<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kültür &#8211; Sanat &#8211; Tarih &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/kategori/kultur-sanat-tarih/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 10 Aug 2026 13:53:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Kültür &#8211; Sanat &#8211; Tarih &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kimlik Kavgasının Gölgesindeki Tarihimiz</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kimlik-kavgasinin-golgesindeki-tarihimiz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kimlik-kavgasinin-golgesindeki-tarihimiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Aug 2026 13:53:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[ideoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20219</guid>

					<description><![CDATA[Tarihin mahkemesi olmaz, muhâsebesi olur. Önyargı ve sâbit fikirler bir türlü yakamızdan düşmüyor. Tarihe ilişkin peşin fikirlerimizse sadece geçmişimizi anlaşılmaz ve efsânevî kılmıyor, idrâkimizi perdeleyerek ufkumuzu da karartıyor. Tarih, zamanla inanç hâline gelen önyargıların toplumdaki kutuplaşmanın da etkisiyle dozunu gittikçe arttırdığı bir disipline dönüşmüş durumda. Yakından tanıdığım bir hanımefendi bir defasında bana; “Ben Osmanlı Padişâhlarının hiçbirisini sevmiyorum.” dedi. “Niçin sevmiyorsun?” diye sorsam, makul ve mantıklı bir cevap veremez. Zîrâ tarih müktesebâtı insicâmlı bir îzâh yapmaya kifâyet etmez. Ancak çiğnene çiğnene sakıza dönmüş cümlenin malûmu olan dövizleri sıralar: Kardeşlerini katlediyorlardı, saltanat iyi bir idâre tarzı değildir… gibi.  Ezcümle, cepheleşmenin sebep olduğu fâsid mantığın üzerine oturan yâveler. Ve yine aynı hanımefendi Mustafa Kemal’i ölesiye seviyor. Toz kondurmuyor üzerine. Ata’sına her şeyiyle hayran, karşıtı olarak gördüğüne ise ebedî düşman. Kelimenin tam anlamıyla bir ifrât tefrît psikolojisi… Tabiî bu hastalıklı psikoloji, farklı tezâhürleriyle karşı cephede de mevcut. Mahallî idârelerle, muhtelif ilim ve kültür müesseselerinin düzenlediği halka açık sohbet ve toplantılarda, ülkemizin seçkin tarihçilerine yöneltilen sorulara da yine aynı seviye hâkim. Orta malı hâline gelmiş sorular soruluyor oralarda da: “Vahdettin hâin miydi?” “Osmanlı Pâdişâhları neden hacca gitmedi?” “Baltacı-Katerina hikâyesi doğru mudur?” gibisinden en bilindik sorular… Kimsenin kerâmeti kendisinden menkul değil vesselâm. Ya medyadaki tartışma programlarına &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihin mahkemesi olmaz, muhâsebesi olur.</p>
<p>Önyargı ve sâbit fikirler bir türlü yakamızdan düşmüyor. Tarihe ilişkin peşin fikirlerimizse sadece geçmişimizi anlaşılmaz ve efsânevî kılmıyor, idrâkimizi perdeleyerek ufkumuzu da karartıyor. Tarih, zamanla inanç hâline gelen önyargıların toplumdaki kutuplaşmanın da etkisiyle dozunu gittikçe arttırdığı bir disipline dönüşmüş durumda.</p>
<p>Yakından tanıdığım bir hanımefendi bir defasında bana; “Ben Osmanlı Padişâhlarının hiçbirisini sevmiyorum.” dedi. “Niçin sevmiyorsun?” diye sorsam, makul ve mantıklı bir cevap veremez. Zîrâ tarih müktesebâtı insicâmlı bir îzâh yapmaya kifâyet etmez. Ancak çiğnene çiğnene sakıza dönmüş cümlenin malûmu olan dövizleri sıralar: Kardeşlerini katlediyorlardı, saltanat iyi bir idâre tarzı değildir… gibi.  Ezcümle, cepheleşmenin sebep olduğu fâsid mantığın üzerine oturan yâveler.</p>
<p>Ve yine aynı hanımefendi Mustafa Kemal’i ölesiye seviyor. Toz kondurmuyor üzerine. Ata’sına her şeyiyle hayran, karşıtı olarak gördüğüne ise ebedî düşman. Kelimenin tam anlamıyla bir ifrât tefrît psikolojisi… Tabiî bu hastalıklı psikoloji, farklı tezâhürleriyle karşı cephede de mevcut.</p>
<p>Mahallî idârelerle, muhtelif ilim ve kültür müesseselerinin düzenlediği halka açık sohbet ve toplantılarda, ülkemizin seçkin tarihçilerine yöneltilen sorulara da yine aynı seviye hâkim. Orta malı hâline gelmiş sorular soruluyor oralarda da: “Vahdettin hâin miydi?” “Osmanlı Pâdişâhları neden hacca gitmedi?” “Baltacı-Katerina hikâyesi doğru mudur?” gibisinden en bilindik sorular… Kimsenin kerâmeti kendisinden menkul değil vesselâm.</p>
<p>Ya medyadaki tartışma programlarına ne demeli? Sanki bir mahkeme celsesini temâşâ ediyorsunuz. Âdeta tarihin duruşması yaşanıyor orada. Sıfatları farklı da olsa konuşmacıların tamamı gönüllü birer avukat kesiliyor beyaz camın önünde. Her biri müdâfaasını üstlendiği tarihî şahsiyetin yılmaz bir müdâfi mevkiinde. Ve tarafgirlik de anlama arzusunun çok önünde. Çünkü gaye anlamak değil, kendi gerçeğini(!) her halükârda savunmak. Gerekirse anlamadan savunmak. İşin içine nefsânî duygular da girince sinirler geriliyor ve tartışma ateş alıp iş, şîrâzesinden çıkıyor.</p>
<p>Bu ülkede büyük çoğunluğun tarihe bakışı, bir sabînin anlama ve algılama kapasitesinin üzerine çıkamıyor ne yazık ki. İşin daha vahîm olan yanıysa, çoğu aydınımızın da bu selin önünde sürüklenmesi. Geçmişe daha yüksek bir irtifâdan bakamaması. Bu kanâatimizin delili ise ekranlardaki tartışma programları. Bunu görmek içinse o programlara birazcık olsun nazar edivermek kâfi.</p>
<p>O programların çoğunda anlama esâsına dayalı bir tefekkür iklimi yok. Orada herkes kendi paradigmasının kör müdâfi. İlim fikir adamı postuna bürünmüş şahıslarsa gerçekte gözü pek birer ideolog.</p>
<p>Taraflar sipere yatmış durumda. Pavlov’un köpeği misâli siyasî duruşlarının simgesi olarak gördükleri şahsı savunmaya hazır vaziyetteler. Yücelttikleri şahsiyete yönelik en ufak bir eleştiri, ilk etapta savunmaya ve hemen ardından da taarruza geçiriyor onları.</p>
<p>“Bak, sen Abdülhamid’i Meclisi kapatmakla ithâm ediyorsun ama Atatürk de zamanında Meclis’i fesh etmemiş miydi?” Keşke bu sözlerde mukayeseli bir analiz gayreti olsa, bir anlama cehdi bulunsa. Her iddiâ, nasıl ve neden sorularıyla taçlansa ve o minvâl üzere tartışma yürüse… Hâdiselerin yaşandığı devirlerin şartları da dikkate alınarak çok cepheli ve geniş görüşlü bir bakış açısıyla meselelere yaklaşılsa. Çapraz okumalar yoluyla karşıt görüş ve yaklaşımlar da dikkate alınsa. Tartışmacı ancak bütün bu şartları yerine getirdikten sonra bir fikir beyânında bulunsa…</p>
<p>Ne mümkün? Âdeta televizyon ekranından taşan bir horoz dövüşü yaşanıyor milletin gözleri önünde. Önemli olan; gerçeklerle yüzleşmek değil, sûrda bir gedik açmak. Zîrâ inandıkları değer, kırk tane mendilin içine dürülmüş sakal-ı şerîf kadar hürmete şâyân. Onu müdâfaa edebilmek adınaysa her türlü salvo serbest ve haklı haksız rakibin sinir uçlarına dokunmak mubah.</p>
<p>Taraflar nezdinde doğru olan daha baştan belli. Önemli olan o doğruyu tevsik etmek. Yani herkes kendi haklılığını ispatın peşinde. Belgelere dayanarak, hâdiselerin sebep ve sonuçlarından yola çıkarak meseleleri anlamaya dönük fikr-i takip merkezli bir yaklaşım söz konusu değil. Tarih, bir bilim olmaktan çıkıp inanca dönüşmeye başladığında, eklektik davranmak da normalleşiyor hâliyle.</p>
<p>Bazı istisnâlar dışında genelde hep böyle cereyan ediyor o programlar. Aktüel siyaset üzerine yapılan bir tartışmadan kayda değer bir farkı yok çoğunun. İkisinin de hedefi aynı: Haklı çıkıp mevzi kazanmak. Bu, bir politik tartışma için normal kabûl edilip mazûr görülebilir. Ama aynı şeyi bir tarih programı için söyleyebilmek mümkün mü?</p>
<p>Her ikisi de aynı mihrâkın yönlendirmesi altında. Bu garâbet, siyaset gibi tarihin de kimlik çatışmasının arka bahçesi hâline gelmesinden kaynaklanıyor. Tarih, özellikle de yakın tarihin bazı olay ve şahısları, cepheleşme siyasetinin atış alanı hâline gelmiş durumda.</p>
<p>Türklerin İslâmiyet’i kabûlünden bugüne kadarki tarihimiz, düşük yoğunluklu da olsa, bu mücâdelenin bir parçası durumunda. Kulvar değiştirerek planlı bir batılılaşma siyaseti gütmeye başladığımız, büyük kırılmanın yaşandığı son iki yüzyıllık devre ise, o çatışmanın en şedit biçimde yaşandığı dönem.</p>
<p>Gerçekte Türkiye’de siyasî mücâdele yok, kimlik çatışması var. Zîrâ siyasî mücâdele, hiçbir ülkede bu kadar büyük bir kutuplaşmaya ve derin bir sosyal çatlağa yol açmıyor. Çünkü hiçbirinin arka planında kimlik ayrışması yok ve o yüzden de toplum belli bir tarih fikrinde müttehit.</p>
<p>Bu ülkedeyse tarih, kimlik eksenli kutuplaşmanın toplumun bağrında açtığı bir alt parantez. Yani kaynağı farklı bir bölünme değil, aynı kaynaktan fışkıran farklı bir tezâhür.</p>
<p>Tarih üzerinden yürütülen mücâdele, bugün savunulan ilkelerin ve benimsenen hayat tarzının meşrûlaştırılması adına yapılıyor. Gerçekte kimse Abdülhamid’i savunmuyor, onun üzerinden kendi kimliğinin mücâdelesini veriyor. Sultan’ın şahsiyetinde anlam kazandığına inandığı kadîm değerlerin müdâfaasını yapıyor. Ve yine kimse gerçekte Atatürk’ü savunmuyor, onun şahsında en güzel biçimde temsil edildiğini düşündüğü kimliğine has ölçülerin ve hayat tarzının kavgasını veriyor. Vekâlet savaşları yaşanıyor yani. Geçmişe atıfta bulunularak bugünün ibrâ edilmesine çalışılıyor.</p>
<p>Tarih, toplumların geleceğine ışık tutmak için mürâcaat edilen bir ilim dalı. Varlığını ona medyun. Geleceklerini planlayan toplumların rotasını tayîn eden en keskin pusula. Devlet siyasetinin lojistiği. Böyle yaklaşıldığında toplumun menfaatine hizmet ediyor. Bizim gibi bölünmüş ve belli bir tarih fikrinde uzlaşamamış toplumlarda ise bir kesimin diğerine karşı zafer elde etmek adına kullandığı bir üstünlük taslama ve kimliği meşrûlaştırma aracı.</p>
<p>Yapılan en büyük hatâ ise tarihin siyasiler eliyle, politik taraftarlık üzerinden ele alınması. Tarih, muhâsebesi siyasilere bırakılamayacak kadar nâzik ve ehemmiyetli bir konu. O yüzden de tarihî bahisler, ehil tarihçiler eliyle tartışılıp vuzûha kavuşturulmak zorunda. Tabiî tarihçinin de tarafsız olmasa bile objektif olması şart. Bir siyasî misyonun mümessili hâline gelmiş ilim adamından(!) doğru ve isâbetli bir teşhîste bulunmasını beklemek abes. Siyasete angaje, onun ötesinde bir siyasî kulvara girmiş kişiden tarihçilik değil, ancak tetikçilik beklenir. Tarih, geleceğe ışık tutan bir projektör olmaktan çıkar, siyasî duruş ve politik pozisyonların referans merkezi hâline gelir.</p>
<p>Tanzimat alafrangalığını benimseyen kitlenin çocuklarıyla yaklaşık iki asırdan beri bu gidişe “Hayır!” diyen reaksiyoner Türk muhafazakârlığının çatıştığı alanlardan biri durumunda tarih. İçine girilen Batılılaşma sürecinde toplumda yaşam tarzları ve gelecek tasavvurları birbirinden hayli farklı iki insan tipi oluştu. Bu iki grup, kimlik vurgusuyla öne çıkıyor. Biri kendisini şarklı, diğeriyse garplı olarak görüyor.</p>
<p>Benimsenen kimlikler üzerinden geçmişin muhâsebesi yapılmaya kalkıldığında ise tarih algımız çarpıklaşıyor. Kimlik vurgusu bazı tarihî şahsiyetleri metafora dönüştürüp olduğundan daha yükseklere çıkarıyor. Simgeleşen bu insanlar, kimlikleriyle meşrûlaştıklarından eylem ve icrââtları sağlıklı bir değerlendirmeye tâbi tutulmuyor. Yaptıkları ya da yapamadıkları, başardıkları ya da başaramadıkları üzerinden anlam kazanmıyorlar. Aslolan, onların tarihten bugüne yansıyan duruşları. Yani kendilerine hayran kitleleri tarafından giydirilen kimlikler, izâfe edilen vasıflarla öne çıkıyorlar. Hakikatte bu kimlikler, onların gerçek kimlik ve şahsiyetleriyle de bire bir örtüşmüyor. Ama bu, çok da önemli değil. Zîrâ burada belirleyici olan, muhiplerinin sevgisi ve onlara yüklediği anlam. Kitle, gerçeklerle fazla temas etmeden, kendi hayat tarzının ve kimlik algısının izdüşümü mevkiinde gördüğü tarihî şahsiyeti yüceltmeye uğraşıyor. Hattâ zamanla tabu hâline dönüşüp dokunulmazlık bile kazanıyorlar. Hayranları onlarda hiçbir hatâ ve kusûr bulmazken muhâlifleri ise sürekli zemmediyor onları. Bu keskin savruluş her iki kesimde de var.</p>
<p>Lâikler olarak kendisini niteleyen kesim, Cumhuriyetten önceki altı buçuk asırlık tarihe buğzediyor. Hattâ kimisi bugünkü millî varlık sebebimiz olan o geçmişi yok sayıyor. “Benim tarihim, 1923’te başladı.” dahi diyebiliyor. Akla ziyân, eksantrik bir durum. Toplumun ana gövdesini oluşturan geleneğe bağlı kesimse Cumhuriyetin ilk yıllarını âdeta tarihî devamlılık fikrini görmezden gelircesine her şeyiyle kötülüyor. Devrin şartları îcâbı, Lozan’ın birtakım tavîzler verilerek kerhen kabûl edilmiş bir uzlaşma olduğunu anlamak istemiyor. Bazıları da antlaşmanın neden İzmir’de değil de Lozan’da imzalandığını düşünmeksizin zafer(!) ilân ediveriyor onu. Lozan’ın yığınla tavîz verilerek müstevlîden koparılmış bir varlığını muhafaza etme senedi olduğunu göremiyor. Bugün artık onun üzerinden bir gelecek tasarımında bulunmanın ne kadar boş ve anlamsız olduğunu fark edemiyor.</p>
<p>Tarih üzerine yapılan tartışmaların bir kısmı da artık günümüzde hiç bir anlamı kalmamış meseleler üzerinde düğümleniyor. Siyaseten katl de onlardan biri. Asırlar öncesinde kalmış, tesir ve netîceleri bugüne ulaşmayan, on yedinci yüzyılda kapanmış bir yara o. Bu konuyu gündeme getirenlerin niyeti ise belli. Osmanlı’yı kötüleyerek Cumhuriyetin fazîletine gönderme yapmak. Tarihin bir kez daha kimlik eksenli siyasî kavgalara alet edilmesi.</p>
<p>Burada akla şöyle bir soru geliyor: Bu tartışmanın somut bir faydası var mı bugün bize? Hâl ve istikbâlimize ne katacak onu sürekli gündemde tutmak? Üç yüz elli yıl önce kapanmış bir yarayı durmadan kaşımak, sönmüş bir volkanın külünü boşluğa savurmaktan başka nedir?</p>
<p>Evet, tarihin kutsanması bu olsa gerek. Her iki taraf da bir asrısaadet telâkkisi içinde mâzînin kendisince önemli olan dönemini kutsuyor. Ve kimlik kavgası, kutsanan devrin mefhûm-u muhâlifi olarak görülen zaman diliminin kötülenerek ona reddiye yazılması sonucunu da doğuruyor beraberinde.</p>
<p>Kimlik merkezli bakış açısı, kutsama ve şabloncu yaklaşım, tefekkürümüzü dumûra uğratıyor. Öncelikli olarak kutsama esâsına dayanan bu tarih algısından kurtulmak zorundayız. Bunun için de yapılması gereken ilk iş, tarihin kimlik üzerinden sürdürülen kavganın enstrümanı olmaktan çıkarılmasıdır. Tefekkürümüz, ucuz siyasî polemiklerin ve kimlik çatışmalarının yörüngesinden çıkmadıkça bağımsızlaşamaz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kimlik-kavgasinin-golgesindeki-tarihimiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gücün Eğittiği Maskeler: Vahşet Gerçekten Geçmişte mi Kaldı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gucun-egittigi-maskeler-vahset-gercekten-gecmiste-mi-kaldi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gucun-egittigi-maskeler-vahset-gercekten-gecmiste-mi-kaldi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Jul 2026 14:07:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[sömürge]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20189</guid>

					<description><![CDATA[Günümüzde demokrasi, insan hakları ve özgürlük söylemleriyle öne çıkan birçok devletin tarihine yakından bakıldığında, sömürgecilik, işgal, köle ticareti ve kitlesel şiddet gibi karanlık sayfalarla karşılaşılır. Bu gerçekleri hatırlamak, geçmişi yargılamaktan çok bugünü doğru anlamanın bir gereğidir. Sömürgecilik Çağı: Dünyanın Yeniden Paylaşılması 15. yüzyıldan itibaren Portekiz ve İspanya&#8217;nın başlattığı denizaşırı keşifler, kısa sürede büyük sömürge imparatorluklarının kurulmasına dönüştü. Amerika kıtasında Aztek ve İnka medeniyetleri yıkıldı; savaşlar, zorla çalıştırma sistemi ve Avrupa&#8217;dan taşınan salgın hastalıklar yerli nüfus üzerinde yıkıcı sonuçlar doğurdu. Atlantik köle ticareti ise yaklaşık dört yüzyıl boyunca milyonlarca Afrikalının zorla kıtalar arasında taşınmasına neden oldu. Tarihçiler, bu dönemin insanlık tarihinin en büyük zorunlu nüfus hareketlerinden biri olduğu konusunda görüş birliği içindedir. Afrika: Kaynakların Bedelini İnsanlar Ödedi 1884-1885 Berlin Konferansı&#8217;nda Afrika, Afrikalıların iradesi olmaksızın Avrupalı güçler arasında paylaşıldı. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Belçika Kralı II. Leopold&#8217;un kişisel yönetimi altındaki Kongo Özgür Devleti&#8217;dir. Kauçuk üretimi uğruna uygulanan zorla çalıştırma, işkence ve infazlar nedeniyle milyonlarca insanın hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir. Asya ve Pasifik&#8217;te İşgaller 19. ve 20. yüzyıllarda Asya da emperyal rekabetin merkezlerinden biri oldu. Britanya&#8217;nın Hindistan yönetimi, Afyon Savaşları sonrasında Çin&#8217;in maruz kaldığı baskılar ve Japon İmparatorluğu&#8217;nun Kore, Çin ve Güneydoğu Asya&#8217;daki işgalleri milyonlarca insanı etkiledi. Nanjing Katliamı (1937) gibi olaylar, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde demokrasi, insan hakları ve özgürlük söylemleriyle öne çıkan birçok devletin tarihine yakından bakıldığında, sömürgecilik, işgal, köle ticareti ve kitlesel şiddet gibi karanlık sayfalarla karşılaşılır. Bu gerçekleri hatırlamak, geçmişi yargılamaktan çok bugünü doğru anlamanın bir gereğidir.</p>
<p><strong>Sömürgecilik Çağı: Dünyanın Yeniden Paylaşılması</strong></p>
<p>15. yüzyıldan itibaren Portekiz ve İspanya&#8217;nın başlattığı denizaşırı keşifler, kısa sürede büyük sömürge imparatorluklarının kurulmasına dönüştü. Amerika kıtasında Aztek ve İnka medeniyetleri yıkıldı; savaşlar, zorla çalıştırma sistemi ve Avrupa&#8217;dan taşınan salgın hastalıklar yerli nüfus üzerinde yıkıcı sonuçlar doğurdu.</p>
<p>Atlantik köle ticareti ise yaklaşık dört yüzyıl boyunca milyonlarca Afrikalının zorla kıtalar arasında taşınmasına neden oldu. Tarihçiler, bu dönemin insanlık tarihinin en büyük zorunlu nüfus hareketlerinden biri olduğu konusunda görüş birliği içindedir.</p>
<p><strong>Afrika: Kaynakların Bedelini İnsanlar Ödedi</strong></p>
<p>1884-1885 Berlin Konferansı&#8217;nda Afrika, Afrikalıların iradesi olmaksızın Avrupalı güçler arasında paylaşıldı. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Belçika Kralı II. Leopold&#8217;un kişisel yönetimi altındaki Kongo Özgür Devleti&#8217;dir. Kauçuk üretimi uğruna uygulanan zorla çalıştırma, işkence ve infazlar nedeniyle milyonlarca insanın hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir.</p>
<p><strong>Asya ve Pasifik&#8217;te İşgaller</strong></p>
<p>19. ve 20. yüzyıllarda Asya da emperyal rekabetin merkezlerinden biri oldu. Britanya&#8217;nın Hindistan yönetimi, Afyon Savaşları sonrasında Çin&#8217;in maruz kaldığı baskılar ve Japon İmparatorluğu&#8217;nun Kore, Çin ve Güneydoğu Asya&#8217;daki işgalleri milyonlarca insanı etkiledi. Nanjing Katliamı (1937) gibi olaylar, savaş dönemlerinde sivillerin nasıl büyük bedeller ödediğinin en çarpıcı örnekleri arasında yer alır.</p>
<p><strong>Avrupa da Bu Şiddetten Muaf Değildi</strong></p>
<p>Sömürgecilik yalnızca Avrupa dışını etkilemedi. İki dünya savaşı, Avrupa kıtasını tarihin en büyük yıkımlarından biriyle karşı karşıya bıraktı. Nazi Almanyası&#8217;nın işgal politikaları modern tarihin en büyük insanlık suçları arasında kabul edilmektedir. Aynı dönemde milyonlarca sivil savaş, açlık ve zorunlu göç nedeniyle yaşamını yitirdi.</p>
<p><strong>Güç, Hukuk ve Ahlak</strong></p>
<p>I. Dünya Savaşı&#8217;nın ardından Birleşmiş Milletler&#8217;in kurulması, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi&#8217;nin kabulü, Cenevre Sözleşmeleri&#8217;nin geliştirilmesi ve uluslararası ceza hukuku mekanizmalarının güçlendirilmesi, devletlerin güç kullanımını hukukla sınırlandırma yönünde önemli adımlar oldu.</p>
<p>Bununla birlikte, uluslararası ilişkiler tarihi, devletlerin çoğu zaman ahlaki ilkeler kadar güvenlik, çıkar ve güç dengeleri doğrultusunda hareket ettiğini de göstermektedir. Bu nedenle geçmişin hatırlanması, yalnızca tarih bilgisi değil, aynı zamanda geleceğe yönelik bir uyarıdır.</p>
<p><strong>Tarihin Verdiği Ders</strong></p>
<p>Tarih bize, hiçbir medeniyetin yalnızca başarılarıyla değerlendirilemeyeceğini öğretir. Bilim, sanat ve teknoloji alanındaki büyük katkılar kadar; sömürgecilik, köle ticareti, savaş suçları ve insan hakları ihlalleri de aynı tarihin ayrılmaz parçalarıdır.</p>
<p>Gerçek yüzleşme, geçmişte yaşanan acıları inkâr etmek değil; onları kabul ederek benzer trajedilerin tekrar yaşanmaması için hukuku, adaleti ve insan onurunu evrensel ilkeler olarak savunmaktır.</p>
<p>Çünkü tarih, gücün tek başına barış getirmediğini; kalıcı barışın ancak hesap verebilirlik, hukuk ve insan haklarına bağlılıkla mümkün olabileceğini defalarca göstermiştir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gucun-egittigi-maskeler-vahset-gercekten-gecmiste-mi-kaldi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Deniz Göktaş ve Sanat Görünümlü Hicivde Son Nokta</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/deniz-goktas-ve-sanat-gorunumlu-hicivde-son-nokta/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/deniz-goktas-ve-sanat-gorunumlu-hicivde-son-nokta/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet BELENKUYU]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Jul 2026 15:18:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20185</guid>

					<description><![CDATA[Stand-up’çı İmran Deniz Göktaş’ın “tutuklanmasına neden olan gösterisi”ni, video paylaşım platformundan izledim. Bu tür olaylarda birinci elden kendim karar vermeyi ve “Nedir bu olayın içyüzü?” sorusunu, sosyal medya ve haber siteleri yerine, kendim cevaplamayı tercih ederim. Sanatın sosyopolitik yönünü ve etkilerini çok uzun yıllardır araştırırım. Ancak son yıllarda, bu tür faaliyetlerin internet erişimine açılmasından sonra, toplumun kısmen yoksul kesimleri de dahil , daha geniş halk kitlelerine ulaşması, konuyu daha da önemli hale getirdi. Eskiden Haldun Taner veya Ferhan Şensoy’un oyunları veya sistem eleştirileri, sadece sahnede izleyenleri etkiler ve ilgilendirir iken, şu an bu oyun ve gösteriler, en muhafazakar ailelerin gözlerinden sakındığı çocukların ekranına düşmeye başladı. Dolayısıyla üretilen her ürün için, zaman ve çevre sınırı kalktı. Üstelik o dönemlerde ne kadar muhalif olursa olsun, hicivde bir sınır ve az da olsa sanat, mizah kaygısı görülebilir iken, günümüzde artık bunlar büyük oranda gündemden kalktı, çalışmalar ucuzladı. İş neredeyse tamamen sokak ağzına döndü.  Hatta son dönemde, konu başlığımız olan gerek Deniz Göktaş ve diğer yeni nesil komedyenler, gerekse bazı sinemacılar (Şafak Sezer vb) küfürlü, sınırsız ve patavatsız diyaloglara, sanki bir şeyin rüştünü ispatlayacak bir kurtarıcı gibi sarılıyorlar. Muhtemelen başkasına saygı temelli oto sansürü kaldırarak, daha samimi olduklarını düşünüyorlar. Bahse konu şahıs Deniz Göktaş, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Stand-up’çı İmran Deniz Göktaş’ın “tutuklanmasına neden olan gösterisi”ni, video paylaşım platformundan izledim. Bu tür olaylarda birinci elden kendim karar vermeyi ve “Nedir bu olayın içyüzü?” sorusunu, sosyal medya ve haber siteleri yerine, kendim cevaplamayı tercih ederim.</p>
<p>Sanatın sosyopolitik yönünü ve etkilerini çok uzun yıllardır araştırırım. Ancak son yıllarda, bu tür faaliyetlerin internet erişimine açılmasından sonra, toplumun kısmen yoksul kesimleri de dahil , daha geniş halk kitlelerine ulaşması, konuyu daha da önemli hale getirdi.</p>
<p>Eskiden Haldun Taner veya Ferhan Şensoy’un oyunları veya sistem eleştirileri, sadece sahnede izleyenleri etkiler ve ilgilendirir iken, şu an bu oyun ve gösteriler, en muhafazakar ailelerin gözlerinden sakındığı çocukların ekranına düşmeye başladı.</p>
<p>Dolayısıyla üretilen her ürün için, zaman ve çevre sınırı kalktı. Üstelik o dönemlerde ne kadar muhalif olursa olsun, hicivde bir sınır ve az da olsa sanat, mizah kaygısı görülebilir iken, günümüzde artık bunlar büyük oranda gündemden kalktı, çalışmalar ucuzladı. İş neredeyse tamamen sokak ağzına döndü.  Hatta son dönemde, konu başlığımız olan gerek Deniz Göktaş ve diğer yeni nesil komedyenler, gerekse bazı sinemacılar (Şafak Sezer vb) küfürlü, sınırsız ve patavatsız diyaloglara, sanki bir şeyin rüştünü ispatlayacak bir kurtarıcı gibi sarılıyorlar. Muhtemelen başkasına saygı temelli oto sansürü kaldırarak, daha samimi olduklarını düşünüyorlar.</p>
<p>Bahse konu şahıs Deniz Göktaş,  Alevi kökenlerini, sol bir ailede ve muhafazakar değerlere çocukluğundan itibaren mesafeli yetiştirildiğini ısrarla görünür hale getirmeye çalışan, ODTÜ psikoloji mezunu bir kişi.</p>
<p>Gösteri baştan sona, politik ve kendi dünya görüşü dışında kim varsa tamamen alaya alma üzerine kurulmuş. Eleştirilerden, dindarlar, milliyetçiler, Celal Şengör, İlber Ortaylı, Alperen Şengün, kurban kesen dede, haşemaya benzer kıyafetle denize girdiği için dalgıçlar, Kuran, Allah, kot giymeyen muhafazakar gençler, herkes nasibini almış. Özenilen gruplar ise muhafazakar ailelerin seküler çocukları ile batıda sınır tanımadan yaşayan serseriler, alkolikler, bağımlılar.</p>
<p>Vatanseverlik Yunanistan’ı eleştirmek yerine, Türk birasının Alman birasından daha iyi olduğuna evrilmiş. Yunanistan’ı eleştirip de savaş çıkarmanın alemi yokmuş ama pasaportu da varmış, neden Amerika’da yaşamasınmış? Gezi olaylarında kendilerine yardım etmeyen esnafı boykot edecek kadar solcu, ama imkan verilirse ABD’de yaşamayı tercih edecek kadar dünya vatandaşı.</p>
<p>Gösteri sadece bununla kalmıyor, psikoloji eğitiminin verdiği özgüvenle bütün uyuşturucuları, cinselliği, “pişman olunacak her şeyi denemenin sakıncasının olmadığı” gibi, izleyenleri gayri ahlaki ne varsa, ona özendirmeyi de içeriyor. NY metrosunda bir erkeğin gösterilmemesi gereken yerlerini göstermesini, buna kimsenin dönüp bakmamasını, bir gelişmişlik örneği olarak sunuyor.</p>
<p>Sonuç olarak, ister sanat, ister bilim, ister haber, ister konser, ister miting; ne görünümünde olursa olsun, gelecek tehlikelerden ailenizi koruyun.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/deniz-goktas-ve-sanat-gorunumlu-hicivde-son-nokta/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>O Yazı Arapça Değil “Hatt-ı Türkî”, Özbeöz Türk Yazısıdır</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/o-yazi-arapca-degil-hatt-i-turki-ozbeoz-turk-yazisidir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/o-yazi-arapca-degil-hatt-i-turki-ozbeoz-turk-yazisidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhammet Altaytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Mar 2026 12:36:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[istiklal marşı]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dili]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20131</guid>

					<description><![CDATA[Karaman’da bir imam hatip ortaokulunda, İstiklâl Marşı’nın kabulünün 105. yılı dolayısıyla düzenlenen kutlama programında yer alan bir oratoryoda; İstiklâl Marşı’nın Türkçesinin yanı sıra bir kıtasının Arapça tercümesi de okunmuştur. Yine Edirne&#8217;nin Lalapaşa ilçesinde, İstiklâl Marşı’nın kabul yıl dönümü etkinlikleri kapsamında Kaymakamımız, bir öğrenciye İstiklâl Marşı’nın Mehmet Âkif tarafından ilk yazıldığı yazı olan “Osmanlı Türkçesi”yle hazırlanmış bir tablosunu hediye etmiştir. Bazı yayın organları bu olayları; Karaman’daki resmî törenin açılışında İstiklâl Marşı Arapça okunmuş, Edirne Lalapaşa’da ise Kaymakam tarafından öğrenciye Arapça yazılmış bir İstiklâl Marşı tablosu hediye edilmiş gibi sunarak bilerek çarpıtmıştır. Bu yolla toplumun bir kesimini galeyana getirmeye ve ülke genelinde menfi bir gündem oluşturmaya çalışmış; akabinde basına yansıyan bazı ibretlik tartışmalara da şahit olunmuştur. Peki, “Osmanlı Türkçesi” veya bazılarının “Arap alfabesi” diyerek ötekileştirdiği bu yazı bizim neyimiz olur? Türkler Müslüman olduktan sonra Kur’an-ı Kerim’in kelimeleriyle konuşmaya, onun yazısıyla yazmaya başlamış ve bunu yaklaşık bin yıl boyunca sürdürmüştür. Tanzimat ve bilhassa Cumhuriyet sonrasında “Osmanlıca”; hatta bugün kimileri tarafından “Arapça” veya “Arap alfabesi” denilerek ötekileştirilen dilin Osmanlı’daki adı “lisân-ı Türkî”, yazının adı ise “hatt-ı Türkî” ya da “Kur’an alfabesi” idi. Atalarımız, Arapların diline veya alfabesine hayranlıklarından değil; hayatlarının merkezine koydukları Kur’an-ı Kerim’in nazil olduğu dil olması, ayet ve hadislerin bu yazıyla kaydedilmiş &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Karaman’da bir imam hatip ortaokulunda, İstiklâl Marşı’nın kabulünün 105. yılı dolayısıyla düzenlenen kutlama programında yer alan bir oratoryoda; İstiklâl Marşı’nın Türkçesinin yanı sıra bir kıtasının Arapça tercümesi de okunmuştur. Yine Edirne&#8217;nin Lalapaşa ilçesinde, İstiklâl Marşı’nın kabul yıl dönümü etkinlikleri kapsamında Kaymakamımız, bir öğrenciye İstiklâl Marşı’nın Mehmet Âkif tarafından ilk yazıldığı yazı olan “Osmanlı Türkçesi”yle hazırlanmış bir tablosunu hediye etmiştir. Bazı yayın organları bu olayları; Karaman’daki resmî törenin açılışında İstiklâl Marşı Arapça okunmuş, Edirne Lalapaşa’da ise Kaymakam tarafından öğrenciye Arapça yazılmış bir İstiklâl Marşı tablosu hediye edilmiş gibi sunarak bilerek çarpıtmıştır. Bu yolla toplumun bir kesimini galeyana getirmeye ve ülke genelinde menfi bir gündem oluşturmaya çalışmış; akabinde basına yansıyan bazı ibretlik tartışmalara da şahit olunmuştur.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-20133" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/WhatsApp-Image-2026-03-22-at-14.02.55-1.jpeg" alt="" width="284" height="464" /></p>
<p>Peki, “Osmanlı Türkçesi” veya bazılarının “Arap alfabesi” diyerek ötekileştirdiği bu yazı bizim neyimiz olur?</p>
<p>Türkler Müslüman olduktan sonra Kur’an-ı Kerim’in kelimeleriyle konuşmaya, onun yazısıyla yazmaya başlamış ve bunu yaklaşık bin yıl boyunca sürdürmüştür. Tanzimat ve bilhassa Cumhuriyet sonrasında “Osmanlıca”; hatta bugün kimileri tarafından “Arapça” veya “Arap alfabesi” denilerek ötekileştirilen dilin Osmanlı’daki adı “lisân-ı Türkî”, yazının adı ise “hatt-ı Türkî” ya da “Kur’an alfabesi” idi. Atalarımız, Arapların diline veya alfabesine hayranlıklarından değil; hayatlarının merkezine koydukları Kur’an-ı Kerim’in nazil olduğu dil olması, ayet ve hadislerin bu yazıyla kaydedilmiş bulunması sebebiyle bu yazıya kıymet vermişlerdir. Milletimizin hayatında Kur’an-ı Kerim’in yerini Yunus Emre ne güzel ifade etmiştir:</p>
<p>&gt; “Her kim Kur’an’ı bilmedi / Sanki cihana gelmedi / Derdine derman bulmadı…”</p>
<p>Öte yandan Kur’an yazısı, Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethini müteakip Türklerin elinde ve Türkler vasıtasıyla gelişmiştir. Türk hattatları bu yazıyı kendilerine mahsus üsluplarla tezyin ederek milletimize mal etmişlerdir. XVII. yüzyılda Türk hattatların kalemleriyle gelişen yazı çeşitlerinin sayısı otuza ulaşmıştır. En meşhur hattatlarımızdan Şeyh Hamdullah Efendi (ö. 1530) ve Hafız Osman (ö. 1698), yazılarıyla İslam aleminde daima başköşeyi tutmuş, eserleri asırlarca örnek alınmıştır. Rik’a, sülüs, nesih ve divânî gibi yazı türleri büyük ölçüde Türk hattatlarının kaleminden çıkmıştır. Nitekim bugün Arap dünyasında da günlük hayatta, eğitimde ve basında yaygın olarak kullanılan rik’a, nesih ve sülüs yazıları, Türk hattatlarının eseridir. Öte yandan Kur’an-ı Kerim’in Hz. Osman imlasına uygun olarak Türk hattıyla yazılması da şer’î bir vecibe olarak görülmüştür. Özetle bugün “Arap alfabesi” veya “Osmanlıca” diye ötekileştirilen, hatta zaman zaman nefretle karşılanan yazı; büyük ölçüde Türklerin, atalarımızın emeğinin mahsulüdür.</p>
<p>Malumdur ki İstiklâl Marşı, millî şairimiz tarafından Osmanlı Türkçesiyle yazılmış, 1928’e kadar da bu şekilde yazılmaya devam etmiştir. İlk defa 1927’de yayımlanan Nutuk ve Gençliğe Hitabe de Osmanlı Türkçesiyle kaleme alınmış ve basılmıştır. Harf İnkılabı’ndan sonra bu metinler peyderpey günümüzde kullandığımız Türk alfabesine aktarılmıştır. Örneğin Nutuk, ilk defa 1934 yılında Latinize edilerek basılmıştır; yani yedi yıl boyunca sadece Osmanlı Türkçesi ile okunabilmiştir. Bu metinlerin orijinal dilini ve yazısını bilmek; hem o metinleri daha iyi anlamak hem okurken daha doğru telaffuz etmek hem de tarihimizle irtibat kurmak bakımından bir kayıp değil, önemli bir meziyettir.</p>
<p>Günümüz Türkçesinin yanında, atalarımızın asırlardır yazdığı, kütüphaneler dolusu eser telif ettiği ve İstiklâl Marşı’nın orijinal haliyle yazıldığı klasik Osmanlı Türkçesine gençlerin dikkatini çekmek maksadıyla, marşımızı güzel okuyan öğrenciyi böyle bir tablo ile ödüllendiren Kaymakam Bey, son derece isabetli bir hediye tercihinde bulunmuş ve takdiri hak etmiştir. Bazılarının dile getirdiği gibi Mehmet Âkif fotoğrafı hediye etmesi de elbette mümkündü; ancak bu, şimdiki kadar isabetli bir tercih olmazdı. Zira Âkif’in kendisi bile &#8220;İstiklâl Marşı benim değil, milletimin eseridir,&#8221; diyerek marşı Safahat isimli eserine almamış, şahsını İstiklâl Marşı’nın önüne geçirmemiştir.</p>
<p>Elbette herkesin dinî tercih ve hassasiyetleri kendi hür iradesinin bir sonucudur ve saygındır. İnanç özgürlüğü konusunda kullara düşen de saygı duymaktır. Ancak meseleye ortak millî kültür açısından bakıldığında, atalarımızın asırlar boyunca kullandığı dile ve yazıya bunca yabancılaşmak kolay anlaşılır bir durum değildir. Yunus Emre’den Karacaoğlan’a, Fuzûlî’den Şeyh Gâlib’e kadar en büyük edebiyatçılarımız, şairlerimiz ve âlimlerimiz eserlerini bu yazıyla kaleme almışlardır. Kütüphanelerimiz onların eserleriyle doludur; camilerden külliyelere kadar hemen bütün tarihî eserlerimiz bu yazılarla tezyin edilmiş, kitabeleri bu yazıyla yazılmıştır; mezar taşlarımız bu alfabeyle nakşedilmiştir. Şu halde aynı mantıkla, bütün bu tarihî mirasımızı &#8220;Arapça propagandasına sebep oluyor&#8221; diye reddedip yok mu sayacağız?</p>
<p>Maalesef bir kesimde Kur’an yazısına, kelimelerine ve İslam kültürüne karşı duyulan bu alerjinin çok azı bile; kendilerine karşı İstiklâl Harbi verdiğimiz İngilizlerin, Fransızların veya Batılı emperyalistlerin diline ve kültürüne karşı duyulmaz. Mesela milli bayramlarımızda Batı’nın popüler müzikleriyle yapılan etkinliklere veya Batı kültürünün örf ve adetleriyle harmanlanmış yılbaşı kutlamalarına aynı kesimin hiçbir itirazı yoktur. Nitekim bazı özel okullarda İstiklâl Marşı’nın İngilizce tercümesinin okunması hiç mesele edilmemiştir. Açıktır ki buradaki tepki, milletimizin bin yıldır yazdığı Kur’an yazısına ve İslam kültürünedir. Hâlbuki biz bu toprakları İslam davasıyla, gaza ruhuyla canlarını feda eden şehitlerin ve gazilerin fedakârlıklarıyla vatan kıldık.</p>
<p>Sonuç itibarıyla, bizi millet; topraklarımızı vatan kılan ortak tarihî ve kültürel değerlerimize yönelik bu hoyratlık, her şeyden evvel atalarımıza karşı nankörlük, millî varlığımız açısından da bir tehdittir. İstiklâl Marşı’nda da ifade edildiği gibi:</p>
<p>“Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı,<br />
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.&#8221;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/o-yazi-arapca-degil-hatt-i-turki-ozbeoz-turk-yazisidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cumhûriyet Redd-i Mîrâs Yaptı Mı Gerçekten?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cumhuriyet-redd-i-miras-yapti-mi-gercekten/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cumhuriyet-redd-i-miras-yapti-mi-gercekten/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Feb 2026 09:00:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20105</guid>

					<description><![CDATA[           “Göklerde ve yerde kim varsa O&#8217;ndan ister. O, her an yeni bir iş ve oluştadır.”                                                                                                       RAHMAN-29. Âyet &#160; Osmanlı redd-i mîrâs yapmadı. Yapsaydı eğer, o büyük medeniyet sentezine ulaşamaz ve beşeriyete yaptığı katkıyı yapamazdı. Selçukluyu reddetmedi; mîrâsına sahip çıktı ve korudu. Fakat onu aldığı şekliyle sürdürüp geçmişteki hâl ve terkibiyle yaşatmayı da düşünmedi. Zaman başka bir zamandı ve Selçuklu da yoktu artık. Bir değeri geçmişteki hâl ve terkibiyle devam ettirmeye çalışmak, mâzîyi bir asr-ı saâdet telâkkisiyle benimseyip kutsamaktı. Bu, bir nehir gibi akıp geçen hayatın içinde, kültürü belli bir zamana hapsedip statikleştirerek âtıl bir derekeye düşürmekten başka bir şey değildi. Osmanlı’nın yaklaşımı ne Selçukluyu inkâr ne de mâzîye ihânetti. Bu bir redd-i mîrâs da değildi. Sonuçta kazanan Osmanlı oldu. Geçmişe değil de içinden geçilen zamana ayarlı her hamle onu daha yüksek bir medenî irtifâya eriştirdi. Böylelikle Selçuklu’da kaybolmadı, eskisinden daha üstün bir kavrayışla Osmanlı’da yaşamaya devam etti. Karahanlı-Gazneli-Selçuklu ve Osmanlı’da var olan hep aynı rûhtu. Selefinin ayak izlerini takip eden fakat onu aslâ tekrar etmeyen bir güncelleme ve kendini aşma cehdi içinde medeniyet koşusuna devam etmek. Osmanlı bunu yaparken kendi geçmişini üstün tutup başka kültürleri dışlayan bir tavır içerisinde de olmadı. Ve sadece kendi köklerinden de beslenmedi. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>           “Göklerde ve yerde kim varsa O&#8217;ndan ister. O, her an yeni bir iş ve oluştadır.”</em></p>
<p style="text-align: right;">                                                                                                      <em>RAHMAN-29. Âyet</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Osmanlı redd-i mîrâs yapmadı. Yapsaydı eğer, o büyük medeniyet sentezine ulaşamaz ve beşeriyete yaptığı katkıyı yapamazdı. Selçukluyu reddetmedi; mîrâsına sahip çıktı ve korudu. Fakat onu aldığı şekliyle sürdürüp geçmişteki hâl ve terkibiyle yaşatmayı da düşünmedi. Zaman başka bir zamandı ve Selçuklu da yoktu artık. Bir değeri geçmişteki hâl ve terkibiyle devam ettirmeye çalışmak, mâzîyi bir asr-ı saâdet telâkkisiyle benimseyip kutsamaktı. Bu, bir nehir gibi akıp geçen hayatın içinde, kültürü belli bir zamana hapsedip statikleştirerek âtıl bir derekeye düşürmekten başka bir şey değildi.</p>
<p>Osmanlı’nın yaklaşımı ne Selçukluyu inkâr ne de mâzîye ihânetti. Bu bir redd-i mîrâs da değildi. Sonuçta kazanan Osmanlı oldu. Geçmişe değil de içinden geçilen zamana ayarlı her hamle onu daha yüksek bir medenî irtifâya eriştirdi. Böylelikle Selçuklu’da kaybolmadı, eskisinden daha üstün bir kavrayışla Osmanlı’da yaşamaya devam etti. Karahanlı-Gazneli-Selçuklu ve Osmanlı’da var olan hep aynı rûhtu. Selefinin ayak izlerini takip eden fakat onu aslâ tekrar etmeyen bir güncelleme ve kendini aşma cehdi içinde medeniyet koşusuna devam etmek.</p>
<p>Osmanlı bunu yaparken kendi geçmişini üstün tutup başka kültürleri dışlayan bir tavır içerisinde de olmadı. Ve sadece kendi köklerinden de beslenmedi. Zıddını bile büyük bir ustalıkla medeniyet harcına karıştırmayı bildi. Kompleksleri olmayan bir kültürün rahatlık ve emniyeti içinde hareket etti. Bu tavır, her şeyden evvel kendini bilme ve yüksek bir idrâk ediş seviyesinde olmanın neticesiydi.</p>
<p>Önyargı ve etnosantrizmden kaynaklanan eklektik bir tutum içinde olmak onun meşrebinde yoktu. Korkusuzca kendi işine yarayanı almasını bildi. Ama onu medeniyetinin potasında eriterek üzerine kendi kaşesini de bastı.</p>
<p>Osmanlı İstanbul’u aldıktan sonra Ayasofya’yı yıkmadı. Moğolların yaptığı türden bir kültür ve medeniyet katliamına girişmedi. Haçlılarınkine benzer bir yağma ve vandallık örneği sergilemedi. Doğu Roma’yı yalnızca siyasî planda ortadan kaldırdı, mîrâsına ise büyük bir vukuf ve cesâretle sahip çıktı. Onu geçmişten geleceğe doğru yol alan medeniyet treninin seçkin bir kompartımanı olarak gördü. Yıkmamasının gerçek sebebi ise onu aşamayacağına dönük bir endişesinin olmamasıdır. Bu, fethin gerçekleştiği günlerde onu aşabilecek bir kültürel ve sanatsal kudrete sahip olduğu anlamına gelmiyordu. Fakat onu istikbâlde aşacağına dönük inancı tamdı.  Bir muvâzene ve îtidâl medeniyeti olan Osmanlı, askerî ve siyasî sahada yendiği Roma’yı, kültürel ve sanatsal alanda da yeneceği günün gelmesini sabır ve sükûnetle beklemiştir. Böyle bir bakış açısına sahip olduğu için de fethettiği ülkelerin kültür ve sanatına kastetmemiş, bilâkis onlarda gördüğü üstünlüğe hâk ve hakikat nâmına şapka çıkartmıştır. Belki de Osmanlı’nın en müspet özelliği, benliğindeki hâk duygusu ve bir başka emsâli olmayan kendisine karşı duyduğu bu özgüven hissidir. Medeniyetimizin fârikası olan bu özellik, onun emsâllerine olan üstünlüğüdür de aynı zamanda.</p>
<p>Peki, Cumhûriyet redd-i mîrâs yaptı mı gerçekten? Cumhûriyetin redd-i mîrâs yaptığını söylemek, bir kuru ezberin tekrarından ibârettir yalnızca. Evet, buna yönelmiş, deklâre etmiş fakat yıktığının yerine yenisini koyabilme becerisinden mahrum olduğu için yine çaktırmadan selefinin gölgesinde nefes alıp vermeye devam etmiştir.</p>
<p>Birçok sahada bu böyledir. Dil Devrimi yapmaya kalkmış, lügatlerden attığı kelimelerin yerine köksüz ve uyduruk olanlarını koymuş fakat bir süre sonra onlarla yürümenin zorluğunu görerek geri adım atmıştır. Cumhûriyet, Osmanlı’dan intikal eden hukuk dilini bile 2000’li yılların başına kadar güncelleyememiş, üççeyrek asır eskinin mîrâsıyla idâre etmiştir.</p>
<p>En büyük zaferi müstevlîye karşı değil de kendi tarihine karşı kazanmakla övünen Cumhûriyet, zaferinin marşını bile tasfiye ettiği Osmanlı’dan almıştır. Birinci Dünya Harbi’nde Kafkas Cephesinin kahramanlarına ithâfen yazılan “Kafkasya Marşı” nın üzerinde küçük değişiklikler yaparak “İzmir Marşı” na çevirmiştir. Orijinal bir eser ortaya koyamamış, zaferini bile reddettiği selefinin mîrâsını yağmalayarak tebcil etmiştir.</p>
<p>Gelelim bir kültürün en açık ve kesin ifadesi olan mîmârîye. Selçuklu ve Osmanlı eserleriyle cumhûriyet devri mîmârisini bir kıyaslayalım: Terkip ile taklit arasındaki fark bir bakışta göze çarpar. İdrâk yoksunu olmayan her vicdan sahibi aradaki uçurumu hemen görür.</p>
<p>Selçuklu’da, Osmanlı’da özgündüler. Her şeyden evvel de şahsiyet sahibiydiler. Bugün Anadolu’da gezerken tarihî bir câmiyle karşılaştığınızda, onun hangisinden yâdigâr olduğunu hemen anlarsınız. Cumhûriyet devrinde yapılan câmilerle diğer bayındırlık eserlerine baktığınızda ise selefinin gölgesine sığınmış bir taklit ve şahsiyetsizlik nümûnesine şâhit olursunuz.</p>
<p>Selçuklu’nun seciyesini yansıtan kendisine has bir üslûbu vardı. Osmanlı da yine son derece orijinal ve bugün bile bütün dünyanın hayranlığını celbeden özgün bir karaktere sahipti. Çağlarının sahibiydi her ikisi de. Peki ya Cumhûriyet! O da selefleri gibi kendi zamanına hükmedebildi mi?</p>
<p>Ne mümkün! Cumhûriyetin başkentine kondurduğu Kocatepe dahi Osmanlı mîmârisinin görkemli bir kopyası olmaktan öteye geçememiştir. Zamana hâkim olma ve kendindeki farklılığı keşfederek şahsiyetini bulma zâviyesinden bakıldığında hiçbir özgünlüğü yoktur. Osmanlı mîmârisinin basit ve ucuz bir taklidi mevkiindeki emsâllerinden yegâne üstünlüğüyse selefinin hayli mûtenâ bir taklidi olmayı başarmış bulunmasıdır. Cumhûriyet, milletin sadece hayatından değil, hissiyâtından bile kovmaya çalıştığı devirlerin adı konulmamış bir mukallidi olmuştur ancak.</p>
<p>Yapımı yıllar süren ve diğerlerinin aksine halk tarafından değil de bizzat devlet eliyle finanse edilip inşâ olunan bu devâsâ eser, cumhûriyetin redd-i mîrâs yapmaya çalışsa da yapamadığının tescili gibidir. Üst perdeden ecdâda reddiye yazarken sessizce mâzînin gölgesine sığınmanın taşa kazınmış mührüdür Kocatepe.</p>
<p>Yüksekçe bir apartmanın terasından Ankara’ya bakıldığında, başkentin siluetini oluşturan eserler arasında iki tanesinin fazlasıyla öne çıktığı görülür. Biri, eski Yunan tapınaklarının çağdaş bir versiyonunu andıran Anıtkabir, diğeriyse Osmanlı mîmârisinin mutantan bir taklidi olmaktan öteye geçememiş Kocatepe.</p>
<p>Etkilendikleri kaynak farklı da olsa ikisi de süzme taklit olan bu eserler, aynı zamanda cumhûriyet tarihi boyunca sürekli çatışma hâlinde olan iki zihniyeti temsil eder.</p>
<p>Bir zamanlar bir siyasî parti liderinin muhâliflerini tanımlarken kullandığı “taklitçi zihniyet” tabiri özü itibariyle doğru da olsa işâret ettiği zihniyeti bütün unsurlarıyla ihâta etmek bakımından nâkıstır. Bu tabir o merhûm şahsiyetin kastettiği gibi sadece Batı’ya hayran kitleleri tanımlamaz. Kendi geleneğinin sâdık ama kör ve şuûrsuz bir takipçisi olan kesimler de bu kavramın şümûlü dâhilindedir.</p>
<p>O merhûm şahsiyet, bu sözüyle şüphesiz Batı’ya angaje zihinleri kastediyordu. Oysa Batı’yı taklit, Cumhûriyet devri taklitçiliğimizin yalnızca bir yüzüydü.</p>
<p>Rûh köküne dayanarak ayakta duran fakat onu geçerliliğini yitirmiş bir ezber üzerinden yaşamaya çalışan muhâfazakâr kitle yani toplumun ana omurgası da sahip olduğu değeri zamanın şartlarına göre güncelleyemediği için kendi tarihinin basit ve satıh üstü bir taklitçisi olmaktan öteye geçememiştir. O itibarla geleneği müdâfaa eden kitleler de büyük ölçüde tabirin kapsamı dâhilindedir. Yani her iki kesim de mukallittir. Biri kutsadığı Batı’yı, diğeriyse körü körüne hayranı olduğu kendi mâzîsini kopyalamıştır.</p>
<p>Cumhûriyet devrinde kendi benliğini inkâr şeklinde gelişen Batıcılık, muhâfazakâr kitlelerin tepkisini çekmiş ve toplumun ana omurgası şedit bir taassup ve karşı koyuşla varlık sebebine sarılmıştır. Fakat bu sahip çıkış, bir reaksiyon psikolojisi üzerinden gelişerek satıh üzerinde kaldığı, tahkik, tetkik ve yüksek bir idrâk ediş seviyesinde kıvam bulamadığı için, bir eski zaman ezberinin üzerine oturmuş, kovanın içindeki durgun suyun bir süre sonra işe yaramaz hâle gelmesi gibi zamanla etrafına yaydığı tatlı râyihayı kaybetmiştir.</p>
<p>Bugün inşâ edilen câmilerin hiçbiri zamanla tarihî eser kıymeti kazanamaz. Çünkü hemen hepsi mâzînin birer ucuz kopyası. Bir ideal dönem tasavvurunun ekşiyip tadını yitirmiş meyveleri onlar.</p>
<p>Hâlbuki Osmanlı’nın kudret asırlarından bugüne gelen eserlerin tamamı kültürel ve sanatsal bir güncelleme faaliyetinin ürünü olup devirlerinin en modern mîmâri üslûbunu yansıtıyordu. Kendi çağlarından istikbâle gönderilmiş özgün birer mesajdı her biri.</p>
<p>Buna rağmen bazıları hâlâ kurtuluşun fabrika ayarlarına dönmekte olduğuna inanıyor. Bu ham hayâlin peşinde koşarken en az iki asrımızı fedâ ettiğimizi görmüyor. Koçi Bey’den Tanzîmât’a kadar geçmişi ihyâ ederek yeniden büyük olacağımızı sandık. Tanzîmât’tan Cumhûriyete kadarsa düşmanın rengine boyanmakla kurtuluşun gerçekleşeceğine inandık. Son yüzyılımızsa bu iki zihniyetin kavgasıyla geçti. Bugün geldiğimiz noktada ise tam bir tükeniş içindeyiz. Zîrâ deniz bitti. Taklitlerin çatışmasından bir hayır gelmeyeceği anlaşıldı. İki taklit barışsa bile bundan bir sinerji doğmayacağı görüldü.</p>
<p>On altıncı yüzyıldaki satvet ve ihtişâmımız, geçmişte yaşanmış bir ideal zaman tasavvuru üzerinde yükselmiyordu. Biz kudret asırlarımızda geçmişin mîrâsını kopyalayarak büyük olmadık.</p>
<p>Sinan, kendisinden önceki devirleri taklit ederek adını çağlara yazdırmadı. Büyük Itrî, taklitle “semâyı örten rûh” olmadı. Şeyh Hamdullah, seleflerini kopyalayarak zirvelere uzanmadı. Önyargılardan arınarak bu sıradağların eserlerine baktığımızda, o büyük oluşun altındaki hakiki müessirin sâf ve sarsılmaz bir îmân, fenâfillah mertebesine yükselmiş bir duyuş ve düşünüş ufku olduğunu görürüz. Bizim en büyük kaybımız, asırlarca seyrinde olduğumuz o ufku yitirmek oldu.</p>
<p>Atılması gereken ilk adım, zihinlerimizi bir ideal dönem tasavvurunun paslı zincirlerinden kurtarmaktır. Mâzîde kalan hiçbir devir ne bugün ne de istikbâl için bir model olamayacağı gibi, tarihte aynıyla tekerrür etmez. Kurtuluş tarihe dönmekte değil, onu anlamakta. Her an yeni bir iş ve oluş içinde olan Rabbin sünnetine uyup kendini sürekli güncelleyebilmekte. Yunus gibi her dem yeniden doğabilmekte.</p>
<p>Kültürel istiklâlden mahrûm Cumhûriyet ne yöneldiği Batı’ya benzeyebilmiş, ne de reddettiği Osmanlı’nın gölgesinden kurtulabilmiştir. İkisi arasına sıkışıp bir arabesk kültür üreterek kör topal bugünlere gelmiştir. Bir opera binası yaparken Batı’yı, bir câmi inşâ ederken ise kendi mâzîsini kopyalama kolaycılığına teslim olmanın adıdır Cumhûriyet.</p>
<p>Hepsinden daha elim ve vahim olansa şudur: Bir talebe kopya çektiğinde bunu gizler, yakalandığında da takbih olunup cezâlandırılır. Bugün birbirine muhâlif olan bu iki kesimse hayranlık duyup kendilerini nispet ettikleri dünyaların kopyacısı olmakla övünüyorlar. Bu acınası durum onları üzmüyor, tam aksine gururlandırıyor.</p>
<p>İki taklitçi zihniyet de ortak bir kaderi paylaştı yakın tarihte. Birisi hasım bir medeniyeti, diğeriyse kendi tarihini kutsayarak kör bir hayranlık psikolojisinin zebûnu oldu. Kısacası, anlamadan hayran oldu. Zâhirdeki büyüklüğe takılıp onun bâtınına nüfûz edemedi. Sadece satıhtaki tezâhürleri görüp altında yatan beka ve oluş sırrına eremedi.</p>
<p>Bugün toplum yeni bir doğumun sancılarıyla kıvranıyor. Yaşamakta olduğumuz bütün alt üst oluşlar hep onun işâreti. Doğumun ölü doğum olmaması içinse toplumun ontik algısının değişmesi şart. Zîrâ artık bu toplumun bir yüzyıl daha taklitle geçirecek zamanı yok.</p>
<p>Peki, öyleyse çözüm nedir?</p>
<p>Hâkkı, varlığımız dışında aramayı bırakıp varlığımızdaki Hâkla buluşmaktır. Kurtuluşu kendi dışımızda aramaya son verip kendimize dönmektir. Bize şâh damarımızdan daha yakın olan; “Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mü’min kulumun kalbine sığdım.” demiyor mu?</p>
<p>Varlığımızda meknuz o ilâhî nefhayla ne zaman tanış olacağız? Bize rûhundan üfürenle vuslatımız, ne zaman gerçekleşecek? Artık kaçınılmaz hâle gelen bu buluşmayı daha hangi vakte kadar erteleyeceğiz?</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cumhuriyet-redd-i-miras-yapti-mi-gercekten/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ulubatlı Hasan Yaşadı mı, Yaşamadı mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ulubatli-hasan-yasadi-mi-yasamadi-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ulubatli-hasan-yasadi-mi-yasamadi-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 02 Jun 2024 06:51:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19132</guid>

					<description><![CDATA[Son yıllarda yazdığı eserler ve çıktığı televizyon programlarıyla göz dolduran bir tarihçimiz, İstanbul’un fethi sırasında bayrağı burçlara diken Ulubatlı nâmıyla mâruf bir neferin olmadığını, bu isimde birisinin hiç yaşamadığını, onun uydurma bir karakter olduğunu söylüyor ısrârla. Elindeki sancağı surlara dikerken şehit düştüğüne inanılan ve bu özelliğiyle destânlaşıp millî hâfızaya yerleşen bu kahraman asker timsâli hayâlî bir varlık da olsa fethin Fâtih ve Akşemseddin’den sonra gelen en önemli figürü ve sembol şahsiyetidir hiç şüphesiz. Millî muhayyile ve halk efkârının eseri olan bir şecâat ve kahramanlık timsâli bir müşahhas tarafından temsîl edilmese de aslâ sahte ve uydurma olamaz. Zîrâ bir toplumda ona atfedilen değerlerin karşılığı yoksa Ulubatlı Hasan gibi kahramanlar ma’şerî şuûrda yaşayamaz, millî vicdânda kendisine yer bulamaz. O yüzden de bir kahramanın hayâlî olması, onun sahte ve uydurma olduğu anlamına gelmez. Neden şöyle düşünmüyoruz: Fethin gerçekleştiği gün adı ve ünvânı bilinmese de bayrağı surlara diken bir Osmanlı neferi mutlaka vardır. Kale düşerken gözünü budaktan esirgemeyen bir serdengeçti surlara çıkmış ve göklerin gelinliğini burçlara dikmiştir. Evet, o neferin künyesi bugün bize meçhûl de olsa cihânşümul Türk muhayyilesi onu; “Ulubatlı Hasan” nâmıyla ebediyete mâl etmiştir. Vak’anüvîsler tarafından tarihin iftihar kütüğüne bu isimle yazılmasa da halk efkârı onu “Ulubatlı Hasan” kaşesiyle millî vicdâna kazımıştır. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Son yıllarda yazdığı eserler ve çıktığı televizyon programlarıyla göz dolduran bir tarihçimiz, İstanbul’un fethi sırasında bayrağı burçlara diken Ulubatlı nâmıyla mâruf bir neferin olmadığını, bu isimde birisinin hiç yaşamadığını, onun uydurma bir karakter olduğunu söylüyor ısrârla.</p>



<p>Elindeki sancağı surlara dikerken şehit düştüğüne inanılan ve bu özelliğiyle destânlaşıp millî hâfızaya yerleşen bu kahraman asker timsâli hayâlî bir varlık da olsa fethin Fâtih ve Akşemseddin’den sonra gelen en önemli figürü ve sembol şahsiyetidir hiç şüphesiz.</p>



<p>Millî muhayyile ve halk efkârının eseri olan bir şecâat ve kahramanlık timsâli bir müşahhas tarafından temsîl edilmese de aslâ sahte ve uydurma olamaz. Zîrâ bir toplumda ona atfedilen değerlerin karşılığı yoksa Ulubatlı Hasan gibi kahramanlar ma’şerî şuûrda yaşayamaz, millî vicdânda kendisine yer bulamaz. O yüzden de bir kahramanın hayâlî olması, onun sahte ve uydurma olduğu anlamına gelmez. Neden şöyle düşünmüyoruz: Fethin gerçekleştiği gün adı ve ünvânı bilinmese de bayrağı surlara diken bir Osmanlı neferi mutlaka vardır. Kale düşerken gözünü budaktan esirgemeyen bir serdengeçti surlara çıkmış ve göklerin gelinliğini burçlara dikmiştir. Evet, o neferin künyesi bugün bize meçhûl de olsa cihânşümul Türk muhayyilesi onu; “Ulubatlı Hasan” nâmıyla ebediyete mâl etmiştir. Vak’anüvîsler tarafından tarihin iftihar kütüğüne bu isimle yazılmasa da halk efkârı onu “Ulubatlı Hasan” kaşesiyle millî vicdâna kazımıştır.</p>



<p>Bir de mes’eleye şu açıdan bakalım: Bugün bu toplumun mânevî gıdalarından biri de hiç şüphesiz Mehmetçik sevgisidir. Toplum o sevgi etrafında birleşip bütünleşir. Peki, Mehmetçik geçmişte yaşamış somut bir şahsiyet midir? Ya da onu bir müşahhasa indirgemek mümkün müdür? Kesinlikle hayır. Fakat o, mücerred bir mefhûm da olsa dâima bu azîz milletin gönlünde yaşar. Olaya bu zâviyeden baktığımızda Ulubatlı Hasan isimli bir şahsın yaşayıp yaşamadığının da bir önemi var mıdır artık? O, Peygamber hadîsine ittibâ yolunda ölümsüzlüğe koşan şühedânın sembolleşmiş ifadesidir. Şehîtlere serdâr olmuş bir gazâ ve cihat kahramanıdır. Yüzyıllardan beri nesillerin rûhunu besleyen bir cesâret ve celâdet timsâlidir.</p>



<p>Ulubatlı Hasan, İstanbul’u fetheden askerin remzidir her şeyden önce. Peygamber övgüsüne mazhar olmuş bir ordunun içinden sadece bir Ulubatlı bulup çıkarmak, o yiğitler ocağına da haksızlık olmaz mı zâten? Nâmı Ulubatlı olmasa da her biri Sultân’ın nazarlarına ve tek bir el işâretine akortlu, daha elest bezminde şehâdete söz kesmiş binlerce Ulubatlı vardı o gün Osmanlı ordugâhında. Ve yine bir tanesi değil, belki binlercesi dünyasını değiştirmiştir Roma’nın îmân gülleleriyle yıkılan surları altında.</p>



<p>Eğer gaye, bir şahsın gerçekten var olup olmadığını tespitse tarihimizde Keloğlan isimli bir karakter de yoktur. Ve öyle biri de hakikatte hiç yaşamamıştır. O, yalnızca hayâlî bir halk kahramanıdır. Fakat o hayâlî karakter, yeri geldiğinde bizi bize anlatır. Millî duruş ve seciyemizden izler taşıdığı için zamanla gerçeklik kazanmış bulunan bu simge şahsiyeti kültürümüzden dışlayabilir miyiz hiç?</p>



<p>Ya Nasrettin Hoca’yla Timur’u aynı karede yaşatan fıkralara ne diyeceğiz? Onları da mı yok sayacağız yoksa? Fıkra literatürümüzden atacak mıyız onları? Birinin ölümüyle diğerinin doğumu arasında elli iki senelik bir zaman dilimi olmasına rağmen halkın hayâlî bu iki şahsiyeti bir ve beraber görmek istemiş, haklarında fıkralar üreterek onları ayrılmaz bir ikili hâline getirmiştir. Bundan sonra kimin gücü onları ayırmaya yeter? “Timur’un Fili” gibi deyimlere bile konu olmuş halk irfanının lütfu olan bir ünsiyeti yok saymak kimin haddine düşmüş? Daha doğrusu, Nasrettin Hoca’nın kaç fıkrası gerçekten kendisinindir? Mizahla harmanlanmış tefekkür ve irfanımızın temsîlî bir şahsiyeti olan bu müstesnâ figürü halk, kendi pratik zekâsının örnekleriyle süslemiştir. Kaba güçle Anadolu’yu ezip geçen Timur’un karşısına hikmet ve irfanını mizahla konuşturan Nasrettin Hoca’yı çıkarmıştır.</p>



<p>Zamanları ve mekânları aşarak bugünlere gelmiş bu nispet ve karakterler, millî benliğimizin aynası ve içtimâî şuûrumuzun en kayda değer unsurlarıdır. Asırlar boyunca halkın hayâlinde yaşayıp nesillerin rûhunu beslemiş bir simge şahsiyeti, zihin ve gönül haritamızdan silerek ne elde edebiliriz? Nesillere millî benlik ve şuûr aşılama yolunda bu ne işe yarar? Böyle bir tasarrufun fayda ve zararları yeterince düşünülmüş müdür?</p>



<p>Bazı hayâlî-temsîlî karakterler isimleri unutulmuş, tarihin kütüğüne geçmemiş gerçek kahramanların hâtırasını yaşatmak için vardır. İşte, Ulubatlı Hasan da çağ açıp çağ kapayan fethin o meçhûl kahramanlarını temsîl ediyor. Şu durumda Ulubatlı’nın izini sürüp kaydını bulmaya çalışmanın, bulunamadığında ise tereddüd yaşamanın bir anlamı kalıyor mu? İstanbul fethedilirken o surlara tırmananlar, Hasanlar değil miydi yoksa?</p>



<p>Çocuklarımızdan birer cemiyet fedâisi olmalarını bekliyorsak onları tarihlerindeki kahramanlarla tanıştırmalıyız. Rûhlarını, şehitlerimizin al kanlarıyla yıkamalıyız. Ulubatlı Hasan’ı tanıyarak büyüyen bir Türk evlâdı, cânânı uğruna cânından geçen bir ferâgat timsâlini örnek alır kendisine. Çünkü sancak ve ferâgat kavramlarını o ölçüde şahsında bütünleştirmiş daha popüler bir örnek yoktur tarihimizde. Beş altı yaşındaki bir çocuğa bilimsel tarih eğitimi veremezsiniz. Ona tarihini ancak destânlar, menkıbeler ve Ulubatlı Hasan gibi kahramanlar eliyle sevdirebilirsiniz.</p>



<p>Ulubatlı Hasan’ın varlık ya da yokluğunun bir entelektüel için pek bir önemi yoktur. Bu, onun tarih algısı üzerinde belirleyici bir rol oynamaz. Fakat bu durum, kitlelerin tarihe bakışında olumsuzluklar yaratabilir. Sade bir vatandaş, tarihe bir entelektüelin baktığı gibi bakmaz, hâdiseleri onun gördüğü gibi görmez. O, tarihi kahramanlar üzerinden sever ve benimser.</p>



<p>Bizler Amerikalılar gibi Superman icat etmeye muhtaç bir millet değiliz. Tarihimizdeki kahramanların tamamı gerçek olup hayâlî olduğu söylenenler bile, milletin sâf bir ayna hükmündeki vicdânının yansımasıdır. Gerçek kahramanların hâtırasını yaşatan temsîlî şahsiyetlerdir.</p>



<p>Peki, öyleyse tarihe bakışımız nasıl olmalı? Tarihi bir dedektifin iz sürmesi gibi sırf olay ve şahısları tam ve doğru tespit eden, onların matematiksel kesinlikle kaydını tutmaya çalışan bir mekanizma olarak mı görmeliyiz yoksa onu millî bilinç ve içtimâî şuûru mayalayan merkezlerden biri olarak mı anlamalıyız?</p>



<p>Tarihe sonradan giren ABD gibi ülkeler imajlarını takviye edip varlık algılarını güçlendirmek adına, Superman, Batman, Örümcek Adam gibi doğaüstü varlıklar üretip onlara kahraman postu giydirirken bizler yüzlerce yıldan beri efsâne hâlinde millî şuûrda yaşayan kahramanlarımızın boynuna birer sahtelik yaftası yapıştırmakla meşgulüz. Ben Türk tarihinin bu tür bir bakış açısıyla yeterince anlaşılamayacağı ve onun hiç de rasyonel olmadığı kanâatindeyim. Ayrıca onun içtimâî şuûrun inkişâfına da hizmet etmeyeceği inancındayım. Belge ile hakikati tevsîk etme gayretinde olan tarihçilerimizin bilmesi gereken, halk irfan ve muhayyilesinin de kendisine özgü bir gerçeklik alanına sahip olduğudur. Onu gözden ırak tutarak Türk tarihini hakkıyla anlayamayız. Bahçeden ayrık otlarını temizler gibi tarihten milletin kendisine mâl ettiği efsâne şahsiyetleri ayıklayarak tarih tefekkürümüze katkı yapamayız.</p>



<p>Bizim kahramanlarımızın Amerikan idollerinden farkı, onların Hollywood merkezli sinema endüstrisi tarafından üretilerek piyasaya sürülmeleri, bizdekilerinse doğrudan doğruya halk efkâr ve muhayyilesinden doğmuş olmalarıdır. Millî şuûrdan fışkırıp halkın duyuş ve düşünüş ufkunda gerçeklik kazanmalarıdır.</p>



<p>Çizgi roman sektörü ya da film sanâyinin üretip pazarladığı mı daha gerçektir yoksa halk efkârının ürünü olan mı? Ulubatlı Hasan’lar, halkın gizli hazînesinde saklı olanı fısıldar bize. O yüzden de onlar, kurgusal karakterlerin tamamından daha gerçektir.</p>



<p>Akıl olmadan düşünce üretilemez. Ama aklı sadece pozitivizmin dar kalıpları içine hapsettiğimizde kendi kimliğimizi, bizi biz yapan değerleri dahi tanıyamaz hâle geliriz. Sadece belge ve rasyonaliteye endeksli bir düşünme faaliyeti üzerinden Türk tarihi yeterince anlaşılamaz. Öyle olunca Çanakkale Harbi’nin en kritik safhasında Seyit Onbaşı’nın kollarında vücut bulan hârîkayı bile inkâr noktasına geliriz.</p>



<p>Gerçek arayışının, değerlerimizi bize hiçbir faydası olmayacak bir doğruyu(!) ortaya çıkartmak uğrunda öğütmesi ne hazîndir. Bu tartışmadan çıkacak en faydalı sonuç, tarih felsefesi ve sosyoloji bilmeden tarihimizi anlayıp değerlerimizi yerli yerine oturtmanın mümkün olmadığıdır.</p>



<p>Gerçeğin peşinde koşarken elde ettiğimiz verileri millî fayda açısından da etüd etmeli, onların bize ne kazandırıp kaybettirdiğini de dikkate almalıyız. İçtimâî şuûr üzerinde nasıl bir etki yaptıklarını mutlaka hesâba katmalıyız.</p>



<p>Hikmet ve irfan tahtında bir tarih okuması yapmaya mecbûruz. Fethin müyesser olduğu gün ölümsüzlüğe koşmaya sevdâlı bir değil, binlerce Ulubatlı Hasan olduğunu bilmeliyiz. Tıpkı bu milletin gönlünde binlerce Mehmetçiğin yaşadığını bildiğimiz gibi. Ve yine şunu da çok iyi bilmeliyiz ki asırların süzgecinde yoğrularak ma’şerî şuûrda varlık kazanmış bir kahramanlık timsâli, bir kalem darbesiyle yok edilemez.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ulubatli-hasan-yasadi-mi-yasamadi-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mahsusa: Trablusgarb</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/mahsusa-trablusgarb/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/mahsusa-trablusgarb/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet BELENKUYU]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 May 2024 15:06:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Dizi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19125</guid>

					<description><![CDATA[TRT dijital platformu Tabii&#8217;de (1) 29 Ekim &#8211; 22 Aralık 2023 tarihleri arasında yayınlanan Mahsusa Trablusgarb (2) dizisinin 4. bölümünden alınmış ve Fetih Suresi’nden bir bölümün yer aldığı klip, TRT tarafından internette paylaşılmış. (3) Klip, dinine bağlı her Müslümanı mutlu edecek bir kesit. Peki dizi için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Mahsusa her ne kadar isim olarak Türk istihbaratının temeli &#8220;Teşkilatı Mahsusa&#8221;yı hatırlatsa da, aslında dizide aralarında İstihbarat Teşkilatı’nın efsane ismi Kuşçubaşı Eşref&#8217;in de olduğu bir grup Osmanlı subayının, Trablusgarp Savaşı’nda (1911-12) (4) farklı yollarla Trablusgarp’a gidip yerel halkı teşkilatlandırarak, İtalyan işgaline karşı verdikleri mücadele anlatılıyor. Kurmay Albay Neşet’in Trablus’ta, Kurmay Binbaşı Enver’in Bingazi’de, Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal’in Derne’de Osmanlı birliklerine komuta etmeleri, Şehzade Osman Fuad Efendi, Senusi şeyhi Ahmed eş-Şerif es-Senusi ve Ömer Muhtar’ın da bu savaşa destekleri konu ediliyor. Dizi, Enver Bey, Mustafa Kemal, Nuri Bey, Fethi Bey, Çerkes asıllı Osmanlı subayı ve İttihat ve Terakki&#8217;nin fedailerinden Yakup Cemil ve Kuşçubaşı Eşref’in, Mısır ve farklı yollardan Trablusgarb’a ulaşması ile başlıyor, kara savaşlarının en can alıcı noktasında sona eriyor. Ama tarihi olarak Balkan Savaşı’nın başlamasıyla Osmanlı Devleti, İtalya ile barış antlaşması imzalamak zorunda kalıyor ve Trablugarp Vilayeti kaybediliyor. Tabi Trablusgarp Savaşı, aslında dizide ele alınan cephelerden çok daha geniş bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>TRT dijital platformu Tabii&#8217;de (1) 29 Ekim &#8211; 22 Aralık 2023 tarihleri arasında yayınlanan Mahsusa Trablusgarb (2) dizisinin 4. bölümünden alınmış ve Fetih Suresi’nden bir bölümün yer aldığı klip, TRT tarafından internette paylaşılmış. (3) Klip, dinine bağlı her Müslümanı mutlu edecek bir kesit. Peki dizi için aynı şeyi söyleyebilir miyiz?</p>



<p>Mahsusa her ne kadar isim olarak Türk istihbaratının temeli &#8220;Teşkilatı Mahsusa&#8221;yı hatırlatsa da, aslında dizide aralarında İstihbarat Teşkilatı’nın efsane ismi Kuşçubaşı Eşref&#8217;in de olduğu bir grup Osmanlı subayının, Trablusgarp Savaşı’nda (1911-12) (4) farklı yollarla Trablusgarp’a gidip yerel halkı teşkilatlandırarak, İtalyan işgaline karşı verdikleri mücadele anlatılıyor. Kurmay Albay Neşet’in Trablus’ta, Kurmay Binbaşı Enver’in Bingazi’de, Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal’in Derne’de Osmanlı birliklerine komuta etmeleri, Şehzade Osman Fuad Efendi, Senusi şeyhi Ahmed eş-Şerif es-Senusi ve Ömer Muhtar’ın da bu savaşa destekleri konu ediliyor.</p>



<p>Dizi, Enver Bey, Mustafa Kemal, Nuri Bey, Fethi Bey, Çerkes asıllı Osmanlı subayı ve İttihat ve Terakki&#8217;nin fedailerinden Yakup Cemil ve Kuşçubaşı Eşref’in, Mısır ve farklı yollardan Trablusgarb’a ulaşması ile başlıyor, kara savaşlarının en can alıcı noktasında sona eriyor. Ama tarihi olarak Balkan Savaşı’nın başlamasıyla Osmanlı Devleti, İtalya ile barış antlaşması imzalamak zorunda kalıyor ve Trablugarp Vilayeti kaybediliyor.</p>



<p>Tabi Trablusgarp Savaşı, aslında dizide ele alınan cephelerden çok daha geniş bir alanda, Beyrut’tan Çanakkale’ye ve Rodos’a kadar yayılıyor. Hatta bir bölümde Sadrazam Kamil Paşa’nın, Rodos’un kurtarılmasına öncelik verilmesi ve Meclis-i Mabusan’daki tartışmalara yer veriliyor. Ahmed Muhtar Paşa, Kâmil Paşa ve Şeyhülislam Cemaleddin Efendi savaşa karşı tavır alırken, Talat Bey, Enver Bey’in tarafında yer alıyor.</p>



<p>Normalde Balkan Savaşları öncesinde, Osmanlı’nın Kuzey Afrika ve Adalar denizindeki Oniki adayı kaybettiğimiz ve sonunda büyük bir yenilgiye uğradığımız Trablusgarp Savaşı’nın, başarılarla dolu bir bölümü diziye taşınmış. Bu yapım da aynen Çanakkale Savaşı gibi, Plevne savunması gibi, başarılı cephelerden güç alma ve bir kahraman çıkarma girişimi olarak görünüyor.</p>



<p>Bazı Senusi, Tuareg ve Sudan gelenekleri, Fransız gazetecinin Osmanlılara yardımı, ihanetler ve ümmet bütünlüğü gibi konularla süslenmiş olsa da, günün sonunda “İttihat ve Terakki teşkilatlanması ve Mustafa Kemal miti oluşturma çabaları” diziye hakim ruhu veriyor. Dizinin ortalarında Mustafa Kemal, “Allâhü ekber” diye savaşa giderken, son bölümde gerçekte nerede ve hangi savaşta söylediğini bilemediğimiz “Ya İstiklal Ya Ölüm” diyerek düşman üzerine yürüyor.</p>



<p>Dizinin başlarında İzzeddin el-Kassam, Enver Paşa ve ekibini kurtarıyor. Burada senaristler güncel Filistin meselesine bir gönderme yapmayı uygun görüyor. (5) TRT’nin tarihi dizilerdeki başarısını yadsıyamayız ama özellikle yakın dönem dizilerinin, değişen konjonktüre göre renk değiştirdiğini de unutmamak gerekiyor.</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p>(1) https://www.tabii.com/detail/155609/mahsusa<br>(2) https://tr.wikipedia.org/wiki/Mahsusa:_Trablusgarb<br>(3) https://www.youtube.com/watch?v=dYdYls5sKQk<br>(4) https://tr.wikipedia.org/wiki/Trablusgarp_Sava%C5%9F%C4%B1 https://islamansiklopedisi.org.tr/trablusgarp-savasi<br>(5) https://www.aa.com.tr/tr/kultur/mahsusa-dizisi-bugun-yasanan-olaylara-mercek-tutmayi-amacliyor/3072575</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/mahsusa-trablusgarb/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kadir Mısıroğlu&#8217;nun &#8220;Nefret&#8221; ile İmtihanı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kadir-misiroglunun-nefret-ile-imtihani/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kadir-misiroglunun-nefret-ile-imtihani/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Mar 2024 07:48:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Kadir Mısıroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19100</guid>

					<description><![CDATA[“Düşmanlarından nefret etme! Muhâkemeni etkiler.”Baba 3 &#8211; Francis Ford Coppola Nefret bizi ifsat eden zalim bir duygudur. Tabiî yalnızca zalim değil, aynı zamanda sinsi ve haindir de. Zîrâ hiç fark ettirmeden bizi tuzağına çeker. İplerimizi ele geçirdikten sonra ise bizi artık hep o yönetir, kanâat ve eylemlerimize o yön verir. Rabbimiz bizi onun girdabına düşmekten korusun! Şayet onun yörüngesine girmişseniz, artık bir başka hasma da ihtiyacınız kalmaz. Onun dost suretindeki düşmanlığı size yeter de artar. Hemcinsinizden göremeyeceğiniz zararı ondan görürsünüz. “Bir insanın kendisine yapabileceği kötülüğü bir başkası ona yapamazmış.” sözünün ne anlama geldiğini ancak öfkenin selinde kaybolunca anlarsınız. Sizi mantık felcine uğratıp inanmadığınız bir istikamete savurur. Normal şartlarda bir arada olamayacağınız, yol yürüyemeyeceğiniz insanlarla bile dost(!) olursunuz. Hattâ inandığınız değerlere dahi sırtınızı döndürür. Ve bir anda kendinizi ait olmadığınız bir dünyada bulursunuz. Bir bakarsınız, dönüşü zor, sonu da hüsran ve nedâmet olan bir yolun yolcusu olmuşsunuz. Bazen de idrâkinizi köreltip muhâkemenizi zayıflatır. Gözlerinize inen perde size olmayacak işler yaptırır. Nefretin kör edici eşiğini aştıktan sonra ağzınızdan çıkan sözleri bile tartamaz olursunuz. Frene basamadığınız noktada ise arabayı yardan uçurursunuz. Ondan sonra frene basabilme ihtimaliniz de kalmaz. Bundan böyle payınıza düşen yuvarlandığınız çukurda debelenip durmaktır. Ve artık ağzınızdan çıkanları te’vil de edemezsiniz. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right">“Düşmanlarından nefret etme! Muhâkemeni etkiler.”<br>Baba 3 &#8211; Francis Ford Coppola</p>



<p>Nefret bizi ifsat eden zalim bir duygudur. Tabiî yalnızca zalim değil, aynı zamanda sinsi ve haindir de. Zîrâ hiç fark ettirmeden bizi tuzağına çeker. İplerimizi ele geçirdikten sonra ise bizi artık hep o yönetir, kanâat ve eylemlerimize o yön verir. Rabbimiz bizi onun girdabına düşmekten korusun!</p>



<p>Şayet onun yörüngesine girmişseniz, artık bir başka hasma da ihtiyacınız kalmaz. Onun dost suretindeki düşmanlığı size yeter de artar. Hemcinsinizden göremeyeceğiniz zararı ondan görürsünüz. “Bir insanın kendisine yapabileceği kötülüğü bir başkası ona yapamazmış.” sözünün ne anlama geldiğini ancak öfkenin selinde kaybolunca anlarsınız.<br></p>



<p>Sizi mantık felcine uğratıp inanmadığınız bir istikamete savurur. Normal şartlarda bir arada olamayacağınız, yol yürüyemeyeceğiniz insanlarla bile dost(!) olursunuz. Hattâ inandığınız değerlere dahi sırtınızı döndürür. Ve bir anda kendinizi ait olmadığınız bir dünyada bulursunuz. Bir bakarsınız, dönüşü zor, sonu da hüsran ve nedâmet olan bir yolun yolcusu olmuşsunuz.</p>



<p>Bazen de idrâkinizi köreltip muhâkemenizi zayıflatır. Gözlerinize inen perde size olmayacak işler yaptırır. Nefretin kör edici eşiğini aştıktan sonra ağzınızdan çıkan sözleri bile tartamaz olursunuz. Frene basamadığınız noktada ise arabayı yardan uçurursunuz. Ondan sonra frene basabilme ihtimaliniz de kalmaz. Bundan böyle payınıza düşen yuvarlandığınız çukurda debelenip durmaktır. Ve artık ağzınızdan çıkanları te’vil de edemezsiniz. Zîrâ söz ağızdan çıkmış olup sizi teslim almıştır.</p>



<p>Her duygu gibi nefretin de îtidâlle terbiye olunmaya ihtiyacı vardır. Evet, insanoğlunun nefreti dahi îtidâl üzere olmalıdır. Hattâ diyebiliriz ki, îtidâlle yoğrulmaya en muhtaç duygu odur. Çünkü nefret îtidâlle törpülenmezse, pişmanlık yokuşunda yürümek mukadder olur.</p>



<p>Nitekim büyüklerin ikaz ve irşatları da hep o istikamette olmuştur. Eşşeyh Abdülhakîm Arvâsî, bir gün tilmizi olan Necip Fazıl’a şöyle der: “Sende iki şey ifrat halinde: Zekâ ve muhabbet…”</p>



<p>Necip Fazıl: “Her şey îtidâl halinde olmalı buyuruyorsunuz. Yâni her şey haddini muhafaza etmeli… Aşkta, muhabbette de mi efendim?..”</p>



<p>Abdülhakîm Efendi: “Ne zannettin ya; o da haddi içinde kalmalı… Yoksa yanar, kül oluruz.”</p>



<p>Cumhuriyetin ilk kuşağına mensup, eski yazı ve bir ölçüde de kadim kültürümüzün inceliklerine vakıf rahmetli babamın mânâ dünyamıza has mefhûmlar içinde en çok atıfta bulunduğu kavram da yine îtidâldi. Ve bana da her dâim îtidâl üzere olmayı telkin ederdi. Ben de zamanla onun, cemiyetin düzeni bakımından ne kadar önemli, insanî bütünlüğümüz açısındansa ne kadar hayatî bir değere sahip olduğunu anladım.</p>



<p>Son yıllarda şâhit olduğum bir hâdiseyse bana, îtidâlin bizler için sırât-ı müstakîm üzere olmanın garantisi olduğunu gösterdi. Dünyadaki yürüyüşümüzü selâmetle tamamlayabilmek adına, her dem teennî ve îtidâl üzere olmalıydık.</p>



<p class="has-text-align-center">&#8212;&#8212;&#8212;</p>



<p>Bir konuşmasında “Muhabbette freni olmayanın varacağı yer putçuluktur.” demişti. Yalnızca bir sefer söylenmiş bir söz de değildi o. Birçok konuşmasında ona vurgu yapıyordu. Doğrusu pek güzel, pek de yerindeydi bu tavrı. Elhak, muhabbet faslında îtidâl sahibiydi.<br></p>



<p>Muhabbette sınırları zorlamayan, haddi aşmayan bu şahsın, onun mefhûm-u muhâlifi olan duygu söz konusu olduğunda hâl ve tavrı nasıldı peki? Mübâlağadan kaçınmayı îtiyat edinmiş bu zâtın, nefret söz konusu olduğunda ise ne yazık ki frenleri tutmuyordu.<br></p>



<p>Kimden mi bahsediyorum? Muhiplerinin “Son Osmanlı” ya da “üstat” diye andıkları, muarızlarınınsa “fesli deli” diye tanımladıkları Kadir Mısıroğlu’ndan…</p>



<p>Mısıroğlu, birtakım çevreler tarafından şiddetle reddedilen, kesinlikle tahammül edilemeyen bir kişilikti. Bunun en önemli sebebi ise kurucu iradenin fikir ve hayat tasavvurlarıyla taban tabana zıt dünya görüşü ve ortaya koyduğu kendisine has hayat tarzıydı. Tavır ve davranışlarından kullandığı dile, kılık kıyafetinden onun mütemmim cüzü olan başındaki fese kadar, “Cumhuriyet ideolojisinin karşısındayım.” mesajı veriyordu hiç durmadan. Bu da birtakım çevrelerin ona reddiye yazması için yeterliydi.</p>



<p>Mısıroğlu, Tek Parti devrinde doğmuş, on yedi yaşına kadar birçok hâdiseyi acısıyla tatlısıyla yaşamış bir insandı. Kendi ifadesiyle sürekli polis takibine uğradığından, çocukluğunda Kur’ân’ı bile doğru dürüst hatmedememişti. İnandığına ters tecelliler ve yaşamak zorunda kaldıkları, karakter yapısıyla birleşince onu zamanla nefretin zebunu hâline getirdi.</p>



<p class="has-text-align-center">&#8212;&#8212;&#8211;</p>



<p>Gelelim şimdi “Keşke Yunan galip gelseydi…” sözüne. Mısıroğlu, bu sözle ne demek istediğini şöyle açıklıyor:</p>



<p>“<em>Beni tefe koyarlar ama keşke Yunan galip gelseydi. Ne hilâfet yıkılırdı, ne şeriat kaldırılırdı, ne medrese lağvedilirdi, ne hocalar asılırdı. Hiçbiri olmazdı</em>.”</p>



<p>“<em>Batı Trakya’da Yunan esiri Türkler var. Ne yazıları değişti, ne kıyafetleri değişti, ne medreseleri kapandı. Ne tekkeleri kapandı. Ne de şer’iyye mahkemeleri lağvedildi. Şer’iyye mahkemesi Yunanistan’da faaliyettedir. Ben Yunan işgalinin Kemalizm’e nazaran çok daha ehven olacağını, bu tahribatı yapmayacağını düşünüyorum.</em>”</p>



<p>Evet, böyle diyordu Mısıroğlu. Fakat ne yazık ki bu sözler, sağlam bir mantığa dayanan güçlü bir muhâkemenin eseri değildi. Nefretin gözlerini perdelediği bir şahsın bakış açısını yansıtıyordu.</p>



<p>Mısıroğlu, Yunan hâkimiyetindeki Batı Trakya’yı günümüz şartlarına göre yorumluyor, bağımsız bir Türk devletinin olmadığı dünyada şartların bugünkünden farklı olacağını göremiyordu. Evet, bugünkü Yunanistan’da zikrettiği şartlar yürürlükte olabilirdi. Fakat bu, büyük ölçüde Türkiye’nin varlığıyla mümkündü. Eğer Millî Mücadele başarısız olup Anadolu müstevlî çizmesi altında kalsaydı, ne Anadolu ne de Batı Trakya’da yaşayan Türkler bu kadar rahat olurdu. Zîrâ o zaman dünyada kendi hukukunu savunabilen bağımsız bir Türk devleti olmayacaktı. O olmadığı zaman da ne Batı Trakya Türklerinin ne de dünyadaki diğer Türk topluluklarının haklarını kimse savunamazdı. Mısıroğlu mevcut durumun bağımsız bir Türkiye’nin varlığıyla kaim olduğunu unutuyordu.<br></p>



<p>Ayrıca günümüzde sayıları azalsa da İstanbul ve Çanakkale’de mukim azınlık statüsüne sahip hatırı sayılır bir Rum nüfus yaşıyordu. Her iki azınlık cemaatinin hakları da Lozan’da karşılıklı olarak garanti altına alınmıştı. Bu durum da bir ölçüde Yunanistan’ın elini kolunu bağlıyordu.</p>



<p>Türkiye ve Yunanistan sınır komşusu olup aynı ittifakın üyesiydi. NATO’nun güneydoğu kanadını oluşturan bu iki devletin düşmanlığı her şeyden evvel ittifakın patronu olan ABD’nin işine gelmiyordu. Soğuk Savaş yıllarında SSCB’ye karşı bir set oluşturan bu iki devletin arasındaki ihtilâfların asgarî düzeyde tutulması elzemdi. O yüzden de mevcut anlaşmazlıkların derinleşerek daha ileri boyutlara varmasına izin verilmiyordu.</p>



<p>Bütün bunlara rağmen Batı Trakya’daki azınlık cemaati Mısıroğlu’nun ifade ettiği kadar da rahat değildi. Orada yaşayan Türkler sadece Müslüman bir azınlık olarak kabul edilip etnik kimlikleri görmezden geliniyordu. “Siz Osmanlı devrinde Müslüman olmuş Yunanlılarsınız.” denilerek aidiyetleri inkâr ediliyor, Türk oldukları reddediliyordu.</p>



<p>Üstelik Lozan’da verilen haklar da sık sık çiğneniyordu. Hükûmet cemaatin kendi müftüsünü seçmesine engel oluyor, zaman zaman seçimleri geçersiz sayıyordu. Yani uluslararası antlaşmalarla onaylanmış haklar dahi güven altında değildi.</p>



<p>İlâveten Batı Trakya Türklerinin başka açılardan da emniyette olduğu söylenemezdi. Yıllar önce şu sözleri, oralardan geçerken yine o bölgenin sâkini olan bir hanımefendiden işitmiştim: “1974 öncesi daha rahattık. Fakat harekâttan sonra durum bütünüyle değişti. O günlerde fanatik Yunanlılar bahçe duvarlarından atlayıp evlerimize girdi. Hem dayak yedik hem de mesken masûniyetimiz ihlâl edildi. Ve ondan sonra da artık hiçbir şey eskisi gibi olmadı.”</p>



<p>Nitekim Türklük davasının fedakâr bir neferi olan Sadık Ahmet, bugün bile üzerindeki sis perdesi hâlâ aralanamamış örtülü bir sûikasta kurban gitmemiş miydi? Kısacası Batı Trakya Türk toplumu, iddia olunanın aksine pek de iç açıcı bir durumda değildi.</p>



<p>Kendi din ve milliyetinizden olmayan bir topluluğun yönetimi altında yaşamanın getireceği görünür görünmez başka sıkıntılar da olacaktı elbet. Özellikle de sıra dışı gelişmelerin yaşandığı olağanüstü dönemlerden geçerken şartların zorlaşmasına paralel olarak bu sıkıntılar daha da artacak, insan haysiyetine dokunur hâle gelecekti. Aşağıdaki satırlar, ne demek istediğimizi çok iyi anlatıyor:</p>



<p>Tarih 1986 senesinin Aralık ayı. Yer Ankara Esenboğa Mürtet Havalimanı. İniş yapan bir uçağın kapısı açılır ve merdivenlerde Avustralya’da Bulgar zulmünden kaçarak Türkiye’ye ilticâ eden halter şampiyonumuz Naim Süleymanoğlu görünür. Birkaç dakika sonra ise aynı merdivenlerden onunla beraber Türkiye’ye ilticâ etmiş Türk asıllı ihtiyar bir Bulgar vatandaşı iner. İner inmez ihtiyar adamın ilk işi, her Müslüman Türk gibi yere kapanıp toprağı öpmek olur. Fakat onun toprakla vuslatı kimseninkine benzemez. Âdeta evlâdına sarılır gibi kucaklar toprağı, sanki bir ananın yavrusunu koklaması gibi öper taş zemini. Bu sıra dışı hâl, orada bulunan genç bir gazetecinin dikkatinden kaçmaz. İhtiyar adamın yanına yaklaşır ve kendisini tanıtarak bu olağan dışı durumun sebebini sorar. İhtiyarın genç adama verdiği cevap ürkütücüdür. Yaşlı adam derin bir iç geçirerek şöyle der: “<em>Evlât, sen azınlık olarak yaşamanın ne olduğunu bilir misin? Bir akşam vakti evinde otururken bir Bulgar zabiti dayanır kapına. İzin almadan çamurlu pabuçlarıyla dalar mahremine. Donar kalırsın. Ama asla ‘Ne oluyor, ne işin var senin burada?’ diyemezsin. Günlerce evinde kalır, kapıyı gösteremezsin. Sana sormadan sofrana oturur, pis bakışlarını çoluk-çocuğunun üzerinde gezdirir. Ses çıkaramazsın. İstediği yerde yatar, istediği yerde kalkar, istediği yere de pisler. Hepsini sineye çekersin. Ancak kendi istediği zaman çeker gider. O güne değin de ona sabredersin. Gitmiştir ama giderken de birçok şeyi yanında götürmüştür. Geride kalanlara ise utanç denilen duyguyu mîras bırakmıştır. O gittikten sonra evin sâkinleri günlerce birbirlerinin yüzüne bakamazlar.”</em></p>



<p>Yukarıda anlatılanlar, Bulgar zulmünün gündemde olduğu seksenli yıllarda yaşanmıştır. Batı Trakyalı soydaşlarımızsa, bu zulme muhatap Bulgaristan Türklerinin komşusuydu. Beş-on kilometre ötede bunlar yaşanırken onları zulmün böylesinden koruyansa yalnızca bir sınır hattıydı.</p>



<p>Soğuk Savaş ortamında arkasına Sovyet Rusya’yı almış bir Bulgar devletine karşı Türkiye’nin yapabilecekleri sınırlıydı. Nitekim beş yıl boyunca diplomatik kanalları kullanmak ve kınayarak mücadele etmekten öteye geçilemedi. Ancak Todor Jivkov’un devrilmesi ve Komünist rejimin yıkılmasından sonra sular duruldu. Tabiî bunda Türkiye’nin sınır kapılarını açarak Türk azınlığı davet etmesi de etkili oldu. O yüzden de Batı Trakya’da Bulgar zulmüne benzer bir düzenin olmamasının sebebi, Türkiye ile Yunanistan’ın aynı safta, yani Batı ittifakı içerisinde bulunmasıydı. Her iki devletin de NATO içerisinde yer almasıydı.</p>



<p>Mısıroğlu’nun hilâfete ilişkin öngörüsü de yanlıştı. “Ne hilâfet yıkılır, ne şeriat kaldırılırdı.” sözü daha önceki konuşmalarıyla birlikte ele alındığında tenâkuz içeriyordu. Birçok konuşmasında 1922’de kaldırılan saltanatın, yakın zamanda hilâfetin de ilga edileceğinin habercisi olduğunu söylüyordu. Saltanatın hilâfetin garantisi olduğunu, o olmadan ayakta kalmasının mümkün olmadığını ifade ediyordu. Yani ona göre hilâfet, tek başına bir varlık ifade etmiyordu. Her hâlükârda onu destekleyecek mütemmimi hükmündeki bir icrâ kuvvetine muhtaçtı. Şimdi soruyorum, İstanbul’da kurulacak İngiliz-Yunan idâresi altındaki bir siyasî düzende hilâfet, acaba hangi kuvvete dayanarak yaşayacaktı? Hristiyan şemsiyesi altındaki bir halifenin İslâm dünyası üzerinde müspet bir tesiri olur muydu? Bu şartlar altında o makamda oturan zât, ümmetin üzerinde ittifak edeceği bir şahıs değil, uluslararası sistemin atayacağı bir mûtemet olurdu. Makamını da onlara borçlu olduğundan bağımsız hareket edemezdi. Bu durum daha bir yığın sıkıntıyı da peşinden sürüklerdi. İşgalcilerin himâyesi altında kuklaya dönmüş bir şahıs o makamda otursa ne olurdu, oturmasa ne&#8230;</p>



<p>Mısıroğlu’nun zikrettiği sıkıntılar belli bir döneme mahsustu. Demokrasiye geçildikten sonra ise gün geçtikçe azaldı. Devrim ve reformlarsa millî bünyede karşılık bulduğu ölçüde yerleşti. Bulamayanlarsa ya uygulanamayarak kadük kaldı ya da milletin direnciyle karşılaşıp zamanla tasfiye olundu. Bağımsızlığını bütünüyle yitirmiş, müstevlî çizmesi altında yaşayan bir halkın istikbali ise meçhuldü. Belki de o işgal yüz yıl sürecek, halk bugün Filistin toplumunun içine düştüğü duruma düşecekti. Ya da sömürge toplumlarının yazgısını paylaşacak ve bir süre sonra da bu duruma alışıp kanıksayarak sadece maddeten değil, manen de fukaralaşacaktı. Öyle bir ortamda ne medreseler ayakta kalır, ne de şer’i şerife uygun bir nizam kurulurdu. Uzun sözün kısası, kaderi işgalcinin iki dudağı arasına sıkışmış bir toplumun âkıbetini kestirebilmek zordu.</p>



<p class="has-text-align-center">&#8212;&#8212;&#8211;</p>



<p>Değerlendirme hataları ve içine düştüğü durum, nefrette freni olmayanın varacağı yer hususunda yeteri ölçüde düşünmemiş olmasından kaynaklanıyordu. Bu yüzden de kimsenin ona yapamayacağı kötülüğü Kadir Bey kendisine yaptı. Sınır tanımayan nefretinin zebunu oldu ve âhir ömründe aşılmaması gereken bir eşiği aşarak zinhar geçilmesi yasak olan bir kavşağı döndü. “Keşke Yunan galip gelseydi…” diyerek hayatının en büyük hatasını irtikâp etti. Kendisini içinden çıkılması zor bir kuyuya attı.</p>



<p>Ben Mısıroğlu’nu burada ne yargılıyor ne de ibrâ etmeye çalışıyorum. Yalnızca bakış açısındaki yanlış ve değerlendirmesindeki isâbetsizliğe işâret ediyorum. Bunun yegâne sebebininse nefret olduğunu düşünüyorum. Kendisini yanlış bir değerlendirmeye iten zaman içinde bir zafiyete dönüşmüş o duyguya parmak basmaya çalışıyorum.</p>



<p>Ben bu değerlendirmeyi yaparken belli çevrelerin tenkidine uğrayacağımın da farkındayım. Konuya farklı açılardan yaklaşan her iki kesimin de taraftarlık psikolojisi içinde beni tasvip etmeyeceğini biliyorum. Fakat kesinlikle onaylanmak gibi bir derdim yok. Çünkü evvelemirde vicdanıma karşı sorumluyum ve o yüzden de yalnızca doğru bildiğimi yazarım.</p>



<p>Herkesin şu dünyada bir imtihanı var. Kimisi malı, kimisi evlâdı, kimisi de ağzından çıkan bir söz ya da angaje olduğu bir fikir veya duygu üzerinden imtihan ediliyor. Mısıroğlu’nu tanıdıktan sonra ise onun imtihanının nefret olduğunu anladım. Îtidâl duygusuyla törpülenmeyen düşmanlığın telâfîsi zor sonuçlara yol açabileceğini gördüm. Büyük insan Abdülhakîm Arvâsî’yi bir kez daha rahmetle andım.</p>



<p>Kalplerde gizleneni yalnızca Allah bilir. İnsanoğlu ise akıl ve mantığıyla zâhire bakarak hükmeder. Ben Mısıroğlu’nun art niyetli olduğunu düşünmüyorum ama ağzından çıkan söz de yakışıksızdı. Kesinlikle doğru bulmuyorum. Ayrıca iddiasını desteklemek üzere öne sürdüğü gerekçelerde de isâbet yoktu. Her biri düz mantığın eseriydi. Buna sebep de ilgili konudaki muhâkemesinin problemli olmasıydı. Onun altında ise kin ve öfkesinin mantığına galebe çalması yatıyordu.</p>



<p>Ömrümüz tecrübemizden istifade edecek kadar uzun değil. O yüzden de akıllı insan şâhit olduklarından ders çıkarır. Bu zâtın hayatının son deminde içine düştüğü durum da cemiyet olarak hepimize ders olmalı. Bilhassa İslâmî câmia açısından tersinden gayet faydalı bir örnek olduğunu düşünüyorum. Tabiî değerlendirilebilirse… Biz onun şahsında nefretin haddi aşmaması gerektiğini, aşarsa günün birinde ayağımızın kayabileceği tecrübesini müşâhede ettik. Ne olur hayatta sadece bir kez olsun, taraftarlık psikolojisini bir tarafa bırakarak olaya bir de bu açıdan yaklaşalım.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kadir-misiroglunun-nefret-ile-imtihani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eski Ramazan/lar Hissiyatı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/eski-ramazan-lar-hissiyati/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/eski-ramazan-lar-hissiyati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selehattin DUMAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Mar 2024 12:14:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19092</guid>

					<description><![CDATA[Ramazan eğlence değildir diye bir tepkisellik söz konusu son zamanlarda. Ülke çapında televizyon ve sair iletişim araçlarında ve mahalli alanlarda tarihi ramazan eğlencelerini modernleştirirken yaşanan değişim ve dönüşüm rahatsız etmiş olmalı Müslümanları. Haksız da sayılmazlar çünkü içeride yatsı ve ardından teravih namazı kılarak rabbine yakın olmak isteyen kulların olduğu meydan camilerinde dışarıda toplumu meşgul eden eğlenceler ve yüksek sesli müzik söz konusu ise ne denir? Cemaatin yüreğindeki Allah ile bağlantı kurma arzusu dünyevi eğlence arzusu ile çatışma içerisine girerse hangisi tercih edilecek? Nefsiyle uğraşıp ramazanı fırsat bilerek caminin yolunu tutan Müslümanı dışarı davet anlamına gelen bu tür eğlenceler yavaş yavaş azalmaya başladı. Ramazan dolayısıyla keseyi zorlayan alışverişlerle onu masraf ayına çevirmek sakıncalıdır derken masrafı geçip israfa varan harcamalar da Ramazan’ın infak ruhuna uymayan bir yeni âdet&#8230; Peki, ne yapmalı ya da eskiden durum nasıldı? Müslümanların ramazan ayları, günleri geceleri nasıldı? Günümüzde sair günlerde yaşanan değişime benzer bir değişim yaşanmış olsa da toplumda o günlerin çocukları bu günlerin büyükleri yine aynı toplumun üyeleri olarak hayat sürüyorlar. Her biri kendi çocukluğunu, o zaman yaşadıkları ramazan gecelerini ayrı bir özlemle yâd ederken bugünden o güne bakışı çocukçalaştırdıklarının farkında olamamaktadırlar. Özledikleri kendi eğlenceli ramazan gecelerinde büyüklerinin ne yaptığı ve ne yaşayıp ne hissettiğini hatırlamadan, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ramazan eğlence değildir diye bir tepkisellik söz konusu son zamanlarda. Ülke çapında televizyon ve sair iletişim araçlarında ve mahalli alanlarda tarihi ramazan eğlencelerini modernleştirirken yaşanan değişim ve dönüşüm rahatsız etmiş olmalı Müslümanları. Haksız da sayılmazlar çünkü içeride yatsı ve ardından teravih namazı kılarak rabbine yakın olmak isteyen kulların olduğu meydan camilerinde dışarıda toplumu meşgul eden eğlenceler ve yüksek sesli müzik söz konusu ise ne denir? Cemaatin yüreğindeki Allah ile bağlantı kurma arzusu dünyevi eğlence arzusu ile çatışma içerisine girerse hangisi tercih edilecek? Nefsiyle uğraşıp ramazanı fırsat bilerek caminin yolunu tutan Müslümanı dışarı davet anlamına gelen bu tür eğlenceler yavaş yavaş azalmaya başladı. Ramazan dolayısıyla keseyi zorlayan alışverişlerle onu masraf ayına çevirmek sakıncalıdır derken masrafı geçip israfa varan harcamalar da Ramazan’ın infak ruhuna uymayan bir yeni âdet&#8230;</p>



<p>Peki, ne yapmalı ya da eskiden durum nasıldı? Müslümanların ramazan ayları, günleri geceleri nasıldı? Günümüzde sair günlerde yaşanan değişime benzer bir değişim yaşanmış olsa da toplumda o günlerin çocukları bu günlerin büyükleri yine aynı toplumun üyeleri olarak hayat sürüyorlar. Her biri kendi çocukluğunu, o zaman yaşadıkları ramazan gecelerini ayrı bir özlemle yâd ederken bugünden o güne bakışı çocukçalaştırdıklarının farkında olamamaktadırlar. Özledikleri kendi eğlenceli ramazan gecelerinde büyüklerinin ne yaptığı ve ne yaşayıp ne hissettiğini hatırlamadan, özümsemeden kendi çocukluklarına dair hatırlarına koşuyorlar. Hâlbuki her çocuk kendi çocukluğunu zihnine kazıyarak kaydeder ve ileriki yaşlarda o günleri çok güzel günler olarak hatırlar. Bu bugün ki çocuklar için de geçerlidir bu ve onlar da büyüyünce ah eski ramazanlar diyecekler. Bundan kesinlikle eminim. Çünkü onlar da kendi çocukluklarının güzelliklerini biriktirmektedir hatıralarında ve onları hatırlayıp aynı şeyi söyleyecekler. Ve şimdinin büyüklerinin özledikleri ise aile üyeleri, akrabalar ve komşular arasında yaşanan samimiyet… Masumiyet, mahrumiyet ve ramazanın bereketiyle bayrama erişilirken alınan bayramlıkların, bayramlarda verilen harçlıkların coşkusudur özlenen.</p>



<p>&nbsp;&nbsp; Eski ramazanlarda büyükler gün boyu evlerde hanımlar, çarşılarda camilerde erkekler mukabele dinlerdi. Keza evde işyerinde herkes bir de kendine hatim okurdu. Akşam iftar sofralarına fakir fukarayı davet ederlerdi. Mensup olduğu köy, dernek, vakıf ve manevi iklimi yaşadığı ehl-i tarik arkadaşlarını iftar sofralarına davet ederken evlerde inanılmaz bir heyecan ve coşku olurdu. İftarda yaşanan paylaşım mutluluğu cemaatle kılınan akşam namazlarının ardından alelacele içilen bir iki bardak çay sonrası Teravih koşturmacası yaşanırdı. Neredeyse tüm aileler çoluk çocuk camilere koşardı. Kadınlar kendilerine ayrılan bölümde erkekler kendi bölümlerinde çocuklar ise kızlar anneleriyle erkekler babalarıyla cemaatte saf tutardı. Namaz sonrası herkes yavaş yavaş eve dönerken yaşı küçük çocukların korkup dışarı çıkamayacağı saatte bile sokaklar şen olurdu. Yaşanan şey mahalle ya da sokak ölçeğinde oyunlar, eğlenceler ve akabinde sahur hazırlığı telaşında olan annelerin eve çağırmaları sonrası ertesi gün oruç tutacak olmanın verdiği heyecanla sahur beklenirdi. Kimi çocuklar uykuya yenik düşerken kimi ısrarla beklerdi imsak vaktini.</p>



<p>Bazı şehirlerde hala uygulanan iftar ve imsakte top atışı kimi zaman hayat kurtarıcı rolü üstlenirdi. Mesela özellikle elektrikler gitmişse ki o zamanlar sık yaşanırdı bu top atışı net bir ilan-ı kati olarak dikkate alınır ve oruç ya açılırdı ya da başlanırdı oruca. Bazen sırf top atışını dışarıda ve gerçek sesiyle duymak için bekleyerek eve haber getiren çocukların neşesiyle dolardı evler, iftar sofraları. Sahurlarda bir gözü açık çocuklara anneleri iki lokma yesin diye yürüttüğü mücadele şimdilerde keşke o zaman kamera olsaydı da kaydetseydik seni diye sohbeti neşelendiren anıların yaşandığı günler. Şimdi de benzer sahneler yaşanmıyor değil. Kendi çocukluğumuzdan çağırdığımız bu hatıralar bizi derin bir hüzne eşlik eden iç huzuruyla doldurmaktadır.</p>



<p>Çocukluğumun bir kısmı kendi memleketimde bir kısmı da yakın bir şehirde geçmişti. Bunlardan benim memleketimde olan ramazan eğlencesi ramazanın on beşinci gecesindeki kutlama idi. “Onbeşi” hem hâlâ devam etmekte hem de tüm nesillerin ortak neşesini teşkil etmektedir. On beşinci gece çocuklar tüm evlerin kapılarını çalar ve evden yapılacak ikramları toplarlar. Şekerlemeler, çikolatalar, kuru kaysılar, kuru yemişler… Aklınıza ikramlık ne gelirse onların sunulduğu bu gece gezisinde istisnasız her kapı çalınır ve bir şeyler alınırdı. Hazırlığı olmayanlar küçük miktarlarda harçlıklar da verirdi. Gecenin o saatinde bakkallar kapalı olacağına göre ertesi gün de oruçlu olacağı için çoğu çocuk para verilmesine diğer ikramlıklar kadar sevinmezdi.</p>



<p>Yaşadığım ikinci şehirde daha farklı bir uygulama vardı. Ama ben ilk şoku “on beşi” gecesinin kutlanmadığını öğrendiğimde içimden o çocuk aklımla “Bunlar nasıl Müslüman” , “On beşi nasıl olmaz?” diyerek üzüntümü dile getirmiştim. Orada ise bayram öncesi son oruç günü “Arafalık” adı verilen benzer bir uygulama olduğunu Arife günü fark etmiştik. Kapı çalınıp “Arafalık” isteyen çocukları karşımızda görünce sadece bize göre farklı bir uygulama olduğunu anlamıştım. Ama yaşım bu eğlenceye katılmaya pek uygun değildi artık. Kapı kapı dolaşılan bir ramazan eğlencesinde çocuklardan sayılmanız elzemdir. Hane mahremiyeti dolayısıyla ergenlik çağına yaklaşan çocuklar artık o eğlenceye katılmazlardı. Onlar büyüdüğünün farkına vararak camilere giden babalarıyla ibadet arkadaşı olmayı tadarlardı. Hâsılı tüm zamanlar, tüm ramazanlar güzeldi/r. Yeter ki yaşanan anda gerekli olanı yaşayıp ihtiyaç olanı almayı bilsin insan. Tüm maneviyatıyla Ramazan ruhumuzu kuşatmak için yola çıkmış gelmekte. Eski büyüklerin yaptığı gibi çocuklarımız Ramazan’ı doyasıya yaşarken biz de hem çevremizdeki güzel insanlarla iftar sofralarımızı paylaşarak bereketi en derin şekilde hissedebiliriz. Hem de tüm aile üyelerimizi de yanımıza alarak camilerin kubbelerini dualarla, âminlerle, salavatlarla, tekbirlerle doldurarak ruhumuzu Ramazan’ı bize verenin katına yükselebiliriz. Ramazan çocuklarda bedenin büyüklerde ruhun şen olduğu zamanlardır. Çocukluğumuz gibi ruhumuz da şen olsun. Ramazan şen olsun. Bayram neşe dolsun. Dualarla, zikirlerle, okunan Kur’an’larla, iftarlar ve sahurlarla günümüzü gün edip bu ramazan-ı şerifte doyasıya ruhumuzu şen edelim, çocuklarımızla ibadet neşesiyle neşelenelim, eğlenelim inşallah.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/eski-ramazan-lar-hissiyati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Seküler Ahlâk Fenomeni: Kemal Sunal</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-sekuler-ahlak-fenomeni-kemal-sunal/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-sekuler-ahlak-fenomeni-kemal-sunal/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Feb 2024 11:23:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Film]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19080</guid>

					<description><![CDATA[“Bu yazıyı aziz dostum İbrahim Küreli’ye ithaf ediyorum.” “Şahsınıza fenalık eden bir düşmanı affediniz, làkin vatanınıza, milletinize ve dininize fenalık edenleri affetmeyiniz.” “Düşmanın en zararlısı hilesini gizleyendir.”Hz. Ali (k.v.) Son günlerde sosyal medyada Kemal Sunal’a ilişkin bir haber dolaşıyor. Eşi hanımefendinin anlattığına göre merhûm sanatçıya sağlığında Antalya’da faaliyet gösteren bir inşaat şirketi tarafından firmanın reklam yüzü olması teklif ediliyor. Karşılığında ise firma, yapacağı evlerden birini kendisine vermeyi vaat ediyor. Kemal Sunal ise teklifi fazla düşünmeden reddediyor. Bunun üzerine eşi; “Neden kabul etmedin, ne güzel Antalya&#8217;da bir evimiz olurdu.” deyince Kemal Sunal kendisine şöyle diyor: “Gül, yarın bir gün bu evler yıkılır ve insanlar da reklamında oynadığım için bana güvenip o evlerden almış olursa o zaman ben bunun hesabını vicdanıma nasıl veririm?” Gündemin depremle ilgili ağırlığı göz önüne alınır ve anlatılanların da ölümünün üzerinden yirmi yılı aşkın bir süre geçtikten sonra ortaya çıktığı düşünülürse haberin gerçek olma ihtimali bana biraz şüpheli göründü. Neyse biz yine de kimseyi zan altında bırakmadan doğru olduğunu farz edelim ve bir medya fenomeni olan Kemal Sunal’la ait olduğu zihniyet dünyasını bu haber üzerinden bir analize tâbi tutalım. &#160; Sevilen bir sanatçının ağzından çıkan bu sözler, ilk anda çok düşünceli bir tavırmış gibi görünüyor. Hattâ “Sanatçı dediğin işte &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-center"><strong><em>“Bu yazıyı aziz dostum İbrahim Küreli’ye ithaf ediyorum.”</em></strong></p>



<p class="has-text-align-right"><em>“Şahsınıza fenalık eden bir düşmanı affediniz, làkin vatanınıza, milletinize ve dininize fenalık edenleri affetmeyiniz.”</em><br><em> “Düşmanın en zararlısı hilesini gizleyendir.”</em><br><em>Hz. Ali (k.v.)</em></p>



<p>Son günlerde sosyal medyada Kemal Sunal’a ilişkin bir haber dolaşıyor. Eşi hanımefendinin anlattığına göre merhûm sanatçıya sağlığında Antalya’da faaliyet gösteren bir inşaat şirketi tarafından firmanın reklam yüzü olması teklif ediliyor. Karşılığında ise firma, yapacağı evlerden birini kendisine vermeyi vaat ediyor. Kemal Sunal ise teklifi fazla düşünmeden reddediyor. Bunun üzerine eşi;</p>



<p>“Neden kabul etmedin, ne güzel Antalya&#8217;da bir evimiz olurdu.” deyince Kemal Sunal kendisine şöyle diyor:</p>



<p>“Gül, yarın bir gün bu evler yıkılır ve insanlar da reklamında oynadığım için bana güvenip o evlerden almış olursa o zaman ben bunun hesabını vicdanıma nasıl veririm?”</p>



<p>Gündemin depremle ilgili ağırlığı göz önüne alınır ve anlatılanların da ölümünün üzerinden yirmi yılı aşkın bir süre geçtikten sonra ortaya çıktığı düşünülürse haberin gerçek olma ihtimali bana biraz şüpheli göründü. Neyse biz yine de kimseyi zan altında bırakmadan doğru olduğunu farz edelim ve bir medya fenomeni olan Kemal Sunal’la ait olduğu zihniyet dünyasını bu haber üzerinden bir analize tâbi tutalım. &nbsp;</p>



<p>Sevilen bir sanatçının ağzından çıkan bu sözler, ilk anda çok düşünceli bir tavırmış gibi görünüyor. Hattâ “Sanatçı dediğin işte böyle hassas ve sorumlu olur.” dahi dedirtiyor. Sosyal medyadan gördüğüm kadarıyla bir yığın insan da kendisine bu yüzden rahmet okuyor. Doğrusu ben de aynı kanâatteyim. Dikkatli, tedbirli, paranın tuzağına düşmeyen basîretli bir tutum var ortada. Evet, yalnızca bu mes’ele üzerinden bakıldığında adı geçen şahıs takdir olunmayı hak ediyor.</p>



<p>Bense sadece onunla ilgili değil, herkesi içine alacak şekilde konunun bir başka boyutuna dikkat çekmek istiyorum. Bu, aynı zamanda cemiyet olarak da bizim yumuşak karnımız. Tek bir mes’ele üzerinden insanları değerlendirip yalnızca onun üzerinden bir hükme varıyoruz. Kuşatıcı ve şümûllü bir tefekküre sahip olmadığımız için de bu bizi sığ yorumlara mahkûm edip şahıslarla ilgili sağlıklı olmayan sonuçlara götürüyor.</p>



<p>Bu, başarılı bir sanatçı ve ideal bir insan olarak gösterilen Kemal Sunal için de geçerli elbet. Onu da bir bütün olarak ele alıp değerlendirmek zorundayız. Sırf yukarıdaki tavrını öne çıkararak isabetli bir hükme varamayız.</p>



<p>Cemiyet Kemal Sunal ve benzerlerini dâima sanatını icrâ ederken sergilediği başarılı performans ve popüler kültürdeki renkli imajıyla değerlendirip takdir etti. Ve bir de o dünyada örneğine az rastlanan özel hayatındaki ölçülü tavrıyla…</p>



<p>Hiç şüphesiz Kemal Sunal bu kriterlere uygun düşüyordu. Sadece oyunculuğuyla öne çıkıyor; geri planda ise müşfik bir baba, ideal bir eş, mazbut bir aile reisi olarak göz dolduruyordu. Her türlü aşırılıktan uzak duran, adını dedikodulara karıştırmayan, sessiz ve mûtedil bir kişilikti o.</p>



<p>Kimlik itibarıyla ise Kemalist-seküler bir isimdi. Dünya görüşü olarak Müjdat Gezen, Levent Kırca, Zeki Alasya, Bedri Baykam gibilerinden farklı olduğu söylenemez. Fakat onda bu şahıslarda görülen ideolojik adanmışlık yoktu. O yüzden de polemiklerden uzaktı. Kendisini öne atmıyor, söz düellolarına girmiyor, muhafazakârları incitecek agresif bir tutum sergilemiyordu. Oyunculuğu dışında kendi köşesinde yaşamayı tercih ediyordu.</p>



<p>Katı ideolojik rezervleri olup olmadığını bilmiyoruz. Olsa bile en azından yansıtmıyordu. Evet, bîtaraf değildi ama görüş ve düşüncelerini eyleme dönüştüren aktivist bir tutum içinde de değildi. İstisnâ kabilinden bile olsa bu görüşümüzü yalanlayacak hayatından cımbızla çekilmiş tek bir örnek dahi gösterilemez. Bu yüzden de hiçbir zaman mütedeyyin çevrelerin tepkisine hedef olmadı. Bu da onu geniş kitleler nezdinde diğerlerine göre daha sempatik ve kabul edilebilir kıldı.</p>



<p>Maalesef bu özelliği idrâkimizi perdelemiş, sebebiyet verdiği mazarratı görmemize engel olmuştur. İsmi zikredilen şahıslardan hiçbiri manevî dünyamıza tercüman olan bir kavramı ifsat edemedi. Onu içtimâî kullanımdan kaldırıp yeraltına çekemedi. Bizi cemiyet olarak bir duyarlılığımızdan mahrum edemedi. Tam aksine onlar sayesinde duyarlılıklarımız pekişti. Çünkü bu şahıslar hep açıktan saldırıyor, biz de onların bu tutumu sebebiyle her seferinde sipere yatıp gardımızı alıyorduk. Necip Fazıl’ın bir şiirinde; <em>“Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın; gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!..”</em> dediği gibi onların hiçbiri lüzumsuz değildi ve kendimizi bulmamız için de bize lazımdı. O devrim bağnazı tiplerin müfrit tutumları sayesinde biz kendimize dönüp değerlerimize daha sıkı sarıldık.</p>



<p>Yukarıda zikrettiğimiz şahısların her biri bize kim olduğumuzu hatırlatırken “Şaban” olarak hayatımıza giren bu adamsa bize kim olduğumuzu unutturdu. O isim altında oynadığı filmlerde rol arkadaşları hep kendisiyle dalga geçerdi. İzleyen de sanırdı ki, zamanla Kemal Sunal bir istihzâ unsuruna dönüşecek. Hâlbuki Sunal, o filmlerden sadece para kazanmadı; değerine de değer kattı. Tabutunun arkasından yürüyenler “Hakkımız helâl olsun!” dedi. Üzerinde hoyratça tepinilen şaban ismiyse bir süre sonra unutulanlar arasına girdi. Bu şahıs kendisini ustaca ibrâ ederken zâtı üzerinden kirletilmesine köprü olduğu o ulvî mefhûmu ise oyun gücüyle toplumdan silmeyi başardı. Ve de ne yazık ki toplum bu şahsın mukaddesatına verdiği zararı zamanında göremedi, vaktinde teşhis edemedi.</p>



<p>Geldiğimiz noktada bilanço hayli kabarık ve olanca dehşetiyle de ortadadır. İsmi şaban olduğu için nişanlısını terk eden genç kızlar artık bu toplumun bir gerçeğidir. Gönlü üç aylara hürmet hissiyle dolup taşarken evlâdına o ismi koymaktan imtinâ eden ana-babalarsa bir başka gerçeği. &nbsp;</p>



<p>Bazen sınıf ortamında öğrencilerime şu soruyu sorarım: “Şüphesiz böyle kalmayacak, bir gün evlenip yuva kuracaksınız. Bir oğlunuz olsa, ona “şaban” adını koyar mısınız?” Sorudan sonra sınıfa her seferinde bir ölüm sessizliği çöker. Bakışlar donuklaşır, kafalar hafiften sağa sola çevrilir. Herkes göz ucuyla birbirinin tepkisini ölçmeye çalışır. Soruyu tekrarladığımda ise derin bir sükûtun ardından gelen cevap dâima şu olur: “Hayır, koymazdık!” Sebebini sorduğumda ise hep aynı gerekçeyle karşılaşırım: “Çocuğumla dalga geçilmesini istemem.”</p>



<p>Seküler ahlâk mitosuna inananların, din ve kültürün inceliklerinden habersiz yaşayanların anlayabilecekleri bir durum değildir bu. Yukarıda çizdiğim sınıf tablosu ise artık acı da olsa bizim bir gerçeğimizdir. Bundan böyle hiç kimse o ismi evlâdına koyamaz. O filmlerin yıkıcı etkilerinden evvel o isme sahip olanlarsa bugün ondan nasıl kurtulacağını düşünmektedir.</p>



<p>Nitekim bu toplumda bir yığın insan seksenli yıllardan îtibâren nüfus müdürlükleriyle mahkemeler arasında mekik dokuyarak ayıbından kurtulmanın çâresine bakmıştır. Yıllar önce “Şaban’a Kurulan Komplo Ve Hababam Sınıfı Gerçeği” isimli yazım yayımlandığında Çankırılı bir hanım okuyucum sosyal medya sayfasından şu yorumu yapmıştı: <em>“Ne acı ki durum bu! Halamın oğlunun ismi Şaban’dı ama arkadaşları tarafından dalga konusu olduğundan ismini şafak diye değiştirdiler. Medya bizi duyarlı olmamız gereken konularda maalesef duyarsızlaştırıyor.”</em></p>



<p>Kavram cinayetinin ulaştığı seviye bununla da kalmamış, Türk Dil Kurumunun lügatine kadar uzanarak müseccel hâle gelmiştir. O filmler hayatımıza girmeden evvel şaban lafzı sözlüklerde mukaddes bir ayın adı olarak yaşarken seksenli yıllardan sonra yanına <em>-laşmak</em> ekini alarak ait olduğu mânâ kökünden uzaklaşıp pejoratif bir anlam kazanmıştır. Sağına aldığı ekle geçişsiz fiil özelliğine kavuşup “Şabanlaşmak” olarak yeni bir şekil alan kelime, “aptal, budala, şaşkın duruma gelmek, aptallaşmak, budalalaşmak, bönleşmek” anlamlarını kazanmıştır. Ayrıca sözcük birçok yerde de ‘argo’ olarak geçmektedir.</p>



<p>Hiç şüphesiz Kemal Sunal Türk sinema tarihinin en mâhir ve başarılı oyuncularından birisidir. Zîrâ kendisinin tahrip gücü yüksek oyunculuğu sayesinde o isim farklı bir forma bürünerek ait olduğu özden kopmuştur. Ardında bıraktığı iz kamusa geçecek kadar büyük bir başarıyı(!) bugüne kadar kim yakalayabilmiştir? Yüz yıllık cumhuriyet tarihinde sanatkâr pâyesine sahip olan şahıslardan hangisinin bu kadar köklü bir kavram cinayetinin altında imzası vardır? Sanatı dışında hiçbir aktivizm sergilememesine rağmen Sunal, laik, Kemalist elitlerin hepsinden daha çok mensup olduğu ideoloji ve dünya görüşüne hizmet etmiştir. Artık mütedeyyin bir aile evlâdına o ismi yakıştıramıyorsa, adı geçen zâtın oyun gücüyle millete atmış olduğu kazıktan dolayıdır bu. Kimse te’vil etmeye kalkışmasın, zîrâ hakikat bütün çıplaklığıyla ortadadır. Şaban’a kurulan pusu etkili olmuş, hedefi on ikiden vurmuştur.</p>



<p>Dünden bugüne ise ne yazık ki hiçbir şey değişmedi. Bugün yine aynı zihniyet, emrindeki fesat ordusuyla doludizgin mel’anet yaymaya devam ediyor. 2000’li yıllarda başlayan “Recep İvedik” furyasıyla sessiz ve derinden yeni bir kavram cinayetinin taşları döşeniyor.</p>



<p>Yarınlarda bu toplumun lügatine muhtevası küfürle özdeşleşen “recepleşmek” diye bir ucûbe girerse hiç kimse şaşırmasın. Zîrâ bu filmler çekilmeye devam eder ve millet de kendisine uzatılan zokaları bu kadar kolay yutarsa ileride o isim de sıkletten düşüp çürüğe çıkacak ve bir süre sonra da sakınılanlar listesine girecektir. &nbsp;</p>



<p>Hayli zaman önce yakından tanıdığım bir sinema oyuncusu arkadaşım sohbet esnasında bana ameliyatla cinsiyetini değiştiren bir ses sanatçısından bahsederek şöyle demişti: <em>“Vefat ettiğinde cenazesine gider, namazını kılarım. Ama imam ‘hatun kişi’ niyetine bile demiş olsa ben içimden; ‘er kişi’ olarak tekbir alırım. Çünkü Allah onu öyle yaratmış.”</em> Bu sözü işittikten sonra kendimi ona daha yakın hissetmiştim.</p>



<p>Zîrâ bu sözlerde “kulun tercihini Hakk’ın takdirinin önüne geçirmeyen” bir edep ve incelik saklıydı. Böyle bir yaklaşımsa o dünyada örneğine az rastlanır cinstendi. O dünyaya mensup olan zevâtın çoğu bu gibi durumlarda; “Kendi tercihidir, saygı duyuyorum.” diyerek ilâhî takdiri dışlayan seküler bir tavır sergiliyordu.</p>



<p>Bedense bize verilmiş olan bir emanetti. Üzerinde aklımıza estiği gibi tasarruf yapamazdık. Bizi dünyaya gönderirken rûhumuzun üstüne beden elbisesini giydirip cinsiyetimizi belirleyen Cenâb-ı Hak’tı. Vade dolana kadar onu korumak, dolduğunda ise aldığımız gibi sahibine teslim etmekle mükelleftik.</p>



<p>Aynı şekilde kutsalımız da bize emanetti. Onu da gelişigüzel ağzımıza alamaz, şakacıktan da olsa üzerine çıkıp tepinemezdik. Rol icabı dahi olsa hafifletilmesine göz yumamazdık.</p>



<p>Kemalizm, laiklik ve de içi pek doldurulamayan cumhuriyet değerlerine saldırıldığında şahin kesilen bu zihniyet, nedense aynı hassasiyeti bu toplumun kadim değerlerine karşı göstermemiş, çoğu zaman da el altından onlara yönelik düşmanca eğilimi desteklemiş ve hattâ bazen de o değerlere karşı girişilen örtülü sûikastların suret-i haktan görünen mûnis bir tetikçisi olmuştur. Hakikat ayan beyan ortadadır. Ancak sekülerleşen bir zihin işlenen bu cinayeti görmezden gelebilir.</p>



<p>Kariyerini büyük ölçüde o isim altında çevirdiği filmlere borçlu olan Sunal, bu işin ne fikir babası ne de planlayıcısıdır. Yalnızca taşeronudur. Diğer sorumlularsa o filmlerin yapımcı ve yönetmeni olan şahıslar ve tabiî bir de konsept danışmanlarıdır. Onlara bu aklı veren perde arkasındaki görünmez elleri de unutmayalım. Hiçbirinin bu işteki sorumluluğu onunkinden az değildir. Fakat şu da unutulmamalıdır ki, eğer bu şahıs ustalık ve hünerini bu yolda kullanmamış olsaydı böyle bir netice ortaya çıkmazdı.</p>



<p>Gerçekte ben burada Kemal Sunal’ın şahsını yargılamıyorum. Ona da hâkim olan sakim bir zihniyete işâret ediyorum. O ve o dünyaya mensup olanların inandığı laik ahlâk öğretisini sorguluyorum. Şayet Sunal kendisine teklif edilen rolü, onun ileride toplumun bağrında açabileceği gediği gördüğü hâlde kabul etmişse hiç şüphesiz mücrimdir. Eğer bunu görememiş ya da fazla önemsememişse, o zaman da nâkıstır. İçinden çıktığı toplumun kutsalına karşı kör ve hissizdir. Bu da onu ideal bir sanatkâr olmak vasfından mahrum kılar.</p>



<p>Evet, bu şahıs mesleği ve toplumda işgal ettiği yer bakımından sanatkâr olabilir. Ama hikemî açıdan bakıldığında gerçekten o pâyeyi taşımaya layık mıdır? Muhteremin feyizli bir aya aşağılayıcı bir anlam ve çağrışım katmak dışında ürettiği bir artı değer var mıdır? Sanatkâr, toplumun sahip olduğu değerleri ucuzlatıp onları ıskartaya çıkartan adam mıdır? İçinden çıktığı cemiyetin mukaddesleri üzerinde tepinen bir şahsa sanatkâr denilebilir mi?</p>



<p>Mazbut tavrı, tevazuu ve firmanın teklifini reddederken sergilediği duruşundan dolayı Sunal’ı alkışlayan ellere, onu öven dillere şunu sormak istiyorum: Aynı şahıs, kendisine “İnek Şaban” rolü teklif edildiğinde de benzer bir hassasiyeti göstermiş midir? O filmlerde oynayıp Şaban’ı katlettikten sonra en az yirmi yıl daha bu gök kubbe altında nefes alıp vermeye devam etti. O zaman zarfında yol açtığı fâciadan dolayı vicdan azabı çektiğine şâhit olan var mıdır? Binaların yıkılabileceği ihtimalini göz önüne alarak firma reklamında oynamayı reddeden adam, acaba kutsalımıza karşı girişilen bir tecavüzün taşeronu olmaktan ötürü hicap duyuyor muydu? Kemal Sunal mütevâzı bir karakter ve iyi bir insan olsa da kelimenin tam anlamıyla bir seküler ahlâk numûnesidir. O ahlâk anlayışı ise görüldüğü gibi bize kim olduğumuzu unutturmuştur. Bir toplumda yaşayan insanların hayat hakkını önemserken kutsalını yok sayıp görmezden gelen hattâ ona sûikast düzenleyen odakların tetikçisi olmayı marifet sayıp tereddütsüz kabul eden bir anlayış içinden çıktığı topluma hak ettiği değeri vermiyor demektir. Ve yine o anlayış bizi her iki âlemde de saâdet ve huzûra götürecek şifâ reçetesi değildir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-sekuler-ahlak-fenomeni-kemal-sunal/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
