı “medeniyetçi ahlakçılıktır” ki bu durum, “imha etme korkusu” ve “aşırı sağın kıyımcılık” arzusu gibi iki unsur ile açıklanabilir: Batı/ABD devletleri kendilerine yönelik tehdit kaynaklarını bertaraf etmek ve medeniyetlerini korumak adına savaşırken, aşırı sağ siyasi kanatta yer alanlar da terörist tanımı kapsamına aldıkları çeşitli etnik ve ırksal grupların yok edilmesini desteklemektedir. Burada Batı medeniyetini korumanın ahlaki yönü ise, “İslam’ın ırksallaştırılması” ya da İslamcı terörün “yerli ‘vahşi’ halkların çağdaş versiyonu olarak görülmesinden ibaret değildir.” Bütün dünyada olduğu gibi aşırı sağcı ve faşist ideolojik bakış açısından beyazların “imha edilme korkusu” terörle mücadelede ahlaki bir sorumluluk anlayışını ön plana çıkarmaktadır.”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Amy Kaplan’a göre, 11 Eylül saldırıları ABD ve İsrail tarafından birlikte sömürülerek aralarında bulunan ittifakın güçlenmesine yol açarak ikisinin de emperyal projelerini desteklemiştir. Böylelikle de, Amerikan-karşıtlığı ile Anti-semitizm aynı kefeye konarak ABD’yi “anavatan” (homeland) imgesi ile ön plana çıkarırken, Filistin topraklarının da vaat edilmiş toprakların [adeta kendi çıkarlarına uyarladıkları bir tanrı iradesini siyasallaştıran—E. Lâle Demirtürk] Yahudilerin anavatanı olduğu iddiasını gündeme taşımıştır. Son tahlilde “imha edilme korkusu” ile “21. yüzyıl terörizm söylemi” konusuna cevap verecek yasalar da “beyaz üstünlüğü ya da yerleşimci işgalci devletlerin imha korkuları üzerinden yapılmıştır.” Ancak aşırı sağcı beyaz grupların ırkçı terör eylemlerini içine alan bir ifadenin  bizzat yasalarda yerini almaması gerçeği ise, mevcut beyaz üstünlükçü siyasetin bir parçası olan “imha edilme korkusu” ile “21. yüzyıl terörizm söyleminin” temelde beyaz egemen toplum düzeninin bekasını sağlamaya hizmet ettiğini göstermektedir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p>Adan Tatour ve Lana Tatour, “The Criminalization and Racialization of Palestinian Resistance to Settler Colonialism” (2023) (Yerleşimci İşgalci Sömürgeciliğe Karşı Filistin Direnişinin Suçlulaştırılması ve Irksallaştırılması) makalesinde, önemli bir noktayı incelemektedir. İsrail’in uzun yıllardır zulme boyun eğmeyen Filistinlileri “ırkçı suç veya terörist eylem” çerçevesinde sınıflandırarak suçlulaştırması (criminalization) neticesinde mahkemede ceza almalarını sağlamanın yanı sıra, ırksallaştırılan yasal uygulamalar vasıtasıyla Filistin halkına dair Yahudi-karşıtı ırkçılık yapan bir kitle algısını dünyaya yaymayı ve inandırıcı kılmayı başarmıştır. “Filistin direnişini ırkçı ve terörist eylem olarak çerçeveleyen İsrail yargı sistemi, Filistinlileri sadece işgalci kolonyalizme direnmeleri nedeniyle suçlulaştırmamakta, aynı zamanda anlamsız biçimde yerli yersiz şiddet kullanan zaptedilemeyen vahşiler olarak da ırksallaştırmaktadır (racialization).” Aslında, İsrail devleti “suçlulaştırma etiketini, direnişi zorunlu kılan kendi yaptığı kolonyal baskı, zulüm ve mülksüzleştirme diye nitelendirilecek siyasi bağlamı hafızalardan silmek için kullanmaktadır.” Dolayısıyla, “direnişi suç sayma ile suç karşısında toplumsal güvenliği sağlama çabası, siyasi çekişmelerin kolonyal bakımdan kültürelleşmesi temeli üzerine inşa edilmektedir ki tam da bu noktada, yerleşimci işgalci sömürgeciler ile sömürgeleştirenler arasında yer alan siyasi mücadele modernlik öncesi ya da modern olmayan kültürler ile uygar modern işgalci devlet arasındaki bir çatışma şeklinde yansıtılmaktadır.” Bu durumda, “siyasi çekişmenin kültürelleştirilmesi de Filistinlilerin denetlenme ve ehlileştirilme (disipline edilmesi) ihtiyacı içerisinde olup, kanunları çiğneyen (modernite öncesinden kalma) bir topluluk şeklinde temsil edilmesini meşrulaştırmaktadır.” Nitekim, 1948’de İsrail devletinin kurulması ile başlayan kolonize etme sürecinde işgale karşı anti-kolonyal Filistin direnişini kolonyal bir ifade ile çarpıtarak “vahşi Filistinlilerin savunduğu milliyetçiliği Yahudi-karşıtı ırkçılık” şeklinde betimlemiştir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a></p>
<p>Ancak bugün Batı devletleri ile destekçileri konumundaki küresel sermaye ve güç odaklarının ekonomik çıkarlarına hizmet eden siyasi kararları karşısında ırkçılık ile mücadele etme çabaları, aynı zamanda ırkçılık-karşıtlığı söyleminin de iyi anlaşılması gereğini doğurmaktadır. Barış tasavvurunun savaşın devam ettirilmesinin araçsallaştırılmasından ayrılamayacağı gerçeğine benzer şekilde ırkçılık-karşıtlığı siyasetinin de ırkçılık temelli neoliberal ekonomipolitiğin ve beyaz egemen toplum düzeninin sürdürülmesinin bir aparatı haline geldiği tehlikesi oldukça karmaşık bir tablo ortaya koymaktadır. John Solomos <em>Antiracism: A Critique</em> (2025) kitabında, ırk temelli toplumsal eşitsizliklerin giderek daha da yaygınlaştığı Batı toplumlarında ırkçılık ile mücadele etmek amacıyla üretilen ırkçılık-karşıtlığı (antiracism) kavramının, bazı akademik çevrelerin yanı sıra bilimsel araştırmacılar tarafından bilinçsizce kullanım ve uygulamalarını da içine alan geniş kapsamlı bir eleştiri yapmaktadır. “Iırkçılık-karşıtlığı hakkında yapılan tartışmaların aslında günümüzde süregelen kültür savaşlarının bir parçası olduğu”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> fikrini ortaya atmaktadır. Neo-faşist  ve aşırı sağın yükselişine bağlı olarak 1990’lı yıllardan itibaren sıkça kullanılmaya başlanan bu kavram, 21. yüzyılda da önemli bir konu haline gelmekle birlikte, bilimsel araştırmacılar tarafından tam anlamıyla mercek altına alınmamıştır. Bu açıdan anaakım bilimsel normatif perspektifin şekillendirdiği akademik çalışmalarda, bir paradigma değişikliğine giderek ırkçılık-karşıtlığını merkeze alan bir bakış açısı geliştirilmesi gerekmektedir. Bunun nedeni, günümüzde “yeni muhafazakar ve sağcı siyasi kanatta yer alan ideologların ırkçılık-karşıtlığını hedef tahtasına oturtmaları” olarak gösterilebilir. Bu saldırılar “Batı değerlerine ve bir o kadar da toplumsal beraberlik ile ırkçılık-karşıtlığının korumaya çalıştığı azınlık gruplarının çıkarlarına bir tehlike oluşturan bir ideolojiyi temsil ettiğini iddia ettikleri ırkçılık-karşıtlığının göz ardı edilmesine” yol açmıştır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></p>
<p>Siyaset sosyolojisi ve sosyal kuram alanında akademisyen olan Alana Lentin, “ırkçılık-karşıtlığını konu alan bilimsel çalışmaları son birkaç on yılda değişen siyasi iklimin çerçevesine yerleştirmektedir.” Bu değişim “İslamofobinin hızla tırmanışı, göçmenler ile mülteciler için düşmanlık besleyen çevrelerin oluşması ve ırksallaştırılan azınlık ile diğer dışlanan grupları hedef alan ırkçı toplumsal hareketlerin yepyeni biçimlerinin gelişmesi” şeklinde özetlenebilir. Ancak unutmamak gerekir ki, ırkçılık-karşıtlığı hakkında yapılan araştırmalar çoğunlukla “beyaz ırkçılık-karşıtı kuruluşlar ile aktivistlerin yaptıkları çalışmalar üzerine bina edilmek suretiyle, ırksallaştırılan azınlık ve göçmenlerin sesleri bilimsel alanda geri plana itilmektedir.” Irkçılık-karşıtlığı, ırkçılık tarihi ve pratikleri göz önünde tutulmadan anlaşılamaz. Irkçılığın tarihsel süreci neticesinde, bugün İngiliz toplumunda farklı unsurlar ele alınırken, ABD toplumunda genellikle “Siyahların Hayatları Önemlidir hareketi ile Eleştirel Irk Teorisi’ni vurgulayan kamusal tartışmalar yapılmaktadır.” Günümüzde “ırkçılık-karşıtlığı konusu etrafında değişen politikalar, aslında 20. yüzyılın sonları ile 21. yüzyılın başları arasındaki dönemde ortaya konmuştur.” Bu dönemde görülen siyasi fikir uyuşmazlığı açıktır. Siyasi sol ve bu çizgide düşünenler ırkçılık-karşıtlığına önem verirken, yeni muhafazakarlar ve yeni sağın siyasi kanadında yer alanlar ise, buna muhalefet etmişlerdir.” Donald Trump ilk başkanlık döneminde ırkçılık-karşıtlığına muhalefet eden [yani ırkçı olmayı ayrıcalıklı kılmaya dair—E. Lâle Demirtürk] tartışmaları daha da siyasallaştırmıştır.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></p>
<p>Bugün ırkçılık-karşıtlığının 20. yüzyıl sonlarında taşıdığı anlamdan farklı bir döneme tanıklık edilmektedir. Bu bağlamda, artık “popülizm, beyaz milliyetçiliği ve ırkçılık politikalarına dair tartışmalar, 21. yüzyılın ilk yarısında öne çıkan ırksal politikalar ve mobilizasyonların hitap edeceği türden bir karşılığın toplum ve siyasette bulunmasını gerektirmektedir.” Toplumda bir kesim tarafından önerilen bir çözümün siyasi çıkar uyuşmazlığı nedeniyle, başka bir kesim tarafından olumlanmaması doğal bir durumdur. Yeni sağ siyasi kanadında yer alan aktivistler ile siyasi figürlerin “ırkçılık-karşıtlığı gereğine karşı çıktıkları” açıkça ortadadır. Özellikle ABD odaklı çalışmalarda görüldüğü üzere, bu karşı çıkma durumu, “eğitim ve üniversiteler gibi alanlarda ırkçılık-karşıtlığının toplumsal birlik ve beraberlik ile ulusal kimliğe potansiyel bir tehdit oluşturduğu iddiasından” kaynaklanmaktadır. Bugün gelinen noktada Solomos, içinde bulunduğumuz dönemin koşulları çerçevesinde her toplumun kendi yapısına uygun ırkçılık-karşıtlığı temelli politikalar ve stratejiler üretmesi gerektiğini savunmaktadır. Küresel Kuzey ve Küresel Güney’in gündelik hayat pratiklerine bakıldığında, bunun hayati önemi tartışılmaz bir boyut kazanmıştır. “Irkçılık-karşıtlığı ideolojilerinin ötekileştirme ve insanlık-dışılaştırma (dehumanization) süreçlerini şekillendirmede fayda sağlayacağı da muhakkaktır.”</p>
<p>David Theo Goldberg 2015 yılında yazdığı bir eserde, Filistinlilerin insanlık-dışılaştırılmasının, çeşitli anti-semitizm biçimlerini güçlendirdiğine dair görüş ileri sürmüştür: İsrail tarafından “Filistinlilerin hedef alınarak hayvan muamelesine maruz bırakılması, ölümcül neticeler doğurabilecek bir anti-semitizm fitilini ateşlemektedir:” Solomos da bu tespitin 7 Ekim 2023 tarihinden itibaren Gazze’de süren soykırıma varan katliamlardan dolayı anti-semitizmin gittikçe arttığı gerçeğini doğrular mahiyette olduğunu savunmaktadır. Bu bağlamda, Solomos’a göre, “ırkçılık-karşıtı bir tasavvur” geliştirmek amacıyla, “ırk kategorileri ile şekillendirilmeyen bir toplumun neye benzediğini düşünmek” ABD toplumu ile dünyadaki bütün toplumların ortak insanlık (common humanity) değerleri etrafında birleşmesine vesile olacak beklentileri beraberinde getirecektir.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a></p>
<p>Brunilda Pali ve Polly Pallister-Wilkins, “From Police Violence to (Self) Censorship: Mapping the Continuum of Criminalization of Student-led Palestine Solidarity Activism in the Netherlands” (Polis Şiddetinden Öz-Sansürcülüğe: Hollanda’da Öğrenci Liderliğinde Filistin Dayanışması Aktivizminin Suçlulaştırılması Sürekliliğinin Haritasını Oluşturmak) makalesinde son derece önemli bir noktanın altını çizmektedir. Onlara göre, Batı’nın ve özellikle Avrupa’nın ırkçılık-karşıtlığına dair duruşu İsrail’in Gazze’de uyguladığı Filistinlilere yönelik soykırımını eleştirmek söz konusu olduğunda, anti-semitizm adı altında sansürlenmekte olup, örneğin Hollanda’da Filistinlilere destek veren öğrencilerin liderliğinde yapılan dayanışma amaçlı gösteri ve hareketler suçlulaştırılmaktadır (criminalization). “Öğrenci intifadası” (ayaklanma) olarak nitelenen bu dayanışma hareketlerinin suçlulaştırılmasının, aslında “akademik özgürlük, demokrasi ve adalet için bir turnusol kağıdı vazifesi gördüğünü” de belirtmekte fayda vardır. Dünyada da çok sayıda öğrenci Gazze’deki soykırımın durdurulması amacıyla çeşitli protestolar düzenlemiş, hatta ağırlıklı olarak “üniversitelerin de silah tüccarları ve İsrail yükseköğretim kurumları ile işbirliği yapılmasını boykot etmişlerdir.” Kuzey Amerika’dan Avrupa’ya, Avustralya’dan Güney Afrika’ya kadar uzanan bir dünya coğrafyasında bazı üniversite kampüslerine çadır kurmak, binaları işgal etmek ve protestolarını ortaya koymak gibi öğrenci ve öğretmen eylemleri üniversite yönetimleri tarafından çağrılan polislerin bu gruplara şiddet kullanarak sert müdahalelerde bulunmaları ile sonuçlanmıştır. Öğrencilerin liderliğinde oluşturulan “Filistinlilerle dayanışma amaçlı bu toplumsal hareketlere” katılan akademisyen, öğretmen ve öğrencilerin okullardan atılmalarına varıncaya kadar aldıkları katı önlemleri “anti-semitizmle mücadele kapsamında meşrulaştırmaktadır.” Bu bağlamda, Filistin halkı ile dayanışma konusu, 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında başlatılan “Terörle Küresel Savaş” (Global War on Terror) uygulamalarının mirası kapsamında ele alınmalıdır. Samuel Huntington’ın “medeniyetler çatışması” tezinde ifadesini bulan ve Pali ile Pallister-Wilkins’in “medeniyetçi ırkçılık” diye nitelendirdikleri durum, “Arapları, Müslümanları ve özellikle de Filistinlileri doğuştan şiddet eğilimi olan, irrasyonel ve ‘Batı değerlerine’ muhalif olarak kurgulayan Batı söylemini halen şekillendirmeye devam etmektedir.” Bu oryantalist perspektiften bakılınca, “İsrail tam anlamıyla medeniyeti savunan kuşatılmış bir demokrasi, Filistinlilerin direnişi ise barbarlık ile eşleştirilmektedir ki bu mantık sadece Filistinlileri değil aynı zamanda onlara destek olanları da meşruiyet zemini dışına itmektedir.” Bütün Batı toplumlarında da benzer yaklaşımların mevcut olması gösteriyor ki, aktivizmin yanı sıra düşünce ve ifade özgürlüklerinin baskı altına alınması neticesinde “üniversite yönetimlerinin başvurduğu önlemler ve uyguladıkları politikalar “güvenlik ve anti-semitizm söylemlerinin bir silah olarak kullanıldığı” gerçeğini açığa vurmaktadır.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a>  Bu görüşlerden hareketle, Filistin’deki soykırım üzerinden şöyle bir değerlendirmede bulunmanın mümkün olduğu kanaatindeyim: Batı’daki üniversiteler, Filistin dayanışmasını engelleme operasyonları örneğinde olduğu gibi, temelde öğrenciler ile akademisyenlerin başka ülke insanlarıyla empati kurmalarını temin edecek akademik özgürlük ortamında yaşatılması gereken demokratik değerler savunuculuğu vasfını çoktan geride bırakmıştır.</p>
<p>Bu bağlamda, 20. yüzyılın ortalarına giderek dikkat çekici bir hususa ve bugün de farklı anlamlar yüklenerek canlı tutulan bir kavrama göz atmak gerekiyor. Danimarka’da bulunan Roskilde Üniversitesi akademisyenlerinden Somdeep Sen, “‘Axis of Evil’ and the Academic Repression of Palestine Solidarity” (Şer Ekseni ve Filistin ile Dayanışmanın Akademik Hayatta Bastırılması) makalesinde, gündelik hayatta “Filistin halkı ile dayanışma hakkında kullanılan herhangi bir ifade akademik hayatta da benzer yaklaşımlar ile eleştiri yağmuruna tutulmaktadır” tespitinde bulunmaktadır. Filistin davasını savunan araştırmacıların eserleri “bilimsel ölçütlere uymayan siyasi nitelikli yayın olarak görülmekte, Filistin’i savunmak terörizm ve antisemitizm destekçiliği ile bir tutulmaktadır ki bu aynı zamanda Filistin ile dayanışmayı da toksik bir içeriğe dönüştürmektedir.” Böylelikle, akademik hayatta karşılaşılan bu sorun, sadece bir antisemitizm tanımını uygulamaktan ziyade 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra başlatılan “Terörle Küresel Savaş (Global War on Terror) söylem ve politikalarından devralınan bir mirası temsil etmektedir.” Dünya “iyi” ve “kötü” arasında kutuplaştırılmış ve buna göre de “‘iyi’ kategorisi terörizm ile mücadele eden bütün halklar ve ulusları, ‘kötü’ kategorisi de sözümona terörist örgüt ve ideolojilere destek veren toplumları, kültürleri ve ulusları kapsamaktadır.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a></p>
<p>Nitekim, Sen’e göre, 11 Eylül saldırılarından sonra “görünüş itibarıyla Orta Doğu’lu kişilere benzeyenleri hedef alan ırkçı şiddette büyük ölçüde bir artış görülmüştür ki bunun yanı sıra şüpheli zannıyla çok sayıda Arap ve Müslüman asıllı Amerikalı da gözaltına alınıp suçlu bulunarak cezaevlerinde yatmak zorunda kalmıştır.” Küresel anlamda da “terörizm ile yapılan mücadele, mevcut uluslararası ilişkilerde görülen ırksallaştırılan hiyerarşik bölünmeyi daha katı bir cepheleşme haline getirmiştir. Bu durum Küresel Kuzey’i iyi değerler ve demokratik düzenin yeri, ‘daha koyu deri rengi olanların bulunduğu’ Küresel Güney’i ise belirsizlik, düzensizlik, kötülük ve ‘beyaz’ Kuzey’e muhalif değerlerin yeri olarak tanımlama yoluna gidilmesi” neticesini doğurmuştur. Dolayısıyla, Filistin gibi halk direnişi olan yerlerde medyaya yansıtılan şiddet algısı neticesinde, İsrail’in yaptığı zulüm ve vahşeti gözden uzak tutan dünya medya organları ve uluslararası kuruluşların vasıtasıyla Batı “Filistin’i, Filistin özgürlük mücadelesini ve Filistin ile dayanışma gibi konuları kötülük tarafına yerleştirmiştir.” Kuzey Amerika ve Avrupa’daki üniversite kampüslerinde 2024 yılının Nisan ayından itibaren öğrencilerin kamp kurarak Filistin ile dayanışma gösterilerine devam etmesi, üniversitelerin İsrail  politikalarından faydalanmaya son verme çağrılarında bulunması polis şiddeti ile karşılık bulmuştur. Aslında bu üniversiteyi dekolonize etme girişimi, Küresel Kuzey’de üniversitelerin “ırksal hiyerarşik küresel düzenin temeli üzerine inşa edilen bilgi üretiminin bulunduğu kolonyalizm ve emperyalizm mirasını devam ettiren kurumlar olduğu gerçeğinin açıkça görülmesini de sağlamıştır.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> Sen’in görüşlerinden hareketle, günümüzde Filistin’in özgürlük mücadelesine destek çaba ve hareketlerine dair bir değerlendirme yapmamız gerekiyor ki o da şudur; bu durumda esas tehlike, Batı tarafından tarih boyunca ötekileştirilen bir Müslüman halkın soykırımını destekleyen düşünce biçiminin, bilim adı altında inşa edilen söylemin ardına gizlenerek göze batmaması sağlanan bir ırkçılık pratiğinin uygarlık kisvesi altında sinsice yürütülmesinin toplumlar kadar akademik hayatı şekillendiren bilimsel zihniyeti de sömürgeleştirmesi meselesidir.</p>
<p>Jairo I. Fúnez-Flores, “The Coloniality of Academic Freedom and the Palestine Exception” (2024) (Akademik Özgürlüğün Kolonyalliği ve Filistin İstisnası) makalesinde, Dekolonyal Düşünce alanındaki akademisyenlerin bilimsel literatür ve üniversite eğitim-öğretiminde mevcut kolonyal düşünce ve yaklaşımları dekolonize etmemelerini sorgulamaktadır. İsrail’in yaptığı soykırım hakkında konuşmak akademik özgürlük kapsamında olduğu halde, üniversitelerde ve bilimsel yayınlarda çekinceli davranarak suskunluklarını muhafaza eden akademisyenler aynı zamanda soykırım gerçeğini dile getirenlere karşı da antisemitizm yaptıkları gerekçesiyle tavır almaktadır.</p>
<p>Dekolonyal Düşünce alanı kapsamında modern/kolonyal dünyanın değerlerini üstün görerek yapılan sözde bilimsel ölçütlere dayalı akademik yayınlarda objektiflik iddiasına rağmen benimsenen ırkçı perspektife karşı çıkan Fúnez-Flores’in bizzat kendisinin “The Coloniality of Power and Social Classification” (2025) (İktidarın Kolonyalliği ve Sosyal Sınıflandırma) makalesinde “dekolonyal teorik intifada”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> (decolonial theoretical intifada) şeklinde yaptığı kavramsallaştırma ise, “dekolonyal düşünce alanında ortaya konan kuramların, halen [Filistin’de olduğu gibi kolonyalizme karşı direniş gösterilerek—E. Lâle Demirtürk] mücadele edilen alanlara uygulanmak suretiyle yeniden tanımlanması ve gözlemlenen pratiklerle birleştirilerek çalışılması görüşünü” ortaya atmaktadır. Bu anlamda Fúnez-Flores’in yükseköğretim kurumlarının sığ bir bilimsellik anlayışını sürdürenlere yönelttiği şu soruyu son derece kıymetli buluyorum: “Bizler akademik yayınlarımızda kullandığımız söylemlerde hangi hikâyeleri inşa etmeliyiz ve bunları barbar, insanlık-dışı teröristler olarak temsil edilen halklar için sarsılmaz bir destek gösterme sürecinde nasıl ifade etmeliyiz?” Bu noktada, Filistin halkının zulüm, vahşet ve soykırım karşısında direnişini suç olarak gösteren Batı’nın ve özellikle de ABD’nin aparatı olan Siyonist Akıl ve İsrail devleti’nin bir halkı sadece topraklarından değil, tarih kayıtlarından da silerek çıkarma politikalarına kayıtsız kalınmamalıdır. Bu halkın “deneyimlerini, halkının kültürüne dair bilgisini, tarihini, direnişini” kısacası kendi hikâyesini merkeze taşıyan bir söylem kullanarak paradigma değişikliğine gitmek, adil ve sorumlu bilinç sahibi bütün akademisyenlerin ciddiyetle yerine getirmeleri gereken bir görev olarak değerlendirilmelidir.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a></p>
<p>Na’ama Carlin de “Özgür Filistin” arzusunu hayata geçirmek için Filistin halkını hangi ifadelerle anlatmamız hususuna odaklandığı “There is No Beginning” (2024) (Hiç Bir Başlangıç Yok) makalesinde, yok edilen Filistin halkını anlatmanın imkansızlığını göz önünde bulundurarak şu acı dolu satırlara yer vermektedir: “Onbin çocuk, örneğin. Bunu nasıl sayıyoruz? Onbin çocuk ki her birisi kendi içinde bir dünya, bir takımyıldızın merkezinde parıldayan bir yıldız, ama diğer yıldızların ışıklarının söndürüldüğünü biliyoruz. Onbin çocuk. Onların umutlarını nasıl sayıyoruz ki onlar da şimdi yok? Ya gülmeleri? Onbin gelecek akıl almaz bir vahşetle yeryüzünden silinmiş durumda.” Bu acıyı tam anlamıyla ifade edecek kelime bulma acziyetimize işaret eden Fúnez-Flores, uygun ifadelerin bulunması ile yapılan eleştirilerin Batı tarafından susturulduğunu da unutturmamanın önemini vurguluyor: Filistin meselesi “kolonyal gerçeklik” ile eşleştirilerek marjinlere itilmek yerine, merkeze alınarak kolonyal pratikler hakkında Filistinlilerin kendi gerçeklerini anlattığı ve kendi adlarına konuştukları bir tartışma alanı açılmalıdır. Bu paradigma değişikliği yapılmadığı takdirde, Batı/ABD destekli Siyonist sömürgeci politikalar hakkında suskun kalmayı objektif bir bilimsel yaklaşım yanılgısı içinde benimseyen akademisyenler, aslında sömürgecilik sisteminin inşa ettiği “kapitalizm ve kolonyalizmin temel taşı olan ideoloji ve siyaset ekonomisine” hizmet eden üniversiteler gibi kolonyal kurumların bu gerçeğini açıklama yükümlülüğünü taşımalıdırlar.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a></p>
<p>ABD’nin yanı sıra Avrupa ülkelerinde de Batılı/beyaz egemen “iktidar kolonyalliği” çerçevesinde anlaşılması gereken Filistin ile dayanışmanın suç sayılması yaklaşımı, toplumlara benimsetilmektedir. Bu anlamda, 21. yüzyılın başından itibaren beyaz Alman toplumunu tehdit eden yeni bir anti-semitizmin varlığının sıklıkla dile getirilmesi, aslında çoğunluğu Müslüman ve Filistinlilerden oluşan mültecileri ve göçmenleri suçlayıcı bir söylem olarak ortaya konmuştur. “Uluslararası düzlemde Filistinliler ‘İslamcı terör,’ ve ‘anti-semitizm’ ile eşleştirilerek Batı ile savaşan ‘irrasyonel dünyayı temsil eden gruplar’” şeklinde yapılan algı yönetimi oluşturulmuştur. 7 Ekim 2023’te Gazze soykırımının başlamasıyla birlikte Filistin-karşıtı ırkçılık had safhaya ulaşarak öğretim kurumlarında ve üniversitelerde Filistinlilere yönelik baskılar artmıştır. İsrail Gazze’de eğitim imkanlarını yok ederken, Almanya’da da yükseköğretimde Filistin konusu müfredatlardan çıkarılmıştır. Bu baskılar neticesinde, Filistinli üniversite öğrencileri soykırımı destekleyen Alman devlet yönetimi tarafından “suçlulaştırılmış” ve kendi fikirlerini özgürce ifade etmekten korkar hale gelmiştir.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a> Avrupa ülkelerinde Filistin’e destek vermek için düzenlenen gösterileri yapanlar anti-semitizm suçlamalarına maruz kalarak tutuklanma sürecinde, Almanya’nın yavaş işleyen bürokratik sistemi “ülkede artan anti-semitizm ile savaşmak” gerektiği gerekçesiyle bu konuda oldukça hızlı kararlar alınmıştır. “Anti-semitizm kanunları bir silah gibi kullanılmış” ve bunun neticesinde Filistin’e destek veren aktivistler “terörizm ile suçlanmıştır.” Görünen o ki, bizzat “Filistin ile dayanışma susturulmak” istenmiştir.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a></p>
<p>Araştırmacı gazeteci, yazar ve belgesel yapımcısı Yahudi asıllı Avustralyalı Antony Loewenstein, <em>Filistin Laboratuvarı: İsrail İşgal Teknolojilerini Dünyaya Nasıl İhraç Ediyor?</em> kitabında, “İsrail’in Filistin laboratuvarı küresel bir yıkım ve şiddetten besleniyor” görüşünü dile getirmektedir. Batı’ya ihraç ettiği savunmayı güçlendiren, mültecilerin gözetim altında tutulmasınıa yarayan ve biyometrik veritabanlı teknolojilerle sağlanan sınır güvenliği gibi iş alanlarında hizmet veren İsrail’de Elbit gibi şirketler “bundan en çok yararlanan kurumlar(dır).”<a href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a> Loewenstein’ın bu görüşleri Gazze’de uygulanan soykırıma karşı çıkarak İsrail’in gelecek ilaç ve gıda yardımlarına engel olarak açlıktan ölmelerine sebep olduğu Filistinlilere insani yardım ulaştırmak için çok sayıda ülkeden aktivistlerin katıldığı Sumud filosu ile geçerli olmuştur. Bu filoya İsrail askerlerinin uluslararası hukuka aykırı şekilde yaptığı kötü muamele ve birkaç gün boyunca tutuldukları cezaevi hücrelerinde aç ve susuz bırakılmaları karşısında dünya kamuoyu İsrail’e karşı duruş sergilemekte ve giderek askeri gücünden ve Müslüman Filistin halkını yok etmekten başka bir marifeti olmayan İsrail devleti küresel anlamda itibarını kaybederek yalnızlaştırılmak suretiyle 8 Ekim 2025’te Hamas’la ateşkese mecbur bırakılmıştır. İsrailli tarihçi ve sosyalist aktivist Ilan Pappé <em>Filistin-İsrail Meselesinin Tarihi</em> (2025) kitabında, şu açıklamada bulunmaktadır: Sömürgecilikten farklı olarak “yerleşimci-sömürgecilikte sömürgeci, yerli toplumu tamamen sömürgecinin toplumu ile değiştirmeyi amaçlar.” Nitekim İsrail’in Filistinlilere yönelik uyguladığı katliamlar ve soykırım 7 Ekim 2023’ten itibaren daha görünür hale gelmiş olup, yerleşimci-sömürgecilerin her zaman yaptıkları gibi bu toprakların gerçek sahibi olan yerli Filistin halkı tarihini, kültürünü ve canlarını yok ederek topraklarını boşaltan İsrail’in “yerleşimci-sömürgeciliğine maruz kalmıştır.” Gerçekte Batı tarafından “yeni bir ‘terörle savaş’” adına demokratik hakları yok sayılan Filistin halkının direnişinin “sömürgecilik karşıtı” bir halk hareketinın vatan topraklarını korumak için yaptığı kurtuluş savaşı olarak görülmesi gerekmektedir.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a></p>
<p>Ancak bu farkındalık bilincini uyandırma ihtiyacı aynı zamanda İsrail ve ABD ile işbirliği yapan Batı devletleri için sadece dış siyasetin değil iç siyasetin de değişim ve dönüşümü bakımından da büyük önem taşımaktadır. Amerikalı tarihçi Ellen Schrecker, 1950’lerde komünist öğretmenleri hedef alan McCarthy döneminin, Trump’ın ikinci başkanlık döneminde “Yeni McCarthyicilik” (new McCarthyism) şeklinde yeniden devreye sokulduğuna işaret etmektedir. Sözümona yapılan antisemitizmin önüne geçilme acziyeti yaşandığı iddiasıyla üniversitelerde akademisyenlere ve öğrencilere uygulanan baskıların artmasıyla üniversitelerin akademik özgürlük yönünden McCarthy döneminden daha da geriye götürüldüğü fikrini savunmaktadır.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a></p>
<p>Chetan Bhatt, “Antiracism and the Current Moment” (2025) (Irkçılık-karşıtlığı ve Günümüz) makalesinde, ırkçılık-karşıtı kesimler açısından Batı’da yükselen aşırı sağın “Avrupa ve Kuzey Amerikan toplumlarını sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel alanlarda değiştirmeye dair ırksal projeler yürütme” aşamasında görüldüğünü aktarmaktadır. Nitekim Trump’ın ikinci başkanlık döneminde “ABD ve Avrupa’da ırkçılığın transatlantik cephesini güçlendirecek türden hukuksuz ve anti-demokratik uygulamalarda” bulunmaktan çekinmemektedir. Avrupa’da ve ABD’de çokkültürlülük, göçmen ve mülteciler ile Müslümanlar zaman zaman daha da yoğun biçimde “Batı medeniyetine birer tehdit konusu” olarak görülmektedir. En tehlikelisi de, aşırı sağ kanadın farklı ırk gruplarına ulaşarak milliyetçilik kavramını destekleyen “çok ırklı bir aşırı sağ etrafında konsolide etmesidir.” Beyaz işçiler ve etnik/ırksal azınlıkların büyük bir çoğunluğunun sosyal güvenlikten yoksun ya da yoksulluk sınırında yaşadıkları düşünülürse, sosyo-ekonomik bağlamda, ırkçılık-karşıtı grupların “sosyal sınıf ile bütün toplulukların yaşadığı yoksunluğu yeniden siyasallaştırarak toplumun geneline yayılan bir ırkçılık-karşıtlığını yeniden inşa etmeleri kaçınılmazdır.”<a href="#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a> Bunu yaparken de, Batı devletlerinin kendi ırkçılık-karşıtlığı kisvesine bürünen ırkçılık hususunda çıkarlarına uygun biçimde siyasallaştırdıkları değerlere öz-eleştiri getirmeleri beklenmelidir. Batı’nın demokratikleşmesi sürecini gerçekleştırme adına, Batı-dışı toplumları kolonileştirme arzusuyla hizaya getirmek için kullandıkları demokrasi, insan hakları ve eşitlik temelli toplum hedefine varma çabasını göstermeleri gerekmektedir. Ancak bu takdirde, küresel insani ittifak oluşturan bir Batı’dan söz etmek mümkün görünmektedir. Batı’nın demokratikleşmesi çerçevesinde anlaşılması gereken bir ırkçılık-karşıtlığını yeniden inşa etmesi, dünyayı Filistin ile dayanışmanın suç sayılmayan ve özgürleştiren ortak bir geleceğin yaşanabileceği insanlık değerlerinin hayata geçirildiği uygarlık düzeyine taşıyacaktır.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Öğün, Süleyman Seyfi. “1492 Rûhu Geri Dönüyor”,  <em>Yeni Şafak Gazetesi</em>, 9 Ekim 2025. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 9 Ekim 2025. <a href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/suleyman-seyfi-ogun/1492-ruhu-geri-donuyor-4756664">https://www.yenisafak.com/yazarlar/suleyman-seyfi-ogun/1492-ruhu-geri-donuyor-4756664</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> C. Heike Schotten, “Zionism and the War(s) on Terror: Extinction Phobias, Anti-Muslim Racism, and Critical Scholarship”, <em>Critical Studies on Terrorism</em> Vol. 17, No. 4 (2024), 996, 997. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 6 Ekim 2025. https://doi.org/10.1080/17539153.2024.2337448.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Schotten, “Zionism and the War(s) on Terror: Extinction Phobias, Anti-Muslim Racism, and Critical Scholarship”, 998, 999.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Schotten, “Zionism and the War(s) on Terror: Extinction Phobias, Anti-Muslim Racism, and Critical Scholarship”, 1000, 1005, 1009.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Adan Tatour and Lana Tatour, “The Criminalization and Racialization of Palestinian Resistance to Settler Colonialism”, içinde Ed. C.Cunneen, A. Deckert, A. Porter, J. Tauri, and R. Webb, <em>The Routledge International Handbook on Decolonizing Justice</em>, (New York: Routledge, 2023), 97, 98, 100. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 27 Eylül 2025. <a href="https://www.taylorfrancis.com/chapters/oa-edit/10.4324/9781003176619-11/criminalization-racialization-palestinian-resistance-settler-colonialism-adan-tatour-lana-tatour">The criminalization and racialization of Palestinian resistance to set</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> John Solomos, “Preface”, <em>Antiracism: A Critique</em>, (Cambridge, UK: Polity Press, 2025), viii.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> John Solomos, <em>Antiracism: A Critique</em>, (Cambridge, UK: Polity Press, 2025), 1, 2, 3.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Solomos, <em>Antiracism: A Critique</em>, 17, 18, 20, 24.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Solomos, <em>Antiracism: A Critique</em>, 96, 116, 135, 144.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Brunilda Pali and Polly Pallister-Wilkins, “From Police Violence to (Self) Censorship: Mapping the Continuum of Criminalization of Student-led Palestine Solidarity Activism in he Netherlands”, <em>Criminological Encounters</em>, Vol 7, No. 1 (2025), published online first, September 18, 2025. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 27 Eylül 2025. <a href="https://www.criminologicalencounters.org/index.php/crimenc/article/view/178">From police violence to (self) censorship: Mapping the continuum of criminalization of student-led Palestine solidarity activism in the Netherlands | Criminological Encounters</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Somdeep Sen, “‘Axis of Evil’ and the Academic Repression of Palestine Solidarity”, <em>Middle East Critique</em> Vol. 33, No. 3 (2024), 335, 336. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 27 Eylül 2025. <a href="https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2370658">https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2370658</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Sen, “‘Axis of Evil’ and the Academic Repression of Palestine Solidarity”, 337-342.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Bu kavramın açıklaması için bkz. Jairo I. Fúnez-Flores, “The Coloniality of Power and Social Classification”, içinde Ed. Aníbal Quijano, Geo Maher, Jairo I Fúnez-Flores, <em>The Sage Handbook of Decolonial Theory</em>, (New York: The Sage Handbook of Decolonial Theory, 2025), 3-31.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Jairo I. Fúnez-Flores, “The Coloniality of Academic Freedom and the Palestine Exception”, <em>Middle East Critique</em>, Vol. 33, No. 3 (2024), 472, 480. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 27 Eylül 2025. <a href="https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2375918">https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2375918</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Fúnez-Flores, “The Coloniality of Academic Freedom and the Palestine Exception”, 482.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Anna Younes and Hanna Al-Taher, “Erasing Palestine in Germany’s Educational System: The Racial Frontiers of Liberal Freedom”, <em>Middle East Critique</em> Vol. 33, No. 3 (2024), 398, 399. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 27 Eylül 2025. <a href="https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2383444">https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2383444</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Sara Tanveer, “Silencing Solidarity: Europe’s lawfare against pro-Palestine activism”, <em>The Polis Project</em>, February 19, 2025. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 22 Eylül 2025.</p>
<p><a href="https://thepolisproject.com/read/europe-lawfare-against-pro-palestine-activism/">Europe’s Lawfare Against Pro-Palestine Activism</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Antony Loewenstein, <em>Filistin Laboratuvarı: İsrail İşgal Teknolojilerini Dünyaya Nasıl İhraç Ediyor?</em>, Çev. Özlem Özarpacı, (İstanbul: Metis Yayınları, 2024), 241.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Ilan Pappé, <em>Filistin-İsrail Meselesinin Tarihi</em>, Çev. M. Murtaza Özeren, (İstanbul: Ketebe Yayınları, 2025), 29, 120-127.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Ellen Schrecker, “Worse Than McCarthyism: Universities in the Age of Trump”, <em>The Nation</em>, April 3, 2025. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 6 Ekim 2025. <a href="https://www.thenation.com/article/society/mccarthyism-universities-trump-attacks/">Worse Than McCarthyism: Universities in the Age of Trump | The Nation</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> Chetan Bhatt, “Antiracism and the Current Moment”, <em>Ethnic and Racial Studies</em>, September, 2025, published online first. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 4 Ekim 2025.</p>
<p><a href="https://doi.org/10.1080/01419870.2025.2555562">https://doi.org/10.1080/01419870.2025.2555562</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/batinin-irkcilik-karsitligi-paradoksu-filistin-ile-dayanismanin-suc-sayilmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Suriye Nedir? Coğrafya Mı, Yoksa Vatan Mı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/suriye-nedir-cografya-mi-yoksa-vatan-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/suriye-nedir-cografya-mi-yoksa-vatan-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Sep 2025 14:14:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Göç]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20089</guid>

					<description><![CDATA[İkinci Dünya Savaşı yıllarında İngiliz Başbakanı Churchill, vatanları Alman işgaline uğramış Fransız halkına kimlik dağıtarak İngiliz vatandaşı olmayı teklif eder. Teklif millî vicdanda kabul görmez. İngiliz tâbiiyeti altında yaşamayı onuruna yediremeyen Fransız ulusal kimliği bunu reddeder. Çünkü ortaçağdan beri büyük devlet olma vasfını kaybetmemiş Fransa’nın arkasında en az bin yıllık bir tarih vardır. Ve tabiatiyle yine o tarihin potasında şekillenen canlı ve dipdiri bir Fransız ulusal kimliği. Köklü bir tarih şuûrundan beslenerek millet olma gerçeğini idrâk etmiş hiçbir insan topluluğu kendisine yapılan böyle bir teklife sıcak bakmaz. Avrupa’daki diğer komşularına, özellikle de Alman ve İtalyanlara göre hayli erken bir devirde birliklerini tamamlayarak ulus olma şuûruna ermiş Fransızlar da tarihlerinin en zor safhasında bile her haysiyetli milletin yapacağını yapmış ve teklifi ellerinin tersiyle bir kenara itmişlerdir. Suriyeli muhâcir kitlenin can havliyle ülkemize akın ettiği günden bu yana sık sık duyduğumuz yaygın bir söz var: “Ülkemiz işgal edilmiş olsa, bizler vatanımızı terk etmez, kanımızın son damlasına kadar savaşırız. Niçin Suriyeliler vatanlarını terk ederek ülkemiz topraklarına sığınıyorlar?” Tabiî söylenenler bununla da sınırlı değil. Ayrıca; “Yetişkinleri ayırın, verin ellerine birer silâh, gönderin hepsini cepheye.” de deniyor. Ve daha bir sürü şey… Bu sözler, Suriye’yi bilmemek, Suriyeli denilen insan varlığını tanımamaktan kaynaklanıyor büyük ölçüde. Mes’eleyi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İkinci Dünya Savaşı yıllarında İngiliz Başbakanı Churchill, vatanları Alman işgaline uğramış Fransız halkına kimlik dağıtarak İngiliz vatandaşı olmayı teklif eder. Teklif millî vicdanda kabul görmez. İngiliz tâbiiyeti altında yaşamayı onuruna yediremeyen Fransız ulusal kimliği bunu reddeder. Çünkü ortaçağdan beri büyük devlet olma vasfını kaybetmemiş Fransa’nın arkasında en az bin yıllık bir tarih vardır. Ve tabiatiyle yine o tarihin potasında şekillenen canlı ve dipdiri bir Fransız ulusal kimliği.</p>
<p>Köklü bir tarih şuûrundan beslenerek millet olma gerçeğini idrâk etmiş hiçbir insan topluluğu kendisine yapılan böyle bir teklife sıcak bakmaz. Avrupa’daki diğer komşularına, özellikle de Alman ve İtalyanlara göre hayli erken bir devirde birliklerini tamamlayarak ulus olma şuûruna ermiş Fransızlar da tarihlerinin en zor safhasında bile her haysiyetli milletin yapacağını yapmış ve teklifi ellerinin tersiyle bir kenara itmişlerdir.</p>
<p>Suriyeli muhâcir kitlenin can havliyle ülkemize akın ettiği günden bu yana sık sık duyduğumuz yaygın bir söz var: “Ülkemiz işgal edilmiş olsa, bizler vatanımızı terk etmez, kanımızın son damlasına kadar savaşırız. Niçin Suriyeliler vatanlarını terk ederek ülkemiz topraklarına sığınıyorlar?” Tabiî söylenenler bununla da sınırlı değil. Ayrıca; “Yetişkinleri ayırın, verin ellerine birer silâh, gönderin hepsini cepheye.” de deniyor. Ve daha bir sürü şey…</p>
<p>Bu sözler, Suriye’yi bilmemek, Suriyeli denilen insan varlığını tanımamaktan kaynaklanıyor büyük ölçüde. Mes’eleyi doğru zeminde ele alarak üzerinde spekülasyon yapılan insan varlığını yakından tanımak zorundayız evvelemirde.</p>
<p>Bir defa şu çok iyi bilinmelidir ki, Ortadoğu’nun bugünkü sınırları bütünüyle sunidir. Birinci Dünya Harbi sonrasında Batılı istihbârât servisleri tarafından tamamıyla kendi menfaat ve bölüşüm hesaplarıyla aralarındaki politik angajmanlara göre çizilmiş yapay siyasî ünitelerdir bu devletçiklerin her biri. Boşuna demiyoruz devletçik diye. Çünkü onların hiçbiri devlet değildir gerçek anlamda. Demokrasinin semtlerine uğramadığı, halkların irâde ve temâyüllerinin yönetime yansımadığı, her birinin üzerinde bir diktatörün bağdaş kurduğu kabile konfederasyonlarıdır onlar. Daha doğrusu Batılı güçlerin nüfûz bölgeleridir. Sınırları tarihî-sosyolojik realiteler üzerine oturmaz. Ve tabiatiyle o sınırlar içerisinde hayat süren insanların, vatandaşı oldukları devletlerle aralarında bir gönüllü beraberlik ve bizimkine benzer bir yakınlık ve âidiyet ilişkisi de yoktur. Bu yüzden bağlılık duygusu ve mensûbiyet hissi de hayli zayıftır. Yani bizim Türklüğümüz gibi değildir Suriyeli, Iraklı ya da Ürdünlü olmak.</p>
<p>Hâlbuki Anadolu insanı aynı siyasî geleneğe yaslanan ve birbirini tarihî seyir içinde takip eden üç devletin vatandaşı olmuş, o itibârla da bir kimlik krizi içine düşmemiş, âidiyet sıkıntısı yaşamamıştır.</p>
<p>Modern zamanlarda Ortadoğu’da kurulmuş, daha doğrusu kurdurulmuş suni devletçiklerin vatandaşları ise bir devlete vatandaşlık bağıyla bağlı olsalar da çoğunluğu gerçek anlamda bir millet oluşturmaz kendi arasında. Ne Suriye, ne Irak, ne Ürdün, ne de Lübnan adıyla bir devlet olmamıştır tarihin hiçbir döneminde. Bunlar yirminci yüzyılda ortaya çıkan nevzuhûr siyasî yapılardır. Hattâ Mısır, Suriye gibi ülkelerde adında Türk ibâresi bulunan devletler bile var olmuştur tarih boyunca. Mezopotamya’nın bu çilekeş halklarının hiçbiri kendilerini geçmişte yaşamış bir milletin devamı olarak görmezler. Zîrâ bir asır evveline kadar hepsi Osmanlı pasaportuyla yolculuk eden insanların yaşadığı bir coğrafyadır burası.</p>
<p>Bundan beş yüz yıl evvel bugün yaşadıkları ülkede yaşayan bir Fransız ulusu vardır. Ama bundan yüzyıl önce bile Suriyeli etiketine sahip bir insan topluluğu yoktur. Sadece üzerinde yaşadıkları coğrafyaya nispetlerinden dolayı Suriyeli denir bu insanlara. İster Müslüman ister Hıristiyan olsun, farklı etnik kökenlere sahip olan hepsinin ortak özelliğidir bu. Yani Suriyelilik, bir milliyete mensûbiyetin adı değildir kesinlikle.</p>
<p>Anadolu insanıyla Suriyeli denilen kitle arasındaki en bâriz fark şudur: Orta Asya’dan Küçük Asya’ya gelen Türkler, ayak bastıkları coğrafyaya kimliklerinin kaşesini basmıştır. Suriyelilerse isimlerini yaşadıkları coğrafyadan almıştır. Anadolu, burada Türkler yaşadığı için Türkiye’dir. Suriyelilerse, Suriye’de yaşadıklarından dolayı Suriyelidir.</p>
<p>Ve nitekim bizler coğrafi menşelerinden dolayı ülkemize sığınan Türkmen kardeşlerimize bile Suriyeli diyoruz bu sebeple. Hâlbuki onların Türklüğü Suriyeli olmalarından önce gelir.</p>
<p>Türkler Anadolu’ya geldiğinde, bu coğrafyanın adı Türkiye değildir. Fakat kısa bir süre sonra bu isimle anılmaya başlanmıştır. Hattâ bu coğrafyaya Türkiye adını veren de Avrupalılar olmuştur. Türkler yerleştikleri coğrafyaya mühürlerini vurmuş, etiketlerini basmış ve bunu hasımlarına bile kabul ettirmişlerdir. Suriye’de ise son bin yılda bu türden bir gelişme yaşanmamış, bir millet realitesi ortaya çıkmamış ve neticede bizdekine denk bir bağlılık duygusu ve âidiyet hissi teşekkül etmemiştir.</p>
<p>Ortadoğu halklarını birbirine yaklaştıran en önemli unsur, Arap ortak paydasıdır. Çünkü burada yaşayan halkların çoğunluğu aralarında farklı anâsır da olsa Arap’tır. Fakat Araplar milliyetin mütemmim cüzü olan din nokta-i nazarından müttehid değildirler. Şahsiyetin en belirleyici ifadesi olan bu husûs da bir birlik yoktur aralarında. Türkler arasında ancak binde ile ifade edilebilen Hıristiyan nüfûs, Araplar arasında yüzdelik oranlara sahiptir. Lübnan’da nüfûsun yarıya yakını Hristiyan’dır. Suriye’de Hıristiyan ve Dürzilerin oranı %13 civarındadır. Irak, Mısır, Ürdün gibi ülkeler ağırlıklı olarak Müslüman da olsalar, yine de kayda değer bir Hıristiyan Arap nüfûsu barındırırlar kendi içlerinde.</p>
<p>Ortadoğu halkları tarihin derinliklerinden bugüne gelen baskın ve müşterek bir kimlik öğesine sahip olmadıkları için bir potada eriyip millet olma vasfına erişememişlerdir. Ezcümle, Suriyeliler büyük ölçüde bizden farklı bir tarihî tecrübenin çocuklarıdırlar. Böyle olunca hâdiseler karşısındaki refleks ve tepkileri de hâliyle bizden farklı olacaktır.</p>
<p>Muhârip güçler bile ancak güçlü bir milliyet bağına sahip olup hakikî bir ideale yaslandıklarında mücâdele azmi taşırlar. O yüzdendir ki, Körfez Savaşı sırasında Irak’ı işgal eden ABD karşısında Saddam’ın cumhûriyet muhâfızları savaşmadan mağlûbiyeti kabul etmiş, ölmektense düşmanının potinini öpmeyi tercih etmiştir.</p>
<p>Yirminci yüzyılda kurulan bu uydu devletler, sentetik sınırlar içinde yaşamaya mecbur edilen insanlara bir nüfûs cüzdanıyla vatandaşlık bağışlasa da bir âidiyet duygusu ve ortak bir sosyal kimlik kazandıramamıştır. Kazandırması da mümkün değildir zâten.</p>
<p>Emperyalistlerin tarih ve sosyolojiyi dikkate almadan sadece kendi çıkar hesaplarına göre yaptıkları planlamalarla bir yerlere varmak imkânsızdı. Hiçbir gerçekliği olmayan realiteye aykırı sınırlar içinde yaşamaya mecbur edilen insanlardan bir millet olmaları beklenemezdi.</p>
<p>Ayrıca bu ülkenin yakın tarihi kelimenin tam anlamıyla bir katliamlar tarihidir. Halk, Suriye’nin Fransızlardan bağımsızlığını kazandığı 1946’dan sonra çeşitli katliamlara mâruz bırakılmış, bu durum Esad’ın iktidara geldiği tarihten(1971) itibârense gittikçe artarak tam bir devlet terörüne dönüşmüştür. İktidarı ellerinde tutan Nusayriler (%12) asıl çoğunluğu oluşturan Sünni nüfusu (%74) dışlayarak yönetim üzerinde bir tekel oluşturmuştur. Nüfûsun dörtte üçü uzun yıllar boyu görmezden gelinmiş, siyasî ve insânî hakları ellerinden alınmıştır.</p>
<p>Suriye halkının bizden farklı olan tarihî serüveni, sömürge döneminden mîras kalan defolar, demografik yapının birlik oluşturmaya elvermeyen yapısı, yönetimle halk arasındaki doku uyuşmazlığı, halkın yönetimin baskıcı ve şedit tutumundan nefret eder hâle gelmesi ve daha sayılamayacak nice sebep, iç savaş şartlarını hazırlayarak bugünkü ortamın doğmasına yol açmıştır.</p>
<p>Durum böyle olunca da bu insanlar için üzerinde yaşadıkları topraklar kendileri için bir coğrafya olmaktan çıkıp vatan olma husûsiyetini kazanamamıştır.</p>
<p>Neticede böyle bir toplumdan omuz omuza vererek bizim millî mücâdele yıllarımızdakine benzer bir kuvvet teşkil etmesini beklemek abestir. Ayrıca bizim İstiklâl Savaşı yıllarımızda bile halkın çoğunluğu millî mücâdeleye destek verse de yine de ayaklanmalar ve asker kaçağı vak’aları görülmüş ve bu yüzden de İstiklâl Mahkemeleri kurulmuştur.</p>
<p>Bu gerçekleri bilmeden bu insanları suçlayıp kendimizle mukayese etmeye kalkıyoruz. Onlardan bizdekine benzer bir duygu ve mücâdele azmine sahip olmalarını bekliyoruz. Konu hakkında yapılan yorumlar ve Suriyelilere karşı yürütülen linç kampanyası Türkiye’nin bu coğrafyada her şeyden evvel bir beka mücâdelesi verdiğini görmek istemeyenler tarafından üretilen kimi hissî, kimi de Ortadoğu siyasetimizi zaafa uğratmaya dönük kasıtlı bir propagandanın ürünü olan söylemlerdir.</p>
<p>Genel durum ve şartlar bütün zorluklara rağmen sürekli olarak lehimize doğru gelişiyor. Bunu görmemek için idrâk özürlü olmak lazım. İçimizden bazıları yaşanan sıkıntılara bakarak kaderin önümüzde açtığı bu yeni parantezin bizi daha ciddî olumsuzluklarla karşılaştıracağını söylüyor. Hayır, açılan o parantez, bizi müstesnâ bir geleceğe taşıyacak inşâallah. Şerden hayır doğacak bu millet için. Artık Türkiye kendi sınırları içinde müdâfaa devrini kapatmış olup sınırları dışında hakkını arama ve gerektiğinde de savlet etme dönemine girmiştir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/suriye-nedir-cografya-mi-yoksa-vatan-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlk Değil&#8230;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ilk-degil/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ilk-degil/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gündüz Demirhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Sep 2025 14:00:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Sanayi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20093</guid>

					<description><![CDATA[İpek Yiğit yazmış&#8230; &#8220;Devletin kalbine hançer saplanmış. Savunma sanayimizin gizli ithalat ihracat verileri gümrük sitemlerinden para karşılığı Telegram gruplarında satılmış.&#8221; Çok doğrudur&#8230; Tutuklananlar ve tutuklanacak olanlar vardır. ASELSAN, TEİ, MKE ve ASSAN gibi kamu ve özel savunma sanayi şirketlerinde neler dönüyor bir bilseniz. Ben en uç örneklerinden birini vereceğim. Bizzat Selçuk Bayraktar&#8217;dan dinlemiştim ve satır aralarında defalarca paylaşmıştım. Benim dinleme ve öğrenme tarihim Ekim 2018&#8230; Olayın gerçekleşme tarihi 2013&#8230; Selçuk Bey o zamanlar daha damat filan değil&#8230; Ne Tayyip Beyi ne de Sümeyye Hanımı tanıyor&#8230; Babası da Saadet Parti yönetiminde olduğu için hükümete biraz mesafeli&#8230; Sonra araya Rizeli birileri giriyor ve Selçuk Bayraktar&#8217;a, o zamanlar Başbakan olan Erdoğan&#8217;la bir sunum görüşmesi ayarlıyor. Selçuk Bayraktar, Erdoğan&#8217;a İHA sunumu yapıyor. SİHA yok daha&#8230; Selçuk Bayraktar anlatıyor&#8230; İHA&#8217;ların 5 ana özelliği varsa, motor hariç 4&#8217;ünde dünyanın ileri gelen bütün ülkelerinden ileride veya aynı seviyede yarış ettiklerini anlatıyor. Yüzde 97 yerli olduğunu söylüyor. Bu sunumu 2 ay sonra bazı bakan ve bürokratlar önünde de tekrarlıyor. Erdoğan yine dinliyor ve hazır olan herkese talimat veriyor. &#8220;Burada ne anlatıldı ise gerçekleşmesi için elinizden geleni yapacaksınız.&#8221; Talimat veriliyor. Sonrasını Selçuk Bayraktar&#8217;ın kelimeleri ile söylüyorum. &#8220;Proje dosyalarını bakanlığa teslim ettik ve 6 ay bekledik. Arıyor soruyoruz, bekleyin diyorlar. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İpek Yiğit yazmış&#8230;</p>
<p>&#8220;Devletin kalbine hançer saplanmış.<br />
Savunma sanayimizin gizli ithalat ihracat verileri gümrük sitemlerinden para karşılığı Telegram gruplarında satılmış.&#8221;</p>
<p>Çok doğrudur&#8230;</p>
<p>Tutuklananlar ve tutuklanacak olanlar vardır. ASELSAN, TEİ, MKE ve ASSAN gibi kamu ve özel savunma sanayi şirketlerinde neler dönüyor bir bilseniz.</p>
<p>Ben en uç örneklerinden birini vereceğim.</p>
<p>Bizzat Selçuk Bayraktar&#8217;dan dinlemiştim ve satır aralarında defalarca paylaşmıştım.</p>
<p>Benim dinleme ve öğrenme tarihim Ekim 2018&#8230;</p>
<p>Olayın gerçekleşme tarihi 2013&#8230;</p>
<p>Selçuk Bey o zamanlar daha damat filan değil&#8230; Ne Tayyip Beyi ne de Sümeyye Hanımı tanıyor&#8230; Babası da Saadet Parti yönetiminde olduğu için hükümete biraz mesafeli&#8230;</p>
<p>Sonra araya Rizeli birileri giriyor ve Selçuk Bayraktar&#8217;a, o zamanlar Başbakan olan Erdoğan&#8217;la bir sunum görüşmesi ayarlıyor.</p>
<p>Selçuk Bayraktar, Erdoğan&#8217;a İHA sunumu yapıyor. SİHA yok daha&#8230; Selçuk Bayraktar anlatıyor&#8230; İHA&#8217;ların 5 ana özelliği varsa, motor hariç 4&#8217;ünde dünyanın ileri gelen bütün ülkelerinden ileride veya aynı seviyede yarış ettiklerini anlatıyor. Yüzde 97 yerli olduğunu söylüyor. Bu sunumu 2 ay sonra bazı bakan ve bürokratlar önünde de tekrarlıyor. Erdoğan yine dinliyor ve hazır olan herkese talimat veriyor.</p>
<p>&#8220;Burada ne anlatıldı ise gerçekleşmesi için elinizden geleni yapacaksınız.&#8221;</p>
<p>Talimat veriliyor.</p>
<p>Sonrasını Selçuk Bayraktar&#8217;ın kelimeleri ile söylüyorum.</p>
<p>&#8220;Proje dosyalarını bakanlığa teslim ettik ve 6 ay bekledik. Arıyor soruyoruz, bekleyin diyorlar. İnsan çocuğunu dünyanın öbür ucunda olsa tanır değil mi? O projeler de benim çocukluğumdan beri hayalimdi. Biz yazılımcılarda bir alışkanlık vardır. Yazılımın, projenin bir yerine kendi anlayacağımız bir imza atarız.<br />
O teslim ettiğimiz projeler dünyanın öbür ucunda karşımıza çıktı.&#8221;</p>
<p>Gerisini varın siz tahmin edin. Tabii ki projenin tamamını teslim etmemişlerdi.</p>
<p>Selçuk Bayraktar sonra ne yaptı?</p>
<p>Yanına güvendiği 3 ASELSAN mühendisi aldı, o sıralar Ergenekon&#8217;dan aranan Saldıray Paşa aile dostları ve onun referansı ile Diyarbakır Askeri Havaalanı hangarında, herkesten gizli ve telefon görüşmesi bile yapmadan çalışmaya başlıyorlar.</p>
<p>Sümeyye Hanım o sıralar Erdoğan&#8217;ın tercüman danışmanlığını yapıyordu. Ondan başkasının da orada bu çalışmayı yaptığından haberi olmamıştı. Haberleşmeyi onun vasıtası ile yapıyorlar.</p>
<p>Bu çalışmalar sırasında, Abi Haluk Bayraktar gözaltına alınmış, Selçuk Bayraktar&#8217;ın nerede olduğu sorulmuş, 17-25 Aralık olayları, MİT Tırları kumpası olmuş ama Selçuk Bayraktar, çalışmalarına ara vermemişti.</p>
<p>Sonunda Mart 2014 ilk yerli SİHA başarı ile uçurulmuştu.</p>
<p>Evet&#8230;</p>
<p>Kuşatma çok büyük&#8230; Dün CIA yetiştirmesi FETÖ ile vardılar&#8230; Bugün yine CIA yetiştirmesi başkaları ile varlar. Büyük resmi görmek lazım&#8230; Sadece CIA veya sadece FETÖ dersen, ormana bakarsın ama kibrit çöpünün ardında koca ormanı göremezsin, kaybedersin.</p>
<p>Bakın&#8230; İki yıldır hükümete muhalefet ediyorum; niye?</p>
<p>Çünkü insanını yaşatmayan devlet yaşamaz. İnsanın kanını emen IMF politikası uygulanıyor. İçimizde hiç hain olmasa bile bu politikalar hain üretir.</p>
<p>Faiz ile ilgili sık paylaştığım ayet ve hadisleri iyi hatırlayın.</p>
<p>Allah&#8217;a savaş açan kimse başarılı olamaz. En ahlaksız fiilden bile aşağılık olan faizci sistemde kanını emdiğin insanlardan ahlak bekleyemezsin.</p>
<p>Bu sisteme mecbur değildik.</p>
<p>Yüksek faiz politikasının aynısı Arjantin&#8217;de uygulanıyor.</p>
<p>Ne mantığı var?</p>
<p>Borcun var; dövize muhtaçsın&#8230; Üretim yaparak döviz kazanmak yerine, borçlanarak ve daha sonra daha yüksek faizle borç ödemek için borçlanarak döviz getirmeye çalışıyorsun.</p>
<p>Bunun adı rasyonel değil ahmaklık politikasıdır.</p>
<p>Selçuk Bayraktar ve ailesi, tek kuruş kredi kullanmadı, faizden uzak durdu, devletten hibe almadı.</p>
<p>Evlerini sattılar ve bir İHA yaptılar.</p>
<p>Allah&#8217;a savaş açmadılar. Ahlaksızlığa bulaşmadılar.</p>
<p>Ve Allah&#8217;ın yardımı mukadder oldu.</p>
<p>Ülkemiz için ise, aynısı olmadı ve bu kafa ile, bu tefeci zihniyet ile olmaz.</p>
<p>Tefecilere verdiğimiz her kuruşun, İsrail&#8217;e kurşun yardımı olduğunu da bir anlasaydık&#8230; Belki Müslüman kalacaktık ama artık zor; ümidimi kestim.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ilk-degil/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
