<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Polemik &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/kategori/polemik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sat, 01 Jun 2019 10:04:46 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Polemik &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Maalesef El Lokması Yemişlere Halen Muhtacız</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/maalesef-el-lokmasi-yemislere-halen-muhtaciz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/maalesef-el-lokmasi-yemislere-halen-muhtaciz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İyidiker]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jun 2019 12:07:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<category><![CDATA[Beşir İyidiker]]></category>
		<category><![CDATA[El Lokması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10956</guid>

					<description><![CDATA[Çocuklarına el lokması yedirmek söz konusu olduğunda ülkelerin durumu da ana-babalardan pek farklı değil. Kendi çocuklarını doyuramayan milletler de çocuklarını evlatlık veren ana-babaların yaptıklarına benzer bir şeyler yapıyorlar. Böyle milletler, çocukların kimin lokmasını yemişse icabında onun kılıcını çalacağını biliyorlar ama yapabilecekleri pek fazla bir şey de yok.  Kaybolan çocuğunu kaybolduğu gün bulamayıp da bir gün sonra bulan adam “Bu çocuk el lokması yemiştir, artık bu çocuktan hayır gelmez” diyerek çocuğunu bulanı mükâfatlandırmayı reddetmiş ama çocuğunu da kaldırıp atmamıştır herhalde. Çocuğunu doyuracak kadar ekmeği olmayan ana-babalar çocuklarını ölüme mi terk ediyorlar? Tabii ki hayır. Ne yapıyorlar ya? Evlatlık veriyorlar. Doyuramadığı için kendi çocuklarını evlatlık veren ana-babalar da çocukları bir gün gelip kendilerini bulsa bile bu çocukların kendilerinden ziyade onu besleyip büyütenlerin çocuğu oldukları gerçeğiyle yüzleşiyorlar. Her iki durumda da ana-babalar böyle evlatları ne atabilirler ne de satabilirler. Çocuklarına el lokması yedirmek söz konusu olduğunda ülkelerin durumu da ana-babalardan pek farklı değil. Kendi çocuklarını doyuramayan milletler de çocuklarını evlatlık veren ana-babaların yaptıklarına benzer bir şeyler yapıyorlar. Böyle milletler, çocukları kendilerine rağmen veya kendilerinin muvafakatiyle el lokması yemişse, böyle çocukların kimin lokmasını yemişse icabında onun kılıcını çalacağını biliyorlar ama yapabilecekleri pek fazla bir şey de yok. “Ye Yavrum, Ye ki Büyüyesin” Yetişkin vatandaşlarını &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Çocuklarına el lokması yedirmek söz konusu olduğunda ülkelerin durumu da ana-babalardan pek farklı değil. Kendi çocuklarını doyuramayan milletler de çocuklarını evlatlık veren ana-babaların yaptıklarına benzer bir şeyler yapıyorlar. Böyle milletler, çocukların kimin lokmasını yemişse icabında onun kılıcını çalacağını biliyorlar ama yapabilecekleri pek fazla bir şey de yok. </b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Kaybolan çocuğunu kaybolduğu gün bulamayıp da bir gün sonra bulan adam “Bu çocuk el lokması yemiştir, artık bu çocuktan hayır gelmez” diyerek çocuğunu bulanı mükâfatlandırmayı reddetmiş ama çocuğunu da kaldırıp atmamıştır herhalde. Çocuğunu doyuracak kadar ekmeği olmayan ana-babalar çocuklarını ölüme mi terk ediyorlar? Tabii ki hayır. Ne yapıyorlar ya? Evlatlık veriyorlar. Doyuramadığı için kendi çocuklarını evlatlık veren ana-babalar da çocukları bir gün gelip kendilerini bulsa bile bu çocukların kendilerinden ziyade onu besleyip büyütenlerin çocuğu oldukları gerçeğiyle yüzleşiyorlar. Her iki durumda da ana-babalar böyle evlatları ne atabilirler ne de satabilirler. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Çocuklarına el lokması yedirmek söz konusu olduğunda ülkelerin durumu da ana-babalardan pek farklı değil. Kendi çocuklarını doyuramayan milletler de çocuklarını evlatlık veren ana-babaların yaptıklarına benzer bir şeyler yapıyorlar. Böyle milletler, çocukları kendilerine rağmen veya kendilerinin muvafakatiyle el lokması yemişse, böyle çocukların kimin lokmasını yemişse icabında onun kılıcını çalacağını biliyorlar ama yapabilecekleri pek fazla bir şey de yok. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b> “Ye Yavrum, Ye ki Büyüyesin”</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Yetişkin vatandaşlarını başka ülkelere çalışmaya göndererek, gençlerini başka ülkelerin yardım kuruluşlarının sağladığı burslarla eğitim için yabancı ülkelerdeki okullarda eğiterek, kendi vatandaşlarının yabancı ülkelerin sağladığı imkânlarla iş kurmasına tahammül ederek, kendi vatandaşlarının yabancılar tarafından ödüllendirilmelerine ‘hayır’ diyemeyerek ve daha birçok yolla fakir ülkelerin insanları şöyle veya böyle el lokması yiyor. Yabancılar da aptal değiller ya, kendilerinin kılıcını en iyi çalacak olanları seçiyorlar. Hatta bazı fakir ülkelerdeki yüze gelir bütün işadamları, siyasetçiler, askerler, akademisyenler, sanatçılar ve hatta sporcular bu ‘el lokması yemişler’ arasından çıkıyor. Ne demişler? “Ye yavrum, ye ki büyüyesin.” </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Senin ekmeğini yiyenler tam doymazlarsa elin tam doyurdukları senin yarı aç-yarı tok beslediklerine her alanda fark atar. Para onlarda, iyi tahsil onlarda, beceri onlarda, kariyer onlarda&#8230; Hatta boy-posta bile bizim yarı doymuşlara beş basıyorlar. Sonra da biz bunlardan, “Bu memlekette yaşıyorlar ama yerli ve milli olamıyorlar” diye şikâyet ediyoruz. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Yerli ve milli olamayıp el gibi davrandıkları için elbette toplumun tepkisine sebep oluyorlar ve bu tepki onları korkutmuyor da değil ama mevcut pozisyonlarını korumaları da ancak el gibi davranmalarıyla mümkün. Yani bu insanların baltası hâlâ kendilerini besleyenlerin kütüklerinden çıkmış değil. Daha fazlasını verirsek pozisyonlarını yerli ve milli istikamete doğru kaydırmaya başlayabilirler ama onların pozisyonunu değiştirecek kadar imkânımız da maalesef yok. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Her ne kadar kritik zamanlarda başkasının kılıcını çalsalar da sahip oldukları imkân ve kabiliyetlerle ülkemize faydaları hiç yok da değil. Onları atamayız, satamayız. Onlarla olabildiğince barışık olmaktan başka çaremiz yok. Elbette bazen iplerin gerilmemesi mümkün değil ama dikkatli ve sabırlı olursak ipleri koparmayabiliriz. Hatta bazıları kızıp “Terk ederiz bu ülkeyi!” dediklerinde “Canınız cehenneme!” bile diyemiyoruz, demeyelim de zaten. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Şu günlerde sanayici ve işadamı olanlardan dışarıdan para bulup getirmelerini bile bekliyoruz. Güçlerinin farkında oldukları için icabında kanunları bir derece zorlamaktan da geri durmuyorlar. Cezalandırmaya kalktığınızda da dünyayı imdada çağırıyorlar ve üzerimizde baskı kurmayı hakikaten de becerebiliyorlar. Bunların en güçlüsü, Gezi Parkı olaylarında iktidarın tam karşısına geçmeye pek ala cüret edebildi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Peki, bunların zayıf yanları yok mu? Elbette var. Bunların en zayıf yanı toplumun ana gövdesiyle pek de duygudaş olmamalarıdır. Bu sebeple toplumun yabancılaşmışlık ve dışlanmışlık duygusu içinde olan kesimini yanlarına alabilseler bile toplumun asıl gövdesini yanlarında bulamamaktadırlar. Toplumdaki yabancılaşmışlık ve dışlanmışlık duygusu içindeki insanlar azaltılabilirse bu kesimin biraz daha hizaya gelmesi mümkün olabilir. Bu kesimi kesip atmak mümkün değil ama bu kesim bu kadar güçlü iken de Türkiye’nin daha bağımsız hareket etmesi hiç mümkün değil. O halde, bu kesimin yok edilmesine çalışmak yerine, bu kesimin gücünü dengeleyecek daha milli ve yerli unsurları güçlendirmeye gayret etmek daha akılcı görünmektedir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu kesim her alanda artık en önde olduğu ve dışarıdan da güç aldığı için bunlarla rekabet eden daha milli ve yerli kesim bunlarla ancak devlet desteğiyle başa çıkabilir. Bu da daha milli ve yerli olanlar lehine pozitif ayrımcılık demektir. Böyle bir pozitif ayrımcılığı her zaman hukuk temeline oturtma imkânı da yoktur. O halde daha milli ve yerli kesim lehine yapılacak pozitif ayrımcılık ancak hukuk zorlanarak mümkün olabilir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Aklıma sık sık, “Geçmişte sağ iktidarlar dönemindeki gecekondulaşmaya göz yumma ve ANAP hükümetleri döneminde yapılan kooperatiflere piyasa değerinin altında kamu arazisi tahsis edilmesi hukuk zorlanarak yapılan bir çeşit pozitif ayrımcılık mıydı?” düşüncesi uğrayıverir. El lokması ile doymuş kesim daha ziyade batıda ve denize kıyısı olan şehirlerde yaşamaktadırlar. Daha yerli ve milli olan kesimi diğer kesimi dengeleyecek şekilde güçlendirecek uygulamalardan biri de kıyı bölgelerinde çevreyi korumak ve şehirlerin kalitesini iyileştirmek adına, yapılaşmaya ve sanayi tesisleri kurulmasına getirilecek kısıtlamalar olabilir. Böyle bir uygulama sanayinin daha iç kesimlere ve doğuya kaymasını sağlayabilir. Sanayinin ülkenin iç kısmına ve doğusuna kaydırılması da ülkemizin iç kısmında ve doğusunda yaşayan daha yerli ve milli kesime kesinlikle bir saha avantajı kazandıracaktır.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/maalesef-el-lokmasi-yemislere-halen-muhtaciz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mehmet Görmez Hoca’nın Cübbeli Ahmet ile İmtihanı&#8230;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/mehmet-gormez-hocanin-cubbeli-ahmet-ile-imtihani/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/mehmet-gormez-hocanin-cubbeli-ahmet-ile-imtihani/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ömer Faruk Özerdem]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jun 2019 12:06:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<category><![CDATA[Cübbeli Ahmet Hoca]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Görmez]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10951</guid>

					<description><![CDATA[Vaaz ve irşad kürsülerinin bir nevi dedikodu ve polemik mecrası haline dönüştürülmesi, bir nevi tuzun kokması anlamına gelir. Ahlaki yozlaşmanın çaresini, kalbi hastalıkların ilacını elinde bulundurduğunu iddia eden kurumların bizzat bu tür sorunların merkezi haline dönüşmesi ciddi bir tehlikeye işaret eder. Bu çekişmelerin gençlik başta olmak üzere toplumda açtığı yaralar ise üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken önemli bir noktadır. Oldum olası ilahiyatçıların ve din adamlarının din tartışmalarından hoşnut olmamışımdır. İlmi meseleleri sadece ilmi ortamlarda, platformlarda tartışıp çözüme kavuşturmalarını ve daha sonra topluma takdim etmelerini arzu etmişimdir daima. Fakat son yıllarda, özellikle sosyal medya imkânları çoğaldıktan sonra bu tartışmalar garip bir hal aldı. Neredeyse hiç öğretici, düşündürücü bir tartışmaya rastlayamaz olduk. Rahatsızlığımı artıran noktalardan birisi de bu tartışmalarda kullanılan dil ve üsluptur. Çoğu zaman ilmin nezaketine, İslam’ın nezahetine yakışmayan bu üslup beni gerçekten çok huzursuz ediyor. Ama daha üzücü olanı kendisini ahlak ve edep üzerine bina eden tasavvufun müntesibi olduğunu iddia eden bazı insanların da bu tartışmalara bulaşmış olmasıdır. Çünkü vaaz ve irşad kürsülerinin bir nevi dedikodu ve polemik mecrası haline dönüştürülmesi, bir nevi tuzun kokması anlamına gelir. Ahlaki yozlaşmanın çaresini, kalbi hastalıkların ilacını elinde bulundurduğunu iddia eden kurumların bizzat bu tür sorunların merkezi haline dönüşmesi ciddi bir tehlikeye işaret eder. Bu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Vaaz ve irşad kürsülerinin bir nevi dedikodu ve polemik mecrası haline dönüştürülmesi, bir nevi tuzun kokması anlamına gelir. Ahlaki yozlaşmanın çaresini, kalbi hastalıkların ilacını elinde bulundurduğunu iddia eden kurumların bizzat bu tür sorunların merkezi haline dönüşmesi ciddi bir tehlikeye işaret eder. Bu çekişmelerin gençlik başta olmak üzere toplumda açtığı yaralar ise üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken önemli bir noktadır.</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Oldum olası ilahiyatçıların ve din adamlarının din tartışmalarından hoşnut olmamışımdır. İlmi meseleleri sadece ilmi ortamlarda, platformlarda tartışıp çözüme kavuşturmalarını ve daha sonra topluma takdim etmelerini arzu etmişimdir daima. Fakat son yıllarda, özellikle sosyal medya imkânları çoğaldıktan sonra bu tartışmalar garip bir hal aldı. Neredeyse hiç öğretici, düşündürücü bir tartışmaya rastlayamaz olduk. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Rahatsızlığımı artıran noktalardan birisi de bu tartışmalarda kullanılan dil ve üsluptur. Çoğu zaman ilmin nezaketine, İslam’ın nezahetine yakışmayan bu üslup beni gerçekten çok huzursuz ediyor. Ama daha üzücü olanı kendisini ahlak ve edep üzerine bina eden tasavvufun müntesibi olduğunu iddia eden bazı insanların da bu tartışmalara bulaşmış olmasıdır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Çünkü vaaz ve irşad kürsülerinin bir nevi dedikodu ve polemik mecrası haline dönüştürülmesi, bir nevi tuzun kokması anlamına gelir. Ahlaki yozlaşmanın çaresini, kalbi hastalıkların ilacını elinde bulundurduğunu iddia eden kurumların bizzat bu tür sorunların merkezi haline dönüşmesi ciddi bir tehlikeye işaret eder. Bu çekişmelerin gençlik başta olmak üzere toplumda açtığı yaralar ise üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken önemli bir noktadır.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><b>İyi Niyetli Suskunluğunun İstismar Edildiği Açık</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İşte bu yazımda, yaklaşık 5–6 yıldır üzülerek takip ettiğim bir tartışmayı, daha doğrusu tek taraflı bir sosyal medya saldırısını değerlendirmek istiyorum. Tek taraflı diyorum çünkü Cübbeli namıyla şöhret bulan bir zat, neredeyse altı yıldır sürekli ve sistemli bir şekilde eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez Hoca’ya saldırıyor. O saldırıyor ama Görmez Hoca da hiçbir saldırısına cevap vermiyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Görmez Hoca’yı az–çok tanırım; kitaplarını, makalelerini okudum, konuşmalarını hiç kaçırmam. Suskunluğunun onayladığı anlamına gelmediğini de elbette bilirim. Ama Cübbeli durmadan saldırıyor, sistemli ve pervasızca, Hoca da kendisini savunacak o kadar doneye sahipken istikrarlı bir şekilde susuyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Hoca’nın ilmi çerçevede bütün bu ithamlara elbette vereceği cevaplar vardır. Hoca’nın suskunluğu hakkında bulabildiğim tek açıklama şudur: Muhtemeldir ki Hoca, zaten derin bir buhran yaşayan İslami camia içerisinde yeni bir mevzi açmak, yeni bir fitneye meydan vermek istememiştir. Ama Hoca’nın bu iyi niyetli suskunluğunun istismar edildiği de açıktır. Yahut tartışmanın hikmet ve ahlak eksenli yürümemesi, Hoca’yı bu noktaya sürüklemiş olabilir. Çünkü hakikaten iftira ve hakaretleri öyle yenilir yutulur cinsten değil. Bu zatın Hoca’ya yönelik iftira ve ithamlarına birkaç örnek vereyim, o zaman ne dediğim anlaşılır belki. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu meselenin bugünlerde yeniden gündemime girmesine vesile olan iftira ile başlayayım. Cübbeli, sosyal medya hesabında yaptığı bir paylaşımda aleni olarak Hoca’yı “sünnet düşmanı” ilan etti. Aylar önce Anadolu Buluşmaları adlı bir kuruluşun düzenlediği bir sempozyum kitapçığındaki Hoca’ya ait bazı cümleleri de buna delil olarak sundu. Ne demişti Hoca peki? </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Özetle İslam medeniyetinin zenginliğine vurgu yapıyor ve irşad ve tebliğ faaliyetinde bulunanların bir coğrafyaya giderken oraya kendi kültürlerini taşımak yerine ahlak, adalet, ilim ve hikmet taşımalarını ve o insanlara kaybolmuş kültürlerini keşfetmelerine yardımcı olmalarının daha hayırlı olacağını söylüyordu. Ayrıca kısır tartışmalarımızı, hastalıklarımızı da oraya taşımamamız gerektiğini belirtiyordu. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu iyiniyetli ve kardeşçe uyarılardan nasıl bir sünnet düşmanlığı çıkabilirdi ki? Çıkmıyordu da zaten. Sosyal medya hesabındaki bu paylaşımın altına yapılan yorumların yüzde doksanı Cübbeli’ye, “ama kadar da olmaz” cinsindendi. Ama olsun, maksat iftira atmak ve bir algıyı güçlendirmek değil miydi zaten? Cübbeli de bunu yapıyordu nihayetinde. Zaten geriye doğru baktığımda da aşağıdaki örneklerde görüleceği üzere daima bunu yapmıştı. Birkaç tanesini sayayım:</span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>Servis Edilen Dosya</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Cübbeli Ahmet, neredeyse tüm hayatını sünnetin ve hadisin anlaşılmasına ve savunmasına hasreden Görmez Hoca’yı, hem de vaaz kürsüsünde, cemaatin önünde sünnet münkiri ilan etti. Hoca cevap vermedi. Hâlbuki Hoca’nın aksini ispat sadedinde söyleyeceği çok şey, göstereceği çok şahit vardı. Aklıma 1990’lı yılların başında Mısırlı gazeteci Ebu Reyye’nin sünnet ve hadise yönelik pek çok saldırı içeren kitabına karşı Görmez Hoca’nın, yakın dostu M. Emin Özafşar ile birlikte sünneti savunmak için dilimize kazandırdığı Muhammed Ebu Şehbe’nin sünneti müdafaa eden iki ciltlik kitabı geldi mesela. “Sünnet inkârcısı” ama aynı zamanda sünnet uzmanı Görmez, sünneti savunmak için iki ciltlik bir sünnet müdafaası kitabını tercüme etmişti. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Cübbeli Ahmet, Görmez Hoca’yı sünnet münkiri ilan ettiği konuşmasını yaparken, önünde Hoca’nın bir makalesi duruyordu. Hem de sünneti savunmak için yazılmış bir makaleydi bu. Daha doğrusu Marmara İlahiyat’ta, büyük hocaların da hazır olduğu bir ilmi toplantıda Hoca’nın yaptığı bir konuşmanın deşifresiydi.<br />
</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Aslında Cübbeli’nin, Hoca’yı sünnet düşmanı ilan ettiği makale bizzat bir sünnet müdafaasıydı. Ama makalenin tamamını okumadığı açıktı. Konuşmanın/yazının içinden cımbızla çektiği bir cümleden hareketle Hoca’yı sünnet münkiri ilan ediyordu. Daha doğrusu makaleyi ve cımbızlanmış cümleyi de kendisine gönderilen, servis edilen bir dosyadan okuyordu. O dosyayı kimin gönderdiğini, yani operasyonu kimin yönettiğini de gayet iyi biliyordum. Çünkü o saçma sapan iddiaları içeren dosya bana da gelmişti. Benim gibi nicelerine de gönderildiğini biliyorum. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Ankara İlahiyat’ta derslerimize girerken bize sünnet ve hadisi o sevdirmişti hâlbuki. Sünnete itiraz yönelten ve kafamızı karıştıran sorulara daima o cevap veriyordu. Ama şimdi aynı Hocamız sünnet ve hadis münkirliği ile suçlanıyordu. Bu apaçık bir iftira, bir bühtandı. Bu kabul edilebilir bir şey değildi. Ama aklımın almadığı şey Görmez Hoca’nın “hadi oradan, sen beni böyle bir şeyle nasıl suçlarsın, ne haddine” dememesiydi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>Leyla Şahin Davası</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bir gün sosyal medyada Cübbeli’nin bir videosu önüme düştü. Cübbeli yine kürsüdeydi, yine cemaate vaaz ediyordu (şov ve stand–up tarzında vaaz mı deseydim, bilemedim) ve önünde de yine Hoca’nın bir makalesi vardı. Bu kez Hoca’yı başörtüsünü inkâr etmekle suçluyordu. Yine bir makalenin içinden bir cümleyi cımbızlayarak bunu yapıyordu besbelli. İçimden “Hoca bu sefer dayanamaz, usturuplu bir cevap verir buna” dedim. Çünkü Hoca’nın, Cübbeli’nin söz konusu ettiği makaleyi, başörtüsünü savunmak için, hem de 28 Şubat’ın o zor günlerinde kaleme aldığını biliyordum. Aynı şekilde bu makalenin Avrupa Birliği mahkemelerinde Leyla Şahin davası görülürken; karar verecek hakimlere, Hristiyanlıkta, Yahudilikte ve İslam dininde başörtüsünün varlığını ispatlamak için yazdığını da öğrenmiştim. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Aynı makalenin o günlerde, Erzurum İlahiyat’ta “Takva Elbisesi” başlığı altında, başörtüsünü reddeden bir hocaya cevaben kaleme alındığından da haberdardım. Makalenin her satırında, başörtüsü ile ilgili olumsuz pek çok düşünceye cevap verildiğini de biliyordum. İşte o Hocamız, başörtüsünü müdafaa ettiği bir makalesi dayanak gösterilerek başörtüsüne karşı olmakla suçlanıyordu. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>“Eğer Hazret–i Peygamber Bu İstismarı Görseydi Bunları Yasaklardı”</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1"> 17–25 Aralık süreçlerinde FETÖ’cülerin FETÖ’yü, Adnancıların Adnan Oktar’ı mehdi ilan etmeye çalıştıkları bir zaman diliminde Görmez Hoca, Diyanet İşleri Başkanı sıfatıyla NTV’ye çıktı ve bunlara cevap mahiyetinde Mehdilik ile ilgili bir açıklama yaptı. Hoca yayında, Mehdilik meselesinin bir iman esası olmadığını, Kur’an’da bu konuda herhangi bir ayetin bulunmadığını, Buhari ve Müslim’de de ‘Mehdi’nin geleceğine dair sahih bir hadisin yer almadığını ifade etti. Hoca’nın tespitleri ilmi olarak doğruydu. “İslam’da Mehdilik yoktur” da dememişti üstelik.<span class="Apple-converted-space">  </span>(Ki 15 Temmuz’dan sonra Görmez Hoca, FETÖ için “sahte Mehdi hareketi” ifadesini kullandığında, Mehdiliğe karşı olanlar, “ne yani, Mehdi’nin sahihi mi varmış” diye suçlayacaklardı. O da ayrı bir mesele.) İşte bu yayın sonrası Cübbeli, yine aynı vaaz kürsüsünde, aynı çirkin üslupla ve tribünlere oynayan aynı şovmen edasıyla Hoca’yı yine hadis münkiri ilan etti. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Günlerden bir gün Lalegül TV’yi izliyorum. Kürsüde yine Cübbeli vardı. –Zaten pek başkasının bu kanalda konuştuğuna da denk gelmedim.– Doğal olarak ve beklendiği üzere konu yine Mehmet Görmez’di. Söze aynen şöyle başladı Cübbeli: </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">“Bakalım Mehmet Görmez bu sefer neler yumurtlamış. Bakalım Görmez yine ne haltlar karıştırmış.” </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bayağı, ucuz ve zerre kadar iyi niyet emaresi taşımayan bir üslupla&#8230; Bu kez Görmez Hoca’ya, Sakal–ı Şerif ile ilgili sorulan bir soruya Habertürk gazetesine verdiği bir cevap üzerinden saldırıyordu. Eleştiri demiyorum, reddiye demiyorum, en ufak bir ahlaki kaygı taşımayan bir saldırı söz konusuydu. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Kulaklarıma inanamadım, bir Müslüman olarak utandım. Bir vaaz kürsüsünde, hem de bu ülkenin Diyanet İşleri Başkanı ile ilgili bu kadar bayağı ve düşük bir dil nasıl kullanılabiliyordu? Başkanlığı geçtik, bir Müslüman ilim adamıyla ilgili bu kadar kindar ve bayağı bir üslup nasıl kullanılabiliyordu, havsalam almıyordu. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Dahası o kadar sarıklı cübbeli insan da bir Müslümanın onuruyla, şahsiyetiyle alay edilirken kahkahalarla gülüyordu. Ama nasıl bir üslup, daha doğrusu üslupsuzluk! Bu adamdaki öfkenin sebebi neydi, nasıl böyle bir kin ve öfke biriktirmişti? Bu Görmez Hoca nefreti nereden kaynaklanıyordu? Diyanet’te şu kadar yıl hizmet etmiş, Mescid–i Aksa’da hutbe okumuş, Diyanet’in imajını düzeltmek için büyük emekler vermiş olan Görmez Hoca neden hedef tahtasına konuluyordu? Akıl alır gibi değildi.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bunun üzerine önce gazetedeki röportaja baktım. Gazeteci, Sakal–ı Şerif’le ilgili istismarları soruyordu Hoca’ya. O sıralarda da Çeçenistan Devlet Başkanı Kadirov,<span class="Apple-converted-space">  </span>sahih olup olmadığına bakmadan, dünyanın her yerinden fahiş paralar ödeyerek Sakal–ı Şerifler topluyordu. Bunun için de ülkesinde büyük büyük toplantılar yapıyor, insanlar da sıraya girerek önce Sakal–ı Şerifleri sonra da başkanın ellerini öpüyorlardı. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Cübbeli Ahmet’in kendisi de Sakal–ı Şerif’in bir tanesini su dolum tesislerine katarak paketliyor, kutsal su gibi Sinan Erdem Spor Salonu’nda milleti toplayıp adeta kutsal törenler yapıyordu. Bunlara karşı da Görmez Hoca, gazeteye sadece şöyle demişti: “Eğer Hazret–i Peygamber bu istismarı görseydi bunları yasaklardı.” </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu kadar. Aslında durum daha sert bir tepkiyi de hak ediyordu ama Hoca o narin üslubuyla sadece bu kadarını söylemişti. Gayet nazik ve nezih bir şekilde. İşte Lalagül’de bu söz üzerinden Cübbeli, pervasızca ve edep sınırlarının dışına çıkarak Hoca’ya hakaretler ve iftiralar yağdırmaya başladı. İnanılır gibi değildi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Tabii olay burada bitmedi. Birkaç hafta sonra Cübbeli Ahmet, bu sözlerinden dolayı milletin huzurunda Görmez Hoca’dan özür diledi. Ancak sözlerine koca bir yalanla başladı. Daha doğrusu bir yalanla başladığını sonradan öğrendik. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Dedi ki; “Diyanet İşleri Başkanı beni aradı, bu sözleri bana yakıştıramadığını söyledi. Bundan dolayı da ben kendisinden özür diliyorum. Ama fikirlerine reddiye hakkım bakidir.” </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Yalanı da şu idi: Meğer Hoca onu hiç aramamış, Mehmet Talu Hoca kendisine gitmiş ve yaptığının yanlış olduğunu söylemiş. Oradan da Talu Hoca’nın telefonuyla Görmez Hoca’yı aramışlar. Olay bu şekilde gerçekleşmiş ama o, “Görmez, beni aradı” diye yalan söylemekten çekinmemişti.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Aynı röportajda Hoca, DEAŞ terör örgütünü değerlendirirken, “bunların fiten hadisleri olarak bilinen bazı rivayetler üzerine meşruiyetlerini bina ettiklerini ve fiten hadislerinin de sorunlu olduğunu” söylemişti. Hoca’nın bununla, en çok uydurma rivayetin fiten hadisleri arasına karıştırıldığını kastettiğini biliyordum. Derslerde defalarca dinlediğim bir şeydi bu çünkü. Bu derslerinde Süfyani, Kahtani, Yecüc–Mecüc, Dabbetülarz, Mehdi, Mesih gibi kıyamet alametleri arasında ne çok uydurma haberlerin girdiğini söylüyordu her seferinde. Hatta bunu söylerken bize imtihan sorusu olarak yönelttiği Nuaym b. Hammad‘ın Kitabu’l–fiten’ini kastettiğini de tahmin edebiliyordum. Ama kime anlatacaksın ki bunları. Hem anlatmak için karşında dinlemeye hazır bir insan olması gerekmez mi? Bir iyi niyet, anlamak isteyen biri en azından. Ama yoktu işte.<span class="Apple-converted-space">  </span>Cübbeli bu sözler üzerine Hoca’yı, “Allah’ı, Peygamberi tanımamak”la suçluyordu. Açık bir şekilde tekfir ediyordu Hoca’yı. Görmez Hoca’nın, Peygamber’in gaybı bilemeyeceğini iddia ettiğini de eklemekten geri durmuyordu. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>Profesör Söylüyordu İşte, Yalan mı Konuşacaktı Yani</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Ve derken Hoca’nın Diyanet’ten ayrılık zamanı yaklaştı. Artık ciddi ciddi Hoca’nın başkanlıktan ayrılacağı haberleri medyaya düşmeye başlamıştı. Cübbeli bu sefer, yanına sabıkalı bir ortak da alarak saldırılarına devam etti. Türkiye’de yüz binlerce insanı mağdur eden, din istismarı yaparak büyüyen sicili bozuk ve aynı zamanda derin bir yapıya sahip olan İhlas grubunu, önce gerçek ehl–i sünnet bir cemaat olarak ilan etti, sonra da onları yanına alarak Hoca’ya karşı yeni bir cephe açtı. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Yıllarca biriktirdiği bütün yalan ve iftiraları ısıtıp ısıtıp gündeme getiriyor ve en ufak bir vicdan ve adalet kaygısına kapılmadan saldırılarını sürdürüyordu. Bu arada yanına sözüm ona ehl–i sünnetçi (!) bir tarihçi de buldu. O anlamıyordu bu işlerden ama olsun isminin başında “prof” yazıyordu ya, bu yeterdi. Tetikçilik için de biçilmiş kaftandı. Bir o koşuyordu TGRT’ye, bir diğeri koşuyordu Lalegül TV’ye. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu kez Kutlu Doğum Haftası üzerinden saldırıyorlardı Hoca’ya. Güya Diyanet 30 yıldır FETÖ’nün doğum gününü Peygamberimizin doğum günü olarak millete yutturuyormuş. Aman Allah’ım, bu ne vahim iddiaydı. Peki, bir kanıtları, ispat mahiyetinde bir belgeleri var mıydı? Yoktu ama koca(!) profesör söylüyordu işte, yalan mı konuşacaktı yani. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Ama hayret, Mehmet Görmez Hoca buna cevap verdi. “Bu doğru değildir, 30 yıldır bunu yapan bir kurumun topluma verecek hiçbir şeyi olmaz. Diyanet bu iddia ve iftirayı kabul ederse FETÖ ile mücadelede inandırıcılığını kaybeder” dedi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Hoca cevap verdi ama anlaşılan iş işten geçmişti. Çünkü ona kulak veren kimse yoktu. Kendi ifadesiyle “ne boğazlarına kadar bid’at ve hurafeye bulaşanlar” ona kulak vermeye niyetliydi ne de sümük ve tükürük üzerinden Allah Rasulu’nu anlamaya/ anlatmaya kalkışan, bu seviyesizlik düzeyinde Efendimizi diline dolayan Cübbeligiller&#8230;</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Sonra Görmez Hoca görevinden ayrıldı. Topluma veda etti ve ilmi çalışmalarına geri döndü. Genel olarak Müslümanlar arasında bir hüzün vardı. İnsanlar neden diye soruyorlardı. Maşer–i vicdan rahatsız olmuştu. Fakat Cübbeli’nin öfkesi dinmemişti. Hâlbuki muradına ermişti, artık muzaffer bir eda ile susmasını bekliyordum ama kini çok büyükmüş demek ki bir türlü yüreği soğumuyordu. Ya da ona görev verenler, –artık kimse onlar– vurmaya devam etmesini istiyorlardı. Hoca’nın ayrılış sürecinde, Cübbeli ne dedi biliyor musunuz? “Diyanet’in başına Görmez’dan daha tehlikelisi gelmemiştir” diye bir açıklama yaptı. Kelimesi kelimesine bunu dedi. İnanabiliyor musunuz?</span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>İşin İki Tarafı </b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Ben bu tartışmaya, daha doğrusu bitmeyen bu kin ve saldırıya bakınca şunu görüyorum: Bu, bir din gayreti ve hassasiyetiyle yapılıyor olamaz. Çünkü bu saldırıda en ufak bir dini, ahlaki, ilmi kaygı yok. Olsa olsa ya şahsi bir meseleyi dert edinmiştir, bir acısı vardır bir yerlerden. Ya da birilerinden talimat alıyordur. Aynı anda ikisinin olması muhtemel. Bu işin bir tarafı. <span class="Apple-converted-space">   </span></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İşin bir başka tarafı da şudur ki onu da söylemesem hakkaniyetli davranmış olmam: Bence Görmez Hoca bütün bunları hak etmişti. Evet, kesinlikle Cübbeli haksızdı bu itham ve iftiralarında ama Hoca da hak ediyordu bunu. Zira Cübbeli yıllarca, İslam tarihinde hiçbir sapkının kullanmaya cesaret edemeyeği bir dil ve üslup ile vaaz kürsülerinden bidat ve hurafelerini yaydı. Saymakla bitmeyecek kadar çok olan bu sapkın üslubuna birkaç örnek vermekle yetineyim: Mesela sözde birinden naklettiği bir menkıbeye sığınarak –haşa– Allah Teâla’yı tuvalet taşı ile konuşturdu. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Konuyla ilgili aldığı ağır eleştirilere cevap verirken de yine ekranlardan bir ilim adamı (!) edasıyla kaynak gösteriyordu. Ancak büyük bir hevesle verdiği kaynağın müellifi Ebu Temmâm er–Râzî’nin söz konusu rivayetin sonuna düştüğü “bu hadis münkerdir<span class="Apple-converted-space">    </span>notunu ya bilerek gizliyor ya da onu anlayabilecek ilmî bir yeterliliğie sahip değildi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Yine kürsülerden, sakal kesmeyi zinadan ve içkiden daha büyük bir haram olarak anlattı. Şeyhi için “Allah, ete kemiğe büründü, Mahmut diye göründü” dedi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Mesela, “Bir adam kıyamet gününde amelleri tartıldıktan sonra yaka–paça cehenneme götürülürken, “ben Nakşibendiye’nin Halidiye kolundanım” derse, görevli melekler onu serbest bırakırlar” dedi. Gün geldi, zenadikenin uydurup Allah Rasulu’ne iftira olarak isnat ettikleri sözleri pervasızca nakletti. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Başka bir gün, Allah Rasulu’nu Hayber’de –haşa– merkeple konuşturdu, başka bir gün sümük, bevl ve ğayta üzerinden onu anlatmaya kalkıştı. Cübbeli yalnızca Allah Rasulu’ne yalan söz isnat etmekle yetinmedi, aynı zamanda yalan terlik de isnat etti. Nal–i şerif dediği terlikleri vaaz kürsülerinden pazarladı, ekrandan insanlara satmaya çalıştı. Ama tüm bunlar olup biterken ne Görmez Hoca ne de başında olduğu Diyanet ve Din İşleri Yüksek Kurulu herhangi bir açıklama yapma gereği duydu. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Cübbeli’nin pervasızlığını ve ahlaki kaygı taşımayan saldırılarını anlatırken işin bu tarafını da zikretmenin gerekli olduğunu düşünüyorum.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><b>Bu Olayın Bize Gösterdiği Bir Başka Önemli Husus</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Tabii burada Görmez Hoca’nın, Diyanet kurumunu bir tartışmanın içine çekmemek için herhangi bir müdahalede bulunmadığı ve sustuğu açıktır. Genel ilkeler ve külli asıllar üzerinden yaptığı açıklamalarla aslında üzeri örtük bir şekilde bu anlayışla mücadele ettiği de hepimizin malumudur. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bunun yanında Hoca’nın yur içinde ve yurtdışında yoğun çabaları vardı. Diyanet’in mutedil bir İslam anlayışının sesi olması için gecesini gündüzüne kattığına şahit olduk hep beraber. Düzeltilecek o kadar yanlış, el atılacak o kadar çok sorun vardı ki muhtemelen bunu öncelikli bir mesele olarak görmemiştir. Yeni bir cephe açmak istememiştir belki de.<span class="Apple-converted-space">  </span>Dolayısıyla bu eleştirileri hak etti derken, ona biraz haksızlık ettiğimin de farkındayım. Amacım sadece Cübbeli’nin sapkınlığının boyutuna işaret etmektir. Zira Cübbeli fenomeni, malumat yığınına sahip olup sahih bir usule ve müstakim bir üsluba sahip olmayan insanların, dine faydalı olayım derken nasıl zarar verdiklerini göstermesi bakımından üzerinde çalışılması gereken önemli bir örnektir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu olayın bize gösterdiği bir başka önemli husus da tasavvufa ilim, usul ve edep eşlik etmediğinde, onun nasıl yıkıcı ve ifsad edici bir noktaya evrileceğidir. Hâlbuki tasavvuf mahza edeptir. Edebi olmayanın tasavvuftan da bir behresinin olmadığı gün gibi ortadadır.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bir başka önemli nokta da şudur: Cübbelinin eleştirilerine sadece Görmez Hoca maruz kalmıyor tabii. Onun bu yıkıcı ve sert hakaretlerine maruz kalanların tamamının masum olduklarını da söyleyecek değilim. Ama Cübbeli’de usul ve üslup olmayınca diğerleri de hikmetsiz yöntemlerle bir taassup üretiyor ve böylece hikmetten uzak, ifrat ve tefrit olarak adlandırabileceğimiz iki zıt kutup oluşuyor. Bundan da en çok İslam ve Müslümanlar zarar görüyor maalesef.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Son olarak da şunu ifade etmek isterim: </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İslam’da tartışmanın, eleştirinin bir ahlakı vardır. Müslümanlar, aralarındaki tartışmalarda bu ahlaki hassasiyeti asla elden bırakmamalıdır. Hatta sadece kendi aralarında değil gayrimüslimlerle tartışmada bile bu kriteri daima göz önünde bulundurmaları emredilmiştir. Kavl–i leyyini, hikmeti ve mev’ize–i haseneyi öğütlüyor Rabbimiz. Burada sadece Firavun’a gönderilen Hazret–i Musa’ya Allah Teâla’nın verdiği emirleri hatırlatmakla yetineyim.<br />
</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Dolayısıyla mü’minlerin hem davet üsluplarında hem de ihtilaflarında daima bir seviyenin gözetilmesi gerekmektedir. Ama maalesef sosyal medyanın yaygınlaşması ve vaaz kürsülerinin bir mevziye dönüşmesi neticesinde bu ilkelere dikkat edilmediğini üzülerek görüyorum. Cübbeli’nin Görmez Hoca’ya yönelik haksız eleştirilerinde de bu ilkelere zerrece itibar edilmediği ortadadır. Vesselam.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/mehmet-gormez-hocanin-cubbeli-ahmet-ile-imtihani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>‘Azınlıkların Hakları’ Görüşüne Eleştirel Bir Bakış…</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/azinliklarin-haklari-gorusune-elestirel-bir-bakis/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/azinliklarin-haklari-gorusune-elestirel-bir-bakis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Celal Özmen]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jun 2019 12:05:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<category><![CDATA[Azınlık]]></category>
		<category><![CDATA[Azınlık Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalist Sömürgeci]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10949</guid>

					<description><![CDATA[Müslümanlar bu mefhum sebebiyle parçalanınca bela altında, zillet içerisinde yaşamaya ve sürünmeye mahkûm olmuşlardır. Öyle ki; 21. yüzyılın hükümferma olduğu bugün bile bu mefhumun hem insanlığı hem de Müslümanları parçalamaya ve tefrik etmeye matuf olduğunu görüyoruz. Bir kavram olarak Azınlık daha en başından garbi ve dolayısıyla da Batılı bir kavramdır. Bu yüzden de ne İslam’ın ne de Müslümanların azınlık kavramı üzerinde öyle dişe dokunur bir çalışmaları ve emekleri olmamıştır. Denilebilir ki; bu kavram her şeyden önce insanın insandan ayrıştırılması anlamına geldiği ve hem İslami hem de insani bir kavram ol(a)madığı için de hem Müslümanlar hem de İslam tarafından hiçbir zaman benimsenmemiş ve tanınmamıştır. Öte yandan da yabancı dilden alındığı gibi yabancı güçler tarafından da öncelikle Müslümanları sonra da cümle insanlığı yabancılaştırıp parçalamak ve sömürmek maksadıyla kullanılmıştır. Müslümanlar bu mefhum sebebiyle parçalanınca da bela altında, zillet içerisinde yaşamaya ve sürünmeye mahkûm olmuşlardır. Öyle ki; 21. yüzyılın hükümferma olduğu bugün bile bu mefhumun hem insanlığı hem de Müslümanları parçalamaya ve tefrik etmeye matuf olduğunu görüyoruz. Sömürgeci devletler diğer ümmet, halk ve devletlerin işlerine karışmak, onları bölmek ve sömürmek gayesiyle bu mefhumu çok aktif ve keskin bir silah olarak kullanıyorlar. Bunun sayesinde İslam beldeleri üzerinde sinsi amaçlarına ulaşıyorlar. Basit bir ifade olsa da sömürge siyasetinin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Müslümanlar bu mefhum sebebiyle parçalanınca bela altında, zillet içerisinde yaşamaya ve sürünmeye mahkûm olmuşlardır. Öyle ki; </b></span><span class="s1"><b>21. yüzyılın hükümferma olduğu bugün bile bu mefhumun hem insanlığı hem de Müslümanları parçalamaya ve tefrik etmeye </b></span><span class="s1"><b>matuf olduğunu görüyoruz.</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bir kavram olarak Azınlık daha en başından garbi ve dolayısıyla da Batılı bir kavramdır. Bu yüzden de ne İslam’ın ne de Müslümanların azınlık kavramı üzerinde öyle dişe dokunur bir çalışmaları ve emekleri olmamıştır. Denilebilir ki; bu kavram her şeyden önce insanın insandan ayrıştırılması anlamına geldiği ve hem İslami hem de insani bir kavram ol(a)madığı için de hem Müslümanlar hem de İslam tarafından hiçbir zaman benimsenmemiş ve tanınmamıştır. Öte yandan da yabancı dilden alındığı gibi yabancı güçler tarafından da öncelikle Müslümanları sonra da cümle insanlığı yabancılaştırıp parçalamak ve sömürmek maksadıyla kullanılmıştır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Müslümanlar bu mefhum sebebiyle parçalanınca da bela altında, zillet içerisinde yaşamaya ve sürünmeye mahkûm olmuşlardır. Öyle ki; 21. yüzyılın hükümferma olduğu bugün bile bu mefhumun hem insanlığı hem de Müslümanları parçalamaya ve tefrik etmeye matuf olduğunu görüyoruz. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Sömürgeci devletler diğer ümmet, halk ve devletlerin işlerine karışmak, onları bölmek ve sömürmek gayesiyle bu mefhumu çok aktif ve keskin bir silah olarak kullanıyorlar. Bunun sayesinde İslam beldeleri üzerinde sinsi amaçlarına ulaşıyorlar. Basit bir ifade olsa da sömürge siyasetinin “böl, parçala, yut” şeklinde geliştiğini söylemek ve onu bu şekilde vasıflandırmak mümkündür…</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Evet, onların siyaseti böyledir ve bu siyasetin artık hiçbir kimseden saklanacak tarafı da kalmamıştır. Bilinen bir gerçek olarak meydanda durmaktadır. Buna rağmen her nedense salt kullanılışlı bir kavram olarak bile azınlık mefhumunun birçok halk tarafından kabul gördüğünü eklemek gerekiyor. Önce sanki de basit bir kavram olarak konuşulmaya başlayan azınlık kavramı giderek tartışılmaya başlanıyor, kavramın felsefesi yapılıyor, edebiyatı yapılıyor ve sonra da hiç düşünmeden, bu çizgiye nasıl ulaşıldığı hakkında tartışılmadan bir bakıyorsunuz halklar birbirinden ayrılmayı istemeye, “azınlıkların hakları” adı altında türlü türlü fesatlıklarla, birlikte yaşaya gelen ülkeler,<span class="Apple-converted-space">  </span>milletler, memleketler bölünmeye başlıyor…</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">İlginç bir biçimde de sömürgeciler hem bu fikri yayıyorlar hem de bu fikrin arkasında duruyorlar. Ta ki; azınlık adı taşıyan beşeri grup kendiliğinden ayrılmayı istesin, bölünsün, parçalansın…</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Akabinde sömürgeci güçler bu ayrılıkçı gruplara her tür yardımı takdim ediyorlar. Silah, para, mal, uzman, bilgi, ajan, casus olarak yetiştirilmiş liderler ve benzerleri gibi nevzuhur haller çıkıyor ortaya. Aynı anda elde ettikleri sömürgeleri için propaganda ve reklâm yapıyor, onlar için bölgesel ve devletlerarası konferanslar düzenliyor, Birleşmiş Milletler’de, Güvenlik Konseylerinde ve diğer devletlerarası kuruluşlarda kararlar çıkartıyorlar…</span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><b>Çark Sürekli Emperyalist Sömürgecinin Lehine Dönüyor, Döndürülüyor…</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Ne garip , ne hazin ve ne kadar düşündürücü bir süreç değil mi?.. Bir yandan bölünüp parçalanarak güya özgür kılındığı söylene söylene sömürgecinin tuzağına düşürülen onca topluluk diğer yandan sömürgecinin uzun erimli, şeytan işi hesapları birlikte yürütülüyor, topluluklar arasına kin ve nefret tohumları ekiliyor, düşman kuşaklar yetiştiriliyor, denge bozulsa da çark sürekli emperyalist sömürgecinin lehine dönüyor, döndürülüyor…</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Unutmamak gerekir ki sömürge ülkeler üzerinde sömürgecilerin kontrolü süreklidir. Kendi anlayışlarına göre; azınlık grubu içeren memlekete baskı yaparlar sürekli, ambargo uygular, onunla ilişkilerin bazı şekillerini keser, ona müdahale etmek için tehdit eder, dış bankalardaki mal ve paralarına el koyar, yardım ve kredi verme işini durdurur, hava sahasını kapatır ve buna benzer her tür savaş vesile ve üslubu kullanırlar…</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Ayırmak istedikleri halklara milli ve milliyetçi parti ve örgütler kurar, istedikleri şahısları liderler yapmak için onları kamuoyunda meşhur eder, ölmüş dillerini canlandırır, harflerini çizer, gramer kuralarını geliştirir, adlandırdıkları kültür mirasını araştırır, folklorik unsurları abartarak ortaya çıkarıp oynatır ve uyduruk halk müziklerinden tınılar çaldırırlar. Azınlık grup olarak tanıttıkları insanların adet, gelenek, anane ve diğer cahili hususiyetlerini güzel şeyler olarak gösterip öve öve bitiremezler&#8230; </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Dinden yalnız şekil, kılıf ve merasimleri muhafaza etmeye yönelik mitolojiler türetir ve bu mitolojileri de sürekli teşvik ederler. Onlar için milli ve milliyetçi kahramanlıkla dolu tarihler yazarlar, kâğıttan kahramanlar yapıp uçurmaya çalışırlar… Tasarladıkları vatanın sınırlarını çizer, bunun haritasını devletlerarası kuruluşlara ve enformasyon araçlarına dağıtır, değişik renklerle bir bayrak çizer, yeni yeni milli marş ve müzikler uydurup bunları çaldırır, oyalarda oyalarlar…</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Bundan sonrası ise vahimdir artık; azınlık olarak ayrıştırılan ve kopartılan bu halk apayrı bir halk olup bağımsızlığı ve milli kimliği kazanmayı istemeye başlar. Sömürgeci devletler ve BM’ler; “bu halkın kendi geleceğini ve kaderini tayın etmelidir” diye kararlar çıkarttırırlar ve bu kararları siyasi ve iktisadı baskılarla ve gerekirse askeri güçleri kullanarak meri hale getirirler…</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">İşte; azınlık kavramının böylesine bir gerçeği vardır, böyledir azınlık hikâyesi…</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Hikâye böyle olsa da; sömürgeci devletler bu konuda büyük tecrübe ve geniş bilgi edindiler maalesef&#8230; Bu konuda kendilerine yardım eden faktör ise diğer halkların ve özellikle kendilerinin ifade ettikleri gibi; “Üçüncü Dünya Devletleri ve halklarının geri kalması, saf olması ve uyanıklarının az olması”dır… </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Buna bir de sömürgeci devletlerin Makyavelci düşüncelerini eklemek gerekir. Bundan dolayıdır ki diğer halkları aldatmak için en alçak üsluplar kullanmak, yalan söylemek, kandırmak, saptırmak, hile yapmak, tuzak kurmak, doğru olmayan şeylere yönlendirmek, kötü olan konuları cazibeli hale getirmek, sahte propaganda ve reklâm yapmak, yanıltmak, kalpazanlık yapmak, gerçekleri saptırmak veya yarım göstermek gibi gerçek olmayanları gerçek olarak göstermekten geri kalmaz ve çekinmezler…</span></p>
<p class="p2"><span class="s2"><b>Halka Odun Toplatır ve Ateşlerini de Böylece Yakarlar…</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Sömürgeciler nasıl problem çıkartılır ve nasıl istismar edilir bunu çok iyi bilirler; kendileri problemi çıkartır, kurban olacak halka odun toplatır ve ateşlerini de böylece yakarlar… Bu halkı ve diğer halkları bu ateşle yakarlar. Ondan sonra ateşi söndüreceğiz diye müdahale ederler. Kurtarıcı rolü oynarlar. Halkları da bu yakıcı güçlere başvuran, yardım eden ve meselesini çözmek için yılana sarılmak zorunda kalan zavallılar topluluğu olarak sürekli kendi oyun ve hilelerine yönlendirirler. Böylece müdahale haklarını meşrulaştıran sömürgeciler ateşi alevlendirir, insanlık namıyla timsah gözyaşları dökerek ve pis nefesleriyle değişik aldatıcı sloganlar atarak çok sayıda insanı yakar ve arzı tahrip ederler…</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Batı’nın düşünür ve siyasi kimseleri bir mefhum ortaya çıkartmak istedikleri zaman; bakış açıları olan dini hayattan ayırma ve menfaatçilik esasını izlerler. Bu açıdan bakarlar ve buna dayanırlar, bundan nedense hiç vazgeçmezler ve hiç çaktırmadan, bu hususlara doğrudan dikkati çekmeden, sanki objektif bakıyormuşçasına tarif ederek yeni yeni mefhumları ortaya çıkartır veya çıkarttırırlar. Bu nedenle, bütün tarif etme çabaları ve hangi hali nasıl izah ederlerse etsinler izahlar da gerçeğe uygun düşmez…</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Sömürgeciler ve emperyalistler diğerlerine ve özellikle Müslümanlara fikir ihracatı yaparken bütün gerçekleri saptırırlar. Müslümanlara kendi mefhumlarını benimsettirmeye çalışırken İslam’la bağdaştırmaya çalışırlar. Bundan dolayı onların bu sinsi davranışlarını samimi ve uyanık kimseler dışında kimse idrak edemez. Âlim, hoca, şeyh, yazar, çizer, araştırmacı sıfatı taşıyan çok kimsenin onların tuzaklarına düştüklerini görüyoruz. Öyle ki; bazı zamanlar uyuşturulmuş mantık sahibi nice âlim, düşünür, yazar takımından kimseler bu mefhum ve tarifleri sanki pek parlak ilmi icatlar olarak telakki eder ve öyle anlar ve kullanmaya başlarlar&#8230;</span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><b>Raporlara Yansıyanlar</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s2">1991’de BM’nin azınlık mefhumunu tarif etmek için görevlendirdiği Francesco Capotorti 1930 senesinden beri bu mefhumun gelişmesini incelemiştir. BM’ler bu incelemeyi bir raporunda yayınlamıştır. Görevlendirilen bu şahıs Devletlerarası Adalet Mahkemesine istişare şeklinde kendi görüşünü sunmuştur. Sunduğu raporda şu sözler geçmiştir: </span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><i>“Bir grup (azınlık) bir ülkede veya bir bölgede yaşayan birtakım fertlerden oluşup bir ırka mensup olur veya bir dile veya birtakım özel adetlere sahip olurlar. Bir veya birkaç özellik kendilerini birleştirip kendilerine bir kimlik kazandırır. Birbirleriyle dayanışma yaparak kendi geleneklerini korumaya, ibadetlerinin şekline bağlanmaya ve geleneklerinin ruhuna uygun şekilde çocuklarını yetiştirmeye çalışırlar. Aynı anda birbirlerine yardım ederler.”</i> (Francesco Capotorti; Study on the Rights of persons beluging to Ethnic, Religious and Linguistic Minorities United Nations New York 1191)</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">1950’de BM’ne bağlı olan Azınlıkları Koruma ve Ayrımcılığı Önleme Yan Teşkilatı azınlık teriminin manasını sınırlandıran, temel unsurları münakaşa etmek için birkaç toplantı yaparak şu görüşleri ortaya atmıştır: </span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><i>“Azınlık olarak tanınmış gruplar diğer nüfustan ayrı bir ırka mensup olabilir, ayrı dini geleneklere veya ayrı dile veyahut ayrı özelliklere sahip olabilirler&#8230; Böyle gruplar hem milli sahada hem de devletlerarası sahada birtakım icraatlar yapılarak korunmalıdır. Böylece bu gruplar kendi gelenekleri ve özelliklerini koruma ve yerleştirme imkânına sahibi olurlar.” </i>(Athanasia Spilionpoulou Akermak, justifications of Minority Protection in İnternational Law ( London/The Haguc/Boston: Kluner Law İnternational, 1997)</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">BM görevlisi olan Francesco Capotoriti başka bir incelemede birkaç devletin görüş ve fikirlerini aldıktan sonra, bu incelemenin sonucunda şöyle açıklamıştır:</span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><i> “Azınlık tarifine şu unsuru eklemek üzere durmak gerekir: Bir azınlık kendi gelenek ve hususiyetleriyle ilgili kendilerine ait itibarı korumada istekleri göz önünde tutulmalıdır.” </i></span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Bu nedenle şu ifade eklenmiştir: </span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><i>“Azınlığı teşkil eden grup sosyal ve kültürel şahsiyete sahip olur.” </i></span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Ayrıca da şu ifade eklenmiştir: </span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><i>“Azınlık gruplar himaye ihtiyacı vaziyetlerinin zaaflığından, hatta demokratik devletin çerçevesinde konumlarının zayıf olmasından ileri gelir.”</i> (Athanasia Spilionpoulou Akermak, justifications of Minority Protection in İnternational Law ( London/The Haguc/Boston: Kluner Law İnternational, 1997)</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Azınlık manasını sınırlandıran bu unsurlarla beraber yeni şeyler geliştirilmiştir; Bunlar da devletlerarası anlaşmalar ve vesikalarına yansımıştır. Misal olarak; 1993’te Avrupa devletlerinde olan ırkı azınlıkları himaye etmek için “Viyana İlanı” çıkartılmıştır. Bu ilanda şunlar geçmiştir: </span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><i>“Irkı azınlıklar bir devletin sınırları dâhilinde kendi iradesine karşı tarihi hadiseler vuku bulunan gruplardır. Buna benzer azınlıklar ile bu devlet ve bunun vatandaşları arasındaki alakalar daimidir.” </i>(Tanislav Chernichenko, Definition of Minorities) </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Bir başka misal: 18.11.1994’te Torino’da Avrupa Merkezi Projesi’nden Azınlıkların Hukuklarını Koruma Kanunu sadır olmuştur. Bunun birinci maddesi şöyledir: </span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><i>“Irkı veya milliyetçi azınlık ıstılahı; bir devletin diğer nüfuslarından daha az sayıya sahip demektir. Aynı anda bu azınlık grup o devletin vatandaşlarından bir parça teşkil ederler, etnik veya dini veyahut lügavi hususiyetlere sahiptirler. Bu hususiyetler o devletin diğer vatandaşlarınkinden farklı olur. Ayrıca kültürel ve dini gelenekleri korumaya çalışırlar.”</i> (Tanislav Chernichenko, Definition of Minorities)</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Parçalanıp yok olan Sovyetler Birliği’nden ayrılan ülkelerin kurdukları Bağımsız Devletler Teşkilatı’nın 21.10.94’te Moskova’da yaptıkları toplantıda yukarıda Avrupalıların çıkarttıkları tarife benzer bir tarif kullanılmıştır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><i>“Azınlığa mensup olan kişiler sözleşmeye imza atan devletlerin herhangisinde ve herhangi bölgesinde daimi şekilde ikamet ediyorlarsa bu devletlerin vatandaşları sayılırlar. Ancak bu kişiler ırkı veya lugavi veyahut kültürel veyahut dini hususiyetlere sahiptirler. İşte; bunlar bu şekilde devletin diğer nüfusundan ayrı özelliklere malik olurlar.”</i> (Tanislav Chernichenko, Definition of Minorities) </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Bu tarife ek olarak ta şu ifade getirilmiştir: </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">“<i>Bir kimsenin daimi ikametinden veya vatandaşlığından mahrum etmeye yönelik herhangi bir icraat yapmaya müsaade edecek veya teşvik edecek azınlık için herhangi bir tefsir getirmek caiz değildir.”</i> (Bishop Gregorious)</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">BM’nin özel araştırmacısı Capotoriti kendi araştırmasına şöyle ifade eklemiştir:</span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><i>“Azınlıkların sivil durumlarıyla ilgili şikâyetlerine icabet etmemek bunların sivil ve siyasi haklarını çiğnemek demektir.” </i>(Athanasia Spilionpoulou Akermak, justifications of Minority Protection in İnternational Law<span class="Apple-converted-space">  </span>London/The Haguc/Boston: Kluner Law İnternational, 1997)</span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><b>Tezat ve Çelişkiler</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Bütün bu şeytan işi demonik ve plancı azınlık ve azınlık hakları tariflerinde şu hususlar bariz bir şekilde görülür: Batılılar, her memleketin azınlık diye bölünüp parçalanmanın odağına yerleştirdikleri ahalisini bazen ırki veya mikro milliyetçi ayrıştırmalar ile bazen dile dayalı veya dini veyahut adet ve geleneklere dönük saçma sapan deneysel araştırmalarla veyahut kültürle ilgili sakatlanmış tariflerine, ahalinin alt kültür kalıplarında donuklaşmış basit değişkenlerine göre bölerler… </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Halkın değişik gruplar olarak ya da sözgelimi İslam’ın emretmiş olduğu çoğunluktan ziyade çoğulluğa dayalı bir rıza ve gözetme eksenindeki ortak bir potada ermesini kabul etmezler, edemezler… Hatta bundan da ötesinde bütün bu halkaların Allah’ın yaratmış olduğu kardeşler topluluğu olarak bir devlette kaynaşmalarını, bir kültürde entegre olmalarını bile reddederler.</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Azınlık mefhumunun tariflerine son verirken şu noktaya dikkati çekmek istiyoruz: Batı devletleri toprakları üzerinde yaşayan Müslümanların kimliklerini ve kültürlerini reddediyor, dinlerini tanımıyor, kendi potalarında erimelerini, kendi toplumlarında ve kültürlerinde entegre olup uyum sağlamaları için zorluyor ve bu yönde çalışıyorlar. Diğer taraftan da İslam beldelerindeki halkları bölmeye, bunun yanında on üç asırdır kendileriyle kaynaşan ve uyum sağlayan gayrimüslimleri ayırmak için kışkırtmaya gayret sarf ediyorlar. Bu tezat ve çelişki değil midir? Tamamen çifte standart ve taraflı bir uygulamadan başka nedir?.. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Gerçek odur ki; zalimler insaflı ve adaletli olamazlar.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/azinliklarin-haklari-gorusune-elestirel-bir-bakis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kapitalizm Tarihin Sonu mudur?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kapitalizm-tarihin-sonu-mudur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kapitalizm-tarihin-sonu-mudur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İlhan Akkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Apr 2019 21:02:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=9448</guid>

					<description><![CDATA[Cumhuriyet ve o çok övündükleri demokrasiyle insanların krallık yerine, kendi yöneticilerini kendileri seçmeleri insanlara bekleneni vermemiştir. İşçi ve köylülerin yoksullukları devam etmiştir. Karnı doymayanın karnını, içi boş hürriyet, özgürlük ve eşitlik sloganları doyuramadı. Birilerinin servetleri yine feodal beyler gibi artarken, eski rejimde olduğu gibi halkın çoğunluğunun yine karnı doymadı ve halk için bir zorba gitti diğeri geldi. Francis Fukuyama’nın iddia ettiği gibi “dünya tek bir liberal demokrasi ve kapitalist ekonomik düzene gidiyor” iddiası gerçekçi bir tez değildir. Aksine kapitalizmle dünyamız, demokrasi ve insanlık, büyük bir kaosa yani sona doğru gitmektedir. Çok ileri görüşlü olmaya gerek yok. Dünyamız kapitalizmin doymak bilmez hırsları yüzünden zaten iki kez büyük sonu, iki büyük dünya savaşıyla yaşamıştır. Demokrasi, sözlük anlamı olarak halk iktidarı demek olan Yunanca kelimelerden türetilmiştir. Sözlük anlamından da anlaşılacağı gibi, ülke yöneticilerinin halkın seçimiyle belirlendiği bir yönetim biçimidir. Uzun insanlık tarihi boyunca yönetimler, belli ırk ve inanç üstünlüğüne dayalı tek bir aileye bağlı krallıkların elindeydi. Böylece kral ailesinden olmayan veya farklı ırk ve inançtan olan insanların yönetimde söz hakları yoktu. Bu tür feodal yönetim biçiminin en belirgin özelliği ”Hakkın değil, gücün üstün tutulmasıdır.” Ortada güce dayanan bir iktidarın, hükmetme gaspı olduğundan, bu tür yönetimlerde işler hak, hukuk, adalet yerine; iktidarın çıkarlarına uygun bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cumhuriyet ve o çok övündükleri demokrasiyle insanların krallık yerine, kendi yöneticilerini kendileri seçmeleri insanlara bekleneni vermemiştir. İşçi ve köylülerin yoksullukları devam etmiştir. Karnı doymayanın karnını, içi boş hürriyet, özgürlük ve eşitlik sloganları doyuramadı. Birilerinin servetleri yine feodal beyler gibi artarken, eski rejimde olduğu gibi halkın çoğunluğunun yine karnı doymadı ve halk için bir zorba gitti diğeri geldi.</p>
<p>Francis Fukuyama’nın iddia ettiği gibi “dünya tek bir liberal demokrasi ve kapitalist ekonomik düzene gidiyor” iddiası gerçekçi bir tez değildir. Aksine kapitalizmle dünyamız, demokrasi ve insanlık, büyük bir kaosa yani sona doğru gitmektedir. Çok ileri görüşlü olmaya gerek yok. <strong>Dünyamız kapitalizmin doymak bilmez hırsları yüzünden zaten iki kez büyük sonu, iki büyük dünya savaşıyla yaşamıştır. </strong></p>
<p>Demokrasi, sözlük anlamı olarak halk iktidarı demek olan Yunanca kelimelerden türetilmiştir. Sözlük anlamından da anlaşılacağı gibi, ülke yöneticilerinin halkın seçimiyle belirlendiği bir yönetim biçimidir. Uzun insanlık tarihi boyunca yönetimler, belli ırk ve inanç üstünlüğüne dayalı tek bir aileye bağlı krallıkların elindeydi. Böylece kral ailesinden olmayan veya farklı ırk ve inançtan olan insanların yönetimde söz hakları yoktu. Bu tür feodal yönetim biçiminin en belirgin özelliği <strong>”Hakkın değil, gücün üstün tutulmasıdır.”</strong></p>
<p>Ortada güce dayanan bir iktidarın, hükmetme gaspı olduğundan, bu tür yönetimlerde işler hak, hukuk, adalet yerine; iktidarın çıkarlarına uygun bir şekilde güç, baskı ve zora dayalı olarak yürütülür. Bu durum, egoizmin açıkça gözlemlendiği ve zirvede olduğu bir yönetim biçimidir.</p>
<p>Güçlünün ele geçirdiği yönetim ve ülkelerde her şey hakça değil, gücün çıkarları doğrultusunda yönetilirdi. Roma İmparatorluğu’nda Roma vatandaşlarıyla diğer vatandaşların veya hâkim din anlayışındaki kişilerin haklarının diğerleriyle eşit olmadığı gibi.</p>
<p>Aynı durum eski Antik Yunan’da da böyleydi. Bu eşitsizlik, insanların ekonomik gelişmelerinin önüne de büyük engeller koymaktaydı. <strong>Ancak bu durum ülkelerdeki farklı ırk ve dindeki kişilerden ziyade, 18. yüzyılda Aydınlanma Çağı’yla başlayan Sanayi Devrimi ile kral ailesi ve din adamı sınıfı ile yönetime katılamayan varlıklı burjuva sınıfını daha fazla rahatsız etmekteydi.</strong> Bu yönetimlerin altındaki burjuva sınıfı dilediği gibi özgürce atılım yapıp, servetine servet katamıyordu. İngiltere’de 1215’te bu mücadele sonucunda ilan edilen hak ve özgürlükler bildirgesi olan <strong>Magna Carta,</strong> baronlarla kral arasındaki hakları düzenlemiştir.</p>
<p>Böylece varlıklı burjuvaların önderliğinde hürriyet, özgürlük, insan hakları söylemleriyle krallıklar bir bir yıkılıp, önce cumhuriyet ve ilerleyen yıllarda ise özgürlükler daha fazla gelişerek, demokratik yönetimler tüm dünyaya yayıldı. Çünkü cumhuriyet rejimleri de yine tek bir partinin hâkimiyetindeydi. Bir nevi yeni tip bir krallıktı. Ancak değişen fazla bir şey olmadı. Yönetim yine güç sahiplerinin eline geçmektedir. Güç odaklarının çıkarları doğrultusunda gelişmeler oldu. Bunların özgürlüğü kendileri içindi. Çünkü varlıklı burjuva sınıfının asıl amacı hak, hukuk ve özgürlük değildi<strong>. </strong></p>
<p><strong>Kapitalist ekonomik anlayıştan kaynaklanan asıl amaçları, daha fazla varlık sahibi olmaktı. Kitleleri kendi emelleri istikametinde ayaklandırıp, krallıkları yıkıp, hâkimiyetlerini kurduklarında, onlar da krallar gibi göstermelik adalet, özgürlük ve insan hakları sağladılar ve gücün hâkimiyetini yine devam ettirdiler. Bugünün Soros önderliğindeki hak ve özgürlük diyerek yapılan pembe devrimler bunların devamıdır.</strong></p>
<p><strong>İnsanlık Aldatıldı mı?</strong></p>
<p>Büyük halk kitleleri hürriyet, özgürlük, hümanizm ve insan hakları haykırışlarıyla harekete geçirilip, burjuva sınıfının yönetimi ele aldığı 19 ve 20. yüzyıllara bakıldığında, insanlık tarihinde en büyük işgallerin, sömürgeciliğin, köleciliğin ve katliamların bundan sonra olduğu görülecektir. Bu yüzyıllarda neredeyse dünyanın tamamı sömürgeleştirilerek, milyonlarca insan köleleştirildi ve 250 milyon civarında insan katledildi.</p>
<p>20. asrın başında dünyamızın yaşadığı iki büyük kaos, kapitalizmin doymak bilmez hırslarının sonucudur. I. Dünya Savaşı’nda 15 milyon, II. Dünya Savaşı’nda ise 50 milyonu sivil halk olmak üzere toplam 73 milyon insan katledilmiştir. İnsanlık tarihinin tümünde bu kadar vahşi katliamlar olmamıştı.</p>
<p>Bütün bu gelişmeler gösteriyor ki feodalite ve dine isyan eden burjuvazi, kendisi için özgürlük istemiştir. Çünkü feodal güçler, burjuvanın daha fazla maddi güç sahibi olmalarının önünde engel teşkil etmekteydi. <strong>İnsan haklarını, cumhuriyet ve demokrasiyi öne sürerek yönetimi devraldıklarında, aslında kendi önlerindeki engelleri kaldırmış oldular.</strong> Bu yıllarda gelişen Sanayi Devrimi ile kurdukları iş yerlerinde, kendi vatandaşı olan işçileri bile köle gibi karın tokluğuna çalıştırdıklarından dolayı, burjuvazinin bu uygulamalarına karşı çalışan kesimin hürriyet, özgürlük ve insan hakları diyerek tekrar isyan etmeleri bunun en açık delilidir.</p>
<p>Bu isyanlar sonucunda Rusya’da komünist devrimle ve diğer Batı ülkelerinde de zorla bazı sosyal haklar elde edildi. Ama sonunda görüldü ki bunların da özgürlüğü kendileri içindi. Maalesef; “Berlin’de hâkimler var” sözü abartıdan başka bir şey değildir.</p>
<p><strong>Kapitalizm Demokrasinin Düşmanıdır</strong></p>
<p>Dikkat edilirse görülür ki cumhuriyet ve o çok övündükleri demokrasiyle insanların krallık yerine, kendi yöneticilerini kendileri seçmeleri insanlara bekleneni vermemiştir. İşçi ve köylülerin yoksullukları devam etmiştir. Karnı doymayanın karnını, içi boş hürriyet, özgürlük ve eşitlik sloganları doyuramadı. Birilerinin servetleri yine feodal beyler gibi artarken, eski rejimde olduğu gibi halkın çoğunluğunun yine karnı doymadı ve halk için bir zorba gitti diğeri geldi.</p>
<p>Beğenmedikleri dine dayalı feodal yönetimlerde, insanlar arasında gelir farkı bu kadar fazla ve insanlar bu kadar çok sayıda bir yerlere bağımlı değildi. İşin, aşın, elektriğin, suyun, gazın, evin bir yerlere bağımlı ise bunun neresi özgürlüktür ki? Sistem yalnızca ekonomik değil, sosyal ve insani ilişkilerde de birçok problem doğurmuştu.</p>
<p>Bu rejimlerin kurulmasıyla önü açılan ve Sanayi Devrimi ile güçlenen kapitalist seçkinler, kendi ülkesiyle ve ticaretle yetinmeyip, kısa yoldan maddi güçleri arttırmak için diğer dünya ülkelerinin varlıklarına da zorla el koymuştur. Hem de kendi gariban halkları, vatan millet özgürlük duygularıyla cepheye sürülerek.</p>
<p>Fıtratın gereği müspet akılla ulaşılan demokrasi bir yönetim biçimi olarak sözde kalmış olup, pratik hayat olan ekonomiye hâkim bu kapitalist anlayışla adil bir düzen kurulamamıştır. <strong>Çünkü kapitalizm tam bir egoizmdir ve gerçek bir demokrasinin kapitalizmle beraber yaşaması mümkün değildir. </strong></p>
<p>Bu ekonomik anlayışın <strong>“Sınırsız insan ihtiyaçlarının, sınırlı ve kıt kaynaklarla”, “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler”, “ekonomik faaliyetlerin tek amacı kâr”,  “serbest pazar ve rekabet” </strong>olarak ifade edilen ilkeleri, egoizmi meşrulaştırmaktan başka bir şey değildir. Kapitalist sistemin en önemli kurucularından Adam Smith’in 1776 yılında yayınladığı “Ulusların Zenginliği” kitabında teorisini bu anlayış üzerine kurarak kapitalist insan tipini şöyle tanımlamıştır:</p>
<p><em>“Toplum çıkarı peşinde koşan bireylerden oluşur. Bireyin motivasyonu çıkarıdır. Toplumun çıkarını bireyin düşünmesine gerek yoktur. </em><strong>Birey egoist olmalı ve çıkarı peşinde koşmalı. </strong><em>Çünkü birey yararına olan toplum yararına olacaktır. Ayrıca toplum yararı için</em><strong> ahlaki değerler </strong><em>oluşturmaya gerek yoktur.”</em></p>
<p>Bu ifadelerin egoizmi açıkça meşrulaştırdığı ortada. Fazla söze gerek yok, kapitalizmi tek kelime ile özetlersek <strong>“biriktirmek</strong>” ve güce tapmaktır. İhtiyacından kat kat fazlasını toplumun hak hukukunu gözetmeden biriktirmek ve gücü tapmak olduğu ortadadır. Yine bu ekonomik sistemin dayandığı <strong>“Faydacılık Felsefesi”,</strong> egoist-hedonist-narsist insan tipini meşrulaştıran diğer bir dayanağıdır.</p>
<p>Bu durumda, devlet dâhil kimsenin müdahale etmesini istemedikleri <strong>“serbest pazar”</strong> dedikleri ekonomik ortamda, herkes birbirinin, Roma arenalarındaki gladyatörler gibi birbirlerini yok etmesi gereken rakipleridir. Bütün bu anlayışların sonucunda insanlığı barış yerine iki büyük dünya savaşına sürüklediler. Kapitalizmin maddeye ve insana bakışı bu oldukça, <strong>herkes birbirinin yok gereken bir rakibi olup böyle bir dünyada barış bir<br />
hayaldir.</strong></p>
<p>Öte yandan demokrasi ise hakkın hukukun üstünlüğüne dayalı, insanlar arasında din, dil, ırk ayrımı gözetmeden insan haklarına dayalı şeffaf, güçlerin ayrılığına dayanan serbest seçime dayalı sosyal bir yönetim olarak tanımlanır. Gel şimdi bu iki zıt insan tipini bir arada yaşat.</p>
<p>Üstat Cemil Meriç’in kapitalizm için <strong>“tilkilerle tavukların bir arada yaşadığı kümes”</strong> tanımı tam oturmaktadır. Hal böyle olunca bu ekonomik anlayışta, önceleri ihtiyacı kadar çalışıp biriktiren ve fazlasını diğer insanlarla paylaşarak dayanışma içinde olan insanların, bu ekonomik anlayışları değişerek, herkes birbirinin yok etmesi gereken rakibi oldu.</p>
<p>Hadi diyelim kendi aralarında birbirlerini bağlayan çeşitli hukuk kuralları var. Peki, ya bu anlayışla yetişenlerin kendi dışlarındaki ülkelerle ilişkiler ne olur? Aydınlanma Çağı ile bu iki anlayışın geliştiği ülke olan İngiltere, o zamanki dünyadaki 192 ülkenin 170 ülkesini kısa bir dönemde olsa işgal etmiştir ve bu da dünyanın %90’ıdır. <strong>“Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk”</strong> sözü boşuna söylenmemiştir. 1922’de 458 milyon kişi; yani dünya nüfusun dörtte biri, Britanya İmparatorluğu’nun egemenliği altındaydı ve toprakları 13.000.000 mil kareyi (33.000.000 km<sup>2</sup>) kapsıyordu.</p>
<p>Bu kadar toprağa sahip olan İngiltere’nin 18. yüzyılda nüfusu tek başına sadece 5 milyon, Galler ve İskoçya ile birlikte 8 milyondu.  Roma’nın hâkim olduğu yıllarda 20 milyonluk bir imparatorlukta 200 bin gerçek Roma vatandaşı vardı. Eski antik Yunan’da da benzer durum vardı. İşin özeti, bu anlayışla ortaya ezen ve ezilen diye iki tip insan sınıfı kaçınılmazdır.</p>
<p>Kapitalist oligarklar doymak bilmez hırslarıyla iki kez dünyayı uçurumun kenarına sürükleyince, cumhuriyetten daha özgürlükçü diyerek demokrasiye geçtiler. Çünkü cumhuriyet daha çok tek partili rejimlerdi ve krallıklar gibi içlerine kapanıktı. Oligarklar işgalle bir ülkenin kaynaklarına ele geçirme yerine, küreselleşme adına ülkelerin kaynaklarına ulaşabilecekleri açılımlar, uluslararası ticari kurallar geliştirdiler ve askeri güce gerek kalmadan istedikleri ülkelerin kaynaklarını satın alıp işlemeye başladılar.</p>
<p>Ülkeyi ve kaynakları kendi kullanımlarına açmayan liderleri seçimle gelse bile diktatör ilan edip özgürlük ve demokrasi getireceğiz diye, Soros’un kadife devrimleriyle devirdiler. Günümüzde bu oligarklar bir ülkedeki kendilerine engel olan lider ve hükümeti devirmek için iç ayaklanma, askeri darbe, ekonomik ambargo ve en sonunda dış müdahale gibi dört anti demokratik yol geliştirmişlerdir.</p>
<p>ABD’nin hürriyet, özgürlük, demokrasi diyerek Irak’a yaptığı askeri müdahalenin sonuçları ortada. Bir milyon Iraklı hayatını kaybetmesi sonucu Saddam diktatörü yıkıldı. Firdevs Meydanı’nda bulunan Saddam Hüseyin heykelini yıkan, Saddam döneminde 11 yılını Ebu Gureyb Hapishanesi’nde geçiren, 52 yaşındaki adam Kadum el Caburi, İngiliz Observer gazetesine, “Saddam’dan nefret ederdim” diye konuştu:</p>
<p><em>“Beş yıl boyunca o heykeli devirmeyi diledim. Ama sonrasında olan bitenler büyük bir hayal kırıklığı oldu. O zamanlar sadece bir diktatörümüz vardı. Şimdi yüzlercesi var. Hiçbir şey iyiye gitmedi. Elimde olsa Saddam’ın heykelini yeniden dikerim.”<sup>1</sup></em></p>
<p><strong>Demokrasi Ne İşe Yarıyor?</strong></p>
<p>Bugüne kadar olan değişimlerle gelen özgürlükler insanın değil, insan hırsının önündeki engelleri kaldırmıştır. Yönetimde demokrasiyi kurarak özgürlüğü savunanlar, bu güzel sistemi kendi egolarını tatmin etmek için kullanarak,  insanlık tarihi boyunca var olan pazar ekonomisi anlayışına egoizmi enjekte edip, adına “Serbest Pazar Ekonomisi” diyerek, modern sömürünün Truva atına dönüştürmüşlerdir.</p>
<p>Herkesin serbestçe ticaret yaptığı bu pazarda kazanan yine güçlü olandır. Yönetenler değişmiş olsa da asıl insanlık sorunu görmezden gelinmiş, insan olmanın gereği hak ve adalet yerine, vahşi doğadaki gibi güçlünün daha fazla pay aldığı bir anlayış hâlâ sürdürülmektedir. Ordu ve bürokrasinin el ele verdiği oligarşik bir yapıdaki bir demokraside halk kendini yönetecekleri seçse neyi değiştirebilir ki?</p>
<p><strong>Gücün iktidarı demokrasi kılıfıyla gizlenmiştir.</strong> Demokrasinin vazgeçilmez unsuru partiler ancak güçlünün yer alabildiği ve bir lider sultasına dönüşüp, halkın yerine liderin vekillerinin seçildiği ve bunların da parmak kaldırmaktan başka bir işe yaramadığı ortadadır. Bugün görüyoruz ki <strong>demokrasi, burjuvanın veya elitlerin hâkimiyetinin önünü açmıştır. Partilerin bazıları solda bazıları sağda da olsa değişen bir şey yok. Her iki durumda da varlıklı güç sahipleri yönetime oturmaktadır.</strong></p>
<p>Çok partili demokratik bir yönetimin asıl önemli olan işletiliş şeklidir. Bu haliyle sinsi bir plan yürütülmekte, demokrasi insanları ayrıştırmakta, çok parti anlayışı zayıf ve kendilerine uydu yönetimler oluşturmak için kullanılmaktadır. Maalesef demokrasiyi kuran derin güçler bu sistemi, paraya dayanmasına ve partileşmenin ülkeleri kamplara ayırıp güçlü bir iradenin ortaya çıkmaması üzerine kurgulamışlardır.</p>
<p>Egoların zirve yaptığı partiler demokratik bir yönetimin gerçekten vazgeçilmez unsurları mıdır? Demokratik bir yönetimde ille de partilerin olması şart mı? Partisiz bir meclis olamaz mı? İletişimin bu kadar kolaylaştığı bir zaman diliminde <strong>temsil yerine daha doğrudan bir katılımcı yönetime doğru gidilemez mi?</strong> Merkezi yönetimin altında yöresel halk meclisleri veya belli özellikleri taşıyan sivil toplum kuruluşları partilerin yerini alamaz mı? <strong>Böyle tantanalı seçim masrafları varken partiler daima finas-kapitalin elinde oyuncak olacaktır.</strong> <strong>Bu şekliyle demokrasi kapitalizmin en büyük sigorta görevi görmektedir.</strong></p>
<p>Kapitalist oligarklar demokrat geçinmek zorundadır. Komünizm tek bir krize düşmekle yıkılıp gitti. Bunca krize rağmen kapitalizm hâlâ bizlere<strong> “tarihin sonu” </strong>diye yutturuluyorsa, bunun sebebi çok partili demokratik sistemdir. <strong>Çünkü iktidardaki parti günah keçisi ilan edilip kapitalizmin krizleri iktidara yüklenip seçimle değiştirilerek milletin gazı alınmakta ve sömürü devam etmektedir.</strong></p>
<p>Zavallı komünizmde tek bir parti olduğu için ve bütün krizlerin müsebbibi o olduğundan fazla dayanamayarak yıkılıp gitti. Ne yapıp yapıp kapitalizmin sahte demokrasi ve özgürlük afyonundan kurtulmanın yolunu bulmalıyız. Demokrasinin bir ileri aşaması; hep güç sahiplerinin, parası olanın değil; yönetimin ve işlerin başına ehil olanın seçilebildiği adaletin olmazsa olmaz olduğu daha adil bir düzen kurmalıyız.</p>
<p>Amerika’nın en saygın düşünce kuruluşlarının başında Brookings Enstitüsü gelir. Bu kuruluşun Başkan Yardımcısı Darrell West, “Milyarderler” isimli bir kitap yazdı. Kitap, “Zenginlerin Siyasetle” ilişkisini inceliyor. Pek bilinmeyen alışverişleri gözler önüne seriyordu! Darrell,<em>”Amerika gibi ’bağışların’ ön planda olduğu sistemler ile kapalı demokrasilerde bu ’para’ sahiplerinin desteği olmadan ‘iktidar’ olamazsınız ve orada kalamazsınız!”</em> diyor.</p>
<p>2012 yılında ABD seçimlerinde partilere bağışlanan paraların %73’ü bu zenginler yapmış ve tabii bunu babalarının hayrına da yapmamışlardır. Bakın Oslo Barış Araştırma Enstitüsü kurucusu, Norveçli sosyolog Prof. Dr. Johan Galtung 23 Nisan 2012’de “<em>Humanist</em>” dergisinde “Altı tane Yahudi şirketi dünya medyasının %96’sını kontrol ediyor” diyor. Artık dünya siyaseti nasıl yönlendirilir, özgür düşünceye nasıl ulaşılır siz düşünün.<sup>2</sup> Bakın ABD eski başkanlarından Jimmy Carter bu konuda neler söylüyor:</p>
<p>“Ülkede başkanlığa adaylığını koymak isteyen kişilerin artık çok büyük miktarda parasının olması gerekiyor. Baktığım zaman, 200 milyon doları olmayanın başkanlık yarışına giremeyeceğini görüyorum. Şimdi olsa asla başkan olamazdım. Hiç bu kadar param olmadı çünkü&#8230; Hangi partiden olduğunun önemi yok. Paran varsa adaysın&#8230; Paran yoksa ne kadar değerli olursan ol, şansın yok&#8230; Bu nedenle demokrasiyi oligarşiye devrettik.”</p>
<p>Şimdi gel de buna demokrasi de. Kapitalizm demokrasinin en büyük düşmanıdır.</p>
<p><strong>Kapitalizmle Dünya Nereye Gidiyor?</strong></p>
<p>Gücün belirli ellerde toplanmasını önlemek adına önemli tedbirler alınmazsa serbest pazarda herkese eşit mesafede olan kaynakların, güçlünün elinde toplanmasının önüne geçmek mümkün değildir. Dünyadaki yoksulluk ve eşitsizliğe karşı siyasi, ekonomik ve insani mücadele vermeyi hedefleyen Merkezi Londra’da bulunan Oxford Committe For Famine Relief (OXFAM) sivil toplum kuruluşu her yıl ocak ayında yapılan <strong>Davos Ekonomik Forumu</strong> öncesi geleneksel olarak hazırladığı <strong>“Küresel Eşitsizlik Raporunu”</strong> yayınladı. OXFAM, 2019 yılı raporunda, en yoksul ile en zengin arasındaki uçurumun giderek derinleştiğini ortaya koydu. Raporda, <strong>dünyanın en zengin 26 kişisinin</strong> gelirinin, en yoksul 3 milyar 800 milyon kişinin gelirine eşit olduğu ortaya çıkardı. Bu durumda <strong>26 kişinin mal varlığı 3,8 milyar kişininkinden daha fazladır.</strong></p>
<p>OXFAM’ın 2010’da yayınladığı raporda bu sayı 388, 2016’da da 62 kişiydi. Geçen 18 yılda zengin sayısı 26’ya düşerken, buna karşılık yoksulluğun hızla derinleştiği tespit edildi. Kişi sayısı her yıl daha da azalmakta ve servet belirli ellerde toplanmaktadır.<sup>3</sup></p>
<p>İşte şimdi geldik kapitalizmle dünyanın vardığı noktaya. Hani çok zengin ve müreffeh bildiğimiz şu ileri kalkınmış kapitalist devletler var ya, hepsi borç batağında. ABD, Çin, Japonya, İngiltere, Almanya, Fransa gibi devletlerin çoğunda borçları milli gelirlerini geçmiş durumda.</p>
<p>Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF) verilerine göre gelişmiş ve gelişmekte olan piyasaların toplam borç yükleri 2018 ilk çeyrekte geçen yılın aynı dönemine göre %11,1 artarak 247 trilyon dolar olarak açıklandı.<sup>4</sup>Bu durumda <strong>kişi başına düşen gerçek borç 32,5 bin dolardır. </strong></p>
<p>Credit Suisse Research Institute (CSRI) tarafından hazırlanan Global Wealth raporuna göre toplam küresel servet 280 trilyon dolara ulaştı.<sup>5</sup> Bu durumda borçlarımız servetimizin %88,2’sine karşılık gelmektedir. Bu gidişle önümüzdeki birkaç yıl içinde dünyayı satsak borçlarımızı<br />
ödeyemeyecektir.</p>
<p>İşte Adam Smith’in “Birey egoist olmalı, toplumu düşünecek ahlak kuralları olmamalı. Birey kazanırsa topluma da bir şeyler düşer” ifadesine dayanan “Bırakınız yapsınlar &#8211; Bırakınız geçsinler” ilkesini temel alan kapitalizmle dünyamızın vardığı nokta bu. Yine İngiliz yardım kuruluşu OXFAM, küresel gelir adaletsizliğinin 2017’de arttığını ifade ederek yaratılan küresel servetin %82’lik bölümünün en zengin yüzde 1’lik kesimin cebine gittiğini söyledi.<sup>6</sup> Dünya batmış ağlayanımız yok. En önemlisi bu durum gün geçtikçe daha kötüleşmektedir. İyi de bu kadar borç varken bu alacaklılar kim?</p>
<p>Her devlet borçlu olduğuna göre, alacaklılar finans-kapital bankacı olan dünya nüfusunun yarısı kadar servete sahip olan bu 26 kişidir. 3 yıl önce 62 kişi olan bu şahıslar her yıl gittikçe azaldığına göre önümüzdeki 10 yıl içinde bu sayı tek bir ailede toplanacağı kesin. <strong>Hâlâ kapitalizmi dünyanın en güzel ekonomik sistemi diye yutturmaya çalışanlara duyurulur.</strong> Ekonomik anlayışın kapitalizm olduğu bir dünyada demokrasi ve özgürlüğün insanları uyuşturan bir içkiden farkı yoktur. Kimse Hitleri günah keçisi yapmasın onu bu anlayış yetiştirmiştir ve kapitalizmin yetiştirdiği her hedonist, narsist ve egoist insan tipi bir Hitler adayıdır. Şimdikiler biraz daha sinsi ve derinden çalışıyor.</p>
<p>Ayrıca Dünya Doğal Hayat Fonu raporunun en çarpıcı bulgusu, tüketim oranları aynı hızla devam ederse 2050 yılında canlı yaşamının sürebilmesi için Dünya gibi 2 gezegene daha ihtiyaç duyulacağını gösteriyor. Araştırmalara göre son otuz yılda dünya üzerindeki doğal kaynakların üçte biri insanlar tarafından tüketildi. Bırakın borç batağını bu çok övdükleri kapitalist sistem göre varlık içinde yaşayanların tüketimiyle dünya kaynakları bitmek üzere. Ya bu güzel sistem(!) tüm dünya ülkelerine yayılsa bu tüketim anlayışı zaten dünyanın sonunu getirecektir.</p>
<p>2017 yılında ABD’li yazar James Rickards’ın “Çöküşe Giden Yol” isimli kitabı ülkemizde yayımlandı. Yazar çok önemli bir kişi. 16 Amerikan istihbarat kurumunun bağlı olduğu üst konseyin ve Pentagon’un başdanışmanıdır. Yazar kitabında, kapitalist ekonomistlerin fazla bir işe yaramayan, belli neoliberal politikaları peşinde koştuklarını, bunların borç batağını kurutacak yöntemler olmadığını söyler ve dünyayı yöneten seçkinlerin, yaklaşan ekonomik krizle ilgili gizli planlarını ifşa eder. ABD Milli Güvenlik Dairesi’nin 2016 Mayısında “Kartal Ufku” isimli gizli bir tatbikatından bahseder. Gizli tatbikatın senaryosunun <strong>“Küresel bir finans krizi sonrası çıkacak isyanları”</strong> kapsadığından bahsederek şöyle der:</p>
<p><strong>“Güç sahipleri savaşmadan çekip gitmeyeceklerdir. Para isyanlarına verilecek tepki mal ve varlıklara el koyma ve kaba güç olacaktır. Yönetimdeki elitler, dağlarda saklı komuta merkezlerinde güvende olacaklardır. Zengin elitler ise kendilerini tahkim edilmiş kalelerine çevirdikleri yatları, siteleri ve helikopterlerinde saklayacaklardır. Sokaklar gerçekten kana bulanacaktır. Özgürlüklerin kaybolduğu ortamda bozuk düzene karşı neo-faşsizm hortlayacaktır. Para isyanları inanılmaz gözükse de çıkmak üzeredir”<sup>7</sup></strong></p>
<p>Bu gerçekleri son kitabımız “Kapitalist Egonomi” de uzun uzun anlatmıştık. Ne kadar demokrasi özgürlük insan hakları nutukları atarsak atalım ülke içinde de uluslararası arenada da finans-kapital oligarkların hâkimiyeti sürmekte ve güçlenmektedir. Birileri, ABD ve dünyadaki hâkimiyetini, ABD ise küresel hâkimiyetini kaptırmama peşinde.</p>
<p>Öte yandan yeni küresel güçler ortaya çıkmakta. Her birinin tek hedefi pastanın hepsini kapmak. Bu adamlar doymak bilmez hırslarıyla dünyamızı ve insanlığı III. Dünya Savaşı’na sürüklemekten çekinmezler. Adamların hedefi zaten “Ordo Ad Chao”, Kaosla gelen düzen değil mi? Yeni teknolojilerle geliştirilmiş silahların kullanılacağı bir dünya savaşında insanlığın ve tarihin sonu olmaz da ne olur? Ne demiş atalarımız, <strong>“Biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar.”</strong> Sonumuz<br />
hayrola.<a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p style="font-size: 0.8em;">1 http://www.timeturk.com/tr/2013/03/10/saa.html</p>
<p style="font-size: 0.8em;">2 http://www.takvim.com.tr/Yazarlar/ergundiler/2014/11/10/eyvah-demokrasi</p>
<p style="font-size: 0.8em;">3 https://www.amerikaninsesi.com/a/oxfam-26-milyarder-d%C3%BCnyan%C4%B1n-yar%C4%B1s%C4%B1ndan-fazla-kazan%C4%B1yor-/4751770.html</p>
<p style="font-size: 0.8em;">4 http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/kuresel-borc-yuku-ilk-ceyrekte-rekor-kirdi-40893051</p>
<p style="font-size: 0.8em;">5 http://www.internethaber.com/kuresel-servet-raporu-aciklandi-en-zengin-yuzde-1e-ne-oldu-1917031h.htm</p>
<p style="font-size: 0.8em;">6 https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-42770005</p>
<p style="font-size: 0.8em;">7 Rickards James, Çöküşe Giden Yol, Destek Yayınları, İstanbul, 2017</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kapitalizm-tarihin-sonu-mudur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Yalnız Yürüme” Ama Kimseye de Alet Olma!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yalniz-yurume-ama-kimseye-de-alet-olma/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yalniz-yurume-ama-kimseye-de-alet-olma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hakan Temiztürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 21:15:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8211</guid>

					<description><![CDATA[28 Şubat döneminde baş örtme için verilen mücadele, bugünlerde birtakım çevrelerin de ittirmesiyle “örtüyü atma hakkı” için verilmeye başlandı. Üstelik örtme için de açma için de mücadele yürütenlerin bir kısmı aynı kişiler! Baş örtme-baş açma meselesinin son günlerde gündeme damga vuran yönü ilginç malzemeler içeriyor. Geçmişinde başörtüsü için, başörtüsü özgürlüğü için ‘karınca kararınca’dan az biraz daha fazla çabalamış birisi, bugünlerde ortaya çıkan durumu, ‘meydan okuma’ları, tartışmaları izlerken nasıl bir tepki verir? “Yuh olsun!” mu der, “Ne halleri varsa görsünler” mi? “Ey Diyanet uyuma, taraftara sahip çık!” “Bak, göz önündeki o ‘İslamcı’ gazetelerde de başörtüsünü atıp özgürleşen, başörtüsünü zaten başından atmış olan ama kariyer basamaklarını hızla tırmanan kadınlar/kızlar da var; ne olmuş yani!” deyip görmemiş gibi takılmaya devam etmek? Hangisi? Yeni meselemiz, başörtüsünü çıkarma meselesi… Türkiye’de özgürlükler dendi mi akla gelecek ilk isimlerden biri olan Turgut Özal’ın yakınında bulunmuş, o yakınlığın verdiği avantajı da kullanarak Türkiye’nin o yıllardaki en önemli meselelerinden birine kafa yormuş, sadece kafa yormakla kalmayıp hem milletvekili olarak TBMM’de ve değişik platformlarda hem de vekilliği bittikten sonra Meclis’te Başörtüsü Mücadelesi adıyla kitap yazmak da dahil yığınla çabanın içerisinde yer almış olan Bülent Çaparoğlu’nun anılan kitabının yazımına katkıda bulunmuş birisi olarak, o kitabın yazımı sürecinde elde ettiklerinden oluşturduğu yazılarda &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>28 Şubat döneminde baş örtme için verilen mücadele, bugünlerde birtakım çevrelerin de ittirmesiyle “örtüyü atma hakkı” için verilmeye başlandı. Üstelik örtme için de açma için de mücadele yürütenlerin bir kısmı aynı kişiler! Baş örtme-baş açma meselesinin son günlerde gündeme damga vuran yönü ilginç malzemeler içeriyor.</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Geçmişinde başörtüsü için, başörtüsü özgürlüğü için ‘karınca kararınca’dan az biraz daha fazla çabalamış birisi, bugünlerde ortaya çıkan durumu, ‘meydan okuma’ları, tartışmaları izlerken nasıl bir tepki verir? </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">“Yuh olsun!” mu der, “Ne halleri varsa görsünler” mi? </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">“Ey Diyanet uyuma, taraftara sahip çık!” </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">“Bak, göz önündeki o ‘İslamcı’ gazetelerde de başörtüsünü atıp özgürleşen, başörtüsünü zaten başından atmış olan ama kariyer basamaklarını hızla tırmanan kadınlar/kızlar da var; ne olmuş yani!” deyip görmemiş gibi takılmaya devam etmek? Hangisi?</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Yeni meselemiz, başörtüsünü çıkarma meselesi… Türkiye’de özgürlükler dendi mi akla gelecek ilk isimlerden biri olan Turgut Özal’ın yakınında bulunmuş, o yakınlığın verdiği avantajı da kullanarak Türkiye’nin o yıllardaki en önemli meselelerinden birine kafa yormuş, sadece kafa yormakla kalmayıp hem milletvekili olarak TBMM’de ve değişik platformlarda hem de vekilliği bittikten sonra Meclis’te Başörtüsü Mücadelesi adıyla kitap yazmak da dahil yığınla çabanın içerisinde yer almış olan Bülent Çaparoğlu’nun anılan kitabının yazımına katkıda bulunmuş birisi olarak, o kitabın yazımı sürecinde elde ettiklerinden oluşturduğu yazılarda (zamanında Akit’te, Yeni Şafak’ta yayımlandı) ve Eyüp’teki başörtüsü eylemlerinde… bu mücadeleye destek vermiş birisi olarak bunca zaman sonra geldiğimiz noktayı en azından hayretle izlediğimi belirtmeliyim öncelikle&#8230; </span></p>
<p class="p4" style="text-align: center;"><span class="s1">***</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Evet, mesele bir kez daha başörtüsü meselesi ama bu defa başörtüsünü açma meselesi… Son günlerde memleketin en tuhaf şeysi olan sosyal medya nam ne idüğü belirsiz fenomen aracılığıyla yürütülen #10yearchallenge hashtag’li bir kampanya gündemde; dahası hashtag’deki “challenge” kelimesinden hareketle bir “meydan okuma” ile karşı karşıyayız!</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Kim kime meydan okuyor dersiniz!</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Başta “başörtüsünü dayatan babalar”a… Onlar kadar olmasa da annelere… Ardından yakın çevreye, el âleme, hısım akrabaya… “Baş örtmeyi namus telakkisi kabul eden anlayış”a… </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Başörtüsü mücadelesini niye verdiklerini anlamadıkları, gereksiz işgüzarlık olarak gördükleri erkeklere…</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Mesela “özgürleşmiş” bir kızımız şöyle meydan okuyor: “Çift kimlikle yaşayamaz hiç kimse bu sebeple ailelerimizin ve toplumlarımızın bizler için seçtiği kimlikleri taşımak zorunda değiliz. Ait olmadığımız kimlikleri yaşamayı reddediyoruz bu durumu tartışmakta, sorgulamakta kimsenin haddi değildir. #10yearschallenge”</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Meydan okunanlar listesi uzayıp gidiyor… İş, hadisleri, ayetleri sorgulamaya kadar varıyor. Tılsımlı sözcük “sorgulama” oluyor; başını açanların önemli bir kısmı belirli bir yaştan sonra, bazı çevrelerle irtibat kurduktan sonra, aile/çevre baskısından uzaklaştıktan sonra hemen “sorgulama”ya başlıyor ve bu sorgulamanın sonu, “başörtüsünü atmalısın!” noktasına götürüyor. Bildiğimiz, düşündüğümüz, örneklerini gördüğümüz bir sürü “arayış”ın tersi bir sonuç doğuruyor onların “sorgulama”ları!</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">“Challenge”ın Öncesi var tabii… Uzağında kaldığımız mesele aslında ciddi bir mesele imiş. Bir yıl önce bir yazı dizisi ile ilk defa başını açanlar, açmayı düşünenler, açmadığı halde “açma hakkı”nı savunanlar bu önemli meseleyi gündeme taşıma mücadelesini başlatmışlar. Bu mücadele yakın zamanda bir platforma da dönüştürülmüş ve “başörtüsü mağdurları” dramatik öykülerini “Yalnız Yürümeyeceksin” adlı internet platformunda paylaşmaya başlamışlar. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Söz konusu platform kendini şöyle tanıtıyor: “Yalnız Yürümeyeceksin hayatlarının herhangi bir diliminde başörtüsü takmış, başörtüsünü çıkarmış, başörtüsü baskısını türlü şekillerde yaşamış ve henüz bu yönde mücadele eden kadınların hikâyelerini paylaşmak, dayanışmak ve haberdar olmak için, bizzat bu mücadelelerden geçmiş ve onlara destek olan insanlar tarafından, internet üzerinden bir araya gelinerek oluşturulan bir gönüllülük platformudur.”</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Yazının üslubunun biraz alaycı olduğu düşünülebilir; ama niyetimiz bu değil. Toplumda “bacılarımız”ın, “ablalarımız”ın, “kadınlarımız”ın (Söz konusu “baçı”, “abla” ve “kadın”lar “-mız”lı sahiplenmeden de rahatsızlar, onun da farkındayız tabii ki!) en azından bir kısmının zorla örttükleri başlarını açma sorunlarının bulunduğunu ya da bu durumu ciddi bir sorun olarak algıladıkları, yaşadıkları bir vakıa imiş meğer. Bunu görmezden gelmemek gerek belki ama görünenin ötesine geçmeyi de bu yazıda denemek niyetindeyiz. </span></p>
<p class="p4" style="text-align: center;"><span class="s1">***</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Yalnız Yürümeyeceksin platformunda genellikle şöyle paylaşımlar yapılıyor:</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">“İlkin herkesin bana baktığını zannediyordum. Fakat artık özgürleşmiştim. İlk defa kendim gibiydim. Meğer onca baskıdan öz benliğime yabancılaşmış, kendimi tanıyamamışım. Dönüp geriye baktığımda yaşadığım coğrafyanın benim adıma ve bana rağmen bu kadar çok karar verebilmiş olması beni üzüyor, hatta öfkelendiriyor.”</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bir tarikat yurdunda çalışmış olan bir başkası başını henüz açmamış olduğunu ama yakında açmayı planladığını belirterek “Bir cemaate dünyadan habersiz bir kız çocuğunu hapsederken, onun duygularını da hapis edemiyorsunuz” diye tepki<br />
veriyor.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Baş örtmenin farziyyetini, dini boyutunu konunun ehline havale ederek “yalnız yürümeyecek”lere ve onların bu tepkilerinden ve “eylemliliği”nden dolayı heyecanlananlara birkaç eleştiri yöneltmek gerekiyor:</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Eleştirilerin ilki söz konusu platforma… Eleştiri sahibi siteye ilk bakışta herkesin dikkatini çeken bir yönüne tepki gösteren bir yorumcu; Abdullah. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Yorumcunun bir paylaşıma tepkisi şöyle: </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">“Sitedeki bütün yazıların üslubu neden hep aynı veya çok benzer? Aynı kalemden çıkmış gibiler. Ayrıca sitenin tasarım profesyonelliğine ve sitede akademik, el emeği göz nuru eserler paylaşılmamasına rağmen, sadece –aralarında Türkiye’nin bulunmadığı– bazı ülkelerde geçerli olan ve ülkemizde hiç yaygın olmayan creative commons lisansı almış olduğunuza bakılacak olursa hiç de hor görülüp üzülmüş üç-beş gözü yaşlı kızın elinden çıkmış gibi durmuyor.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ancak söyleyeyim, eğer gerçekten sahte yazılardan oluşan, milletin aklını onlardanmış gibi görünerek çelmeye çalışan sahtekârlarsanız, bu şekilde kazandığınız(!) insanlardan size de bize de hayır gelmez. Eğer öyle değil de hakikaten bu yazılar başkalarından geliyorsa, bu siteye yazı gönderen bayanlar bir meseleyi ilmi bir usul ile inceleme konusunda hâlâ ilkokul seviyesindeler. Epey bir yazı okudum –vaka analizi yapmak için; tamamı umutsuz vaka– ancak neredeyse hiç ama hiç başörtüsünün manasına dair bir cümle görmedim. Bu yazıları gönderen bayanlar başörtüsünden değil, sadece çevrelerinden bahsedip duruyor, sonra da ‘oley artık açıldım ve özgürüm’ diyerek yazıyı bitiriyorlar. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Başörtüsü hakkında kocakarı dedikodusu seviyesinde gevezelikler etmek yerine, başörtüsüne ilmi ve ciddiye alınır, elle tutulur eleştiriler yapmak istiyorsanız, daha kırk fırın felsefe, kelam ve tasavvuf metinlerini yalayıp yutmanız gerekiyor. Evet, değindiğiniz (değinmek ne kelime! adeta elini kolunu sallayarak “her şeyi biliyorum ulan” tavrı ile atıp tuttuğunuz!) meseleler bu kadar ciddidir. Bazınız 20’lerini, bazılarınız 30’larını dahi geçmiş olmasına rağmen bir mesele nasıl tarafsız ve derinlikle ele alınır, akademik inceleme ve araştırma nasıl yapılır, tenkit ile tahkirin, argüman ile retoriğin farkları nelerdir vesaire hiçbir şey öğrenmemişsiniz. İçinde bulunduğunuz psikolojik kötü durumu, nefsinizin zafiyetini ve aklınızın düştüğü cahilane durumu anlayabiliyorum, ancak özgürlük! özgürlük sizin bu dünyayı kurtarmış edasıyla anlattığınız basit ve çocukça olaylarla kazanılabilecek kadar ucuz bir şey değildir – dünyayı o küçücük pencerenizden ibaret sanıyorsunuz.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Sizlere naçizane tavsiyem, evvelemirde satır aralarından kabak gibi görülen şu ideolojilerinize (feminizm, lgbt, sekülerizm, laisizim.. vesaire – teşhircilik sevdası da dahil) olan dogmatik imanlarınızı şüphe potanıza transfer etmenizdir. Öylesine ideoloji körlüğüne kapılmışsınız ki daha hangi ideolojilerin tahakkümü altında yetiştirilip bu düşüncelere ulaştırıldığınızın farkına da varamamışsınız. Bundan mütevellit öncelikle sakinleşip yerinize oturunuz (cahilliğinizi görmek sayesinde haddinizi biliniz), başınız açık veya kapalı iken.. fark etmez. Daha sonra bu mesele ve komşu meseleler hakkında yazılıp çizilenleri okumak ile bir başlangıç yapabilirsiniz. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ancak her ne kadar bunu belirtmek sizlere hakaret ediyormuş gibi hissettirse de ihtiyacınıza binaen söylemeliyim ki bunu her yönden okumalar yaparak yapmanız gerekmektedir; sadece feminist-modern yazarsıcıkları dinleyip onların sözlerini tekrar ederek olmaz bu iş. Daha sonra zaten meselelerin ne kadar iç içe ve bağlantılı olduklarını gördükçe sakinliğiniz istikrar kazanacak ve bu, dünyanızı kaplayan meselenin, biricik ailenizi bu kadar üzüp kendinize bu kadar dert edinmenizin yanlışlığını göreceksiniz inşallah. Sonrasında ise eğer öğrenmekten vazgeçmeyip öğrendiklerinizi de kulak arkası yapmayarak vicdanınızla ve ahlakınızla yaşantınıza döktükçe, bugünlerde en büyük derdiniz olan şeylerin, geçmişte esas derdinizi örten ve artık o görebildiğiniz esas dertlerinizin dermanı olduğunu<br />
göreceksiniz. İnşallah.”</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bu uzun alıntı Yalnız Yürümeyeceksin platformuyla ilgili düşünceleri/endişeleri yansıtması bakımından önemli ve gerekli.</span></p>
<p class="p4" style="text-align: center;"><span class="s1">***</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Olayın bir başka boyutu ise bu tür platformları, buna benzer röportajları, geçen yıllarda yazılan İslamcı feminist kitapları görüp heyecanlanan “medyacı”larla ilgili… Bunlardan biri Hürriyet’in el değiştirmesi ile muhalefet edecek ortam olarak T24’ü bulmuş olan (aslında genel itibarıyla siyasi, ekonomik, sosyal vs. iktidarları eleştirmesi bakımından iyi iş de çıkaran) Mehmet Y. Yılmaz. “Türban konusunda ‘bir şeyler oluyor!’” diye heyecanlandığını belirten bir başlık attığı yazısında yukarıdaki “türban-özgürleşme” eylemlerinden bahsediyor ve kendisini daha fazla heyecana gark eden yeni durumları da aktarıyor: </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">“Belli ki kaynamakta olan bir oluşum var ve bütün toplumsal oluşumlar gibi önceden küçük habercilerini gönderiyor. Elbette bu sadece genç kadınları kapsayan bir durum değildir. Siyasal İslamcıların bugün Türkiye’de çizdikleri profile ve oluşturmaya çalıştıkları baskıcı topluma tepkinin genç kadınlar arasında su yüzüne çıkmasıdır. Sanırım genç erkeklerde de bu tepki camiye gitmemek, belki vakit namazlarını aksatmaya başlamak şeklinde ortaya çıkıyordur.”</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Yılmaz ve onun gibilerin karar vermesi gereken bir şey var: “Bizim İslam’la sorunumuz yok, bizim derdimiz siyasal İslam’la!” noktasında mısınız; yoksa gerçek derdiniz Müslüman’ın namazı, orucu, örtüsü mü? “Genç erkekler”in camiye gitmemesi, “vakit namazlarını aksatmaya başla”ması sizi niye bu kadar heyecanlandırıyor? Olayları/durumları çarpık mantıkla yorumlama hakkını hangi kimliğinizden alıyorsunuz? Gazeteci? Müslüman? Hangisi? Batı’da bazı konularda (ekonomik, dini, kimlik vs.) gazetecinin yorum yapmadan önce tarafını/kimliğini belirtmesi geleneği bulunuyor; bizdeki “medyacı”lardan da bunu beklemek okurun hakkıdır.<br />
(Mesela, patronunun ihtilaflı olduğu bir konu/kişi/patron hakkında yazı yazacağı zaman gazeteci bu olayda taraf olduğunu belirtir. Veya bir grubu hedef alan ağır eleştiri yapacağı zaman ait olduğu grubu/kurumu/aidiyeti belirtir.)</span></p>
<p class="p4" style="text-align: center;"><span class="s1">***</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Gelelim sonuca… Biz “İslamcı erkekler”in yukarıda bazı “meydan okuma”larına değindiğim bir başörtüsü meselesi var epeydir: 28 Şubat döneminde (anılan platformda ve bazı röportajlarda kendilerinin de o süreçte başörtüsü için aktif mücadele verenlerden olduklarını söylediği “bacılarımız”la birlikte) mücadelesini verdiğimiz başörtüsünün son yıllarda siyasi ortamın da etkisiyle ahlaksızlıkları örtmeye yetmediğini, toplumun birçok alanında/katmanında gözlenen yozlaşmanın başörtüsünü/başörtülüleri de yozlaştırdığını, Mehmet Y. Yılmaz’ların eleştirdiği gibi fazlaca siyasi bir sembole dönüştüğünü gördük ve üzüldük.<span class="Apple-converted-space">   </span></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ancak anlaşılan bu “üzüntü” zaten boşunaymış; örtünün davranışlara, yaşamlara, ahlaklara yön vermesini beklememeliymişiz, bu beklenti onlar üzerinde korkunç bir yükmüş meğer: “Çok korkunç bir şey ama o başörtüyle senin bir kitleyi, tüm başörtülüleri temsil etmen bekleniyor. Doğal olarak da senin yaptığın bir şey, sadece seni bağlamıyor. Birçok başörtülünün de sırf bundan bunaldığı için çıkardığını düşünüyorum.” </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Müslüman bir ülkede başörtüsünün serbest bırakılması için mücadele edilmesinin gerekmesindeki tuhaflık, 28 Şubat’ın haksız-hukuksuz baskıları karşısında bir sonuca ulaştı diye sevinenler, aradan geçen sürede (üstelik bu sürenin neredeyse tamamında “İslamcı” bir iktidar yönetimde iken) başörtüsünün yaşadığı itibar kaybından üzüntüye kapıldı. Ancak gelinen nokta daha feci: “Başımızı zorla örtenlere meydan okuyoruz! Örtüyü atma hakkımız engellenemez!”</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Diyanet, İslamcılar, siyasi iktidar, kadınlar, babalar, anneler, yakın çevre-uzak çevre…</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Kim, ne mesaj çıkarır, ne düşünür bilmem ama başörtüsü meselemizin geldiği nokta burası…</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yalniz-yurume-ama-kimseye-de-alet-olma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kraliçe Kim, Troliçe Kim?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kralice-kim-trolice-kim/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kralice-kim-trolice-kim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Nov 2018 12:31:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Akif Beki]]></category>
		<category><![CDATA[Karar Gazetesi]]></category>
		<category><![CDATA[Troliçe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=4571</guid>

					<description><![CDATA[Beki, Kimi Kastetti? Karar Gazetesi, internet sitesinden yaptığı açıklamada, reklam vermek isteyenlerin engellendiği ve ilan-reklam dağıtımını yapan ajansların Karar&#8217;a ilan verilmemesi konusunda uyarıldığını duyurmuştu. Bu duyuru medyada Karar’a ait haber ve yazılardan daha fazla dikkat çekmişti. Bir kısım sosyal medya hesabında Karar gazetesinin esas sorununun tiraj kaygısı olduğu dile getirilerek bu değirmenin suyu nereden geliyor diye imada bulunulmuştu. Karar köşe yazarı Akif Beki bugünkü yazısında gazetesine sataşma olduğunu belirterek “Troliçe” lakaplı sosyal medya kullanıcısına yönelik sert bir yazı kaleme aldı. Şimdi gazete okuyucuları “kraliçe” ve “troliçe”nin kim olduklarını merak ediyor. İşte o yazı; Kraliçeden Troliçeye Kötü Haber Karar’ın, üzerindeki baskı ve ambargoyu ifşa eden zorunlu açıklaması kimisini sevinçlere gark etti, veda busesi zannettiler. Kapanacakmış da önden mazeretini hazırlıyormuş gibi göstermeye bayıldılar. ‘Hadi inşallah’ diye zevkten dört köşe beklemeye koyuldular, heyecanlarını saklayamıyorlar. Bu sinsilik bile nasıl bir suçluların telaşı içinde olduklarını ele vermiyor mu? Demezler mi, e hani fikrine güvenen fikir hürriyetinden korkmazdı, ne oldu o özgüvene!&#8230; Gazetesine güvenen, basın özgürlüğünden korkar mı? Sırf, bir gazeteden kurtulma serabı gördüğü için zil takıp oynar mı? Durduğu yerin sağlamlığına inanan, eleştiriyi yok etmeye, ayrı telden çalan her mecrayı imhaya, tek bir aykırı ses bile bırakmamaya yeltenir mi? Serbest tartışma, çoğulculuk, fikir çeşitliliği ve &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Beki, Kimi Kastetti?</strong></p>
<p>Karar Gazetesi, internet sitesinden yaptığı açıklamada, reklam vermek isteyenlerin engellendiği ve ilan-reklam dağıtımını yapan ajansların Karar&#8217;a ilan verilmemesi konusunda uyarıldığını duyurmuştu. Bu duyuru medyada Karar’a ait haber ve yazılardan daha fazla dikkat çekmişti. Bir kısım sosyal medya hesabında Karar gazetesinin esas sorununun tiraj kaygısı olduğu dile getirilerek bu değirmenin suyu nereden geliyor diye imada bulunulmuştu.</p>
<p>Karar köşe yazarı Akif Beki bugünkü yazısında gazetesine sataşma olduğunu belirterek “Troliçe” lakaplı sosyal medya kullanıcısına yönelik sert bir yazı kaleme aldı. Şimdi gazete okuyucuları “kraliçe” ve “troliçe”nin kim olduklarını merak ediyor. İşte o yazı;</p>
<p><strong>Kraliçeden Troliçeye Kötü Haber</strong></p>
<p>Karar’ın, üzerindeki baskı ve ambargoyu ifşa eden zorunlu açıklaması kimisini sevinçlere gark etti, veda busesi zannettiler.</p>
<p>Kapanacakmış da önden mazeretini hazırlıyormuş gibi göstermeye bayıldılar. ‘Hadi inşallah’ diye zevkten dört köşe beklemeye koyuldular, heyecanlarını saklayamıyorlar.</p>
<p>Bu sinsilik bile nasıl bir suçluların telaşı içinde olduklarını ele vermiyor mu?</p>
<p>Demezler mi, e hani fikrine güvenen fikir hürriyetinden korkmazdı, ne oldu o özgüvene!&#8230;</p>
<p>Gazetesine güvenen, basın özgürlüğünden korkar mı? Sırf, bir gazeteden kurtulma serabı gördüğü için zil takıp oynar mı?</p>
<p>Durduğu yerin sağlamlığına inanan, eleştiriyi yok etmeye, ayrı telden çalan her mecrayı imhaya, tek bir aykırı ses bile bırakmamaya yeltenir mi?</p>
<p>Serbest tartışma, çoğulculuk, fikir çeşitliliği ve demokratik rekabet havarisi geçinen, bütün medyayı avucunun içine alacak bir tekelleşmeye çanak tutar mı? Tek sesliliğe götürecek bu medya kartelinin inşasında paralı amelelik yapar mı, gözü kapalı savunur mu? Tekelden ayrışmayı, başına buyruk takılmayı fitne, fesat, proje diye itibarsızlaştırır mı?</p>
<p>‘Ne menem bir ruh halidir yahu bu’ dememe kalmadı, kraliçeden gizli komut geldi.</p>
<p>Çenemi boşuna yormamamı söylüyor. Fuzuli’den bir beyitle de destekliyor buyruğunu.</p>
<p>Şöyle diyor beyit: “Eylesen tutiye talim-i eda-yı kelimat, sözü insan olur amma özü insan olmaz&#8230;”</p>
<p>Deşifre edersek bizim kraliçe, şifreyle demek istiyor ki&#8230; Papağana kelimeleri kullanmayı öğretsen, insan evladı gibi konuşmayı ezberletsen de sözü insan olur ama özünde insanlık ne arar, nasibinde yok ki alsın vermek istediğini&#8230;</p>
<p>Emir kulu militanlara, fanatik kurşun askerlere ne desen boş yani.</p>
<p>Aklını kimseye el koydurmamanı, iradeni kimseye devraldırmamanı, hiçbir otoriteye körü körüne biat etmemeni, hiçbir rejime sorgusuz sualsiz bağlılık bildirmemeni haykırırken de aslında tekmil tekrarı veriyordur çığırtkan amigolar.</p>
<p>Ne dediklerini biliyor olsalar önce kendi akıllarına mukayyet olmaları, önce kendi iradelerini kaptırmamaları gerekmez miydi?</p>
<p>‘Tut kelin perçeminden de kelde perçem bulabilirsen’ diye uyaran bir iç sese gel de kulak asma şimdi.</p>
<p>***</p>
<p>Kabe imamı El Sudeys kafasındaki kara propagandacıları yalancı çıkarmamak için bile değer be, ‘kraliçenin adamı’ karalamasını sineye çekmeye değer!&#8230;</p>
<p>Ne diyor fetvacı bozuntusu: “Kaşıkçı cinayeti suçlamaları, İslam düşmanlarının ve işbirlikçi münafıkların komplosu. Prens Selman, Allah’ın yüzyılda bir gönderdiği kurtarıcı ve ruhani lider olduğu için hedefte. Onu desteklemek, emri altına girmek her Müslümana farzdır&#8230;”</p>
<p>Liderine eleştiri ve sorgulamayı, Allah’a karşı gelmekle bir tutuyor haşa.</p>
<p>Boyunduruk altına girmeyen her gazeteye nifak projesi, her görüş ayrılığına Kraliçe’nin komplosu, İngiliz oyunu filan diyen, basmakalıp ağızlardan biri işte. En fenası da Allah’ı bile çıkarlarına alet etmekten çekinmemeleri.</p>
<p>Tezviratçıların bayık uydurmalarıyla söylersek kraliçenin emri baş üstüne, bir yere gitmiyoruz, üzgünüm ama sevinçleri kursaklarında kalacak troliçegillerin.</p>
<p>Karar, dokuz körün bir değneği gazete. Yokluğa da alışık zaten, varlık içinde çıkarılmıyor, para içinde yüzmüyor. Kan kussa da kustuğu altın leğen değil, koymaz yani.</p>
<p>Ayrıca tekellerle mücadelede de yeterince deneyimliyiz, pabuç bırakmayız evvel Allah.</p>
<p>İktidarın da muhalefetin de yanlışına yanlış, doğrusuna doğru demeye, mazluma kimliğini sormamaya devam.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kralice-kim-trolice-kim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fırat’ın Doğusu İle Kaşıkçı Cinayetinin Alakası Ne?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/firatin-dogusu-ile-kasikci-cinayetinin-alakasi-ne/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/firatin-dogusu-ile-kasikci-cinayetinin-alakasi-ne/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Nov 2018 08:18:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal Kaşıkçı]]></category>
		<category><![CDATA[Fırat]]></category>
		<category><![CDATA[fıratın doğusu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=4453</guid>

					<description><![CDATA[ABD Türkiye’ye “Fırat’ın doğusunu kabul etmezsen, üzerimize gelmeye devam edersen biz de senin üzerine geliriz” demeye çalışıyor olabilir mi? Bu soruyu yabana atmamak gerekiyor. Çünkü sadece YPG değil, Kaşıkçı cinayetiyle ilgili Türkiye’nin gerçeği ortaya çıkarmaya yönelik hamleleri ABD’nin bölge politikalarını olumsuz etkiliyor. Analiz/Ceyhun Bozkurt Bir gün bir gelişmeyi konuşurken öbür gün hemen yine daha etkili bir başka gelişme yaşanıyor. Tam “Şu olaya bir yoğunlaşalım” diyoruz, bir başka olay önümüze geliyor. Son 15 günde yaşanan başlıca gelişmeleri alt alta dizdiğimiz zaman demek istediğimizi daha iyi anlayabilirsiniz: &#8211; 27 Ekim: Türkiye, Rusya, Almanya ve Fransa liderleri İstanbul’da bir araya gelerek Suriye’nin geleceğine yönelik önemli adımlar attı. Ortak açıklamada Suriye’de tüm ayrılıkçı ve terör gruplarıyla mücadele vurgusu yapıldı. &#8211; 28 Ekim: Türkiye, Fırat’ın doğusunda Ayn el Arap’ın hemen batısında yer alan Zor Mağar bölgesindeki terörist mevzilerini topçu ateşiyle vurdu. &#8211; 1 Kasım: Türk ve ABD askerleri Münbiç’te ortak devriyeye başladı. &#8211; 3 Kasım: İki gün önce Münbiç’te Türk askerleriyle ortak devriye gerçekleştiren ABD askerleri bu defa terör örgütü YPG militanlarıyla ortak devriyeye başladı. &#8211; 5 Kasım: ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarının ikinci dilimi yürürlüğe girdi. ABD yaptırımlar ile İran ekonomisinin temel direkleri konumunda olan petrol ihracatı, deniz taşımacılığı ve bankacılık sektörlerini vurmayı planladı. Türkiye, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>ABD Türkiye’ye “Fırat’ın doğusunu kabul etmezsen, üzerimize gelmeye devam edersen biz de senin üzerine geliriz” demeye çalışıyor olabilir mi? Bu soruyu yabana atmamak gerekiyor. Çünkü sadece YPG değil, Kaşıkçı cinayetiyle ilgili Türkiye’nin gerçeği ortaya çıkarmaya yönelik hamleleri ABD’nin bölge politikalarını olumsuz etkiliyor.</p>
<p>Analiz/Ceyhun Bozkurt</p>
<p>Bir gün bir gelişmeyi konuşurken öbür gün hemen yine daha etkili bir başka gelişme yaşanıyor. Tam “Şu olaya bir yoğunlaşalım” diyoruz, bir başka olay önümüze geliyor. Son 15 günde yaşanan başlıca gelişmeleri alt alta dizdiğimiz zaman demek istediğimizi daha iyi anlayabilirsiniz:</p>
<p>&#8211; 27 Ekim: Türkiye, Rusya, Almanya ve Fransa liderleri İstanbul’da bir araya gelerek Suriye’nin geleceğine yönelik önemli adımlar attı. Ortak açıklamada Suriye’de tüm ayrılıkçı ve terör gruplarıyla mücadele vurgusu yapıldı.</p>
<p>&#8211; 28 Ekim: Türkiye, Fırat’ın doğusunda Ayn el Arap’ın hemen batısında yer alan Zor Mağar bölgesindeki terörist mevzilerini topçu ateşiyle vurdu.</p>
<p>&#8211; 1 Kasım: Türk ve ABD askerleri Münbiç’te ortak devriyeye başladı.</p>
<p>&#8211; 3 Kasım: İki gün önce Münbiç’te Türk askerleriyle ortak devriye gerçekleştiren ABD askerleri bu defa terör örgütü YPG militanlarıyla ortak devriyeye başladı.</p>
<p>&#8211; 5 Kasım: ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarının ikinci dilimi yürürlüğe girdi. ABD yaptırımlar ile İran ekonomisinin temel direkleri konumunda olan petrol ihracatı, deniz taşımacılığı ve bankacılık sektörlerini vurmayı planladı. Türkiye, 6 ay süreyle yaptırımlardan muaf tutulacak 8 ülke arasında yer aldı.</p>
<p>&#8211; 6 Kasım: ABD&#8217;nin Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Matthew Palmer, ABD Dışişleri Bakanlığı&#8217;nın PKK terör örgütüne mensup sözde üst düzey yöneticiler Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan&#8217;ın kimlik ya da yer tespitini mümkün kılacak bilgiler karşılığında para ödülü verileceğini bildirdi. Türkiye karara ihtiyatlı yaklaştı.</p>
<p>&#8211; 7 Kasım: Amerika’nın Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, ülkesinin YPG’yi terör örgütü olarak görmediğini ilan etti.</p>
<p>Görüldüğü üzere arka arkaya bölgeyi etkileyecek gelişmeler yaşandı. Tam da böyle bir dönemde, hem de ABD’nin kararına rağmen PKK’daki hareketlilik ne anlama geldiğini sorgulamak gerekiyor.</p>
<p>***</p>
<p>Malum, ABD PKK’nın üç elebaşı hakkında önemli bir karara imza attı. Bu kararın üzerinden 4 güç geçmeden örgütün son derece sansasyonel bir terör eylemi, güvenlik ve istihbarat birimlerimizin dikkatli çalışmasıyla engellendi. Terör örgütü, Şırnak’taki 10 Kasım törenlerine küçük insansız hava araçlarıyla bombalı saldırı yapmak istedi. Bu tür saldırıları DEAŞ’ın yoğun olarak Suriye ve Irak sahasında yaptığını biliyoruz. PKK’da geçmişte birkaç deneme yapmıştı. Ancak Şırnak’taki son derece kapsamlı bir saldırıydı. Çünkü bazı kaynaklar 10 drone kullandığını belirtirken yine bazı kaynaklar saldırı girişiminde 24 adet drone kullanıldığını iddia etti. Bu, örgütün yeni dönemi için bir işaret miydi? Yoksa başka bir mesaj mı taşıyordu?</p>
<p>Bunu anlamak için ilk olarak 15 Temmuz öncesinde ve sonrasında FETÖ ile bire bir paylaşımlar yapan Türk düşmanı Amerikalı Michael Rubin’in 20 Eylül’de kaleme aldığı yazıyı hatırlamak gerekiyor. Rubin, 20 Eylül’de Washington Examiner internet sitesinde yayımlanan yazısında terör örgütünün insansız hava aracı kullanarak saldırı gerçekleştirebileceğini söyledi. Rubin “PKK ve YPG’nin İHA kullanmaya başlamaları, zannedildiği kadar uzun sürmeyebilir” diyerek yazısını noktalamıştı. Bu yazının üzerinden yaklaşık 1,5 ay sonra yukarıda sözünü ettiğimiz saldırı girişimi gerçekleşti.</p>
<p>Ayrıca yakın zamanda PKK’nın iki ayrı patlayıcı aracılığıyla yapacağı saldırı güvenlik güçlerinin yine dikkatiyle engellendi.</p>
<p>&#8211; 25 Ekim: İstanbul&#8217;da, PKK&#8217;ya yönelik yapılan operasyonda, araçlara EYP yerleştiren 5 terörist yakalandı.</p>
<p>&#8211; 2 Kasım: Diyarbakır’ın Dicle ilçesinde, İl Jandarma Komutanlığı&#8217;na bağlı ekipler tarafından Diyarbakır başta olmak üzere büyükşehirlerde eylem yapmak üzereyken yakalanan 3 PKK&#8217;lıyla birlikte silah, mühimmat ve patlayıcı ele geçirildi. Plastik patlayıcının deodorant kutusuna yerleştirildiği ortaya çıktı.</p>
<p>Yani patlayıcı kullanılacak eylemler için birileri düğmeye basmıştı.</p>
<p>Soruları şöyle sıralayabiliriz: Aktardığım iki olay, ardından da 10 Kasım’daki saldırı girişimi bize neyi gösteriyor?</p>
<p>PKK’lı 3 elebaşının başına ödül konmasıyla bağlantısı var mı?</p>
<p>Bu iki sorunun bağlantısını James Jeffrey’in aktardığımız konuşmasındaki şu cümlede bulabiliriz: “IŞİD aralarında İstanbul havalimanı saldırısının da bulunduğu eylemlerle Türkiye’ye de büyük zararlar verdi bunların tekrar yaşanmasını istemiyoruz.”</p>
<p>Yani ABD Türkiye’ye “Fırat’ın doğusunu kabul etmezsen, üzerimize gelmeye devam edersen biz de senin üzerine geliriz” demeye çalışıyor olabilir mi? Bu soruyu yabana atmamak gerekiyor. Çünkü sadece YPG değil, Kaşıkçı cinayetiyle ilgili Türkiye’nin gerçeği ortaya çıkarmaya yönelik hamleleri ABD’nin bölge politikalarını olumsuz etkiliyor. Çünkü bölgede ABD’nin kabul etmek gerekir ki, daimi müttefiki İsrail’i saymazsak en önemli iki partneri YPG ve Suudi Arabistan. Bu nedenle Kaşıkçı cinayetinde Türkiye’nin ulaştığı ve ulaşacağı bilgilerden çok korkuyorlar. Eğer Türkiye bütün ayrıntılara ulaşır ve dünyayı bilgilendirirse, işte o zaman Suud hanedanı adeta tecrit edilir ve Trump döneminin en önemli projesi Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın tahta çıkması zorlaşır. Selman üzerinden Arap ordusu kurma ve PYD/YPG terör bölgesini bu orduyla himaye etme planları da büyük ihtimal çöpe gider.</p>
<p>***</p>
<p>Hazır Kaşıkçı cinayeti demişken, bugün kulağıma gelen ciddi bir iddia, Türkiye’nin neden bu kadar rahat hareket ettiğini daha iyi kavramama neden oldu. Malum, dün Kanada Başbakanı Justin Trudeau, Cemal Kaşıkçı cinayetinin ses kayıtlarını dinlediklerini açıklamıştı. Olay ilk ortaya çıktığında görüntü kayıtları olduğu da dile getirilmişti. Ancak sonradan Konsolosluktaki kameraların kapalı olduğu veya kayıtların tamamen silindiği gibi yayınlar yapılmıştı. İşte kulağıma gelen ciddi iddia şu: Her kameranın arkasında, kayıtlar ortadan kaldırıldığında veya kapatıldığında devreye girecek ikinci kamera sistemleri varmış. Duyduğum isim önemli bir istihbarat uzmanı. Bu nedenle teyide muhtaç bir iddia. Ancak iddia doğruysa, vahşi cinayetin görüntüleri birilerinin elinde olabilir. Bunlar ortaya çıkarsa da, Suud hanedanını, özellikle de Veliaht Prens’i Trump bile kurtaramaz.</p>
<p>İşte o zaman da gerek bölgede gerek Fırat’ın doğusunda her kart yeniden karılır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/firatin-dogusu-ile-kasikci-cinayetinin-alakasi-ne/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>18 Kişinin Tutuklandığını Düşünmüyoruz</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/18-kisinin-tutuklandigini-dusunmuyoruz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/18-kisinin-tutuklandigini-dusunmuyoruz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Nov 2018 14:59:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal Kaşıkçı]]></category>
		<category><![CDATA[prens salman]]></category>
		<category><![CDATA[Suudi Arabistan]]></category>
		<category><![CDATA[Veliaht Prens]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=4442</guid>

					<description><![CDATA[GAZETECİ FATİH ÖKE: Türk Arap Medya Derneği Genel Koordinatörü Fatih Öke, Suudi Arabistan’ın Kaşıkçı cinayetine karıştığı gerekçesi ile tutukladığını söylediği 18 kişiden bazılarının aslında tutuklanmadığı yönünde duyumlar aldıklarını söylüyor. Öke, “Kendi devlet yetkililerini suçlu bile olsalar teslim etmeye yanaşmayacaklardır. Büyük ihtimalle olayın ateşi geçinceye kadar ‘Çömel bekle’ taktiği uygulayacaklar. Fakat biz Türk Arap Medya Derneği olarak bu cinayeti unutturmamaya çalışacağız” diyor. Cemal Kaşıkçı Suudi Arabistan’ın İstanbul Konsolosluğu’na girdikten sonra bir daha kendisinden haber alınamadı. Kaşıkçı’nın hem dostu hem de üyesi olduğu Türk Arap Medya Derneği ilk andan itibaren dünya medyasının dikkatini bu olaya çekmeye çalıştı, yabancı basın mensuplarını bilgilendirdi. Derneğin Genel Koordinatörü Fatih Öke ile Kaşıkçı olayını konuştuk. Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul Suudi Konsolosluğu’na girip çıkmamasının hemen ardından olaya dahil olanlardan biri Türk Arap Medya Derneği oldu. Nasıl haberdar oldunuz? Olaylar nasıl gelişti? Cemal Bey’in nişanlısı Hatice Hanım, Cemal Bey ile yakın dost olduklarını bildiği için dernek başkanımız Turan (Kışlakçı) Bey’i aramış. Bu görüşmeden 10 dakika sonra Turan Bey beni aradı. O esnada eve gidiyordum. Hemen geri döndüm. Levent’e ulaşıncaya kadar, yolda 3-4 medya kuruluşunun temsilcisini aradım. İlk olarak Washington Post’a ulaştım ve “Yazarınız konsolosluğa girdi, çıkmadı” diye haber verdim. Ardından Anadolu Ajansı, El Cezire ve diğer arkadaşlarla görüştüm. İlk anda &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>GAZETECİ FATİH ÖKE:</strong></p>
<p><strong>Türk Arap Medya Derneği Genel Koordinatörü Fatih Öke, Suudi Arabistan’ın Kaşıkçı cinayetine karıştığı gerekçesi ile tutukladığını söylediği 18 kişiden bazılarının aslında tutuklanmadığı yönünde duyumlar aldıklarını söylüyor. Öke, “Kendi devlet yetkililerini suçlu bile olsalar teslim etmeye yanaşmayacaklardır. Büyük ihtimalle olayın ateşi geçinceye kadar ‘Çömel bekle’ taktiği uygulayacaklar. Fakat biz Türk Arap Medya Derneği olarak bu cinayeti unutturmamaya çalışacağız” diyor.</strong></p>
<p>Cemal Kaşıkçı Suudi Arabistan’ın İstanbul Konsolosluğu’na girdikten sonra bir daha kendisinden haber alınamadı. Kaşıkçı’nın hem dostu hem de üyesi olduğu Türk Arap Medya Derneği ilk andan itibaren dünya medyasının dikkatini bu olaya çekmeye çalıştı, yabancı basın mensuplarını bilgilendirdi. Derneğin Genel Koordinatörü Fatih Öke ile Kaşıkçı olayını konuştuk.</p>
<p><em><strong>Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul Suudi Konsolosluğu’na girip çıkmamasının hemen ardından olaya dahil olanlardan biri Türk Arap Medya Derneği oldu. Nasıl haberdar oldunuz? Olaylar nasıl gelişti?<br />
</strong></em></p>
<p>Cemal Bey’in nişanlısı Hatice Hanım, Cemal Bey ile yakın dost olduklarını bildiği için dernek başkanımız Turan (Kışlakçı) Bey’i aramış. Bu görüşmeden 10 dakika sonra Turan Bey beni aradı. O esnada eve gidiyordum. Hemen geri döndüm. Levent’e ulaşıncaya kadar, yolda 3-4 medya kuruluşunun temsilcisini aradım. İlk olarak Washington Post’a ulaştım ve “Yazarınız konsolosluğa girdi, çıkmadı” diye haber verdim. Ardından Anadolu Ajansı, El Cezire ve diğer arkadaşlarla görüştüm. İlk anda çok güçlü bir ses duyurduk. Gazeteci arkadaşlar hemen konsolosluğun önünde toparlandı. Beklemeye başladık. Çünkü o esnada, Lübnan Başbakanı Hariri’yi Riyad’da alıkoydukları gibi Cemal Bey’i de içeride alıkoyuyorlar, bir süre sonra hiç bir şey olmamış gibi salıverirler diye düşünüyorduk. Vakit ilerleyince Hatice Hanım’ı eve yolladık. Gece saat 3 gibi biz de gidelim dedik. El Cezire ve Anadolu Ajansı’ndan arkadaşlar bize “Siz gidebilirsiniz. Merak etmeyin biz burada nöbetteyiz” dediler. Dışarı çıkarsa görüntü alalım düşüncesinden öte orada olma ihtiyacı hissettiler. Bu çok önemli bir dayanışmaydı. Bunu asla unutmayacağız. Ertesi gün sabah 9’da Suudi Konsolosluğu önündeydim. 15-20 tane basın mensubu gelmişti. Endişe duyduğumuzu belirten bir basın açıklaması yaptık. Bir gün sonra basın açıklaması yapacağız diye duyurduğumuzda 100 civarında gazeteci vardı. 4. gün sayı 400’e çıkmıştı. Gelen yabancı basın mensupları derneğimize uğrayıp bilgi aldılar. Gezi Parkı olaylarında bile böyle uluslararası bir basın ilgisi olduğunu hatırlamıyorum.</p>
<p><strong>BASIN ÇOK İLGİ GÖSTERDİ</strong></p>
<p><em><strong>Bunun sebebi Kaşıkçı’nın basın mensubu olması mı yoksa siyasi dengeler mi?</strong></em></p>
<p>Biz ilk andan itibaren stratejik bir karar aldık ve Kaşıkçı’yı Suudi gazeteci, Suudi vatandaşı, eski diplomat, bürokrat vb. olarak değil, Washington Post köşe yazarı olarak duyurduk. O esnada Amerika’da yaklaşmakta olan bir seçim vardı. Trump’ın Suudilerle ilişkisi çok iyiydi. Trump üzerinde baskı oluşturabilmemiz için Kaşıkçı’yı Amerikalı bir basın mensubu, Amerika’da yaşayan önemli bir muhalif ses olarak tanıtmamız lazımdı. Gazete ve televizyonlara röportaj vermemiz söz konusu olduğunda da Amerikan toplumuna doğrudan mesaj verebilecek ABC gibi kanalları tercih ettik.</p>
<p><strong>KAMU DİPLOMASİSİ DERSİNDE OKUTULMALI</strong></p>
<p><em><strong>Türk hükümetinin krizi yönetim biçimini nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></em></p>
<p>Bence ileride kamu diplomasisi ile ilgili derslerde okutulması gereken bir durum. O kadar başarılı bir çalışma oldu ki bunu yürütenleri tebrik etmek lazım. Bu Türkiye’nin bir iç olayı değildi. Arap dünyasının da bir olayı değildi. Her fırsatta fikir özgürlüğünden dem vurulan bir dünyada, fikirlerinden dolayı, bir insanın canına vahşice kastedildi. Bunu Türk basını da dünyaya duyurulabilirdi ama olayın çok daha hızlı ve etkili yayılması için en doğru olan uluslararası basın üzerinden gitmekti. Türkiye bu insan hakkı ihlalini, fikir özgürlüğü ihlalini dünya kamuoyuna en hızlı ve en etkili şekilde taşıdı. Eminim ki bu olayda İletişim Başkanlığı’nın çok büyük payı var. O yüzden Fahrettin Altun Bey’i tebrik etmek gerek.</p>
<p><strong>SUUDİLERİN PLANI ASLINDA İYİYDİ</strong></p>
<p><em><strong>Hatice Hanım o gün konsolosluğun önünde Cemal Bey’i beklemeseydi, ses kaydı olmasaydı, nasıl gelişirdi olaylar?</strong></em></p>
<p>Biz şimdi olayların gelişimine bakıp, “Suudiler büyük hata yaptı, böyle plan olur mu” diyoruz ya aslında birkaç ufak detay dışında çok iyi bir plan yapılmıştı. Burada kilit nokta Suudilerin Kaşıkçı’nın elçiliğe yalnız geleceğini düşünmeleriydi. Tahmin ediyorum kritik hatayı önce Kaşıkçı’nın telefonuna ulaşıp sonra Kaşıkçı’yı etkisiz hale getirmek yerine, önce etkisiz hale getirip telefonunu sonra aramaları oldu. Eğer telefonunu ele geçirselerdi, Cemal Bey 2-3 ülkede yaşıyordu, buradaki bağlantısına Amerika’ya gittim, Amerika’daki bağlantısına Londra’dayım, Londra’daki bağlantısına İstanbul’dayım diyerek bir süre ortadan kaybolmasını çok rahat sağlayabilirlerdi. Bir süre sonra Washington Post yazarımız kayboldu diye ayağa kalkacaktı. Ardından Suudi idaresi vatandaşımız kayboldu diyecekti ve Türkiye çok zor durumda kalacaktı.</p>
<p><strong>20 DAKİKA SONRA ÇIKTI DEMİŞLERDİ</strong></p>
<p><strong><em>Suudi Arabistan’ın krizi yönetememesi konusunda ne düşünüyorsunuz?</em></strong></p>
<p>Cumhurbaşkanımızın dediği gibi, bunu Suudi Arabistan içinde bir grup yaptıysa gerçekten Kral’ın haberi yok demektir. Kral’ın haberi yoksa bir çok kişinin de haberi yoktur. Bu çok gizli bir operasyon olabilir. Ben 6,5 yıl Suudi Arabistan’da yaşadım. Suudi Gururu diye bir kavram vardır. Bütün Ortadoğu bilir. Suudiler kolay kolay hata yaptık demezler. Ben Suudi basınında, Suudi hükümetinin yaptığı “Evet Cemal Kaşıkçı konsolosluğumuzda öldürülmüştür” açıklamasına hiç rastlamadım. Bu büyük ihtimalle Suudi Arabistan tarihindeki ender açıklamalardan bir tanesi. Bu noktaya onları Türkiye’nin elindeki kanıtlar getirdi. Kanıtları görmeden önce kabul etmeleri beklenemezdi. Tabi üst düzeyden bir yalanlama geldi, o da çok ikna edici değildi. Cemal Kaşıkçı 20 dakika sonra konsolosluktan çıktı dendi. Bunu diyorsa ya 20 dakika sonra çıktığı bilgisi ona verilmiştir, ya da kameralarda o şekilde görüneceğini biliyordur yani plandan haberdardır. Kriz idare edilemedi çünkü bu büyük bir kriz. Çok bariz bir şekilde, kendi diplomatik bölgelerinde biri katlediliyor. Bu bütün teamüllere aykırı bir durum. Suudiler açısından düşünüldüğünde o diplomat arkadaşların yerinde olmak istemezdim. Umuyoruz ki Suud yetkilileri doğru isimleri tespit ederler ve doğru şekilde cezasının kesilmesini sağlarlar.</p>
<p><strong>ÇÖMEL BEKLE TAKTİĞİ UYGULUYORLAR</strong></p>
<p><em><strong>Suudi Arabistan cinayetle alakalı tutuklanan 18 kişiyi Türkiye’ye vermek istemiyor…</strong></em></p>
<p>Aslında bu 18 kişinin hepsinin tutuklandığına emin değiliz. Bazılarının tutuklanmadığına dair duyumlar aldık. Ayrıca kendi devlet yetkililerini suçlu bile olsalar teslim etmeye yanaşmayacaklardır. Bence doğru olan elbette Türkiye’nin talebi. Büyük ihtimalle olayın ateşi geçinceye kadar “Çömel bekle” taktiği uygulayacaklar. Fakat biz Türk Arap Medya Derneği olarak bu cinayeti unutturmamaya çalışacağız. Çünkü bu katliam unutturulursa bundan sonra kimse gazetecilik yapamaz. Bunun dünya çapındaki son gazeteci cinayeti olması lazım. Bir gazeteci kendi konsolosluğuna bir kağıt almak için gittiğinde öldürülemez! Böyle bir şey olamaz! Bu iş unutulursa gazetecilere olan saldırılar da devam edecektir.</p>
<p><strong>BİR MÜSLÜMANIN ÖLDÜRÜLMESİNİ ERDOĞAN SİNEYE ÇEKMEZ</strong></p>
<p><em><strong>Amerika da Suudi Arabistan da olayı örtme taraftarı. Türkiye ise ısrarla olayın üstüne gidiyor. Türkiye sessiz kalsa maddi manevi birçok kazanımı olabileceği yönünde yorumlar var. Siz ne diyorsunuz bu konuda?</strong></em></p>
<p>Önceki görevlerim sebebiyle çok ülke gezdim. Çok fazla İslam şehrine gittim. Bu şehirlerde sokaktaki insanlarla bir arada oldum. Recep Tayyip Erdoğan sadece Türkiye’nin değil İslam dünyasının en önemli isyan figürlerinden biri. Düzene karşı gelen bir kahraman. Yapmış olduğu şeyler hiçbir liderin daha önce yapmadığı, Güney Tayland’daki Müslümanların bile ağlayarak anlattığı şeyler. “Türkiye’den geldim” dediğim zaman “Sen Erdoğan’ın yanından geliyorsun, onun elçisisin” diyerek benim elime yapışan 60-70 yaşında insanlar biliyorum. Bu insanı hayrete düşüren muazzam bir alaka. Bu yüzden İslam aleminde, mazlumların günlünde çok büyük bir kredisi var sayın Cumhurbaşkanımızın. Ben bu büyük krediyi birkaç milyar dolar için satacağına inanmıyorum. Çünkü o bir umut. Bir gün bir Müslüman, Türkiye’de bir Müslüman öldürüldü ve Erdoğan bunu sineye çekti diye bir şey duyarsa yıkılır. O insanın yıkılmaması için bugün bu ayakta duruşu gerçekleştirmeye çalışıyoruz ülke olarak.</p>
<p><strong>PROJELERİYLE ADINI YAŞATACAĞIZ</strong></p>
<p><em><strong>Cemal Kaşıkçı ile derneğinizin hayata geçirmek istediği bazı projeler varmış. Ne gibi projelerdi bunlar?</strong></em></p>
<p>Bir düşünce kuruluşu kurmak istiyordu. Bunun Arap dünyasından düşünce insanlarını bir araya getirecek bir köprü olacağını düşünüyordu. Genç gazetecileri teşvik için burs ve ödül verme gibi projeleri vardı.</p>
<p><em><strong>Neden Türkiye’de yapmak istiyordu bunları? Amerika ve İngiltere’de de yaşıyordu.</strong></em></p>
<p>Arap Baharından sonra birçok Arap gazeteci, birçok düşünce insanı yaşamak için daha güvenli bir yer olarak Türkiye’yi tercih etti. İlla başlarına bir şey gelmesine gerek yoktu. Bir kısmı Suriye iç savaşı sonrası geldi, kimisi de İstanbul’u çok önemli bir merkez olarak gördüğü için geldi. Hesaplarımıza göre İstanbul’da yaşayan 1800 Arap gazeteci var. Bunların 900 kadarı aktif olarak çalışıyor. Bunların dışında hiçbir yerde çalışmayan ama dünyadaki televizyon kanallarına konuk olan, danışmanlık yapan, muhabirlik yapan gazeteciler de var. İstanbul şu an Birinci Dünya Savaşı sonrasının Londra’sı Paris’i gibi. O zamanlar oralara da çok fazla miktarda Arap düşünce insanı göç etmişti. Şimdi burası da öyle, göç almaya da devam ediyor. Bu nedenle İstanbul şu anda Arap dünyasının gazetecilik merkezi. Buradan yükselen ses her yerden duyulabiliyor. Türk Arap Medya Derneği de zaten bunu gördüğü için kuruldu ve hızlı bir şekilde büyüdü. 1000’e yakın üyemiz var. Düzenli toplantılar yapıyoruz. Türkler için Arapça, Araplar için Türkçe dersleri veriyoruz. Arap gazetecileri Türkiye hakkındaki konularda bilgilendiriyoruz. Mesela seçim olacağı zaman “Türkiye’de seçim nasıl olur” başlığı ile bir brifing verdik. Dernek bu manada Arap dünyasını Türk gazetecilere, Türkiye’yi de Arap gazetecilere anlatmak, aynı zamanda bölgenin sorunlarına yönelik bir takım söylemler geliştirmek için çok önemli bir araç. İstanbul Arap gazeteciler için önemli bir cazibe merkezi ve Türk Arap Medya Derneği de bir platform. Bütün bunları Kaşıkçı da gördü.</p>
<p><em><strong>Türk Arap Medya Derneği bundan sonra ne yapacak bu konuda? </strong></em><br />
Bizim hedefimiz Cemal Kaşıkçı’nın bizimle başlatmak isteyip de başlatamadığı projelerini hayata geçirmek. Düşünce kuruluşu kurmak, öğrencilere burs vermek, genç gazetecilere teşvik için ödüller vermek, Arap dünyasına yönelik gazetecilik programları… Bize bahsettiği o projelerini geliştirip, uluslararası ortaklar bularak hayata geçireceğiz. Adını bir simge haline getireceğiz. Dünya çapında yapılan girişimlere de destek veriyoruz. Cemal Kaşıkçı dostları adı altında bir dernek kuruldu. Onlara da destek verdik. Yapmak isteyen herkese de elimizden geldiği kadar destek vereceğiz. Bu işi unutturmamanın yanında Cemal Kaşıkçı adını da yaşatacağız.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/18-kisinin-tutuklandigini-dusunmuyoruz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amerika Geleceğiyle mi Oynuyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/amerika-gelecegiyle-mi-oynuyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/amerika-gelecegiyle-mi-oynuyor/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Metin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Sep 2018 22:05:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Amerikanın geleceği]]></category>
		<category><![CDATA[Donald Trump]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2791</guid>

					<description><![CDATA[Demokrasilere rağmen devlet, seçmen iradesinin üzerinde bir“üst akıl”ın yörüngesinde işlemeye devam eder. Devlet aklı, popülizme teslim olmayacak bir stratejik derinliğe her zaman sahip olmak zorundadır. Halkın aleyhine bir kasıtla değil belki amamahiyeti ve yapısı itibariyle hadiselere daha makro açıdan bakmakla mukayyettir. Türkiye’nin entelektüel kamuoyunda bu yönde yaygın bir kanaatin hasıl olması, dünya gerçekleri konusundaki sığlımızın yanı sıra hamasete olan yatkınlığımızın da bir göstergesi. ABD için ekonomiden siyasete birçok şeyin eskisi gibi olmadığı gerçek. Tek kutuplu bir dünyanın yavaş yavaş da olsa değişmekte olduğunu yadsıyabilmek artık oldukça zor. Ama ABD ve halkı, bundan şikayetçi mi gerçekten? Donald Trump’ın siyaset yapma tarzı, tek kutuplu bir dünya liderinin reflekslerini şüphesiz ki fazlasıyla aksettiriyor. Ancak Trump’ın, ABD siyaseti içinde neyi temsil ettiği de bir soru işareti. Arkasındaki halk desteğini kaybetmemiş olsa bile Trump, Amerika’nın uzun vadeli siyasal stratejisi içinde arızi bir fenomen olarak ortaya çıkmış gibi gözüküyor. Amerikan siyasal stratejisini bu fenomene “bağlı” bir değişken şeklinde değerlendirmek ve tespit etmeye çalışmak, gerek devletle halk/vatandaş arasındaki ilişkinin giriftliğini dikkate almamak gerekse Amerikan devlet aklını siyasal iradeye (başkana) irca etmek bakımından bir hata olacaktır. Kabul edelim ki demokrasilere rağmen devlet, seçmen iradesinin üzerinde bir “üst akıl”ın yörüngesinde işlemeye devam eder. Devlet aklı, popülizme teslim olmayacak bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Demokrasilere rağmen devlet, seçmen iradesinin üzerinde bir“üst akıl”ın yörüngesinde işlemeye devam eder. Devlet aklı, popülizme teslim olmayacak bir stratejik derinliğe her zaman sahip olmak zorundadır. Halkın aleyhine bir kasıtla değil belki amamahiyeti ve yapısı itibariyle hadiselere daha makro açıdan bakmakla mukayyettir.</strong></p>
<p>Türkiye’nin entelektüel kamuoyunda bu yönde yaygın bir kanaatin hasıl olması, dünya gerçekleri konusundaki sığlımızın yanı sıra hamasete olan yatkınlığımızın da bir göstergesi. ABD için ekonomiden siyasete birçok şeyin eskisi gibi olmadığı gerçek. Tek kutuplu bir dünyanın yavaş yavaş da olsa değişmekte olduğunu yadsıyabilmek artık oldukça zor. Ama ABD ve halkı, bundan şikayetçi mi gerçekten? Donald Trump’ın siyaset yapma tarzı, tek kutuplu bir dünya liderinin reflekslerini şüphesiz ki fazlasıyla aksettiriyor. Ancak Trump’ın, ABD siyaseti içinde neyi temsil ettiği de bir soru işareti. Arkasındaki halk desteğini kaybetmemiş olsa bile Trump, Amerika’nın uzun vadeli siyasal stratejisi içinde arızi bir fenomen olarak ortaya çıkmış gibi gözüküyor. Amerikan siyasal stratejisini bu fenomene “bağlı” bir değişken şeklinde değerlendirmek ve tespit etmeye çalışmak, gerek devletle halk/vatandaş arasındaki ilişkinin giriftliğini dikkate almamak gerekse Amerikan devlet aklını siyasal iradeye (başkana) irca etmek bakımından bir hata olacaktır.</p>
<p>Kabul edelim ki demokrasilere rağmen devlet, seçmen iradesinin üzerinde bir “üst akıl”ın yörüngesinde işlemeye devam eder. Devlet aklı, popülizme teslim olmayacak bir stratejik derinliğe her zaman sahip olmak zorundadır. Halkın aleyhine bir kasıtla değil belki ama mahiyeti ve yapısı itibariyle hadiselere daha makro açıdan bakmakla mukayyettir. Bizde bugün öne çıkan “güçlü devlet” vurgusunun anlamı da bir yanıyla budur. (Söylediklerimizin dış politika çerçevesinde anlaşılması gerektiği aşikâr olmalı. İç politikayla ilgili böyle bir değerlendirme yapmamız söz konusu değil.) Devletin dış politikada bütünüyle demokratik “temsil” iddiasıyla hareket etmesi –en azından bugün için- irrasyoneldir, beklenemez. Trump’la ilgili olarak bugün tefrik edilmesi gereken gerçek tam da bununla ilgili: Amerikan dış politikası acaba ne düzeyde başkanların tercihleriyle mücessem ne düzeyde daha bağımsız bir üst aklın (devlet aklının) ürünüdür?</p>
<p><strong>Trump Fenomeni: Üst Aklın Komedisi</strong></p>
<p>Galiba ne biri ne de diğeri tamamen doğru. Amerikan dış politikasının başkanların inisiyatifi altında değişmeyecek, değiştirilemeyecek kadar bürokratik ve stratejik derinliğe sahip devlet politikaları olduğu hep söylenmiştir. Büyük devletler söz konusu olunca siyasal iktidara bağlı değişimlerin daha kısıtlı hale gelmesi zaten kaçınılmaz. Trump’ın cehaleti bugün alay konusu olsa bile, bu gerçeği bilmeyen bir lider olma ihtimali pek öyle akla yatkın gözükmüyor. Fakat bu hususta koyduğumuz mim şu: biliyor olmakla tabi olup olmamak başka şeyler. Amerika’nın bugün bütün dünyayı karşısına alırcasına pervasızca yürüttüğü politikaların stratejik açıdan rasyonelliğini anlamakta zorlanınca bu mimi koymadan edemiyoruz. Dolayısıyla Trump’ın gerçekte ABD dış politikasıyla çelişen, çatışan bir dış politika yürütüp yürütmediği sorusu önemli.</p>
<p>Amerikan dış politikasındaki ittifak dengeleri ve söylemleri açısından bakıldığında, Trump’ın burada aykırı bir fenomen olarak ortaya çıktığını ileri sürmek pekala mümkün. Ancak bu, Amerikan dış politikasının asli dinamiklerini ve faillerini göz ardı etmekle bizi karşı karşıya getirebilir. Bilhassa dış politika meseleleri -her devlet için- siyasi iktidar değişimleriyle yerinden oynatılamayacak düzeyde milli bir çerçeveye ihtiyaç duyar. İktidarların dış politikaya yönelik radikal bir sapma meydana getirmeleri, konjonktürel gelgitler hariç kolay kolay beklenmemeli. Bu yüzden Trump fenomeninin ABD dış politikasında öngörülen “stratejik operasyonlar” için kullanışlı hatta gerekli bir aparat olabileceğini mutlaka hesaba katmamız lazım. Amerikan politikasının belli bir sertleşme ihtiyacıyla makas değiştirmesi tabii ki her zaman mümkün, ancak bu sertliğin dozunu artırarak mevcut ittifak ilişkilerini gözden çıkarmanın bile gerektiği bir süreçte “dengesizlik” işe yarar bir strateji haline gelir. Trump bugün bu dengesizliği realize edecek, aynı zamanda ABD açısından açıklanabilir olma özelliğine sahip bir lider. Başka deyişle Amerikan politikasındaki stratejik adımlar, Trump’ın başkanlığını hem rasyonel hem de cazip hale getiriyor. Dolayısıyla ABD’nin mevcut -muhtemel- üst aklıyla Trump arasında çatışmadan bahsetmek için ortada ikna edici somut veriler ve gerekçeler yok. Hatta belki üst aklın Obama politikalarındaki stratejik zafiyetlere binaen Trump’ı operasyonel amaçlarla devreye soktuğu bile ileri sürülebilir.</p>
<p><strong>Güç Politikasında Tutarsızlığın İşlevi</strong></p>
<p>ABD’nin çöküş sürecine girdiği ne kadar doğrudur, tartışılır. Ancak Amerikan hegemonyasının güç kaybettiğini, tek kutuplu dünyanın giderek daha farklı belki de çok kutuplu bir dünya düzenine doğru evrilmekte olduğunu gösteren önemli işaretler var. Bu durumun Amerikan halkı ve devleti için belli bir huzursuzluk kaynağı olması, gidişe dur diyecek önlemlerin alınmak istenmesi gayet tabiidir. Gerek enerji kaynaklarının kontrol altına alınmasına gerekse hegemonik üstünlük imajını tahkim edecek güç görüntülerinin dünya siyaset arenasında da Amerikan kamuoyunda da hissettirilmesine ihtiyaç hâsıl olabilmektedir. Wallerstein’in Reagan için söylediği maçoluğun anlamı ve bağlamı neyse, aynısı sanıyorum Trump için de fazlasıyla geçerlidir: <em>“Reagan evresinin dersi şu: ABD’nin çöküşüne bir cevap olarak maçoluk”</em> (Wallerstein 2016, 51).</p>
<p>Amerikan dış politikasının steril, daha doğru deyişle kendi içinde tutarlı bir yapıya sahip olduğunu söylemek epeyce müşkül. Dahası tutarlılığın politik açıdan rasyonel olduğu da şüpheli. Güç politikası, tutarlılığı her zaman deforme etmeye meyyaldir. Yine Wallerstein’in dediği üzere, Amerikan politikası bu anlamda tarihsel olarak karakteristik bir görünüm sergiler: “ABD (…) üç-kısımlı bir formül geliştirdi: Bu formül bir doz yerli halklara tavizler… bir doz demir yumruk… bir doz da büyük ölçüde şefkatli (iktisadi) ihmalin üstünü örten laf kalabalığı” (Age, 43). Ben buna ayrıca stratejik dengeleri değiştirmeye yönelik dördüncü bir unsur olarak “bir doz tutarsızlık” ilavesinde bulunmanın yerinde olacağını düşünüyorum. Güç krizi veya kompleksi içindeki bir Amerika için tutarsızlık, taktik bir anlam taşımakta ve çaresizliğe karşı bir çare olarak elzem olmaktadır. Trump’ın davranış tarzındaki tutarsızlıklar bir bakıma söz konusu tutarsızlığı belirsizleştirmenin aracı olmaktadır. Tutarsızlığın bazı zaman ancak pervasızlıkla kabil hale gelmesi Trump fenomeninin belki de en açıklayıcı özelliğidir. Tayyip Erdoğan’ın bir telefon görüşmesinde Trump’a, “Parasıyla almak istediğimiz halde, bize Patriot füzelerini satmaya yanaşmadınız” demesine karşılık “Siz, bu Patriot füzelerini parayla mı almak istemiştiniz?” şeklindeki cevabı sadece akla durgunluk veren bir ironi değil, aynı zamanda “beni sorgulayamazsın” tavrının kibirli ve küstahça bir aksidir.</p>
<p><strong>Trump Bir Proje Değilse Ne Olabilir?</strong></p>
<p>ABD’nin tutarlı ve dürüst bir devlet olmaya zorlanamayacağı yönündeki devlet aklı (stratejisi) bugün Trump’ın şahsında zuhur etmiş görünüyor. Üzerinde durulması gereken asıl nokta, bunun hegemonya kriziyle bir ilişkisi olup olmadığını açık hale getirmektir. Hegemonya krizinin aynı zamanda dünya sisteminin bir krizi olabileceği de artık ciddi ciddi konuşulmakta. Henry Kissenger’ın şu ifadelerini bu açıdan önemsemek lazım: <em>“Dünya düzeni, Trump’tan çok daha önemli fakat Trump’ın başkan olarak yaptıklarıyla hızlanan sistemsel bir kriz yaşıyor; İkinci Dünya Savaşı sonrası düzenin bitme sürecini yaşamaya başladık”</em> (Fuat Keyman, www.karar.com, 03.09.2018).</p>
<p>Trump’ın sözü edilen krizi derinleştirmesi de krize karşı mevcut Amerikan devlet aklının bir enstrümanı olarak ortaya çıkması da birbirine rağmen olabilecek şeyler. Tuhaf olan küresel süper güç konumundaki bir ülkenin dış politikasının Trump’ın cehaleti, pervasızlığı ve marazi kişiliğiyle kontrolsüz bir alana doğru savrulabileceğini varsaymaktır. Amerikan siyasetinin marjlarını zorluyor olsa bile Trump’ın, Amerikan devlet/stratejik aklıyla çatışan bir yola girmesi hiç de kabule şayan bir varsayım veya tespit olarak gözükmüyor. Şayet öyleyse Amerika için durum çok daha vahim sayılmalıdır.</p>
<p><strong>Amerika’nın Stratejik Aklı Karışmış Gözüküyor</strong></p>
<p>Ne ki Amerika kendi geleceğiyle mi oynuyor, yoksa dünya sistemini kendi mantalitesi ve arayışları doğrultusunda evrimleştirmeye matuf bile isteye keskin bir virajı mı alıyor, düşünmek gerekir. Başından beri söylemeye çalıştığımız gibi Trump’ın, Amerika’nın geleceğiyle oynamasına Amerikan üst aklının müsaade edeceği beklenmemeli. O yüzden burada doğrudan dünya sistemini ve çıkar dengelerini gözeten politik bir stratejinin varlığından şüphelenebiliriz. Brzezinsnki’nin değerlendirmelerinden hareketle söyleyecek olursak, Amerika’nın halen tek kutuplu bir dünya gücü olma arzusunda olup olmadığı şüpheli. Küresel dünya, tek kutuplu hegemonik bir devlet için aynı zamanda büyük maliyet ve sorumluluk demek. Kapitalizmin ve modernitenin geldiği belli evreden sonra küresel dünya artık tek bir imparatorluğun hamiliği altında varoluşunu sürdüremeyecek kadar dinamik, çok katmanlı bir jeopolitiğe ve jeokültüre sahip. Brzezinski, Amerika’nın gelecek stratejisinin bu gerçek etrafında şekillendirilmesinin kaçınılmazlığını vurguluyor: <em>“ABD’nin politik hedefi mazeretsiz biçimde iki yönlü olmalıdır: Amerika’nın egemen pozisyonunu en azından bir kuşak daha ve tercih edildiği üzere daha da uzun sürdürmek ve sosyal-siyasi değişimin kaçınılmaz şok ve gerilimlerini emecek jeopolitik çerçeve yaratırken, bir yandan da barışçıl küresel yönetimin ortak sorumluluğunun jeopolitik çekirdeğine doğru evrimleşmek”</em> (Brzezinski 2017, 292).</p>
<p>Buradan bakıldığı takdirde Amerikan stratejik aklının -Trump bağlamında- bir tenakuz ve çatışma içinde olduğu tespit edilebilir. Zira Trump fenomeniyle üst akıl, Amerika’nın hegemonik rolünün geriye çekilmesi yönünde bir değişime henüz hazır veya razı ol(un)madığını tebarüz ettirmektedir. Tabiri caizse “hegemonyanın demokratikleştirilmesi” diyebileceğimiz bu rol ve sorumluluk paylaşımı, Trump Amerikası’yla taban tabana zıt niteliktedir.</p>
<p><strong>Amerika Küresel Demokrasiye Öncülük Edebilecek mi?</strong></p>
<p>Diğer taraftan, ABD eğer dış politikada da demokratik bir tavır ve iradenin temsilcisi olma iddiasını taşıyacaksa, üst aklın kontrolünden çıkmayı başarmak zorundadır. Bunun Amerika’yla sınırlı bir sorun olmadığı muhakkak, ancak demokrasinin küresel sisteme/ilişkilere doğru yaygınlaştırılabilmesinde hegemonik konumdaki güce -her ne kadar güven olmazsa da- her zaman daha büyük sorumluluk düşer. Brzezinski’nin dediği gibi eğer <em>“Bu davadaki jeostratejik başarı, Amerika’nın ilk, tek ve son gerçek küresel süper güç olma rolüne yakışan mirasını temsil”</em> (Age, 293) etmekle ölçülecekse bunun yolu küresel sistemi demokratikleştirmekten geçecektir. Gary Hart’ın söyledikleri bu manada Amerika için belki de yeni bir şans anlamına gelmektedir:</p>
<p><em>“21. yüzyılda dış politika da uzmanlaşmış seçkinlere ve onların çıkarlarına bırakılamayacak kadar önemlidir… Halk olarak bizler ülkemizin küresel komşularımızla ilişkilerini yüksek ideallerimizin belirlemesinde ısrar etmeliyiz. Yeni dönemde dünya politikamız, Amerikan halkının politikası olmalıdır”</em> (Hart 2016, 159).</p>
<p>Demokrasilerin yolu popülizmin tuzaklarıyla döşenmiş olabilir, gayet tabii. Fakat insanoğlunun tuzakları bertaraf etmek için gereken enerji ve tekâmül gücüne sahip olduğundan umudu kesemeyiz. Trump’a, Trump’ın Amerikası’na karşı insanlık davamızın hareket ettirici gücü ve cazibesi mutlaka olmalı.</p>
<p style="font-size: 0.8em;"><strong>Kaynakça</strong><br />
Wallerstein Immanuel (2016), Jeopolitik ve Jeokültür, Çev: Mustafa Özel, Küre Yayınları.<br />
Brzezinski, Zbigniew (2017), Büyük Satranç Tahtası, Çev: Yelda Türedi, İnkılap Yayınları.<br />
Hart, Gary (2016), 21. Yüzyılda Amerikan Büyük Stratejisi, Çev: İsa Karabaşoğlu, Avangard Yayınları.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/amerika-gelecegiyle-mi-oynuyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Takiyeden Makiyeye</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/takiyeden-makiyeye/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/takiyeden-makiyeye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rafet Küçük]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2018 21:30:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Makiye]]></category>
		<category><![CDATA[Takiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2481</guid>

					<description><![CDATA[Çok uzun zamandır insanlar tam görüşünü söylemiyordu memleketimizde, hatta başka bir görüş söylüyordu. Çünkü İslami dava çerçevesindeki pek çok şey aşırı derecede yasaktı, baskı altındaydı, bu yüzden de örtüktü. Ve mesela; Gülen, Oktar gibi isimler de bu bağlamda hareket ediyor görülüyordu gayet. O yüzden de belki, pek çok falsoları görülmüyordu, çok eleştiri almıyordu. Takiye kelimesi korunma anlamına geliyor. Istılahi olarak ise “korkudan asıl görüşünü gizleme” anlamında kullanılıyor. Bir de şu var ki tarihi süreçte “adeta her fırsatta asli görüşünü gizleme” noktasına gitmiştir iş. Burada dikkatimizi çeken bir başka nokta ise takiye kelimesinin takva kelimesiyle aynı kökten, vaky kökünden geliyor olması fakat anlam olarak tam tersi bir noktaya savrulması. Çünkü takva, bağlılıkta en aşırı olma anlamında kullanılırken takiye en gevşek olma anlamına geliyor pratikler sonucunda. Peki, Kur’an’da takiye kelimesi geçer mi? Elcevab; Ali İmran 28. ayette geçen tüka kelimesi ki takiye olarak da okunmuştur kelime1, takiye anlamında görülür müfessirlerce. Bu ayet şöyledir: “Mü’min’ler, mü’min’leri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa artık o, herhangi bir şeyde Allah’tan değildir. Ancak onlardan korunma gayesiyle sakınmanız başkadır. Dönüş yalnız Allah’adır.” [Ali İmran 28] Görüldüğü üzere ayette bir ruhsat var fakat mesela Şia mezhebinde takiye, imanın şartı gibi bir şeydir. Öyle ki mezhep literatüründe &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Çok uzun zamandır insanlar tam görüşünü söylemiyordu memleketimizde, hatta başka bir görüş söylüyordu.<br />
Çünkü İslami dava çerçevesindeki pek çok şey aşırı derecede yasaktı, baskı altındaydı, bu yüzden de örtüktü. Ve mesela;<br />
Gülen, Oktar gibi isimler de bu bağlamda hareket ediyor görülüyordu gayet. O yüzden de belki, pek çok falsoları görülmüyordu, çok eleştiri almıyordu.</strong></p>
<p>Takiye kelimesi korunma anlamına geliyor. Istılahi olarak ise “korkudan asıl görüşünü gizleme” anlamında kullanılıyor. Bir de şu var ki tarihi süreçte “adeta her fırsatta asli görüşünü gizleme” noktasına gitmiştir iş. Burada dikkatimizi çeken bir başka nokta ise takiye kelimesinin takva kelimesiyle aynı kökten, vaky kökünden geliyor olması fakat anlam olarak tam tersi bir noktaya savrulması. Çünkü takva, bağlılıkta en aşırı olma anlamında kullanılırken takiye en gevşek olma anlamına geliyor pratikler sonucunda. Peki, Kur’an’da takiye kelimesi geçer mi? Elcevab; Ali İmran 28. ayette geçen tüka kelimesi ki takiye olarak da okunmuştur kelime<sup>1</sup>, takiye anlamında görülür müfessirlerce. Bu ayet şöyledir: <em>“Mü’min’ler, mü’min’leri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa artık o, herhangi bir şeyde Allah’tan değildir. Ancak onlardan <strong>korunma gayesiyle</strong> sakınmanız başkadır. Dönüş yalnız Allah’adır.”</em> [Ali İmran 28] Görüldüğü üzere ayette bir ruhsat var fakat mesela Şia mezhebinde takiye, imanın şartı gibi bir şeydir. Öyle ki mezhep literatüründe Hz Ali’nin seçilmiş imam olduğu halde diğer halifeler zamanında takiye yaptığı, takiyenin dinin onda dokuzu olduğu söylenmiş, “Sizin Allah katında en üstününüz en çok sakınanınızdır”<sup>2</sup> ayetinde yer alan “etki” kelimesinin Caferi Sâdık’tan nakille “en çok takiye uygulayanınızdır” anlamında olduğu dahi iddia edilmiştir.<sup>3</sup> İşte takiyeyi makiyeye çeviren süreçler.</p>
<p><strong>Kime Karşı Yapıldığı Karışan Takiye</strong></p>
<p>Asıl meselemize gelirsek; bilindiği üzere çok uzun zamandır insanlar tam görüşünü söylemiyordu memleketimizde, hatta başka bir görüş söylüyordu. Çünkü İslami dava çerçevesindeki pek çok şey aşırı derecede yasaktı, baskı altındaydı, bu yüzden de örtüktü. Ve mesela; Gülen, Oktar gibi isimler de bu bağlamda hareket ediyor görülüyordu gayet. O yüzden de belki, pek çok falsoları görülmüyordu, çok eleştiri almıyordu. Fakat şimdi de Amerika, İsrail vs hesabına çalıştıkları ortaya çıktı. Yani kime karşı takiye yapıldığı karıştı. Peki, acaba takiye böyle ille sorun mu oluşturur? Bir defa şu anlaşılmalı ki; işin esası Allah’a güvenmek ve fedakâr olmaktır. Ayette denilir ki: <em>“Gerçek şu ki; İman edip de <strong>yalnız Rab’lerine tevekkül edenler</strong> üzerinde onun (şeytanın) bir hâkimiyeti yoktur. Onun hâkimiyeti, ancak onu dost edinenlere ve onunla/onu (Allah’a) ortak koşanlaradır.”</em> [Nahl 99-100]Elbette zorunlu zamanlarda takiye olabilir. Ayette şöyle denilir: <em>“İnandıktan sonra kim Allah’ı inkâr ederse, kalbi imanla dolu olduğu hâlde <strong>zorlanan kimse başka</strong>, fakat göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır.”</em> [Nahl 106]</p>
<p>Bir başka ayette ise zorunlu durumlar için verilen ruhsatta bir ayrıntı dikkat çeker, “haddi aşmadan” denilir. Şöyle ki: <em>“Allah size yalnız leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası için kesilmiş olanı yasaklamıştır. Fakat kim mecbur kalırsa, <strong>aşırıya kaçmamak ve sınırı aşmamak şartıyla</strong> ona günah yoktur. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayandır; çok merhamet edendir.”</em> [Bakara 173] Dikkat edilirse ayette ölüm tehlikesi durumunda harama bulaşırken dahi ruhsatla birlikte bir uyarı var. Yine; “onlardan gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başka” ifadesine karşın şu ayet de vardır: <em>“Ey inananlar! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz ki Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.</em></p>
<p><em>Kalplerinde hastalık bulunanların; <strong>başımıza bir felaket gelmesinden korkuyoruz diyerek, onların arasına koşuştuklarını görürsün.</strong> Umulur ki Allah bir fetih yahut katından bir emir getirir de onlar içlerindeki gizledikleri şeyden dolayı pişman olurlar.”</em> [Maide 51-52] Elhasıl; demek ki burada “her kafanıza eserse size ruhsat” gibi bir durum yok. İşte bu taifelerin evrilip çevrildiği nokta budur. Tehlikeyle orantılı bir takiyeyi geçtik işi, yaşam tarzına çevirmiştiler, davayı buharlaştırmıştılar, başlarındaki öyle dedi diye. Mesela içkili toplantılar düzenliyor, Hristiyan erkekle Müslüman kadını evlendiriyor, kadınlı erkekli dansı dinen normal görüyorlardı. Nihayetinde iş ajanlığa kadar gitti dayandı.</p>
<p><strong>Fikirler Yasaklanıyorsa, Baskı Varsa?..</strong></p>
<p>Buradaki bir başka mesele ise şu ki takiye, marjinal, gizemci, savunulamaz inançları olan grupların kullandığı en mühim bir araçtır aynı zamanda. Denilebilir ki “hakikati söylersek başımıza iş gelir” noktası bahane edilerek kapalı yapılar kurulmaktadır. Hâlbuki söyledikleri şey tam hakikat değildir bir defa. Ya da takiyede çok kalınca iş, buna dönmektedir. Beri yandan bulanıklıktan işin sakatlığı anlaşılamamaktadır. Bu çerçevede mesela, Gülen’in yakın çevresinde Hz İsa olarak görüldüğü iddiaları, Oktar’ın ise sürekli mehdiyetten bahsetmesi ve mehdinin özelliklerinin ona uyduğunu ima etmesi çok enteresandır. Şiilikte de gaib imam, on iki imamın masumiyeti gibi ciddi şekilde delillendiremeyecekleri pek çok konu vardır. Gulat akımlarda bu iş zaten ayyuka çıkmaktadır. İşte takiyeciliğin böyle bir boyutu da var ya da oluyor. Hâsılı, demek ki bir defa; açık, başkalarına tebliğ edilebilir, savunulabilir bir inanç gerekiyor evvela. Bu da delillere dayalı bir iman demek. Peki, eğer fikirler yasaklanıyorsa, baskı varsa?.. Bu da ikinci kısım. Denilebilir ki örneğin, Batı medeniyeti, İslam’ı dönüştürmek istiyor açık şekilde fakat İslam’ın tebliği ve işin delilleri acaba çok yerinde mi? Kimileri gelenek bohçasını taşımakta fakat iman zafiyetiyle çabucak sapabilmekte, kimileri ise geleneği dışlayarak güya çok savunulabilir bir anlayış çıkartmakta ama aslında rasyonalizme, belki de tam Batı’nın istediği noktalara gitmekte. Deliller ve tebliğ meselesine ciddi şekilde bakıldığı zaman ise gerçekten de bu alanda eksiklikler görülüyor. Bütün bunlar da buna götüren süreçler gibi bir açıdan. Elbette her hâlükârda baskı olabilir fakat azim de şart. Hakikat boyutu net olursa başarı da biiznillah gelecektir. Ayette şöyle buyurulur: <em>“Kesinlikle, mallarınız ve canlarınız konusunda sizi deneyeceğiz ve kesinlikle, önceden kitap verilenlerden ve ortak koşanlardan üzücü birtakım şeyler işiteceksiniz, çok. Eğer de sabreder ve sakınırsanız, herhalde bu, işlerin azmindendir/azmedilmeye değer işlerdendir.”</em> [186]</p>
<p style="font-size: 0.8em;"><sup>1</sup>Kıraat imamlarından Yakub, bu kelimeyi takiye olarak okumuştur.<br />
<sup>2</sup>Hucurât 13<br />
<sup>3</sup>bkz. Dia, takiye maddesi</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/takiyeden-makiyeye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
