<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dünya &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/kategori/yorunge-haber/dunya/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 22 Oct 2026 12:28:31 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Dünya &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ölüler Kendini Savunamaz: Gazze-Merkezli Anti-Kolonyal Direniş Paradigması</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/oluler-kendini-savunamaz-gazze-merkezli-anti-kolonyal-direnis-paradigmasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/oluler-kendini-savunamaz-gazze-merkezli-anti-kolonyal-direnis-paradigmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[E.Lâle Demirtürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 Oct 2026 09:57:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Gazze]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20269</guid>

					<description><![CDATA[Batı/ABD merkezli beyaz üstünlüğü ve tahakkümünü konu alan ırkçılık araştırmalarımda her zaman Batı’nın çarpıttığı ve gizlediği toplumsal ve tarihsel gerçekleri, hakikati anlatmaya gayret ederken, hepimizin bildiği bir gerçeği sürekli gözlemlediğimi farkettim. O da şudur, ölüler kendini savunamaz. Bilimsel çalışmalarımızda karşılaştığımız eserlerde tarihte ve bugün üstü örtülen acı deneyimleri açıklamak, taşımakla mükellef olduğumuz ahlaki sorumluluk gereği son derece önemlidir, çünkü hayatını yitirenler arkalarında boş bıraktıkları insansızlaştırılmış toprakların dilinden de gerçeği söylemeye devam ederler. İngiltere’nin 1. Dünya Savaşı’nda esir ettikleri Osmanlı askerlerine, Mısır’da ve farklı ülkelerde yaptıkları insanlık-dışı muameleleri, Anadolu’da Türkleri etnik temizlik yoluyla imha etmeyi amaçlayan Yunan mezalimini, genel anlamda yapılan bütün katliam ve soykırımları (ki bunun en canlı örneği 7 Ekim 2023’ten beri Gazze’de yaşanmakta) asla unutturmamak gerekiyor. Batı “medeniyetinin” (!) karanlık yüzü, böyle olayların ifşasıyla açığa vurulabilir. Tıpkı FETÖ terör örgütü gibi aparatları kullanan ve onların ardında iplerini çeken CIA, Mossad, MI6, BND gibi Batı’nın beslediği istihbarat örgütlerinin devletimizi zayıflatmak ve yıkmak için milletimizi bölme çabaları teyakkuzda olmayı gerektiriyor. Bazı yardım kuruluşlarının faaliyetleri, siber saldırılar, dolandırıcılık şebekelerinin bahis oyunları ve kara para aklama operasyonları, halkta infial uyandırmak ve devlete güveni yıkmak amacıyla kapatılan sözde faali meçhul cinayet dosyaları, bazı fon yatırım şirketleri üzerinden  ekonomiye darbe vurma arzuları devam ediyor. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Batı/ABD merkezli beyaz üstünlüğü ve tahakkümünü konu alan ırkçılık araştırmalarımda her zaman Batı’nın çarpıttığı ve gizlediği toplumsal ve tarihsel gerçekleri, hakikati anlatmaya gayret ederken, hepimizin bildiği bir gerçeği sürekli gözlemlediğimi farkettim. O da şudur, <strong>ölüler kendini savunamaz.</strong> Bilimsel çalışmalarımızda karşılaştığımız eserlerde tarihte ve bugün üstü örtülen acı deneyimleri açıklamak, taşımakla mükellef olduğumuz ahlaki sorumluluk gereği son derece önemlidir, çünkü hayatını yitirenler arkalarında boş bıraktıkları insansızlaştırılmış toprakların dilinden de gerçeği söylemeye devam ederler.</p>
<p>İngiltere’nin 1. Dünya Savaşı’nda esir ettikleri Osmanlı askerlerine, Mısır’da ve farklı ülkelerde yaptıkları insanlık-dışı muameleleri, Anadolu’da Türkleri etnik temizlik yoluyla imha etmeyi amaçlayan Yunan mezalimini, genel anlamda yapılan bütün katliam ve soykırımları (ki bunun en canlı örneği 7 Ekim 2023’ten beri Gazze’de yaşanmakta) asla unutturmamak gerekiyor. Batı “medeniyetinin” (!) karanlık yüzü, böyle olayların ifşasıyla açığa vurulabilir. Tıpkı FETÖ terör örgütü gibi aparatları kullanan ve onların ardında iplerini çeken CIA, Mossad, MI6, BND gibi Batı’nın beslediği istihbarat örgütlerinin devletimizi zayıflatmak ve yıkmak için milletimizi bölme çabaları teyakkuzda olmayı gerektiriyor. Bazı yardım kuruluşlarının faaliyetleri, siber saldırılar, dolandırıcılık şebekelerinin bahis oyunları ve kara para aklama operasyonları, halkta infial uyandırmak ve devlete güveni yıkmak amacıyla kapatılan sözde faali meçhul cinayet dosyaları, bazı fon yatırım şirketleri üzerinden  ekonomiye darbe vurma arzuları devam ediyor. Kaşif Kozinoğlu ve Ahmet Arif Denizolgun suikastleri ya da kadın cinayetlerinin yanı sıra, Alihan Kuriş gibi din kisvesi altında yapılandırılan suç örgütleri ve daha nicesinin ardında CIA gibi yabancı istihbarat güçlerinin olduğunu unutmamak gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iç ve dış siyasette dik duruşu doğrultusunda, Adalet Bakanlığımızın ve diğer kurumlarımızın yetkililerinin çabalarıyla hızla araştırılmaya ve çözülmeye başlayan bu şüpheli olayların ardındaki gerçeklerin gizli kalmayacağı belirginleşmiştir. Ölüler kendini savunamaz, ancak cinayet ve suikastlerin ardında bırakılan deliller vasıtasıyla bizimle konuşmaya devam ederler.</p>
<p>Bugün Filistin ve İran’dan Irak’a, Suriye’ye, Yemen’e kadar uzanan coğrafyada, Batı ile birlikte hareket eden ABD-İsrail ittifakı, Orta Doğu’nun siyasi, toplumsal, kültürel ve ideolojik fay hatları ile oynamak amacıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni hedef tahtasına yerleştiren siyasi modernite zeminini canlandırmaktadırlar. Ancak, beyaz sayılmayarak ırksallaştırılan Müslümanları yeryüzünden silme arzusunu siyasallaştırmak suretiyle, çatışma ve savaşlara meşruiyet alanı açmanın gerçekleştiği Orta Doğu coğrafyasının tıpkı İran savaşında olduğu gibi ABD hegemonyasının güneşinin battığı zemini oluşturduğunu görmezden gelmek mümkün görünmemektedir. Gelinen bu noktada, artık başarısını kıyıma uğrattığı insan sayısı üzerinden kanıtladığını zanneden, etnik temizlik yaparak soykırım hedefine ilerleyen Batı’nın ürettiği “post-truth” (hakikat sonrası) ile gerçekleri çarpıtma siyaseti vasıtasıyla gerçekleştirdiği vahşeti, savunma hakkı maskesiyle örtmesi, dünya kamuoyunda vicdan sahibi kişi ve grupların nezdinde karşılık bulmamaktadır. Geçmişte İsrail’in katliam yaparak planlı şekilde yeryüzünden sildiği Filistinlilerin toplu mezarlarının üzerine yapılan otoparklar ya da turizm sektörüne katkı sunması planlanan riviera planları, ölü bedenleri ve yaşadıkları acıları Nazi yöntemleriyle ticaret metaına dönüştürmekte olsa da, toplumsal bellekte halen yeraltında saklanan gerçeklerin unutulmayacak izler bıraktığı açıkça görülmektedir. Başka bir ifadeyle, söylemek gerekirse, ölüler kendini savunamaz görüşü doğru olsa bile, ölüler bizimle “konuşmaya” devam etmektedir. Kısacası, haksızlığa, katliam ve soykırımlara maruz kalanların “yaşadığı” gerçekler, bizim “bilmemiz” ve “bildirmemiz” gereken bir insanlık tablosunda yerini almaktadır. Ancak bunun etkili olması için hayatını yitirenlere tıpkı Gazze örneğinde olduğu gibi, Batı’nın beyaz üstünlüğüne dayalı kurbanlaştırıcı paradigmasının değiştirilmesi ve farklı bir bakış açısının ortaya konması elzemdir.</p>
<p>Koreli araştırmacı Abi Bae ve Cezayir asıllı İngiliz araştırmacı Hamza Hamouchene derledikleri bilimsel makalelerden oluşan <em>Towards Palestinian Liberation: Global Perspectives on Anti-Colonial Resistance and Solidarity</em> (2026) (Filistin’in Özgürleşmesine Doğru: Anti-Kolonyal Direniş ve Dayanışma Üzerine Küresel Perspektifler) kitabına yazdıkları “Giriş” bölümünde, ulusal özgürlük hareketi olarak Filistin meselesine farklı bir açıdan yaklaşmaktadırlar. Dünyada bugüne kadar halkların farklı bölgelerde giriştikleri direnişlerin genel anlamda “kolonyal şiddet uygulayan bir düşmana muhalefet” temeli üzerine inşa edilmekten, daha doğrusu düşmanı merkeze alan ve ona reaksiyonel konumda olan mazlum paradigmasından, ibaret görülmemesi gerektiğine dikkat çekmektedirler. Bu bağlamda, bütün özgürlük mücadelelerinde olduğu gibi Filistinlilerin Gazze soykırımının gölgesinde sürdürdükleri ülkelerinin bağımsızlığı ve özgürleşmesine dair direniş hareketinde görülmesi gereken gerçek şudur: Filistin halkı, aslında “[İsrail tarafından maruz kaldıkları] adaletsizlik, mülksüzleştirme ve vahşet karşısında kendi halklarına ve birbirlerine karşı duydukları sevgi ve ihtimam temeli üzerine inşa edilen bir dayanışma hareketini sürdürmektedir.” Dolayısıyla, tıpkı farklı özgürlük mücadelelerinde olduğu gibi, Gazze-merkezli anti-kolonyal (sömürgecilere karşı) direniş sadece soykırımcı bir düşmana karşı nefret zemininde konumlandırılmaya indirgenmemeli, daha geniş bir çerçeve içerisine yerleştirilecek şekilde, Filistin halkının birbirine ve işgal altındaki topraklarına duyduğu sevgi, bağlılık ve ihtimam esasına dayalı bir paradigma değişikliği üzerinden düşünülmelidir. Ancak bu türden insani değerlere dayanan bir dayanışma hareketi, Filistinlilerin direnişinin gelecekte bütün anti-kolonyal mücadelelere örnek olmasına ve zaman içinde bu ilkelere dayanan adil bir dünyayı kalıcı kılacak “daha iyi sistemlerin kurulmasına” olanak sağlayacaktır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Ancak Filistin direnişi dünyada başka ülkelerde yaşanan direnişlerden bağımsız düşünülmemelidir, çünkü Batı’nın kolonyalliği devam etmektedir. Buna benzer şekilde, bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içerisinde gizli faaliyetlerde bulunan yabancı istihbarat örgütleri aracılığıyla Batı’nın yeni-sömürgeci küresel oyunu da, kolonyal dönemdeki sinsi yayılmacı siyasetten bağımsız değildir. Türklerin ve başka coğrafyalarda yaşayan mazlum halkların tarihte gösterdiği bağımsızlık mücadelelerinin özünde yer alan Batı sömürgeci güçlere karşı anti-kolonyal direnişlerin ırkçı tahakküme karşı ortak zeminde buluştuğunu hatırlamak son derece önemlidir. Bu konu, genç nesillerimizde Batı’nın siyasi çıkarlarının beyaz üstünlüğüne dayandığı noktasında milli bilinç oluşumunun sağlanması çabası doğrultusunda, gerçekleri ifşa etme yoluyla toplumsal belleğimize yeniden nakşedilerek hayata geçirilmelidir.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Abi Bae and Hamza Hamouchene, “Introduction: The Long and Arduous Road to a Liberated Palestine: Reclaiming Anti-Colonial Resistance and Solidarity”, içinde Ed. Abi Bae and Hamza Hamouchene, <em>Towards Palestinian Liberation: Global Perspectives on Anti-Colonial Resistance and Solidarity</em>, (Quebec, Canada: Daraja Press, 2026), 2.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/oluler-kendini-savunamaz-gazze-merkezli-anti-kolonyal-direnis-paradigmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İran’ın Vekil Güçler Stratejisi ve Türkiye Sorusu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iranin-vekil-gucler-stratejisi-ve-turkiye-sorusu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/iranin-vekil-gucler-stratejisi-ve-turkiye-sorusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Sep 2026 13:21:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20261</guid>

					<description><![CDATA[Bugün güne İran’ı sorgulayarak başlayalım. 1979’daki Humeyni Devrimi’nden sonra İran’ın dış politika ve güvenlik anlayışında önemli bir dönüşüm yaşandı. İran, kendi sınırlarının ötesinde siyasi ve askeri nüfuz alanları oluşturmayı hedefleyen bir strateji geliştirdi. Bu stratejinin en dikkat çekici unsurlarından biri ise farklı ülkelerde kendisine yakın siyasi ve silahlı yapılarla ilişkiler kurması ve bunları zaman içerisinde etkili birer aktöre dönüştürmesiydi. Lübnan bunun en bilinen örneklerinden biridir. İran’ın Lübnan’daki Şii siyasi ve toplumsal yapılarla kurduğu ilişkiler zaman içerisinde derinleşti. Emel Hareketi seküler çizgide ortaya çıkmış bir yapı iken, İran’ın Devrim Muhafızları üzerinden Hizbullah’ın kuruluş ve gelişiminde önemli rol oynadığı biliniyor. Hizbullah bugün Lübnan’ın en güçlü siyasi ve askeri aktörlerinden biri konumundadır. Irak’a baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. İran, Saddam Hüseyin döneminde Irak’taki Şii muhalif yapılarla yakın ilişkiler geliştirdi. ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal etmesinden sonra ise İran’ın Irak üzerindeki nüfuzu daha da arttı. Bedir Örgütü gibi İran’la yakın ilişkileri bulunan silahlı yapılar zaman içerisinde Irak siyasetinde ve güvenlik bürokrasisinde önemli roller üstlendi. Daha sonra Haşdi Şabi çatısı altında çok sayıda silahlı grup bir araya geldi. Bugün Irak’ta temel meselelerden biri de şudur: “Silahlı yapıların devlet otoritesiyle ilişkisi nerede başlamalı, nerede bitmelidir?” Bir ülkede silahlı güçlerin devletin dışında veya devlet kurumlarıyla paralel &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün güne İran’ı sorgulayarak başlayalım.</p>
<p>1979’daki Humeyni Devrimi’nden sonra İran’ın dış politika ve güvenlik anlayışında önemli bir dönüşüm yaşandı. İran, kendi sınırlarının ötesinde siyasi ve askeri nüfuz alanları oluşturmayı hedefleyen bir strateji geliştirdi. Bu stratejinin en dikkat çekici unsurlarından biri ise farklı ülkelerde kendisine yakın siyasi ve silahlı yapılarla ilişkiler kurması ve bunları zaman içerisinde etkili birer aktöre dönüştürmesiydi.</p>
<p>Lübnan bunun en bilinen örneklerinden biridir. İran’ın Lübnan’daki Şii siyasi ve toplumsal yapılarla kurduğu ilişkiler zaman içerisinde derinleşti. Emel Hareketi seküler çizgide ortaya çıkmış bir yapı iken, İran’ın Devrim Muhafızları üzerinden Hizbullah’ın kuruluş ve gelişiminde önemli rol oynadığı biliniyor. Hizbullah bugün Lübnan’ın en güçlü siyasi ve askeri aktörlerinden biri konumundadır.</p>
<p>Irak’a baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz.</p>
<p>İran, Saddam Hüseyin döneminde Irak’taki Şii muhalif yapılarla yakın ilişkiler geliştirdi. ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal etmesinden sonra ise İran’ın Irak üzerindeki nüfuzu daha da arttı. Bedir Örgütü gibi İran’la yakın ilişkileri bulunan silahlı yapılar zaman içerisinde Irak siyasetinde ve güvenlik bürokrasisinde önemli roller üstlendi. Daha sonra Haşdi Şabi çatısı altında çok sayıda silahlı grup bir araya geldi.</p>
<p>Bugün Irak’ta temel meselelerden biri de şudur:</p>
<p>“Silahlı yapıların devlet otoritesiyle ilişkisi nerede başlamalı, nerede bitmelidir?”</p>
<p>Bir ülkede silahlı güçlerin devletin dışında veya devlet kurumlarıyla paralel bir güç merkezi oluşturması, yalnızca o ülkenin iç siyaseti açısından değil, bölgesel güvenlik açısından da önemli sonuçlar doğurabilir.</p>
<p>Suriye’de ise İran’ın rolü daha farklı bir boyut kazandı.</p>
<p>İran, Beşşar Esad yönetiminin ayakta kalmasına yönelik askeri ve siyasi desteğini artırdı. Kasım Süleymani’nin sahadaki rolü, İran’ın Suriye politikasının en önemli unsurlarından biri oldu. İran destekli milis gruplar Suriye’de farklı cephelerde faaliyet gösterdi. Afganistan’dan Fatimiyyun, Pakistan’dan Zeynebiyyun gibi Şii milis yapılanmalarının Suriye savaşında kullanılması, İran’ın bölge dışından insan gücü mobilize edebilen bir güvenlik mimarisi kurduğunu gösteren örnekler arasında değerlendirildi.</p>
<p>Yemen’de Husilerle kurulan ilişki de İran’ın bölgesel nüfuz politikasının önemli başlıklarından biri olarak ele alınıyor.</p>
<p>Pakistan’da ise İran’ın Şii topluluklar ve bazı siyasi-askeri yapılanmalarla uzun yıllara dayanan ilişkileri bulunuyor. Afrika’da, özellikle Nijerya başta olmak üzere bazı ülkelerde İran’ın dini, siyasi ve toplumsal ağlar kurmaya yönelik faaliyetleri de uzun süredir tartışılıyor.</p>
<p>Bütün bu örnekler bizi asıl soruya getiriyor:</p>
<p>Peki Türkiye?</p>
<p>İran; Lübnan’da, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de, Afganistan’da, Pakistan’da ve Afrika’nın bazı bölgelerinde kendisine yakın siyasi, dini veya askeri ağlar oluştururken Türkiye konusunda aynı şeyi söyleyebilir miyiz?</p>
<p>“İran Türkiye’de hiçbir siyasi, dini veya toplumsal yapılanmayla ilişki kurmadı; hiçbir nüfuz ağı oluşturmadı” demek ne kadar gerçekçidir?</p>
<p>Türkiye’de sağcı, solcu, milliyetçi, İslamcı veya farklı ideolojik çizgilerdeki örgütlenmeler içerisinde İran’ın doğrudan veya dolaylı etkisinin bulunup bulunmadığı ciddi biçimde araştırılması gereken bir konudur.</p>
<p>Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:</p>
<p>Bir ülkede İran’la siyasi, ticari, dini veya kültürel ilişki içerisinde olmak, o yapının otomatik olarak “İran’ın vekili” olduğu anlamına gelmez.</p>
<p>Ancak İran’ın bölgesel nüfuz stratejisi dikkate alındığında, Türkiye’de İran’ın herhangi bir nüfuz ağı bulunmadığını peşinen kabul etmek de araştırılması gereken bir varsayım olur.</p>
<p>Türkiye, İran’ın en önemli komşularından biridir.</p>
<p>İran açısından Türkiye; jeopolitik konumu, NATO üyeliği, Türk dünyasıyla ilişkileri, Suriye ve Irak’taki etkisi, enerji güzergâhları ve bölgesel siyasi ağırlığı nedeniyle sıradan bir ülke değildir.</p>
<p>Dolayısıyla mesele yalnızca “Türkiye’de İran yanlısı bir örgüt var mı?” sorusundan ibaret değildir.</p>
<p>Asıl sorulması gereken daha geniş sorular vardır:</p>
<p>İran’ın Türkiye’deki dini, siyasi, ekonomik ve toplumsal etkisinin boyutu nedir?</p>
<p>İran hangi çevrelerle ilişki kurmaktadır?</p>
<p>Bu ilişkiler yalnızca kültürel ve dini faaliyetlerden mi ibarettir, yoksa siyasi nüfuz boyutu da var mıdır?</p>
<p>Türkiye’de İran adına hareket eden veya İran’ın bölgesel çıkarlarıyla örtüşen bir siyasi ya da silahlı yapılanma mevcut mudur?</p>
<p>Ve en önemlisi:</p>
<p>İran’ın Ortadoğu’daki vekil güçler modelinin Türkiye ayağı var mıdır?</p>
<p>Bu sorulara verilecek cevaplar sloganlarla değil; istihbarat raporları, mahkeme dosyaları, mali ilişkiler, örgütsel bağlantılar, açık kaynaklı belgeler ve doğrulanabilir somut veriler üzerinden ortaya konulmalıdır.</p>
<p>Çünkü İran’ın bölgesel nüfuz kapasitesini küçümsemek de, Türkiye’deki her İran bağlantısını “vekillik” olarak nitelendirmek de aynı ölçüde sağlıklı değildir.</p>
<p>Türkiye açısından yapılması gereken, İran’ın bölgesel vekil güçler stratejisini bütün boyutlarıyla anlamak ve Türkiye’deki olası nüfuz kanallarını somut veriler üzerinden araştırmaktır.</p>
<p>Zira mesele İran karşıtlığı veya İran taraftarlığı değildir.</p>
<p>Mesele, Türkiye’nin kendi egemenliği ve ulusal güvenliği açısından başka devletlerin siyasi, dini veya askeri nüfuz ağlarının nerede başlayıp nerede bittiğini bilmektir.</p>
<p>Ve belki de bugün sorulması gereken en önemli soru şudur:</p>
<p>“İran’ın çevre ülkelerde kurduğu nüfuz ağlarını yıllardır konuşuyoruz. Peki Türkiye’deki nüfuz alanlarını gerçekten yeterince araştırıyor muyuz?”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/iranin-vekil-gucler-stratejisi-ve-turkiye-sorusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sömürgeci İsrail’i Gazze’nin Gözüyle Mercek Altına Almak: Vicdanlı Yahudilerin Evlerinde Eğreti Duruş</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/somurgeci-israili-gazzenin-gozuyle-mercek-altina-almak-vicdanli-yahudilerin-evlerinde-egreti-durus/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/somurgeci-israili-gazzenin-gozuyle-mercek-altina-almak-vicdanli-yahudilerin-evlerinde-egreti-durus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[E.Lâle Demirtürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Aug 2026 07:29:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20245</guid>

					<description><![CDATA[İsrail’in Gazze’deki Filistinlilere yönelik 7 Ekim 2023’ten itibaren süren süren soykırımcı vahşet karşısında Batı devletleri ve anaakım medya kurumları kayıtsız bir tavır sergilerken, bu duruma karşı çıkan kamuoyunun yanı sıra bazı vicdanlı merhamet sahibi Yahudiler de zaman zaman rahatsızlık duydukları şiddeti dillendirmektedirler. Vicdanlı İsrail vatandaşı Yahudiler aslında sadece Gazze vahşeti değil, 1948’ten itibaren yapılan devlet destekli katliamlar neticesinde de, Filistinlilerin soykırıma uğratıldığı ve evlerinin yıkıldığı enkazların bulunduğu yerlerde kendilerine yapılan evleri gerçek bir yuva gibi görmemektedir. Batı’nın medyatik temsillerinde İsrail’in sadece Yahudilerin vatanı olduğu iddiası destek görürken, Batı-dışı kabul edilen Müslüman Filistinlilere merhamet etmeyen, çifte standarta dayalı merhamet anlayışı insani değerlerle bağdaşmamaktadır. Adam H. Johnson, How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza (2026) (Bir Soykırım Nasıl Satışa Sunulur: Medyanın Gazze’nın Yıkımındaki İşbirlikçi Rolü) kitabında, Batı ve özellikle ABD anaakım medyasının Gazze soykırımını çarpıtan ve gerçekleri gizleyen haberlerinin neticesinde, kamuoyunun İsrail vahşetinin yanında yer almasının temin edildiği görüşünü ileri sürmektedir. Aslında bu durum, 11 Eylül saldırıları sonrasında bütün “Müslüman-kodlu şiddetten” korunma refleksi içerisinde “Hamas’ın İŞİD’leştirilmesi” şeklinde anlaşılması gereken bir algı inşasının devamı niteliğindedir. Bu nedenle, Batı medyasında Gazze soykırımında direnen Filistinliler hakkında kullanılan “barbar” ve “vahşi” gibi ifadeler, “kökleri kolonyal tarihe dayanan ırksallaştırma temelli” yaklaşımları &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İsrail’in Gazze’deki Filistinlilere yönelik 7 Ekim 2023’ten itibaren süren süren soykırımcı vahşet karşısında Batı devletleri ve anaakım medya kurumları kayıtsız bir tavır sergilerken, bu duruma karşı çıkan kamuoyunun yanı sıra bazı vicdanlı merhamet sahibi Yahudiler de zaman zaman rahatsızlık duydukları şiddeti dillendirmektedirler. Vicdanlı İsrail vatandaşı Yahudiler aslında sadece Gazze vahşeti değil, 1948’ten itibaren yapılan devlet destekli katliamlar neticesinde de, Filistinlilerin soykırıma uğratıldığı ve evlerinin yıkıldığı enkazların bulunduğu yerlerde kendilerine yapılan evleri gerçek bir yuva gibi görmemektedir. Batı’nın medyatik temsillerinde İsrail’in sadece Yahudilerin vatanı olduğu iddiası destek görürken, Batı-dışı kabul edilen Müslüman Filistinlilere merhamet etmeyen, çifte standarta dayalı merhamet anlayışı insani değerlerle bağdaşmamaktadır.</p>
<p>Adam H. Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em> (2026) (Bir Soykırım Nasıl Satışa Sunulur: Medyanın Gazze’nın Yıkımındaki İşbirlikçi Rolü) kitabında, Batı ve özellikle ABD anaakım medyasının Gazze soykırımını çarpıtan ve gerçekleri gizleyen haberlerinin neticesinde, kamuoyunun İsrail vahşetinin yanında yer almasının temin edildiği görüşünü ileri sürmektedir. Aslında bu durum, 11 Eylül saldırıları sonrasında bütün “Müslüman-kodlu şiddetten” korunma refleksi içerisinde “Hamas’ın İŞİD’leştirilmesi” şeklinde anlaşılması gereken bir algı inşasının devamı niteliğindedir. Bu nedenle, Batı medyasında Gazze soykırımında direnen Filistinliler hakkında kullanılan “barbar” ve “vahşi” gibi ifadeler, “kökleri kolonyal tarihe dayanan ırksallaştırma temelli” yaklaşımları ima etmektedir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Roberto De Vogli, <em>Selective Empathy: The West through the Gaze of Gaza</em> (2026) (Seçici Empati: Batı’yı Gazze’nin Gözleri ile Görmek) kitabında, Batı’da “anaakım siyasetçiler ile kanaat önderlerinin” İsrail’in yaptığı soykırıma destek vermelerini eleştirmektedir. Gazze soykırımında öldürülen bazı Filistinlilerin son anlarında söylediklerine de yer veren De Vogli, 29 Ocak 2024’te amcaları ve kuzenleriyle bölgeden kaçarken Gazze’de bindikleri arabanın İsrail tankları tarafından vurulmasıyla hayatlarını kaybetmeleri olayından bahsetmektedir.Yaralı halde telefonla Filistin Kızılay’ını arayarak ambulans isteyen ve üç saat boyunca sağlık görevlileriyle yaptığı konuşması yayınlandığında, yola çıkan ambulansın da vurulması ile görevlilerin ölmesi sonucu yardımın gelmemesi sebebiyle hayatını kaybeden beş yaşındaki Hind Receb’in yürek burkan hikayesini aktarmaktadır. Bu olayın dünyaya duyurulmasına yol açan “Hind Receb’in Sesi” (2025) adı verilen filmin gösterimi, Venedik Film Festivali’nde yirmi üç dakika boyunca ayakta alkışlanan ilk film niteliğini taşımaktadır. De Vogli, buna benzer can yakıcı çok sayıda öldüren çocuklara ve yetişkinlere yapılan soykırım örnekleri karşısında, Batı devletlerinin Ukraynalıların öldürülmesine gösterdikleri empatiyi Filistinlilere göstermediklerinden yakınmaktadır. Bu “seçici empati” (selective empathy) diye nitelendirilen durum, İsrail ve Batı’nın açısından düşman algısına bağlı olarak merhamete layık olmadıkları düşüncesiyle insanlık-dışılaştırılan Filistinlilere yönelik şiddetin normalleştirilmesinden kaynaklanmaktadır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Gazze soykırımının, Batı’nın gizlemeye çalıştığı bazı hususlara bakıldığında görünen o ki, Filistin halkının “insanlık-dışılaştırılması, tarihten gelen kolonyalizm, ırkçılık, siyasi ideolojiler ve kültürel anlatılardan kaynaklanan çok yönlü bir süreci yansıtmaktadır.” Batılı liderlerin “insan haklarını dillendirirken, Filistin’de katledilen sivilleri görmezden gelmeleri” şeklindeki ikircikli söylem ve eylem ilişkisi ortaya koymaktadır.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Batı anaakım medya bu algının oluşmasında büyük bir rol oynamakta olup, İsrail’in Filistinlilere yönelik uyguladığı “fiziksel ve epistemik şiddet” biçimleri neticesinde kültürel kimlikleri de yok sayılmaktadır. Yerleşimci-sömürgeci İsrail rejiminin, “kolonyal şiddet vasıtasıyla topraklarını ve hayatlarını yok etmesi” ile birlikte tanıkların susturulması “sömürgeciliğin başlıbaşına epistemik bir proje” olduğunun somut göstergesidir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Gazze bir coğrafi bölgeden ziyade “liberal uluslararası düzenin kolonyal temellerini açığa vuran bir yer olma özelliği taşımaktadır.” Diğer bir deyişle, “kolonyal iktidarın devam ettiğini” göstermekte ve “Küresel Güney’den yükselen meydan okumalar, emperyal otoriteye başkaldırı” şeklinde ortaya konmaktadır. Bütün bunların işaret ettiği husus, İsrail’in işgalci-kolonyalizminin sadece bir tahakküm değil, bu toprakların sahibi olan yerli halkı ortadan kaldırmayı hedefleyen “siyasi bir proje” olduğu gerçeğidir. Bu durum, Gazze soykırımının 7 Ekim 2023’te başlayan bir olay değil, İsrail Devleti’nin kuruluşu ile başlayan bir süreçte “Küresel Kuzey’in evrensel değerler, insan hakları ve kurallara dayalı uluslararası düzeninin yapısal çelişkilerini görünür kılan [hastalıklarına] dair teşhis koyma mekanizması olarak değerlendirilmelidir.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Tariq Dana ve Muhannad Ayyash’ın belirttiği gibi İsrail soykırımının yaşandığı Gazze, “günümüzde devam eden kolonyal şiddetin paradigması” olarak görülmelidir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Bu anlamda, Ilan Pappé, Tariq Dana ve Nadia Naser–Najjab’ın ifadesiyle söylemek gerekirse, tarih ve kültürü yok sayılan millete yönelik yapılan önyargılı Filistin odaklı analizlerde benimsenen Batı perspektifinin ürettiği “işgalci kolonyal paradigma”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> (settler colonial paradigm) kullanılmak yerine, soykırımı normalleştirmeyi reddeden Gazze-merkezli paradigma oluşturulmalıdır. Bu paradigma, Batı-merkezli soykırım kurbanlarını acınası bir tablo içine yerleştiren hiyerarşik sınıflandırmanın dayandığı insani değerler boşluğuna meydan okumanın yanı sıra, “dünya düzeninin dönüşmesi gerektiğinin sinyallerini Küresel Güney’den”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> veren bir anlam çerçevesi sunmaktadır.</p>
<p>Bu çerçeve iyi değerlendirilmek suretiyle, insanlık adına gereken dersler çıkarılmadığı ve stratejik körlük aparatı kullanılarak yok sayıldığı takdirde, dünyanın belirsiz ve istikrarsız bölgeleri katliam ve soykırımın çoğalma riskini barındıracaktır. Biden ve Trump başkanlık dönemlerinde soykırımı destekleyen dış politika ve silah yardımlarından bahseden Adam H. Johnson geleceğe yönelik şu tespitte bulunmaktadır: “Küresel eşitsizlik farklı bölgelere yayılmaya ve iklim değişikliği ABD ile Avrupa liderliğindeki dünya düzenini tehdit etmeye devam ederken ve dolayısıyla bu durum Küresel Güneyden kuzey bölgelerine mülteci akınına yol açarken,” Gazze’de yaşanan soykırımın farklı coğrafyalara sıçrayarak insan kıyımına dair aldırmazlığın ve duyarsızlığın yaşanacağı ihtimali, ciddiyetle ele alınmalıdır.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a></p>
<p>Eleştirel Beyazlık Çalışmaları alanında faaliyet gösteren sosyal ve beşeri bilimler alanında çalışan akademisyenler, artık sömürülen kişi ve grupların maruz kaldıkları uygulamalar yerine, güç odaklarını elinde bulunduran yöneticilerin kolonyal beyazlık anlayışının temsilcisi durumunda bulunan beyaz kişilerin ve pratiklerinin merkeze alınmasına yönelik paradigma değişikliğinin gerektiğini savunmaktadırlar. Sömürgecilik döneminden itibaren esas mesele, siyah, Müslüman, göçmen sorunundan ziyade bu topluluklar ile hakimiyet mücadelesini kurgulayan ve şiddet kullanımını meşrulaştıran politikalar üreten <strong>Batılı/beyaz sorunu</strong> olagelmiştir. Bu bağlamda, İsrailli kadın siyasetbilimci Hagar Kotef, İsrail devletinin Filistin topraklarında uzun bir tarihsel dönem boyunca ve halen devam ettirdiği yerleşimci işgalci sömürgecilik politikaları ve pratikleri çerçevesinde, bir İsrail vatandaşı olarak kendi benlik tanımı üzerinden Filistin topraklarında bulunan evine dair duygularını analiz etmektedir. Kotef, Gazze soykırımından birkaç yıl önce yayınladığı <em>The Colonizing Self: Or, Home and Homelessness in Israel/Palestine</em> (2020) (Sömürgeleştiren Benlik: Veya İsrail/Filistin’de Ev ve Evsizlik) kitabında, Filistinlilere karşı kendi devletinin reva gördüğü şiddet ve yıkım neticesinde yerleştiği evin, sömürgeciliği temsil eden bir İsrailli olarak kendisine ne anlam ifade ettiğine dair son derece kıymetli bir sorgulama ve tartışma zemini oluşturmaktadır. Ona göre, “bir İsrailli’nin gerçek bir evi [yuvası] yok, çünkü yaşadığı yer Filistin kıyımının ya geçmişinin ya da bugününün” izlerini taşımaktadır. Dolayısıyla, “İsrailli kimliği, [Filistinlilere geçmişten itibaren yapılan] şiddet ile bütünleşmiştir.” Kotef bu kitapta kendisine acı verse de, şu anlamlı sorunun cevabını bulmaya çalışmaktadır: “Bir İsrail Yahudisi için sadece ‘işgale’ karşı durduğunu yazmamak, ama kendi evinin tarihsel anlamda Filistinlilerin yıkılan evlerinin yaşadığı koşullara dayandığını anlamak ne demektir?” Daha doğrusu, bu soru yerleşimci işgalci sömürgeci İsrail devletinin vatandaşı olmak itibarıyla, eleştirdiği yaklaşımın neticesinden faydalanmak, kişinin kendi benlik tanımını nasıl etkilemektedir sorusunun da düşünülmesini gerektiren bir gerçekliğe işaret etmektedir. Filistinlileri “kolonize eden benliği dekolonize etme mekanizmalarını kavramak ve vahşete dayalı sömürgeleştirme tarihine rağmen bir yeri [evi] kolonyal olmayan biçimde sahiplenmenin” insani mücadelesine girişmek zorlu bir süreci yaşamaktır.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></p>
<p>Yerleşimci işgalci sömürgeci bir devlette, “[Yahudi vatandaşın] evi, nihayetinde kendisinin [ulusal] kimliği ile ancak başkasınınkinin yok edilmesi pahasına” örtüşmektedir. Burada ev kavramı, işgalci sömürgeciliği anlamanın anahtarıdır: Başkalarını etnik temizlik ve benzer pek çok şiddet biçimine maruz bırakan “mülksüzleştirmeye dayanan bir bölgeye bağlılık ile tanımlanan siyasi bir sistem” söz konusudur. Filistinlileri mülksüzleştiren sömürgeci bir devletin vatandaşı olan Yahudi’nin yaşadığı ev, her zaman Filistinlilere yönelik vahşeti hatırlatacaktır. Bu nedenle, Filistinlilerin yıkılan evlerinin enkazı üzerine inşa edilen ev, gerçek bir ev ya da yuva niteliği taşımamaktadır. Yerleşimci işgalci devlet sadece İsrail toplumunu değil, aynı zamanda şiddet ve kimlik arasında kurulan ilişki ekseninde “toprakların yerli nüfusunun yok edilmesine bağlı olarak Yahudi benlik tanımını da şekillendirmektedir.” Bu durumda, İsrailli Yahudi kimliği ve benliği de “şiddet vasıtasıyla inşa edilmektedir.” ABD tarihinde Güney’de köle efendilerinin kölelere uyguladıkları “şiddete bağlılık” oluşturmasına benzer şekilde, İsrail toplumu da Filistinlilere yönelik “şiddet ve vahşet etrafında örgütlenmektedir.” Bu bağlamda, kendisini sorgulayan Kotef de, işgalci bir devletle özdeşleşme riskinin giderek şu gerçeğe işaret ettiğini vurgulamaktadır: “İşgalci kimliği ile temsil edilmek, bir Yahudi olarak benim varoluş biçimimi, mevcudiyetimi, siyasi kimliğimi, bizatihi şiddet biçimi olarak kavramak demektir.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> Diğer bir deyişle, kurumsal değişim ve dönüşüme kapı aralayan türden sivil toplum hareketlerine girişilmediği sürece, Yahudi kişiler için “bir vatanda kök salmanın şiddet, vahşet ve kıyım yoluyla gerçekleştirildiği işgalci sömürgeci” devlet anlayışı çerçevesinde, “şiddete dayanmayan bir aidiyet biçiminden bahsetmek imkansızdır.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> Kotef’in görüşlerinden hareketle, şöyle bir değerlendirmede bulunmak mümkündür: İsrailli Yahudi için artık başkalarının yara almasına sebep olan bir benlik tanımı ve kimlik ile yaşamayı göze almak, toplumsal zeminde geleceğin belirleyici unsuru olmaya devam edecektir.</p>
<p>Kısacası, Batı toplumlarının ırksal hiyerarşi içerisine yerleştirdikleri Batı-dışı dünyanın insanlarının çektikleri tarif edilmez ıstırapları ve kayıpları değerlendirirken, beyaz elitlerin “seçici empati” açısından yaklaşmalarının ahlaki olmadığının bilincine varmaları gerekiyor. Bu bilinç dönüşümünün gerçekleşmesi ise, tahakküm ve zulüm altında yaşamak zorunda bırakılan bir halk ile bağ kurmama tercihini gösteren Batı’nın, İsrail zulmünü destekleyerek tarihin yanlış tarafında yeralma suçunu işlememek adına, paradigma değişikliği yaparak soykırımı “Gazze’nin gözleri” ile görmeyi öğrenme sorumluluğunu üstlenme cesaretini ve insanlığını ortaya koymalıdırlar.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Adam H. Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em>, (London: Pluto Press, 2026), 11, 24.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Roberto De Vogli, <em>Selective Empathy: The West through the Gaze of Gaza</em>, (Leiden, The Netherlands: Brill, 2026), 7, 23, 94-95.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Ibrahim Fraihat and Reema Aburamadan, “Colonial Scripts: How Western Political Discourse Facilitates the Erasure of Palestinian Humanity”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 1899, 1901. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026.  <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2025.2549774">https://doi.org/10.1080/01436597.2025.2549774</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Dina Matar, “Habitual Media: Interrogating Western Legacy Media’s Complicity in the Epistemic ‘War’ Against Palestinians”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 2000. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026. https://doi.org/10.1080/01436597.2025.2462787.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Ibrahim Fraihat and Abeer Al-Najjar, “Gaza as Diagnostic: Genocide, Power, and the Unraveling of the Global North”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 1886, 1888, 1893. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2026.2672512">https://doi.org/10.1080/01436597.2026.2672512</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Tariq Dana and Muhannad Ayyash, “Beyond Genocide: Colonial Modernity and the Destruction of the ‘Infrastructures of Existence’ in Gaza”, <em>Race &amp; Class, </em>published online first, May 22, 2026. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 9 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1177/03063968261425124">https://doi.org/10.1177/03063968261425124</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Ilan Pappé, Tariq Dana, and Nadia Naser–Najjab, “Palestine Studies, Knowledge Production, and the Struggle for Decolonisation”, <em>Middle East Critique</em>, Vol. 33, No. 2, (2024), 182. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 12 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2342189">https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2342189</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Annamária Artner and Zhiguang Yin, “Towards a Non-hegemonic World Order – Emancipation and the Political Agency of the Global South in a Changing World Order”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 2193. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2023.2251422">https://doi.org/10.1080/01436597.2023.2251422</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em>, 203-204.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Hagar Kotef, <em>The Colonizing Self: Or, Home and Homelessness in Israel/Palestine</em>, (Durham: Duke University Press, 2020), ix, xi, xii.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Kotef, <em>The Colonizing Self: Or, Home and Homelessness in Israel/Palestine</em>, 2, 7, 11, 36, 37, 49.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Kotef, <em>The Colonizing Self: Or, Home and Homelessness in Israel/Palestine</em>, 261, 266.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/somurgeci-israili-gazzenin-gozuyle-mercek-altina-almak-vicdanli-yahudilerin-evlerinde-egreti-durus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Afganistan Yeniden Şiddet Sarmalına mı Sürükleniyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/afganistan-yeniden-siddet-sarmalina-mi-surukleniyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/afganistan-yeniden-siddet-sarmalina-mi-surukleniyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Aug 2026 09:12:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Afganistan]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20223</guid>

					<description><![CDATA[Afganistan’da son dönemde yaşanan gelişmeler, ülkede beş yıl önce sona eren savaşın ardından beklenen istikrarın henüz tam anlamıyla sağlanamadığını gösteriyor. Özellikle Badakhshan vilayetinde artan gerilim, yalnızca yerel bir güvenlik meselesi olmaktan çıkıp daha büyük bir siyasi ve toplumsal sorunun işaretlerine dönüşüyor. Taliban’ın iktidara gelişinin üzerinden yaklaşık beş yıl geçmesine rağmen ülkede adaleti tesis etme, toplumun bütün kesimlerinin kendisini güvende hissedeceği bir yönetim oluşturma ve farklı gruplar arasındaki anlaşmazlıkları kalıcı biçimde çözme konusunda ciddi sorunlar yaşandığı yönündeki eleştiriler devam ediyor. Ancak Badakhshan’daki gerilimi yalnızca Taliban yönetiminin başarısızlıklarıyla açıklamak da doğru olmaz. Bölgede ekonomik kaynakların, özellikle altın madenlerinin kontrolü konusunda yaşanan rekabet, mevcut huzursuzluğu daha da derinleştiriyor. Badakhshan’da Altın Madenleri Gerilimi Badakhshan, Afganistan’ın önemli doğal kaynaklara sahip bölgelerinden biri. Son dönemde özellikle altın madenleri üzerindeki kontrol mücadelesinin farklı gruplar arasındaki gerilimi artırdığına ilişkin haberler geliyor. Ekonomik çıkarların siyasi ve yerel güç mücadeleleriyle birleşmesi, bölgede ciddi bir güvenlik problemi oluşturuyor. Başlangıçta madenlerin kontrolü ve ekonomik paylaşım üzerinden ortaya çıkan anlaşmazlıklar, zaman içerisinde karşılıklı suçlamalara, silahlı çatışmalara ve intikam duygusunun güçlenmesine zemin hazırlayabiliyor. Bugün gelinen noktada mesele yalnızca “kim altını kontrol edecek?” sorusundan ibaret değil. Biriken memnuniyetsizlik, kayıplar, öfke ve karşılıklı intikam duygusu yeni bir şiddet döngüsünü tetikleme riski taşıyor. İntikam Döngüsü Memnuniyetsizlik Öfkeye, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Afganistan’da son dönemde yaşanan gelişmeler, ülkede beş yıl önce sona eren savaşın ardından beklenen istikrarın henüz tam anlamıyla sağlanamadığını gösteriyor. Özellikle Badakhshan vilayetinde artan gerilim, yalnızca yerel bir güvenlik meselesi olmaktan çıkıp daha büyük bir siyasi ve toplumsal sorunun işaretlerine dönüşüyor.</p>
<p>Taliban’ın iktidara gelişinin üzerinden yaklaşık beş yıl geçmesine rağmen ülkede adaleti tesis etme, toplumun bütün kesimlerinin kendisini güvende hissedeceği bir yönetim oluşturma ve farklı gruplar arasındaki anlaşmazlıkları kalıcı biçimde çözme konusunda ciddi sorunlar yaşandığı yönündeki eleştiriler devam ediyor.</p>
<p>Ancak Badakhshan’daki gerilimi yalnızca Taliban yönetiminin başarısızlıklarıyla açıklamak da doğru olmaz. Bölgede ekonomik kaynakların, özellikle altın madenlerinin kontrolü konusunda yaşanan rekabet, mevcut huzursuzluğu daha da derinleştiriyor.</p>
<p><strong>Badakhshan’da Altın Madenleri Gerilimi</strong></p>
<p>Badakhshan, Afganistan’ın önemli doğal kaynaklara sahip bölgelerinden biri. Son dönemde özellikle altın madenleri üzerindeki kontrol mücadelesinin farklı gruplar arasındaki gerilimi artırdığına ilişkin haberler geliyor.</p>
<p>Ekonomik çıkarların siyasi ve yerel güç mücadeleleriyle birleşmesi, bölgede ciddi bir güvenlik problemi oluşturuyor. Başlangıçta madenlerin kontrolü ve ekonomik paylaşım üzerinden ortaya çıkan anlaşmazlıklar, zaman içerisinde karşılıklı suçlamalara, silahlı çatışmalara ve intikam duygusunun güçlenmesine zemin hazırlayabiliyor.</p>
<p>Bugün gelinen noktada mesele yalnızca “kim altını kontrol edecek?” sorusundan ibaret değil. Biriken memnuniyetsizlik, kayıplar, öfke ve karşılıklı intikam duygusu yeni bir şiddet döngüsünü tetikleme riski taşıyor.</p>
<p><strong>İntikam Döngüsü<br />
Memnuniyetsizlik Öfkeye, Öfke İntikama Dönüşüyor<br />
</strong></p>
<p>Afganistan’ın yakın tarihi, küçük görünen yerel çatışmaların zaman içerisinde nasıl büyük savaşlara dönüşebildiğinin örnekleriyle dolu.</p>
<p>Bir bölgede yaşanan adaletsizlik algısı, başka bir bölgede siyasi dışlanmışlıkla birleştiğinde toplumsal öfke büyüyebiliyor. Silahlı grupların devreye girmesiyle birlikte de mesele, ekonomik veya yerel bir anlaşmazlık olmaktan çıkıp siyasi bir çatışmaya dönüşebiliyor.</p>
<p>Badakhshan’da bugün ortaya çıkan en büyük tehlike de budur.</p>
<p>Eğer yaşanan ölümler ve yaralanmalar yeni intikam girişimlerine yol açarsa, taraflar arasındaki çatışmanın kontrol edilmesi giderek zorlaşabilir. Böyle bir süreç, yalnızca Badakhshan’ı değil, Afganistan’ın diğer bölgelerini de etkileyebilecek yeni bir istikrarsızlık dalgası oluşturabilir.</p>
<p><strong>Taliban İçin Kritik Bir Sınav</strong></p>
<p>Taliban yönetimi açısından bu gelişmeler aynı zamanda önemli bir yönetim sınavıdır.</p>
<p>Bir devletin gücü yalnızca güvenlik güçlerinin varlığıyla değil, adalet mekanizmasının tarafsızlığı, hukukun üstünlüğü, kamu kaynaklarının adil dağıtılması ve toplumun farklı kesimlerinin kendisini yönetimin parçası olarak görebilmesiyle ölçülür.</p>
<p>Taliban yönetiminin önündeki en önemli görevlerden biri, ekonomik kaynaklar üzerindeki mücadeleyi silahlı çatışmaya dönüşmeden çözmek ve taraflar arasında güven oluşturacak bir mekanizma kurmaktır.</p>
<p>Aksi takdirde yerel çatışmaların giderek siyasi bir karakter kazanması ihtimali göz ardı edilemez.</p>
<p><strong>Afganistan’ın Yeni Bir Savaşa İhtiyacı Yok</strong></p>
<p>Afgan halkı son kırk yılda savaşın, yoksulluğun ve istikrarsızlığın bedelini fazlasıyla ödedi.</p>
<p>Farklı dönemlerde yaşanan iç savaşlar, Sovyet işgali, Taliban ile diğer gruplar arasındaki çatışmalar, El Kaide ve DEAŞ tehdidi ve ardından gelen uluslararası müdahaleler milyonlarca Afganın hayatını doğrudan etkiledi.</p>
<p>Bugün Afganistan’ın ihtiyacı yeni bir savaş değil; adalet, güvenlik, ekonomik kalkınma ve toplumsal uzlaşmadır.</p>
<p>Bu nedenle Badakhshan’da yaşanan gelişmeler yalnızca Afganistan’ın iç meselesi olarak görülmemelidir. Afganistan’ın yeniden bir şiddet sarmalına sürüklenmesi, bölgedeki ülkeler açısından da ciddi güvenlik ve insani sonuçlar doğurabilir.</p>
<p><strong>Ümmetin Akil İnsanlarına Sorumluluk Düşüyor</strong></p>
<p>Afganistan’ın yeniden çatışmaya sürüklenmemesi için öncelikle Afgan toplumunun kendi içindeki akil ve sorumlu insanların devreye girmesi gerekiyor.</p>
<p>Bunun yanında bölgedeki ülkeler, İslam dünyasının kanaat önderleri ve Afganistan üzerinde etkisi bulunan aktörler de yapıcı bir rol üstlenebilir.</p>
<p>Burada amaç herhangi bir tarafın yanında yer almak değil; kan dökülmesini önlemek, adaletin tesis edilmesine yardımcı olmak ve tarafları müzakere masasında buluşturmaktır.</p>
<p>Çünkü Afganistan’ın yeni bir savaşın içine sürüklenmesi, kazananı olmayan bir mücadele anlamına gelecektir.</p>
<p><strong>Artık Aynı Tarih Tekrar Edilmemeli</strong></p>
<p>Ömrümüz Afganistan’ın iç ve dış savaşlarını izlemekle geçti. Her yeni çatışmada aynı acıların, aynı yoksulluğun ve aynı göçlerin yeniden yaşandığına şahit olduk.</p>
<p>Bugün Badakhshan’dan gelen haberler bu nedenle ciddiye alınmalıdır.</p>
<p>Henüz yaşananları yeni bir büyük savaşın başlangıcı olarak nitelendirmek için erken olabilir. Ancak memnuniyetsizlik, ekonomik çıkar çatışmaları, silahlı mücadele, kayıplar ve intikam duygusu aynı anda büyümeye devam ederse, küçük bir kıvılcımın daha büyük bir yangına dönüşmesi mümkündür.</p>
<p>Afganistan’ın buna tahammülü yoktur.</p>
<p>Akil, adil ve kapsayıcı bir müdahale mekanizması zamanında kurulamazsa, bu aziz ülkenin yeniden insan kaynağını tüketen, yoksulluğu derinleştiren ve geri kalmışlığı kalıcılaştıran bir şiddet sarmalına sürüklenmesi riski büyüyecektir.</p>
<p>Afganistan’ın ihtiyacı yeni bir savaş değil; adalet, huzur ve geleceğe dair umuttur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/afganistan-yeniden-siddet-sarmalina-mi-surukleniyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ceuta Göç Krizi Avrupa Birliği&#8217;ni Böldü: Avrupa&#8217;nın Sınırında Patlak Veren Büyük Göç Dalgası</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ceuta-goc-krizi-avrupa-birligini-boldu-avrupanin-sinirinda-patlak-veren-buyuk-goc-dalgasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ceuta-goc-krizi-avrupa-birligini-boldu-avrupanin-sinirinda-patlak-veren-buyuk-goc-dalgasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 05 Aug 2026 07:22:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20206</guid>

					<description><![CDATA[İki Günde 60 Bin Göçmen Sınıra Ulaştı İspanya&#8217;ya bağlı Kuzey Afrika kenti Ceuta, iki gün içinde yaklaşık 50-60 bin göçmenin sınır hattına yönelmesiyle son yılların en büyük düzensiz göç krizlerinden birini yaşadı. Nüfusu yalnızca 84 bin olan kentte güvenlik güçleri yetersiz kalınca İspanya orduyu bölgeye sevk etti, hava ve deniz denetimlerini artırdı. Avrupa Birliği de Frontex aracılığıyla destek teklifinde bulundu. Göç Dalgası Nasıl Başladı? Göçmenler Ceuta&#8217;ya ulaşmak için sınır çitlerini aşmaya, tel örgüleri kesmeye, denizden yüzmeye veya küçük tekneler kullanmaya çalıştı. Hareketliliğin kesin nedeni henüz bilinmiyor. İspanyol hükümeti, insan kaçakçılığı şebekelerinin sosyal medyada yayılan yanlış bilgilerle göçmenleri İspanya&#8217;da kalabileceklerine inandırdığını savunurken, bazı göçmenler Fas güvenlik güçlerinin kendilerini durdurmadığını, hatta sınır yönüne yönlendirdiğini öne sürdü. Bu iddialar, Fas&#8217;ın göçü siyasi baskı aracı olarak kullanıp kullanmadığı tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Fas-İspanya Gerilimi ve Avrupa&#8217;nın Bölünmesi Bazı uzmanlar, Fas&#8217;ın İspanya&#8217;nın Cezayir ile geliştirdiği ilişkilere tepki olarak sınır kontrollerini bilinçli şekilde gevşetmiş olabileceğini ileri sürerken, Faslı uzmanlar bu görüşü reddediyor. Kriz Avrupa Birliği içinde de görüş ayrılıklarına yol açtı. Fransa sınır güvenliğini artırırken, İtalya İspanya&#8217;nın Schengen üyeliğinin geçici olarak askıya alınmasını istedi. Danimarka ve Finlandiya gibi ülkeler bu görüşe destek verirken, Avrupa Komisyonu Frontex ekiplerini devreye soktu. İspanya ise Avrupa ülkelerini yeterli dayanışma göstermemekle &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İki Günde 60 Bin Göçmen Sınıra Ulaştı</strong></p>
<p>İspanya&#8217;ya bağlı Kuzey Afrika kenti <strong>Ceuta</strong>, iki gün içinde yaklaşık <strong>50-60 bin göçmenin</strong> sınır hattına yönelmesiyle son yılların en büyük düzensiz göç krizlerinden birini yaşadı. Nüfusu yalnızca <strong>84 bin</strong> olan kentte güvenlik güçleri yetersiz kalınca İspanya orduyu bölgeye sevk etti, hava ve deniz denetimlerini artırdı. Avrupa Birliği de Frontex aracılığıyla destek teklifinde bulundu.</p>
<p><strong>Göç Dalgası Nasıl Başladı?</strong></p>
<p>Göçmenler Ceuta&#8217;ya ulaşmak için sınır çitlerini aşmaya, tel örgüleri kesmeye, denizden yüzmeye veya küçük tekneler kullanmaya çalıştı. Hareketliliğin kesin nedeni henüz bilinmiyor. İspanyol hükümeti, insan kaçakçılığı şebekelerinin sosyal medyada yayılan yanlış bilgilerle göçmenleri İspanya&#8217;da kalabileceklerine inandırdığını savunurken, bazı göçmenler Fas güvenlik güçlerinin kendilerini durdurmadığını, hatta sınır yönüne yönlendirdiğini öne sürdü. Bu iddialar, Fas&#8217;ın göçü siyasi baskı aracı olarak kullanıp kullanmadığı tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı.</p>
<p><strong>Fas-İspanya Gerilimi ve Avrupa&#8217;nın Bölünmesi</strong></p>
<p>Bazı uzmanlar, Fas&#8217;ın İspanya&#8217;nın Cezayir ile geliştirdiği ilişkilere tepki olarak sınır kontrollerini bilinçli şekilde gevşetmiş olabileceğini ileri sürerken, Faslı uzmanlar bu görüşü reddediyor. Kriz Avrupa Birliği içinde de görüş ayrılıklarına yol açtı. Fransa sınır güvenliğini artırırken, İtalya İspanya&#8217;nın Schengen üyeliğinin geçici olarak askıya alınmasını istedi. Danimarka ve Finlandiya gibi ülkeler bu görüşe destek verirken, Avrupa Komisyonu Frontex ekiplerini devreye soktu. İspanya ise Avrupa ülkelerini yeterli dayanışma göstermemekle eleştirdi.</p>
<p><strong>Kriz Uluslararası Siyasetin Gündemine Taşındı</strong></p>
<p>Göç krizi yalnızca Avrupa&#8217;da değil, uluslararası siyasette de yankı buldu. ABD Başkanı Donald Trump, Madrid yönetiminin göç politikalarını eleştirirken, Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Elon Musk da Avrupa&#8217;nın göç yaklaşımını hedef aldı. İsrail&#8217;in BM Daimi Temsilcisi ise Ceuta ve Melilla&#8217;nın statüsünü gündeme getirdi. Avrupa&#8217;daki aşırı sağ partiler İspanya hükümetini sert biçimde eleştirirken, bazı sol çevreler Ceuta&#8217;nın Afrika kıtasındaki konumunu tartışmaya açtı.</p>
<p><strong>Mahkeme Kararı ve İnsan Kaçakçıları Tartışması</strong></p>
<p>Makaleye göre krizi tetikleyen unsurlardan biri, İspanya Yüksek Mahkemesi&#8217;nin denizde yakalanan düzensiz göçmenlerin derhal geri gönderilmesini sınırlandıran kararı oldu. Bu kararın sosyal medyada çarpıtılarak yayılması, insan kaçakçılığı şebekelerinin göçmenleri Avrupa&#8217;da kalabilecekleri yönünde ikna etmelerine zemin hazırladı. İspanya İçişleri Bakanlığı verilerine göre yaklaşık <strong>50 bin kişi</strong> Ceuta&#8217;ya ulaştı, bunların <strong>48 bin 300&#8217;ü</strong> Fas&#8217;a geri döndü. Olaylarda en az <strong>67 kişi</strong> yaşamını yitirdi.</p>
<p><strong>Göçmenlerin Durumu ve Krizin Siyasi Etkileri</strong></p>
<p>Ceuta&#8217;ya ulaşan göçmenler Avrupa&#8217;nın diğer bölgelerine serbestçe geçemiyor. Birçoğu geçici kabul merkezlerinde tutulurken önemli bir kısmı Fas&#8217;a geri gönderiliyor. İnsan hakları örgütleri bu merkezlerdeki koşulları uzun süredir eleştiriyor. Kriz, İspanya&#8217;da göç politikaları tartışmasını yeniden alevlendirirken, sağ ve aşırı sağ partiler hükümeti düzensiz göçü teşvik etmekle suçladı. İnsan hakları savunucuları ise güvenlik önlemlerinin sertliğini eleştirdi. Yaşananlar, Ceuta&#8217;nın yalnızca bir sınır kenti değil; Fas-İspanya ilişkileri, Avrupa&#8217;nın göç politikaları ve kıta siyasetindeki dengeler açısından stratejik bir merkez olduğunu bir kez daha ortaya koydu.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ceuta-goc-krizi-avrupa-birligini-boldu-avrupanin-sinirinda-patlak-veren-buyuk-goc-dalgasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gücün Eğittiği Maskeler: Vahşet Gerçekten Geçmişte mi Kaldı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gucun-egittigi-maskeler-vahset-gercekten-gecmiste-mi-kaldi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gucun-egittigi-maskeler-vahset-gercekten-gecmiste-mi-kaldi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Jul 2026 14:07:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[sömürge]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20189</guid>

					<description><![CDATA[Günümüzde demokrasi, insan hakları ve özgürlük söylemleriyle öne çıkan birçok devletin tarihine yakından bakıldığında, sömürgecilik, işgal, köle ticareti ve kitlesel şiddet gibi karanlık sayfalarla karşılaşılır. Bu gerçekleri hatırlamak, geçmişi yargılamaktan çok bugünü doğru anlamanın bir gereğidir. Sömürgecilik Çağı: Dünyanın Yeniden Paylaşılması 15. yüzyıldan itibaren Portekiz ve İspanya&#8217;nın başlattığı denizaşırı keşifler, kısa sürede büyük sömürge imparatorluklarının kurulmasına dönüştü. Amerika kıtasında Aztek ve İnka medeniyetleri yıkıldı; savaşlar, zorla çalıştırma sistemi ve Avrupa&#8217;dan taşınan salgın hastalıklar yerli nüfus üzerinde yıkıcı sonuçlar doğurdu. Atlantik köle ticareti ise yaklaşık dört yüzyıl boyunca milyonlarca Afrikalının zorla kıtalar arasında taşınmasına neden oldu. Tarihçiler, bu dönemin insanlık tarihinin en büyük zorunlu nüfus hareketlerinden biri olduğu konusunda görüş birliği içindedir. Afrika: Kaynakların Bedelini İnsanlar Ödedi 1884-1885 Berlin Konferansı&#8217;nda Afrika, Afrikalıların iradesi olmaksızın Avrupalı güçler arasında paylaşıldı. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Belçika Kralı II. Leopold&#8217;un kişisel yönetimi altındaki Kongo Özgür Devleti&#8217;dir. Kauçuk üretimi uğruna uygulanan zorla çalıştırma, işkence ve infazlar nedeniyle milyonlarca insanın hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir. Asya ve Pasifik&#8217;te İşgaller 19. ve 20. yüzyıllarda Asya da emperyal rekabetin merkezlerinden biri oldu. Britanya&#8217;nın Hindistan yönetimi, Afyon Savaşları sonrasında Çin&#8217;in maruz kaldığı baskılar ve Japon İmparatorluğu&#8217;nun Kore, Çin ve Güneydoğu Asya&#8217;daki işgalleri milyonlarca insanı etkiledi. Nanjing Katliamı (1937) gibi olaylar, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde demokrasi, insan hakları ve özgürlük söylemleriyle öne çıkan birçok devletin tarihine yakından bakıldığında, sömürgecilik, işgal, köle ticareti ve kitlesel şiddet gibi karanlık sayfalarla karşılaşılır. Bu gerçekleri hatırlamak, geçmişi yargılamaktan çok bugünü doğru anlamanın bir gereğidir.</p>
<p><strong>Sömürgecilik Çağı: Dünyanın Yeniden Paylaşılması</strong></p>
<p>15. yüzyıldan itibaren Portekiz ve İspanya&#8217;nın başlattığı denizaşırı keşifler, kısa sürede büyük sömürge imparatorluklarının kurulmasına dönüştü. Amerika kıtasında Aztek ve İnka medeniyetleri yıkıldı; savaşlar, zorla çalıştırma sistemi ve Avrupa&#8217;dan taşınan salgın hastalıklar yerli nüfus üzerinde yıkıcı sonuçlar doğurdu.</p>
<p>Atlantik köle ticareti ise yaklaşık dört yüzyıl boyunca milyonlarca Afrikalının zorla kıtalar arasında taşınmasına neden oldu. Tarihçiler, bu dönemin insanlık tarihinin en büyük zorunlu nüfus hareketlerinden biri olduğu konusunda görüş birliği içindedir.</p>
<p><strong>Afrika: Kaynakların Bedelini İnsanlar Ödedi</strong></p>
<p>1884-1885 Berlin Konferansı&#8217;nda Afrika, Afrikalıların iradesi olmaksızın Avrupalı güçler arasında paylaşıldı. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Belçika Kralı II. Leopold&#8217;un kişisel yönetimi altındaki Kongo Özgür Devleti&#8217;dir. Kauçuk üretimi uğruna uygulanan zorla çalıştırma, işkence ve infazlar nedeniyle milyonlarca insanın hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir.</p>
<p><strong>Asya ve Pasifik&#8217;te İşgaller</strong></p>
<p>19. ve 20. yüzyıllarda Asya da emperyal rekabetin merkezlerinden biri oldu. Britanya&#8217;nın Hindistan yönetimi, Afyon Savaşları sonrasında Çin&#8217;in maruz kaldığı baskılar ve Japon İmparatorluğu&#8217;nun Kore, Çin ve Güneydoğu Asya&#8217;daki işgalleri milyonlarca insanı etkiledi. Nanjing Katliamı (1937) gibi olaylar, savaş dönemlerinde sivillerin nasıl büyük bedeller ödediğinin en çarpıcı örnekleri arasında yer alır.</p>
<p><strong>Avrupa da Bu Şiddetten Muaf Değildi</strong></p>
<p>Sömürgecilik yalnızca Avrupa dışını etkilemedi. İki dünya savaşı, Avrupa kıtasını tarihin en büyük yıkımlarından biriyle karşı karşıya bıraktı. Nazi Almanyası&#8217;nın işgal politikaları modern tarihin en büyük insanlık suçları arasında kabul edilmektedir. Aynı dönemde milyonlarca sivil savaş, açlık ve zorunlu göç nedeniyle yaşamını yitirdi.</p>
<p><strong>Güç, Hukuk ve Ahlak</strong></p>
<p>I. Dünya Savaşı&#8217;nın ardından Birleşmiş Milletler&#8217;in kurulması, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi&#8217;nin kabulü, Cenevre Sözleşmeleri&#8217;nin geliştirilmesi ve uluslararası ceza hukuku mekanizmalarının güçlendirilmesi, devletlerin güç kullanımını hukukla sınırlandırma yönünde önemli adımlar oldu.</p>
<p>Bununla birlikte, uluslararası ilişkiler tarihi, devletlerin çoğu zaman ahlaki ilkeler kadar güvenlik, çıkar ve güç dengeleri doğrultusunda hareket ettiğini de göstermektedir. Bu nedenle geçmişin hatırlanması, yalnızca tarih bilgisi değil, aynı zamanda geleceğe yönelik bir uyarıdır.</p>
<p><strong>Tarihin Verdiği Ders</strong></p>
<p>Tarih bize, hiçbir medeniyetin yalnızca başarılarıyla değerlendirilemeyeceğini öğretir. Bilim, sanat ve teknoloji alanındaki büyük katkılar kadar; sömürgecilik, köle ticareti, savaş suçları ve insan hakları ihlalleri de aynı tarihin ayrılmaz parçalarıdır.</p>
<p>Gerçek yüzleşme, geçmişte yaşanan acıları inkâr etmek değil; onları kabul ederek benzer trajedilerin tekrar yaşanmaması için hukuku, adaleti ve insan onurunu evrensel ilkeler olarak savunmaktır.</p>
<p>Çünkü tarih, gücün tek başına barış getirmediğini; kalıcı barışın ancak hesap verebilirlik, hukuk ve insan haklarına bağlılıkla mümkün olabileceğini defalarca göstermiştir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gucun-egittigi-maskeler-vahset-gercekten-gecmiste-mi-kaldi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Dünyasında İşgale Açıklık: Askerî Yenilgiden Önce Fikrî Yenilgi mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/islam-dunyasinda-isgale-aciklik-askeri-yenilgiden-once-fikri-yenilgi-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/islam-dunyasinda-isgale-aciklik-askeri-yenilgiden-once-fikri-yenilgi-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Jul 2026 09:25:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Orta Doğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20181</guid>

					<description><![CDATA[Giriş Bir ülke nasıl işgal edilir? Bu soruya verilecek ilk cevap çoğu zaman tanklar, savaş uçakları ve ordular olacaktır. Oysa tarih, bize işgallerin büyük bölümünün silahların gölgesinde değil, zihinlerde başladığını gösteriyor. Topraklar, çoğu zaman önce fikirler işgal edildiğinde kaybedilir. Bir milletin özgüveni zedelendiğinde, eğitim sistemi yabancılaşmaya başladığında ve yönetici elitleri kendi medeniyet değerlerinden uzaklaştığında askerî işgal, zaten başlamış olan daha derin bir sürecin son halkası hâline gelir. İslam dünyasının son iki asırlık tecrübesi de bu açıdan dikkat çekicidir. Birçok Müslüman düşünür, yaşanan gerilemeyi yalnızca dış güçlerin askerî ve ekonomik üstünlüğüyle açıklamamış; aynı zamanda fikrî çözülmeye, eğitim sistemindeki dönüşüme ve yönetici kadroların zihniyet değişimine dikkat çekmiştir. Bu düşünürlerden ikisi, Şeyh Abdurrahman ed-Düserî ile Cezayirli mütefekkir Malik bin Nebi&#8217;dir. Her ikisi de farklı kavramlar kullansalar da aynı noktaya işaret eder: Bir toplum, önce kendi içinde zayıfladığında dış müdahalelere açık hâle gelir. Sömürgeciliğin En Güçlü Silahı Sömürgecilik denildiğinde akla ilk olarak askerî işgaller gelir. Oysa modern sömürgecilik, yalnızca ordularla değil; eğitim kurumları, kültürel politikalar, medya ve bürokrasi aracılığıyla da etkisini sürdürmüştür. Şeyh Abdurrahman ed-Düserî&#8217;nin şu sözü bu bakış açısını özetler: &#8220;Okullar, sömürgeciliğin kültürünü bize dayatmak için kullandığı ilk araç olmuştur.&#8221; Bu ifade, okulun kendisini değil; eğitimin hangi dünya görüşünü taşıdığı sorusunu gündeme getirir. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Bir ülke nasıl işgal edilir?</p>
<p>Bu soruya verilecek ilk cevap çoğu zaman tanklar, savaş uçakları ve ordular olacaktır. Oysa tarih, bize işgallerin büyük bölümünün silahların gölgesinde değil, zihinlerde başladığını gösteriyor. Topraklar, çoğu zaman önce fikirler işgal edildiğinde kaybedilir. Bir milletin özgüveni zedelendiğinde, eğitim sistemi yabancılaşmaya başladığında ve yönetici elitleri kendi medeniyet değerlerinden uzaklaştığında askerî işgal, zaten başlamış olan daha derin bir sürecin son halkası hâline gelir.</p>
<p>İslam dünyasının son iki asırlık tecrübesi de bu açıdan dikkat çekicidir. Birçok Müslüman düşünür, yaşanan gerilemeyi yalnızca dış güçlerin askerî ve ekonomik üstünlüğüyle açıklamamış; aynı zamanda fikrî çözülmeye, eğitim sistemindeki dönüşüme ve yönetici kadroların zihniyet değişimine dikkat çekmiştir.</p>
<p>Bu düşünürlerden ikisi, Şeyh Abdurrahman ed-Düserî ile Cezayirli mütefekkir Malik bin Nebi&#8217;dir. Her ikisi de farklı kavramlar kullansalar da aynı noktaya işaret eder: Bir toplum, önce kendi içinde zayıfladığında dış müdahalelere açık hâle gelir.</p>
<p><strong>Sömürgeciliğin En Güçlü Silahı</strong></p>
<p>Sömürgecilik denildiğinde akla ilk olarak askerî işgaller gelir. Oysa modern sömürgecilik, yalnızca ordularla değil; eğitim kurumları, kültürel politikalar, medya ve bürokrasi aracılığıyla da etkisini sürdürmüştür.</p>
<p>Şeyh Abdurrahman ed-Düserî&#8217;nin şu sözü bu bakış açısını özetler:</p>
<p><strong>&#8220;Okullar, sömürgeciliğin kültürünü bize dayatmak için kullandığı ilk araç olmuştur.&#8221;</strong></p>
<p>Bu ifade, okulun kendisini değil; eğitimin hangi dünya görüşünü taşıdığı sorusunu gündeme getirir. Çünkü eğitim yalnızca bilgi aktaran bir süreç değildir. Aynı zamanda bir toplumun tarih anlayışını, kimliğini, değerlerini ve geleceğe bakışını şekillendirir.</p>
<p>Tarih boyunca sömürgeci güçlerin işgal ettikleri bölgelerde önce eğitim sistemlerini değiştirmeleri tesadüf değildir. Yeni müfredatlar, yeni bürokratik yapılar ve yeni yönetici sınıflar oluşturarak uzun vadeli bir zihniyet dönüşümü hedeflenmiştir.</p>
<p><strong>Malik bin Nebi&#8217;nin &#8220;Sömürgeleştirilebilirlik&#8221; Kavramı</strong></p>
<p>Malik bin Nebi&#8217;nin en çok tartışılan tespitlerinden biri şudur:</p>
<p><strong>&#8220;Her sömürgecilik hikâyesinden önce, sömürgeleştirilmeye elverişli hâle gelmiş bir halkın hikâyesi vardır.&#8221;</strong></p>
<p>Bu cümle, ilk bakışta sert bir eleştiri gibi görülebilir. Ancak Nebi&#8217;nin amacı mağduru suçlamak değildir. Onun dikkat çektiği nokta, toplumların kendi iç muhasebelerini yapmaları gerektiğidir.</p>
<p>Bir toplum bilim üretmiyorsa…</p>
<p>Liyakat yerine sadakati öne çıkarıyorsa…</p>
<p>Adalet duygusunu kaybediyorsa…</p>
<p>Kurumlarını zayıflatıyorsa…</p>
<p>Eleştirel düşünceyi terk ediyorsa…</p>
<p>Dış müdahalelere karşı direnci de giderek azalır.</p>
<p>Dolayısıyla Malik bin Nebi, sömürgeciliği yalnızca dış aktörlerin iradesiyle açıklamaz. Ona göre dış müdahaleleri mümkün kılan iç zemin de mutlaka incelenmelidir.</p>
<p><strong>Eğitimden Yönetici Kadrolara</strong></p>
<p>Bir toplumun geleceğini belirleyen yalnızca doğal kaynakları değildir.</p>
<p>Asıl belirleyici olan, o kaynakları yönetecek insan kalitesidir.</p>
<p>Bu nedenle sömürgecilik üzerine çalışan birçok araştırmacı, yönetici elitlerin yetişme biçimini önemli bir araştırma alanı olarak görmektedir. Farklı ülkelerde eğitim almış olmak tek başına bir sorun değildir. Asıl mesele, karar vericilerin kendi toplumlarının tarihini, kültürünü ve değerlerini hangi ölçüde dikkate aldıklarıdır.</p>
<p>Kendi toplumuna yabancılaşmış bir yönetici sınıf ile evrensel bilgiye açık ama kendi medeniyet kökleriyle bağını koruyan bir yönetici sınıf arasında önemli bir fark vardır.</p>
<p><strong>Günümüz Tartışmaları</strong></p>
<p>Bugün İslam dünyasında yaşanan krizler, yalnızca dış müdahalelerle açıklanamayacak kadar karmaşık bir yapı göstermektedir.</p>
<p>Filistin&#8217;den Sudan&#8217;a…</p>
<p>Yemen&#8217;den Libya&#8217;ya…</p>
<p>Suriye&#8217;den diğer kriz bölgelerine kadar uzanan gelişmeler, farklı aktörlerin farklı politikaları çerçevesinde değerlendirilmektedir.</p>
<p>Bazı yorumcular, bazı bölgesel yönetimlerin dış politika tercihlerinin Batılı ülkelerin stratejik hedefleriyle uyumlu olduğunu ileri sürmektedir. Buna karşılık ilgili ülkeler ise bu politikalarını ulusal güvenlik, bölgesel istikrar ve kendi dış politika öncelikleriyle açıklamaktadır.</p>
<p>Bu nedenle güncel siyasi gelişmeleri değerlendirirken tek boyutlu açıklamalar yerine çok yönlü analizlere ihtiyaç vardır.</p>
<p><strong>Asıl Mücadele Zihinlerde Başlıyor</strong></p>
<p>Tarih bize gösteriyor ki medeniyetler yalnızca askerî başarılarla kurulmaz.</p>
<p>Onları ayakta tutan;</p>
<ul>
<li>eğitim sistemi,</li>
<li>adalet anlayışı,</li>
<li>bilim üretme kapasitesi,</li>
<li>güçlü kurumlar,</li>
<li>ahlaki değerler<br />
ve yetişmiş insan kaynağıdır.</li>
</ul>
<p>Eğer bu alanlarda zayıflama yaşanırsa, dış baskılar karşısında direnç de azalır.</p>
<p>Bu yüzden gerçek bağımsızlık yalnızca sınırları korumak değildir. Aynı zamanda düşünce bağımsızlığını, bilimsel üretimi ve kurumsal güveni koruyabilmektir.</p>
<p><strong>Yeniden Güçlü Bir Medeniyet Mümkün mü?</strong></p>
<p>İslam dünyasının yeniden güçlü bir konuma ulaşabilmesi için yalnızca ekonomik kalkınma ya da askerî yatırımlar yeterli değildir.</p>
<p>Asıl ihtiyaç;</p>
<p>fikrî özgüvenini yeniden kazanan,</p>
<p>bilim üreten,</p>
<p>adaleti önceleyen,</p>
<p>liyakati esas alan,</p>
<p>eğitim sistemini kendi medeniyet değerleriyle evrensel bilgi arasında sağlıklı bir denge üzerine kurabilen toplumlar oluşturmaktır.</p>
<p>Çünkü güçlü medeniyetler önce insan yetiştirir; ardından güçlü kurumlar inşa eder.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Şeyh Abdurrahman ed-Düserî ile Malik bin Nebi&#8217;nin değerlendirmeleri, bugün de üzerinde düşünülmesi gereken önemli fikirler ortaya koymaktadır. Bu görüşler, İslam dünyasında yaşanan sorunların yalnızca dış müdahalelerle açıklanamayacağını; eğitim, düşünce, kurumlar ve yönetim anlayışının da belirleyici olduğunu hatırlatmaktadır.</p>
<p>Elbette bu yaklaşımlar, günümüz siyasal olaylarını tek başına açıklayan kesin hükümler olarak değil; tartışmaya katkı sunan düşünsel çerçeveler olarak değerlendirilmelidir. Çünkü her ülkenin kendi tarihî, siyasi ve toplumsal şartları vardır.</p>
<p>Bununla birlikte değişmeyen bir gerçek vardır: Bir toplumun bağımsızlığı, sadece sınırlarının güvenliğiyle değil; zihninin özgürlüğü, kurumlarının sağlamlığı ve yetiştirdiği insanın niteliğiyle ölçülür.</p>
<p>Topraklar işgal edilmeden önce zihinler teslim alınır. Zihinlerini koruyan toplumlar ise yalnızca bağımsız kalmaz; aynı zamanda kendi medeniyetlerini yeniden inşa edecek gücü de kendilerinde bulurlar.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/islam-dunyasinda-isgale-aciklik-askeri-yenilgiden-once-fikri-yenilgi-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ortadoğu&#8217;da Yeni Büyük Oyun: Türkiye ile İran Karşı Karşıya mı Getirilmek İsteniyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ortadoguda-yeni-buyuk-oyun-turkiye-ile-iran-karsi-karsiya-mi-getirilmek-isteniyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ortadoguda-yeni-buyuk-oyun-turkiye-ile-iran-karsi-karsiya-mi-getirilmek-isteniyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Jul 2026 09:05:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20177</guid>

					<description><![CDATA[Ortadoğu, son yüzyılda defalarca yeniden şekillendirilmeye çalışıldı. Sykes-Picot Anlaşması&#8217;ndan Soğuk Savaş dönemine, Irak&#8217;ın işgalinden Arap Baharı&#8217;na kadar her büyük kırılma, bölgesel dengeleri değiştirdi. Bugün yaşanan gelişmeler de birçok analiste göre benzer ölçekte yeni bir jeopolitik dönüşümün işaretlerini taşıyor. Son aylarda Suriye, Lübnan, Irak ve İran ekseninde yaşanan askerî ve diplomatik hareketlilik, birbirinden bağımsız olaylar olarak görülmeyebilir. İsrail&#8217;in güvenlik politikaları, ABD&#8217;nin bölgesel öncelikleri, İran&#8217;ın &#8220;Direniş Ekseni&#8221; stratejisi ve Türkiye&#8217;nin sınır güvenliği odaklı yaklaşımı aynı coğrafyada kesişiyor. Bu durum, bölgeyi yeni bir güç mücadelesinin merkezine dönüştürüyor. Tarih Tekerrür Etmez Ama Benzerlikler Taşır Ortadoğu&#8217;nun yakın tarihi, büyük güçlerin bölgesel rekabetleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalıştığı örneklerle doludur. 1980-1988 arasındaki Irak-İran Savaşı bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Yaklaşık sekiz yıl süren savaşta her iki taraf da yüz binlerce insanını kaybetti, ekonomik olarak büyük yıkım yaşadı ve savaş sonunda belirgin bir kazanan çıkmadı. Buna karşılık, bölgedeki güç dengeleri önemli ölçüde değişti. Bu tarihsel örnek, uzun süreli bölgesel savaşların yalnızca tarafları değil, bütün Ortadoğu&#8217;yu zayıflattığını göstermektedir. Suriye Düğüm Noktası Bugün Suriye, yalnızca bir iç savaşın yaşandığı ülke değildir. Aynı zamanda Türkiye, İran, Rusya, ABD ve İsrail&#8217;in güvenlik hesaplarının kesiştiği stratejik bir merkezdir. Türkiye açısından Suriye&#8217;nin kuzeyi sınır güvenliği, düzensiz göç ve silahlı gruplar nedeniyle kritik öneme &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ortadoğu, son yüzyılda defalarca yeniden şekillendirilmeye çalışıldı. Sykes-Picot Anlaşması&#8217;ndan Soğuk Savaş dönemine, Irak&#8217;ın işgalinden Arap Baharı&#8217;na kadar her büyük kırılma, bölgesel dengeleri değiştirdi. Bugün yaşanan gelişmeler de birçok analiste göre benzer ölçekte yeni bir jeopolitik dönüşümün işaretlerini taşıyor.</p>
<p>Son aylarda Suriye, Lübnan, Irak ve İran ekseninde yaşanan askerî ve diplomatik hareketlilik, birbirinden bağımsız olaylar olarak görülmeyebilir. İsrail&#8217;in güvenlik politikaları, ABD&#8217;nin bölgesel öncelikleri, İran&#8217;ın &#8220;Direniş Ekseni&#8221; stratejisi ve Türkiye&#8217;nin sınır güvenliği odaklı yaklaşımı aynı coğrafyada kesişiyor. Bu durum, bölgeyi yeni bir güç mücadelesinin merkezine dönüştürüyor.</p>
<p>Tarih Tekerrür Etmez Ama Benzerlikler Taşır</p>
<p>Ortadoğu&#8217;nun yakın tarihi, büyük güçlerin bölgesel rekabetleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalıştığı örneklerle doludur.</p>
<p>1980-1988 arasındaki Irak-İran Savaşı bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Yaklaşık sekiz yıl süren savaşta her iki taraf da yüz binlerce insanını kaybetti, ekonomik olarak büyük yıkım yaşadı ve savaş sonunda belirgin bir kazanan çıkmadı. Buna karşılık, bölgedeki güç dengeleri önemli ölçüde değişti.</p>
<p>Bu tarihsel örnek, uzun süreli bölgesel savaşların yalnızca tarafları değil, bütün Ortadoğu&#8217;yu zayıflattığını göstermektedir.</p>
<p>Suriye Düğüm Noktası</p>
<p>Bugün Suriye, yalnızca bir iç savaşın yaşandığı ülke değildir. Aynı zamanda Türkiye, İran, Rusya, ABD ve İsrail&#8217;in güvenlik hesaplarının kesiştiği stratejik bir merkezdir.</p>
<p>Türkiye açısından Suriye&#8217;nin kuzeyi sınır güvenliği, düzensiz göç ve silahlı gruplar nedeniyle kritik öneme sahiptir.</p>
<p>İran açısından ise Suriye, Lübnan&#8217;daki Hizbullah&#8217;a uzanan kara bağlantısının önemli bir halkası olarak görülmektedir.</p>
<p>İsrail ise uzun süredir Suriye&#8217;deki İran bağlantılı hedeflere yönelik hava saldırıları düzenlediğini açıklamakta ve İran&#8217;ın askerî varlığının kendi ulusal güvenliği açısından kabul edilemez olduğunu savunmaktadır.</p>
<p>Bu farklı güvenlik öncelikleri, aynı coğrafyada birbirine temas eden fakat farklı amaçlar güden aktörleri karşı karşıya getirme potansiyeli taşımaktadır.</p>
<p>Türkiye ile İran Aynı Cephede mi, Karşı Cephede mi?</p>
<p>Son dönemde dile getirilen analizlerden biri, bölgedeki gelişmelerin Türkiye ile İran arasında doğrudan ya da dolaylı bir askerî gerilim oluşturabilecek zemini hazırladığı yönündedir.</p>
<p>Bu değerlendirmeye göre önce Suriye-Lübnan hattındaki tansiyon yükseltilmekte, ardından Suriye-Irak ekseninde yeni kriz alanları oluşturulmaktadır.</p>
<p>Bu senaryonun gerçekleşeceğine dair kamuya açık kesin kanıtlar bulunmamaktadır. Ancak bölgesel aktörlerin askerî hareketliliği ve karşılıklı açıklamaları, böyle bir risk ihtimalinin analizlerde tartışılmasına neden olmaktadır.</p>
<p>Türkiye ile İran arasında doğrudan yaşanabilecek bir çatışma, iki ülke açısından olduğu kadar bütün bölge için de ağır sonuçlar doğurabilir.</p>
<p>İsrail&#8217;in Güvenlik Doktrini</p>
<p>İsrail&#8217;in güvenlik politikası uzun yıllardır sınırları dışında oluşabilecek askerî tehditleri mümkün olduğunca erken aşamada etkisiz hâle getirmeyi hedeflemektedir.</p>
<p>Bu kapsamda Suriye&#8217;deki İran bağlantılı hedeflere yönelik operasyonlar, Lübnan sınırındaki gelişmeler ve bölgesel güç dengeleri İsrail&#8217;in stratejik hesaplarının önemli parçalarıdır.</p>
<p>İsrail&#8217;in resmî güvenlik belgelerinde ve yöneticilerinin açıklamalarında İran&#8217;ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması temel hedeflerden biri olarak yer almaktadır.</p>
<p>ABD&#8217;nin Bölgesel Hesapları</p>
<p>Washington&#8217;un Ortadoğu politikası yönetimlere göre değişiklik gösterse de bazı temel öncelikler büyük ölçüde korunmaktadır.</p>
<p>Bunların başında İsrail&#8217;in güvenliği, enerji yollarının açık tutulması, İran&#8217;ın bölgesel nüfuzunun sınırlandırılması ve ABD&#8217;nin askerî varlığının korunması gelmektedir.</p>
<p>Bu hedeflerin nasıl uygulanacağı konusunda farklı yaklaşımlar bulunsa da, bölgedeki gelişmeler çoğu zaman bu stratejik çerçeve içinde değerlendirilmektedir.</p>
<p>En Büyük Kaybeden Kim Olur?</p>
<p>Türkiye ile İran arasında yaşanabilecek uzun süreli bir askerî gerilim, ilk bakışta iki ülkeyi ilgilendiriyor gibi görünse de sonuçları çok daha geniş olacaktır.</p>
<p>Böyle bir çatışma;</p>
<p>&#8211; Suriye&#8217;deki kırılgan yapıyı daha da istikrarsızlaştırabilir.<br />
&#8211; Irak&#8217;taki güvenlik sorunlarını derinleştirebilir.<br />
&#8211; Lübnan&#8217;daki dengeleri bozabilir.<br />
&#8211; Enerji koridorlarını etkileyebilir.<br />
&#8211; Bölgesel ticaret ve yatırımları olumsuz etkileyebilir.</p>
<p>Dahası, uzun süreli bir yıpratma savaşı bölgesel güçlerin kaynaklarını tüketirken, dış aktörlerin manevra alanını genişletebilir.</p>
<p>Diplomasi Neden Hayati?</p>
<p>Ortadoğu&#8217;nun son yüz yılı gösteriyor ki savaşlar kolay başlıyor ancak sona ermesi yıllar alıyor.</p>
<p>Bu nedenle Türkiye ile İran arasında doğabilecek olası gerilimlerin diplomatik kanallarla yönetilmesi yalnızca iki ülkenin değil, bütün bölgenin çıkarınadır.</p>
<p>Rekabet kaçınılmaz olabilir; ancak rekabetin doğrudan askerî çatışmaya dönüşmesi, hiçbir taraf için kalıcı bir kazanç sağlamayabilir.</p>
<p>Sonuç</p>
<p>Ortadoğu bugün yeni bir yol ayrımındadır. Ya bölgesel aktörler tarihî tecrübelerden ders çıkararak rekabeti yönetmenin yollarını arayacak ya da yeni cepheler açılarak uzun yıllar sürecek yeni istikrarsızlıkların kapısı aralanacaktır.</p>
<p>Jeopolitik hesapların yoğunlaştığı bu dönemde en önemli ihtiyaç, gelişmeleri duygusal reflekslerle değil, stratejik akıl ve soğukkanlı analizle değerlendirebilmektir. Çünkü tarihin gösterdiği en önemli gerçeklerden biri şudur: Bölgesel savaşların bedelini çoğu zaman onları başlatanlar değil, o coğrafyada yaşayan halklar öder.</p>
<p>Yararlanılabilecek Kaynaklar</p>
<p>&#8211; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları ve Suriye raporları.<br />
&#8211; Stockholm International Peace Research Institute (SIPRI), Yearbook.<br />
&#8211; International Crisis Group (ICG), Ortadoğu analizleri.<br />
&#8211; RAND Corporation, Türkiye, İran ve Ortadoğu güvenlik politikalarına ilişkin raporlar.<br />
&#8211; Council on Foreign Relations (CFR), Ortadoğu dosyaları.<br />
&#8211; Chatham House, bölgesel güvenlik ve jeopolitik analizleri.<br />
&#8211; İsrail Savunma Bakanlığı ve ABD Savunma Bakanlığı (DoD) tarafından yayımlanan kamuya açık açıklamalar ve strateji belgeleri.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ortadoguda-yeni-buyuk-oyun-turkiye-ile-iran-karsi-karsiya-mi-getirilmek-isteniyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Lindsey Graham Sonrası Washington: Orta Doğu&#8217;da Yeni Bir Dönem mi Başlıyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/lindsey-graham-sonrasi-washington-orta-doguda-yeni-bir-donem-mi-basliyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/lindsey-graham-sonrasi-washington-orta-doguda-yeni-bir-donem-mi-basliyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Jul 2026 08:54:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20173</guid>

					<description><![CDATA[Amerikan siyasetinde bazı isimler vardır ki görevleri ve unvanlarıyla değil, kurdukları ilişkiler ağı ve kriz dönemlerinde üstlendikleri rollerle hatırlanırlar. Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham da uzun yıllar boyunca bu isimlerden biri oldu. Graham, yalnızca Güney Carolina&#8217;yı temsil eden bir senatör değildi. O, ABD dış politikasında müdahaleci (internationalist) Cumhuriyetçi çizginin en etkili temsilcilerinden biri, İsrail&#8217;in Washington&#8217;daki en güçlü siyasi destekçilerinden biri ve Körfez ülkeleriyle kurduğu yakın temaslar sayesinde bölgesel diplomasinin perde arkasındaki önemli aktörlerinden biriydi. Bu nedenle Graham&#8217;ın siyasi sahneden çekilmesi, yalnızca Amerikan iç siyaseti açısından değil, Orta Doğu&#8217;nun geleceği bakımından da dikkatle analiz edilmesi gereken bir gelişmedir. Cumhuriyetçi Parti İçindeki Denge Unsuru Lindsey Graham, John McCain ve Joseph Lieberman ile birlikte uzun yıllar Amerikan küresel liderliğini savunan &#8220;Three Amigos&#8221; olarak anıldı. Bu çizgi, ABD&#8217;nin askerî gücünü ve ittifaklarını uluslararası düzenin temel dayanaklarından biri olarak görüyordu. Ancak Donald Trump&#8217;ın yükselişiyle Cumhuriyetçi Parti içinde farklı bir yaklaşım güç kazandı. &#8220;Önce Amerika&#8221; anlayışı, dış müdahaleler yerine iç ekonomik önceliklere odaklanmayı savunuyordu. Graham, bu iki yaklaşım arasında köprü kurabilen nadir siyasetçilerden biriydi. Trump üzerinde etkili olabilmesi, Cumhuriyetçi Parti içindeki ağırlığını daha da artırıyordu. İsrail İçin Stratejik Bir Kayıp Graham&#8217;ın en güçlü siyasi bağlarından biri İsrail ile kurduğu yakın ilişkilerdi. Gazze Savaşı boyunca verdiği güçlü destek &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Amerikan siyasetinde bazı isimler vardır ki görevleri ve unvanlarıyla değil, kurdukları ilişkiler ağı ve kriz dönemlerinde üstlendikleri rollerle hatırlanırlar. Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham da uzun yıllar boyunca bu isimlerden biri oldu.</p>
<p>Graham, yalnızca Güney Carolina&#8217;yı temsil eden bir senatör değildi. O, ABD dış politikasında müdahaleci (internationalist) Cumhuriyetçi çizginin en etkili temsilcilerinden biri, İsrail&#8217;in Washington&#8217;daki en güçlü siyasi destekçilerinden biri ve Körfez ülkeleriyle kurduğu yakın temaslar sayesinde bölgesel diplomasinin perde arkasındaki önemli aktörlerinden biriydi.</p>
<p>Bu nedenle Graham&#8217;ın siyasi sahneden çekilmesi, yalnızca Amerikan iç siyaseti açısından değil, Orta Doğu&#8217;nun geleceği bakımından da dikkatle analiz edilmesi gereken bir gelişmedir.</p>
<p>Cumhuriyetçi Parti İçindeki Denge Unsuru</p>
<p>Lindsey Graham, John McCain ve Joseph Lieberman ile birlikte uzun yıllar Amerikan küresel liderliğini savunan &#8220;Three Amigos&#8221; olarak anıldı. Bu çizgi, ABD&#8217;nin askerî gücünü ve ittifaklarını uluslararası düzenin temel dayanaklarından biri olarak görüyordu.</p>
<p>Ancak Donald Trump&#8217;ın yükselişiyle Cumhuriyetçi Parti içinde farklı bir yaklaşım güç kazandı. &#8220;Önce Amerika&#8221; anlayışı, dış müdahaleler yerine iç ekonomik önceliklere odaklanmayı savunuyordu.</p>
<p>Graham, bu iki yaklaşım arasında köprü kurabilen nadir siyasetçilerden biriydi. Trump üzerinde etkili olabilmesi, Cumhuriyetçi Parti içindeki ağırlığını daha da artırıyordu.</p>
<p>İsrail İçin Stratejik Bir Kayıp</p>
<p>Graham&#8217;ın en güçlü siyasi bağlarından biri İsrail ile kurduğu yakın ilişkilerdi.</p>
<p>Gazze Savaşı boyunca verdiği güçlü destek ve İran&#8217;a yönelik sert açıklamaları, onu Tel Aviv yönetiminin Washington&#8217;daki en güvenilir müttefiklerinden biri hâline getirdi.</p>
<p>Başbakan Binyamin Netanyahu&#8217;nun Graham&#8217;ı &#8220;İsrail&#8217;in en büyük dostlarından biri&#8221; olarak nitelendirmesi de bu ilişkinin düzeyini göstermektedir.</p>
<p>İsrail açısından mesele yalnızca güçlü bir destekçinin kaybedilmesi değildir. Graham, Senato&#8217;daki konumu sayesinde güvenlik yardımlarının ve savunma bütçelerinin geçirilmesinde etkili bir isim olarak görülüyordu.</p>
<p>İran Politikası Değişir mi?</p>
<p>Lindsey Graham, uzun yıllar boyunca İran&#8217;a yönelik &#8220;maksimum baskı&#8221; politikasının en güçlü savunucuları arasında yer aldı.</p>
<p>İran&#8217;ın nükleer programı, bölgesel nüfuzu ve vekil güçleri konusunda sert tutum alınmasını savundu; askerî seçeneğin masada tutulması gerektiğini sık sık dile getirdi.</p>
<p>Onun yokluğu, Washington&#8217;da İran politikasının tamamen değişeceği anlamına gelmez. Ancak Kongre içinde bu çizgiyi aynı ağırlıkla savunabilecek isimlerin sayısının azalması, diplomasiye daha fazla alan açabilecek yeni dengelerin oluşmasına katkı sağlayabilir.</p>
<p>Körfez Dengeleri</p>
<p>Graham&#8217;ın etkisi yalnızca İsrail ile sınırlı değildi.</p>
<p>Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkeleriyle uzun yıllar kişisel ilişkiler geliştirdi. ABD-Suudi Arabistan savunma iş birliği, İbrahim Anlaşmaları&#8217;nın genişletilmesi ve İran&#8217;a karşı ortak güvenlik mimarisi oluşturulması yönündeki girişimlerde aktif rol oynadı.</p>
<p>Ancak bu ilişkiler her zaman sorunsuz değildi. Zaman zaman Riyad yönetimine sert uyarılarda bulundu, özellikle İran politikası konusunda daha fazla sorumluluk üstlenmesini istedi.</p>
<p>Bu nedenle Graham&#8217;ın ayrılması, Körfez başkentleriyle Washington arasındaki gayriresmî diplomasi kanallarında da bir boşluk oluşturabilir.</p>
<p>Cumhuriyetçi Parti Nereye Gidiyor?</p>
<p>Belki de en önemli soru budur.</p>
<p>Bugün Cumhuriyetçi Parti içinde J.D. Vance gibi isimlerin temsil ettiği daha temkinli ve iç önceliklere odaklanan yaklaşım giderek güç kazanıyor.</p>
<p>Bu yeni çizgi, Çin&#8217;i ABD&#8217;nin temel stratejik rakibi olarak görürken, Orta Doğu&#8217;daki askerî angajmanın azaltılmasını savunuyor.</p>
<p>Bu eğilim güç kazandıkça Washington&#8217;un Ortadoğu politikası da daha seçici, daha maliyet odaklı ve daha sınırlı bir askerî müdahale anlayışına evrilebilir.</p>
<p>Netice itibariyle tek bir siyasetçinin ayrılması elbette ABD&#8217;nin dış politikasını kökten değiştirmez. Amerikan dış politikası, kurumlar, Kongre, Pentagon, Dışişleri Bakanlığı ve başkanlık makamı arasında şekillenen çok katmanlı bir süreçtir.</p>
<p>Bununla birlikte bazı isimler, kurumların ötesinde etkiler oluşturabilir. Lindsey Graham da uzun yıllar bu isimlerden biri olarak öne çıktı.</p>
<p>Onun yokluğu, İsrail&#8217;in Kongre&#8217;deki en etkili savunucularından birini kaybetmesi, Körfez diplomasisinde kişisel ilişkilere dayalı önemli bir kanalın zayıflaması ve Cumhuriyetçi Parti içinde daha müdahale karşıtı yaklaşımların güç kazanması bakımından dikkatle izlenmesi gereken bir gelişmedir.</p>
<p>Önümüzdeki dönemde Washington&#8217;un Orta Doğu politikası yalnızca Beyaz Saray&#8217;ın tercihleriyle değil, Cumhuriyetçi Parti içindeki bu ideolojik dönüşümün hangi yönde ilerleyeceğiyle de şekillenecektir. Lindsey Graham&#8217;ın yokluğu, bu dönüşümün hızını ve yönünü etkileyebilecek unsurlardan biri olarak değerlendirilebilir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/lindsey-graham-sonrasi-washington-orta-doguda-yeni-bir-donem-mi-basliyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amerikan Kültürü Çalışmalarında İlk Çatlak: Göçmen Temsili ve Akademik Önyargı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/amerikan-kulturu-calismalarinda-ilk-catlak-gocmen-temsili-ve-akademik-onyargi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/amerikan-kulturu-calismalarinda-ilk-catlak-gocmen-temsili-ve-akademik-onyargi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[E.Lâle Demirtürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 13:35:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Akademi]]></category>
		<category><![CDATA[ırkçı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20125</guid>

					<description><![CDATA[Söyleşi: E. Lâle Demirtürk &#8211; Adil Gülmez Amerikan Kültürü Çalışmaları alanında yapılan bir ders projesi, ABD’de okutulan tarih kitaplarının göçmenleri nasıl temsil ettiğini ortaya koydu. Ancak bu eleştirel tespit, beklenmedik bir akademik tepkiyle karşılaştı ve araştırmacı için alanın ideolojik sınırlarını görünür kılan önemli bir dönüm noktası oldu. Göçmenlerin Ders Kitaplarındaki Temsili Amerikan Kültürü Çalışmaları alanına ilk adım attığım dönemde, aynı bölümde ders veren ve sonradan doktora tez danışmanım olacak II. Dünya Savaşı gazisi beyaz Amerikalı bir profesörün verdiği derste bir proje hazırlamamız istenmişti. Dersin amacı, Amerika’nın farklı bölgelerinde Amerikan kültürü üzerine araştırma yapmaktı. Ben de çalışmamda, Amerika’da ortaöğretimin çeşitli düzeylerinde okutulan on dört tarih ders kitabını inceleyerek göçmenlerin bu kitaplarda nasıl temsil edildiğini araştırdım. İnceleme sonucunda tüm kitaplarda göçmenlerin, yeni geldikleri toplumda merhamet duygusunu hak eden kişiler olarak değil, daha çok acınacak “zavallı” bireyler şeklinde sunulduğu ortaya çıktı. Üstenci Bakışın Normalleşmesi Ders kitaplarında göçmenler çoğunlukla kendi iradesi olmayan, Amerikalıların yardımına muhtaç kişiler olarak resmediliyordu. Bu temsil biçimi, beyaz Amerikalıların üstün konumunu normalleştirirken, göçmenleri hiyerarşik olarak aşağı bir konuma yerleştiriyordu. Bu anlatıların, Amerikalı öğrencilerde ülke sınırları içinde yaşayan ve kendilerinden her bakımdan aşağı gösterilen “acınası” yabancılarla hiyerarşik bir ilişki kurma alışkanlığı yarattığını vurgulayan bir sonuca ulaşmıştım. Beklenmedik Akademik Tepki Ancak bu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Söyleşi: E. Lâle Demirtürk &#8211; Adil Gülmez</strong></p>
<p style="text-align: right;"><em>Amerikan Kültürü Çalışmaları alanında yapılan bir ders projesi, ABD’de okutulan tarih kitaplarının göçmenleri nasıl temsil ettiğini ortaya koydu. Ancak bu eleştirel tespit, beklenmedik bir akademik tepkiyle karşılaştı ve araştırmacı için alanın ideolojik sınırlarını görünür kılan önemli bir dönüm noktası oldu.</em></p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-20127" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/abdnin-beyaz-kulturel-dayatmalari-ve-y-5d9-2c.jpg" alt="" width="260" height="301" /></p>
<p><strong>Göçmenlerin Ders Kitaplarındaki Temsili</strong></p>
<p>Amerikan Kültürü Çalışmaları alanına ilk adım attığım dönemde, aynı bölümde ders veren ve sonradan doktora tez danışmanım olacak II. Dünya Savaşı gazisi beyaz Amerikalı bir profesörün verdiği derste bir proje hazırlamamız istenmişti. Dersin amacı, Amerika’nın farklı bölgelerinde Amerikan kültürü üzerine araştırma yapmaktı.</p>
<p>Ben de çalışmamda, Amerika’da ortaöğretimin çeşitli düzeylerinde okutulan on dört tarih ders kitabını inceleyerek göçmenlerin bu kitaplarda nasıl temsil edildiğini araştırdım. İnceleme sonucunda tüm kitaplarda göçmenlerin, yeni geldikleri toplumda merhamet duygusunu hak eden kişiler olarak değil, daha çok acınacak “zavallı” bireyler şeklinde sunulduğu ortaya çıktı.</p>
<p><strong>Üstenci Bakışın Normalleşmesi</strong></p>
<p>Ders kitaplarında göçmenler çoğunlukla kendi iradesi olmayan, Amerikalıların yardımına muhtaç kişiler olarak resmediliyordu. Bu temsil biçimi, beyaz Amerikalıların üstün konumunu normalleştirirken, göçmenleri hiyerarşik olarak aşağı bir konuma yerleştiriyordu.</p>
<p>Bu anlatıların, Amerikalı öğrencilerde ülke sınırları içinde yaşayan ve kendilerinden her bakımdan aşağı gösterilen “acınası” yabancılarla hiyerarşik bir ilişki kurma alışkanlığı yarattığını vurgulayan bir sonuca ulaşmıştım.</p>
<p><strong>Beklenmedik Akademik Tepki</strong></p>
<p>Ancak bu bulgularımı paylaştığımda, o zamana kadar yabancı doktora öğrencilerine karşı son derece hoşgörülü davranan ve ırkçılığa karşı duruşuyla tanınan hocamın sert bir tepkisiyle karşılaştım. Çalışmamı gerçek dışı ve önyargılı bir bakış açısına sahip olmakla eleştirdi.</p>
<p>Bu yaklaşım yalnızca şaşırtıcı değildi; aynı zamanda Amerikan Kültürü Çalışmaları alanındaki bilimsel literatürün büyük ölçüde beyaz Anglo-Sakson merkezli değerler üzerine kurulduğunu fark etmemi sağladı.</p>
<p><strong>Türkiye’ye Döndükten Sonra Gelişen Perspektif</strong></p>
<p>Doktoramı tamamlayıp 1986 yılında Türkiye’ye döndüğümde, bu farkındalık akademik bakışımı şekillendirmeye devam etti. <span data-processor-id="78">Hacettepe Üniversitesi Mütercim-Tercümanlık Bölümünde çalışırken Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Bölümünde ek ders olarak verdiğim Amerikan edebiyatı derslerinde ve daha sonra Bilkent Üniversitesi Amerikan Kültür ve Edebiyatı Bölümü’nde Afro-Amerikan yazarların romanlarını ele aldığım derslerde bu eleştirel perspektif öğretme biçimine yansıdı.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/amerikan-kulturu-calismalarinda-ilk-catlak-gocmen-temsili-ve-akademik-onyargi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
