<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yörünge Dergi &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/kategori/yorunge-dergi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 09 Jul 2019 13:37:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Yörünge Dergi &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>“İslamilik İndeksi”nin Ülkemizdeki Bazı Yansımaları</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/islamilik-indeksinin-ulkemizdeki-bazi-yansimalari/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/islamilik-indeksinin-ulkemizdeki-bazi-yansimalari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Jul 2019 13:37:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[İslamilik İndeksi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11755</guid>

					<description><![CDATA[Mayıs ayında açıklanan 2018 yılı indeks verilerini Karar gazetesi, “İslâm Âlemini Utandıran Liste” manşetiyle duyurdu. Gazete, “İslâmîlik İndeksi”nde Türkiye’nin gerilediğini, Yeni Zelanda’nın ilk sıraya oturduğunu vurgularken aynı zamanda “dünyanın en huzurlu ve mutlu ülkeleri listelerinde de ilk sıralarda yer alan Yeni Zelanda, Kanada ve Kuzey Avrupa ülkelerinin en İslami ülkeler listesinde de ilk sıralarda olmasının bu sonucu doğruladığı” yorumuyla da indeks verilerine güvenini teyit ediyordu. Söz konusu manşetin akabinde bazı Karar yazarları bir taraftan içinde bulunduğumuz sefaletten dem vurup, indeksin verilerinden hareketle kendimize çekidüzen vermemiz gerektiği yönünde yazılar yazarken diğer taraftan da görebildiğim kadarıyla indeksin meşruiyetini sorgulayan muhalif en kapsamlı yazının sahibi olarak ismimi anmadan yazıma eleştiriler yöneltiyorlardı. Yazarlardan biri indeksi “küresel bir proje” olarak tanımlamama içerlemiş, “oğlum” gibi hiçbir indekse sığmayacak edep sınırlarını zorlayan ifadelerle şahsımı “utanmazlık”la ve “proje” olmakla itham ederek yazısını, “Projeyse proje. Faydalı proje. ‘Müslüman’ diye anılan ülkelerin siyasilerinin, yöneticilerinin, bürokratlarının, sözüm ona eşrafının yaptıkları kötülükler daha fena proje” diyerek tamamlamış. Gazetenin bir diğer köşe yazarı hocamız ise yazımdan bazı alıntılar yaparak şu değerlendirmede bulunmuş: “Gerek İslâmî gerekse bilimsel açıdan kayda değer kıymeti bulunmamasına rağmen bu indeksin bilhassa Müslümanlar arasında bunca ilgi ve alaka görmesi izahı gereken bir husustur” diye başlayıp, “Kanaatimizce bunun en önemli sebeplerinden biri, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Mayıs ayında açıklanan 2018 yılı indeks verilerini Karar gazetesi, <em>“İslâm Âlemini Utandıran Liste”</em> manşetiyle duyurdu. Gazete, “İslâmîlik İndeksi”nde Türkiye’nin gerilediğini, Yeni Zelanda’nın ilk sıraya oturduğunu vurgularken aynı zamanda <em>“dünyanın en huzurlu ve mutlu ülkeleri listelerinde de ilk sıralarda yer alan Yeni Zelanda, Kanada ve Kuzey Avrupa ülkelerinin en İslami ülkeler listesinde de ilk sıralarda olmasının bu sonucu doğruladığı</em>” yorumuyla da indeks verilerine güvenini teyit ediyordu.</p>
<p>Söz konusu manşetin akabinde bazı Karar yazarları bir taraftan içinde bulunduğumuz sefaletten dem vurup, indeksin verilerinden hareketle kendimize çekidüzen vermemiz gerektiği yönünde yazılar yazarken diğer taraftan da görebildiğim kadarıyla indeksin meşruiyetini sorgulayan muhalif en kapsamlı yazının sahibi olarak ismimi anmadan yazıma eleştiriler yöneltiyorlardı.</p>
<p>Yazarlardan biri indeksi “küresel bir proje” olarak tanımlamama içerlemiş, “oğlum” gibi hiçbir indekse sığmayacak edep sınırlarını zorlayan ifadelerle şahsımı “utanmazlık”la ve “proje” olmakla itham ederek yazısını, “<em>Projeyse proje. Faydalı proje. ‘Müslüman’ diye anılan ülkelerin siyasilerinin, yöneticilerinin, bürokratlarının, sözüm ona eşrafının yaptıkları kötülükler daha fena proje</em>” diyerek tamamlamış.</p>
<p>Gazetenin bir diğer köşe yazarı hocamız ise yazımdan bazı alıntılar yaparak şu değerlendirmede bulunmuş:</p>
<p>“<em>Gerek İslâmî gerekse bilimsel açıdan kayda değer kıymeti bulunmamasına rağmen bu indeksin bilhassa Müslümanlar arasında bunca ilgi ve alaka görmesi izahı gereken bir husustur</em>” <em>diye başlayıp,</em> “<em>Kanaatimizce bunun en önemli sebeplerinden biri, özellikle 19. yüzyıldan itibaren aydınlarımızda zuhur eden Batı’ya karşı hayranlık ve aşağılık duygusudur…</em>” <em>şeklindeki tespit/teşhis ifadeleriyle meseleyi bir çırpıda izah ettiğini sanan zihniyet hariç, aklıselim ve sağduyu sahibi hemen hiçbir Müslümanın söz konusu indeksi “İslâmîlik konusunda dibe vurduğumuzun resmi” olarak görmemesi pek mümkün değildir.”</em></p>
<p>Akabinde hocamız yaşadığımız toplumsal dini ve ahlakî sorunlardan örnekler vererek yazısını sürdürmüş, ulemanın <em>“‘insan hakları, özgürlük, cinsiyet ayırımcılığı, sosyal adalet’ gibi daha geniş tabanlı konuları gündeme taşımakta isteksiz”</em> davrandığını ilave ederek “<em>İslâmîlik liginde niçin küme düştüğümüz</em>”ü tahlil etmiş.</p>
<p>Hâlbuki biz, meselenin “bir çırpıda” halledilemeyecek kadar köklü ve mesuliyetin öncelikle kendimizde olduğuna dair şu ifade ve değerlendirmelere de yer vermişiz:</p>
<p><em>“Modern dönemde Müslüman toplumlardaki çok yönlü yozlaşmanın ve sefaletin sebebi, öncelikle Müslümanların Batı’nın son yüzyıllarda gerçekleştirdiği atılım ve değişimler karşısında yaşadığı itikadi, zihni, ahlaki, tarihi ve kültürel parçalanma ve buhrandır. Aslında Batı’nın, Müslümanlar üzerindeki tahakkümünün, güç ve kudretinin sebebi de maddi ve teknolojik üstünlüğünden evvel yine Müslümanların bahsi geçen zaaflarıdır. Müslüman toplumların kendilerine mahsus tarihi, dini iddia ve davalarından vazgeçerek bütünüyle Batı merkezli küresel sisteme entegre olacak şekilde dönüşmesi, gerçekçi bir çözüm olarak görünse de hakiki bir çözüm değildir. Bu durumun, Müslümanım diyenlerin dünyadaki sefaletine ebedî olan ahiret hüsranını da ilave etmekten başka sonucu olmayacaktır</em>.&#8221;</p>
<p>Aynı gazetenin bir diğer yazarı, “<em>Rasulullah’ın yanına yakışır Müslüman</em>”ı indekse atıfla tanımlarken şu cümleleri kurmuş:</p>
<p>“<em>İslam’ın sunduğu insani değerlerle farklı toplumların hangi ölçüde buluştuğunu ortaya koyan  araştırma… Diyelim o değerler Yeni Zelanda’da daha çok, şu veya bu İslam ülkesinde daha az gözüküyorsa, İslam toplumlarının İslam’la ilişkisinde bir sorun var demektir.</em>”</p>
<p>Öyle anlaşılıyor ki yazar, İslâm’ın sunduğu değerleri “<em>insanî değerler</em>”le buluşturuyor ve bu “İslâmî değerlerin” gayrimüslim toplumlarda daha çok olabilmesini mümkün görüyor.</p>
<p>Yeni Asya gazetesinin bir yazarı ise “İslâmîlik İndeksi”ni organize eden Amerika merkezli İslâmilik Vakfı’nı, “<em>Teknoloji ve iletişimin ‘global köy’ haline getirdiği dünyadaki ülkeleri demokrasi, özgürlükler, hukukun üstünlüğü, şeffaflık gibi konularda objektif ve evrensel kriterlere göre değerlendirip, bir anlamda her ülke için ‘karne’ hazırlayan bağımsız kuruluşlardan biri</em>” olarak tanımlıyor. Sonuçta indeksin değerlendirdiği alanlarda “<em>İslam’ın gereklerini Müslüman olmayan ülkelerin daha iyi yerine getirdiği</em>” sonucuna ulaşıyor. Said Nursi’ye de atıfla, “<em>Gayrimüslimlerin, dinimizin getirdiği değerleri sahiplenerek, kâinat kitabını ve fıtratı da çok iyi okuyarak ilerlediğini Müslümanların ise İslam’ın özünden uzaklaştıkları, istibdat rejimlerinin pençesinde manevî ve ahlâkî değerlerini kaybettikleri için bu hale düştüklerini</em>”, çıkış yolunun “<em>iman ve hürriyet</em>” olduğunu ifade ediyor.</p>
<p>T24 internet gazetesinde “İslâmîlik İndeksi”nin sonuçlarını değerlendiren bir başka yazar “<em>Saray İslamı”yla maruf Erdoğan Türkiyesi, AKP’nin Yeni Türkiyesi kaçıncı sırada</em>” diyerek başlıyor ve yazısını şöyle bitiriyor:</p>
<p>“<em>İktidarın adını ‘İslam’ koydunuz! İşte böyle olunca Müslümanlığınız, ilk 40’ta yoksunuz! İstediğiniz kadar imam-hatip açın, Kur’an kurslarına 4-6 yaş arası 150 bin tüyü bitmemiş çocuğu doldurun; okullara Kur’an, Siyer, akaid-ahlâk dersi koyun; dinî tedris ve telkini anaokullarına kadar indirin. Yine de İslam’dan sınıfta kalıyorsunuz! Kalırsınız. Dindar değil ‘dinbaz’sınız çünkü.</em>”</p>
<p>Böylece yazar diğer bazı yazıların ima ettiği indeksin siyasi bağlamını doğrudan dile getirmiş oluyor. Aynı yazar “<em>İlk 10’daki gayrimüslim ülkelerin, ‘Dâr’ül-Harb memleketlerin, İslami normları, beklentileri, idealleri karşılama yetkinlikleriyle ‘İslamlık’ta’ başını alıp gittiğini, Müslümanları geride bıraktığını, ‘Diyar-ı Küffar’ın, İslam’ın nurlu ufuklarına</em>” açıldığını ifade ederek meselenin dini boyutunu gündeme getiriyor. Sonuçta Müslümanlara örnek alacakları İslâm anlayışlarını da söyleyerek, aslında İndekste açıkça ifade edilmeyen hedefi dile getirmek suretiyle projeyi, “<em>Müslüman vatandaşlarına yönelik ırkçı katliam karşısında insani duruşuyla tüm dünyanın takdirini toplayan İslamîlik İndeksi’nin zirvesindeki Jacinda Ardern başbakanlığında ‘Yeni Zelanda İslâmı’nı, kadın-erkek ayrımcılığına dayalı ataerkil cami düzenlemesini cesaretle aşarak ilk kadın imam, vaiz ve müezzinleri karşımıza çıkaran Mariam Camisi’ne ev sahipliği yapan ‘Danimarka İslamı’nı ve Nakşibendi şeyhi Nazım Kıbrısî’nin Londra-merkezli olarak Britanya’da faaliyet gösteren tarikatı çevresinde ‘Britanya (İngiliz) İslamı</em>’<em>nı</em>” ideal olarak gösteriyor.</p>
<p><strong>Doç. Dr. Muhammet ALTAYTAŞ</strong></p>
<p><strong>Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/islamilik-indeksinin-ulkemizdeki-bazi-yansimalari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yenilenecek Seçimde Hangi Aday Kazanır?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yenilenecek-secimde-hangi-aday-kazanir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yenilenecek-secimde-hangi-aday-kazanir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Jun 2019 12:08:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11396</guid>

					<description><![CDATA[YSK, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin iptaline, seçimin de 23 Haziran’da yapılmasına karar verdi. Her şeyden önce 23 Haziran’da yapılacak seçimin önceki seçimin tekrarı değil “yeni bir seçim” olacağının altını çizmek gerekir. YSK’nın iptal kararını takiben, muhalefet partilerinin büyükşehir adaylarını geri çekmesi, (AK Parti’nin oylarını bölmesi beklenen) Saadet Partisi adayının seçimlere katılma kararı, 31 Mart tarihindeki şartların değiştiğini gösteriyor. 31 Mart seçimlerine katılım oranı Türkiye genelinde %84,67, İstanbul’da %83,88 oranında gerçekleşti. Bu oran, 2014 yerel seçimlerinde %89,2 olarak gerçekleşmişti. İstanbul’daki seçmen sayısı, 10.570.939 olduğuna göre, her %1’lik dilim, 105.709 oya tekabül ediyor. Seçime katılma oranının %2 artması, 210.000 oy demektir. Dolayısıyla 31 Mart seçimlerinde oy kullanmayan seçmenlerin oyları bu seçim üzerinde etkili olacak. 23 Haziran seçim sonucunu etkileyecek unsurlardan biri de geçersiz oylar. 31 Mart seçimlerinde İstanbul’da 319.540 oy geçersiz sayıldı. Bu kadar büyük çapta oyun geçersiz sayılması tuhaf bir durum. AK Parti’nin itirazları üzerine yapılan sayımlarda bu oyların önemli bir kısmı, AK Parti’nin hanesine yazılsa da geçersiz oy oranı çok yüksek. 23 Haziran’da seçmenler, sadece büyükşehir belediye başkanı için (tek oy) oy kullanacağından, hatalar en aza inecek, geçersiz oylar da azalacaktır. 23 Haziran’da, her iki adaya destek veren partilerin izleyeceği politikalar kadar, iki adayın performansı da etkili olacak. Medyanın &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>YSK, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin iptaline, seçimin de 23 Haziran’da yapılmasına karar verdi. Her şeyden önce 23 Haziran’da yapılacak seçimin önceki seçimin tekrarı değil “<strong>yeni bir seçim</strong>” olacağının altını çizmek gerekir.</p>
<p>YSK’nın iptal kararını takiben, muhalefet partilerinin büyükşehir adaylarını geri çekmesi, (AK Parti’nin oylarını bölmesi beklenen) Saadet Partisi adayının seçimlere katılma kararı, 31 Mart tarihindeki şartların değiştiğini gösteriyor.</p>
<p>31 Mart seçimlerine katılım oranı Türkiye genelinde %84,67, İstanbul’da %83,88 oranında gerçekleşti. Bu oran, 2014 yerel seçimlerinde %89,2 olarak gerçekleşmişti. İstanbul’daki seçmen sayısı, 10.570.939 olduğuna göre, her %1’lik dilim, 105.709 oya tekabül ediyor. Seçime katılma oranının %2 artması, 210.000 oy demektir. Dolayısıyla 31 Mart seçimlerinde oy kullanmayan seçmenlerin oyları bu seçim üzerinde etkili olacak.</p>
<p>23 Haziran seçim sonucunu etkileyecek unsurlardan biri de geçersiz oylar. 31 Mart seçimlerinde İstanbul’da 319.540 oy geçersiz sayıldı. Bu kadar büyük çapta oyun geçersiz sayılması tuhaf bir durum. AK Parti’nin itirazları üzerine yapılan sayımlarda bu oyların önemli bir kısmı, AK Parti’nin hanesine yazılsa da geçersiz oy oranı çok yüksek. 23 Haziran’da seçmenler, sadece büyükşehir belediye başkanı için (tek oy) oy kullanacağından, hatalar en aza inecek, geçersiz oylar da azalacaktır.</p>
<p>23 Haziran’da, her iki adaya destek veren partilerin izleyeceği politikalar kadar, iki adayın performansı da etkili olacak. Medyanın ve sosyal medyanın payını da bunlara eklemek gerekiyor.</p>
<p>Bu seçimlerin belirleyici unsuru, hiç kuşkusuz “seçmenin tercihi” olacak. Seçmen, 23 Haziran’da yeniden muhasebe yapacak, hangi adaya oy vereceğine karar verecektir. Nihayet, 23 Haziran’da İstanbul’u kimin yöneteceğine on milyon seçmen karar verecek, vereceği karara da hepimiz saygı duyacağız. En büyük temennimiz, bu defa <strong>seçime hile karıştırılmaması</strong>, adil bir seçim yapılması!</p>
<p><strong>CÜNEYT TORAMAN</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yenilenecek-secimde-hangi-aday-kazanir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Japonya&#8217;da En Çok İzlenen 10 Film</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/japonyada-en-cok-izlenen-10-film/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/japonyada-en-cok-izlenen-10-film/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Jun 2019 08:01:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Film]]></category>
		<category><![CDATA[Japonya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11371</guid>

					<description><![CDATA[Japon film endüstrisinde, son çıkan filmlerin en çok izlenen filmler olmadığını görüyoruz. En çok izlenen film, 2001 tarihli. Japonya’da en çok izlenen 10 Japon filminin neredeyse tümü 2016 öncesine ait. Listede, 1957, 1962 ve 1965’ten filmler de bulunuyor. Bu durumun bilet sayısına bakmaktan mı ileri geldiği sorusunu sorarak, alternatif bir gösterge olarak gişe hasılatı sıralamasına bakıyoruz ve tablo çok fazla değişmiyor. Japon film endüstrisi yapısının ve izleyici profilinin çok farklı olduğu ortada. Ayrıca Japonya, tür çeşitliliğiyle de şaşırtıyor. Listede, anime de var belgesel de… Bir de bu durum, Japonya’da evde ya da mobil telefonda televizyon, video ve film izlemenin son çıkan filmlerin gişe sonuçlarına darbe indirmesiyle ilgili olabilir. &#160; İlk 10 filmin yarısı çizgi film. Bu çizgi filmler, genellikle tasarım ve müzik başarılarıyla öne çıkıyorlar. Açıkça olmasa da simgesel olarak toplumsal iletiler taşıyorlar. Öte yandan, dünyanın birçok ülkesindeki çocuk izleyiciler bu tür çizgi yapımlardan fazlasıyla etkileniyor; Japon hayranlığıyla ve Japonya’nın hiç toplumsal sorunun olmadığı mükemmel bir ülke olduğu biçimindeki yanılgılı algıyla büyüyorlar. Bu algı, çizgi film başkişilerinin kırtasiye ürünlerine ve oyuncaklara işlenmesi üzerinden çocuk dünyasının her alanına fazlasıyla giren kapitalist pazarlamacılıkla şaha kaldırılıyor. Bunun için ilk akla gelen örnek, Doremon. &#160; Spirited Away &#8211; 2001 (千と千尋の神隠し / Sen to Chihiro &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Japon film endüstrisinde, son çıkan filmlerin en çok izlenen filmler olmadığını görüyoruz. En çok izlenen film, 2001 tarihli. Japonya’da en çok izlenen 10 Japon filminin neredeyse tümü 2016 öncesine ait. Listede, 1957, 1962 ve 1965’ten filmler de bulunuyor. Bu durumun bilet sayısına bakmaktan mı ileri geldiği sorusunu sorarak, alternatif bir gösterge olarak gişe hasılatı sıralamasına bakıyoruz ve tablo çok fazla değişmiyor.</p>
<p>Japon film endüstrisi yapısının ve izleyici profilinin çok farklı olduğu ortada. Ayrıca Japonya, tür çeşitliliğiyle de şaşırtıyor. Listede, anime de var belgesel de… Bir de bu durum, Japonya’da evde ya da mobil telefonda televizyon, video ve film izlemenin son çıkan filmlerin gişe sonuçlarına darbe indirmesiyle ilgili olabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İlk 10 filmin yarısı çizgi film. Bu çizgi filmler, genellikle tasarım ve müzik başarılarıyla öne çıkıyorlar. Açıkça olmasa da simgesel olarak toplumsal iletiler taşıyorlar. Öte yandan, dünyanın birçok ülkesindeki çocuk izleyiciler bu tür çizgi yapımlardan fazlasıyla etkileniyor; Japon hayranlığıyla ve Japonya’nın hiç toplumsal sorunun olmadığı mükemmel bir ülke olduğu biçimindeki yanılgılı algıyla büyüyorlar. Bu algı, çizgi film başkişilerinin kırtasiye ürünlerine ve oyuncaklara işlenmesi üzerinden çocuk dünyasının her alanına fazlasıyla giren kapitalist pazarlamacılıkla şaha kaldırılıyor. Bunun için ilk akla gelen örnek, Doremon.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Spirited Away &#8211; 2001 (千と千尋の神隠し / Sen to Chihiro no Kamikakushi)</strong></p>
<p>Yönetmen: Hayao Miyazaki</p>
<p>Seslendirme: Rumi Hiiragi, Miyu Irino, Mari Natsuki,Takeshi Naito, Yasuko Sawaguchi, Tsunehiko Kamijō, Takehiko Ono, Bunta Sugawara</p>
<p><strong>Tanıtım Videosu: </strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=ByXuk9QqQkk">https://www.youtube.com/watch?v=ByXuk9QqQkk</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bir Miyazaki animesi. Ruhlar tarafından anne-babası domuza çevrilmiş 10 yaşındaki bir Japon kızının onları insana döndürmenin bir yolunu arama öyküsü. Japon folklorundan birçok öğe taşıyan film, ‘Alis Harikalar Diyarında’ ve ‘Oz Büyücüsü’ ile benzerlikler taşıyor. Filmde kapitalizm, Batılılaşma ve çevre kirliliği eleştirisi var; fakat bunlar çok da ön planda değil.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Meiji Emperor and the Russo-Japanese War &#8211; 1957</strong></p>
<p><strong>( </strong><strong>めいじてんのう と にちろだいせんそう </strong><strong>/ Meijin Noto and Nichidaidaiseki)</strong></p>
<p>Yönetmen: Watanabe Kunio</p>
<p>Oyuncular: Arashi Kanjuro, Abe Jukuo, Takada Satoshi</p>
<p><strong>Tanıtım Videosu: </strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=EBnS-t69VXE">https://www.youtube.com/watch?v=EBnS-t69VXE</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Japonya, 2. Paylaşım Savaşı’nda yenildi ve Amerikan kontrolüne girdi. Bugün savaş dönemi tarih yazımına ilişkin farklı bakışlar var, fikir birliği bulunmuyor. Oysa daha geride 1905’te Rusya’ya karşı alınan zafer herkesin olumlu bulduğu bir tarihsel olay. Bu filmin ilgi çekmesinin altında böyle bir dinamik yatıyor olabilir. Film, savaş sahneleri ağırlıklı bir Japon ordusu güzellemesi. İmparator ise alçak gönüllü bir halk adamı gibi resmediliyor. Öte yandan film, savaş karşıtı bir yapım olarak da değerlendiriliyor. Savaş, oğullarını askere gönderen bir çiftçi ailesi üzerinden anlatılıyor. Savaşları devletler çıkarırken, savaşın bedelini yoksul halk ödüyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tokyo Olympiad &#8211; 1965 (東京オリンピック Tōkyō Orinpikku)</strong></p>
<p>Yönetmen: Kon Ichikawa</p>
<p><strong>Tanıtım Videosu: </strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=WHt0eAdCCns">https://www.youtube.com/watch?v=WHt0eAdCCns</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bu, bir belgesel. Adından anlaşılacağı üzere, 1964 Tokyo Olimpiyatlarını konu alıyor. Olimpiyat Düzenleme Kurulu’nun siparişiyle çekilmiş. Kurulun beklentisi, Japonya’nın savaş sonrası ekonomik başarılarının yansıtılması; ancak yönetmen, onun yerine sporcuların insani yönlerine odaklanan bir sanat filmi çekiyor. Filmin büyük bir bölümü kesiliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Your Name. &#8211; 2016 (君の名は。 / Kimi no Na wa.)</strong></p>
<p>Yönetmen: Makoto Shinkai</p>
<p>Seslendirme: Ryunosuke Kamiki, Mone Kamishiraishi, Ryo Narita, Aoi Yūki, Nobunaga Shimazaki, Kaito Ishikawa, Kanon Tani, Masami Nagasawa, Etsuko Ichihara</p>
<p><strong>Tanıtım Videosu: </strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=xU47nhruN-Q">https://www.youtube.com/watch?v=xU47nhruN-Q</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Canlandırma (animasyon) sinemasından bir romantik fantastik drama filmi. Klasik bir izlek söz konusu. Dünyaya yakın geçen bir kuyruklu yıldızın etkisiyle kırsal kesimden bir liseli kız ile Tokyo’dan bir liseli erkek beden değiş tokuşu yaparlar. Yukarıda Çin filmleri arasında da böyle bir konunun işlendiğini görmüştük. Türkiye’den ‘Mavi Sakal’ filmi de aynı konuyu işliyordu. Film, bu ikisinin kimlik sorunları üzerinden toplumsal cinsiyet konularını işleyeceğine, bir gizem ve aşk anlatısına yönelmiş. Bu da anlatıyı hedefinden saptırmış ve sıradanlaştırmış.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Howl&#8217;s Moving Castle &#8211; 2004 (ハウルの動く城 / Hauru no Ugoku Shiro) </strong></p>
<p>Yönetmen: Hayao Miyazaki</p>
<p>Seslendirme: Chieko Baisho, Takuya Kimura, Akihiro Miwa</p>
<p><strong>Tanıtım Videosu: </strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=iwROgK94zcM">https://www.youtube.com/watch?v=iwROgK94zcM</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bir Miyazaki canlandırması. Bir İngiliz romanından esinlenme. Bir sihir ve cadı anlatısı. Yönetmen bu filmi, ABD’nin Irak işgaline tepki amacıyla çektiğini söylüyor. Savaş karşıtı bir yapım. Ayrıca yaş ayrımcılığı gibi konular işleniyor. Yönetmen, filmi Amerikalı izleyicilerin sevmeyeceğini tahmin ediyor ama seviliyor. Neden? Çünkü Miyazaki filmlerinin eleştirelliği, genel olarak çok soyut ve masalsı düzeyde. Eleştirileri kime yönelttiği belli olmuyor; bu nedenle kimse üzerine alınmıyor. Oysa Hindistan sineması, özellikle de Amir Han filmleri böyle değil; eleştirel somut, güncel ve harekete geçirici… Bu açıdan Miyazaki eleştirelliği, biraz sahte duruyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Princess Mononoke &#8211; 1997 (もののけ姫 / Mononoke-hime)</strong></p>
<p>Yönetmen: Hayao Miyazaki</p>
<p>Seslendirme: Yōji Matsuda, Yuriko Ishida, Yūko Tanaka, Kaoru Kobayashi, Masahiko Nishimura, Tsunehiko Kamijo, Akihiro Miwa, Mitsuko Mori, Hisaya Morishige</p>
<p><strong>Tanıtım Videosu: </strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=4OiMOHRDs14">https://www.youtube.com/watch?v=4OiMOHRDs14</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bir diğer Miyazaki animesi. Bu, Türkiye’de iyi bilinen bir yapım. Bir kız çocuğunun orman ruhlarıyla yaşadıkları. Tarihsel, fantastik bir savaş destanı olarak değerlendiriliyor. 14-16. yüzyıl Japonyası’nda geçiyor. Önceki Miyazaki filmleri için yaptığımız yorumlar bu film için de geçerli. Filmin çevre ve doğa dostu bir film olduğu söyleniyor; oysa içeriği soyut ve belirsiz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ponyo &#8211; 2008 (崖の上のポニョ / Gake no Ue no Ponyo)</strong></p>
<p>Yönetmen: Hayao Miyazaki</p>
<p><strong>Tanıtım Videosu: </strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=CsR3KVgBzSM">https://www.youtube.com/watch?v=CsR3KVgBzSM</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bir diğer Miyazaki canlandırması. 5 yaşında bir erkek çocuğu ile insana dönüşmek isteyen bir Japon balığının öyküsü. Elbette bir Miyazaki klasiği olarak görüntüler ve müzikler harika; ancak içerik olarak Behrengi’nin ‘Küçük Kara Balık’ının kıyısından bile geçmesi olanaksız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bayside Shakedown 2 &#8211; 2003 (踊る大捜査線 THE MOVIE 2 レインボーブリッジを封鎖せよ! Odoru Daisōsasen Za Mūbī Tsū Reinbōburizzi o Fūsaseyo!)  </strong></p>
<p>Yönetmen: Katsuyuki Motohiro</p>
<p>Oyuncular: Yūji Oda, Toshiro Yanagiba, Eri Fukatsu</p>
<p><strong>Tanıtım Videosu: </strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=lu0diAnM8W0">https://www.youtube.com/watch?v=lu0diAnM8W0</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bir polis güldürüsü.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>King Kong vs. Godzilla &#8211; 1962 (キングコング対ゴジラ Kingu Kongu Tai Gojira)</strong></p>
<p>Yönetmen: Ishirō Honda</p>
<p>Oyuncular: Tadao Takashima, Kenji Sahara, Yū Fujiki, Ichirō Arishima, Mie Hama, Shoichi Hirose, Haruo Nakajima</p>
<p><strong>Tanıtım Videosu: </strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=N3iK_c9r8Lk">https://www.youtube.com/watch?v=N3iK_c9r8Lk</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Amerikan canavarıyla (King Kong) Japon canavarının (Godzilla) kavgasının simgesel anlamları üstüne düşünmek gerekiyor. Bu tür “kentlere saldıran canavar” filmleri Japon sinemasında öyle yaygın ki adları bile var: Kaiju filmleri (怪獣).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>The Wind Rises &#8211; 2013 (風立ちぬ / Kaze Tachinu) </strong></p>
<p>Yönetmen: Hayao Miyazaki</p>
<p>Seslendirme: Hideaki Anno, Miori Takimoto, Hidetoshi Nishijima, Masahiko Nishimura, Steve Alpert, Morio Kazama, Keiko Takeshita, Mirai Shida, Jun Kunimura, Shinobu Otake, Nomura Mansai, Joseph Gordon-Levitt, Emily Blunt, John Krasinski, Martin Short, Werner Herzog, William H. Macy, Edie Mirman, Mae Whitman, Mandy Patinkin, Jennifer Grey, Stanley Tucci</p>
<p><strong>Tanıtım Videosu: </strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=2QFBZgAZx7g">https://www.youtube.com/watch?v=2QFBZgAZx7g</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Tarihsel bir canlandırma filmi. Bir uçak tasarımcısının öyküsü. 1918’den 2. Paylaşım Savaşı’nın bitimine uzanıyor. Barış yanlısı bir yapım. Öyküsü anlatılan kişi, Japon sömürgeciliği döneminde kullanılan savaş uçaklarının tasarımcısı. Film, onun yaşamını birebir aktarmıyor; çokça kurgu yapılmış. Romandan bol kurguyla ve ilgili mangadan uyarlama söz konusu. Miyazaki, film nedeniyle Japon milliyetçilerinin tepkisini çekiyor. Onlar 2. Paylaşım Savaşı’nı hamasetle anarken, Miyazaki barıştan yana.</p>
<p>(Sıralamada gişede satılan bilet sayısı dikkate alınmıştır. Film serilerinin toplam hasılatına bakıldığında ise Doraemon, Detective Conan, Pokemon gibi çizgi roman kaynaklı canlandırma yapımlar öne çıkıyor. Doraemon adıyla 1980’den bu yana 40 film çekilmiş durumda. Bu film serileri, içerikleri açısından ayrıca incelenmeli. Ayrıca listeye 1958’de Antarktika’ya yönelik bir Japon bilimsel gezisini ve kurtarma öyküsünü konu alan ‘Antarktika’ (1983) (南極物語 / Nankyoku Monogatari) filmi de eklenebilir.)</p>
<p>Prof. Dr. Ulaş Başar GEZGİN</p>
<p>ulasbasar@gmail.com</p>
<p>Twitter: ProfUlas</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/japonyada-en-cok-izlenen-10-film/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’de Seçimler Güvenli mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/turkiyede-secimler-guvenli-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/turkiyede-secimler-guvenli-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Jun 2019 08:00:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11369</guid>

					<description><![CDATA[YSK’nın iptal kararını değerlendirmeye geçmezden önce, Türkiye’de seçimlerin güvenli olup olmadığını sorgulamamız gerekiyor. Türkiye’de seçimler, “yargı denetiminde” yapılıyor. YSK, seçim takvimini açıklamasıyla seçim saati işlemeye başlıyor. Siyasi partilerden adaylara, basın yayın organlarından parti mensuplarına, herkesin bu takvime uyması gerekiyor. Aynı anda, itiraz ve şikâyet süreçleri de işlemeye başlıyor. Seçim yasaklarının ihlali, ağır hapis ve para cezası gerektiriyor. Bu düzenlemeler, seçmenin iradesinin özgür bir şekilde sandığa yansımasını, hiçbir baskı altında kalmadan oyunu kullanmasını, kullandığı oyun oy verdiği adayın hanesine yazılmasını teminat altına almaya çalışıyor. YSK’nın belirlediği saatte sandıklar açılır, oylar sayılır, kazanan belirlenmeye çalışılır. Türkiye’de, çok partili hayata geçtikten sonra açık oy gizli tasnifin uygulandığı 1946 seçimlerini saymazsak, 1950 yılından bugüne, 69 yıldır seçim yapıyoruz. Bu süre içinde çok sayıda genel seçim, yerel seçim, referandum gerçekleştirdik. Hemen her seçimde tartışmalar olsa da iktidarın kolayca el değiştirebildiği, küçük partilerin Meclis’te temsil edildiği, bağımsız adayların milletvekilliği, belediye başkanlığı kazanabildiği dikkate alındığında, seçmen iradesinin sandığa yansıdığını, seçimlerin “güvenli” olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye’deki seçimler, uluslararası kuruluşlar, gözlemciler tarafından da izleniyor, rapor haline getiriliyor. AK Parti’nin iktidara gelmesinden sonra bu kuruluşların ilgisi daha da arttı. Seçimlere yönelik raporlarda, birçok eksiklik sayılsa da bu eksikliklerin seçimin sonucunu etkileyecek düzeyde olmadığı belirtiliyor. Bu tespitlerden hareketle, seçmenin iradesinin sandığa yansıdığını, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>YSK’nın iptal kararını değerlendirmeye geçmezden önce, Türkiye’de seçimlerin güvenli olup olmadığını sorgulamamız gerekiyor. Türkiye’de seçimler, “yargı denetiminde” yapılıyor. YSK, seçim takvimini açıklamasıyla seçim saati işlemeye başlıyor. Siyasi partilerden adaylara, basın yayın organlarından parti mensuplarına, herkesin bu takvime uyması gerekiyor.</p>
<p>Aynı anda, itiraz ve şikâyet süreçleri de işlemeye başlıyor. Seçim yasaklarının ihlali, ağır hapis ve para cezası gerektiriyor. Bu düzenlemeler, seçmenin iradesinin özgür bir şekilde sandığa yansımasını, hiçbir baskı altında kalmadan oyunu kullanmasını, kullandığı oyun oy verdiği adayın hanesine yazılmasını teminat altına almaya çalışıyor.</p>
<p>YSK’nın belirlediği saatte sandıklar açılır, oylar sayılır, kazanan belirlenmeye çalışılır. Türkiye’de, çok partili hayata geçtikten sonra açık oy gizli tasnifin uygulandığı 1946 seçimlerini saymazsak, 1950 yılından bugüne, 69 yıldır seçim yapıyoruz. Bu süre içinde çok sayıda genel seçim, yerel seçim, referandum gerçekleştirdik. Hemen her seçimde tartışmalar olsa da iktidarın kolayca el değiştirebildiği, küçük partilerin Meclis’te temsil edildiği, bağımsız adayların milletvekilliği, belediye başkanlığı kazanabildiği dikkate alındığında, seçmen iradesinin sandığa yansıdığını, seçimlerin “güvenli” olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Türkiye’deki seçimler, uluslararası kuruluşlar, gözlemciler tarafından da izleniyor, rapor haline getiriliyor. AK Parti’nin iktidara gelmesinden sonra bu kuruluşların ilgisi daha da arttı. Seçimlere yönelik raporlarda, birçok eksiklik sayılsa da bu eksikliklerin seçimin sonucunu etkileyecek düzeyde olmadığı belirtiliyor. Bu tespitlerden hareketle, seçmenin iradesinin sandığa yansıdığını, ancak seçim sisteminde bazı sorunların olduğunu söylememiz gerekiyor.</p>
<p><strong>CÜNEYT TORAMAN</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/turkiyede-secimler-guvenli-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Esas Gündemin Seçim Olmadığını Görmemiz Lazım</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/esas-gundemin-secim-olmadigini-gormemiz-lazim/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/esas-gundemin-secim-olmadigini-gormemiz-lazim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Jun 2019 13:17:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[23 haziran]]></category>
		<category><![CDATA[Guaido]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11356</guid>

					<description><![CDATA[Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’de İşaret Ettiği Türkiye&#8217;ye dost olan ülkelerde de krizler yaşanıyor. Mesela; Venezuela, Sudan, Katar örnek gösterilebilir. O ülkelerde yaşananların Türkiye ile bağlantısı var mı? Var tabii… Venezuela&#8217;da seçilmiş bir devlet başkanı var onu görevden alıp yerine kendi tayin ettikleri meclis başkanı olduğunu söyleyen bir kişiyi devlet başkanı ilan ediyorlar. Guiado’yu! Bunun sebebi çok açık. Venezuela, Amerika Kıtası içinde ve dünyanın en zengin petrol kaynaklarına sahip. ABD, o petrol kaynaklarını ele geçirmek, kendi şirketlerinin orayı daha büyük haklarla sömürmesini istiyor. Amerika’nın Venezuela’ya müdahalesi yeni bir sömürgecilik anlayışının ifadesinden başka bir şey değil. Nitekim Bolton bunu açıkça söyledi. “Biz bir şey istemiyoruz, bizim petrol şirketlerimiz gelsin orayı işletsin! Siz de faydalanın, biz de faydalanalım.” Siz faydalanın da yüzde kaçını Venezuela&#8217;ya bırakacaksınız, yüzde kaçını siz alacaksınız? Venezuela Devleti, kaynakları kendisine tahsis ederek ve buradan elde ettiği gelirlerle düşük gelirlilerin sağlık hizmetlerini, eğitim hizmetlerini ilerletmeye ve onlara üretim imkânları yaratmaya çalıştı. Bence doğru bir şey yaptı. Kaynaklarını ülkesinin menfaatine kullandı ama onlar bunun öyle olmasını istemiyor. Sudan&#8217;a bakalım; Sudan da Türkiye ile işbirliği halinde olan bir General Beşir vardı. Kuşak Yol çerçevesinde işbirliğimiz devam edecekti. Biz orada birtakım yatırımlar yaptık, kalkınmasına yardımcı olmaya çalıştık. Ama Beşir’in bu gayreti, bir noktada onun iktidardan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’de İşaret Ettiği</strong></p>
<p><strong>Türkiye&#8217;ye dost olan ülkelerde de krizler yaşanıyor. Mesela; Venezuela, Sudan, Katar örnek gösterilebilir. O ülkelerde yaşananların Türkiye ile bağlantısı var mı?</strong></p>
<p>Var tabii… Venezuela&#8217;da seçilmiş bir devlet başkanı var onu görevden alıp yerine kendi tayin ettikleri meclis başkanı olduğunu söyleyen bir kişiyi devlet başkanı ilan ediyorlar. Guiado’yu!</p>
<p>Bunun sebebi çok açık. Venezuela, Amerika Kıtası içinde ve dünyanın en zengin petrol kaynaklarına sahip. ABD, o petrol kaynaklarını ele geçirmek, kendi şirketlerinin orayı daha büyük haklarla sömürmesini istiyor. Amerika’nın Venezuela’ya müdahalesi yeni bir sömürgecilik anlayışının ifadesinden başka bir şey değil.</p>
<p>Nitekim Bolton bunu açıkça söyledi. “Biz bir şey istemiyoruz, bizim petrol şirketlerimiz gelsin orayı işletsin! Siz de faydalanın, biz de faydalanalım.”</p>
<p>Siz faydalanın da yüzde kaçını Venezuela&#8217;ya bırakacaksınız, yüzde kaçını siz alacaksınız? Venezuela Devleti, kaynakları kendisine tahsis ederek ve buradan elde ettiği gelirlerle düşük gelirlilerin sağlık hizmetlerini, eğitim hizmetlerini ilerletmeye ve onlara üretim imkânları yaratmaya çalıştı. Bence doğru bir şey yaptı. Kaynaklarını ülkesinin menfaatine kullandı ama onlar bunun öyle olmasını istemiyor.</p>
<p>Sudan&#8217;a bakalım; Sudan da Türkiye ile işbirliği halinde olan bir General Beşir vardı. Kuşak Yol çerçevesinde işbirliğimiz devam edecekti. Biz orada birtakım yatırımlar yaptık, kalkınmasına yardımcı olmaya çalıştık. Ama Beşir’in bu gayreti, bir noktada onun iktidardan olmasına sebebiyet verdi.</p>
<p>Sevakin Adası’nı mesela Türkiye&#8217;ye tahsis etmişlerdi, kritik bir noktaydı. Herhalde bunu da geri almaya çalışacaklardır. Arkasında stratejik bir amaç var. Aynı şeyi Libya&#8217;da gördük. Ortada bir düzen vardı, o düzeni bozdular. Şimdi ülke paramparça oldu.</p>
<p>Irak&#8217;ta da benzer bir durum var. Irak Devleti olmasına rağmen mezhep ve etnik bazda ülkeyi parçaladılar. Aynı şey Bosna-Hersek&#8217;te de yapıldı. Suriye&#8217;de de aynısını yapmak istiyorlar. Onun için biz, “Üniter bir devlet ve toprak bütünlüğü korunan bir Suriye” diyoruz. Güya demokrasi getireceklerdi ne hale getirdiler.</p>
<p>DAEŞ terör örgütü üyelerini Suriye&#8217;den alıp Afganistan&#8217;a götürdüler, İran sınırına yığmışlar. DAEŞ’i İran&#8217;ın içine sokup İran&#8217;ın istikrarını bozmaya çalışıyorlar.</p>
<p><strong>Türkiye’de bir Guaido çıkarılmak isteniyor mu? Guaido sizce muhalefetten mi çıkarılacak, yoksa iktidar partisinden gelen isimler arasından mı?</strong></p>
<p>Türkiye&#8217;de de bir Guaido çıkarılmak istendiği kesin. Tahmin ediyorum birçok Guiado adayı var. Guaido her yerden çıkabilir. İktidara yakın olmuş isimlerden de muhalefetten de çıkarabilirler. Ama bir insanın düşebileceği en kötü durum, Guaido olmaktır. Çünkü Guaido olmak, memlekete ihanet anlamına gelir.</p>
<p>Guaido, bir sembol. Ülkelerin içerisinden çıkarılan, onlara hizmet eden, isteyerek veya istemeyerek menfaatini onların menfaatleri ile birleştiren insanlar. Atatürk&#8217;ün Gençliğe Hitabesi’nde; “Şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler” diyor ya, Guaido da bunu yapıyor zaten.</p>
<p><strong>Osmanlı Donanmasına Yapıldığı Gibi…</strong></p>
<p><strong>Doğu Akdeniz&#8217;de bir kriz yaşanıyor. ABD ile mi, Rumlarla mı anlaşma sağlamalıyız? Amerika Türkiye için bir tehdit oluşturmaya başladı, bunu net bir şekilde görebiliyoruz. Rusya, sıcak denizlere inmek istiyor. Almanya’nın Orta Doğu petrollerine ulaşma hayali var. Bir yandan da İsrail&#8217;in, büyük İsrail kurma amacı var. Türkiye&#8217;nin politikası ne olmalı sizce?</strong></p>
<p>Bütün davranışlarına baktığımız zaman sanki öyle gibi görünüyor. Çünkü Bay Netenyahu çok açık olarak ifade etti. “Şimdi en güçlü olduğumuz zamandır. Şimdi yaparsak yaparız. İleride böyle bir şans yakalayabilir miyiz bilmiyorum” dedi.</p>
<p>Demek ki şu anda Amerika&#8217;nın bu derece atak davranması, Kudüs&#8217;ü İsrail&#8217;in başkenti ilan etmesi, Batı Şeria&#8217;da Yahudi yerleşim yerlerinin artması, Gazze’nin sıkıntıya sokulması, açık hava hapishanesi gibi Mısır&#8217;ın bu yönde yönlendirilmesi… Her şeyden önce İsrail&#8217;in seçimleri kazanan Netenyahu hükümetiyle Amerika&#8217;nın bir araya gelip bu hedefleri özellikle düşman olarak gördükleri; İran&#8217;ı ve aynı zamanda Türkiye&#8217;yi bir noktada kontrol altına alabilmek için onun üzerinde baskı kurmaları…</p>
<p>PKK-PYD kuvvetlerinin 65 bin kişilik bir ordu haline dönüşmesi, omuzdan atılan stinger füzelerinin verilmesi, Arizona da F16 ve helikopter pilotu olarak eğitilmelerine baktığımız zaman sıkıştırılmak istendiğimiz görülüyor.</p>
<p>Öteki taraftan Türkiye, Yunanlar kullanılarak Doğu Akdeniz ve Ege&#8217;de sıkıştırılmaya çalışılıyor. Kıbrıs da sıkıştırılmaya çalışılıyor. Rum asıllı olan ve ailesiyle İzmir&#8217;den Amerika&#8217;ya göç eden Oramiral Stavridis&#8217;in yaptığı bir senaryo var. Amerikan Deniz Kuvvetleri Enstitüsü’nde çalışılmış. Türk donanmasına ani bir baskınla imha edip böylece Osmanlı&#8217;ya yaptıkları gibi korumasız bırakmak ve Kıbrıs&#8217;ı Türkiye&#8217;den koparmak ve işgal etmek. Kıbrıs Türklerini oradan çıkarmak, orada elde edilmiş hakları Rumların eline bırakmak. Yani bir Batı Trakya haline getirmek.</p>
<p>Böylece Birinci Dünya Savaşı sonunda İngilizlerin tıpkı Yunanları, Anadolu&#8217;ya sürdükleri gibi şimdi de Amerikalılar, Avrupa Birliği&#8217;ni de arkalarına almak suretiyle İngilizlerin yerine geçerek aynı şeyi yapmak istiyor.</p>
<p>Türkiye Mavi Vatan tatbikatını yaparak Doğu Akdeniz&#8217;deki haklarından vazgeçmeyeceğimizi ortaya koydu. Deniz Kurdu tatbikatını yapıyoruz. Yani bir donanma baskınına karşı hazırlıklıyız. Donanmamızı güçlendiriyoruz, daha da güçlendireceğiz. Kendi gemilerimizi, firkateynlerimizi yaparak Deniz Kuvvetleri&#8217;nde büyük bir ilerleme sağladık. Hatırlarsanız Ergenekon, Balyoz davalarında en çok içeri atılanlar denizciler oldu. Hedefleri, donanmayı zayıflatmaktı.</p>
<p>Dikkat ederseniz Akdeniz, güçlülerin çarpıştığı bir alan haline geldi. Ege Denizi keza öyle. Bir tek barış denizi olarak kalan Karadeniz. Karadeniz&#8217;i de bir savaş alanı haline getirmek, Montrö Anlaşmasını devre dışı bırakmak, oraya uçak gemileriyle, savaş gemileriyle girmek istiyorlar. Yumuşak karnı olduğu için Rusya bunu kesinlikle arzu etmiyor. Türkiye&#8217;de istemiyor. Çünkü Karadeniz&#8217;e en büyük sahili olan ülke Türkiye.</p>
<p>Dolayısıyla Türkiye ve Rusya&#8217;nın çıkarları örtüşüyor. Rusya ile Türkiye&#8217;nin çıkarları Suriye konusunda da örtüşüyor. Orayı bir an önce barışa kavuşturmak, Suriye&#8217;nin toprak bütünlüğünü korumak ve üniter bir Suriye Devleti meydana getirmek istiyor.</p>
<p>Amerika ise İsrail’le işbirliği yaptığı için orada büyük İsrail&#8217;i yaratmak teşebbüsleri ile orada iç savaşın devam etmesini böylece Lübnan&#8217;daki Hizbullah&#8217;ın zayıflamasını, İran&#8217;ın, Türkiye&#8217;nin zayıflamasını arzu ediyor. O bakımdan bizim İran&#8217;la, Irak&#8217;la, Şam’la hatta Moskova’yla çıkarlarımız örtüşmekte. Dolayısıyla Astana süreci de bu bakımdan önem taşımaktadır. İdlib konusunda bazı anlaşmazlıklar olsa da İdlib’in teröristlerden temizlenmesi konusunda herkes mutabık.</p>
<p><strong>“Beka Deyince Millet Alay Ediyor Ama…”</strong></p>
<p><strong>Sizce bu mümkün mü? </strong></p>
<p>Biz, mümkün olduğunu gösterdik. Türkiye&#8217;de açılım sürecinden sonra Güneydoğu Anadolu bölgesinde bunu yaptık. PKK-PYD kendilerine tanınan fırsatı kullanamayarak orayı barikatlarla, çukurlarla doldurdu. Sivil halkı kontrol altına almaya çalıştı. Güvenlik güçlerimiz müdahale etti. Sokak sokak, ev ev mücadele ederek orayı temizledik. Büyük kayıplar verdik ama Güneydoğu Anadolu&#8217;yu PKK’dan temizledik.</p>
<p>Aynı şey İdlib&#8217;te Suriye ordusunun yapması lazım. Burada istihbarat örgütlerine de çok büyük görev düşüyor. Yalnız bizim istihbarat örgütümüze değil Suriye, Rusya, İran istihbaratlarına da görev düşüyor. Bu yapılırsa İdlib’in terörden temizlenebileceğine inanıyorum.</p>
<p>Trump çıkıyor, &#8220;Biz Kudüs&#8217;ü İsrail&#8217;in başkenti, Golan’ı, İsrail toprağı yaptık” diyor. İran&#8217;ı ambargoya tabi tutuyor. Aynı şeyi bize yapmıyorlar mı? Dolar üzerinden yapılan operasyonlar buna hizmet etmiyor mu? Hangi partiden olursak olalım, bunlara karşı uyanık olmak, birlik içinde hareket etmek mecburiyetindeyiz. Bu, bir milli görev. Biz bu milli görevi yerine getiriyor muyuz? Bu soruyu kendimize soralım önce. Bakın seçimler, vesaireler bunlar ikinci planda olan konular. Esas gündemin bu olmadığını görmemiz lazım.</p>
<p>Beka sorunu denildiği zaman millet alay ediyor. “Beka neymiş” diyor. Beka işte bu. İnsan olarak var olmaya devam etmek için mücadele etmeliyiz ve beraberce bunu bozmaya çalışan güçlere karşı da bir savaş vermek zorundayız. Bu savaşı veriyor muyuz? Yoksa onlara alet mi oluyoruz, onların aracı haline mi dönüşüyoruz? 19 Mayıs&#8217;ın, İstiklal Savaşı&#8217;nın, Cumhuriyetin ruhu bu mudur? Bu soruyu kendimize sormadığımızı düşünüyorum.</p>
<p><strong>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Milli Mücadele’nin yüzüncü yıldönümünde Samsun&#8217;da siyasi parti liderleriyle bir aradaydı. Bu birlik mesajı sizce dış dünyaya verilen bir mesaj mı, iç siyaset için verilen bir mesaj mıydı? </strong></p>
<p>Bence ikisine birden verilen bir cevap bu. Türk insanını, çeşitli partilere mensup olan liderler temsil ediyor. Bir noktada içinde bulunduğumuz zorlukları yenmek için birlikte hareket etmemiz, asgari müştereklerde birleşmemiz lazım. Nedir asgari müştereklik? Türkiye Cumhuriyeti Devleti&#8217;nin devam etmesi, bekası, hiçbir şekilde tehdit edilmemesi ve olası tehditlere karşı birlikte durmamız. Farklı düşünceleriniz olabilir, bunu savunabilirsiniz ama bu birlikteliğimizi bozmamamız, aynı amaca hizmet ettiğimizi unutmamamız lazım.</p>
<p>Siz, Yüksek Seçim Kurulu’nu sevmeyebilirsiniz, kararlarına uymayabilirsiniz, “beğenmiyorum” diyebilirsiniz ama beğenmemeniz, onlara hakaret etmenizi gerektirmiyor. Oradaki yargıçlar, yargıç görevlerini yapıyor. Siz her yargıcın kararına uymayabilirsiniz, tenkit de edebilirsiniz kararları ama onlara hakaret edemezsiniz, onlara çete diyemezsiniz, dememeniz lazım. Asgari nezaket kurallarına da uymayı bilmek lazım.</p>
<p><strong>Söyleşi Aynur Bayram</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/esas-gundemin-secim-olmadigini-gormemiz-lazim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İşin İki Tarafı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/isin-iki-tarafi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/isin-iki-tarafi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Jun 2019 13:55:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Cübbeli Ahmet Hoca]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Görmez]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11209</guid>

					<description><![CDATA[Ben bu tartışmaya, daha doğrusu bitmeyen bu kin ve saldırıya bakınca şunu görüyorum: Bu, bir din gayreti ve hassasiyetiyle yapılıyor olamaz. Çünkü bu saldırıda en ufak bir dini, ahlaki, ilmi kaygı yok. Olsa olsa ya şahsi bir meseleyi dert edinmiştir, bir acısı vardır bir yerlerden. Ya da birilerinden talimat alıyordur. Aynı anda ikisinin olması muhtemel. Bu işin bir tarafı. İşin bir başka tarafı da şudur ki onu da söylemesem hakkaniyetli davranmış olmam: Bence Görmez Hoca bütün bunları hak etmişti. Evet, kesinlikle Cübbeli haksızdı bu itham ve iftiralarında ama Hoca da hak ediyordu bunu. Zira Cübbeli yıllarca, İslam tarihinde hiçbir sapkının kullanmaya cesaret edemeyeği bir dil ve üslup ile vaaz kürsülerinden bidat ve hurafelerini yaydı. Saymakla bitmeyecek kadar çok olan bu sapkın üslubuna birkaç örnek vermekle yetineyim: Mesela sözde birinden naklettiği bir menkıbeye sığınarak –haşa– Allah Teâla’yı tuvalet taşı ile konuşturdu. Konuyla ilgili aldığı ağır eleştirilere cevap verirken de yine ekranlardan bir ilim adamı (!) edasıyla kaynak gösteriyordu. Ancak büyük bir hevesle verdiği kaynağın müellifi Ebu Temmâm er–Râzî’nin söz konusu rivayetin sonuna düştüğü “bu hadis münkerdir (هَذَا حَدِيثٌ مُنْكَرٌ) notunu ya bilerek gizliyor ya da onu anlayabilecek ilmî bir yeterliliğie sahip değildi. Yine kürsülerden, sakal kesmeyi zinadan ve içkiden daha büyük &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ben bu tartışmaya, daha doğrusu bitmeyen bu kin ve saldırıya bakınca şunu görüyorum: Bu, bir din gayreti ve hassasiyetiyle yapılıyor olamaz. Çünkü bu saldırıda en ufak bir dini, ahlaki, ilmi kaygı yok. Olsa olsa ya şahsi bir meseleyi dert edinmiştir, bir acısı vardır bir yerlerden. Ya da birilerinden talimat alıyordur. Aynı anda ikisinin olması muhtemel. Bu işin bir tarafı.</p>
<p>İşin bir başka tarafı da şudur ki onu da söylemesem hakkaniyetli davranmış olmam: Bence Görmez Hoca bütün bunları hak etmişti. Evet, kesinlikle Cübbeli haksızdı bu itham ve iftiralarında ama Hoca da hak ediyordu bunu. Zira Cübbeli yıllarca, İslam tarihinde hiçbir sapkının kullanmaya cesaret edemeyeği bir dil ve üslup ile vaaz kürsülerinden bidat ve hurafelerini yaydı. Saymakla bitmeyecek kadar çok olan bu sapkın üslubuna birkaç örnek vermekle yetineyim: Mesela sözde birinden naklettiği bir menkıbeye sığınarak –haşa– Allah Teâla’yı tuvalet taşı ile konuşturdu.</p>
<p>Konuyla ilgili aldığı ağır eleştirilere cevap verirken de yine ekranlardan bir ilim adamı (!) edasıyla kaynak gösteriyordu. Ancak büyük bir hevesle verdiği kaynağın müellifi Ebu Temmâm er–Râzî’nin söz konusu rivayetin sonuna düştüğü “bu hadis münkerdir (<strong>هَذَا حَدِيثٌ مُنْكَرٌ</strong>) notunu ya bilerek gizliyor ya da onu anlayabilecek ilmî bir yeterliliğie sahip değildi.</p>
<p>Yine kürsülerden, sakal kesmeyi zinadan ve içkiden daha büyük bir haram olarak anlattı. Şeyhi için “Allah, ete kemiğe büründü, Mahmut diye göründü” dedi.</p>
<p>Mesela, “Bir adam kıyamet gününde amelleri tartıldıktan sonra yaka–paça cehenneme götürülürken, “ben Nakşibendiye’nin Halidiye kolundanım” derse, görevli melekler onu serbest bırakırlar” dedi. Gün geldi, zenadikenin uydurup Allah Rasulu’ne iftira olarak isnat ettikleri sözleri pervasızca nakletti.</p>
<p>Başka bir gün, Allah Rasulu’nu Hayber’de –haşa– merkeple konuşturdu, başka bir gün sümük, bevl ve ğayta üzerinden onu anlatmaya kalkıştı. Cübbeli yalnızca Allah Rasulu’ne yalan söz isnat etmekle yetinmedi, aynı zamanda yalan terlik de isnat etti. Nal–i şerif dediği terlikleri vaaz kürsülerinden pazarladı, ekrandan insanlara satmaya çalıştı. Ama tüm bunlar olup biterken ne Görmez Hoca ne de başında olduğu Diyanet ve Din İşleri Yüksek Kurulu herhangi bir açıklama yapma gereği duydu.</p>
<p>Cübbeli’nin pervasızlığını ve ahlaki kaygı taşımayan saldırılarını anlatırken işin bu tarafını da zikretmenin gerekli olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bu Olayın Bize Gösterdiği Bir Başka Önemli Husus</strong></p>
<p>Tabii burada Görmez Hoca’nın, Diyanet kurumunu bir tartışmanın içine çekmemek için herhangi bir müdahalede bulunmadığı ve sustuğu açıktır. Genel ilkeler ve külli asıllar üzerinden yaptığı açıklamalarla aslında üzeri örtük bir şekilde bu anlayışla mücadele ettiği de hepimizin malumudur.</p>
<p>Bunun yanında Hoca’nın yur içinde ve yurtdışında yoğun çabaları vardı. Diyanet’in mutedil bir İslam anlayışının sesi olması için gecesini gündüzüne kattığına şahit olduk hep beraber. Düzeltilecek o kadar yanlış, el atılacak o kadar çok sorun vardı ki muhtemelen bunu öncelikli bir mesele olarak görmemiştir. Yeni bir cephe açmak istememiştir belki de.</p>
<p>Dolayısıyla bu eleştirileri hak etti derken, ona biraz haksızlık ettiğimin de farkındayım. Amacım sadece Cübbeli’nin sapkınlığının boyutuna işaret etmektir. Zira Cübbeli fenomeni, malumat yığınına sahip olup sahih bir usule ve müstakim bir üsluba sahip olmayan insanların, dine faydalı olayım derken nasıl zarar verdiklerini göstermesi bakımından üzerinde çalışılması gereken önemli bir örnektir.</p>
<p>Bu olayın bize gösterdiği bir başka önemli husus da tasavvufa ilim, usul ve edep eşlik etmediğinde, onun nasıl yıkıcı ve ifsad edici bir noktaya evrileceğidir. Hâlbuki tasavvuf mahza edeptir. Edebi olmayanın tasavvuftan da bir behresinin olmadığı gün gibi ortadadır.</p>
<p>Bir başka önemli nokta da şudur: Cübbelinin eleştirilerine sadece Görmez Hoca maruz kalmıyor tabii. Onun bu yıkıcı ve sert hakaretlerine maruz kalanların tamamının masum olduklarını da söyleyecek değilim. Ama Cübbeli’de usul ve üslup olmayınca diğerleri de hikmetsiz yöntemlerle bir taassup üretiyor ve böylece hikmetten uzak, ifrat ve tefrit olarak adlandırabileceğimiz iki zıt kutup oluşuyor. Bundan da en çok İslam ve Müslümanlar zarar görüyor maalesef.</p>
<p>Son olarak da şunu ifade etmek isterim:</p>
<p>İslam’da tartışmanın, eleştirinin bir ahlakı vardır. Müslümanlar, aralarındaki tartışmalarda bu ahlaki hassasiyeti asla elden bırakmamalıdır. Hatta sadece kendi aralarında değil gayrimüslimlerle tartışmada bile bu kriteri daima göz önünde bulundurmaları emredilmiştir. Kavl–i leyyini, hikmeti ve mev’ize–i haseneyi öğütlüyor Rabbimiz. Burada sadece Firavun’a gönderilen Hazret–i Musa’ya Allah Teâla’nın verdiği emirleri hatırlatmakla yetineyim.</p>
<p>Dolayısıyla mü’minlerin hem davet üsluplarında hem de ihtilaflarında daima bir seviyenin gözetilmesi gerekmektedir. Ama maalesef sosyal medyanın yaygınlaşması ve vaaz kürsülerinin bir mevziye dönüşmesi neticesinde bu ilkelere dikkat edilmediğini üzülerek görüyorum. Cübbeli’nin Görmez Hoca’ya yönelik haksız eleştirilerinde de bu ilkelere zerrece itibar edilmediği ortadadır. Vesselam.</p>
<p><strong>Dr. Ömer Faruk Özerdem</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/isin-iki-tarafi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Takipteki Krediler Ne Durumda?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/takipteki-krediler-ne-durumda-2/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/takipteki-krediler-ne-durumda-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Jun 2019 13:54:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Kredi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11207</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’de anapara ve faiz ödemeleri 90 gün ve daha fazla gecikmiş olan kredi ve diğer alacaklar bankalar açısından batık krediler veya donuk krediler (tahsil edilemeyen alacaklar) arasında sınıflandırılır. Anaparanın ve faizin ya da her ikisinin tahsili, ödenmesi gereken tarihten itibaren doksan günden daha fazla gecikmesi durumunda bu alacaklar tahsil edilemeyen alacak olarak kaydedilir. Bankalar açısından tahsil edilemeyen alacaklar için 90 günlük gecikme süresi sınırı genel olarak dünyada kabul görmüştür. Türkiye’de, bir kredinin sorunlu krediye dönüşmesinin şartlarını net bir şekilde açıklığa kavuşturulması amacıyla Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu (BDDK) 2001 yılında Resmi Gazete’de, &#8220;Bankalarca Karşılık Ayrılacak Kredilerin ve diğer Alacakların Niteliklerinin Belirlenmesi ve Ayrılacak Karşılıklara İlişkin Esas ve Usuller Hakkında&#8221; adlı yönetmenlik yayınlamıştır. Bu yönetmeliğe göre, donuk krediler üç grup halinde incelenir. Birincisi yani üçüncü grup krediler (tahsil imkânı sınırlı krediler ve diğer alacaklar), borçlunun verdiği teminatların, borcun vadesi geldiğinde ödenmesinde yetersiz kaldığı veya kredinin anapara ya da faizinin veyahut her ikisinin ödenmesi gereken tarihten 90 günden fazla geçtiği halde ödenmemiş olan kredi ve diğer alacaklardan oluşur. İkincisi olan dördüncü grup krediler (tahsil imkânı şüpheli krediler ve diğer alacaklar), normal şartlarda artık geri ödenmesi veya tasfiyesi mümkün olmayan ya da kredinin anapara veya faizinin veyahut her ikisinin ödenmesi gereken tarihten itibaren &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de anapara ve faiz ödemeleri 90 gün ve daha fazla gecikmiş olan kredi ve diğer alacaklar bankalar açısından batık krediler veya donuk krediler (tahsil edilemeyen alacaklar) arasında sınıflandırılır. Anaparanın ve faizin ya da her ikisinin tahsili, ödenmesi gereken tarihten itibaren doksan günden daha fazla gecikmesi durumunda bu alacaklar tahsil edilemeyen alacak olarak kaydedilir. Bankalar açısından tahsil edilemeyen alacaklar için 90 günlük gecikme süresi sınırı genel olarak dünyada kabul görmüştür.</p>
<p>Türkiye’de, bir kredinin sorunlu krediye dönüşmesinin şartlarını net bir şekilde açıklığa kavuşturulması amacıyla Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu (BDDK) 2001 yılında Resmi Gazete’de, &#8220;Bankalarca Karşılık Ayrılacak Kredilerin ve diğer Alacakların Niteliklerinin Belirlenmesi ve Ayrılacak Karşılıklara İlişkin Esas ve Usuller Hakkında&#8221; adlı yönetmenlik yayınlamıştır. Bu yönetmeliğe göre, donuk krediler üç grup halinde incelenir.</p>
<p>Birincisi yani üçüncü grup krediler (tahsil imkânı sınırlı krediler ve diğer alacaklar), borçlunun verdiği teminatların, borcun vadesi geldiğinde ödenmesinde yetersiz kaldığı veya kredinin anapara ya da faizinin veyahut her ikisinin ödenmesi gereken tarihten 90 günden fazla geçtiği halde ödenmemiş olan kredi ve diğer alacaklardan oluşur.</p>
<p>İkincisi olan dördüncü grup krediler (tahsil imkânı şüpheli krediler ve diğer alacaklar), normal şartlarda artık geri ödenmesi veya tasfiyesi mümkün olmayan ya da kredinin anapara veya faizinin veyahut her ikisinin ödenmesi gereken tarihten itibaren 180 günden fazla geçtiği halde ödenmemiş olan kredilerden oluşur.</p>
<p>Üçüncüsü ise beşinci grup krediler (zarar niteliğindeki krediler ve diğer alacaklar), tahsil imkânının artık mümkün olmadığı düşünülen veya anapara veya faizinin veyahut her ikisinin ödenmesi gereken tarihten veya vadesinden bir yıldan daha fazla bir zaman geçmesine rağmen hâlâ ödenmemiş kredi ve diğer alacaklardan oluşur.</p>
<p>Bu üç grupta yer alan krediler takipteki krediler olarak kayıt edilmektedir. Bu kredilerin toplam krediler içerisindeki payının artması ekonomide bir sıkıntının olduğunun ve fonların piyasalara etkin bir şekilde kanalize edilemediğinin bir göstergesi olarak algılanmaktadır.</p>
<p>Etkin, iyi işleyen bir bankacılık sistemi ve finansal sistemin kurulabilmesi için ülke ekonomisinin büyümesini ve gelişmesini destekleme açısından tasarrufların bankalar aracılığı ile etkin ve verimli bir şekilde yatırımlara kanalize edilebilmesi gerekir.</p>
<p>Bankalar bu işlemi yerine getirirken eğer bu dengeyi iyi bir şekilde kuramaz, daha riskli müşterilere borç vermeye başlar ve bu durumu etkili bir şekilde yönetemezlerse geri ödenmeyen kredilerin oranı artar. Artan takipteki krediler hem bankacılık sektörünü hem finansal işleyişi hem de ülkenin ekonomik gidişatını olumsuz yönde etkiler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Takipteki Alacaklardaki Aşırı Artışın Sonuçları</strong></p>
<p>Son dönemde dünyada bankaların tahsil edilemeyen alacakları önem kazandı. Çünkü bankaların takipteki alacaklarındaki artış bankacılık sisteminde ortaya çıkabilecek tehlikeli bir durumun öncesindeki önemli bir belirti olarak görülmeye başlandı.</p>
<p>Özellikle 2008 küresel finans krizinin göze çarpan bir özelliği de bankaların bilançolarında yer alan takipteki alacakların oransal olarak artmasıydı. Bankacılık sektörünün takipteki alacaklarındaki bu artışlar, bankaları önemli kredi riskleri ile karşı karşıya bırakmaktaydı.</p>
<p>Ayrıca takipteki alacaklardaki artış, bankaların yeni kredi sağlama ve şirketleri fonlama yeteneğini de azaltmakta ve dolayısıyla genel ekonomik gidişat üzerinde de olumsuz durumların ortaya çıkmasına neden olabilmekteydi.</p>
<p>Dolayısıyla takipteki alacaklardaki aşırı artışın olası bir bankacılık krizinin başlangıcını işaret etmesi bakımından bir belirti olarak kullanılabilir. Aynı zamanda bir ekonomideki finansal kırılganlığı test etmek için de takipteki alacaklar kullanılmaktadır. 2008 krizi öncesinde ABD’de üzerinde hiç akademik bir çalışma bile yapılmamış olan takipteki krediler maalesef 2008 yılında önce ABD’nin sonra da tüm dünyanın başına önemli ekonomik sıkıntılar açmıştır.</p>
<p>Bankalar açısından takipteki kredilerin negatif etkilerinden biri de bankaların kârlılığını düşürmesidir. Bankanın 90 günden fazla gecikmiş alacakları artık karşılık ayrılarak takipteki kredilere aktarılır. Bu durum takipteki kredilerin banka tarafından yazılmasına neden olur ve bu oran arttıkça bankanın kârlılığı azalmaya başlar.</p>
<p>Bunun yanında takipteki kredilerin artması nedeniyle bankanın aktif kalitesi de bozulmaya başlar. Dolayısıyla bankanın kredibilitesi de azalır. Bankaların artan takipteki kredileri diğer taraftan bankanın likidite riskinin de artmasına neden olur. Vadesi gelince ödeme yapması beklenen müşteri tarafından ödeme yapılamaması durumunda bankanın bütün nakit akışı bu durumdan olumsuz yönde etkilenir. O nedenle takipteki kredilerin kontrol altında tutulması ekonomiler açısından büyük önem taşır.</p>
<p><strong>Öğr. Gör. Abdulmuttalip PİLATİN</strong></p>
<p><strong>Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/takipteki-krediler-ne-durumda-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir İstanbul, İzmir, Güneydoğu Devleti Yaratmak İstiyorlar</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-istanbul-izmir-guneydogu-devleti-yaratmak-istiyorlar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-istanbul-izmir-guneydogu-devleti-yaratmak-istiyorlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Jun 2019 13:52:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[İzmir]]></category>
		<category><![CDATA[Şehir Devleti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11201</guid>

					<description><![CDATA[Medya bir enstrüman olarak kullanılıyor diyebilir miyiz? Tabii hiç şüpheniz olmasın… Fetullahçı terör örgütü uzun zaman bunu kullandı ve bunu kullanmasının sonucunda da pek çok insan devşirdi. 15 Temmuz 2016&#8217;da maalesef o ayaklanmayı yaptılar ve Meclisimizi, Genelkurmayımızı bombaladılar. Birçok insanımızı şehit ettiler. Orada tutuklanan generallerden birisi diyor ki; “Biz bu dünyamızı kaybettik, bari gelecek dünyamızı, öbür dünyayı kaybetmeyelim” Bu ne demek? Demek ki general olan bir kişi bile beyni yıkandığı zaman öyle bir duruma düşebiliyor. Şimdi DAEŞ’lileri düşünün. Bunlar genç insanlar. Birçok ülkeden gelmişler, doğru bir şey yaptıklarını zannediyorlar ama doğru bir şey yapmıyorlar. Bu insanları nasıl bu hale getirildiler? Bunu düşünmek lazım. Demek ki yayın organlarıyla belli bir fikriyatı tek taraflı tekrarlamak suretiyle verirseniz insanları robot haline getirebilir, düşünme gücünü elinden alırsınız. Hâlbuki bir insanı insan yapan en önemli şey düşünme yeteneği. İnsanın elinden düşünme yeteneğini aldığınız zaman, başkalarının kölesi haline geliyor. O köleler de her şeyi yapabiliyor. Onun için Fetullahçı terör örgütü mensupları, DAEŞ’liler, PKK&#8217;lılar bu işi yapıyor. Emperyalistler de kendi askerlerini öldürtmek yerine bunları kullanıyor, bunların arasına paralı askerler sokuyor. Bu, insanlığa karşı işlenen en büyük suçlardan bir tanesi. Dolayısıyla bizim bunlarla da mücadele etmeniz lazım. Yani insanları kritik düşünceden alıkoyan düşünce hareketleriyle dünya çapında mücadele etmemiz &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Medya bir enstrüman olarak kullanılıyor diyebilir miyiz? </strong></p>
<p>Tabii hiç şüpheniz olmasın… Fetullahçı terör örgütü uzun zaman bunu kullandı ve bunu kullanmasının sonucunda da pek çok insan devşirdi. 15 Temmuz 2016&#8217;da maalesef o ayaklanmayı yaptılar ve Meclisimizi, Genelkurmayımızı bombaladılar. Birçok insanımızı şehit ettiler. Orada tutuklanan generallerden birisi diyor ki; “Biz bu dünyamızı kaybettik, bari gelecek dünyamızı, öbür dünyayı kaybetmeyelim” Bu ne demek? Demek ki general olan bir kişi bile beyni yıkandığı zaman öyle bir duruma düşebiliyor.</p>
<p>Şimdi DAEŞ’lileri düşünün. Bunlar genç insanlar. Birçok ülkeden gelmişler, doğru bir şey yaptıklarını zannediyorlar ama doğru bir şey yapmıyorlar. Bu insanları nasıl bu hale getirildiler? Bunu düşünmek lazım.</p>
<p>Demek ki yayın organlarıyla belli bir fikriyatı tek taraflı tekrarlamak suretiyle verirseniz insanları robot haline getirebilir, düşünme gücünü elinden alırsınız. Hâlbuki bir insanı insan yapan en önemli şey düşünme yeteneği. İnsanın elinden düşünme yeteneğini aldığınız zaman, başkalarının kölesi haline geliyor. O köleler de her şeyi yapabiliyor.</p>
<p>Onun için Fetullahçı terör örgütü mensupları, DAEŞ’liler, PKK&#8217;lılar bu işi yapıyor. Emperyalistler de kendi askerlerini öldürtmek yerine bunları kullanıyor, bunların arasına paralı askerler sokuyor.</p>
<p>Bu, insanlığa karşı işlenen en büyük suçlardan bir tanesi. Dolayısıyla bizim bunlarla da mücadele etmeniz lazım. Yani insanları kritik düşünceden alıkoyan düşünce hareketleriyle dünya çapında mücadele etmemiz gerekiyor.</p>
<p>İnsanları köle haline getirip tabirimi mazur görün, iti ite kırdırmak dedikleri şeyi yapıyorlar. Türk tarihinde ve İslam tarihinde Müslümanların öyle bir şey yaptıklarını hatırlamıyorum. Yok böyle bir şey. Ama bunların tarihinde var. Şu anda da bunu yapıyorlar. İşin en kötü tarafı bu. Esas insanlık düşmanlığı bu.</p>
<p>Her insanın içerisinde bir vicdan vardır. O halde bizim bu vicdanlara hitap etmemiz lazım. Biz bunu yeterince yapıyor muyuz? Bence yapmıyoruz. Bu çok önemli, fikirlerle çarpışmak silahlarla çarpışmaktan daha önemli ve fikirlerle çarpıştığımız zaman silahlarla çarpışmaları da önleyebiliriz.</p>
<p>Kullanılması yasak olan kimyasal silahların hepsi Irak, Afganistan, Suriye, Kosova, Bosna-Hersek ve Somali de kullanıldı. Buna ses çıkarmıyor siyasetçiler? Ülkemizdeki muhalefet siyasetçilerini kastediyorum, niye susuyorlar? Bu bir muhalefet, iktidar meselesi değil.</p>
<p>Amerika&#8217;da ciddi bir Müslüman azınlık var. Türkler de var. Türk yürüyüşü yapmak yalnızca New York&#8217;ta yürümek midir? Dünyada herkesin ayağa kalkıp insani değerler için mücadele etmesi lazım. Çünkü Tanrı günün birinde hepimize bunu soracak. “Niçin sustunuz, mücadele vermediniz” diye sorduğunda biz ne diyeceğiz? Aktif olmalıyız. Türk olarak da Müslüman olarak da…</p>
<p>Güçlü bir Türkiye dediğim zaman güçlü bir İslam dünyasını kastediyorum. Güçlü bir İslam dünyası, güçlü bir insanlık demektir aynı zamanda. Bu, dünyaya barışın gelmesi anlamına gelir. Bunu böyle görmek lazım.</p>
<p>Nükleer enerjiye bakın! Nükleer enerji, nükleer santraller dünyada birçok ülkede var. 57 tane Müslüman ülke var. Müslüman ülkeler içerisinde ise nükleer santrale sahip olan iki tane ülke var. Biri Pakistan, öbürü İran. İki ülkede büyük sıkıntı içindeler. Peki, küçücük İsrail&#8217;in 80 tane atom bombası, nükleer santrali ve nükleer teknolojisi var. Bu nasıl oluyor? Çünkü İsrail iyi çocuk, Müslüman ülkeler kötü çocuk. Onun için Türkiye&#8217;de 50 seneden beri nükleer santral yapılamadı.</p>
<p>Bu hükümet zamanında bence yapılan doğru işlerden bir tanesi Ruslarla anlaşarak bir nükleer santralin Taşucu&#8217;nda kurulması meselesidir. Ama bazı partilerin -ismini vermeyeceğim- programlarına baktığımız zaman ilk iptal edecekleri şey nükleer santrali olacak. Düşünebiliyor musunuz, 50 seneden beri yapamadığımız bir şeyi yapmaya çalışıyoruz, onlar da iptal etmeye çalışıyorlar. Ben bunlara ne diyeyim, ne diyebilirim? Cevabı çok açık yani…</p>
<p>DAEŞ’i onlar ortaya çıkardı. Trump Obama&#8217;ya, Hillary Clinton&#8217;a &#8220;Siz bu teşkilatı kurdunuz, ben kaldıracağım&#8221; dedi seçilmeden önce. Seçildi ama DAEŞ’i kullanmaya devam ediyor. Gördüğünüz gibi bu terör örgütlerini yaratan bunlar. İç savaş çıkartıp ondan sonra ülkeleri istedikleri gibi yönetmeye çalışıyorlar. Türkiye&#8217;ye yapmak istedikleri de aynı şey.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı bittiği zaman 50 devlet vardı. Şu anda 200&#8230; 1945&#8217;ten bu yana dört katı artmış. Butros Gali, Mısırlı bir Hristiyan’dı. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği yaptı. “21’inci asırda devlet sayısı 2 bin olacak” diyor. Bu ne demek biliyor musunuz? Devletler küçük küçük parçalanacak, şehir devletleri olacak. Kim parçalanmayacak? Amerika, Almanya, Fransa&#8230; Dolayısıyla kimin kafasına vuracak? Gücünün yettiğine… Dolayısıyla Türkiye&#8217;de bir İstanbul, İzmir, Güneydoğu devleti yaratmak istiyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>O zaman hümanizm adı altındaki düşünceler de gerçekçi değil…</strong></p>
<p>Elbette, o da bir aldatmaca. Eğer aldatmaca olmasaydı DEAŞ’ı yaratmazlardı. PKK-PYD&#8217;ye destek vermezlerdi. FETÖ terör örgütünü yaratmazlardı. Dünyayı kaosa sürüklemezlerdi. Türkiye, 100 yıl önce olduğu gibi parçalanmak istenen bir ülkedir. 100 sene sonra Sevr Antlaşması&#8217;nın tekrarıyla karşı karşıyayız. O halde bizim buna birlik olarak cevap verme mecburiyetimiz var.</p>
<p>O halde beka sorunu dediğimiz şey bu. Var olmaya devam etmek, parçalanmamak, şehir devletleri halinde gelmemek. Mesele budur; yani Amerika, Çin, Rusya, Almanya, Fransa, İngiltere var olmak için nasıl çalışıyorsa biz de öyle çalışacağız. İran&#8217;a da yapmak istedikleri şey bu. Bütün Müslüman ülkelerini bu hale getirmeye çalışıyorlar.</p>
<p><strong>SÖYLEŞİ AYNUR BAYRAM</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-istanbul-izmir-guneydogu-devleti-yaratmak-istiyorlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Leyla Şahin Davası</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/leyla-sahin-davasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/leyla-sahin-davasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Jun 2019 11:45:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Cübbeli Ahmet Hoca]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Görmez]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11167</guid>

					<description><![CDATA[Servis Edilen Dosya Cübbeli Ahmet, neredeyse tüm hayatını sünnetin ve hadisin anlaşılmasına ve savunmasına hasreden Görmez Hoca’yı, hem de vaaz kürsüsünde, cemaatin önünde sünnet münkiri ilan etti. Hoca cevap vermedi. Hâlbuki Hoca’nın aksini ispat sadedinde söyleyeceği çok şey, göstereceği çok şahit vardı. Aklıma 1990’lı yılların başında Mısırlı gazeteci Ebu Reyye’nin sünnet ve hadise yönelik pek çok saldırı içeren kitabına karşı Görmez Hoca’nın, yakın dostu M. Emin Özafşar ile birlikte sünneti savunmak için dilimize kazandırdığı Muhammed Ebu Şehbe’nin sünneti müdafaa eden iki ciltlik kitabı geldi mesela. “Sünnet inkârcısı” ama aynı zamanda sünnet uzmanı Görmez, sünneti savunmak için iki ciltlik bir sünnet müdafaası kitabını tercüme etmişti. Cübbeli Ahmet, Görmez Hoca’yı sünnet münkiri ilan ettiği konuşmasını yaparken, önünde Hoca’nın bir makalesi duruyordu. Hem de sünneti savunmak için yazılmış bir makaleydi bu. Daha doğrusu Marmara İlahiyat’ta, büyük hocaların da hazır olduğu bir ilmi toplantıda Hoca’nın yaptığı bir konuşmanın deşifresiydi. Aslında Cübbeli’nin, Hoca’yı sünnet düşmanı ilan ettiği makale bizzat bir sünnet müdafaasıydı. Ama makalenin tamamını okumadığı açıktı. Konuşmanın/yazının içinden cımbızla çektiği bir cümleden hareketle Hoca’yı sünnet münkiri ilan ediyordu. Daha doğrusu makaleyi ve cımbızlanmış cümleyi de kendisine gönderilen, servis edilen bir dosyadan okuyordu. O dosyayı kimin gönderdiğini, yani operasyonu kimin yönettiğini de gayet iyi biliyordum. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Servis Edilen Dosya</strong></p>
<p>Cübbeli Ahmet, neredeyse tüm hayatını sünnetin ve hadisin anlaşılmasına ve savunmasına hasreden Görmez Hoca’yı, hem de vaaz kürsüsünde, cemaatin önünde sünnet münkiri ilan etti. Hoca cevap vermedi. Hâlbuki Hoca’nın aksini ispat sadedinde söyleyeceği çok şey, göstereceği çok şahit vardı. Aklıma 1990’lı yılların başında Mısırlı gazeteci Ebu Reyye’nin sünnet ve hadise yönelik pek çok saldırı içeren kitabına karşı Görmez Hoca’nın, yakın dostu M. Emin Özafşar ile birlikte sünneti savunmak için dilimize kazandırdığı Muhammed Ebu Şehbe’nin sünneti müdafaa eden iki ciltlik kitabı geldi mesela. “Sünnet inkârcısı” ama aynı zamanda sünnet uzmanı Görmez, sünneti savunmak için iki ciltlik bir sünnet müdafaası kitabını tercüme etmişti.</p>
<p>Cübbeli Ahmet, Görmez Hoca’yı sünnet münkiri ilan ettiği konuşmasını yaparken, önünde Hoca’nın bir makalesi duruyordu. Hem de sünneti savunmak için yazılmış bir makaleydi bu. Daha doğrusu Marmara İlahiyat’ta, büyük hocaların da hazır olduğu bir ilmi toplantıda Hoca’nın yaptığı bir konuşmanın deşifresiydi.</p>
<p>Aslında Cübbeli’nin, Hoca’yı sünnet düşmanı ilan ettiği makale bizzat bir sünnet müdafaasıydı. Ama makalenin tamamını okumadığı açıktı. Konuşmanın/yazının içinden cımbızla çektiği bir cümleden hareketle Hoca’yı sünnet münkiri ilan ediyordu. Daha doğrusu makaleyi ve cımbızlanmış cümleyi de kendisine gönderilen, servis edilen bir dosyadan okuyordu. O dosyayı kimin gönderdiğini, yani operasyonu kimin yönettiğini de gayet iyi biliyordum. Çünkü o saçma sapan iddiaları içeren dosya bana da gelmişti. Benim gibi nicelerine de gönderildiğini biliyorum.</p>
<p>Ankara İlahiyat’ta derslerimize girerken bize sünnet ve hadisi o sevdirmişti hâlbuki. Sünnete itiraz yönelten ve kafamızı karıştıran sorulara daima o cevap veriyordu. Ama şimdi aynı Hocamız sünnet ve hadis münkirliği ile suçlanıyordu. Bu apaçık bir iftira, bir bühtandı. Bu kabul edilebilir bir şey değildi. Ama aklımın almadığı şey Görmez Hoca’nın “hadi oradan, sen beni böyle bir şeyle nasıl suçlarsın, ne haddine” dememesiydi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Leyla Şahin Davası</strong></p>
<p>Bir gün sosyal medyada Cübbeli’nin bir videosu önüme düştü. Cübbeli yine kürsüdeydi, yine cemaate vaaz ediyordu (şov ve stand–up tarzında vaaz mı deseydim, bilemedim) ve önünde de yine Hoca’nın bir makalesi vardı. Bu kez Hoca’yı başörtüsünü inkâr etmekle suçluyordu. Yine bir makalenin içinden bir cümleyi cımbızlayarak bunu yapıyordu besbelli. İçimden “Hoca bu sefer dayanamaz, usturuplu bir cevap verir buna” dedim. Çünkü Hoca’nın, Cübbeli’nin söz konusu ettiği makaleyi, başörtüsünü savunmak için, hem de 28 Şubat’ın o zor günlerinde kaleme aldığını biliyordum. Aynı şekilde bu makalenin Avrupa Birliği mahkemelerinde Leyla Şahin davası görülürken; karar verecek hakimlere, Hristiyanlıkta, Yahudilikte ve İslam dininde başörtüsünün varlığını ispatlamak için yazdığını da öğrenmiştim.</p>
<p>Aynı makalenin o günlerde, Erzurum İlahiyat’ta “Takva Elbisesi” başlığı altında, başörtüsünü reddeden bir hocaya cevaben kaleme alındığından da haberdardım. Makalenin her satırında, başörtüsü ile ilgili olumsuz pek çok düşünceye cevap verildiğini de biliyordum. İşte o Hocamız, başörtüsünü müdafaa ettiği bir makalesi dayanak gösterilerek başörtüsüne karşı olmakla suçlanıyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>“Eğer Hazret–i Peygamber Bu İstismarı Görseydi Bunları Yasaklardı”</strong></p>
<p><strong> </strong>17–25 Aralık süreçlerinde FETÖ’cülerin FETÖ’yü, Adnancıların Adnan Oktar’ı mehdi ilan etmeye çalıştıkları bir zaman diliminde Görmez Hoca, Diyanet İşleri Başkanı sıfatıyla NTV’ye çıktı ve bunlara cevap mahiyetinde Mehdilik ile ilgili bir açıklama yaptı. Hoca yayında, Mehdilik meselesinin bir iman esası olmadığını, Kur’an’da bu konuda herhangi bir ayetin bulunmadığını, Buhari ve Müslim’de de ‘Mehdi’nin geleceğine dair sahih bir hadisin yer almadığını ifade etti. Hoca’nın tespitleri ilmi olarak doğruydu. “İslam’da Mehdilik yoktur” da dememişti üstelik.  (Ki 15 Temmuz’dan sonra Görmez Hoca, FETÖ için “sahte Mehdi hareketi” ifadesini kullandığında, Mehdiliğe karşı olanlar, “ne yani, Mehdi’nin sahihi mi varmış” diye suçlayacaklardı. O da ayrı bir mesele.) İşte bu yayın sonrası Cübbeli, yine aynı vaaz kürsüsünde, aynı çirkin üslupla ve tribünlere oynayan aynı şovmen edasıyla Hoca’yı yine hadis münkiri ilan etti.</p>
<p>Günlerden bir gün Lalegül TV’yi izliyorum. Kürsüde yine Cübbeli vardı. –Zaten pek başkasının bu kanalda konuştuğuna da denk gelmedim.– Doğal olarak ve beklendiği üzere konu yine Mehmet Görmez’di. Söze aynen şöyle başladı Cübbeli:</p>
<p>“Bakalım Mehmet Görmez bu sefer neler yumurtlamış. Bakalım Görmez yine ne haltlar karıştırmış.”</p>
<p>Bayağı, ucuz ve zerre kadar iyi niyet emaresi taşımayan bir üslupla&#8230; Bu kez Görmez Hoca’ya, Sakal–ı Şerif ile ilgili sorulan bir soruya Habertürk gazetesine verdiği bir cevap üzerinden saldırıyordu. Eleştiri demiyorum, reddiye demiyorum, en ufak bir ahlaki kaygı taşımayan bir saldırı söz konusuydu.</p>
<p>Kulaklarıma inanamadım, bir Müslüman olarak utandım. Bir vaaz kürsüsünde, hem de bu ülkenin Diyanet İşleri Başkanı ile ilgili bu kadar bayağı ve düşük bir dil nasıl kullanılabiliyordu? Başkanlığı geçtik, bir Müslüman ilim adamıyla ilgili bu kadar kindar ve bayağı bir üslup nasıl kullanılabiliyordu, havsalam almıyordu.</p>
<p>Dahası o kadar sarıklı cübbeli insan da bir Müslümanın onuruyla, şahsiyetiyle alay edilirken kahkahalarla gülüyordu. Ama nasıl bir üslup, daha doğrusu üslupsuzluk! Bu adamdaki öfkenin sebebi neydi, nasıl böyle bir kin ve öfke biriktirmişti? Bu Görmez Hoca nefreti nereden kaynaklanıyordu? Diyanet’te şu kadar yıl hizmet etmiş, Mescid–i Aksa’da hutbe okumuş, Diyanet’in imajını düzeltmek için büyük emekler vermiş olan Görmez Hoca neden hedef tahtasına konuluyordu? Akıl alır gibi değildi.</p>
<p>Bunun üzerine önce gazetedeki röportaja baktım. Gazeteci, Sakal–ı Şerif’le ilgili istismarları soruyordu Hoca’ya. O sıralarda da Çeçenistan Devlet Başkanı Kadirov,  sahih olup olmadığına bakmadan, dünyanın her yerinden fahiş paralar ödeyerek Sakal–ı Şerifler topluyordu. Bunun için de ülkesinde büyük büyük toplantılar yapıyor, insanlar da sıraya girerek önce Sakal–ı Şerifleri sonra da başkanın ellerini öpüyorlardı.</p>
<p>Cübbeli Ahmet’in kendisi de Sakal–ı Şerif’in bir tanesini su dolum tesislerine katarak paketliyor, kutsal su gibi Sinan Erdem Spor Salonu’nda milleti toplayıp adeta kutsal törenler yapıyordu. Bunlara karşı da Görmez Hoca, gazeteye sadece şöyle demişti: “Eğer Hazret–i Peygamber bu istismarı görseydi bunları yasaklardı.”</p>
<p>Bu kadar. Aslında durum daha sert bir tepkiyi de hak ediyordu ama Hoca o narin üslubuyla sadece bu kadarını söylemişti. Gayet nazik ve nezih bir şekilde. İşte Lalagül’de bu söz üzerinden Cübbeli, pervasızca ve edep sınırlarının dışına çıkarak Hoca’ya hakaretler ve iftiralar yağdırmaya başladı. İnanılır gibi değildi.</p>
<p>Tabii olay burada bitmedi. Birkaç hafta sonra Cübbeli Ahmet, bu sözlerinden dolayı milletin huzurunda Görmez Hoca’dan özür diledi. Ancak sözlerine koca bir yalanla başladı. Daha doğrusu bir yalanla başladığını sonradan öğrendik.</p>
<p>Dedi ki; “Diyanet İşleri Başkanı beni aradı, bu sözleri bana yakıştıramadığını söyledi. Bundan dolayı da ben kendisinden özür diliyorum. Ama fikirlerine reddiye hakkım bakidir.”</p>
<p>Yalanı da şu idi: Meğer Hoca onu hiç aramamış, Mehmet Talu Hoca kendisine gitmiş ve yaptığının yanlış olduğunu söylemiş. Oradan da Talu Hoca’nın telefonuyla Görmez Hoca’yı aramışlar. Olay bu şekilde gerçekleşmiş ama o, “Görmez, beni aradı” diye yalan söylemekten çekinmemişti.</p>
<p>Aynı röportajda Hoca, DEAŞ terör örgütünü değerlendirirken, “bunların fiten hadisleri olarak bilinen bazı rivayetler üzerine meşruiyetlerini bina ettiklerini ve fiten hadislerinin de sorunlu olduğunu” söylemişti. Hoca’nın bununla, en çok uydurma rivayetin fiten hadisleri arasına karıştırıldığını kastettiğini biliyordum. Derslerde defalarca dinlediğim bir şeydi bu çünkü. Bu derslerinde Süfyani, Kahtani, Yecüc–Mecüc, Dabbetülarz, Mehdi, Mesih gibi kıyamet alametleri arasında ne çok uydurma haberlerin girdiğini söylüyordu her seferinde. Hatta bunu söylerken bize imtihan sorusu olarak yönelttiği Nuaym b. Hammad‘ın Kitabu’l–fiten’ini kastettiğini de tahmin edebiliyordum. Ama kime anlatacaksın ki bunları. Hem anlatmak için karşında dinlemeye hazır bir insan olması gerekmez mi? Bir iyi niyet, anlamak isteyen biri en azından. Ama yoktu işte.</p>
<p>Cübbeli bu sözler üzerine Hoca’yı, “Allah’ı, Peygamberi tanımamak”la suçluyordu. Açık bir şekilde tekfir ediyordu Hoca’yı. Görmez Hoca’nın, Peygamber’in gaybı bilemeyeceğini iddia ettiğini de eklemekten geri durmuyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Profesör Söylüyordu İşte, Yalan mı Konuşacaktı Yani</strong></p>
<p>Ve derken Hoca’nın Diyanet’ten ayrılık zamanı yaklaştı. Artık ciddi ciddi Hoca’nın başkanlıktan ayrılacağı haberleri medyaya düşmeye başlamıştı. Cübbeli bu sefer, yanına sabıkalı bir ortak da alarak saldırılarına devam etti. Türkiye’de yüz binlerce insanı mağdur eden, din istismarı yaparak büyüyen sicili bozuk ve aynı zamanda derin bir yapıya sahip olan İhlas grubunu, önce gerçek ehl–i sünnet bir cemaat olarak ilan etti, sonra da onları yanına alarak Hoca’ya karşı yeni bir cephe açtı.</p>
<p>Yıllarca biriktirdiği bütün yalan ve iftiraları ısıtıp ısıtıp gündeme getiriyor ve en ufak bir vicdan ve adalet kaygısına kapılmadan saldırılarını sürdürüyordu. Bu arada yanına sözüm ona ehl–i sünnetçi (!) bir tarihçi de buldu. O anlamıyordu bu işlerden ama olsun isminin başında “prof” yazıyordu ya, bu yeterdi. Tetikçilik için de biçilmiş kaftandı. Bir o koşuyordu TGRT’ye, bir diğeri koşuyordu Lalegül TV’ye.</p>
<p>Bu kez Kutlu Doğum Haftası üzerinden saldırıyorlardı Hoca’ya. Güya Diyanet 30 yıldır FETÖ’nün doğum gününü Peygamberimizin doğum günü olarak millete yutturuyormuş. Aman Allah’ım, bu ne vahim iddiaydı. Peki, bir kanıtları, ispat mahiyetinde bir belgeleri var mıydı? Yoktu ama koca(!) profesör söylüyordu işte, yalan mı konuşacaktı yani.</p>
<p>Ama hayret, Mehmet Görmez Hoca buna cevap verdi. “Bu doğru değildir, 30 yıldır bunu yapan bir kurumun topluma verecek hiçbir şeyi olmaz. Diyanet bu iddia ve iftirayı kabul ederse FETÖ ile mücadelede inandırıcılığını kaybeder” dedi.</p>
<p>Hoca cevap verdi ama anlaşılan iş işten geçmişti. Çünkü ona kulak veren kimse yoktu. Kendi ifadesiyle “ne boğazlarına kadar bid’at ve hurafeye bulaşanlar” ona kulak vermeye niyetliydi ne de sümük ve tükürük üzerinden Allah Rasulu’nu anlamaya/ anlatmaya kalkışan, bu seviyesizlik düzeyinde Efendimizi diline dolayan Cübbeligiller&#8230;</p>
<p>Sonra Görmez Hoca görevinden ayrıldı. Topluma veda etti ve ilmi çalışmalarına geri döndü. Genel olarak Müslümanlar arasında bir hüzün vardı. İnsanlar neden diye soruyorlardı. Maşer–i vicdan rahatsız olmuştu. Fakat Cübbeli’nin öfkesi dinmemişti. Hâlbuki muradına ermişti, artık muzaffer bir eda ile susmasını bekliyordum ama kini çok büyükmüş demek ki bir türlü yüreği soğumuyordu. Ya da ona görev verenler, –artık kimse onlar– vurmaya devam etmesini istiyorlardı. Hoca’nın ayrılış sürecinde, Cübbeli ne dedi biliyor musunuz? “Diyanet’in başına Görmez’dan daha tehlikelisi gelmemiştir” diye bir açıklama yaptı. Kelimesi kelimesine bunu dedi. İnanabiliyor musunuz?</p>
<p><strong>Dr. Ömer Faruk Özerdem</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/leyla-sahin-davasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güney Kor&#8217;de En Çok İzlenen 10 Film</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/guney-korde-en-cok-izlenen-10-film/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/guney-korde-en-cok-izlenen-10-film/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Jun 2019 11:43:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Film]]></category>
		<category><![CDATA[Güney Kore]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11165</guid>

					<description><![CDATA[(Sıralamada ölçüt olarak bilet sayısı dolayısıyla gişelerde kayıtlı izleyici sayısı dikkate alınmıştır.) &#160; The Admiral: Roaring Currents &#8211; 2014       (명량 / Myeongryang) Yönetmen: Kim Han-min Oyuncular: Choi Min-sik, Ryu Seung-ryong, Cho Jin-woong Tanıtım Videosu: https://www.youtube.com/watch?v=7PBIHkKi0wM   Sayısız ödül almış ve birçok ödüle aday gösterilmiş olan film, bir tarihsel savaş filmi. Tarihte yaşanmış bir deniz savaşını öykülüyor. Savaş, 1597’de küçük bir Kore gücüyle büyük bir Japon donanması arasında gerçekleşiyor ve bu güç orantısızlığına karşın, Kore’nin zaferiyle sonuçlanıyor.  Bir Kore milliyetçiliği filmi. Tek adam yüceltiliyor, sanki askerlerin zafere hiçbir katkıları yokmuş gibi… Kuşkusuz, liderlerin etkisini önemsiz görmemeli; ama bireyci bir tarih yazımına dayanan bir sinemacılık, tarihselliğini yitirip fantastik süper kahraman sinemacılığına dönüşme riski taşıyor. &#160; Extreme Job &#8211; 2019  (극한직업 / Geukan Jigeop) Yönetmen: Lee Byeong-heon            Ryu Oyuncular: Seung-ryong, Lee Hanee, Jin Seon-kyu, Lee Dong-hwi, Gong Myung Tanıtım Videosu: https://www.youtube.com/watch?v=l9Hu3Xocc-g   Vurdulu-kırdılı bir güldürü. Sivil polisler (dedektifler) uyuşturucu çetesini ortaya çıkarmak için tavuk lokantası açarlar, olaylar gelişir. &#160; Along With the Gods: The Two Worlds &#8211; 2017 (신과함께-죄와 벌 / Sin gwa Hamkke &#8211; Joe wa Beol)  Yönetmen: Kim Yong-hwa Oyuncular: Ha Jung-woo, Cha Tae-hyun, Joo Ji-hoon, Kim Hyang-gi Tanıtım Videosu: https://www.youtube.com/watch?v=sD7dmu-IWNw   Bir ağ çizgi-filmine (webtoon) dayanan fantastik drama. Başkişi, ömründe &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>(Sıralamada ölçüt olarak bilet sayısı dolayısıyla gişelerde kayıtlı izleyici sayısı dikkate alınmıştır.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>The Admiral: Roaring Currents &#8211; 2014       (명량 / Myeongryang)</strong></p>
<p>Yönetmen: Kim Han-min</p>
<p>Oyuncular: Choi Min-sik, Ryu Seung-ryong, Cho Jin-woong</p>
<p><strong>Tanıtım Videosu: </strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=7PBIHkKi0wM">https://www.youtube.com/watch?v=7PBIHkKi0wM</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Sayısız ödül almış ve birçok ödüle aday gösterilmiş olan film, bir tarihsel savaş filmi. Tarihte yaşanmış bir deniz savaşını öykülüyor. Savaş, 1597’de küçük bir Kore gücüyle büyük bir Japon donanması arasında gerçekleşiyor ve bu güç orantısızlığına karşın, Kore’nin zaferiyle sonuçlanıyor.  Bir Kore milliyetçiliği filmi. Tek adam yüceltiliyor, sanki askerlerin zafere hiçbir katkıları yokmuş gibi… Kuşkusuz, liderlerin etkisini önemsiz görmemeli; ama bireyci bir tarih yazımına dayanan bir sinemacılık, tarihselliğini yitirip fantastik süper kahraman sinemacılığına dönüşme riski taşıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Extreme Job &#8211; 2019  (극한직업 / Geukan Jigeop)</strong></p>
<p>Yönetmen: Lee Byeong-heon            Ryu</p>
<p>Oyuncular: Seung-ryong, Lee Hanee, Jin Seon-kyu, Lee Dong-hwi, Gong Myung</p>
<p><strong>Tanıtım Videosu: </strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=l9Hu3Xocc-g">https://www.youtube.com/watch?v=l9Hu3Xocc-g</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Vurdulu-kırdılı bir güldürü. Sivil polisler (dedektifler) uyuşturucu çetesini ortaya çıkarmak için tavuk lokantası açarlar, olaylar gelişir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Along With the Gods: The Two Worlds &#8211; 2017 (신과함께-죄와 벌 / Sin gwa Hamkke &#8211; Joe wa Beol)  </strong></p>
<p>Yönetmen: Kim Yong-hwa</p>
<p>Oyuncular: Ha Jung-woo, Cha Tae-hyun, Joo Ji-hoon, Kim Hyang-gi</p>
<p><strong>Tanıtım Videosu: </strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=sD7dmu-IWNw">https://www.youtube.com/watch?v=sD7dmu-IWNw</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bir ağ çizgi-filmine (webtoon) dayanan fantastik drama. Başkişi, ömründe yaptıklarının hesabını öbür dünyada verecektir. 7 suçlama için 7 farklı duruşma yapılacaktır. Mitoloji ve fantastik öğeler ağırlıklı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ode to My Father &#8211; 2014     (국제시장 / Gukjesijang ) </strong></p>
<p>Yönetmen: Yoon Je-kyoon</p>
<p>Oyuncular: Hwang Jung-min, Yunjin Kim, Oh Dal-su</p>
<p><strong>Tanıtım Videosu: </strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=A2sD18Xw7bE">https://www.youtube.com/watch?v=A2sD18Xw7bE</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bir toplumsal tarih filmi. Bir yurttaşın gözünden Güney Kore’de 1950’ler ve sonrası. Filmin bir bölümü, başkişinin maden işçisi olarak çalışmak üzere gittiği Almanya’da geçiyor. Daha sonra başkişi, para kazanmak için bu kez Vietnam-Amerikan Savaşı’na katılır. Orada gerillalar tarafından vurulur, topal kalır. Elbette filmin bu bölümü, Amerikalı-Koreli bakış açısıyla, tek taraflı olarak anlatılmaktadır. Bir Korelinin Vietnam-Amerikan Savaşı’nda ne işi olduğunun sorgulaması yapılmaz. 1980’lerde ise Kuzey’den akrabalarla yeniden kavuşma izleği öne çıkar. Film çeşitli yorumcular tarafından, Güney Kore’nin askeri diktatörlük dönemini mutlu bir dönem gibi gösterip idealleştirmekle eleştiriliyor. Güney Kore 60’lı, 70’li yıllar boyunca askeri cunta altında inim inim inlemişti. Film, bunu yok sayıyor. Yönetmen ise bunu bilinçli olarak yaptığını söyleyerek “özrü kabahatinden büyük” bir noktaya savruluyor. Filmi artık hayatta olmayan annesi ve babası anısına çektiğini, bu nedenle filmdeki anne-babaya kendi anne-babasının adını verdiğini söylüyor. Filmin çok izlenmesi, genel olarak, kuşak filmi niteliğine ve pazarlamacılığa bağlanıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Veteran &#8211; 2015          (베테랑 / Beterang )           </strong></p>
<p>Yönetmen: Ryoo Seung-wan</p>
<p>Oyuncular: Hwang Jung-min, Yoo Ah-in, Yoo Hae-jin, Oh Dal-su</p>
<p><strong>Tanıtım Videosu: </strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=MBj0HOLVQt8">https://www.youtube.com/watch?v=MBj0HOLVQt8</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Vurdulu kırdılı güldürü. Maddi kaynakları sayesinde adaletten kaçan zengin bir suçlunun peşinde dedektif başkişimiz var. Film, zenginlere yönelik sınıfsal tepkinin bir yansıması olarak yorumlanmaya açık; ayrıca filmin çok-izlenirliğinin ardındaki etmenlerden biri de bu olabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>The Thieves &#8211; 2012   (도둑들 / Dodukdeul)</strong></p>
<p>Yönetmen: Choi Dong-hoon</p>
<p>Oyuncular: Kim Yoon-seok, Lee Jung-jae, Kim Hye-soo, Jun Ji-hyun</p>
<p><strong>Tanıtım Videosu:</strong> <a href="https://www.youtube.com/watch?v=28qTsiPhYCI">https://www.youtube.com/watch?v=28qTsiPhYCI</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Vurdulu-kırdılı, ölümlü bir soygun filmi. Birtakım oluşturulur; hedef, elmastır. Üyelerin Güney Koreli olmalarına karşın çoğunlukla Avrupalı adları kullanmaları dikkat çekici. Film, Ocean’s serisi ve benzeri soygun filmlerine fazlasıyla benziyor. Bu açıdan, bu filmi, özgün bir yapım saymak oldukça zor. Daha çok bir taklit, suyunun suyu&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Miracle in Cell No. 7 &#8211; 2013 (7번방의 선물 / 7beonbangui Seonmul)</strong></p>
<p>Yönetmen: Lee Hwan-kyung</p>
<p>Oyuncular: Ryu Seung-ryong, Kal So-won, Park Shin-hye, Oh Dal-su</p>
<p><strong>Tanıtım Videosu: </strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=rAsBlmSIksk">https://www.youtube.com/watch?v=rAsBlmSIksk</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Çoğunlukla hapiste geçen bir güldürü ve aile dramı. Zihinsel engelli bir adam haksız yere suçlanıp hapse atılır. Zekâ yaşı 6’dır. Hapistekiler onu çok severler ve onun en büyük dileğini gerçekleştirmek için ellerinden geleni yaparlar: Küçük kızını görmesini sağlamak… Güldürü olarak ilerleyen film, hüzünlü bitirişiyle izleyiciyi şaşırtıyor. Ayrıca film, adalet sisteminin bozukluğuna ilişkin bir taşlama olarak değerlendirilmeye açık.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Assassination &#8211; 2015 (암살 / Amsal)</strong></p>
<p>Yönetmen: Choi Dong-hoon</p>
<p>Oyuncular: Jun Ji-hyun, Lee Jung-jae, Ha Jung-woo</p>
<p><strong>Tanıtım Videosu: </strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=Hsy-Jto7x2g">https://www.youtube.com/watch?v=Hsy-Jto7x2g</a></p>
<p>(Aynı adlı diğer film için bkz.: <a href="https://www.youtube.com/watch?v=CKFtNsQ78oI">https://www.youtube.com/watch?v=CKFtNsQ78oI</a>  )</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Japon sömürgeciliğine karşı Güney Koreli bağımsızlık savaşçılarını konu alan film. Çin’de bir Japon generale suikast düzenlemeyi planlarlar. Tetiği kadın bir suikastçı çekecektir. Olayların büyük bir bölümü 1933’te geçiyor. Aile draması da var içinde, ikiz kız kardeşler var. Saf değiştiren ajanlar&#8230; Film, Korelerin bölünmesinden öncesini konu alıyor. Koreliler tek millet. Bağımsızlık sonrasında, Güney’de Japon işbirlikçisi Korelilerin ceza almaması, hatta devlet katlarında yükselmesi konusuna girilmesi iyi olmuş. Güney’de bunlar olurken, Kuzey’de buna izin verilmedi. Öte yandan, işbirlikçilerin bu durumu, kanıt ve tanık olmamasından kaynaklanıyor gibi yanlış bir imge oluşturulmuş. Oysa Güney Kore’de birçok Japon işbirlikçisine özellikle dokunulmadı, en başta da burjuvaziye. Bir benzeri 2. Paylaşım Savaşı sonrası Almanyası’nda olmuştu. Almanya’da o dönem neredeyse herkes Nazi. Nazi olmayanlar, öldürülmüş, sürülmüş, hapsedilmiş ya da kaçmış. Böyle olunca Batı Almanya’nın kuruluşunda birçok kilit görevde yine Naziler var. Hele Batı Almanya ordusu, Nazi subay kaynıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Masquerade &#8211; 2012   (광해, 왕이 된 남자          / Gwanghae: Wang-i Doen Namja)</strong></p>
<p>Yönetmen: Choo Chang-min</p>
<p>Oyuncular: Lee Byung-hun, Ryu Seung-ryong, Han Hyo-joo</p>
<p><strong>Tanıtım Videosu: </strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=1TnfM5XWOtI">https://www.youtube.com/watch?v=1TnfM5XWOtI</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Kore tarihinden bir kralın öyküsü. Kral, suikast tehlikesine karşı, kendine benzer birini buldurur. Bu, bir soytarıdır. Kralın korktuğu başına geldiğinde, zehirlendiğinde, onun yerine soytarıyı geçirirler. Emekçi halkın içinden çıkmış olan soytarı kral (kral görünümlü soytarı), ülkeyi çok daha iyi yönetir. Herkesin sevgisini kazanır. Fakat kimi saraylılar bundan hoşnut değildir. Kralın sırrını öğrenirler ve sonunda asıl kralı yeniden tahta oturturlar. Film, alttan alta otoriter yönetimleri eleştirmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Along with the Gods: The Last 49 Days &#8211; 2018     (신과함께-인과 연 / Sin-gwa-hamkke &#8211; Ingwa Yeon)         </strong></p>
<p>Yönetmen: Kim Yong-hwa</p>
<p>Oyuncular: Ha Jung-woo, Joo Ji-hoon, Kim Hyang-gi, Ma Dong-seok, Kim Dong-wook</p>
<p><strong>Tanıtım Videosu: </strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=IfzZYija-wM">https://www.youtube.com/watch?v=IfzZYija-wM</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Önceki filmin devamı. Yine Azrail (tırpanlılar) anlatısı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Prof. Dr. Ulaş Başar GEZGİN </strong></p>
<p><strong>ulasbasar@gmail.com</strong></p>
<p><strong>Twitter: ProfUlas</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/guney-korde-en-cok-izlenen-10-film/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
