<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Politika &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/kategori/yorunge-haber/politika/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 25 Aug 2026 07:29:18 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Politika &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Sömürgeci İsrail’i Gazze’nin Gözüyle Mercek Altına Almak: Vicdanlı Yahudilerin Evlerinde Eğreti Duruş</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/somurgeci-israili-gazzenin-gozuyle-mercek-altina-almak-vicdanli-yahudilerin-evlerinde-egreti-durus/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/somurgeci-israili-gazzenin-gozuyle-mercek-altina-almak-vicdanli-yahudilerin-evlerinde-egreti-durus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[E.Lâle Demirtürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Aug 2026 07:29:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20245</guid>

					<description><![CDATA[İsrail’in Gazze’deki Filistinlilere yönelik 7 Ekim 2023’ten itibaren süren süren soykırımcı vahşet karşısında Batı devletleri ve anaakım medya kurumları kayıtsız bir tavır sergilerken, bu duruma karşı çıkan kamuoyunun yanı sıra bazı vicdanlı merhamet sahibi Yahudiler de zaman zaman rahatsızlık duydukları şiddeti dillendirmektedirler. Vicdanlı İsrail vatandaşı Yahudiler aslında sadece Gazze vahşeti değil, 1948’ten itibaren yapılan devlet destekli katliamlar neticesinde de, Filistinlilerin soykırıma uğratıldığı ve evlerinin yıkıldığı enkazların bulunduğu yerlerde kendilerine yapılan evleri gerçek bir yuva gibi görmemektedir. Batı’nın medyatik temsillerinde İsrail’in sadece Yahudilerin vatanı olduğu iddiası destek görürken, Batı-dışı kabul edilen Müslüman Filistinlilere merhamet etmeyen, çifte standarta dayalı merhamet anlayışı insani değerlerle bağdaşmamaktadır. Adam H. Johnson, How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza (2026) (Bir Soykırım Nasıl Satışa Sunulur: Medyanın Gazze’nın Yıkımındaki İşbirlikçi Rolü) kitabında, Batı ve özellikle ABD anaakım medyasının Gazze soykırımını çarpıtan ve gerçekleri gizleyen haberlerinin neticesinde, kamuoyunun İsrail vahşetinin yanında yer almasının temin edildiği görüşünü ileri sürmektedir. Aslında bu durum, 11 Eylül saldırıları sonrasında bütün “Müslüman-kodlu şiddetten” korunma refleksi içerisinde “Hamas’ın İŞİD’leştirilmesi” şeklinde anlaşılması gereken bir algı inşasının devamı niteliğindedir. Bu nedenle, Batı medyasında Gazze soykırımında direnen Filistinliler hakkında kullanılan “barbar” ve “vahşi” gibi ifadeler, “kökleri kolonyal tarihe dayanan ırksallaştırma temelli” yaklaşımları &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İsrail’in Gazze’deki Filistinlilere yönelik 7 Ekim 2023’ten itibaren süren süren soykırımcı vahşet karşısında Batı devletleri ve anaakım medya kurumları kayıtsız bir tavır sergilerken, bu duruma karşı çıkan kamuoyunun yanı sıra bazı vicdanlı merhamet sahibi Yahudiler de zaman zaman rahatsızlık duydukları şiddeti dillendirmektedirler. Vicdanlı İsrail vatandaşı Yahudiler aslında sadece Gazze vahşeti değil, 1948’ten itibaren yapılan devlet destekli katliamlar neticesinde de, Filistinlilerin soykırıma uğratıldığı ve evlerinin yıkıldığı enkazların bulunduğu yerlerde kendilerine yapılan evleri gerçek bir yuva gibi görmemektedir. Batı’nın medyatik temsillerinde İsrail’in sadece Yahudilerin vatanı olduğu iddiası destek görürken, Batı-dışı kabul edilen Müslüman Filistinlilere merhamet etmeyen, çifte standarta dayalı merhamet anlayışı insani değerlerle bağdaşmamaktadır.</p>
<p>Adam H. Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em> (2026) (Bir Soykırım Nasıl Satışa Sunulur: Medyanın Gazze’nın Yıkımındaki İşbirlikçi Rolü) kitabında, Batı ve özellikle ABD anaakım medyasının Gazze soykırımını çarpıtan ve gerçekleri gizleyen haberlerinin neticesinde, kamuoyunun İsrail vahşetinin yanında yer almasının temin edildiği görüşünü ileri sürmektedir. Aslında bu durum, 11 Eylül saldırıları sonrasında bütün “Müslüman-kodlu şiddetten” korunma refleksi içerisinde “Hamas’ın İŞİD’leştirilmesi” şeklinde anlaşılması gereken bir algı inşasının devamı niteliğindedir. Bu nedenle, Batı medyasında Gazze soykırımında direnen Filistinliler hakkında kullanılan “barbar” ve “vahşi” gibi ifadeler, “kökleri kolonyal tarihe dayanan ırksallaştırma temelli” yaklaşımları ima etmektedir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Roberto De Vogli, <em>Selective Empathy: The West through the Gaze of Gaza</em> (2026) (Seçici Empati: Batı’yı Gazze’nin Gözleri ile Görmek) kitabında, Batı’da “anaakım siyasetçiler ile kanaat önderlerinin” İsrail’in yaptığı soykırıma destek vermelerini eleştirmektedir. Gazze soykırımında öldürülen bazı Filistinlilerin son anlarında söylediklerine de yer veren De Vogli, 29 Ocak 2024’te amcaları ve kuzenleriyle bölgeden kaçarken Gazze’de bindikleri arabanın İsrail tankları tarafından vurulmasıyla hayatlarını kaybetmeleri olayından bahsetmektedir.Yaralı halde telefonla Filistin Kızılay’ını arayarak ambulans isteyen ve üç saat boyunca sağlık görevlileriyle yaptığı konuşması yayınlandığında, yola çıkan ambulansın da vurulması ile görevlilerin ölmesi sonucu yardımın gelmemesi sebebiyle hayatını kaybeden beş yaşındaki Hind Receb’in yürek burkan hikayesini aktarmaktadır. Bu olayın dünyaya duyurulmasına yol açan “Hind Receb’in Sesi” (2025) adı verilen filmin gösterimi, Venedik Film Festivali’nde yirmi üç dakika boyunca ayakta alkışlanan ilk film niteliğini taşımaktadır. De Vogli, buna benzer can yakıcı çok sayıda öldüren çocuklara ve yetişkinlere yapılan soykırım örnekleri karşısında, Batı devletlerinin Ukraynalıların öldürülmesine gösterdikleri empatiyi Filistinlilere göstermediklerinden yakınmaktadır. Bu “seçici empati” (selective empathy) diye nitelendirilen durum, İsrail ve Batı’nın açısından düşman algısına bağlı olarak merhamete layık olmadıkları düşüncesiyle insanlık-dışılaştırılan Filistinlilere yönelik şiddetin normalleştirilmesinden kaynaklanmaktadır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Gazze soykırımının, Batı’nın gizlemeye çalıştığı bazı hususlara bakıldığında görünen o ki, Filistin halkının “insanlık-dışılaştırılması, tarihten gelen kolonyalizm, ırkçılık, siyasi ideolojiler ve kültürel anlatılardan kaynaklanan çok yönlü bir süreci yansıtmaktadır.” Batılı liderlerin “insan haklarını dillendirirken, Filistin’de katledilen sivilleri görmezden gelmeleri” şeklindeki ikircikli söylem ve eylem ilişkisi ortaya koymaktadır.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Batı anaakım medya bu algının oluşmasında büyük bir rol oynamakta olup, İsrail’in Filistinlilere yönelik uyguladığı “fiziksel ve epistemik şiddet” biçimleri neticesinde kültürel kimlikleri de yok sayılmaktadır. Yerleşimci-sömürgeci İsrail rejiminin, “kolonyal şiddet vasıtasıyla topraklarını ve hayatlarını yok etmesi” ile birlikte tanıkların susturulması “sömürgeciliğin başlıbaşına epistemik bir proje” olduğunun somut göstergesidir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Gazze bir coğrafi bölgeden ziyade “liberal uluslararası düzenin kolonyal temellerini açığa vuran bir yer olma özelliği taşımaktadır.” Diğer bir deyişle, “kolonyal iktidarın devam ettiğini” göstermekte ve “Küresel Güney’den yükselen meydan okumalar, emperyal otoriteye başkaldırı” şeklinde ortaya konmaktadır. Bütün bunların işaret ettiği husus, İsrail’in işgalci-kolonyalizminin sadece bir tahakküm değil, bu toprakların sahibi olan yerli halkı ortadan kaldırmayı hedefleyen “siyasi bir proje” olduğu gerçeğidir. Bu durum, Gazze soykırımının 7 Ekim 2023’te başlayan bir olay değil, İsrail Devleti’nin kuruluşu ile başlayan bir süreçte “Küresel Kuzey’in evrensel değerler, insan hakları ve kurallara dayalı uluslararası düzeninin yapısal çelişkilerini görünür kılan [hastalıklarına] dair teşhis koyma mekanizması olarak değerlendirilmelidir.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Tariq Dana ve Muhannad Ayyash’ın belirttiği gibi İsrail soykırımının yaşandığı Gazze, “günümüzde devam eden kolonyal şiddetin paradigması” olarak görülmelidir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Bu anlamda, Ilan Pappé, Tariq Dana ve Nadia Naser–Najjab’ın ifadesiyle söylemek gerekirse, tarih ve kültürü yok sayılan millete yönelik yapılan önyargılı Filistin odaklı analizlerde benimsenen Batı perspektifinin ürettiği “işgalci kolonyal paradigma”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> (settler colonial paradigm) kullanılmak yerine, soykırımı normalleştirmeyi reddeden Gazze-merkezli paradigma oluşturulmalıdır. Bu paradigma, Batı-merkezli soykırım kurbanlarını acınası bir tablo içine yerleştiren hiyerarşik sınıflandırmanın dayandığı insani değerler boşluğuna meydan okumanın yanı sıra, “dünya düzeninin dönüşmesi gerektiğinin sinyallerini Küresel Güney’den”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> veren bir anlam çerçevesi sunmaktadır.</p>
<p>Bu çerçeve iyi değerlendirilmek suretiyle, insanlık adına gereken dersler çıkarılmadığı ve stratejik körlük aparatı kullanılarak yok sayıldığı takdirde, dünyanın belirsiz ve istikrarsız bölgeleri katliam ve soykırımın çoğalma riskini barındıracaktır. Biden ve Trump başkanlık dönemlerinde soykırımı destekleyen dış politika ve silah yardımlarından bahseden Adam H. Johnson geleceğe yönelik şu tespitte bulunmaktadır: “Küresel eşitsizlik farklı bölgelere yayılmaya ve iklim değişikliği ABD ile Avrupa liderliğindeki dünya düzenini tehdit etmeye devam ederken ve dolayısıyla bu durum Küresel Güneyden kuzey bölgelerine mülteci akınına yol açarken,” Gazze’de yaşanan soykırımın farklı coğrafyalara sıçrayarak insan kıyımına dair aldırmazlığın ve duyarsızlığın yaşanacağı ihtimali, ciddiyetle ele alınmalıdır.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a></p>
<p>Eleştirel Beyazlık Çalışmaları alanında faaliyet gösteren sosyal ve beşeri bilimler alanında çalışan akademisyenler, artık sömürülen kişi ve grupların maruz kaldıkları uygulamalar yerine, güç odaklarını elinde bulunduran yöneticilerin kolonyal beyazlık anlayışının temsilcisi durumunda bulunan beyaz kişilerin ve pratiklerinin merkeze alınmasına yönelik paradigma değişikliğinin gerektiğini savunmaktadırlar. Sömürgecilik döneminden itibaren esas mesele, siyah, Müslüman, göçmen sorunundan ziyade bu topluluklar ile hakimiyet mücadelesini kurgulayan ve şiddet kullanımını meşrulaştıran politikalar üreten <strong>Batılı/beyaz sorunu</strong> olagelmiştir. Bu bağlamda, İsrailli kadın siyasetbilimci Hagar Kotef, İsrail devletinin Filistin topraklarında uzun bir tarihsel dönem boyunca ve halen devam ettirdiği yerleşimci işgalci sömürgecilik politikaları ve pratikleri çerçevesinde, bir İsrail vatandaşı olarak kendi benlik tanımı üzerinden Filistin topraklarında bulunan evine dair duygularını analiz etmektedir. Kotef, Gazze soykırımından birkaç yıl önce yayınladığı <em>The Colonizing Self: Or, Home and Homelessness in Israel/Palestine</em> (2020) (Sömürgeleştiren Benlik: Veya İsrail/Filistin’de Ev ve Evsizlik) kitabında, Filistinlilere karşı kendi devletinin reva gördüğü şiddet ve yıkım neticesinde yerleştiği evin, sömürgeciliği temsil eden bir İsrailli olarak kendisine ne anlam ifade ettiğine dair son derece kıymetli bir sorgulama ve tartışma zemini oluşturmaktadır. Ona göre, “bir İsrailli’nin gerçek bir evi [yuvası] yok, çünkü yaşadığı yer Filistin kıyımının ya geçmişinin ya da bugününün” izlerini taşımaktadır. Dolayısıyla, “İsrailli kimliği, [Filistinlilere geçmişten itibaren yapılan] şiddet ile bütünleşmiştir.” Kotef bu kitapta kendisine acı verse de, şu anlamlı sorunun cevabını bulmaya çalışmaktadır: “Bir İsrail Yahudisi için sadece ‘işgale’ karşı durduğunu yazmamak, ama kendi evinin tarihsel anlamda Filistinlilerin yıkılan evlerinin yaşadığı koşullara dayandığını anlamak ne demektir?” Daha doğrusu, bu soru yerleşimci işgalci sömürgeci İsrail devletinin vatandaşı olmak itibarıyla, eleştirdiği yaklaşımın neticesinden faydalanmak, kişinin kendi benlik tanımını nasıl etkilemektedir sorusunun da düşünülmesini gerektiren bir gerçekliğe işaret etmektedir. Filistinlileri “kolonize eden benliği dekolonize etme mekanizmalarını kavramak ve vahşete dayalı sömürgeleştirme tarihine rağmen bir yeri [evi] kolonyal olmayan biçimde sahiplenmenin” insani mücadelesine girişmek zorlu bir süreci yaşamaktır.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></p>
<p>Yerleşimci işgalci sömürgeci bir devlette, “[Yahudi vatandaşın] evi, nihayetinde kendisinin [ulusal] kimliği ile ancak başkasınınkinin yok edilmesi pahasına” örtüşmektedir. Burada ev kavramı, işgalci sömürgeciliği anlamanın anahtarıdır: Başkalarını etnik temizlik ve benzer pek çok şiddet biçimine maruz bırakan “mülksüzleştirmeye dayanan bir bölgeye bağlılık ile tanımlanan siyasi bir sistem” söz konusudur. Filistinlileri mülksüzleştiren sömürgeci bir devletin vatandaşı olan Yahudi’nin yaşadığı ev, her zaman Filistinlilere yönelik vahşeti hatırlatacaktır. Bu nedenle, Filistinlilerin yıkılan evlerinin enkazı üzerine inşa edilen ev, gerçek bir ev ya da yuva niteliği taşımamaktadır. Yerleşimci işgalci devlet sadece İsrail toplumunu değil, aynı zamanda şiddet ve kimlik arasında kurulan ilişki ekseninde “toprakların yerli nüfusunun yok edilmesine bağlı olarak Yahudi benlik tanımını da şekillendirmektedir.” Bu durumda, İsrailli Yahudi kimliği ve benliği de “şiddet vasıtasıyla inşa edilmektedir.” ABD tarihinde Güney’de köle efendilerinin kölelere uyguladıkları “şiddete bağlılık” oluşturmasına benzer şekilde, İsrail toplumu da Filistinlilere yönelik “şiddet ve vahşet etrafında örgütlenmektedir.” Bu bağlamda, kendisini sorgulayan Kotef de, işgalci bir devletle özdeşleşme riskinin giderek şu gerçeğe işaret ettiğini vurgulamaktadır: “İşgalci kimliği ile temsil edilmek, bir Yahudi olarak benim varoluş biçimimi, mevcudiyetimi, siyasi kimliğimi, bizatihi şiddet biçimi olarak kavramak demektir.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> Diğer bir deyişle, kurumsal değişim ve dönüşüme kapı aralayan türden sivil toplum hareketlerine girişilmediği sürece, Yahudi kişiler için “bir vatanda kök salmanın şiddet, vahşet ve kıyım yoluyla gerçekleştirildiği işgalci sömürgeci” devlet anlayışı çerçevesinde, “şiddete dayanmayan bir aidiyet biçiminden bahsetmek imkansızdır.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> Kotef’in görüşlerinden hareketle, şöyle bir değerlendirmede bulunmak mümkündür: İsrailli Yahudi için artık başkalarının yara almasına sebep olan bir benlik tanımı ve kimlik ile yaşamayı göze almak, toplumsal zeminde geleceğin belirleyici unsuru olmaya devam edecektir.</p>
<p>Kısacası, Batı toplumlarının ırksal hiyerarşi içerisine yerleştirdikleri Batı-dışı dünyanın insanlarının çektikleri tarif edilmez ıstırapları ve kayıpları değerlendirirken, beyaz elitlerin “seçici empati” açısından yaklaşmalarının ahlaki olmadığının bilincine varmaları gerekiyor. Bu bilinç dönüşümünün gerçekleşmesi ise, tahakküm ve zulüm altında yaşamak zorunda bırakılan bir halk ile bağ kurmama tercihini gösteren Batı’nın, İsrail zulmünü destekleyerek tarihin yanlış tarafında yeralma suçunu işlememek adına, paradigma değişikliği yaparak soykırımı “Gazze’nin gözleri” ile görmeyi öğrenme sorumluluğunu üstlenme cesaretini ve insanlığını ortaya koymalıdırlar.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Adam H. Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em>, (London: Pluto Press, 2026), 11, 24.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Roberto De Vogli, <em>Selective Empathy: The West through the Gaze of Gaza</em>, (Leiden, The Netherlands: Brill, 2026), 7, 23, 94-95.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Ibrahim Fraihat and Reema Aburamadan, “Colonial Scripts: How Western Political Discourse Facilitates the Erasure of Palestinian Humanity”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 1899, 1901. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026.  <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2025.2549774">https://doi.org/10.1080/01436597.2025.2549774</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Dina Matar, “Habitual Media: Interrogating Western Legacy Media’s Complicity in the Epistemic ‘War’ Against Palestinians”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 2000. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026. https://doi.org/10.1080/01436597.2025.2462787.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Ibrahim Fraihat and Abeer Al-Najjar, “Gaza as Diagnostic: Genocide, Power, and the Unraveling of the Global North”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 1886, 1888, 1893. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2026.2672512">https://doi.org/10.1080/01436597.2026.2672512</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Tariq Dana and Muhannad Ayyash, “Beyond Genocide: Colonial Modernity and the Destruction of the ‘Infrastructures of Existence’ in Gaza”, <em>Race &amp; Class, </em>published online first, May 22, 2026. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 9 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1177/03063968261425124">https://doi.org/10.1177/03063968261425124</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Ilan Pappé, Tariq Dana, and Nadia Naser–Najjab, “Palestine Studies, Knowledge Production, and the Struggle for Decolonisation”, <em>Middle East Critique</em>, Vol. 33, No. 2, (2024), 182. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 12 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2342189">https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2342189</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Annamária Artner and Zhiguang Yin, “Towards a Non-hegemonic World Order – Emancipation and the Political Agency of the Global South in a Changing World Order”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 2193. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2023.2251422">https://doi.org/10.1080/01436597.2023.2251422</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em>, 203-204.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Hagar Kotef, <em>The Colonizing Self: Or, Home and Homelessness in Israel/Palestine</em>, (Durham: Duke University Press, 2020), ix, xi, xii.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Kotef, <em>The Colonizing Self: Or, Home and Homelessness in Israel/Palestine</em>, 2, 7, 11, 36, 37, 49.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Kotef, <em>The Colonizing Self: Or, Home and Homelessness in Israel/Palestine</em>, 261, 266.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/somurgeci-israili-gazzenin-gozuyle-mercek-altina-almak-vicdanli-yahudilerin-evlerinde-egreti-durus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hakan, Hamse?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hakan-hamse/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hakan-hamse/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz ALTIN]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Aug 2026 16:08:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Irak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20214</guid>

					<description><![CDATA[Bir yanlışlık olmasın 5 anlaşma değil miydi? Hakan, hamse… Irak Başbakanı’nın Ankara ziyareti sırasında düzenlenen imza töreninde yaşanan kısa bir diyalog. Bu durum aslında Orta Doğu’daki güç mücadelesinin görünmeyen yönünü ortaya koyuyor. Ziyaret sırasında imzalanması beklenen anlaşmalardan birinin imzalanmaması üzerine Sayın Cumhurbaşkanımız 5 anlaşma imzalanması gerektiğini hatırlatıyor. Irak Başbakanı da  Ulaştırma Bakanı’na neden imzalamadığını soruyor ve  Bakanın, “Size WhatsApp’tan gönderdim. İran Dışişleri değerlendirmenizi tekrar gözden geçirin diyor.” şeklindeki cevabı, salondaki kameralara da yansıyor. Bu diyalog, İran’ın uzun yıllardır Irak’ın karar alma mekanizmaları üzerindeki etkisini göstermesi bakımından apaçık bir örnek oluyor. Bununla birlikte Orta Doğu’da sessiz ama derin bir güç değişimi de yaşanıyor. Gündem çoğu zaman Gazze, nükleer müzakereler veya İsrail-İran gerilimi üzerinden okunuyor. Oysa asıl dönüşüm, Irak ve Suriye hattında şekilleniyor. Uzun yıllardır bölgesel nüfuzunu bu coğrafyada kurduğu vekil aktörler ve lojistik koridorlar üzerinden sürdüren İran, bugün bu stratejisini her zamankinden daha ağır bir baskı altında yürütmeye çalışıyor. İran’ın Irak üzerinden Suriye’ye, oradan da Lübnan’a uzanan kara koridoru yalnızca bir ikmal hattı değildir. Bu hat, Tahran’ın bölgesel caydırıcılık anlayışının temelini oluşturmaktadır. Ancak son dönemde sınır güvenliğinin sıkılaştırılması, kaçak silah sevkiyatlarına yönelik operasyonlar ve bölgesel aktörlerin değişen güvenlik politikaları, bu koridorun artık eskisi kadar rahat işletilemediğini göstermektedir. Peki İran neden eski &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir yanlışlık olmasın 5 anlaşma değil miydi?</p>
<p>Hakan, hamse…</p>
<p>Irak Başbakanı’nın Ankara ziyareti sırasında düzenlenen imza töreninde yaşanan kısa bir diyalog. Bu durum aslında Orta Doğu’daki güç mücadelesinin görünmeyen yönünü ortaya koyuyor. Ziyaret sırasında imzalanması beklenen anlaşmalardan birinin imzalanmaması üzerine Sayın Cumhurbaşkanımız 5 anlaşma imzalanması gerektiğini hatırlatıyor. Irak Başbakanı da  Ulaştırma Bakanı’na neden imzalamadığını soruyor ve  Bakanın, “Size WhatsApp’tan gönderdim. İran Dışişleri değerlendirmenizi tekrar gözden geçirin diyor.” şeklindeki cevabı, salondaki kameralara da yansıyor. Bu diyalog, İran’ın uzun yıllardır Irak’ın karar alma mekanizmaları üzerindeki etkisini göstermesi bakımından apaçık bir örnek oluyor.</p>
<p>Bununla birlikte Orta Doğu’da sessiz ama derin bir güç değişimi de yaşanıyor. Gündem çoğu zaman Gazze, nükleer müzakereler veya İsrail-İran gerilimi üzerinden okunuyor. Oysa asıl dönüşüm, Irak ve Suriye hattında şekilleniyor. Uzun yıllardır bölgesel nüfuzunu bu coğrafyada kurduğu vekil aktörler ve lojistik koridorlar üzerinden sürdüren İran, bugün bu stratejisini her zamankinden daha ağır bir baskı altında yürütmeye çalışıyor.</p>
<p>İran’ın Irak üzerinden Suriye’ye, oradan da Lübnan’a uzanan kara koridoru yalnızca bir ikmal hattı değildir. Bu hat, Tahran’ın bölgesel caydırıcılık anlayışının temelini oluşturmaktadır. Ancak son dönemde sınır güvenliğinin sıkılaştırılması, kaçak silah sevkiyatlarına yönelik operasyonlar ve bölgesel aktörlerin değişen güvenlik politikaları, bu koridorun artık eskisi kadar rahat işletilemediğini göstermektedir.</p>
<p>Peki İran neden eski hareket serbestisini kaybediyor? Bunun tek bir nedeni yok. Son yıllarda İsrail ve ABD’nin İran’a ait askerî altyapıya, silah depolarına ve lojistik hatlara yönelik düzenli operasyonları, Tahran’ın bölgedeki hareket alanını önemli ölçüde daralttı. Bunun yanında Suriye’de yaşanan siyasi dönüşüm, İran’ın uzun yıllar boyunca oluşturduğu nüfuz mekanizmalarını yeniden şekillendirmek zorunda bıraktı. Irak’ta merkezi yönetimin sınır güvenliğini artırması ve Türkiye ile gelişen güvenlik iş birliği de kara koridorunun eskisi kadar rahat işletilememesine neden oluyor. Lübnan’da Hizbullah’ın son dönemde yaşadığı askerî ve siyasi yıpranma ise İran’ın Doğu Akdeniz’e uzanan caydırıcılık zincirini zayıflatan bir diğer önemli unsur olarak öne çıkıyor.</p>
<p>Bütün bu gelişmeler, İran’ın onlarca yıl boyunca inşa ettiği “Direniş Ekseni” stratejisinin ilk kez aynı anda birden fazla cephede baskı altında kalmasına yol açmaktadır. Bugün Tahran’ın karşı karşıya olduğu temel sorun askerî kapasitesinin tamamen zayıflaması değildir. Asıl sorun, bu kapasiteyi Irak, Suriye ve Lübnan hattı boyunca etkili şekilde kullanmasını sağlayan  ağın giderek aşınmasıdır.</p>
<p>Bu tabloyu yalnızca “İran güç kaybediyor” şeklinde okumak eksik olacaktır. Asıl soru şudur: Ortaya çıkan yeni dengeyi kim şekillendirecek?</p>
<p>Bu noktada Türkiye’nin son yıllarda attığı adımlar dikkat çekmektedir. Irak ile geliştirilen güvenlik iş birliği, PKK’ya karşı artan koordinasyon, enerji alanındaki yeni anlaşmalar, TPAO’nun Kerkük ve çevresindeki petrol sahalarında üstlendiği rol, günlük 750 bin varil Irak petrolününTürkiyeye taşınmasına yönelik planlar, petrolün Türkiye’de işlenmesine ilişkin projeler Kalkınma yolu projesi ile birlikte değerlendirildiğinde Ankara’nın Irak politikasının güvenlik ekseninin ötesine geçtiği görülmektedir. Türkiye artık enerji, ulaştırma ve ekonomik entegrasyon süreçlerinde de etkisini artırmaya çalışan bir bölgesel güç görünümündedir.</p>
<p>Suriye’de yaşanan gelişmeler de Türkiye’nin bölgesel ağırlığını artırmaktadır. Güvenlik alanındaki etkinliği ve sahadaki varlığı, Ankara’yı yeni dengelerin önemli aktörlerinden biri hâline getirmektedir.</p>
<p>Elbette bu gelişmeler, İran’ın bölgedeki etkisini tamamen kaybettiği anlamına gelmemektedir. İran, askerî kapasitesi, siyasi ilişkileri ve bölgesel ortaklarıyla hâlâ Orta Doğu’nun en önemli güç merkezlerinden biridir. Ancak mevcut gelişmeler, Tahran’ın uzun yıllardır benimsediği güvenlik stratejisinin ciddi bir uyum sürecine girdiğini göstermektedir.</p>
<p>Önümüzdeki yıllarda Orta Doğu’nun geleceğini belirleyecek temel mesele, hangi ülkenin daha güçlü olduğu değil; değişen şartlara hangi aktörün daha hızlı uyum sağlayabildiği olacaktır. Güvenlik, enerji, ticaret ve diplomasi artık birbirinden ayrı alanlar değildir. Bölgesel etkinlik, bu dört unsurun birlikte yönetilebilmesine bağlıdır.</p>
<p>Orta Doğu’da yeni bir dönem başlıyor. Bu dönemin kazananı yalnızca askerî gücü yüksek olan değil; değişen dengeleri doğru okuyarak bunu kalıcı stratejik kazanımlara dönüştürebilen aktör olacaktır. Çünkü bugün bölgede yaşanan mücadele yalnızca sınırlar üzerinde değil; enerji koridorları, ticaret yolları ve nüfuz alanları üzerinde verilmektedir. Türkiye’nin önündeki asıl sınav ise askerî kazanımlarını diplomatik, ekonomik ve stratejik üstünlüğe dönüştürebilmesidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hakan-hamse/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Davutoğlu Neden Erdoğan&#8217;a Alternatif Olamadı? Merkez Sağ Neden Yeni Bir Lider Üretemiyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/davutoglu-neden-erdogana-alternatif-olamadi-merkez-sag-neden-yeni-bir-lider-uretemiyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/davutoglu-neden-erdogana-alternatif-olamadi-merkez-sag-neden-yeni-bir-lider-uretemiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Jul 2026 19:42:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet davutoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20201</guid>

					<description><![CDATA[Türk siyasetinde zaman zaman güçlü liderlerin ardından yeni siyasi hareketler ortaya çıktı. Ancak bu hareketlerin çok azı kalıcı başarı elde edebildi. Ahmet Davutoğlu&#8217;nun kurduğu Gelecek Partisi de, Recep Tayyip Erdoğan&#8217;a alternatif olma iddiasıyla yola çıkmasına rağmen beklenen toplumsal karşılığı bulamadı. Bunun nedenlerini anlamak için yalnızca son birkaç yıla değil, Türkiye&#8217;nin merkez sağ siyasetinin yaklaşık 75 yıllık tarihine bakmak gerekir. Demokrat Parti&#8217;den AK Parti&#8217;ye uzanan çizgi Türkiye&#8217;de merkez sağ siyaset, 1950&#8217;de Demokrat Parti&#8217;nin iktidara gelişiyle yeni bir döneme girdi. Adnan Menderes, devlet merkezli yönetim anlayışına karşı milletin taleplerini önceleyen bir siyaset dili geliştirdi. 1960 darbesinin ardından bu mirası Süleyman Demirel&#8217;in Adalet Partisi devraldı. Demirel, uzun yıllar merkez sağın en güçlü lideri olarak siyaset sahnesinde kaldı. 1983&#8217;te Turgut Özal&#8217;ın kurduğu ANAP ise serbest piyasa ekonomisi, dışa açılım ve reform politikalarıyla yeni bir merkez sağ modeli oluşturdu. 2001 ekonomik krizinin ardından doğan AK Parti ise, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde hem muhafazakâr seçmeni hem de merkez sağın önemli bir bölümünü tek çatı altında toplamayı başardı. Bu tarihsel süreç, Türkiye&#8217;de merkez sağın büyük ölçüde güçlü liderler etrafında şekillendiğini gösteriyor. Davutoğlu neden Erdoğan&#8217;a alternatif olamadı? Ahmet Davutoğlu&#8217;nun en büyük avantajı, aynı zamanda en büyük dezavantajı oldu. Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık görevleri sayesinde önemli bir devlet tecrübesine &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türk siyasetinde zaman zaman güçlü liderlerin ardından yeni siyasi hareketler ortaya çıktı. Ancak bu hareketlerin çok azı kalıcı başarı elde edebildi. Ahmet Davutoğlu&#8217;nun kurduğu Gelecek Partisi de, Recep Tayyip Erdoğan&#8217;a alternatif olma iddiasıyla yola çıkmasına rağmen beklenen toplumsal karşılığı bulamadı. Bunun nedenlerini anlamak için yalnızca son birkaç yıla değil, Türkiye&#8217;nin merkez sağ siyasetinin yaklaşık 75 yıllık tarihine bakmak gerekir.</p>
<p><strong>Demokrat Parti&#8217;den AK Parti&#8217;ye uzanan çizgi</strong></p>
<p>Türkiye&#8217;de merkez sağ siyaset, 1950&#8217;de Demokrat Parti&#8217;nin iktidara gelişiyle yeni bir döneme girdi. Adnan Menderes, devlet merkezli yönetim anlayışına karşı milletin taleplerini önceleyen bir siyaset dili geliştirdi.</p>
<p>1960 darbesinin ardından bu mirası Süleyman Demirel&#8217;in Adalet Partisi devraldı. Demirel, uzun yıllar merkez sağın en güçlü lideri olarak siyaset sahnesinde kaldı.</p>
<p>1983&#8217;te Turgut Özal&#8217;ın kurduğu ANAP ise serbest piyasa ekonomisi, dışa açılım ve reform politikalarıyla yeni bir merkez sağ modeli oluşturdu.</p>
<p>2001 ekonomik krizinin ardından doğan AK Parti ise, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde hem muhafazakâr seçmeni hem de merkez sağın önemli bir bölümünü tek çatı altında toplamayı başardı.</p>
<p>Bu tarihsel süreç, Türkiye&#8217;de merkez sağın büyük ölçüde güçlü liderler etrafında şekillendiğini gösteriyor.</p>
<p><strong>Davutoğlu neden Erdoğan&#8217;a alternatif olamadı?</strong></p>
<p>Ahmet Davutoğlu&#8217;nun en büyük avantajı, aynı zamanda en büyük dezavantajı oldu.</p>
<p>Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık görevleri sayesinde önemli bir devlet tecrübesine sahipti. Ancak seçmenin önemli bir bölümü onu, yeni bir siyasi başlangıcın temsilcisi olarak değil, uzun yıllar görev yaptığı iktidarın bir parçası olarak gördü.</p>
<p>Siyasette seçmen yalnızca yeni bir parti istemez; yeni bir hikâye de arar.</p>
<p>Davutoğlu&#8217;nun söylemi ile geçmişte üstlendiği roller arasında oluşan çelişki, geniş kitlelerde güçlü bir değişim algısı oluşturmasını zorlaştırdı.</p>
<p><strong>AK Parti&#8217;nin sosyolojik ağırlığı</strong></p>
<p>AK Parti yalnızca bir siyasi parti değildir; yıllar içinde güçlü bir teşkilat yapısı, yerel yönetim ağı ve sadık bir seçmen kitlesi oluşturmuştur.</p>
<p>Bu nedenle AK Parti&#8217;den ayrılan isimlerin aynı tabanı kısa sürede yeni bir partiye yönlendirmesi kolay değildir.</p>
<p>Türkiye&#8217;de seçmen davranışı, lider kadar istikrar beklentisiyle de şekillenmektedir.</p>
<p><strong>Muhalefet içinde kimlik sorunu</strong></p>
<p>Gelecek Partisi&#8217;nin karşılaştığı en önemli sorunlardan biri de siyasi konumunu net biçimde anlatamamasıydı.</p>
<p>Muhafazakâr bir çizgide yer alırken muhalefet ittifakı içinde bulunması, bazı seçmenlerde kimlik karmaşasına yol açtı.</p>
<p>2023 seçimlerinde CHP listelerinden Meclis&#8217;e girilmesi temsil imkânı sağladı; ancak partinin kendi markasını güçlendirmek yerine görünürlüğünü azaltan bir sonuç doğurdu.</p>
<p><strong>Merkez sağ neden yeni bir lider çıkaramıyor?</strong></p>
<p>Bunun birkaç temel nedeni bulunuyor.</p>
<p>Birincisi, AK Parti uzun yıllardır merkez sağ seçmenin büyük bölümünü temsil ediyor. Bu durum yeni liderlerin geniş bir siyasi alan bulmasını zorlaştırıyor.</p>
<p>İkincisi, günümüzde siyaset yalnızca liderlik değil; güçlü teşkilatlar, medya görünürlüğü, dijital iletişim ve ekonomik güven inşa etmeyi de gerektiriyor.</p>
<p>Üçüncüsü ise seçmen davranışı değişti. Karizmatik bir lider tek başına yeterli görülmüyor; kriz yönetimi, ekonomi ve güven veren kadrolar da belirleyici hâle geldi.</p>
<p><strong>Parti bölünmeleri neden başarıya ulaşamıyor?</strong></p>
<p>Türk siyasetinde bölünerek kurulan birçok parti başlangıçta büyük ilgi gördü.</p>
<p>Yeni Parti, Demokrat Türkiye Partisi, HAS Parti, DEVA Partisi ve Gelecek Partisi farklı dönemlerde umut oluşturdu. Ancak bu hareketlerin önemli bir kısmı, kurucu partilerinin seçmen tabanını kalıcı biçimde dönüştüremedi.</p>
<p>Tarih, yalnızca ayrılmanın başarı getirmediğini gösteriyor. Başarı için toplumun beklentilerine cevap veren yeni bir vizyon ve güçlü bir toplumsal karşılık gerekiyor.</p>
<p><strong>Erdoğan sonrası dönem nasıl şekillenecek?</strong></p>
<p>Türk siyasetinin önümüzdeki yıllardaki en önemli tartışmalarından biri, AK Parti sonrası liderlik meselesi olacaktır.</p>
<p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan&#8217;ın ardından merkez sağda yeni bir liderin ortaya çıkıp çıkmayacağı, yalnızca bir kişinin karizmasına değil; ekonomik şartlara, toplumsal taleplere ve siyasi partilerin yenilenme kapasitesine bağlı olacaktır.</p>
<p>Tarih bize gösteriyor ki güçlü liderler bir döneme damga vurabilir; ancak kalıcı olan, toplumun değişen beklentilerine uyum sağlayabilen siyasi hareketlerdir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Ahmet Davutoğlu&#8217;nun beklenen siyasi başarıyı yakalayamaması tek bir nedene bağlanamaz. Bu durum; liderlik algısı, parti kimliği, teşkilatlanma, seçim stratejileri ve Türkiye&#8217;nin merkez sağındaki sosyolojik dengelerin ortak sonucudur.</p>
<p>Merkez sağın geleceği ise yeni bir parti kurmaktan çok, toplumun beklentilerine cevap verecek yeni bir siyasi hikâye yazabilen kadroların ortaya çıkmasına bağlı olacaktır. Türk siyasetinin tarihi, isimlerden çok güçlü toplumsal karşılığı olan hareketlerin kalıcı olduğunu göstermektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/davutoglu-neden-erdogana-alternatif-olamadi-merkez-sag-neden-yeni-bir-lider-uretemiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CHP Neden Sürekli Bölünüyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/chp-neden-surekli-bolunuyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/chp-neden-surekli-bolunuyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Jul 2026 05:55:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20193</guid>

					<description><![CDATA[Cumhuriyet Halk Fırkası&#8217;ndan Günümüze Ayrılıklar ve Siyasi Akıbetleri Cumhuriyet Halk Partisi&#8217;nin (ilk adıyla Cumhuriyet Halk Fırkası) tarihi, yalnızca seçimlerin ve iktidar mücadelelerinin değil, aynı zamanda ayrılıkların da tarihidir. Yaklaşık bir asırlık süreçte parti içindeki fikir ayrılıkları, liderlik mücadeleleri ve ideolojik farklılıklar birçok yeni siyasi hareketin doğmasına yol açtı. Ancak dikkat çekici olan şudur: CHP&#8217;den ayrılarak kurulan partilerin büyük çoğunluğu uzun vadede kalıcı bir siyasi güç olamadı. 1924: İlk Büyük Bölünme – Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Cumhuriyet tarihinin ilk büyük siyasi ayrılığı, henüz Cumhuriyet Halk Fırkası&#8217;nın ilk yıllarında yaşandı. Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele gibi Millî Mücadele&#8217;nin önde gelen komutanları, hükümetin uygulamaları ve parti yönetimiyle yaşadıkları görüş ayrılıkları nedeniyle Cumhuriyet Halk Fırkası&#8217;ndan ayrıldılar. 17 Kasım 1924&#8217;te Türkiye&#8217;nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurdular. Ayrılma nedeni: Yönetim anlayışı, siyasal özgürlükler ve rejimin uygulanışına ilişkin görüş ayrılıkları. Akıbeti: Şeyh Said İsyanı sonrasında çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu kapsamında 1925 yılında kapatıldı. 1930: Serbest Cumhuriyet Fırkası Bir Bölünme Değildi CHP tarihindeki önemli siyasi gelişmelerden biri de Serbest Cumhuriyet Fırkası&#8217;nın kurulmasıdır. Ancak bu parti, CHP&#8217;den kopan bir hareket değildir. Ali Fethi Okyar tarafından 1930 yılında, Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün teşviki ve çok partili hayat denemesi amacıyla kurulmuştur. Dolayısıyla Serbest Cumhuriyet Fırkası, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Cumhuriyet Halk Fırkası&#8217;ndan Günümüze Ayrılıklar ve Siyasi Akıbetleri</strong></p>
<p>Cumhuriyet Halk Partisi&#8217;nin (ilk adıyla Cumhuriyet Halk Fırkası) tarihi, yalnızca seçimlerin ve iktidar mücadelelerinin değil, aynı zamanda ayrılıkların da tarihidir. Yaklaşık bir asırlık süreçte parti içindeki fikir ayrılıkları, liderlik mücadeleleri ve ideolojik farklılıklar birçok yeni siyasi hareketin doğmasına yol açtı.</p>
<p>Ancak dikkat çekici olan şudur: CHP&#8217;den ayrılarak kurulan partilerin büyük çoğunluğu uzun vadede kalıcı bir siyasi güç olamadı.</p>
<p><strong>1924: İlk Büyük Bölünme – Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası</strong></p>
<p>Cumhuriyet tarihinin ilk büyük siyasi ayrılığı, henüz Cumhuriyet Halk Fırkası&#8217;nın ilk yıllarında yaşandı.</p>
<p>Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele gibi Millî Mücadele&#8217;nin önde gelen komutanları, hükümetin uygulamaları ve parti yönetimiyle yaşadıkları görüş ayrılıkları nedeniyle Cumhuriyet Halk Fırkası&#8217;ndan ayrıldılar.</p>
<p>17 Kasım 1924&#8217;te Türkiye&#8217;nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurdular.</p>
<p>Ayrılma nedeni: Yönetim anlayışı, siyasal özgürlükler ve rejimin uygulanışına ilişkin görüş ayrılıkları.</p>
<p>Akıbeti: Şeyh Said İsyanı sonrasında çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu kapsamında 1925 yılında kapatıldı.</p>
<p><strong>1930: Serbest Cumhuriyet Fırkası Bir Bölünme Değildi</strong></p>
<p>CHP tarihindeki önemli siyasi gelişmelerden biri de Serbest Cumhuriyet Fırkası&#8217;nın kurulmasıdır.</p>
<p>Ancak bu parti, CHP&#8217;den kopan bir hareket değildir.</p>
<p>Ali Fethi Okyar tarafından 1930 yılında, Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün teşviki ve çok partili hayat denemesi amacıyla kurulmuştur.</p>
<p>Dolayısıyla Serbest Cumhuriyet Fırkası, CHP&#8217;deki bir bölünmenin sonucu olarak değerlendirilmez.</p>
<p>Parti kısa sürede büyük ilgi gördü ancak artan siyasi gerilim nedeniyle aynı yıl kendi kararıyla faaliyetlerine son verdi.</p>
<p><strong>1946: Demokrat Parti ve İktidar Değişimi</strong></p>
<p>CHP tarihindeki en başarılı ayrılık şüphesiz Demokrat Parti&#8217;dir.</p>
<p>Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan, &#8220;Dörtlü Takrir&#8221; sonrasında CHP&#8217;den ayrılarak Demokrat Parti&#8217;yi kurdu.</p>
<p>Ayrılma nedeni: Tek parti yönetimine karşı daha demokratik bir düzen, temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi ve liberal ekonomi anlayışı.</p>
<p>Akıbeti: 1950, 1954 ve 1957 seçimlerini kazanarak iktidar oldu. Ancak 27 Mayıs 1960 askerî darbesiyle kapatıldı. Adnan Menderes idam edildi.</p>
<p><strong>1967: Turhan Feyzioğlu ve Güven Partisi</strong></p>
<p>1960&#8217;lı yıllarda CHP&#8217;nin &#8220;ortanın solu&#8221; politikası yeni bir ayrılığa yol açtı.</p>
<p>Turhan Feyzioğlu ve arkadaşları, CHP&#8217;nin sola yöneldiğini savunarak partiden ayrıldı.</p>
<p>47 milletvekili ve senatörle birlikte Güven Partisini kurdular.</p>
<p>Parti daha sonra Millî Güven Partisi, ardından Cumhuriyetçi Güven Partisi adını aldı.</p>
<p>Akıbeti: Koalisyon hükümetlerinde yer aldı ancak kalıcı bir iktidar alternatifi olamadı. 12 Eylül 1980 darbesiyle kapatıldı.</p>
<p><strong>1985: Bülent Ecevit ve DSP</strong></p>
<p>12 Eylül sonrasında CHP&#8217;nin kapalı olduğu dönemde Bülent Ecevit, Demokratik Sol Parti&#8217;yi kurdu.</p>
<p>Ayrılma nedeni: Kendi sosyal demokrat siyasi çizgisini sürdürmek istemesi.</p>
<p>Akıbeti: 1999 seçimlerinde Türkiye&#8217;nin birinci partisi oldu. Ancak 2002&#8217;de Meclis dışında kaldı ve zamanla etkisini kaybetti.</p>
<p>2014: Emine Ülker Tarhan ve Anadolu Partisi</p>
<p>Emine Ülker Tarhan, CHP&#8217;nin Atatürkçü ve ulusalcı kimliğinden uzaklaştığını savunarak partiden ayrıldı.</p>
<p>Akıbeti: Anadolu Partisi beklenen desteği bulamadı ve kısa sürede siyasi hayattan çekildi.</p>
<p><strong>2021: Muharrem İnce ve Memleket Partisi</strong></p>
<p>Muharrem İnce, parti yönetimiyle yaşadığı görüş ayrılıkları nedeniyle CHP&#8217;den ayrılarak Memleket Partisi&#8217;ni kurdu.</p>
<p>Akıbeti: Kamuoyunda ses getirse de beklenen seçim başarısını elde edemedi.</p>
<p><strong>2026: Özgür Özel ve Yeni Parti</strong></p>
<p>CHP tarihindeki son büyük ayrılık, Özgür Özel&#8217;in istifasıyla yaşandı.</p>
<p>24 Temmuz 2026&#8217;da kurulan Yeni Partinin ilk genel başkanı seçilen Özgür Özel, CHP&#8217;den ayrılarak yeni bir siyasi sayfa açtı.</p>
<p>Partinin Türk siyasetindeki geleceğini ise zaman gösterecek.</p>
<p><strong>Tarihin Ortak Mesajı</strong></p>
<p>Yaklaşık yüz yıllık siyasi tarih incelendiğinde CHP&#8217;den ayrılan hareketlerin ortak özellikleri dikkat çekmektedir.</p>
<p>&#8211; Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldı.<br />
&#8211; Demokrat Parti iktidara geldi ancak darbeyle sona erdi.<br />
&#8211; Cumhuriyetçi Güven Partisi koalisyon ortağı oldu fakat kalıcı olamadı.<br />
&#8211; DSP zirveye çıktı, ardından geriledi.<br />
&#8211; Anadolu Partisi ve Memleket Partisi beklenen etkiyi oluşturamadı.<br />
&#8211; Yeni Parti ise tarihinin henüz başında bulunuyor.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>CHP&#8217;nin tarihi, aynı zamanda ayrılıkların tarihidir. Ancak bu ayrılıkların büyük kısmı, yeni ve kalıcı bir siyasi merkez oluşturmayı başaramamıştır.</p>
<p>Siyaset, yalnızca yeni bir parti kurma cesareti değil; toplumsal karşılık bulma, güçlü bir teşkilat oluşturma ve uzun yıllar ayakta kalabilme sanatıdır.</p>
<p>Özgür Özel&#8217;in liderliğindeki Yeni Parti&#8217;nin, CHP&#8217;den doğan önceki siyasi hareketlerin kaderini mi paylaşacağı, yoksa Türk siyasetinde kalıcı bir yer mi edineceği sorusunun cevabını ise yine millet ve zaman verecektir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/chp-neden-surekli-bolunuyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aslına Dönmek Ne Zaman İdeolojik Slogana Dönüştü?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/aslina-donmek-ne-zaman-ideolojik-slogana-donustu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/aslina-donmek-ne-zaman-ideolojik-slogana-donustu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Jul 2026 14:28:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20169</guid>

					<description><![CDATA[Son yıllarda tarihî kavramlar üzerinden yürütülen tartışmaların sayısı giderek artıyor. Bunlardan biri de Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin kuruluş sürecini anlatırken &#8220;Kurtuluş Savaşı&#8221; yerine &#8220;Millî Mücadele&#8221; ifadesinin kullanılmasına yönelik eleştirilerdir. Peki, gerçekten sorulması gereken soru şu değil mi? &#8220;Millî Mücadele&#8221; kavramını kullanmak kimi neden rahatsız ediyor? Oysa tarih, yalnızca olaylardan değil, o olayları ifade eden kavramlardan da oluşur. Aynı tarihî dönemi farklı kavramlarla anlatmak, dünya tarih yazımında da sıkça görülen bir durumdur. Sorun, kavramların varlığı değil; onlara yüklenen anlamlardır. Tarihî Bir Kavramın Yolculuğu Öncelikle şu gerçeği teslim etmek gerekir: &#8220;Millî Mücadele&#8221; ifadesi sonradan üretilmiş bir kavram değildir. Dönemin gazetelerinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanaklarında, resmî yazışmalarda ve Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın konuşmalarında bu ifade yer almaktadır. Aynı dönemde &#8220;İstiklal Harbi&#8221; ifadesi de yaygın olarak kullanılmıştır. Buna karşılık &#8220;Kurtuluş Savaşı&#8221; kavramı, Cumhuriyet döneminde batılılaşma çabalarıyla birlikte yoğun olarak kullanılmıştır. Dolayısıyla bugün bu kavramlardan herhangi birini kullanmak, tek başına tarihî gerçekliği değiştirmez. Bunlar, aynı tarihî sürecin farklı yönlerini öne çıkaran ifadeler olarak değerlendirilebilir. Dil Tartışması mı, İdeolojik Tartışma mı? &#8220;Millî Mücadele&#8221; ifadesinde ne dil bilgisi bakımından ne de anlam bakımından herhangi bir sorun bulunmaktadır. Türkçe açısından doğru, tarihî belgeler açısından da meşru bir kullanımdır. Öyleyse tartışmanın kaynağı dil değildir. Asıl mesele, bazı kavramların zamanla ideolojik kimliklerin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda tarihî kavramlar üzerinden yürütülen tartışmaların sayısı giderek artıyor. Bunlardan biri de Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin kuruluş sürecini anlatırken <strong>&#8220;Kurtuluş Savaşı&#8221;</strong> yerine <strong>&#8220;Millî Mücadele&#8221;</strong> ifadesinin kullanılmasına yönelik eleştirilerdir.</p>
<p>Peki, gerçekten sorulması gereken soru şu değil mi?</p>
<p><strong>&#8220;Millî Mücadele&#8221; kavramını kullanmak kimi neden rahatsız ediyor?</strong></p>
<p>Oysa tarih, yalnızca olaylardan değil, o olayları ifade eden kavramlardan da oluşur. Aynı tarihî dönemi farklı kavramlarla anlatmak, dünya tarih yazımında da sıkça görülen bir durumdur. Sorun, kavramların varlığı değil; onlara yüklenen anlamlardır.</p>
<p><strong>Tarihî Bir Kavramın Yolculuğu</strong></p>
<p>Öncelikle şu gerçeği teslim etmek gerekir: <strong>&#8220;Millî Mücadele&#8221;</strong> ifadesi sonradan üretilmiş bir kavram değildir. Dönemin gazetelerinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanaklarında, resmî yazışmalarda ve Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın konuşmalarında bu ifade yer almaktadır. Aynı dönemde <strong>&#8220;İstiklal Harbi&#8221;</strong> ifadesi de yaygın olarak kullanılmıştır.</p>
<p>Buna karşılık <strong>&#8220;Kurtuluş Savaşı&#8221;</strong> kavramı, Cumhuriyet döneminde batılılaşma çabalarıyla birlikte yoğun olarak kullanılmıştır.</p>
<p>Dolayısıyla bugün bu kavramlardan herhangi birini kullanmak, tek başına tarihî gerçekliği değiştirmez. Bunlar, aynı tarihî sürecin farklı yönlerini öne çıkaran ifadeler olarak değerlendirilebilir.</p>
<p><strong>Dil Tartışması mı, İdeolojik Tartışma mı?</strong></p>
<p>&#8220;Millî Mücadele&#8221; ifadesinde ne dil bilgisi bakımından ne de anlam bakımından herhangi bir sorun bulunmaktadır. Türkçe açısından doğru, tarihî belgeler açısından da meşru bir kullanımdır.</p>
<p>Öyleyse tartışmanın kaynağı dil değildir.</p>
<p>Asıl mesele, bazı kavramların zamanla ideolojik kimliklerin sembolüne dönüşmüş olmasıdır. Bir kavramı tercih eden kişiyi, yalnızca kullandığı ifadeden hareketle belirli bir siyasî veya ideolojik konuma yerleştirmek sağlıklı bir yaklaşım değildir.</p>
<p>Tarihî kavramlar, siyasî tartışmaların malzemesi hâline getirildiğinde, tarih konuşulmaz; kimlikler konuşulmaya başlanır.</p>
<p><strong>Tarih Tek Bir Kavrama Sığmaz</strong></p>
<p>1919-1922 yılları arasındaki dönem farklı yönleriyle farklı isimlerle anılmıştır. &#8220;Millî Mücadele&#8221;, &#8220;İstiklal Harbi&#8221;, &#8220;Kurtuluş Savaşı&#8221;, &#8220;İstiklal Mücadelesi&#8221; gibi ifadeler, farklı dönemlerde ve farklı eserlerde kullanılmıştır.</p>
<p>Dünya tarihine bakıldığında da benzer örnekler görmek mümkündür. Amerikan Bağımsızlık Savaşı, Amerikan Devrimi; Birinci Dünya Savaşı, Büyük Savaş; Rus Devrimi, Ekim Devrimi gibi farklı adlandırmalar, aynı tarihî olayın değişik yönlerini öne çıkarır.</p>
<p>Dolayısıyla tek bir kavramı mutlak doğru, diğerlerini ise yanlış veya ideolojik ilan etmek, tarih yazımının doğasıyla bağdaşmaz.</p>
<p><strong>Osmanlı ile Cumhuriyet Arasında Keskin Bir Duvar Yoktur</strong></p>
<p>Tartışmanın bir başka boyutu da Osmanlı Devleti ile Cumhuriyet arasındaki tarihî süreklilik meselesidir.</p>
<p>Millî Mücadele, Osmanlı Devleti&#8217;nin hukuken varlığını sürdürdüğü bir dönemde başlamış; Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;nin açılmasıyla yeni bir siyasî irade ortaya çıkmış ve süreç Cumhuriyet&#8217;in ilanıyla farklı bir aşamaya ulaşmıştır.</p>
<p>Bu nedenle bazı tarihçiler, &#8220;Millî Mücadele&#8221; kavramının bu geçiş dönemini daha kapsayıcı biçimde ifade ettiğini savunurken; bazıları &#8220;Kurtuluş Savaşı&#8221; kavramının işgale karşı verilen askerî mücadeleyi daha belirgin şekilde anlattığını düşünmektedir.</p>
<p>Her iki yaklaşım da tarih yazımında yer bulabilmektedir. Önemli olan, kavramları birbirini dışlayan siyasî semboller hâline getirmemektir.</p>
<p><strong>Kavramlar Üzerinden Değil, Belgeler Üzerinden Tartışalım</strong></p>
<p>Bilimsel tarihçilik, sloganlarla değil; belgelerle konuşur.</p>
<p>Bir kavramın tarihî belgelerde kullanılmış olması, onun meşru olduğunu gösterir. Aynı şekilde başka bir kavramın toplum hafızasında yaygınlaşmış olması da onu değersiz hâle getirmez.</p>
<p>Tarihî kavramlar üzerinden taraflaşmak yerine, o kavramların hangi şartlarda ortaya çıktığını, nasıl kullanıldığını ve neyi ifade ettiğini konuşmak daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.</p>
<p><strong>Ortak Hafızayı Güçlendiren Bir Dil Mümkün</strong></p>
<p>Toplumlar ortak hafızalarını kavramlarla inşa eder. Ancak kavramlar, ayrıştırmanın değil; ortak geçmişi anlamanın aracı olmalıdır.</p>
<p>&#8220;Millî Mücadele&#8221; demek de, &#8220;Kurtuluş Savaşı&#8221; demek de tek başına bir ideolojik aidiyetin göstergesi değildir. Asıl önemli olan, milletin bağımsızlık iradesini, verilen fedakârlıkları ve Cumhuriyet&#8217;e giden tarihî süreci doğru bir şekilde anlatabilmektir.</p>
<p>Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, tarihî kavramları ideolojik kamplaşmanın sembolleri hâline getirmek değil; onları tarihî bağlamı içinde değerlendirebilmektir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Aslına dönmek hiçbir zaman ideolojik bir slogan olmamalıdır. Tarihî belgelerde yer alan bir kavramı kullanmak da, toplum hafızasında yerleşmiş başka bir kavramı tercih etmek de başlı başına bir siyasî duruşun kanıtı sayılamaz.</p>
<p>Tarih, kavramlar üzerinden kutuplaşmanın değil; ortak hafızanın ve ortak geleceğin inşa edildiği alandır. Bu nedenle tarihî terimleri tartışırken önyargılarla değil, kaynaklarla; sloganlarla değil, bilgiyle hareket etmek gerekir.</p>
<p>Geçmişimizi doğru anlamanın yolu, kavramları birbirine rakip hâle getirmekten değil; onları ortaya çıktıkları tarihî şartlar içinde değerlendirebilmekten geçmektedir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/aslina-donmek-ne-zaman-ideolojik-slogana-donustu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/eskiya-dunyaya-hukumdar-olmaz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/eskiya-dunyaya-hukumdar-olmaz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Resul Tosun]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Apr 2025 20:23:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19287</guid>

					<description><![CDATA[Soruşturma içeriğine bakıldığında, sadece İstanbul&#8217;u soymakla yetinmemiş bütün Türkiye&#8217;yi yutabilmek için bir eli İngiliz diğer eli Kandil&#8217;de olmaya teşne bir CHP örgüt fotoğrafı görünüyor. Bununla birlikte teröre destek ve yolsuzluk gerekçesiyle açılan soruşturma ve gözaltları siyasi ranta çevirmeye çalışan ve ideolojik körlük içinde hareket eden bir CHP müşahede ediliyor. Bu soruşturmanın en kazançlı siyasetçisine dönüşen CHP Genel Başkanı da o ideolojik körlüğü tepe tepe kullanıyor. Alıcısı da var. Dinleyenler ve alkışlayanlar da aynı ideolojik körlüğe müptela oldukları için saçma sapan iddiaları, iftiraları, yalanları ve saçmalıkları düşünmeden alkışlıyorlar. Maltepe Mitingi&#8217;nde öyle çok fotoğraflar verdiler ki bir iki konuya temas etmeden geçemeyeceğim. El yumruğu yemeyen kendi yumruğunu demir zannedermiş misali, kendilerini dokunulmaz zannediyorlar. Dokunulunca da feryat ediyorlar. CHP Genel Başkanı kürsüde valiye, savcıya, polise, bakana cumhurbaşkanına herkese tehdit savuruyor. Ve aşağılık bir iftirayı kürsüden haykırmaktan utanmıyor. Müslümanları 6. Filoya secde etmekle itham ediyor. Ve iktidarın 6. Filoya secde edenlerin safında, kendilerinin de eli silahlı, adam kaçıran banka soyan devleti silah zoruyla ele geçirmeye çalışan şehir eşkıyası Deniz Gezmiş&#8217;in safında olduğunu söylüyor. Bunu bir terörist söylese mantığını anlarsınız ama bir siyasi partinin hele de ana muhalefet partisinin lideri söyleyince orada durmak gerekir. Bu kadar kaliteli cehalet bu kadar büyük bir çelişki zaten ancak bir genel başkandan sadır olabilir! SOL KESİMİN 6. FİLO EZBERİ Şu 6. Filoya secde iddiası çok aşağılık bir iftiradır. Sol/seküler kesim &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Soruşturma içeriğine bakıldığında, sadece İstanbul&#8217;u soymakla yetinmemiş bütün Türkiye&#8217;yi yutabilmek için bir eli İngiliz diğer eli Kandil&#8217;de olmaya teşne bir CHP örgüt fotoğrafı görünüyor.<br />
Bununla birlikte teröre destek ve yolsuzluk gerekçesiyle açılan soruşturma ve gözaltları siyasi ranta çevirmeye çalışan ve ideolojik körlük içinde hareket eden bir CHP müşahede ediliyor.<br />
Bu soruşturmanın en kazançlı siyasetçisine dönüşen CHP Genel Başkanı da o ideolojik körlüğü tepe tepe kullanıyor.<br />
Alıcısı da var.<br />
Dinleyenler ve alkışlayanlar da aynı ideolojik körlüğe müptela oldukları için saçma sapan iddiaları, iftiraları, yalanları ve saçmalıkları düşünmeden alkışlıyorlar.<br />
Maltepe Mitingi&#8217;nde öyle çok fotoğraflar verdiler ki bir iki konuya temas etmeden geçemeyeceğim.<br />
El yumruğu yemeyen kendi yumruğunu demir zannedermiş misali, kendilerini dokunulmaz zannediyorlar.<br />
Dokunulunca da feryat ediyorlar.<br />
CHP Genel Başkanı kürsüde valiye, savcıya, polise, bakana cumhurbaşkanına herkese tehdit savuruyor.<br />
Ve aşağılık bir iftirayı kürsüden haykırmaktan utanmıyor.<br />
Müslümanları 6. Filoya secde etmekle itham ediyor.<br />
Ve iktidarın 6. Filoya secde edenlerin safında, kendilerinin de eli silahlı, adam kaçıran banka soyan devleti silah zoruyla ele geçirmeye çalışan şehir eşkıyası Deniz Gezmiş&#8217;in safında olduğunu söylüyor.<br />
Bunu bir terörist söylese mantığını anlarsınız ama bir siyasi partinin hele de ana muhalefet partisinin lideri söyleyince orada durmak gerekir.<br />
Bu kadar kaliteli cehalet bu kadar büyük bir çelişki zaten ancak bir genel başkandan sadır olabilir!</p>
<p>SOL KESİMİN 6. FİLO EZBERİ<br />
Şu 6. Filoya secde iddiası çok aşağılık bir iftiradır. Sol/seküler kesim bu ahlaksız aşağılık yalanı hâlâ utanmadan sıkılmadan tekrar ediyor.<br />
Dolmabahçe sahilindeki camilerden birinde cemaat camiye sığmamış dışarıya taşmış, kıble deniz tarafında, denizde de 6. Filo gemileri olduğu için namaz kılan Müslümanların fotoğraflarını kullanıp 6. Filoya secde ettiler diye ahlaksızca saldırıya geçtiler.<br />
Bu rezil iddiayı tarih cahili ve namaz nedir bilmeyen seküler kesim tekrar edip duruyor!<br />
CHP Genel Başkanı da bu aşağılık ve ahlaksız iftira ile kitlesini coşturma kurnazlığı sergiliyor.<br />
Yazık çok yazık.<br />
Bir genel başkanın bu ahlaksız iftirayı bu şekilde kullanması ve üstelik alkış alması zaten en fazla iktidarı boyunca Müslümanların inancıyla mücadele etmiş CHP&#8217;ye yakışırdı! O da onu yaptı.<br />
Yani CHP cenahında değişen bir şey yok!</p>
<p>MİLLİ MÜCADELE GERÇEĞİ<br />
CHP Genel Başkanı&#8217;nın kaliteli cehaleti bununla kalmadı, kalktı bir de iktidarı sadrazam Damat Ferit hükümetine benzeterek güya Osmanlı&#8217;nın milli mücadeleye muhalefet ettiğini söylemeye çalıştı.<br />
Dedim ya kaliteli cehalet diye. Oysa hakikat Damat Ferit dışındaki tüm İstanbul hükümeti Milli Mücadele&#8217;ye destek vermiştir.<br />
Damat Ferit&#8217;in iki kez kurduğu hükümetin ömrü sadece 1 sene 1 ay 15 gün sürmüş ve 7 Ekim 1920&#8217;de sona ermiştir.<br />
Milli Mücadele ise 9 Ekim 1922 tarihinde İzmir&#8217;in kurtuluşuna kadar iki sene daha devam etmiş ve bu iki sene zarfında İstanbul hükümeti milli mücadeleye destek vermiştir.</p>
<p>ATATÜRK&#8217;ÜN ARKASINA GİZLENME<br />
CHP&#8217;nin bir diğer ezberi de işlediği her kusuru içine düştüğü her yolsuzluk ve maruz kaldığı her usulsüzlüğe karşı Atatürk&#8217;ün arkasına saklanıp saldırıya geçmesidir.<br />
Hele birisi Atatürk&#8217;e muhalefet ederse o çok demokrasi ve ifade özgürlüğünden yana olan CHP birden otokrat kesilir. Ama sadece muhafazakârlara karşıdır bu tavrı.<br />
Atatürk&#8217;e muhalefet eden kendileri gibi seküler biriyse ona söz etmezler hatta sonuna kadar savunurlar, ismini önemli mekânlara vermekten çekinmezler.<br />
Tıpkı sıkı bir Atatürk muhalifi olan ve CHP iktidarı boyunca da hapisten çıkamayan Nazım Hikmet&#8217;e sahip çıktıkları gibi.<br />
Bir de arada Fesli Kadir diyerek Kadir Mısıroğlu merhuma da sataştı CHP&#8217;nin bilge (!) genel başkanı.<br />
Evet Kadir Mısıroğlu da CHP Genel Başkanı Mustafa Kemal&#8217;e tıpkı Nazım Hikmet gibi muhaliftir.<br />
Eğer demokrasi ve fikir özgürlüğü ise CHP&#8217;ye ve genel başkanına muhalefete neden karşı çıkar bugünkü CHP?<br />
Atatürk&#8217;e siyasi muhalefet, cumhuriyet düşmanlığı değildir! Çünkü Atatürk aynı zamanda CHP genel başkanı bir siyasetçidir ve CHP genel başkanı olarak eleştirilebilir.<br />
Tıpkı bugün CHP&#8217;nin Cumhurbaşkanı Erdoğan&#8217;ı AK Parti genel başkanı olarak eleştirdiği gibi.<br />
Üstelik de Başkan Erdoğan birinci cumhurbaşkanından farklı olarak çeyrek asırdır girdiği her seçimi halkın desteğiyle kazanmış bir cumhurbaşkanıdır!<br />
Dolayısıyla yaramaz çocukların babalarının arkasına saklanıp parmak salladığı gibi CHP Atatürk&#8217;ün arkasına saklanarak siyaset yapmayı sürdürdükçe içinde bulundukları kısır döngü de sürer gider.<br />
AK Parti Genel Başkanı nasıl eleştirilebiliyorsa CHP genel başkanları da öyle eleştirilebilir.</p>
<p>İSLAM ŞEHİDİ İSKİLİPLİ<br />
CHP Genel başkanı Maltepe Mitingi&#8217;nde sürdürdüğü kutuplaştırıcı konuşmasında bir de İskilip Atıf ve Rıfat Börekçi karşılaştırması yaptı.<br />
İzmir işgaline karşı tepki koyarak beyanname yayınlayan ve Milli mücadeleye destek veren İskilipli Atıf Hoca, CHP&#8217;nin milletin inancıyla mücadele ettiği dönemde uydurdukları delillerle idama mahkûm edip astığı bir İslam şehididir.<br />
Rıfat Börekçi ise cumhuriyetin ilk Diyanet İşleri Başkanı ve CHP&#8217;nin Ankara İl başkanıdır!<br />
CHP Genel Başkanı&#8217;nın eski il başkanına sahip çıkması normaldir ama İskilipliyi hâlâ suçlayarak muhafazakâr kesime duyduğu hıncı izhar etmesi o ideolojik körlüğün ayrı bir tezahürüdür.</p>
<p>CHP CUMHURİYET İLAN ETTİ KURMADI!<br />
Bir de, &#8220;Cumhuriyeti kuran partiyiz&#8221; diyerek içi boş sloganlarla siyaset yapmaya çalışan ama siyaset üretemeyen CHP bilmelidir ki, cumhuriyeti de CHP kurmadı. Cumhuriyeti sadece ilan etti peşinden milli iradeyi bir kenara bırakarak 1950 yılına kadar cumhuriyet rejimiyle alakası olmayan tek parti istibdadı sergiledi.<br />
Cumhuriyete ancak 1950 yılında geçildi!<br />
CHP Genel Başkanı&#8217;nın Maltepe&#8217;de yaptığı konuşmanın en politik(!) kısmı ise boykot bölümüydü.<br />
Tam eski tüfek komünist anarşistlerin tavrıyla esti gürledi, coştu coşturdu, teker teker marka ve medya ismi sayarak boykot ilan etti.<br />
Tamam, bu üslup onu tabanıyla bütünleştirdi, onu lider yapacak bir sürece soktu. Lakin bu yöntem siyasette oy kazanma değil kutuplaştırma ve oy kaybetme yöntemidir.<br />
Öyle görülüyor ki yeni oy kazanmaktan ziyade kendi tabanında liderliğini tescil etme gayreti gösteriyor genel başkan.<br />
Olabilir, Genel Başkan Özgür Özel bu anti politik militanvari yöntemiyle partisinin tabanını konsolide edebilir, birilerinin vesayetinden çıkarak partisinin gerçek lideri olabilir, ama Anadolu&#8217;yu işgal eden İngilizlerin, Fransızların merhametine sığınıp onlardan medet umarak, milli yerli markalara boykot ilan ederek ve şehir eşkıyası Deniz Geçmiş&#8217;in yolundan yürüyerek asla iktidar olamaz.<br />
Çünkü eşkıya dünyaya hükümdar olmaz!</p>
<p>Kaynak: star.com.tr</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/eskiya-dunyaya-hukumdar-olmaz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cumhurbaşkanının Hatası Gerçeklerle Yüzleşmek mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cumhurbaskaninin-hatasi-gerceklerle-yuzlesmek-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cumhurbaskaninin-hatasi-gerceklerle-yuzlesmek-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Nov 2024 12:22:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhurbaşkanı]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19188</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;Siz meseleyi Suriye mi sanıyorsunuz? Suriye&#8217;yi istemelerinin tek bir nedeni vardır. O da Türkiye&#8217;yi işgal etmek için zemin hazırlamaktır. Eğer bir gün mesele Suriye olursa bilin ki hedef Türkiye&#8217;dir. Bu söylediklerimi bir gün anlayacaksınız.&#8221; Necmettin Erbakan Cumhurbaşkanı yeni bir şey söylemedi. Sadece mâlûmu îlâm etti. Bazılarımızın hurda teferruatına kadar bilip telaffuz etmekten çekinmediği, çoğunluğunsa ya bilmediği ya da bilse dahi görmezden gelip bastırarak iç dünyasının derinliklerine ittiği bir hakikati üst perdeden ifşâ etti. Ne yazık ki tarafgir zihinler bunu, onun millî görüş günlerinden kalma bir takıntısı olarak görüyor. Mal bulmuş mağribi gibi de eleştiriyor. Kendisi ise bundan dolayı ne eleştirilebilir ne de muâheze olunur. Zîrâ bir devlet başkanının aslî görevlerinden biri de sorumluluğunu taşıdığı topluma yaklaşmakta olan tehlikeyi işâret etmek ve hakikî düşmanını göstermektir. Anlaşılır iş değil! Cumhurbaşkanının kapıya kadar gelen tehlikeye vurgu yapması, milleti uyandırıp bilgilendirmesi maalesef bazı çatlak seslerin çıkmasına sebep oldu. Ayrılıkçı hareketin mümessili bir milletvekili cumhurbaşkanını kast ederek “Eğer bunu söyleyen benim öğrencim olsaydı, sınavdan geçer not alamazdı.” diyecek kadar bayağılaştı. Bu, bir hedef saptırmadır, ustaca ve kurnazca tehlikenin üzerini örtmektir. Dikkatleri oradan uzak tutmaya çalışmaktır. Abdülhamit’ten bu yana hiçbir devlet adamımız bugünkü cumhurbaşkanımız kadar aralıksız olarak icranın başında bulunmadı. Bu kadar uzun bir süre fâsılasız &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right">&#8220;<em>Siz meseleyi Suriye mi sanıyorsunuz? Suriye&#8217;yi istemelerinin tek bir nedeni vardır. O da Türkiye&#8217;yi işgal etmek için zemin hazırlamaktır. Eğer bir gün mesele Suriye olursa bilin ki hedef Türkiye&#8217;dir. Bu söylediklerimi bir gün anlayacaksınız.&#8221;</em></p>



<p class="has-text-align-right"><em>Necmettin Erbakan</em></p>



<p>Cumhurbaşkanı yeni bir şey söylemedi. Sadece mâlûmu îlâm etti. Bazılarımızın hurda teferruatına kadar bilip telaffuz etmekten çekinmediği, çoğunluğunsa ya bilmediği ya da bilse dahi görmezden gelip bastırarak iç dünyasının derinliklerine ittiği bir hakikati üst perdeden ifşâ etti. Ne yazık ki tarafgir zihinler bunu, onun millî görüş günlerinden kalma bir takıntısı olarak görüyor. Mal bulmuş mağribi gibi de eleştiriyor. Kendisi ise bundan dolayı ne eleştirilebilir ne de muâheze olunur. Zîrâ bir devlet başkanının aslî görevlerinden biri de sorumluluğunu taşıdığı topluma yaklaşmakta olan tehlikeyi işâret etmek ve hakikî düşmanını göstermektir. </p>



<p>Anlaşılır iş değil! Cumhurbaşkanının kapıya kadar gelen tehlikeye vurgu yapması, milleti uyandırıp bilgilendirmesi maalesef bazı çatlak seslerin çıkmasına sebep oldu. Ayrılıkçı hareketin mümessili bir milletvekili cumhurbaşkanını kast ederek “Eğer bunu söyleyen benim öğrencim olsaydı, sınavdan geçer not alamazdı.” diyecek kadar bayağılaştı. Bu, bir hedef saptırmadır, ustaca ve kurnazca tehlikenin üzerini örtmektir. Dikkatleri oradan uzak tutmaya çalışmaktır.</p>



<p>Abdülhamit’ten bu yana hiçbir devlet adamımız bugünkü cumhurbaşkanımız kadar aralıksız olarak icranın başında bulunmadı. Bu kadar uzun bir süre fâsılasız olarak devletin mahreminde yaşamadı. Eğer bir şey söylüyorsa bu, yalnızca bizim gördüğümüzü onun da görüyor olmasından değildir. Bizim göremediklerimiz ve dahi duyamadıklarımızı da hem görüyor hem de duyuyor olmasındandır. O yüzden de yapılan açıklamayı ciddiye almak zorundayız.</p>



<p>Son günlerde yaşadığımız hâdiselerin basamak taşı olan Ortadoğu’nun işgal süreci 1990 senesinin Ağustos ayında Irak’ın Kuveyt’e saldırması ve akabinde de ABD öncülüğündeki Batı ittifakının mes’eleye el koymasıyla birlikte başladı. O günlerde büyük resmi bu kadar net okuyamıyorduk. Irak’ta yaşananlar, 32 ilâ 36. paralel arasında kalan sahanın uçuşa yasak bölge ilân edilmesi, Kaddafi’nin öldürülmesi, Mursi’nin devrilmesi, PKK, YPG ve türevlerinin ABD’nin öncülüğünde üzerimize çullanması ve Suriye’nin kaosa teslim edilmesiyle birlikte milyonların mülteci durumuna düşürülmesi ve takip eden daha bir yığın gelişme o resmi netleştirdi. Kısacası Saddam’ın Kuveyt’i işgale zorlanması ve ardından da ABD’nin körfeze müdâhalesi bugünler için atılmış ilk adımdı.</p>



<p>Gazze’de yaşanan katliam ve son günlerde İsrail’in Hizbullah’ı bahane ederek Lübnan’a yönelik orantısız güç kullanımı ise artık hedefin biz olduğunu ve büyük hesaplaşmanın er ya da geç bizimle olacağını gösteriyor. Bunu görmemek için ya fazla iyimser ya da su katılmamış bir ahmak olmak lazım. Bir ihtimal daha var ki, onu söylemeye dilim varmıyor. </p>



<p>Haçlı sürülerinin Saddam’ın Kuveyt’i işgalini bahane ederek Körfez’e çullandığı günden itibaren nihâî hedefin Türkiye olduğunu dönemin cumhurbaşkanı Turgut Özal bilmiyor muydu sanki. Hiç şüphesiz Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit gibi siyasiler de işin başından beri bu hakikate vakıftı. Hepsi bunun Irak ile Kuveyt arasındaki bir sınır ihtilâfından ibâret olmadığını biliyordu. </p>



<p>Fakat riya devrinin politik figürleri olan bu şahıslar bilseler de söyleyemezlerdi. Bilmezden gelmeye, bilmiyormuş gibi yapmaya mecburlardı. Bazı beyânatları ise zaman zaman iç âlemlerinde bu gerçekle yüzleşip sınırları zorladıklarını gösteriyor. Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanı iken söylediği şu sözler mızrağın çuvala sığmadığının işâretidir: </p>



<p>“<em>Bunların (Batı’nın) istediğini ben biliyorum. Sevr’i istiyorlar. Fırat’ın ötesini istiyorlar. Ne yapsak Batı’yı tatmin edemeyiz. Biz Osmanlı bakiyesiyiz. Osmanlı’dan yirmi beş devlet çıkmış. İki devlet çıkamamış. Kürt devleti ve Ermeni devleti. Şimdi adam ne diyor? Uzat kolunu… Ne yapacaksın? Keseceğim. Kolumuzu kestirmeyiz.</em>”*</p>



<p>Yukarıdaki sözler, barajın taşması, tahammül sınırlarının zorlanmasıdır. Gerçeklerle yüzleşmenin neticesinde ortaya çıkan bir vicdan infialidir. Ama ne yazık ki gerek Demirel ve de gerekse diğer siyasiler onunla ancak bıçak kemiğe dayanınca yüzleşmiştir. Devamını da getirememişlerdir. Ve de çok geçmeden yeniden sessizliğe gömülmüşlerdir. Bulundukları makam ve devrin şartları da bunu onlara dikte etmiştir. </p>



<p>Yalnızca Necmettin Erbakan yıllar öncesinden bu hakikati hiç yüksünmeden her platformda ifade etti. Kendisiyle dalga geçilmesine, sürekli aşağılanıp hor görülmesine rağmen bu konuda taviz vermedi ve de asla geri adım atmadı. İnandığını söylemekten çekinmedi. Böylelikle kendisine gönül veren kitlenin zihnine ufukta görünen bir tehdit olarak Yahudinin arz-ı mev’ûd fikrini yerleştirdi.</p>



<p>Artık riya devri kapanmıştır. Bilip de bilmezden gelme devri sona ermiştir. Bundan böyle soğuk savaş döneminden kalma reflekslerle hareket edemeyiz. Çünkü kralın çıplak olduğunu söylemesek de kral çıplaktır. Görünen köyün kılavuz istemediği ise açıktır. </p>



<p>Bu tür eleştirilerin üzerindeki örtü kaldırılırsa, altındaki gücün ülkemizdeki gizli Yahudi lobisi olduğu görülür. Hakikati ters yüz etme gayretlerinin arkasındaki niyetin de ne olduğu hemen anlaşılır.  </p>



<p>Burnumuzun dibinde yaşananlar, birkaç komşu devlet arasında cereyan eden basit birer sınır çatışması değildir. Bizim de bir parçası olduğumuz coğrafya, birinci ligde oynayan devletlerin top koşturduğu ve küresel menfaatlerin söz konusu olduğu büyük bir hesaplaşmanın yaşandığı yerdir. İşte bizler bugün, öylesine bir kıyametin ortasındayız. </p>



<p>Yaklaşık bir yıl önce, bir dönem Cumhurbaşkanının yakın çalışma arkadaşı olan Cüneyt Zapsu’nun Malatyalı İşadamları Derneği’nde yaptığı bir konuşmada sarf ettiği şu sözler, Erdoğan’ın yıllar öncesinden tehlikenin farkında olup ne kadar öngörülü, müdebbir ve kararlı olduğunu gösteriyor: </p>



<p>&#8220;<em>Ben Sayın Cumhurbaşkanımız ile beraber çok yakın çalıştım. İlk başlarda hele neredeyse günde 18-19 saat. O sıralar anlaşamadığım bir tane önemli husus vardı. 2000’li yılların başları işte. Ben diyordum ki parayı savunma sanayiine değil, şuralara yatıralım. Haklı çıktı. Hem de öyle haklı çıktı ki. Bunu da açıkça söyleyeyim. Ben bu kadar böyle anti-militarist, globalist bir adamım, haklı çıktı. Çünkü bizim şu anda savunma sanayimiz bu durumda. O zamanlar yatırımlar başladı. Rahmetli babam da söylerdi; ya baba komplo teorileri bunlar, diye düşünüyordum. Babamdan özür dilerim. Öyle değil paramparça ederlerdi. Lübnan, Suriye, Irak, Libya bir de Türkiye derdi, olur biterdi.</em>&#8220;</p>



<p>Şu sözler, muhasebesini yapmış, eksiğini görmüş ve yıllar sonra da olsa bunu söylemekten imtinâ etmeyen, sürecin ve hâdisâtın birinci dereceden şâhidi bir aydının itiraflarıdır.</p>



<p>Son yirmi yılda atılan adımlar bugün meyvesini veriyor. Savunma sanayinde yaptığımız dev atılımlar sayesinde çıkacak bir savaşa karşı askerî açıdan hazırlıklıyız. En az onun kadar zor olansa böyle bir hesaplaşmaya zihnen de hazırlıklı olmaktır. Temenni etmesek de bir gün onunla yüzleşebiliriz. Mevcut gelişmelerse bize artık onun bir hayli yakınımızda olduğunu gösteriyor. </p>



<p>Eğitim sisteminin daha ilk aşamasında nesillerinin zihnine İslâm düşmanlığını yerleştirip rûhlarını kirleten ve Mescid-i Aksâ’nın yıkılarak yerine tapınağın inşâ edileceği fikrini aşılayan bir zihniyetinse Nil ile Fırat arasının kendisine vaat edildiği iddiasından uzak olduğunu düşünmek yalnızca ham bir hayaldir. </p>



<p>Basit gibi görünse de cumhurbaşkanının açıklamalarını bu çerçevede okumak ve de hiç vakit kaybetmeden sınırlarımız dâhilinde ortaya çıkması muhtemel tehdit ve tehlikelere karşı devlet ve millet olarak hazırlık yapmak zorundayız. Ve tabiî en başta da zihnen kendimizi buna hazırlamakla mükellefiz.</p>



<p>* Milliyet Gazetesi, 2 Mayıs 1995 Salı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cumhurbaskaninin-hatasi-gerceklerle-yuzlesmek-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeniden Refah Bir Proje mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yeniden-refah-bir-proje-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yeniden-refah-bir-proje-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet BELENKUYU]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Apr 2024 08:04:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Erbakan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19111</guid>

					<description><![CDATA[Bu soruyu soranlara dikkat edin! 2024 Yerel Seçimleri sonrasında, sosyal medyada bazı çevreler, YRP&#8217;nin &#8220;AKP&#8217;nin yerine iktidara hazırlanan siyasi bir proje&#8221; olduğunu iddia ediyorlar… Bu iddianın gerçekliğini test etmek için, hemen doğru soruları soralım. Öncelikle bu iddiayı kimler dillendiriyor? Görüldüğü kadarıyla fanatik Ak Partililer, FETÖ mensupları ve yeni bir dini muhalefetten çekinen sol çevreler. Birinci grupta olanlara, aslında mevcut AKP yapısından nemalananlar ve kurulu düzenin değişmesini istemeyenler diyebiliriz. Çünkü normalde adil ve ölçülü muhalefet her zaman iktidarı güçlendirir. Fakat kendi yapısında problem görmeyenler muhalefet istemezler. Çünkü ciddi bir muhalefet onların çürük yapılarını ortaya çıkaracaktır. Bu nedenle bu grubun argümanları “belli bir kesimin (sağ muhafazakar) oylarının bölünmesi, ülkeyi kaosa sürükleyebilir, koalisyon hükümetlerine mecbur bırakabilir, bunlar da mevcut kazanımları (!) kaybetmemize neden olabilir. O nedenle Yeniden Refah girişimi çok tehlikelidir, hatta vatan hainliğiyle eşdeğerdir.” Burada dikkat edilmesi gereken daha önce benzer şeyler, ‘Milli Görüş geleneğinden gelen veya sağ muhafazakar muhalefet’ için de söylenmiş ve bu seçmende yankı bulmuş, oy kayıpları iktidar için bir tehlike oluşturmamıştır. Bunda bu partilerin hataları da etkili olmuştur. İşte AKP çevreleri / taraftarları, bu tehlikeyi göze alarak Yeniden Refah’ı bir proje olarak görme /gösterme çabasına girmişlerdir. Bunun için şu vb soruları sorup, taraftarlarını koruma çabasına girmişlerdir. “Neden Yeniden &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bu soruyu soranlara dikkat edin!</p>



<p>2024 Yerel Seçimleri sonrasında, sosyal medyada bazı çevreler, YRP&#8217;nin &#8220;AKP&#8217;nin yerine iktidara hazırlanan siyasi bir proje&#8221; olduğunu iddia ediyorlar… Bu iddianın gerçekliğini test etmek için, hemen doğru soruları soralım.</p>



<p>Öncelikle bu iddiayı kimler dillendiriyor? Görüldüğü kadarıyla fanatik Ak Partililer, FETÖ mensupları ve yeni bir dini muhalefetten çekinen sol çevreler.</p>



<p>Birinci grupta olanlara, aslında mevcut AKP yapısından nemalananlar ve kurulu düzenin değişmesini istemeyenler diyebiliriz. Çünkü normalde adil ve ölçülü muhalefet her zaman iktidarı güçlendirir. Fakat kendi yapısında problem görmeyenler muhalefet istemezler. Çünkü ciddi bir muhalefet onların çürük yapılarını ortaya çıkaracaktır. Bu nedenle bu grubun argümanları “belli bir kesimin (sağ muhafazakar) oylarının bölünmesi, ülkeyi kaosa sürükleyebilir, koalisyon hükümetlerine mecbur bırakabilir, bunlar da mevcut kazanımları (!) kaybetmemize neden olabilir. O nedenle Yeniden Refah girişimi çok tehlikelidir, hatta vatan hainliğiyle eşdeğerdir.” Burada dikkat edilmesi gereken daha önce benzer şeyler, ‘Milli Görüş geleneğinden gelen veya sağ muhafazakar muhalefet’ için de söylenmiş ve bu seçmende yankı bulmuş, oy kayıpları iktidar için bir tehlike oluşturmamıştır. Bunda bu partilerin hataları da etkili olmuştur.</p>



<p>İşte AKP çevreleri / taraftarları, bu tehlikeyi göze alarak Yeniden Refah’ı bir proje olarak görme /gösterme çabasına girmişlerdir. Bunun için şu vb soruları sorup, taraftarlarını koruma çabasına girmişlerdir. “Neden Yeniden Refah Partisi, oy alma potansiyeli daha yüksek olduğu halde Erzurum’dan aday çıkarmamış da, kazanma ihtimali olmadığı halde İstanbul’dan Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday göstermiştir?”</p>



<p>Bu soru araştırma derdi olmayan, kendi seçmenine göre gayet mantıklı sorudur ve YRP’nin proje olduğuna ikna edecek bir delildir. Sonra soruyu soran cevabını verince, taşlar yerine oturur: “Çünkü İstanbul’da Mevcut Büyükşehir Belediye Başkanı’nın partisi CHP, YRP’yi desteklemektedir.” Bunu destekleyecek İstanbul ve Bursa’dan görüntüler de elde edilmiştir. “O halde YRP projedir.”</p>



<p>Diğer iddialara geçmeden bu konuyu irdeleyelim. Öncelikle Erzurum’dan aday gösterilememesinin(!) nedeni parti tarafından açıklanmış, İl Seçim Kurulu ve bir parti yetkilisinin bu sonuca neden olduğu bildirilmiştir.</p>



<p>Bundan daha önemlisi ise Ak Parti’nin kuruluşudur. Yani Refah Partisi’nden kopuşu ve iktidar oluş serüveni, bu günkü durumu andırmaktadır. Seçmen mevcut partilerden beklentilerini alamayınca AK Parti’yi tercih etmiştir. Bugün Ak Partililerin YRP hakkındaki iddiaları, o gün Ak Parti hakkında söylenmiştir. Ki bu durum, diğer iddia sahiplerinin komplo benzeri görüşlerini desteklemektedir. Onlara göre “AKP nasıl o zaman ABD’nin ve Küresel güçlerin eliyle iktidara geldiyse, şimdi yine onlar YRP’yi Ak Parti yerine hazırlıyor” demektedirler.</p>



<p>Şimdi Ak Partililerin iddiasına göre halk, kendilerine oy vermeye mecburdur ve memleket menfaati için bu şarttır. Bu mantık doğru ise, o zaman Erdoğan ve arkadaşları da Refah Partisinden ayrılarak memleket menfaatine aykırı davranmışlardır.</p>



<p>FETÖ çevrelerinin karşı olmasının nedeni zaten bellidir, Milli Görüş geleneği onların anlayışına terstir. Bu nedenle yukarıda açıklanan rol değişikliği tezini savunmaktadırlar ki, yeni bir Milli Görüş ekolü iktidar olmasın.</p>



<p>Son görüş sahibi sol çevrelerin neden öyle söylediklerine baktığımızda, aslında durum açıktır. Tam Erdoğan sarsılmış, yıkılmak üzere iken, yeni bir Milli Görüş ekolü / sağ / İslami görüşün yeniden filizlenmesi onlar için ciddi tehlikedir. Bu nedenle Fatih Erbakan ciddiye alınacak bir figür değildir. Ak Parti oylarını bölecek kadar desteklenmeli fakat fazlasına müsaade edilmemelidir. O nedenle onlar da “YRP’nin iktidar için Batı tarafından parlatıldığı” tezine destek verebilirler.</p>



<p>Peki bu durumda İslami hassasiyeti bariz olan seçmen, kafasını nasıl bu kargaşadan arındırmalıdır?</p>



<p>Şu an AKP düşmanlığı, küskünlüğü, beklediğini alamayıp ayrılan veya YRP’de ışık görüp oraya kayanların dışında, YRP’ye verenlerin önemli bir kısmının kafası nettir. Bu işin bu kadrolarla ve bu kurallarla gitmesi mümkün değildir. Ya Ak Parti ciddi adımlar atmalıdır, ya da siyaset sahnesindeki rolünü tamamlamaya razı olmalıdır. Bu nedenle YRP tercih edilmiştir.</p>



<p>Fakat burada hala AKP’ye oy veren önemli bir memnuniyetsiz kesim vardır ve genel seçimin belirleyicisi ekonomik ve siyasi rahatsızlıklardan çok onların oyları olacaktır. Bunların bir kısmı bu seçimde sandığa gitmemiştir. Bir kısmı yerel adayları dikkate alarak, başka partiye de oy vermiş olabilir.</p>



<p>Bu belirsizliği iki tutum giderecektir. AKP ve YRP’nin doğru adımları. Hangi parti tutarlı, açık ve halkın hassasiyetlerine yakın bir politika uygularsa o kazanacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yeniden-refah-bir-proje-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bürokrasi Konseyi Kazandı CHP Değil!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/burokrasi-konseyi-kazandi-chp-degil/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/burokrasi-konseyi-kazandi-chp-degil/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ercan HARMANCI]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 05 Apr 2024 08:15:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19116</guid>

					<description><![CDATA[2016 yılında başlayıp 2019 yılında ciddi şekilde örgütlenen Bürokrasi Konseyi ilk zaferini elde etti. Türkiye’nin politik geçmişinde bugüne kadar kullanılmayan bir kavramı ilk defa kullandık. Bürokrasi Konseyi nedir? Bürokrasi Konseyi’nin sosyal ve politik gerçeğini göz ardı edildiğinde CHP’nin Türkiye toplum yapısında bir başarı elde ettiği düşünülebilinir? Bu gerçeği görmeyen ulusal medya ve politikacılar “CHP 77 yıl aradan sonra ilk defa birinci parti oldu” manşeti atanların unuttuğu bir gerçek vardı. Bu başarı iki boyutludur. Bu başarının mutfağında Bürokrasi Konseyi vardır. Ve Bürokrasi Konseyi’nin kararlarının topluma yansıması ile sandığa gitmeyen ya da geçersiz oy kullanan sitemkâr vatandaşlar vardır. YSK’nin verilerine göre 31 Mart Mahalli İdareler Genel Seçim’inde oy verme işlemleri tamamlandı. 61 milyon 430 bin 934 seçmenin bulunduğu Türkiye&#8217;de yalnızca 48 milyon 256 bin 541&#8217;i sandığa giderek oyunu kullandı. Kullanılan oylardan 46 milyon 46 bin 499&#8217;u geçerli sayılırken, 2 milyon 210 bin 42 oy ise geçersiz olarak tutanaklara kaydedildi. Seçimlere katılım oranı ise yüzde 78,55 olarak kayıtlara geçti. Yaklaşık 15 milyon vatandaşın politik tercihi sandıklara yansımadı. Bugüne kadar birçok Avrupa ülkesinden daha fazla oranla sandığa giden vatandaş neden bu seçimde sıra dışı bir politik tercih gerçekleştirdi? Aslında ülkemizde 31 Mart günü yapılan seçim bir yerel yönetim seçimi değil bir erken seçim çağrısının &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>2016 yılında başlayıp 2019 yılında ciddi şekilde örgütlenen Bürokrasi Konseyi ilk zaferini elde etti. Türkiye’nin politik geçmişinde bugüne kadar kullanılmayan bir kavramı ilk defa kullandık. Bürokrasi Konseyi nedir?</p>



<p>Bürokrasi Konseyi’nin sosyal ve politik gerçeğini göz ardı edildiğinde CHP’nin Türkiye toplum yapısında bir başarı elde ettiği düşünülebilinir? Bu gerçeği görmeyen ulusal medya ve politikacılar “CHP 77 yıl aradan sonra ilk defa birinci parti oldu” manşeti atanların unuttuğu bir gerçek vardı.</p>



<p>Bu başarı iki boyutludur. Bu başarının mutfağında Bürokrasi Konseyi vardır. Ve Bürokrasi Konseyi’nin kararlarının topluma yansıması ile sandığa gitmeyen ya da geçersiz oy kullanan sitemkâr vatandaşlar vardır.</p>



<p>YSK’nin verilerine göre 31 Mart Mahalli İdareler Genel Seçim’inde oy verme işlemleri tamamlandı. 61 milyon 430 bin 934 seçmenin bulunduğu Türkiye&#8217;de yalnızca 48 milyon 256 bin 541&#8217;i sandığa giderek oyunu kullandı. Kullanılan oylardan 46 milyon 46 bin 499&#8217;u geçerli sayılırken, 2 milyon 210 bin 42 oy ise geçersiz olarak tutanaklara kaydedildi. Seçimlere katılım oranı ise yüzde 78,55 olarak kayıtlara geçti.</p>



<p>Yaklaşık 15 milyon vatandaşın politik tercihi sandıklara yansımadı. Bugüne kadar birçok Avrupa ülkesinden daha fazla oranla sandığa giden vatandaş neden bu seçimde sıra dışı bir politik tercih gerçekleştirdi?</p>



<p>Aslında ülkemizde 31 Mart günü yapılan seçim bir yerel yönetim seçimi değil bir erken seçim çağrısının zemini hazırlamaktır. Bunun en büyük göstergesi Kemal Kılıçdaroğlu’nun formel ve açık masa girişimi Ekrem İmamoğlu tarafından informel ve ketum ve de meşru olmayan pazarlıklı bir masa girişimi gerçekleşti.</p>



<p>CHP’li politikacılar tarafından yapılan kirli pazarlıklar ulusal medyada görsel ve basılı olarak gündeme taşındı.</p>



<p>Kaldı ki ülkemizde CHP’nin oy oranı dinamik değil statik ve kemikleşmiştir. CHP’nin kemikleşmiş statik politik destek oranı en fazla %27 bandında gerçekleşmiştir.</p>



<p>Biz asıl üzerinde durmamız gereken konuya başlayalım. İlk önce şunu belirtelim. 31 Mart seçimi hazırlıkları Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın % 52 oy çokluğu ile kazandığı seçimden sonra ivedilikle başlamıştır.</p>



<p>Tüm stratejiler İstanbul tekrar kazanılınca “İstanbul’u temsil eden Türkiye’yi temsil eder” algısı üzerinden bir erken seçim çağrısı yapılacaktır. Ben daha çok bu yazımda Bürokrasi Konseyi’nin bu seçim sonuçlarına etkisini ele almak istiyorum.</p>



<p>Özellikle 2021 yılından sonra Türkiye’de Bürokrasi üzerinden bir Fiyat Savaşları başlatıldı. Evet küresel boyutta mal ve hizmetlerin maliyetinde %50 ile ile % 100 arasında bir fiyat artışı yaşandı.</p>



<p>Oysa ülkemizde özellikle dayanıksız temel tüketim mallarının raf fiyatları en az 10 kat bandında fahiş ve mesnetsiz şekilde artırıldı. Ve bu artış karşısında bürokrasi sadece sembolik cezalar ile fiyat artışlarını meşrulaştırdılar. Fiyat artışları ilk önce araç ve akabinde gayrimenkul ile başladı sonra dayanıksız temel tüketim malları ile tavan yaptı.</p>



<p>Devletin vatandaşına verdiği hizmetler için maliyeti neredeyse sıfır olmasına rağmen “Değerli kâğıt” adı altında fahiş zamlar yapıldı kim yaptı? Bürokrasi, bunun suçu kime kalacaktı Recep Tayyip Erdoğan’a istenilen neydi tam da bu …</p>



<p>İvedilikle Türkiye Bürokrasi Konseyi gerçeğini kabul etmek ve bunun için ciddi tedbirler almak zorundadır. Bu gerçek kabul edilmez ve ivedi tedbirler alınmazsa ciddi boyutta sadece iç güvenlik tehdidi değil dış güvenlik tehdit olarak da karşımıza çıkması kaçınılmaz olacaktır.</p>



<p>Ülkemizde 31 Mart seçimlerinde bir parti sanıldığı gibi 77 yıl aradan sonra birinci parti olmamıştır. Bürokrasi Konseyi’nin kararlarının topluma yansıması olarak politik küskünler bu seçimin sonucunu belirlemiştir. Bu elbette sadece emekli kitlesi değildir. Hatta benim öngörüm emeklilerin seçim sonucunu %5 bile etkilediğini düşünmüyorum.</p>



<p>Dua edelim bu strateji Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde beklenen sonucu vermedi. Daha seçim gündemde değilken Ekrem İmamoğlu’nun sürekli gündem ettiği ve dillendirdiği “Temsil etme” kod ve motifi asla masum değildir. Ve yerel yönetimlerin temsil hakkı olmadığının kamuoyu ile paylaşılması gerektiğini gerekirse ilgili mevzuatta güncelleme yapılması zorunluydu. Aylar önce bunu “İmamoğlu Türkiye’yi Temsil Ediyor(!)” bu başlıkla gündem edip ele almış ve bu tehlikeye dikkat çekmiştim.</p>



<p>Bugün dikkat çektiğim tehlike artık çok uluslu organizasyonlar ve şirketler tarafından finanse edilerek Türkiye’de Fiyat Savaşları’ndan sonra “Güç Savaşları” başlatılacak. Güç Savaşı için kullanılacak kod ve motif “Temsil” kavramı olacaktır. Nüfusu ne kadar çok olursa olsun hiçbir yerel yönetim başkanının temsil hakkı yoktur. Yerel Yöneticiler temsil için değil hizmet için seçilir.</p>



<p>Yine Yerel Yöneticilerin tüm hakları ve sorumlulukları 1982 Anayasasına göre; yerel yönetimler (mahalli İdareler); “il, belediye veya köy halkının mahallî müşterek ihtiyaçlarını karşılamak üzere kuruluş esasları kanunla belirtilen ve karar organları, gene kanunda gösterilen, seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan kamu tüzelkişileridir. Yerel yönetimlerin kuruluş ve görevleri ile yetkileri, yerinden yönetim ilkesine uygun olarak; 1984 tarih ve 2972 sayılı Mahalli İdareler İle Mahalle Muhtarlıkları ve İhtiyar Heyetleri Seçimi Hakkında Kanun, 1981 tarih ve 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu,2005 tarih ve 5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu, 2005 tarih ve 5393 sayılı Belediye Kanunu, 2004 tarih ve 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu, 1924 tarih ve 442 sayılı Köy Kanunu ve 2005 tarih ve 5355 sayılı Mahalli İdare Birlikleri Kanunu ile düzenlenmiştir.</p>



<p>Bir ülkede “Benim halkım” kelimesini aidiyet olarak kullanmak sadece o ülkenin Cumhurbaşkanına aittir. Hiçbir yerel yöneticinin ve mülki amirin “Benim halkım” kelimesini kullanma yetkisi yoktur.</p>



<p>Gönül isterdi ki 2022 yılında bu soruna dikkat çektiğimde bu konuda hem mevzuat güncellemeleri hem de kamuoyu bilgilendirmeleri yapılmış olsaydı.</p>



<p>Yerel yöneticiler her ne kadar bir partiyi temsil ederek seçilseler de seçilip başkan olduktan sonra hukuk ile sınırları çizilmiş bir kamu tüzelkişileri olduğu için devletten bağımsız değil bilakis tüm iç ve dış iş ve işlemler için devletin ilgili makamlarına haber vermek ve izin almakla sorumludur bu bir tercih değil bir hukuki zorunluluktur.</p>



<p>Öngörüm önümüzdeki aylarda alışkın olmadığımız Eyalet hatta Kanton tarzı yönetimlerin telkini yapılacak ve hem çok uluslu organizasyonlar hem de küresel medya tarafından desteklenerek…</p>



<p>Aslında İmamoğlu’nun medyada yankı bulan “Birlikte çalışalım” sanıldığı kadar masum olmayan bir ifadedir. Bir toplum bilimci ve uluslararası ilişkiler uzmanı olarak E. İmamoğlu’nun kullandığı “Birlikte Çalışalım” ve “Tam Yol İleri” ifadeleri” ifadeleri bireysel iyi niyet ifadeleri asla değildir. Bunun için müstakil bir yazı kaleme alacağım fırsat bulduğumda…</p>



<p>İlki bir yerel yönetici bir rakip değildir tüzel kişiliğe sahip devletin bir çalışanıdır. Birlikte çalışmaktan hatta düzelterek yazalım devletin belirlediği sınırlar içinde çalışmaktan başka yerel yöneticilerin tek seçenekleri yoktur…</p>



<p>Bürokrasi Konseyi ilk önce “Derin Kaos” olarak ifade edilen homojen özelliklere sahip kitleler arasında ciddi güven sorunu ve kabinde bir hesaplaşma planlıyor. Derin Kaos’un sinerji ve enerjisi ile ise heterojen özelliklere sahip “Sokak çatışması” dediğimiz ve domino etkisi ile etkin ve yaygın hale gelecek “Genel Kaos” planından sonra…</p>



<p>Bu toplumsal çatışmadan istediklerini elde ettiklerinde “Yetkinin Paylaşılması” gündeme gelecek. Belli yerlerde sözde referandumlar yaptırılarak “Halk bunu istemiyor, şunu istiyor” algısı ile eyalet ya da kanton şeklinde tartışmalar başlayacak…</p>



<p>Öngörüm önümüzdeki birkaç ay içinde Bürokrasi Konseyi’nin görüştüğü ve kirli pazarlıklar yaptığı milletvekilleri ve politikacılar kulvar değişikliğine gideceklerini açıklayacaklar…Bu bireysel bir tercihten öte politik şantaj ya da blöfler…</p>



<p>Tabii hemen ifade edelim , Bürokrasi Konseyi üzerinden soft ve dip bir kalkışma stratejisi peşinde olanlar gerçekten Türkiye’nin ve özellikle Recep Tayyip Erdoğan’ın karizmatik gücünü hayal bile edemiyorlar…</p>



<p>15 Temmuz kalkışmasında toplumun beklediği bürokrasi depremi üçüncü soft Bürokrasi Konseyi’nin kalkışmasından sonra artık ivedilikle gerçekleştirileceğine inancım kesindir…</p>



<p>Bürokrasi Konseyi’nin kalkışmasından sonra Erdoğan’ın ulusal temsil yetkisi uluslararası temsil yetkisi ile taçlanacaktır…</p>



<p>Tabii bunun için ivedilikle çözülmesi gereken bir darbe meyvesi olan 12 Eylül 1982 Anayasa’nın ilgası olup toplumun ihtiyaçları ve toplumun değerlerine göre günümüz ihtiyaçlarını karşılayacak bir Anayasa’nın Temmuz ayından sonra etkin ve yaygın olarak başlatılması olacaktır…</p>



<p>Bundan sonra yazacaklarım sizin de bildikleriniz olacağı için bu yazıyı burada noktalayıp sabrınızı daha fazla zorlamak istemiyorum…</p>



<p>NOT: Bürokrasi Konseyi neden bugüne kadar dillendirilmedi çünkü ülkemizde politika haber ajanslarının hinterlandı kadar olduğu için …Bu kavrama birçok kişi bir uydurma kavram olarak bakacak olsa da … Bir gün toplumsal hafıza bu gerçeği teslim edecektir…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/burokrasi-konseyi-kazandi-chp-degil/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Yeniden AK Parti&#8221; Kurulur Mu?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yeniden-ak-parti-kurulur-mu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yeniden-ak-parti-kurulur-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Servet Hocaoğulları]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Apr 2024 13:00:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Ak Parti]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19107</guid>

					<description><![CDATA[AK Partinin Erdoğan sonrası ANAP gibi mi; yoksa Yeniden Refaf Partisi gibi mi olacağı şeklinde &#8220;Politik bahis&#8221; oynanıyor? Oysa bu tarz politik kumar eğlenceleri birilerinin hobisi olabilir. Asıl soru şudur: Muhalefetin&#160; (CHP /DEM) gerçek hedefi iktidara mı yürümektir; yoksa Erdoğan&#8217;ın içinden kopup geldiği ve özellikle&#160;&#160;&#160; 22 yıldır temsil ettiği muhafazakar-dindar-milliyetçi anlayış ve yaşam tarzının üzerine mi yürümektir. Yani Özgür Özel&#8217;in Armağan Çağlayan&#8217;a verdiği demeçte söylediği gibi: &#8221; Cumhuriyet işgal edilmiştir; Erdoğan&#8217;ı devireceğiz; işgal edilmiş Cumhuriyeti Atatürk&#8217;e iade edeceğiz. Başkanlık sistemini sonlandıracağız. Laikliği geri getireceğiz!&#8230;&#8221;. Demeci gibi gayet açık ve net Erdoğan&#8217;a oy verenlerin üstüne sosyolojik olarak da yürüme hesabı mıdır? Veya Canan Kaftancıoğlu&#8217;nun 14 Mayıs seçimlerinden önce söylediği &#8220;Oy alacağız diye dindarlara iyi görünmek gibi bir Takiyye yapmayı doğru bulmuyorum. Erdoğan&#8217;ı göndereceğiz ve 22 yıllık bizi Cumhuriyet değerlerinden uzaklaştıran Erdoğan&#8217;ı ve onun temsil ettiği kitleyi geldikleri yere/konuma geri götüreceğiz?&#8230;&#8221;. söyleminde olduğu gibi &#8220;Mesel siyaset değil sadece&#8230;&#8221; kini midir? Bu şu demek: Özgür Özel de Canan Kaftancıoğlu da halkı tanımıyor. Hatta Cumhuriyeti de kendi kafasında yaşattığı ve kendileri gibi düşünmeyenleri ötekileştirici zihniyette tarif ediyor. Türkiye, Özel&#8217;in de Kaftancıoğlu&#8217;nun da arzuladığı ve buna göre örgütlendiği hedeflere, niyetlere izin vermedi; vermeyecek. Erdoğan sonrası Türkiye&#8217;de hiç bir gücün eski Türkiye şartlarına ve yönetme biçimine &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>AK Partinin Erdoğan sonrası ANAP gibi mi; yoksa Yeniden Refaf Partisi gibi mi olacağı şeklinde &#8220;Politik bahis&#8221; oynanıyor? Oysa bu tarz politik kumar eğlenceleri birilerinin hobisi olabilir.</p>



<p>Asıl soru şudur: Muhalefetin&nbsp; (CHP /DEM) gerçek hedefi iktidara mı yürümektir; yoksa Erdoğan&#8217;ın içinden kopup geldiği ve özellikle&nbsp;&nbsp;&nbsp; 22 yıldır temsil ettiği muhafazakar-dindar-milliyetçi anlayış ve yaşam tarzının üzerine mi yürümektir.</p>



<p>Yani Özgür Özel&#8217;in Armağan Çağlayan&#8217;a verdiği demeçte söylediği gibi: &#8221; Cumhuriyet işgal edilmiştir; Erdoğan&#8217;ı devireceğiz; işgal edilmiş Cumhuriyeti Atatürk&#8217;e iade edeceğiz. Başkanlık sistemini sonlandıracağız. Laikliği geri getireceğiz!&#8230;&#8221;. Demeci gibi gayet açık ve net Erdoğan&#8217;a oy verenlerin üstüne sosyolojik olarak da yürüme hesabı mıdır?</p>



<p>Veya Canan Kaftancıoğlu&#8217;nun 14 Mayıs seçimlerinden önce söylediği &#8220;Oy alacağız diye dindarlara iyi görünmek gibi bir Takiyye yapmayı doğru bulmuyorum. Erdoğan&#8217;ı göndereceğiz ve 22 yıllık bizi Cumhuriyet değerlerinden uzaklaştıran Erdoğan&#8217;ı ve onun temsil ettiği kitleyi geldikleri yere/konuma geri götüreceğiz?&#8230;&#8221;. söyleminde olduğu gibi &#8220;Mesel siyaset değil sadece&#8230;&#8221; kini midir?</p>



<p>Bu şu demek: Özgür Özel de Canan Kaftancıoğlu da halkı tanımıyor. Hatta Cumhuriyeti de kendi kafasında yaşattığı ve kendileri gibi düşünmeyenleri ötekileştirici zihniyette tarif ediyor.</p>



<p>Türkiye, Özel&#8217;in de Kaftancıoğlu&#8217;nun da arzuladığı ve buna göre örgütlendiği hedeflere, niyetlere izin vermedi; vermeyecek. Erdoğan sonrası Türkiye&#8217;de hiç bir gücün eski Türkiye şartlarına ve yönetme biçimine geri dönme/döndürme şansı da hakkı da yok!&#8230; Halk 15 Temmuzda yaptığından daha sert tepkisini verir.</p>



<p>O zaman &#8220;Erdoğan sonrası&#8221; hesap yapanların, son 22 yıldaki kazanımları kaybettirme hesapları tutmaz!&#8230; Çünkü bu kazanımların hepsi artık Türkiye&#8217;nindir ve halkındır.</p>



<p>31 Mart yerel seçimlerin verdiği mesaj ve gösterdiği hedef çok sadedir: &#8221; Halkı kızdırmayın!&#8230;&#8221;. Bu kadar açık bir tablo sergilemiştir halk: Aklımla, duygularımla ve cebimle oynamayın!&#8230; Sabrımı yanlış anlamayın!&#8230;</p>



<p>Maalesef, 14-28 Mayıs sonuçlarını, halkın verdiği mesajı ve duyguları anlamakta ve gereğini yapmakta hem sayın Erdoğan gecikmiş hem de daha fazlasıyla AK Parti teşkilatı halkın gözünün içine sokarak duyarsız ve üstenci davranarak bu tablonun oluşmasının sebebi olmuştur.</p>



<p>Millet İttifakı da 14-28 Mayıs sonuçlarını anlamamıştır. Hatta 31 Mart seçimlerindeki tabloyu hiç beklemiyordu; Çünkü böyle bir başarı için bir süreç de yaşamıyordu. Aksine CHP kendi iç sorunları sebebiyle, ittifak paydaşlarının paramparça oluşu sebebiyle oy kaybı endişesi bile yaşıyordu.</p>



<p>Zaten AK Parti de &#8220;Millet İttifakı param parça; hepsinin adayı var!&#8230; İşim kolay!&#8221; diye ıslık çalarak sahada geziniyordu!&#8230;</p>



<p>Fakat &#8220;Güm!&#8230;.&#8221; diye bir ses yankılandı!&#8230; Halkın sesi.</p>



<p>Halk, partilerden daha etkin siyaset yaptığını bir daha hatırlattı. Halk &#8220;Ben kandırılacak, algısıyla oynanacak, Demokrasi dilencisi değilim!&#8230; Ben bu ülkenin gerçek sahibiyim! Bayrağın iradesiyim!&#8230; Herkes işine baksın! Görevine odaklansın!&#8230;&#8221; dedi.</p>



<p>O nedenle Halk, Özgür Özel&#8217;in &#8220;İşgal edilmiş Cumhuriyeti kurtaracağız!&#8230;&#8221; ağzının da ortasına vurur; Takiyyeye gerek yok diyen Kaftancıoğlu&#8217;nun da hesaplarını bozar!&#8230; Çok sevdiği ve ölene kadar lider olarak desteklediği Erdoğan&#8217;ın işi alttan alma ve bazı çözümleri oyalayarak zaman kazanma taktiklerine karşı da &#8221; Reis!&#8230; Yapma!&#8230; Beni zorlama!&#8221; mesajını çok pratik gösterecek güçte olduğunu da gösterdi.</p>



<p>Biz buna &#8220;YENİDEN HALK PARTİSİ&#8221; diyoruz!&#8230;</p>



<p>Bu parti bin yıldır bu topraklarda tek başına iktidar!&#8230; Diğer bütün partiler bu iktidarın sadece gölgesi. Güneşin eğimine göre gölgeler kısalır ve uzar!&#8230;</p>



<p>Peki bu tablodaki &#8220;gölge&#8221; neyi anlatıyor? Muhalefetin gölgesi uzuyor ve AK Partinin kısalıyor mu?</p>



<p>Benim kanaatim ikisi de değil. Halk sıcakta çalışmaktan ve emeğini alamamaktan kızgın ve Demokrasi Çınarının gölgesine gitti; dinleniyor!&#8230;</p>



<p>Kalkıp, tekrar çalışacak!. Çünkü hayat devam ediyor!.</p>



<p>Bin yıllık &#8220;YENİDEN HALK İKTİDARI&#8221; bu toprakların gerçek partisi olarak daim olacak!&#8230;</p>



<p>Bu arada bu tablo&#8217;dan alınacak önemli bir mesajı da ekleyerek bitireyim: &#8220;EY İMAN EDENLER&#8230;YENİDEN İMAN EDİN!&#8230;&#8221; ayetindeki hatırlatma da var!&#8230; Çünkü bin yıldır bu toprakların mayası, bayrağa kanının rengini veren: İSLAM&#8217;A İMAN dır.</p>



<p>İktidarla buluşan İman&#8217;ın başına neler geldiğine tarih boyunca tanık olmuştuk; AK Parti iktidarında da etrafımızda kimin imanı nereden nereye savruldu noktasında da yeterince örnek gördük.</p>



<p>O nedenle bu topraklarda İslam&#8217;ın üzerine yürüyecek ve sonuç alacak hiç bir ideoloji/İzm falan hesap yapmasın!&#8230; İslam&#8217;ı kendine sermaye yapan, İslam istismarcısı zihniyetlerin de maskelerini çabuk düşürecek bir basirete halkımız sahiptir.</p>



<p>Öyleyse; sonuç: tablonun altındaki imza halka aittir. &#8220;YENİDEN HALK PARTİSİ&#8221; sandıktan ezici bir ara ile çıkmıştır. Sloganı da bellidir: &#8220;Doğru Zaman; Doğru Karar&#8221;.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yeniden-ak-parti-kurulur-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
