<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kapak &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/kategori/kapak/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 08 May 2020 21:14:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Kapak &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Batı Başkentlerinin Işıkları Sabaha Kadar Sönmedi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bati-baskentlerinin-isiklari-sabaha-kadar-sonmedi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bati-baskentlerinin-isiklari-sabaha-kadar-sonmedi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aynur Bayram]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 18:31:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[Barış Pınarı]]></category>
		<category><![CDATA[DEAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[idlib]]></category>
		<category><![CDATA[Zeytin Dalı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12933</guid>

					<description><![CDATA[Emekli Albay Savunma Strateji ve Güvenlik Uzmanı Yusuf ALABARDA: “Türkiye kendisine yönelik terör eylemleri devam ettiği takdirde, 30. kilometrede elini kolunu bağlayıp oturmayacak. Bu noktada Rusya ile varılan Adana mutabakatı özellikle gündeme getiriliyor. Bu ne demek? Türkiye, Suriye içerisinde 31. kilometrede de 40. kilometrede kendisine tehdit oluşturabilecek terör örgütleriyle Suriye coğrafyası içerisinde askeri anlamda terörle mücadele konseptini yürütebilecek.” Barış Pınarı Harekâtı, başladığı andan itibaren Suriye özeli ve Ortadoğu genelinde taşlar yerinden oynadı. Küresel bir nizamı hedefleyenler bile kendi içinde olmak üzere şaşkındı. Neydi bu harekâtın amacı? Türkiye neyi hedefledi, ne elde etti? Harekâtın başladığı andan itibaren sınırın dibinde gelişmeleri takip eden Emekli Albay Savunma Strateji ve Güvenlik Uzmanı Yusuf Alabarda ile Barış Pınarı Harekâtı’nı, sonrasındaki gelişmeleri konuştuk. 9 Ekim’de başlayan Barış Pınarı Harekâtı bölgede birçok dengeyi değiştirdi. Resulayn ve Tel Abyad’daki terör örgütü işgali sonlandırıldı. Ayrıca bu iki kent arasında bulunan kırsal bölgede ve buradaki yerleşim alanları da çok kısa bir sürede temizlendi, M-4 karayoluna inildi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin harekât planlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Silahlı Kuvvetler özelinde konuyu değerlendirmek gerekirse, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, çukur terörü dediğimiz olaylarda, Afrin’ deki Zeytin Dalı Harekâtı, onun öncesinde Fırat Kalkanı Harekâtı ve en sonunda da Barış Pınarı Harekâtıyla meskûn mahal ve terörle mücadele konusunda bölgedeki &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Emekli Albay Savunma Strateji ve Güvenlik Uzmanı Yusuf ALABARDA:</strong></p>
<p><strong>“Türkiye kendisine yönelik terör eylemleri devam ettiği takdirde, 30. kilometrede elini kolunu bağlayıp oturmayacak. Bu noktada Rusya ile varılan Adana mutabakatı özellikle gündeme getiriliyor. Bu ne demek? Türkiye, Suriye içerisinde 31. kilometrede de 40. kilometrede kendisine tehdit oluşturabilecek terör örgütleriyle Suriye coğrafyası içerisinde askeri anlamda terörle mücadele konseptini yürütebilecek.”</strong></p>
<p class="p1">Barış Pınarı Harekâtı, başladığı andan itibaren Suriye özeli ve Ortadoğu genelinde taşlar yerinden oynadı. Küresel bir nizamı hedefleyenler bile kendi içinde olmak üzere şaşkındı. Neydi bu harekâtın amacı? Türkiye neyi hedefledi, ne elde etti? Harekâtın başladığı andan itibaren sınırın dibinde gelişmeleri takip eden Emekli Albay Savunma Strateji ve Güvenlik Uzmanı Yusuf Alabarda ile Barış Pınarı Harekâtı’nı, sonrasındaki gelişmeleri konuştuk.</p>
<p class="p1"><b>9 Ekim’de başlayan Barış Pınarı Harekâtı bölgede birçok dengeyi değiştirdi. Resulayn ve Tel Abyad’daki terör örgütü işgali sonlandırıldı. Ayrıca bu iki kent arasında bulunan kırsal bölgede ve buradaki yerleşim alanları da çok kısa bir sürede temizlendi, M-4 karayoluna inildi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin harekât planlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?</b></p>
<p class="p1">Silahlı Kuvvetler özelinde konuyu değerlendirmek gerekirse, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, çukur terörü dediğimiz olaylarda, Afrin’ deki Zeytin Dalı Harekâtı, onun öncesinde Fırat Kalkanı Harekâtı ve en sonunda da Barış Pınarı Harekâtıyla meskûn mahal ve terörle mücadele konusunda bölgedeki en etkin ve verimlilik esasına göre çalışan silahlı güç haline geldiğini değerlendiriyorum. Özellikle meskûn mahalde muharebe ve terörle mücadelede çok yoğun teknoloji kullanımı, bunun yanında profesyonel erbaş ve erlerden oluşan yapısı TSK’nın bölgede nasıl bir söz sahipliği yaptığı konusunda bence bütün dünya tarafından yakinen izlendi. Tüm bunlara rağmen öngörüm oydu ki, TSK’nın 450 kilometrenin üzerindeki bir cepheye sahip Fırat’ın doğusuna bir harekât yapmayacağı, yaptığı takdirde bunda başarılı olamayacağı, çünkü bunun Afrin’ deki Zeytin Dalı Harekâtı ile Fırat Kalkanı Harekâtı’nın çok daha fazlasına tekabül eden bir bölgeyi ihtiva ettiğiydi. Fakat bu beklentiler TSK’nın kendi içerisinde bir sıklet merkezi tesis edip Tel Abyad-Resulayn arasında bu sıklet merkezi üzerinden ele alması ve bu bölgede de çok başarılı bir iç güvenlik harekâtı ve gayri nizami harp unsurlarına yönelik olarak terörle mücadele harekâtı gerçekleştirip başarılı olmaya başladığımızda öngörüm odur ki; Batı başkentlerinin ışıkları sabaha kadar sönmedi.</p>
<p class="p2"><b>SON YILLARDAKİ<br />
EN BAŞARILI OPERASYON</b></p>
<p class="p1">Yaklaşık 7 gün gibi kısa sürede alan kontrol altına alındı. Yani bölgenin tamamının her bir zerresinin teröristlerden temizlenmesini kastetmiyorum, alan kontrolü anlamında 7 gün içerisinde bölgenin ele geçirilmesi Silahlı Kuvvetleri’n son yıllarda yaptığı en başarılı operasyonlardan biriydi. Özellikle bu harekât öncesinde bölgeye yapılan yığınakların da harekât boyunca devam eden çok karmaşık yapıdaki bir harekât tarzının kullanılması ve müşterek harekâtın icra edilmesi Silahlı Kuvvetlerine bu başarıyı getirdi.</p>
<p class="p1"><b>Müşterek harekât nedir?</b></p>
<p class="p1">Müşterek harekât dediğimiz; geride topçu birlikleri, TSK ile birlikte sahaya inen Suriye Milli Ordusu, Özel Kuvvetler Komutanlığımız gibi gayri nizami harp ve terörle mücadelede uzman birimler, zırhlı personel taşıyıcılarının ve tankların içine bindirilmiş zırhlı birlikler, yukarıda da Hava Kuvvetlerine bağlı unsurlar ile insansız hava araçları ve silahlı insansız hava araçlarımız. Bütün bu unsurların tek bir şekilde, tek bir elden kontrol edilmesi ve harekât merkezinin hem bölgede, hem de Ankara’da Genelkurmay Karargahı’nda tahsis edilmiş olması ve bunların hepsinin müthiş bir senkronizasyon içerisinde harekata devam etmesi bence diplomasinin dışında, uluslararası ilişkilerin dışında ayrıca askeri analistler tarafından analiz edilmesi gereken bir husustur. Ayrıca bu harekâtların lojistik desteğinin sağlanması, bölgenin içerisine sürekli olarak akaryakıt, yiyecek, içecek her türden ikmal, malzeme ve mühimmat sevkiyatının da yapılması Silahlı Kuvvetlerin harekât boyutuna aynı zamanda da lojistik faktörlerin ne kadar etkin bir şekilde eklemlendiğinin en güzel göstergesi oldu.</p>
<p class="p1">7 günün sonunda malum olduğu üzere Batı özellikle kendi eliyle besleyip büyütmüş olduğu organizasyonun tamamen elden çıkmasına mani olmak maksadıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne Amerika Birleşik Devletleri aracılığıyla 120 saat, daha sonra da Rusya Federasyonu’yla 150 saatlik bir bekleme moduna geçme ile ilgili bir mutabakat yaptılar. Bu mutabakat sonucunda Silahlı Kuvvetler karşısında dayanma gücünün olmadığını anlayan terör örgütü unsurlarının sair ekseriyetinin bölgeyi boşalttığını, başta özel askeri firma temsilcisi yabancı terörist savaşçılar başta olmak üzere bölgeyi boşalttıklarını, bölgede kalan bir takım terör unsurlarının hali hazırda Amerika Birleşik Devletleri’nin vermiş olduğu silah ve mühimmatlarla Mehmetçiği şehit etmeye bir süre daha maalesef istemeyerek de olsa dilimiz bunu söylemek istemiyor devam edebileceklerini değerlendiriyorum. Ama bunların artık bir tehdit unsuru oluşturacağını zannetmiyorum.</p>
<p class="p1"><b>Sizce Türkiye Barış Pınarı harekâtı ile Batı’ya ABD’ye meydan mı okudu?</b></p>
<p class="p1">Bu suali onların ağzıyla cevaplamak lazım.<span class="Apple-converted-space">  </span>Aksi takdirde belki bizi okuyanlar bir retorik, bir hamaset ile söylediğimizi düşünebilir. Bununla ilgili 3 kişiye baktığımızda sonucu anlayabiliriz. Pentagon’un başındaki Savunma Bakanı Mark Esper, Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey ve<span class="Apple-converted-space">  </span>ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun söylemiş oldukları… Bunlara baktığımızda Türkiye’nin meydan okuyup okumadığını, ne yapıp ne yapmadığını, çok rahatlıkla anlayabiliyoruz. Esper; “Türkiye Cumhuriyeti Devleti bizden bu bölgeye müdahil olmak noktasında herhangi bir ricada bulunmadı. Sadece bu bölgeye müdahil olacaklarını söyleyip, bizden askerlerimizi çekmemizi istediler. Biz de buna mecbur kalıp askerlerimizi çektik” diyor. Diğer bir husus ise yine Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey kongrede, Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’ın önderlik ettiği ekip ile birlikte yapılan mülakatta “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Amerika Birleşik Devletleri’nden izin istemediğini, Amerika Birleşik Devletleri’ne ‘harekâta başlayacağını dolayısıyla Amerika’nın askerlerini çekmesi gerektiğini’ söyledi. Biz de bu duruma yapılan istişare sonucunda karşılık olarak askerlerimizi 30 kilometre güneyine çekmek zorunda kaldık” dedi.</p>
<p class="p2"><b>POMPEO’NUN<br />
AÇIKLAMALARINDAKİ AYRINTI</b></p>
<p class="p1">Bir diğer husus ise Amerikan Dışişleri Bakanı Mike Pompeo.<span class="Apple-converted-space">  </span>O da diyor ki; “Bundan sonra yapacağımız diplomatik ilişkilerde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kendi planları doğrultusunda harekât icra edebilme kapasitesinin önüne geçmek için adımlarımız olacak.” Yani yapılan bu harekât o kadar rahatsız etmiş ki Türkiye’nin elindeki kapasiteyi bir dahaki sefere bu şekilde kullanamaması için dizayn yapacaklarını söylüyor.</p>
<p class="p1">Şimdi bu sözleri dikkate aldığımızda Türkiye’nin bu noktada Amerika Birleşik Devletleri’nden izin almadığını, kendisine biçilen bu terör devleti ile Türkiye’yi boğma projesine asla rıza gösterilmeyeceğini bu anlamda zaten binlerce yıl içerisinde barındırmış olduğu o devlet geleneği, son zamanlarda da biraz önceki bölümde izah etmiş olduğum gibi geliştirdiği kapasite, teknoloji birikimiyle birlikte kendisine rağmen bu bölgede bir oyuna müsaade etmeyeceğini gösteren bir harekâttı bu. Dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri’nden izin alıp almadığı hususunda Amerikalıların ağzından bu şekilde izah edebiliriz.</p>
<p class="p1"><b>Harekât süresince Türkiye’ye yönelik çok yoğun bir psikolojik savaş yürütüldü, baskı yapıldı. Bu baskının harekâtın başarısı görüldükçe artması da dikkat çekiciydi. Hatta karşıt kutupta yer aldığı bilinen ülkeler bile dozu farklı olsa da harekâta benzer tepkiler verdi. Bunu nasıl okumak lazım?</b></p>
<p class="p1">Harekâta yönelik bir okuma yapılabilir. Bir de tarihsel perspektiften bir okuma yapılabilir. Tarihsel perspektiften okuma yapıldığında Avrupa’nın Türkiye ve bu bölge söz konusu olduğunda, birlikte hareket etmesi ilk defa görülmüş bir husus değil. Bunu Haçlı Seferleri’nden günümüze, şartlar kendileri açısından namüsait seyrettiğinde, bir araya gelmekte asla sıkıntı çekmediklerini gördük. Afrin’deki terör unsurlarına yönelik gerçekleştirdiğimiz Zeytin Dalı Harekâtı’nda da aynısını yaşamıştık.</p>
<p class="p1">Şimdi gelmiş olduğumuz noktada Barış Pınarı Harekâtı’nda aynısını yaşıyoruz. Dolayısıyla özelde Avrupa’nın genelde Batı dünyasının bu şekilde bir davranış geliştirmesine şaşmamak lazım. Sadece onların bu tepkileri üzerine her türden kendimizle ilgili geliştirilmiş olunan senaryoya evet der isek asıl ona şaşmak lazım. Batının ben bu anlamdaki tepkilerinin bir şekilde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gelmiş olduğu ekonomik, askeri ve dünya üzerindeki bir anlamda siyasi anlamda geliştirmiş olduğu siyasetle bir şekilde dengelendiğini açıkçası düşünüyorum.</p>
<p class="p1">Batı bu anlamda burada tepki gösterdi diye Türkiye Cumhuriyeti Devleti harekâttan hiçbir şekilde vazgeçmedi, vazgeçmeyecek de bundan sonra. Ama bu tepkileri ortaya koyanların Rakka’da, Felluce’de, Ninova bölgesinde, Musul’da, Irak coğrafyasında, Hadifa kasabasında, Afganistan coğrafyasında neler yaptıklarını adeta bir Moğol ordusu gibi binlerce yıllık Babil uygarlığı dâhil olmak üzere yerle yeksan ettiklerini, buralardaki müzelerde tarihi değeri olan eserleri bile evlerine götürmekte sakınca görmediklerini Rakka’da 4 binin üzerinde Şii’nin çoluk &#8211; çocuk ve kadın demeden toprağın içerisine terörle mücadele diye gömüldüğünü Birleşmiş Milletler kendi raporlarında yazıyor.</p>
<p class="p1">Sadece bizim söylememiz değil. Rakka’nın DEAŞ terör örgütünden ele geçirilmesinden sonraki görüntülerle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Tel Abyad, Rasulayn hattına yapmış olduğu bu harekâttan sonraki görüntüler karşılaştırılırsa kuşkusuz ne demek istediğim çok daha anlaşılabilir. Rakka ve Tel Abyad üzerindeki harekât sonlandırıldıktan hemen iki gün sonra Tel Abyat’ta berberlerden kasaplara, bakkal dükkânlarından tüm esnafına birçok işyerinin açılarak hayatın seri bir şekilde başlamış olması da bunun en güzel örneğidir. Ama unutmayalım ki İran destekli milisler ile Esed’in Şebbihaları’ nın Halep de yapmış olduğu katliam sonrası aradan geçen 2 küsur yıldan bu yana Halep’ de yaşam hala başlamadı.</p>
<p class="p1">Rakka’nın şehir denecek hali kalmadı. Tekrardan ayağa kaldırılması çok uzun yıllar sürecek ama Türkiye’nin harekât yaptığı bölgelerde Azez’de, Cerablus’ta,El -Bab’da, Afrin şehir merkezinde ve Rasulayn ile Tel Abyat’ da harekatların hemen sonrasında hızlı bir iyileşmeye gidilerek şehirdeki hayati fonksiyonların ivedilikle yerine getirildiği ve bugün rejimin kontrol ettiği noktalarda birçok şeyin açtığı sıkıntı çekilirken, Türkiye’nin kontrolü altındaki bölgelerde okullardan hastanelere hayatın dolu bir şekilde aktığını hep birlikte biliyoruz.</p>
<p class="p1">Keza Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Suriye coğrafyasında kurulacağı belirtilen 3 adet yeni üniversitenin gelecekteki Suriye’ye katkıları olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütçeleri ile açılacak olan bu üniversiteler Türkiye’nin olaya nasıl baktığının en önemli göstergelerinden bir tanesidir. Dolayısıyla bu noktayı nazardan okuduğumuzda o yapılan eleştirilerin kendimize olan güvenimiz, savaş ahlakımız ve savaş ahlakı ile geçmiş çok derin bir tarihsel derinliğimiz olduğunu biliyoruz. Batı’dan öğrenebilecek çok fazla sözümüzün olmadığını da söylemek isterim.</p>
<p class="p1"><b>Büyük resmi anlattınız. Peki biz dünyaya kendimizi anlatabildik mi ya da nasıl anlatabiliriz?</b></p>
<p class="p1">Kendimizi dünyayı anlatma noktasında şartlı olarak manipülatif olarak dünyayı yanlış bilgi ile donatma noktasında yeminli olanlara kendimizi anlatma konusunda çok şansımızın olmadığını düşünüyorum.</p>
<p class="p1">Çünkü zaten onların amacı bilgiyi manipüle ederek kafaları karıştırmak ama hem Avrupa’da, hem dünyada bir de ne oluyor diye hüsnüniyetle dinlemek isteyen önemli bir kitlenin olduğunu düşünüyorum. Batı’nın da tek bir Batı olmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla bunlara kendimizi daha iyi anlatma noktasında eksiklerimizin olduğunu da görüyorum.</p>
<p class="p1">Bunların başında da harekât başladığı günden bu yana Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin faal bir şekilde varlığına devam eden üniversitelerin ki yüzün üzerinde uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi bölümü var bunların her birinden 10 öğretim üyesi bir şekilde sosyal medya ve akademik yazılarla harekâta destek verir mi diye yapmış olduğum taramada maalesef akademiden bu noktada çok fazla destek gelmediğini, entelektüellerimizin bu noktada yeterli katkıyı sunamadıklarını gördüm.</p>
<p class="p1">Bir taraftan Türkiye’nin terörle mücadelesi devam ederken batının YPG ve PYD’yi terör örgütü olarak tanımlama noktasında çatlak ses çıkararak Türkiye’nin harekâtını boşa çıkartacak, Mehmetçiğin daha fazla kanının akmasına sebebiyet verecek açıklamalar varken ve bunlarla ilgili mücadelemizin yeterli olmadığını, Türkiye’de ana muhalefet düzeyinde dahi bu konuların Batı’yla aynı paralelde ele alınıyor olması bizim en büyük sıkıntımız.</p>
<p class="p1">Ben ne Amerika Birleşik Devletleri’nde ne de Batıda terörle mücadele konusunda kendi ülkeleri Türkiye kadar bile terörün bir şekilde kurbanı olmasa dahi terörle mücadele söz konusu olduğunda nasıl yek ve sert bir ses verdiklerini, nasıl herkesin bir araya geldiğini bizzat Batı’da yaşamış bir insan olarak canlı şahidiyim ama söz konusu Türkiye olduğunda bir taraftan Batı, bir de içimizde PKK-YPG- PYD’yi bir terör örgütü olarak tanımlama noktasında ortaya atılan sıkıntılı ifadeler var.</p>
<p class="p1">Bu olay bana sorarsanız kendimizi anlatamamamızdaki en önemli sıkıntılı ayaklarından bir tanesi. Diğer önemli husus ise bizim bu anlamda daha kapsamlı orta ve uzun vadeye yayılmış bir stratejik planımızın ve aklımızın oluşması gerekiyor. Maalesef bu noktada da büyük mesafeler kat edilmesine rağmen düşünce kuruluşlarından üniversitelere yayın ve neşriyat yapan medya organlarımıza kadar farklı dillerde sesimizi duyulabilecek bir etkinliğin içerisinde olmadığımızı görüyorum. Hiç kuşkusuz gayreti çabaları olan TRT World ekranı güzel şeyler yapma noktasında gayretkeş ama bunun da yeterli olmadığını düşünüyorum.<span class="Apple-converted-space">  </span>Özellikle Türkiye’nin Almanya’da üç buçuk milyonun üzerinde bir vatandaşının yaşadığı düşünülürse Avrupa üzerinde 3,5 milyon bunun ekseriyeti Almanya’da yaşıyor. TRT Word’ün Almanya’da Almanca yayın yapan servisinin daha bu ay hizmete giriyor olması bu işlerde ne kadar geç kaldığımızın en güzel göstergesi.</p>
<p class="p1">Çözüm olarak belki üniversitelerin ister vakıf üniversitesi, ister devlet üniversitesi olsun daha üretken olmaya zorlanması bu anlamda yazılmış olunan akademik yayınlarının sosyal medya üzerinden de yayılması ve akademi içerisinde bulunan kişilerin savaşın farklı bir boyutu haline gelen sosyal medyada daha organize bir şekilde karşılık verecek şekilde bir etkileşim içerisine girecek motivasyona tabi kılınması bu sorunun çözümünde önemli bir katkı sunacaktır diye düşünüyorum.</p>
<p class="p1"><b>Önce 17 Ekim’de ABD ile ardından 22 Ekim’de Rusya ile biri 13 diğeri 10 maddeden oluşan mutabakat gerçekleştirdik. Harekâtın bütünü ve bu mutabakatlar çerçevesinde Türkiye harekâtta neyi hedefliyordu neyi aldı?</b></p>
<p class="p1">Bunu şu boyuttan değerlendirmeliyiz; Cumhurbaşkanı’nın iki yıldan bu yana söylemi vardı. “Fırat’ın doğusunda bize tehdit oluşturacak hiçbir terör örgütünü barındırmayacağız.”</p>
<p class="p1">Bununla da yetinmedi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda bir harita çıkarttı ve o haritada 30 kilometrelik sınırlarımız boyunca bulunan hattı, terör örgütü unsurlarından arındırma, ikincisi olarak da bu bölgeyi adeta bir barış koridoruna çevirerek Türkiye’deki sığınmacıların bir bölümünün buraya yerleştirilmesi şeklinde iki siyasi bir hedef koydu.</p>
<p class="p1">Bu iki siyasi hedefe diploması alanında bir çare bulunamayınca da askeri bir harekâta girişildi. Bu askeri harekâtın başarılı olması sonucunda hem Amerika, hem de Rusya’yla terör örgütü mensuplarının belirlenmiş olunan Fırat’ın doğusuna tekabül eden Irak sınırına kadar dayanan bölgeden 30 kilometre aşağıya çekilmesi taahhüt edildi. Bu taahhüt doğrultusunda Tel Abyad- Rasulayn<span class="Apple-converted-space">  </span>arası Amerika ile varılan mutabakat ile Rusya ile varılan mutabakat kapsamında ki süre şu an için çalışıyor. Fırat’ın doğusu dediğimiz Irak sınırıyla Fırat nehri arasında ve buna ilaveten de Mümbiç ile Tel Rifat’ı da dahil edecek şekilde terör örgütü unsurunun kalmaması isteniyor.</p>
<p class="p1">Eğer bu mutabakat masada planlandığı gibi sahada da karşılığı olursa ki Amerika Birleşik Devletleri ile yapılan mutabakat çerçevesinde Resulayn ve Tel Abyad arasında yaklaşık bine yakın teröristin bölgeden kendilerine gösterilen yol üzerinden bölgeyi boşalttığı Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından da teyit edildi. Bu husus diğer bölgelerde de sağlanırsa Aynel-Arap’ta, Münbiç’te, Malikiye’de, El- Basri’ye de bu bölgelerde sağlanırsa o zaman Türkiye siyasi anlamda koymuş olduğu hedefine kısmen de askeri gücü ile ama daha çok masadaki başarısıyla ulaşmış sayılacaktır. İkinci hedef olan sığınmacıların bu bölgeye yerleştirilmesi ile ilgili hususta önümüzdeki süreçte en hararetli konularından biri olmaya devam edecektir diye düşünüyorum.</p>
<p class="p2"><b>TÜRKİYE GEREKİRSE 40 KM’DE<br />
TERÖRLE MÜCADELE EDECEKTİR</b></p>
<p class="p1"><b>Yapılan mutabakatlarda YPG’nin<span class="Apple-converted-space">  </span>Fırat’ın doğusunda 30 km altında varlığını sürdürmesi riskine dikkat çekiliyor. Örgütün varlığını sürdürmesi, gelecekte Türkiye açısından terör tehdidinin devam edeceği anlamına mı geliyor?</b></p>
<p class="p1">Bu konu ile mücvir muhit kavramını kullanmak istiyorum.<span class="Apple-converted-space">  </span>Tabi ki Türkiye kendisine yönelik terör eylemleri devam ettiği takdirde, 30. kilometrede elini kolunu bağlayıp oturmayacak. Bu noktada Rusya ile varılan Adana mutabakatı özellikle gündeme getiriliyor. Bu ne demek? Türkiye, Suriye içerisinde 31. kilometrede de 40. kilometrede kendisine tehdit oluşturabilecek terör örgütleriyle Suriye coğrafyası içerisinde askeri anlamda terörle mücadele konseptini yürütebilecek.<span class="Apple-converted-space">  </span>Dolayısıyla bu şekilde olaya bakmak lazım ama derseniz ki; PYD ve YPG 30 kilometrede değil 300 kilometrede de bulunmasın! Bu da sizin masadaki ve sahadaki gücünüz ile alakalı. Ben Türkiye’nin 200- 300 kilometre güneye inerek terörist kovalamak gibi bir siyasi ve askeri bir hedefinin olmadığını düşünüyorum. Doğrusunun da şu an olduğu gibi kendi sınırları içerisinde tehdit edecek bir yapının kendi sınırlarından 30-40 kilometre uzaklaştırılmasının ve daha sonra da bu noktalardan gelebilecek terör saldırıları olursa bunun da Adana mutabakatı çerçevesinde arkasından koşulmasının en doğru şu an için kullanılabilecek bir seçenek olduğunu düşünüyorum.</p>
<p class="p1"><b>ŞAM İLE TEKRAR ESKİSİ GİBİ OLMAZ</b></p>
<p class="p1"><b>Adana Anlaşmasını vurguladınız bu durum Şam ile diyaloğun yolunu mu açıyor? </b></p>
<p class="p1">Adana mutabakatını uygulama noktasında Şam’ın yüzünün olmadığını düşünüyorum. Şam ile diyalog noktasında zaten bürokrasi bazında bir diyaloğun olduğunu hep birlikte biliyoruz. Özellikle de istihbarat paylaşımı başta olmak üzere ama ben şartlar ne olursa olsun anayasa komitesi çalışması devam ederken ve Suriye’de anayasa komitesi çerçevesinde yeni bir Suriye hedefi ortada dururken sanki hiçbir şey olmamış gibi birilerinin istediği şekilde Şam yönetimiyle tekrar geçmişte olduğu gibi sarmaş dolaş bir görüntü verileceğini zannetmiyorum. Çünkü hiç kimse unutmasın ki Şam rejimi eli kanlı bir rejimdir. 6 milyon vatandaşını başka ülkelere sürmüştür. Milyona yakınını da bizzat kimyasal bombalarla katletmiştir. Şu an için yeni oluşturulacak anayasa komitesi çerçevesindeki Suriye projesi ortaya çıkana kadar da Şam’da mevcudiyetini sürdüren bu rejim ile hiçbir şekilde irtibat kurulmaması anlamına gelmez. Dolayısıyla ben Rusya Federasyonu’nda varılan mutabakat ile Şam rejiminin şu anki hükümet tarafından her konuda muhatap alarak elinin sıkılacağı ve onlarla çok güzel görüntüler verileceği bir dönemden çok, terörle mücadele başta olmak üzere bazı hususlarda Rusya’nın orkestra şefliğinde bir koordine içerisinde bulunulma ihtimalini yüksek görüyorum.</p>
<p class="p1"><b>Rusya ile varılan mutabakat sonucu Rusya, Fırat’ın doğusuna geçmiş oldu. Rusya’yı kazançlı saymak mümkün mü, bu durumun oluşturabileceği riskler var mı?</b></p>
<p class="p1">Suriye coğrafyasında Türkiye tek başına oyun kurucu değil. Dolayısıyla bölgeye kimin girip kimin çıkacağına Türkiye tek başına karar vermiyor. Dolayısıyla bir güç maksimizasyonu yapabilecek durumda değiliz. Hattı zatında Rusya da, Amerika Birleşik Devletleri de bu durumda tek başına değil. Dolayısıyla Rusya’nın güney sınırlarımız boyunca Türk askerleri ile birlikte devriye gezmesi sınırlarımıza bir şekilde komşu oluyor gibi gözükmesi çok da sıkıntılı bir husus değil. Bu bölgede kontrol edilmesi ve rasyonel karar mekanizmaları olmayan PKK – YPG, uluslararası istihbarat örgütlerinin adeta taşeronu haline gelmiş DEAŞ gibi terör örgütlerinin bulunmasındansa, o toprakları Rusya Federasyonu gibi rasyonel bir devlet aklının kontrol ediyor olması bizim açımızdan çok sakıncalı bir tutum değil.<span class="Apple-converted-space">  </span>Bunun sebebi de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Suriye coğrafyasındaki aktörlerin kimin olacağı ya da kimin olmayacağı noktasında tek başına dizayn etme gücünün ve kapasitesinin olmamasından kaynaklandığını ama bu aynı kapasite eksikliğinin Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin; Rusya… Amerika Birleşik Devletleri Suriye coğrafyasına izinsiz gelmiş bir devlettir ama Amerika Birleşik Devletleri’ni oradan çıkartıp atma noktasında yetersizdir.</p>
<p class="p1">Amerika Birleşik Devletleri için Rusya’nın bu bölgede olması istenilen bir husus değildir ama Rusya, Hmeymim başta olmak üzere birçok üs konusunda Suriye rejiminden taviz almış, bölgede etkinliğini arttırmış bir devlettir. Aynı şey Türkiye Cumhuriyeti Devleti için de geçerlidir.<span class="Apple-converted-space">  </span>Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’nin Suriye coğrafyasında Afrin’den Irak sınırına kadar olan bir bölgeyi kontrol etmesini istememektedir. PKK’nın Suriye kolu olan YPG’ ye bu denli etkin tedbirler almasını istememektedir ama Türkiye’nin bu noktada ortaya koymuş oldu iradeye de engel olamamaktadır.<span class="Apple-converted-space">  </span>Denkleme bu noktadan baktığınızda o eleştirilerin çok fazla bir anlamının olmadığını düşünüyorum.</p>
<p class="p2"><b>İRAN TÜRKİYE’NİN BÜTÜNLEŞTİRİCİ SİYASETİNİ TEHLİKELİ BULUYOR</b></p>
<p class="p1"><b>Bölgede bir diğer önemli aktör Astana sürecindeki garantör üç ülkeden de biri olan İran. İran’ın Barış Pınarı Harekâtı’na yönelik olumsuz bir tutum takındığı görüldü. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan bu konuda İran Cumhurbaşkanı Ruhani’ye yönelik sitemi oldu. İran neden rahatsız oldu harekâttan?</b></p>
<p class="p1">İran Türkiye’nin Suriye coğrafyasında anayasa komitesi gibi çok kritik bir sürece girildiğinde daha fazla alan kazanması ve etkinlik kazanmasını istemiyor aynı zamanda Barış Pınarı Harekâtı’nda da Türkiye’nin rolünün İran’ın Tahran’dan Beyrut’a kadar giden yol üzerinde bu faaliyetlerini rahatsız edebilecek bir boyutunun olduğunu düşünüyor. Asli siyaseti Türkiye’yi, Suriye’yi, Irak’ı kendi içlerinde manipüle etmek.</p>
<p class="p1">Bir diğer boyutu da İran kendi siyaseti ve stratejisi açısından mücadeleyi kendi coğrafyasında vermek yerine, Yemen’de, Lübnan’da, Irak’ta, Suriye’de ve hatta mümkün olsa Türkiye’nin içerisinde vermeyi tercih edebilecek bir devlet. Bu anlamdaki siyasetinden hiçbir şekilde vazgeçmiyor. Yeri geldiğinde İran’ın içerisindeki PKK unsurlarını himaye etmekten asla geri durmuyor. Yeri geldiğinde alan sosyolojisi asla İran’ın mezhepsel anlamda bir girişimde bulunmasına müsaade etmese de Suriye coğrafyasında da adeta Irak coğrafyasında olduğu gibi rahat hareket etmek istiyor. Irak coğrafyasında malumunuz olduğu üzere Şiilerin çoğunlukta olduğu bir coğrafya olmasına rağmen Suriye coğrafyasında Nusayrilerin ve Alevilerin yüzdelerine bakıldığında İran’a bu coğrafyada çok rahat hareket etme imkânı sağlamamasına rağmen Afganistan’dan Tacikistan’a kadar mezhepsel temelli ve demografiyi değiştirecek yabancı terörist savaşçıları bu bölgeye taşıyıp Halep’te etkinlik kurmak istiyor Fişhabur kapısında etkinlik kurmak istiyor. Farklı diğer noktalarda etkinlik kurmak istiyor. Türkiye’nin bu noktada ki bütünleştirici siyasetini de kendisi için büyük bir tehdit olarak görüyor. Tipik Fars’i siyaseti ile yani bir taraftan bir eliyle sırtınızı okşarken öbür tarafta da diğer eliyle de farklı noktada farklı pazarlıklar içerisine girebiliyor. Cumhurbaşkanı bu noktada İran’a yönelik olarak çok net açıklamalar yaptı. İran bu tavrını bu bölgede bu şekilde sürdürmeye devam ettiği takdirde kendisi için sıkıntı haline gelen ambargolar konusunda Türkiye’nin uzattığı rahatlatıcı elin kendisine uzanmayacağını da sanırım anlamış olmalı.</p>
<p class="p1"><b>İran’la Türkiye karşı karşıya gelir mi? </b></p>
<p class="p1">İran’ın kendisine ait bir gücü yok. Kendini terörleştiren milisleri aracılığıyla bu coğrafyalarda mücadelesini sürdürüyor. Dolayısıyla İran ile Türkiye’nin ben zaten Suriye coğrafyasında farklı zamanlarda karşı karşıya kaldığını, İdlip’te, Afrin Harekâtı’nda, Barış Pınarı Harekâtı’nda gördüğümüzü söyleyebilirim ama İran’a ait unsurların bizzat kendi kara gücüyle Suriye’ye vasıl olacak bir kara bağlantısı malum üzere yok yine milisleri aracılığıyla söylemiş olduğunuz vardır.</p>
<p class="p1">Hattı zatında bu risk olmaktan çıkıp zaman zaman pratiğe de dökülmüştür. Ancak İran’ın, milisleri aracılığıyla biraz önce saymış olduğum çok dominant bir terörle mücadele unsuru olan Suriye coğrafyasının en etkili gücü olan Türkiye’yi karşısına alabilecek bir gücünün olmadığını da bilmemiz gerek.</p>
<p class="p1"><b>Harekat sonrasında bir teröristin parlatıldığını da görüyoruz. Amerikalıların “Mazlum Kobani” adını taktıkları Şahin Cilo kod adlı Ferhat Abdi Şahin… Bakıyoruz bizim medyada bile “Mazlum Kobani” diye ismi zikrediliyor. Amerikalıların hedefi ne?</b></p>
<p class="p1">Amerika Birleşik Devletleri, Şahin Cilo kod adlı terörist üzerinden PKK’dan farklılaştırdığı bir yapı ortaya çıkartmak istiyor. PKK’nın giymiş olduğu üniformamsı o yapı dahi Şahin Cilo namlı teröristin üzerinde farklılaşıyor ve kendisine bir general payesi yakıştırılıyor. Bununla ilgili yapılmak istenilen bu 30 kilometrenin dışındaki alanda terörist olmadığı ve adıyla müsemma bir görüntü çizmeye çalıştıkları masum ve mazlum bir halkın önderliğini yapan kişi imajı çizilmek isteniyor.</p>
<p class="p1">Dolayısıyla mazlum isminin seçilmesi de dahil olmak üzere bir subliminal mesaj yöntemi olarak kullanıldığını düşünüyorum. Fakat Mazlum Kobani denilen Şahin Cilo kod adlı ve birçok takma adı bulunan teröristin Türkiye ve Afrin saldırısı dâhil olmak üzere birçok saldırıda PKK’lı olarak kırmızı bültenle arandığını ve Türkiye’nin Suriye coğrafyası da dahil olmak üzere bulduğu ilk yerde etkisiz hale getirme noktasında kararlı olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri, YPG konusunda sınırlarımız boyunca 30 bin tır dolusu silahı bir şekilde taşımama noktasında kendisine yapılan ikazları nasıl dikkate almayarak bu noktada devam ettiyse, bu ismi verilen teröristi koruma ısrarı devam edecektir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendisi açısından terörist eylemler yaptığından hiçbir şekilde şüphe bulunmayan bu şahsı tıpkı diğer kırmızı bültenle aranan ve Kandil Dağı’nda ve farklı coğrafyalarda bulunan ve etkisiz hale getirilen teröristleri nasıl imha ettiyse onu da imha etmekten imtina etmeyeceğini kısa bir zaman içerisinde hepimiz hep birlikte şahitlik edeceğiz.</p>
<p class="p2"><b>RUSYA, PYD OLUŞUMUNU<br />
ABD’YE TERK ETMEK İSTEMİYOR</b></p>
<p class="p1">Rusya’nın tavrının ise Amerika’dan biraz daha farklı olduğunu düşünüyorum. Çünkü Rusya PYD bir terör örgütü olarak kabul etmiyor, aynı zamanda da hiçbir şekilde PKK – PYD -YPG oluşumunu tek başına Amerika Birleşik Devletleri’nin eline terk etmek istemiyor. Dolayısıyla da Şahin Cilo lakaplı terörist ile Rusya Savunma Bakanlığı yetkilileri arasında basına servis edilen görüntü aslında, 30 kilometreye biz sizi bir şekilde iteklemek, Türkiye’nin taleplerine boyun eğmek durumunda kalıyoruz ama unutmayın ki biz sizi tanıyoruz, tanımlıyoruz. Bu anlamda yeri geldiğinde sizinle telekonferans yapıyoruz anlamında verilen bir mesaj olarak okumak lazım.</p>
<p class="p1">Ben YPG ve PKK’nın Suriye coğrafyasında bu vakitten sonra 30 kilometrenin güneyine indiklerinde petrol sahalarının bekçiliğini yapma noktasında Amerika Birleşik Devletleri tarafından gönlünün okşandığını da düşünüyorum.</p>
<p class="p1">Bu noktada tekrardan eskiden olduğu gibi bir terör devleti yaratma noktasında Rakka ve Deyr Ez Zor hattında çok fazla şanslarının olmadığını alan sosyolojisinin YPG’ye bu noktada destek verecek bir demografiye sahip olmadığını söyleyebilirim.</p>
<p class="p1"><b>PARÇALI BİR SURİYE YARATILACAK</b></p>
<p class="p1"><b>Suriye’de yeni bir anayasa süreci başlıyor. Bu süreçle ilgili öngörüleriniz nedir? </b></p>
<p class="p1">Anayasa süreci sona erdiğinde Suriyelilerin kendi yönetimlerini kendilerinin belirleyeceği bir rejimi, bir düzeni, bir devleti hiçbir şekilde kavuşamayacaklarını düşünüyorum. Bu noktada akıl hocalarının Irak’ta, Lübnan’da Bosna Hersek’te kurguladığı düzen akılda tutulduğunda Suriye’deki rejimin de farklı etnisiteler, farklı mezhepler, farklı inanç grupları arasında bölünerek adeta bölünmüş ve bir Suriye’ye imza atılacağını, bunun destekçisinin başta İsrail olacağını düşünüyorum.</p>
<p class="p1">Suriye bu anayasa komitesi ile birlikte Mısır’da Muhammed Mursi’nin iktidara gelmesi ile ilgili yaşanan sürecin bir benzerinin bir şekilde Suriye’de kurgulamak isteyeceklerini dolayısıyla da şartlar ne olursa olsun halk kime oy verirse versin Cumhurbaşkanının bir mezhepten olduğu, Başbakanın farklı bir mezhepten olduğu, silahlı kuvvetlerinin komutanının farklı bir etnisiteden olduğu parçalı bir Suriye yaratılacaktır.</p>
<p class="p2"><b>BAĞDADİ’NİN ÖLDÜRÜLMESİ<br />
SORUNU ÇÖZMEYECEKTİR</b></p>
<p class="p1"><b>Terör örgütü DEAŞ’ın başındaki Bağdadi’nin öldürüldüğü iddiaları ortaya çıktı. Bu iddialar doğru ise DEAŞ’ın başına sizce kim geçer, DEAŞ terör örgütüne yeni bir misyon mu yükleniyor? </b></p>
<p class="p1">Pentegon’un basın muhabirleri aracılığıyla bu iddia ortaya atıldı. Trump’ın açıklamaları farklı bir noktaya tekabül ediyor. Şunu söylemek gerekiyor; Amerika Birleşik Devletleri’nin DEAŞ elebaşını öldürdüğünü iddia etmesi, iddia diyorum çünkü elimizde ne Usame Bin Ladin ile ilgili ne de Bağdadi ile ilgili bir bilgi yok. Amerika yine aynı taktiği kullanarak Bağdadi’nin etkisiz hale getirildiğini öldürüldüğünü başkan ağzıyla duyurdu. Bütün dünyanın bu söylenilen her şeye adeta haşa iman edercesine inanması isteniyor.</p>
<p class="p1">Bağdadi öldürülmüş olsa da olmasa da bizim açımızdan çok kayda değer bir husus değil. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri’nin soğuk savaş sonrasında en önemli projesi, terör örgütleri vasıtasıyla yaratıcı kaos dediğimiz kaos düzeninin; Çin’den Orta Asya’ya, Orta Asya coğrafyasından Kafkasya’ya, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya ve Afrika içlerine kadar bir siyaset güdüyor.</p>
<p class="p1">Dolayısıyla Bağdadi’nin öldürülmüş olması sorunu çözmeyecektir. Bölgede istihbarat örgütleri tarafından Amerika Birleşik Devletleri ve Batı’nın ihtiyaçları doğrultusunda zaten sosyolojisi alanda hazır olan radikalleşmiş unsurlar etrafında farklı isimlerle, farklı terör örgütleri yaratma noktasında bir sıkıntılarının olmayacağını ön görebilirim.</p>
<p class="p1">Bu noktada yalnız bu coğrafyanın insanın da başta Türkiye Cumhuriyeti Devleti olmak üzere bir bilinç oluştu ve bu bilinç doğrultusunda artık Deaş denilen terör örgütü diğer terör örgütü vasıtasıyla neler oluyor noktasında manipülatif düşünmeye itilmediğini ve olaya sorgulayıcı bakış açısı geliştirilerek Amerika Birleşik Devletleri’nin terörle bir dizayn, bir finansal düzenleme yaptığı noktasında herkesin kafasının çok berrak olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla Bağdadi’nin öldürülmesi Trump’ın seçim kampanyası açısından önemli bir noktaya tekabül edebilir ama Ortadoğu coğrafyasında özellikle Türkiye siyaseti açısından çok bir değerinin olmadığını düşünüyorum.</p>
<p class="p1">Çünkü Türkiye bu noktada kendisi için oynanan oyunu görmüştür. Bu noktadan sonra ister adına DEAŞ deyin ister başka isim koyun! Türkiye terörle kendisinin kuşatılmasına ve Batı medyasında da bir şekilde terörle irtibatlı gibi gösterilen zırva açıklamalara tavrını çok net bir şekilde ortaya koymuştur.</p>
<p class="p1"><b>İDLİB’İ ISITACAKLAR</b></p>
<p class="p1"><b>DEAŞ elebaşının öldürüldüğü iddiası doğruysa bu İdlib’e yapılacak bir operasyonun habercisi mi?</b></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu olay İdlib’te olsa da olmasa da ben İdlib’in ısıtılması noktasında asla tereddüt etmeyeceklerini, İdlib’ i bir şekilde ısıtmak isteyeceklerini düşünüyorum. İdlib’ten de Türkiye’ye yönelik olarak bir düzensiz göç hareketi olduğu takdirde, Fırat’ın doğusundaki sorunu halletmiş ve gücünü farklı noktalara tevkif etme noktasında eli daha da rahatlamış bir Türkiye’nin İdlib noktasında olup bitenlere seyirci kalmayacağını, sınırları içerisinde 3-4 milyon daha Suriyeliyi daha kabul etmeyeceğini söyleyebilirim</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bati-baskentlerinin-isiklari-sabaha-kadar-sonmedi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>NATO, Türkiye’yi İttifaktan Çekilmeye Zorluyor!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/nato-turkiyeyi-ittifaktan-cekilmeye-zorluyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/nato-turkiyeyi-ittifaktan-cekilmeye-zorluyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 18:30:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[Nato]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12930</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’nin NATO’ya üye olduğu tarihten itibaren maruz kaldığı darbelerin (1960, 1980, 28 Şubat) ve 15 Temmuz darbe teşebbüsünün arkasında ABD’nin ve NATO’nun olması, askeri vesayet döneminde -cinayetlerle sonuçlanan- Kontrgerilla eliyle kirli operasyonlar yapması, hükümetlerin kurulmasına, yıkılmasına, alınacak olan kararlara müdahale etmesi, NATO’nun bize faydasından çok zararının olduğunu gösteriyor. NATO, soğuk savaş döneminde, komünizm tehlikesine karşı korunmak amacıyla kurulan askeri bir güvenlik paktıydı. Bu işlevi, soğuk savaş dönemi sona erene kadar devam etti. 1989 yılında komünizmin çökmesiyle, iki kutuplu dünyanın yerini tek kutuplu bir dünya aldı. Amerika, komünizmin çekmesini takip eden ilk askeri tatbikatta, düşman kuvvetleri, (komünizmi) temsil eden kırmızının yerine (İslam’ı temsil eden) yeşili koymak suretiyle, yeni dönemin paradigmasını bu şekilde belirlemiş oldu. Soğuk savaş döneminin sona ermesiyle, bu dönemin politikaları da, yapıları da değişmeye başladı. Son yıllarda, Türkiye ile NATO arasında yaşanan gerilimi ve sorunları anlayabilmek için, NATO’nun kuruluş amacını, ittifakın hukuki durumunu, komünizm tehdidinin sona ermesiyle NATO’nun yeniden yapılanma sürecini, Türkiye’nin bölgesel bir güç haline gelmesinden sonra Türkiye’ye yönelik tutumunu birlikte değerlendirmek gerekiyor. NATO’nun Kuruluşu İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle, (ABD’nin ve Rusya’nın başını çektiği) iki kutuplu bir dünya kuruldu. Bu konsepte uygun olarak iki güvenlik paktı kuruldu. Bunlardan ilki, 1949 yılında Amerika’nın öncülüğünde 12 ülkenin kurduğu NATO, diğeri &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye’nin NATO’ya üye olduğu tarihten itibaren maruz kaldığı darbelerin (1960, 1980, 28 Şubat) ve 15 Temmuz darbe teşebbüsünün arkasında ABD’nin ve NATO’nun olması, askeri vesayet döneminde -cinayetlerle sonuçlanan- Kontrgerilla eliyle kirli operasyonlar yapması, hükümetlerin kurulmasına, yıkılmasına, alınacak olan kararlara müdahale etmesi, NATO’nun bize faydasından </strong><strong>çok zararının olduğunu gösteriyor.</strong></p>
<p class="p1">NATO, soğuk savaş döneminde, komünizm tehlikesine karşı korunmak amacıyla kurulan askeri bir güvenlik paktıydı. Bu işlevi, soğuk savaş dönemi sona erene kadar devam etti.</p>
<p class="p1">1989 yılında komünizmin çökmesiyle, iki kutuplu dünyanın yerini <b>tek kutuplu</b> bir dünya aldı. Amerika, komünizmin çekmesini takip eden ilk askeri tatbikatta, düşman kuvvetleri, (komünizmi) temsil eden kırmızının yerine (İslam’ı temsil eden) yeşili koymak suretiyle, yeni dönemin paradigmasını bu şekilde belirlemiş oldu.</p>
<p class="p1">Soğuk savaş döneminin sona ermesiyle, bu dönemin politikaları da, yapıları da değişmeye başladı. Son yıllarda, Türkiye ile NATO arasında yaşanan gerilimi ve sorunları anlayabilmek için, NATO’nun kuruluş amacını, ittifakın hukuki durumunu, komünizm tehdidinin sona ermesiyle NATO’nun yeniden yapılanma sürecini, Türkiye’nin bölgesel bir güç haline gelmesinden sonra Türkiye’ye yönelik tutumunu birlikte değerlendirmek gerekiyor.</p>
<p class="p1"><b>NATO’nun Kuruluşu</b></p>
<p class="p1">İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle, (ABD’nin ve Rusya’nın başını çektiği) iki kutuplu bir dünya kuruldu. Bu konsepte uygun olarak iki güvenlik paktı kuruldu. Bunlardan ilki, 1949 yılında Amerika’nın öncülüğünde 12 ülkenin kurduğu NATO, diğeri 1955 yılında Rusya’nın öncülüğünde Macaristan, Çekoslovakya, Polonya, Bulgaristan, Romanya, Arnavutluk ve Doğu Almanya tarafından kurulan Varşova Paktı’dır. Soğuk savaş döneminde, dünya iki blok arasında paylaşıldı.</p>
<p class="p1">17 Mart 1948 tarihinde Brüksel Antlaşması’nı imzalayan beş devlet (Belçika, Birleşik Krallık, Fransa, Hollanda ve Lüksemburg) ile ABD, Danimarka, İtalya, İzlanda, Kanada, Norveç ve Portekiz, 4 Nisan 1949 Washington Milletler Cemiyeti’nde bir araya gelerek, Kuzey Atlantik Anlaşması’nı imzaladı. Böylece<span class="s1"> NATO (</span>North Atlantic Treaty Organization) kurulmuş oldu. Antlaşmanın en önemli maddesi, “<b>taraflardan birine yapılan saldırının herkese yapılmış olarak kabul edileceğini</b>” belirten 5.maddedir. Bu madde çimento işlevi görmüş, NATO üyelerini bir arada tutmayı başarmıştır.</p>
<p class="p1">NATO sözleşmesinin 4. maddesinde, “Taraflardan herhangi biri, Taraflardan birinin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı ya da güvenliğinin tehdit edildiğini düşündüğü zaman, tüm Taraflar birlikte danışmalarda bulunacaklardır” hükmü yer almaktadır.</p>
<p class="p1">NATO’nun üye sayısı, 18 Şubat 1952’de Türkiye ve Yunanistan’ın, 9 Mayıs 1955’te Batı Almanya’nın, 30 Mayıs 1982’de İspanya’nın katılmasıyla on altıya çıktı. Yunanistan, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nın ardından NATO’nun askeri kanadından çekildi. Ancak Türkiye’deki 12 Eylül yönetiminin onayıyla 1980 yılında bu kanada geri döndü. Fransa da, 1966 yılında NATO’nun askeri kanadından çekildi, 2009 yılında geri döndü. NATO, kurulduğu tarihten 1989 yılına kadar, kuruluş amacına uygun (meşru ve meşru olmayan) faaliyetlerde bulundu.</p>
<p class="p1">Türkiye NATO’ya üye olduktan sonra, 4 Nisan 1949 tarihinde Washington’da imzalanan Kuvvetlerin Statüsüne Dair Sözleşme’de, “Türkiye’nin emniyetine yönelik suçlarda Türkiye’nin Yargı yetkisini haiz olduğu” belirtildi. NATO üyeleri içinde ABD’den sonra en büyük askeri güce sahip olan Türkiye, NATO’nun en önemli aktörlerinden biri oldu. İncirlik üssü başta olmak üzere NATO’nun Türkiye’de kullandığı yirmi civarında askeri üs bulunuyor. Bu üsler, Afganistan, Balkanlar, Suriye ve Libya’daki operasyonlarda etkin olarak kullanıldı Son yıllarda, Suriye ve Irak’taki IŞİD/DEAŞ mevzilerinin bombalanmasında da ana üs olarak kullanıldı.</p>
<p class="p2"><b>Soğuk Savaş Döneminin<br />
Sona Ermesi</b></p>
<p class="p1">1989 yılında Rusya dağılınca, Varşova Paktı da kendiliğinden dağıldı, Dünyada yeni bir dönem başladı. Komünizm tehlikesine karşı kurulan NATO’nun kendisini tasfiye etmesi beklenirken, mevcut yapının değişen şartlara <b>uyumlu hale</b> getirilip devam ettirildiğine tanık olduk. Özerkliğine kavuşan orta ve doğu Avrupa ülkelerini kapsayacak aşamalı bir büyümeyi, politik ve insancıl durumları kapsama alanına aldı.</p>
<p class="p1">NATO’nun aşamalı olarak genişleme politikasına paralel olarak, soğuk savaş döneminde Varşova paktına üye olan ülkeler NATO’ya üye olmaya başladı. 12 Mart 1999 tarihinde Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya, 29 Mart 2004 tarihinde Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya, Slovenya, 1 Nisan 2009’da Arnavutluk, Hırvatistan’nın üyeliğiyle üye sayısı 28’e çıktı.<span class="Apple-converted-space">  </span>Genişleme süreci, Bosna-Hersek, Karadağ, Makedonya gibi devletlerle devam ettirilmeye çalışılıyor.</p>
<p class="p1">ABD, 1989 yılında İslam’ın değil, “radikal İslam’ın” tehdit olarak nitelendiğini öne sürse de, bu yılı takip eden süreçte, sadece radikal İslam’ın değil, İslam’ın tehdit olarak belirlendiği olduğu ortaya çıktı. 1989 yılının Aralık ayında MİT Müsteşarı Teoman Koman’ın, laik kimliğiyle bilinen 4 kişinin (ADD Başkanı Prof.Dr.Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Prof.Dr.Bahriye Üçok) adını vermesi ve dördünün de 1990 yılı içinde öldürülmesi, benzeri cinayetlerle 28 Şubat darbesinin alt yapısının hazırlanması, 1997 yılında Refah-Yol hükümetinin düşürülmesi, gerçekte ılımlı İslam-radikal İslam ayırımının olmadığını göstermektedir.</p>
<p class="p1"><b>İslamofobi’de Kırılma Noktası 11 Eylül</b></p>
<p class="p1">ABD’nin bütün çabalarına rağmen, yeni düşmana karşı yürütülen mücadele yetersiz kaldı. Yeni tehdit konsepti, halkı Müslüman olan bazı ülkelerde etkili olmasına, Türkiye’de 28 Şubat darbesiyle uygulamaya konulmasına rağmen, (demokratik ilkelerin yerleşmesi nedeniyle) AB’de etkili olamadı. 11 Eylül 2001’de, Amerika’da Dünya Ticaret Merkezine yönelik terör eylemi, Avrupa’yı da etkiledi. Avrupa mevzuatını bu konsepte göre yeniden düzenledi. Ünlü Fransız hukukçusu Jean Claude Paye, <b>Hukuk devletinin Sonu</b> isimli kitabında, Avrupa’daki devletlerin, 2001 yılından 2004’e kadar hukuk sistemlerini nasıl değiştirdiğini (hukuk devletinden uzaklaştığını) anlatıyor.</p>
<p class="p1">11 Eylül terör eyleminden sonra, İslamofobinin bütün dünyada yayıldığını, ırkçı partilerin oylarının sürekli arttığını görüyoruz. Soğuk savaş döneminden sonraki dönem için belirlenen tehdit unsuru artarak devam ediyor. Bunun değişeceği yönünde en küçük bir emare bulunmuyor. Tam aksine, soğuk savaş döneminde birbirlerine hasım olan ülkelerin bu tehdide karşı ortak hareket etmeleri isteniyor. NATO’nun, daha önce Varşova paktına üye olan Doğu Avrupa ülkelerini NATO’ya alması, iki blokun da (yeni dönemde) bu düşmana karşı birlikte hareket edebileceklerine inandıklarını gösteriyor.</p>
<p class="p2"><b>Tehdit Olmadan NATO<br />
Şemsiyesi İşlevsiz</b></p>
<p class="p1">Amerika’nın, Rusya’nın, Çin’in, birlikte hareket edebilecekleri ortak bir düşmandan (İslam’dan) söz ediyoruz. Amerika’nın, Türkiye’de Refah-Yol hükümetini, AK Parti hükümetlerini, Mısır’da Mursi’yi, iktidardan uzaklaştırmaya çalışması, Suriye’de (özgürlük isteyen halka değil) Esed’e sahip çıkması, diktatörlükle yönetilen ülkelere destek vermesinin, Çin’in Uygur Türklerine, Rusya’nın Çeçenistan’a yönelik zulmünün altında bu saik yatıyor. Dünyadaki bütün Müslümanlara yönelik, post-modern bir haçlı seferinden söz ediyoruz.</p>
<p class="p1">Soğuk savaş döneminin sona ermesiyle, NATO üyesi ülkelerin askeri harcamalarının, bunun sonucu olarak ABD’nin gelirlerinin önemli ölçüde azalmasına yol açtı. NATO acil bir ihtiyaç olarak görülmediğinden, üye ülkelerin katılım paylarını ödemesinde sorunlar çıktı. 28 üye ülke arasında ABD’nin 650 milyon dolarla 2015-2016 NATO bütçesine en fazla katkı yapması ciddi tartışmaları beraberinde getirdi. Ciddi bir tehdit olmadan, ülkeleri NATO şemsiyesi altında tutmak zor görünüyor. Rusya’nın eski gücüne kavuşması (dünyanın iki kutuplu bir sisteme evrilmesi) en fazla ABD’nin işine gelecek gibi görünüyor. ABD’nin Suriye’den çekilmesinin Rusya ile gizli bir anlaşmanın sonucu olup olmadığını zamanla öğreneceğiz.</p>
<p class="p1"><b>NATO Stratejik Konsepti (Lizbon 2010)</b></p>
<p class="p1">NATO’nun varlık sebebinin tartışılmaya başlaması, savunma doktrininde değişiklik yapılmasını gerektirdi. 2010 yılında Lizbon’da, NATO üyelerine yönelik doğrudan veya dolaylı tehditler yeniden belirlendi. “<b>Ter</b>ö<b>r ve aşırı grupları, Yabancı askeri ve istihbarat servislerini, Su</b>ç<b> örgütü üyelerini, ter</b>ö<b>ristleri, süper saldırıları, Enerji güvenliğine y</b>ö<b>nelik tehditleri,<span class="Apple-converted-space">  </span>Lazer silahlarını, elektronik silahlar ve ciddi teknolojik boyutlu tehditleri</b>” yeni tehdit unsurları olarak belirlendi.</p>
<p class="p1">Enerji güvenliği dışındaki diğer tehditlerin, üye veya diğer ülkelerin istikrarını bozan ve küresel ekonomik sistemin işleyişini engelleyen tehditler kapsamında değerlendirilmesi makul ise de, enerji güvenliğinin tehdit olarak belirlenmesi dikkat çekmektedir. NATO Genel Sekreteri Rasmussen bu durumu o tarihte; “<i>NATO’nun misyonu dünya nüfusunun %15’inin (ABD+AB) enerji gereksinimlerini ve enerji yollarının güvenliğini sağlamaktır</i>” şeklinde ifade etmişti. Buna göre, NATO üyelerine enerji naklini tehdit eden her türlü müdahale savaş nedeni olabilecek, NATO kolektif savunma prensibini içeren beşinci maddeyi işletebilecek, BM Güvenlik Konseyinin kararına gerek olmaksızın deniz yollarını açık tutma stratejisini uygulamak için kuvvet kullanabilecek.</p>
<p class="p2"><b>ABD’nin Terör<br />
Örgütleriyle İlişkileri</b></p>
<p class="p1">NATO’nun 2010 yılında Lizbon’da kabul ettiği “<b>yeni tehdit konsepti</b>”, terör örgütlerinin, NATO üyesi ülkelerine yönelik terör tehditlerine karşı ortak bir tavır sergilemelerini ve bu örgütlerle mücadele etmeleri gerektirmesine rağmen ABD, bu ilkeleri ihlal etmiştir. NATO üyesi olan Türkiye açısından önemli bir tehdit unsuru olan PKK ve bu örgütün Suriye kolu PYD’ye YPG’ye karşı bir duruş sergilememiştir. Tam aksine, bu terör örgütüne, askeri eğitim, silah yardımı başta olmak üzere her türlü desteği vermiştir.</p>
<p class="p1">ABD’nin terör örgütlerine desteği sadece PKK ile sınırlı kalmamış, Türkiye açısından, en az PKK kadar tehlikeli olan FETÖ terör örgütüne de destek vermiştir. 17/25 Aralık operasyonunun ABD’de davaya dönüşmesi, bu operasyonun ABD’nin talimatlarıyla yürütüldüğünü göstermektedir. Bu operasyonu takip eden, MİT Tırları, büyük şehirlerde bombalı terör eylemleri, hendek kazma olayı, 15 Temmuz darbe teşebbüsü, ABD’nin terör örgütlerine destek verdiğini göstermektedir. FETÖ liderini ve üst düzey yöneticilerini himaye etmesi, ABD’nin NATO’nun belirlediği yeni konsepti ihlal ettiğini göstermektedir.</p>
<p class="p1">15 Temmuz darbe teşebbüsü, NATO-Türkiye ilişkileri açısından tarihi bir <b>kırılma noktası</b> oldu. NATO’nun desteklediği bir terör örgütünün (FETÖ’nün), NATO üyesine yönelik darbe girişimi başarısız olduktan sonra dahi bu örgüte sahip çıkması, NATO’nun kuruluş felsefesine de 2010 yılında güncellenen amaçlarına da açıkça aykırıdır.</p>
<p class="p1">ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, 15 Temmuz darbe teşebbüsünden 2 gün sonra Washington Post’ta yayınlanan açıklamasında “Türkiye’nin NATO üyeliğinin tehlikede olabileceğini” söyleyerek, AK Partiyi “demokratik ilkelere” uygun davranmaya davet etti. Tepkiler üzerine, “Türkiye’nin NATO üyeliği tehlikede” demediğini, ancak NATO’nun Türkiye’yi dikkatle inceleyeceğini söylediğini” söyledi.</p>
<p class="p1">Darbe teşebbüsü başarısız olunca, darbe teşebbüsüne iştirak eden subaylar hakkında adli takibat süreci başlatıldı, birçoğu ihraç edildi. NATO’nun en çok değer verdiği subayların ihraç edilmesi üzerine, eski NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı James Stavridis; “Darbe girişimi nedeniyle Türk ordusunun NATO bünyesindeki önem ve kapasitesinin azalacağını” “Darbe girişiminden sonra dikkatlerin ordu bünyesindeki sorunlara, soruşturmalara ve sadakat sınavlarına’ çevrileceğini” dile getirdi. Eski NATO Askeri Komitesi Başkanı emekli Alman Generali Harald Kujat da, “Türkiye’nin kendisini her zaman yüzde yüz güvenilecek bir müttefik olarak göstermediğini” söyledi. (Bernard Riegert, DW, 4.08.2016)</p>
<p class="p1">Türkiye, Türkiye’nin NATO içindeki müttefiklerinin PKK ve türevlerine (YPG/PYD) fiili ve siyasi destek verdiklerini, silah yardımı yaptıklarını, PKK elemanlarını eğittiklerini, terör örgütlerine destek verdiklerini belgelemesine rağmen, NATO’yu PKK terörü ile mücadele etmede başarılı olamamıştır. NATO güvenlik örgütü olarak kuruldu, 1989 yılından sonra da bu niteliği devam etti.</p>
<p class="p1">1949 yılında diktatörlükle yönetilen Portekiz’in NATO’nun kurucu üyesi olması, demokrasinin ve demokratik değerlerin NATO’nun amaçları arasında yer almadığını gösteriyor. Resmi istatistikler, Türkiye’deki demokrasi standardının birçok AB üyesinden yüksek olduğunu gösteriyor. Bu ülkelerin hiçbirinin, Türkiye’nin maruz kaldığı tehditlere, terör örgütlerinin eylemlerine, darbe teşebbüsüne, maruz kalmadığını da belirtmek gerekiyor.</p>
<p class="p2"><b>NATO Türkiye’yi<br />
Üyelikten Çıkarabilir mi?</b></p>
<p class="p1">1949 yılında 12 kurucu üye ülke tarafından imzalanan ve daha sonra başka devletlerin de usulünce imzaladığı NATO Sözleşmesi, milletlerarası bir sözleşme olup, milletlerarası hukukun güvencesi altındadır. Milletlerarası sözleşmeler, egemen devletlerin kendi özgür iradeleriyle imzaladıkları sözleşmelerdir. Bu sözleşmeye taraf olan devletler arasındaki ilişkiler, devletlerin bağımsızlığını ve egemenliğini zedelememek kaydıyla, sözleşmede yazılı olan hükümlere göre yürütülür.</p>
<p class="p1">NATO sözleşmesinde, bu sözleşmeye taraf olan ülkelerin çıkarılması konusunda bir hüküm bulunmamaktadır. Buna göre, NATO üyelerinin kendi aralarında toplanarak, Türkiye’nin üyelikten çıkarılmasına karar vermeleri mümkün değildir.</p>
<p class="p1">Üye ülke ayrılmak isterse, ayrılmasını önleyecek bir hüküm de bulunmamaktadır. 1974 yılında Yunanistan’ın, 1966 yılında Fransa’nın NATO’nun askeri kanadından çekilmesi, hiçbir yaptırıma maruz kalmaması, üye ülkelerin çekilmesine engel bulunmadığını göstermektedir.</p>
<p class="p1">Milletlerarası sözleşmeler, siyasi, ekonomik, askeri, insan hakları vs. farklı konuları düzenlediğinden, bu sözleşmelerin uygulamalarının ve sonuçlarının da farklı olacağını belirtmemiz gerekiyor. ABD Uluslararası Ceza Mahkemesinin kurulmasına dair sözleşmeyi imzaladığı halde, daha sonra imzasını geri çektiğini, bu mahkemeyi tanımadığını dile getirmiştir. Bu mahkemenin amaçları dikkate alındığında, ABD’nin tek taraflı bir beyanda bulunarak imzasını geri çektiğini açıklaması kabul görmez. İngiltere’nin AB üyeliğinden ayrılması (Brexit), AB’ye yüklü miktarda tazminat ödemesini gerektiriyor.</p>
<p class="p1">Türkiye’nin NATO üyeliğinden çıkarılma hususunu ilk kez, 2009 yılında ABD’deki İsrail lobisine yakınlığıyla bilinen Washington Enstitüsü, 2010 yılında Mavi Marmara filosunun Gazze’ye gönderilmesinden sonra da bu konu birçok kez dile getirildi. Sözleşmeye göre Türkiye’nin üyelikten çıkarılması mümkün olmadığından, bu yönde hiçbir adım atılmadı.</p>
<p class="p1">NATO’da alınan kararlara bir üyenin itiraz etmesi (vetosu), kararın uygulanmasına engel teşkil ettiğinden, böyle bir karar da alınamaz.<span class="Apple-converted-space">  </span>NATO’nun, kurulduğu günden bugüne 70 yıldır böyle bir karar almamış olması, böyle bir yetkisinin olmadığını göstermektedir. ABD’li jeopolitikçi Zibigniev Brzezinski, bu nedenle, “NATO’da kararların oy birliği yerine oy çokluğu ile alınmasını” öneriyor.</p>
<p class="p1"><b>Türkiye NATO’dan Çıkmalı mı?</b></p>
<p class="p1">NATO’nun, 15 Temmuz darbe teşebbüsünü gerçekleştiren terör örgütüne destek vermesi, sahip çıkması, haklı olarak, Türkiye’de, NATO üyeliğinin sorgulanmasına yol açmıştır. Birçok siyasetçi, bilim insanı, medya mensubu, hukukçu, Türkiye’nin NATO’dan çıkması gerektiğini söylüyor. Türkiye’nin Rusya’ya yaklaşmasını/yaslanmasını isteyen çevre ile, bunun ABD’ye yarayacağını düşünenler de Türkiye’nin NATO’dan ayrılması gerektiğini dile getiriyor.</p>
<p class="p1">Türkiye’nin NATO’ya üye olduğu tarihten itibaren maruz kaldığı darbelerin (1960, 1980, 28 Şubat) ve 15 Temmuz darbe teşebbüsünün arkasında ABD’nin ve NATO’nun olması, askeri vesayet döneminde -cinayetlerle sonuçlanan- Kontrgerilla eliyle kirli operasyonlar yapması, hükümetlerin kurulmasına, yıkılmasına, alınacak olan kararlara müdahale etmesi, NATO’nun bize faydasından çok zararının olduğunu gösteriyor. Türkiye, elbette, geçmişte Yunanistan’ın ve Fransa’nın yaptığı gibi NATO’nun askeri kanadından veya tümünden ayrılacağını açıklayabilir ve ayrılabilir. Buna hukuken bir engel olmasa da, getirisinin de götürüsünün de iyi hesaplanması gerekiyor. NATO, Türkiye’nin üyeliği devam ettiği sürece Türkiye’ye saldıramaz. Saldırıda bulunursa, NATO üyesine saldırıda bulunmuş olacak, bu saldırı bu yapının meşruiyetinin sorgulanmasına yol açacaktır. NATO, böyle bir riski göze alamaz. NATO üyeliği, Türkiye’ye NATO’dan gelebilecek saldırılara karşı (sınırlı da olsa) paratoner işlevi görecek, NATO’dan çıkarsa korumasız kalacaktır.</p>
<p class="p2"><b>Açık Kapı Politikası<br />
Türkiye’nin Elini Rahatlattı</b></p>
<p class="p1">Türkiye için doğru olan, (işlevini yitiren) güvenlik paktlarından birine yaslanmak yerine, teknolojik gelişmesini tamamlayıp bu yapılara ihtiyaç duymayacağı ana kadar, her iki blokla birlikte hareket etmenin yollarını açık tutmaktır. <b>Açık kapı politikası</b>, Suriye’nin kuzeyinde ABD ile müşterek operasyon, ABD’nin çekildiğini açıklamasıyla, Soçi’de Rusya ile mutabakata varmasına imkan vermiştir. Türkiye, kendi silahlarını ve kendi savunma sistemlerini üretinceye kadar, silahlarını, farklı ülkelerden tedarik etmelidir. Silahların farlı ülkelerden tedarik edilmesi, muhtemel ambargoları da etkisiz hale getirecektir.</p>
<p class="p1">Dünyada barışı hakim kılmak, çok emek istiyor, daha da önemlisi çok güçlü olmayı gerektiriyor.</p>
<p class="p1">Bu mesel ile bulur cümle düvel fevz-ü felâh;</p>
<p class="p1">Hazır ol cengi cidale istersen sulhu salah!</p>
<p class="p1">Yâni bütün devletlerin kurtuluşu şu sözdedir ki;</p>
<p class="p1">Barış ve düzelme istiyorsan savaşa hazır ol!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/nato-turkiyeyi-ittifaktan-cekilmeye-zorluyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Suriye ve PKK: Hafız’dan Olma Mitterand’dan Doğma</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/suriye-ve-pkk-hafizdan-olma-mitteranddan-dogma/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/suriye-ve-pkk-hafizdan-olma-mitteranddan-dogma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hacı Murat Dinçer]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 18:29:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[PKK]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12927</guid>

					<description><![CDATA[2003 yılında PKK silahlı terör örgütünün Suriye yapılanması olarak kurulan PYD kısa sürede batının bölgedeki taşeronluğunu üstlenerek aldığı lojistik, eleman ve eğitim desteğiyle mini, görece düzenli bir terör birliğine dönüştü. PKK ile halen ast üst, eleman/ malzeme geçişgenliği ve eylem birliği bağını koruyan PYD, destek aldığı batılı ülkelerin ve özellikle ABD’nin yeni silah deneme laboratuarı olma özelliğiyle de öne çıktı. “El kader el müşterek, Ettarih el müşterek, El müstakbel el müşterek” Ortak kader, ortak tarih ve ortak gelecek anlamına gelen bu slogan on yıl önce Türkiye ve Suriye Dışişleri Bakanlarınca Halep’te yapılan işbirliği toplantısına damgasını vurmuştu. Tarihi ve coğrafi hamiliğinin getirdiği sorumlulukla ‘’komşularla sıfır sorun’’ dış politikası kapsamında bir döneme damgasını vuran Türkiye’nin Ortadoğu açılımı Arap Baharıyla değişik bir boyut kazandı. Baskıcı ve totaliter yönetimlerin yerine mazlum halkın yanında durmayı yeğleyen Türkiye; Mısır, Suriye ve Libya üçgeninde batının ikiyüzlü politikalarının aksine yönetimlerin sokağa kulak vermeleri için elinden geleni yaparak tüm dünyaya demokrasi dersi verdi. Suriye özelinde: Hatay, Su ve PKK meseleleriyle kaderde ortak olmadığımızı açıkça ortaya koyan Şam Nusayri Rejimi; gasp ettiği ve elinde zorla tuttuğu ülke yönetiminde kaldığı sürece ortak bir gelecekten bahsetmenin mümkün olmadığını 2011 yılında başlattığı kıyımla da perçinledi. Halen devam eden ve milyonlarca mazlumun ölümden kaçıp &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>2003 yılında PKK silahlı terör örgütünün Suriye yapılanması olarak kurulan PYD kısa sürede batının bölgedeki taşeronluğunu üstlenerek aldığı lojistik, eleman ve eğitim desteğiyle mini, görece düzenli bir terör birliğine dönüştü. PKK ile halen ast üst, eleman/ malzeme geçişgenliği ve eylem birliği bağını koruyan PYD, destek aldığı</strong><br />
<strong>batılı ülkelerin ve özellikle ABD’nin yeni silah deneme laboratuarı olma özelliğiyle de öne çıktı.</strong></p>
<p class="p1">“El kader el müşterek, Ettarih el müşterek, El müstakbel el müşterek”</p>
<p class="p1">Ortak kader, ortak tarih ve ortak gelecek anlamına gelen bu slogan on yıl önce Türkiye ve Suriye Dışişleri Bakanlarınca Halep’te yapılan işbirliği toplantısına damgasını vurmuştu. Tarihi ve coğrafi hamiliğinin getirdiği sorumlulukla ‘’komşularla sıfır sorun’’ dış politikası kapsamında bir döneme damgasını vuran Türkiye’nin Ortadoğu açılımı Arap Baharıyla değişik bir boyut kazandı. Baskıcı ve totaliter yönetimlerin yerine mazlum halkın yanında durmayı yeğleyen Türkiye; Mısır, Suriye ve Libya üçgeninde batının ikiyüzlü politikalarının aksine yönetimlerin sokağa kulak vermeleri için elinden geleni yaparak tüm dünyaya demokrasi dersi verdi.</p>
<p class="p1">Suriye özelinde: <b>Hatay, Su ve PKK</b> meseleleriyle kaderde ortak olmadığımızı açıkça ortaya koyan Şam Nusayri Rejimi; gasp ettiği ve elinde zorla tuttuğu ülke yönetiminde kaldığı sürece ortak bir gelecekten bahsetmenin mümkün olmadığını 2011 yılında başlattığı kıyımla da perçinledi. Halen devam eden ve milyonlarca mazlumun ölümden kaçıp ülkemize sığınması yol açan iç savaş Suriye’nin demografik yapısını batı eliyle Türkiye aleyhine değiştirdi. Bizzat Şam Rejimi’nin organize ettiği Reyhanlı Saldırısı’nın külleri hala sıcak ve ne Esed’in ne de Suriye’deki terör örgütlerinin gündemlerinde toprak bütünlüğünün sağlanarak iç savaşın bitirilmesi yok; bütün namlular Türkiye’ye dönmüş durumda. Suriye ile Türkiye arasındaki üç kadim problemden son süreçte bariz olarak öne çıkan PKK sorununa cerrah titizliğiyle yapılan müdahaleler sonuca götürecek nitelikte. Türkiye kararını verdi: Suriye’de, Irak’ta, İran’da ve ülke içinde PKK bitecek. PKK’yı etlendirip butlandıran Suriye’ydi, şimdi ülkesinin 1/3 ‘ü PKK tarafından ele geçirildi.</p>
<p class="p1">Ne demiştik? ‘’ Men Dakka Dukka!’’</p>
<p class="p1">PKK terör örgütünün peydah olması Mitterand’lar ve Esed’lerin gayrimeşru ilişkisi neticesidir. Hafız’dan olma Danielle Mitterand’ dan doğma PKK’ya amca ve dayılarının hala sahip çıkıyor olmasının şifreleri bu doğumda gizli.<span class="Apple-converted-space">  </span>Türkler bizi 400 yıl boyunca sömürdü yalanıyla ülkesindeki Arap nüfusu manipüle eden Şam Yönetimi, 250.000 Kürdü yok sayacak etnisite oyunlarını da yıllarca mandasında kaldığı Fransızların sömürge mantıklı politik aklından öğrendi. Buna karşın Kürtler adına faaliyet yürüttüğünü iddia eden PKK’ya 1979’dan bu yana kucak açmış olması ironi değil, 1920’lerde yazılan senaryoya ülkesinin parçalanmasına rağmen uyma sadakatidir.</p>
<p class="p1">PKK terör örgütünün Suriye macerası Abdullah Öcalan’ın Suriye’ye kaçtığı 7 Temmuz 1979 tarihinde başlar. Abdullah Öcalan değişik tarihlerdeki örgüt kayıtlarına geçen konuşmalarında Suriye’ye geçiş sebebini farklı gerekçelere dayandırmıştır; kimi zaman Şanlıurfa’nın çok sıcak ve sinekli olduğunu söyleyen Öcalan kimi zaman Türkiye’de giderek sıkışan örgüte manevra alanı kazandırmak için Suriye kaçışını gerekçelendirir. En kapsamlı açıklaması örgütün 1988’lerde tek yayın organı olan Serxwebun dergisinin Aralık-1988 sayısında bulunuyor:</p>
<p class="p1">Örgüt mensubu Şahin Dönmez’in yakalanmış olmasından bahsederek;<i>’’… Bu haber de geldikten sonra, taş çatlasa iki ay kalabilirsin. Biz Antep veya Van’a gitmek için karar almıştık. Fakat artık nereye gidilirse gidilsin, bu biçimde 1979’un kurtarılamayacağı açıkça görülüyordu. Bir defa, Şahin hemen hemen bütün ilişkileri biliyor, ikincisi Parti örgütlenmemiş, daha Siverek atılımı da yok, olsa bile taş çatlasa altı aydır, yine onunla uğraşabilirsen. Ayaklanma olasılığı var, onu bekliyor. Evren bunu bizzat ifade ediyor. Bir katliamla 12 Eylül için biçtikleri iki yıllık süreyi silecekler. Çoğu da öyle düşündüklerini söylüyor. Hareketin kesin o dönemeçte boğulacağının planlaması yapılmıştır. Bizim bu işi gerçekten ne kadar götürebileceğimiz belli değil. Ev yok, Urfa’da kaldığım evleri hatırlıyorum, imkân yok, yanına gittiğiniz bazı aileler var; esas olarak bazı gençler var, biz o gençlerin ailelerinin yanına gidiyoruz. Değil bir çalışma yapmak, bir yandan arı kovanı gibi karasinekler, bir yandan sıcak bastırıyor, bir iki arkadaşı çağırıyoruz biraz görüşüyoruz, fazla bir şey kurtarılamaz. Ve yine evde homurtular, bunlar kimdir kaldıramayız, dayanamayız diyorlar… Ayrı ev tutmak çok zordur. Bir de sokakta bile polisin adamlarınca kıskıvrak yakalanma tehlikesi var. Ve bir de hareket ilk defa tutuklamaya tabi tutuluyor… İçişleri Bakanlığı o zaman özel inceleme araştırma grupları kuruyor. PKK temel mesele olarak gündemdedir ve tasfiye sürecine girmiş, adım adım hareketin boğulma planı gerçekleşecek… O zaman hareketi kurtarmak için ne lazımsa onun yapılması düşüncesiyle M. Sait arkadaşı çağırdık. Hududu kontrol ettik, kesinlikle henüz kimsenin aklına gelmemiştir. Türkiye’de daha sonra yurtdışına çıkanlar iki sene sonra çıktılar. Biz tam iki sene önce nefes borularının kapatılmaması için önlem aldık, gerçekleştirdik. Şimdi yurtdışına çıkışın içinde gerçekleştiği tarih, siyasi atmosfer budur…’’ </i></p>
<p class="p1"><b>Önce Ayn El Arap Ardından Halep</b></p>
<p class="p1">PKK silahlı terör örgütü lideri Abdullah Öcalan paranoyak kişilik bozukluğuyla Suriye’ye geçini bu gerekçelere dayandırsa da kaçışını Suriyeli ve Bulgar silah kaçakçılarının organize ettiği, sınırı illegal yollardan geçerek ilk olarak Ayn el Arap’a (Kobani) oradan da Suriye istihbaratı Muhaberatla kurduğu ilişkiler neticesi Halep’e geçtiği biliniyor. Bu tarihten sonra PKK’nın yurtdışı faaliyetleri tamamen Suriye İstihbaratı güdümünde gelişmiş,1999 yılına kadar Şam’da ikamet eden Öcalan için Suriye, Suriye için de Öcalan her daim vazgeçilmez olmuştur.</p>
<p class="p1">Dünya terör tarihinde kendi ülkesi topraklarının bir kısmında etnisite temelli hak iddia eden terör örgütüne Devlet desteğini açıkça veren tek ülke Suriye’dir. PKK 1978 yılında yaptığı 1. Kongresinden bugüne kadar kurmayı hedeflediği sözde Büyük Birleşik Kürdistan hayaline Türkiye, Suriye, Irak ve İran’dan toprak kopararak erişeceğini defalarca deklere etmiştir. Kaldı ki günümüzde Suriye’nin yaklaşık 1/3 ünü kontrol eden PYD; Esed ailesinin gayrimeşru çocuğu PKK’nın küçük oğludur.</p>
<p class="p1">PKK silahlı terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın hangi nedenler, hangi şartlar ve nasıl Suriye’ye geçtiğinin yanı sıra diğer PKK mensuplarının da hangi amaçla ve şartlarda Suriye’ye geçtiğinin bilinmesinde yarar vardır: Abdullah Öcalan, Suriye İstihbaratı ve Filistinli Marksist örgütlerle geliştirdiği ilişikler neticesinde Türkiye’de bulunan 60-70 kadar örgüt militanını 1979 yılının Kasım ayında kaçakçılar yardımıyla sınırdan illegal yollarla geçirerek Suriye kontrolünde bulunan Lübnan Bekaa Vadisi’ndeki FKÖ / El Fetih örgütünün kamplarına yerleştirmiştir. 1980 yılına kadar askeri eğitim alan bu ilk grup tekrar aynı yollarla ve Suriye Devleti yardımıyla Türkiye’ye eylem için gönderilmiştir. Uzun yıllar devam eden bu gidiş geliş kolaylığının özellikle Suriye İstihbarat örgütü Muhaberat tarafından sağlandığı bugün bilinen bir gerçektir. Abdullah Öcalan’a 1979-1999 yılları arasında kişisel olarak; barınma, seyahat, koruma, Alman/Rus/Fransız/Yunan/Bulgar istihbarat elemanlarıyla network yardımı sağlayan Muhaberat halen kendi ülke topraklarını ABD yardımıyla işgal eden PKK/PYD terör örgütüyle iyi ilişkilerine devam etmektedir.</p>
<p class="p1">PKK silahlı terör örgütü lideri Abdullah Öcalan Suriye’ye geçmeden önce bölgedeki terör organizatörlerinin kontrolleri altındaki kaçakçılık şebekeleri vasıtasıyla kendisine gereken ilişkileri sağlamıştır. Suriye’ye geçtiğinde belirli bir süre kontrol altında tutulan Öcalan’a kısa bir süre sonra barınma ve kişisel imkânlar sağlanarak Suriye kontrolü altında bulunan Lübnan’a Türkiye’den eleman getirmesi yönünde Muhaberat tarafından telkinde bulunulmuştur. PKK’nın 1979 yılında Lübnan’a geçirdiği ilk grup El Fetih örgütünün kamplarında eğitim almış bu esnada aynı lokasyonda bulunan ASALA terör örgütüyle de iyi ilişkiler ve işbirliği geliştirmiştir. 1980 yılından sonra peyderpey Suriye topraklarını takiben Muhaberat kontrolünde Lübnan’a geçen PKK militanlarına farklı bir ihtimam gösterilerek bu yeni gruplar Filistin Demokratik Halk Cephesi (FDHC) kamplarına yerleştirilmiş zamanla bu kamplar tamamen PKK kontrolüne geçerek, PKK Bekaa Vadisinde bulunan diğer terör örgütleri gibi özerk bir yapı kazanmıştır. Suriye Devletinin PKK’ya 1980 başlarında gösterdiği özen ve ihtimamın yanı sıra örgütün kurulma aşamasında vermiş olduğu ikame, iaşe, silah ve sağlık yardımı örgütün palazlanmasına katkıda bulunarak karşılıklı bir eylem birliği geliştirmiştir. PKK terör örgütünün 1984 ve ilerleyen beş yılda Türkiye sınırları içinde yapmış olduğu eylemlerde; Suriye İstihbaratı organizesi ve Bekaa Vadisi’nde bulunan ASALA militanlarının eleman desteği bugün açıklığa kavuşmuş bir gerçektir. Abdullah Öcalan kendisine Suriye Devleti’nin sağlamış olduğu imkânlar ve güvenceler sayesinde örgütsel hazırlıklarını rahatlıkla sürdürebilmiştir. Suriye topraklarını irtibat ve organizasyon merkezi olarak kullanırken, Lübnan topraklarını da barınma ve eğitim amaçlı kullanmıştır. Türkiye içiyle devam ettirilmeye çalışılan irtibat ve ilişkiler Halep ve Haseki illerinin sınıra yakın köylerine konuşlandırılan örgüt mensuplarıyla gerçekleştirilirken, Avrupa ile ilişkiler Şam merkezli yürütülmüştür. Avrupa’ya giden ve gelen gruplar Şam Havaalanını kullanmışlardır. PKK’nın kurulmasından başlayarak devam eden yıllarda örgüt faaliyetleri açısından hayati önem arz eden Türkiye, Avrupa, Irak ve İran arasındaki network Suriye yönetiminin PKK’ya sağladığı imkânlar sayesinde Şam üzerinden kurulmuştur. Suriye’nin başkenti Şam’ın en nezih semti olan Mezze’de Muhaberat tarafından tahsis edilen lüks havuzlu evlerde örgüt faaliyetlerine devam eden Öcalan; bu evlerden örgütün sevk ve idaresini yaparken, özellikle Avrupa ve Balkan ülkelerinden gelen yabancı misafirlerini örgütün bayan militanlarının eşliğinde yine bu evlerde ağırlamıştır.</p>
<p class="p1">İsrail’in Lübnan’ı işgal etmesiyle başlayan süreçte Bekaa Vadisi’ndeki kamplardan Suriye içlerine çekilen PKK militanları Halep ve Haseki illerinin Türkiye sınırına yakın Suriyeli Kürtlerin ikamet ettiği köylere yerleşmiş; <b>‘’Suriye Alan Faaliyetleri’’</b> kapsamında: Sınır boyunca araziyi tanımak, köylerde bulunan Kürt kökenli Suriyelilerin PKK’ya katılmasını sağlayarak kurye ağını genişletmek, bölgede mevcut kaçakçılık ağını kullanarak Türkiye içindeki örgüt mensuplarıyla irtibat sağlamak faaliyetlerini Suriye Devleti izni ve kontrolünde yürütmüştür. Suriye’den illegal yollarla ülkemize girerken yakalanan PKK militanlarının üzerinden çıkan geçici ikamet belgelerinin Suriye istihbaratı tarafından verildiği ifadelerine yansımıştır. PKK’nın Suriye Alan Faaliyetleri 1982 yılının sonlarına doğru hız kazanmış, örgüt tamamen Suriye – Türkiye sınırına yerleşerek bölgede söz sahibi olmuştur. Suriye Kürtleri tarafından önceleri temkinli karşılanan bu durum, faaliyetlerin Suriye Devleti tarafından desteklendiği anlaşılınca, yıllarca Şam Rejiminden Kürtlerin gördüğü baskı ve yok sayılmanın PKK yandaşı ve mensubu olmakla aşıldığı realitesi karşısında destek verme yönünde evrilmiştir.</p>
<p class="p1">İlk yurtdışı deneyimini Suriye Devleti ve Lübnan ile yaşayan PKK zamanla Irak’ın Kuzeyine ve Türkiye içine de yerleşmeye başlamış ancak Abdullah Öcalan 1999 yılına kadar Şam’da sürdürdüğü Devlet destekli şatafatlı hayatından vazgeçmemiştir. 1998 yılında Türkiye ve Suriye arasında imzalanan Adana Mutabakatıyla iki ülke arasında var olan güven sorunu iyileşme sürecine girmiş, PKK lideri Abdullah Öcalan bir yıl sonra 9 Ekim 1999 tarihinde Suriye’yi terk etmiştir.</p>
<p class="p1">Öcalan’ın 1999 yılında yakalanmasından sonra bir dönüşüm süreci içerisinde giren ve yeni bir terör ağı yapılanmasına giden PKK; KCK’YI çatı örgüt olarak konumlandırdığı parça yapılanmasında Suriye kolu olarak 2003 yılında PYD’yi kurmuştur.</p>
<p class="p1">Lideri yakalanmış, Irak’taki varlığının ABD ve AB tarafından efektifliği kalmamış PKK; Türkiye’nin başlattığı çözüm odaklı yaklaşımlar neticesi iyice köşeye sıkıştığı bir noktada ülke içindeki eski partneri FETÖ yardımıyla süreci manipüle ederek giriştiği çukur barikat kalkışmasından da hazin bir yenilgiyle çıkıp çözülmeye yüz tuttuğu anda PYD/YPG olarak yeni sürgünlerini yine Suriye topraklarında vermeyi başarmıştır.</p>
<p class="p1">PYD 2003 yılında PKK tarafından Suriye’de kuruldu. PKK’nın yönetici kadrosunda yer alan Cemil Bayık ve Bese Hozat’ın eşbaşkanlığında toplanan KCK Yürütme Konseyi 2006 yılında bir bildiri yayımlayarak PYD’nin Batı Kürdistan (Rojava) olarak adlandırılan Kuzey Suriye’de KCK’ nın bir kolu<i> </i>olarak kurulduğunu kabul etti.</p>
<p class="p1">Suriye Kürtlerinin PKK içerisindeki yerini Bente Scheller<i>, The Wisdom Of Syria’s Waiting Game: Foreign Policy under the Assads (London Hurst and Company, 2013) ( ref. Polis Akademisi Yayınları )</i> ’de şu şekilde ifade etmektedir:</p>
<p class="p1"><i>‘’Suriye rejimi, PKK’nın bölgedeki etkinliğine göz yummakla kalmayıp; Suriyeli Kürtler arasından örgüte üye temin etmiştir. Suriye’nin Kürt politikasını uzun yıllar gözlemlemiş olan araştırmacı Ömer Şeyhmuz’a göre; PKK’nın Suriye’de, özellikle öğrenciler ve kadınlar arasında, ikna kabiliyeti yüksek elemanları vardı. Gençleri örgüte kazandırma konusunda çok başarılıydılar; örgüte kazandırılan bu gençler önce Lübnan’a, oradan da Türkiye’ye yollanırdı. Suriye güvenlik güçleri Suriye’deki Kürt topluluk içerisine de sızmıştı… Örgüte Suriye’den katılan militanların %30-35’i Suriye devleti eliyle örgüte kazandırılmıştı. Özellikle devletin güvenlik teşkilatı örgütlenmenin başlamasında ve düzenlenmesinde önemli rol oynuyordu. Afrin, Şam, Kamışlı ve Halep başta olmak üzere birçok yerde Kürtler ile temasları vardı. Örgüte katılacak militanlarla oldukça açık bir anlaşma yapmışlardı: Biz seni savaşman için Türkiye’ye yollayacağız, bunun karşılığında sen de askerlik yapmaktan kurtulacaksın, birkaç yıl sonra ülkene geri dönebilirsin. Bu sistem Kürt toplumunda saygın yeri olan doktorlar vb. profesyonel kişiler vasıtasıyla yürüyordu. Örgüte alınanlar Suriye’yi terk ettiklerinde güvenlik güçleri kimliklerine el koyuyordu. Bunun ardında yatan iki temel düşünce vardı: Güvenlik güçlerinin izni olmadan ülkeye geri dönemesinler ve Türkiye’de öldürülürler veya yakalanırlarsa bunun Suriye’ye bir yansıması olmasın. Bu strateji Suriye rejimi açısından ayrıca kullanışlıydı çünkü böylece hem ülkedeki Kürt aktivistlerden kurtulmuş oluyorlardı, hem de dolaylı yoldan Türkiye ile savaşıyorlardı.’’</i></p>
<p class="p1">PKK silahlı terör örgütü lideri Abdullah Öcalan tarafından AİHM’ ne sunulmak üzere 2001 yılında hazırlanan ‘’Sümer Rahip Devletinden Demokratik Cumhuriyete Doğru’’ isimli kitabın Suriye Kürtlerine yönelik çözüm önerileri bölümünde yer alan tespitler şu şekildedir: <i>‘’ Arapların ( Asurîlerin ) nasıl Kürtlerin içine uzanmış parçaları varsa, Kürtlerinde Arapların içine uzanmış parçaları bulunmaktadır. Bunların başında Suriye Kürtleri gelmekte, Suriye Kürtlerinin önemli bölümü tarih boyunca yaşanan isyanlar, aşiret kavgaları ve kanunsuzluklar sonucunda değişik alanlardan toplanma özelliğine sahiptir. Bunların kültürler arası değişim ve dönüşüm gibi önemli bir işlevi bulunmaktadır. Bu sürece daha sonra Ermeniler ve Türkmenlerinde yoğun katıldıkları görülmektedir. Dolayısıyla zengin bir dil, din ve kültürel değişiklik doğmaktadır. Suriye esas olarak bu tür zenginlikte bir ülke olarak şekillenmiştir. Demokratik uzlaşma ve hoşgörüye uygun bir ortam arz etmesi bu tarihsel oluşumlar nedeniyledir. Suriye’deki tüm grupların, dolayısıyla Kürtlerinde bu tarihi gerçeklikler çerçevesinde temel sorunları kendi kültürel kimliklerini koruyup geliştirme, anadilde eğitim, basın-yayın hakları ve siyasal yaşama özgür ve eşit vatandaşlar olarak katılarak haklarını hayata geçirmeleriyle çözümlenecektir. …. Yasallık mücadelesinin başarıyla sonuçlanması önemli bir demokratik kazanım olup, Suriye’nin genel demokratikleşmesine de güçlü bir katkıda bulunabilecektir. PKK’nın alanda yoğun bir sempatizan kitlesi bulunmaktadır. Bu kitlenin temel görevi bu yasal haklar çerçevesinde bir programla demokratik yasal örgütlenme ve mücadelesini Suriye’nin genel yurtseverlik ve demokratikleşme hamleleriyle birleştirmesi ve gelmiş oldukları anayurtlarındaki özgürlük mücadelesiyle destek ve dayanışma içinde bulunmasıdır.’’</i></p>
<p class="p1">Kuruluşunda Marksist Leninist bir ideoloji benimsediğini ilan eden PKK, Sosyalist Bloğun dağılmasıyla ideolojik bir sarsıntı geçirdi. PKK girdiği ideolojik çıkmazı “Kürt Milliyetçiliğiyle” aşmaya çalıştı. Ancak Abdullah Öcalan’ın yakalanması sonrası ifadelerinde: Ayrı bir Kürt Devleti kurmaya gerek kalmadığını açıklaması örgüt mensupları için ikinci bir ideolojik ve politik şok oldu. Örgüt bu çıkmazını da kültürel haklar, silahlı örgüt mensuplarının yurtiçinden çekilmesi, legal ve siyasi alanda faaliyet yürütme şeklinde aşmaya çalışsa da Abdullah Öcalan’ın mücadele temeline kendisinin ceza evinden çıkmasını koyması ve meydana gelen gelişmelere göre pozisyon almasından dolayı 1999-2001 yılları örgüt için çelişki yılları oldu. APO cezaevinde olduğu sürece tamamen kontrolü altında bulundurduğu etkin bir örgütü hem devlete hem de dünya kamuoyuna karşı bir yaptırım gücü olarak kullanabileceğini düşündü. Örgütü bir can simidi olarak kullandı.</p>
<p class="p1">Bu süreçte Teröristbaşı Abdullah Öcalan tarafından AİHM’ NE sunulmak üzere hazırlandığı iddia edilen <b>‘’ Sümer Rahip Devletinden Demokratik Cumhuriyete Doğru’’ </b>isimli kitapta: Başta Kürtler olmak üzere insanlığın kurtuluşuna dair çözümler ürettiğini iddia etti. Bu kitap PKK tarafından ‘’Yüzyılın Manifestosu’’ ilan edildi. Görüldüğü üzere silahlı eylem etkinliği kalmayan, planladığı sivil itaatsizlik kapsamındaki halk hareketini gerçekleştiremeyen; gerekli ideolojik, kültürel ve sosyal derinlikte entelektüel legal faaliyet yürütemeyen, adeta kör topal kalan örgüt toplama ve düzmece metinler üzerinden çıkış arama noktasına geldi. <span class="Apple-converted-space">  </span>PKK içinde bulunduğu bu çıkmazı ‘<b>’ DEĞİŞEREK ‘’</b> aşmaya karar verdi. Örgüt varlığını devam ettirmek için her türlü farklı görüş ve düşünceden kesimlerle faaliyet kararı aldı.</p>
<p class="p1">2003 yılında PKK silahlı terör örgütünün Suriye yapılanması olarak kurulan PYD kısa sürede batının bölgedeki taşeronluğunu üstlenerek aldığı lojistik, eleman ve eğitim desteğiyle mini, görece düzenli bir terör birliğine dönüştü. PKK ile halen ast üst, eleman/ malzeme geçişgenliği ve eylem birliği bağını koruyan PYD, destek aldığı batılı ülkelerin ve özellikle ABD’nin yeni silah deneme laboratuarı olma özelliğiyle de öne çıktı. PYD/YPG: FETÖ firarilerinden, Fransız Lejyonerlerine, Özel Güvenlik Şirketi adı altında uluslararası arenada boy gösteren özel askeri şirketlerden, Haç ve Gül şövalyeliğini devam ettiren radikal Hıristiyan tarikat mensuplarına kadar yedi düvelden gelen maceraperestin içine atıldığı bir çuval halini aldı.</p>
<p class="p1">Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi: Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela… Türkçe ismi Demokratik Birlik Partisi olan PYD (Partiya Yekitiya Demokrat)’nin silahlı kolu olan Halk Savunma Birlikleri YPG (Yekineyen Parastina Gel)’in bugün itibariyle silahlı militan sayısı 30.000-50.000 arasında değişkenlik gösteriyor. Başta Avrupa’dan olmak üzere dünyanın değişik yerlerinden gelerek YPG saflarına katılan Anarko marksistlerin giriş çıkış değişkenliği bu sayının net olarak ele alınmasını zorlaştırıyor.</p>
<p class="p1">YPG ABD’nin vermiş olduğu ağır silahlarla donatılmış durumda. 2015 yılından bu yana Suriye iç savaşından yararlanarak Afrin, Ayn el Arap (Kobani), Tel Abyad (Serekaniye), Kamışlı, Derik ve Resulayn yerleşkeleriyle Rojava olarak bilinen bölgeyi kontrol altına almış olan PYD; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Ekim 2019 tarihinde Suriye’de gerçekleştirdiği sınır ötesi terör operasyonu neticesinde sınırımızdan 50 km içlere kovalandı.</p>
<p class="p1">Hamisi ABD’den isteği desteği bulamayan ve tarihi ilişkilerine dönerek Şam rejimiyle belirli bir oranda strateji geliştiren PYD Halen Suriye topraklarında onbinlerle ifade edilen silahlı eleman potansiyeline sahip ancak yakın süreçte bölgedeki diğer hâkim etkenler içinde elemanlarını eritecek gibi görünüyor.<span class="Apple-converted-space">  </span>Suriye iç savaşını fırsat olarak kullanan PKK/PYD devam eden sürecin önemli aktörü olma özelliğini yitirdi. Yenik, ezik ve mağara şartlarına döndürülen PKK/PYD’ nin Suriye’deki varlığı 1980 etkinliğinde bile değil. Bu bağlamda Abdullah Öcalan’la 1979’da Ayn el Arap’ta başlayan PKK’nın Suriye macerası PYD ile 2019’da yine Ayn el Arap’ta son buldu tespiti yerinde olacaktır.</p>
<p class="p1">Babaları bir anaları ayrı üvey kardeş Beşer’in artık PYD’ye vereceği ne ekmeği var ne de havuzlu villası. Herkes kendi derdine düşmüş durumda, yenilmez zannedilen Napolyon’un arkasına bakmadan Osmanlı Paşası önünden kaçtığı toprakların gerçek sahipleri geri döndü.</p>
<p class="p1">Suriye Türkmenleri, Arapları, Kürleri, Süryanileri, Ermenileri 1920 yılından bu yana özledikleri adalete ve özgürlüğe Türkiye Cumhuriyeti Devleti sayesinde kavuşuyor. PKK gibi Mezopotamya güveleriyse çölde, mağarada, dağda varlıklarının son bulacağı günleri korkuyla beklemekte.</p>
<p class="p1">Irak ve Suriye’deki hibrit varlığını kaybedeceğini anlayan PKK’nın bilinmeyen veya gözden kaçan iki açılımı var: Birincisi; Ermenistan/ Dağlık Karabağ, ikincisi; Kuzey Afrika.</p>
<p class="p1">Türkiye için son tahlilde ciddi bir tehdit oluşturmayacak gibi görünen bu terör konuşlanmasının önümüzdeki süreçte kardeş Azerbaycan ve Akdeniz havzası için değişik sorunlara gebe olduğu açık. Başkaca geniş bir araştırmanın konusu olacak yeni PKK açılımının arkasındaki aklın silah verdiği ve eğittiği bu taşeron paralı örgütten kolay kolay vazgeçmeyeceği ortada.</p>
<p class="p1">Tüm uzmanların mevcut ezberleriyle karşı çıkacağı bu tespit; 2020 yılında değişik bir üç harfle önümüze çıkacak olan PKK’nın yeni faaliyet alanlarını işaret ediyor. Libya, Kıbrıs Rum Kesimi ve Dağlık Karabağ’a yerleşecek olan PKK ve türevleri daha çokça konuşulacağa benziyor. Ferhat Abdi Şahin/Mazlum Kobani/Mazlum Abdi hakkındaki gelişmeleri bir de bu açıdan ele almakta fayda var. The New York Times bizim hikâyelerdeki enişte gibidir; durduk yere öptüğü görülmemiştir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/suriye-ve-pkk-hafizdan-olma-mitteranddan-dogma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>PKK Neydi, Ne Oldu, Ne Olacak?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/pkk-neydi-ne-oldu-ne-olacak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/pkk-neydi-ne-oldu-ne-olacak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hacı Murat Dinçer]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Sep 2019 20:30:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah Öcalan]]></category>
		<category><![CDATA[Kandil]]></category>
		<category><![CDATA[PKK]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12643</guid>

					<description><![CDATA[Kandil’i kaybeden, istismar ettiği Kürtler tarafından maskesi yüzünden çekilerek alınan, uzantısı siyasi partinin mevcut suni ittifaklarının önümüzdeki süreçte oyların modern siyasi seçimlilik şeklinde marjinalden normale aktarılmasına sebep olacağını iş işten geçtikten sonra anlayan, ülkemiz içindeki ve Irak’ın kuzeyindeki sahasında Türk Ordusu tarafından tamamıyla imha seviyesine getirilen, Devlet içine sızmış partnelerinin deşifre edilmesinden sonra istihbarat ve görmezden gelme ayrıcalığından mahrum kalan PKK önümüzdeki süreçte ne yapacak? Bir şeyi basitçe açıklayamıyorsan tam anlamamışsındır der Einstein. Düşmanlarımızı tanımlamamız ve adlandırmamız gerekir. Onlara ad koyarak sahip olduğumuzu onaylarız. PKK: 1970’lerde Abdullah Öcalan isimli şahıs ve birkaç arkadaşı tarafından kurulan; ülkemizin doğusu ile İran, Irak ve Suriye ülkelerinin bir kısmını da içine alacak şekilde “Bağımsız Birleşik Kürdistan” kurmayı hedefleyen ve bu hedefine “silahlı mücadeleyle” ulaşacağını açıklayan bir terör örgütüdür. Dünya tarihine en kanlı terör örgütü olarak geçen PKK, zaman içerisinde ana hedefi olan “Kürdistan” hayalinden vazgeçtiğini ve hatta silahlı mücadeleyi bıraktığını açıklamış olsa da bunun gerçek olmadığını yakın tarih bizlere gösterdi. Adını, ideolojisini, faaliyet alanını, taktiğini, sembollerini değiştirse de değişmeyen tek şey PKK’nın “Bağımsız Birleşik Kürdistan” hayali oldu. Abdullah Öcalan, 1977 yaz aylarında Kesire Yıldırım ile nikâh kıyarak bir yıl kadar inzivaya çekildi. Dikmen Toplantısı, Ankara Mimarlar Mühendisler Odası Toplantısı, Doğu illeri gezisi ve örgütün &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kandil’i kaybeden, istismar ettiği Kürtler tarafından maskesi yüzünden çekilerek alınan, uzantısı siyasi partinin mevcut suni ittifaklarının önümüzdeki süreçte oyların modern siyasi seçimlilik şeklinde marjinalden normale aktarılmasına sebep olacağını iş işten geçtikten sonra anlayan, ülkemiz içindeki ve Irak’ın kuzeyindeki sahasında Türk Ordusu tarafından tamamıyla imha seviyesine getirilen, Devlet içine sızmış partnelerinin deşifre edilmesinden sonra istihbarat ve görmezden gelme ayrıcalığından mahrum kalan PKK önümüzdeki süreçte ne yapacak?</strong></p>
<p class="p1">Bir şeyi basitçe açıklayamıyorsan tam anlamamışsındır der Einstein. Düşmanlarımızı tanımlamamız ve adlandırmamız gerekir. Onlara ad koyarak sahip olduğumuzu onaylarız.</p>
<p class="p1"><b>PKK:</b> 1970’lerde Abdullah Öcalan isimli şahıs ve birkaç arkadaşı tarafından kurulan; ülkemizin doğusu ile İran, Irak ve Suriye ülkelerinin bir kısmını da içine alacak şekilde “Bağımsız Birleşik Kürdistan” kurmayı hedefleyen ve bu hedefine “silahlı mücadeleyle” ulaşacağını açıklayan bir terör örgütüdür.</p>
<p class="p1">Dünya tarihine en kanlı terör örgütü olarak geçen PKK, zaman içerisinde ana hedefi olan “Kürdistan” hayalinden vazgeçtiğini ve hatta silahlı mücadeleyi bıraktığını açıklamış olsa da bunun gerçek olmadığını yakın tarih bizlere gösterdi. Adını, ideolojisini, faaliyet alanını, taktiğini, sembollerini değiştirse de değişmeyen tek şey PKK’nın “Bağımsız Birleşik Kürdistan” hayali oldu.</p>
<p class="p1">Abdullah Öcalan, 1977 yaz aylarında Kesire Yıldırım ile nikâh kıyarak bir yıl kadar inzivaya çekildi. Dikmen Toplantısı, Ankara Mimarlar Mühendisler Odası Toplantısı, Doğu illeri gezisi ve örgütün kurucu kadrolarından Haki Karer’in Gaziantep ilinde 18 Mayıs 1977 tarihinde başkaca bir Marksist Leninist Örgüt (Beş Parçacılar) öldürülmesinden sonra özellikle MİT’in kendisini takip ettiğini her platformda dile getiren Öcalan, Türk Solu yayını olan Aydınlık gazetesinde örgütle ilgili çıkan haberlerden de etkilenerek; evlenip bu işlerden elini ayağını çekmiş görüntüsü verdi. Ankara’da saklandığı evden uzunca süre çıkmadı.</p>
<p class="p1">1978 yılında Kürdistan Devriminin Yolu (Manifestosu) broşürü yayınlandı. Örgüt lideri Abdullah Öcalan’ın yine örgütün kurucu kadrolarından Mehmet Hayri Durmuş’la birlikte hazırladığı bu broşür aslında 1975-76 yıllarında yazılmış, yayınlanmamıştı. APO’nun yukarıda bahsettiğimiz uzun inzivasına bir gerekçe olarak inziva çıkışında yayınlanan 68 sayfalık broşür çok gizli kaydıyla sadece örgüt sözde üst düzey militanlarına dağıtıldı. PKK’nın ilk yazılı bildirisi olma özelliğini taşıyan broşürün ilerleyen yıllarda yeni baskıları yapıldı. Bu belgede Marksist-Leninist ideoloji esas alınmış, örgütün amacı özetle: Sömürge düzenini zorla değiştirerek Birleşik Bağımsız Kürdistan’ı kurmak olarak açıklanmıştır. Bu ve bundan sonra örgüt için Öcalan tarafından yazılan tüm manifesto, kitap, broşür ve hatta kısa emirlerin bile taklit, kopya ve çalıntı olduğu ortaya çıkacaktır.</p>
<p class="p1">Örgütün 30 yıllık ideolojik erozyonunun son halkası olan KCK sözleşmesinde Öcalan bir ideolog olarak tanımlanır, örgütün yeni ideolojisi özetle toplumsal ekoloji, komünalizm ve demokratik konfederalizm olarak belirlenir. KCK Sözleşmesi Amerikalı Murray Bookchin’den çalıntıdır ve Öcalan bizzat KCK sözleşmesinin içinde iddia edildiği gibi bir ideolog değil, fikir hırsızıdır.</p>
<p class="p1">İdeolojisi sürekli değişen örgütte değişmeyen iki şey oldu: Bir; Birleşik Bağımsız Kürdistan hayali; İki; Bu hayale götürecek yol olarak kullanılan şiddet.</p>
<p class="p1">Şiddet kullanmaya “Apocular” adı altında 1978’lerde başlayan örgüt, kullandığı taktikleri zaman içerinde değiştirerek farklılaştırdı. Hatta kendi kitlesine bile açıklayamayacağı vahşilikteki şiddet eylemlerini kabullenmemek ve uluslararası kamuoyunda terörist örgüt imajından kurtulmak amacıyla TAK (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) adı altında paravan bir örgüt kurdu. Şiddet eyleminin iç ve dış kamuoyundaki ilk anlık tepkilerine bakılarak; eylemin PKK genel politikasını zedeleyecek yansımaları görülürse eylemi TAK üstlenecek şekilde bir mekanizma geliştirildi.</p>
<p class="p1">PKK zamanının gereklerine göre ideolojisini değiştirmeyi bilirken taktik ve stratejisinde de değişikliklere gitti. Bugün ulus aşırı bir terör örgütü konumuna gelen PKK; Körfez Krizi, 11 Eylül ve Suriye savaşından kar eden taraf olarak çıkmayı ideolojik ve stratejik esnekliği sayesinde başarabildi.</p>
<p class="p1">2003 yılında parça yapılanmaya giden PKK’nın bölünerek büyüme stratejisi içinden mini paralı birlikler (PYD/YPG) çıkaracak bir yapıya dönüştü. Irak, Suriye, İran ve Avrupa’yı da kapsayan bu parça yapılanmanın başına KCK getirildi.</p>
<p class="p1"><b>Türkiye Yapılanması</b></p>
<p class="p1">&#8211; KCK/ BAKUR</p>
<p class="p1">&#8211; KCK Alan Merkezi Yürütmeleri</p>
<p class="p1">&#8211; HPG (Hezen Parastina Gel) &#8211; Halk Savunma Güçleri</p>
<p class="p1">&#8211; ÖSB (Öz Savunma Birlikleri)</p>
<p class="p1">&#8211; Gençlik Hareketleri (YDGH, DGH)</p>
<p class="p1">&#8211; KJA Kadın Hareketi (Kongra Jinan Azad &#8211; Özgür Kadın Kongresi)</p>
<p class="p1">&#8211; YPJ (Yekeniyan Parastina Jin &#8211; Silahlı Kadın Hareketi)</p>
<p class="p1"><b>İran Yapılanması</b></p>
<p class="p1">&#8211; KCK/ Rojhilat</p>
<p class="p1">&#8211; PJAK (Partiya Jiyahe Azade Kürdistan-Kürdistan Özgür Yaşam Partisi)</p>
<p class="p1">&#8211; KODAR (PJAK Yerine Kurulan Parti &#8211; Doğu Özgürlük Örgütü)</p>
<p class="p1">&#8211; YRK (Silahlı Kanat)</p>
<p class="p1"><b>Suriye Yapılanması</b></p>
<p class="p1">&#8211; KCK/Rojova</p>
<p class="p1">&#8211; PYD (Partiya Yekitiya Demoqratik- Demokratik Birlik Partisi)</p>
<p class="p1">&#8211; YPG (Halk Savunma Birlikleri).</p>
<p class="p1"><b>Irak Yapılanması</b></p>
<p class="p1">&#8211; KCK/BAŞUR (Irak)</p>
<p class="p1">&#8211; PÇDK (Partiye Çaresera Demokrati Kürdistan-Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi)</p>
<p class="p1">&#8211; HPG (Hezan Parastina Gel &#8211; Halk Savunma Güçleri)</p>
<p class="p1"><b>Avrupa Yapılanması</b></p>
<p class="p1">&#8211; KCD-Ewrupa (Avrupa Demokratik Toplum Kongresi)</p>
<p class="p1">Şematik ve kaba taslak olarak verilen PKK parça yapılanması bugün amacını aşmış, KCK parçalar arası dengeyi sağlamayaz şekle gelmiştir. Hemen her hafta örgüt şemasına yeni bir “ÜÇ HARF” ekleyen PKK yeni yoluna eski vahşet dolu örgüt tarihiyle devam edemeyeceğini anlamıştır. Hem isim değiştirerek hem de parçalarını müstakilleştirerek tek amacı olan : Bağımsız Birleşik Kürdistan yolunda adım adım ilerlemektedir.</p>
<p class="p1">PKK kuruluşundan bu yana legal alanda ve siyasi arenada varlığını sürdürmektedir. Demokratik sistemin ve seçme seçilme hakkının manipüle edilerek istismar edilen bölge halkının can korkusuyla gittiği sandıklardan çıkan ucubenin bugün halkın sesi olmadığının; kendi partilerinin önünden tüm dünyaya yankılanan “annelerin yürek sesinden “ daha iyi bir delili olabilir mi?</p>
<p class="p1">Batılı ortaklarıyla yeni bir din, yeni bir kültür ve yeni bir sosyal yaşamı Kürtlere dayatan PKK; Kürtlerin tarihinden gelen derin din, ahlak ve kültür anlayışının altında ezilmeye başladı. İletişim araçlarının gelişmesi ve yaygınlaşması, Devletin tekrar gerçek sahiplerinin eline geçmesi bugün bölge halkında başlayan uyanışın başlıca sebepleridir.</p>
<p class="p1">İmam Şafi Hazretlerinin şefaat ettiği bir halka Yezidiliği dayatmak, namusunu canından öte tutan insanların dağa kaldırılan kızlarıyla el ele kucak kucağa fotoğraf yayınlamak, ataerkil bir aile yapısına sahip bölgeye komünal yaşam biçimini adapte etmeye çalışmak PKK’nın sonunu getirdi.</p>
<p class="p1">Öte yandan Devlet içine sızmış FETÖ teröristlerinin de bölgede kasıtlı olarak yaptığı, halkı rencide ve irite eden davranışlara bugün rastlamak mümkün değil. Halk gerçek Devleti ve gerçek PKK’yı 30 yıl sonra gördü. Bu çerçevede PKK eleman temini sıkıntısı yaşıyor. Kürt gençleri artık dağa çıkmıyor. Rol model olarak önlerinde duran örneklere bakarak, çalışıp okuyup hayatını kazanması için tek engelin kendisi olduğu ayırdına varıyor.</p>
<p class="p1">Bugün doğu coğrafyasındaki illerdeki ilkokul çocuklarından aldığınız cevaplar değişti: Büyüyünce ne olacaksın sorusuna artık “gerilla olacağım” cevabı verilmiyor. Kürt çocuklarına hayalleri tekrar verildi. Artık özgürce hayal kurabiliyorlar.</p>
<p class="p1">PKK her döneminde en vahşi şiddeti Kürt halkına karşı uygulamıştır. Devlete karşı alternatif bir güç olduğunu zihinlere yerleştirebilmek adına katledilen binlerce masum sivil var.</p>
<p class="p1">Öcalan tarafından kaleme alınan “Kürdistan’da Zorun Rolü” kitabında Bağımsız Kürdistan’a ulaşmak için mücadele yolu silahlı mücadele ve devrimci şiddete dayandırılır. PKK örnekleri ve eşitleri içinde en kanlı ,en vahşi ve şiddeti en kolay uygulayan terör örgütü olarak tarihe geçmiştir.</p>
<p class="p1">Kandil’i kaybeden, istismar ettiği Kürtler tarafından maskesi yüzünden çekilerek alınan, uzantısı siyasi partinin mevcut suni ittifaklarının önümüzdeki süreçte oyların modern siyasi seçimlilik şeklinde marjinalden normale aktarılmasına sebep olacağını iş işten geçtikten sonra anlayan, ülkemiz içindeki ve Irak’ın kuzeyindeki sahasında Türk Ordusu tarafından tamamıyla imha seviyesine getirilen, Devlet içine sızmış partnelerinin deşifre edilmesinden sonra istihbarat ve görmezden gelme ayrıcalığından mahrum kalan PKK önümüzdeki süreçte ne yapacak?</p>
<p class="p1">Bu soruyu yanıtlamadan önce, PKK’nın kuruluşundan bu yana şiddeti nasıl ve hangi taktiklerle kullandığını kısaca bir hatırlamakta yarar var: Apocular adıyla anılan henüz PKK adını almamış dar bir kadroya ve kısıtlı imkanlara sahip örgüt 1978-1984 yılları arasında Doğu ve Güneydoğu illerinde “silahlı saldırı” olarak adlandırabileceğimiz bir dizi eylem yaptı. Bu eylemler pusu atarak ve küçük silahlarla bölgede ağırlığı bulunan isim ve ailelere karşı yapılan eylemlerdi.</p>
<p class="p1">1984 yılına gelindiğinde PKK eylem şeklini değiştirdiğini ve ne kadar vahşi bir örgüt olduğunu herkese gösterdi. 15 Ağustos 1984 Şemdinli ve Eruh baskınlarından bu güne kadar PKK silahı terör örgütünün gerçekleştirmiş olduğu şiddet eylemi çeşitleri kısaca ve başlıklar halinde şöyle:</p>
<p class="p1">&#8211; Suikast</p>
<p class="p1">&#8211; Adam kaçırma</p>
<p class="p1">&#8211; Yol kesme</p>
<p class="p1">&#8211; Askeri birlik, polis kuvveti, korucular ve<span class="Apple-converted-space">  </span>hedef alınan Devlet binalarına ağır silahlarla saldırı ve sızma</p>
<p class="p1">&#8211; Askeri birlik, polis kuvveti, korucular ve hedef alınan Devlet görevlilerinin ve araçlarının geçeceği mahallere<span class="Apple-converted-space">  </span>konvansiyonel mayın döşeme</p>
<p class="p1">&#8211; Askeri birlik, polis kuvveti, korucular ve hedef alınan Devlet görevlilerinin ve araçlarının geçeceği mahallere<span class="Apple-converted-space">  </span>el yapımı patlayıcılarla tuzaklama</p>
<p class="p1">&#8211; Kırsal yapılanmasına yakın köylere silahlı saldırı, tecavüz ve yağma</p>
<p class="p1">&#8211; Korucu köylerine silahlı saldırı ve kitle katliamı</p>
<p class="p1">&#8211; Öğretmen,doktor, hemşire gibi halka hizmet amacıyla bölgede görev yapan Devlet görevlilerini öldürme, kaçırma, tehdit, görevini yapmayı engelleme</p>
<p class="p1">&#8211; Bölgeye ekonomik yatırım amacıyla gelmiş ve/veya bölgede bulunan iş adamlarına karşı öldürme, kaçırma, tehdit, yapılan işleri engelleme amacıyla iş makinesi yakma, tahrif etme, işçi öldürme ve kaçırma.</p>
<p class="p1">&#8211; Özellikle hayvancılık ve tarımla uğraşan bölge halkına karşı; toplu hayvan telef etme, ekin yakma.</p>
<p class="p1">&#8211; Canlı bomba</p>
<p class="p1">&#8211; Araç bomba</p>
<p class="p1">&#8211; Bombalı paket bırakma</p>
<p class="p1">&#8211; Okul basarak eğitim ve öğretimi engelleme, öğrenci öldürme, dövme</p>
<p class="p1">&#8211; Kitlesel halk nümayişleri düzenleyerek halkı ve Devleti karşı karşıya getirecek şiddet temmeli provakatif eylemler yapma</p>
<p class="p1">&#8211; Meskun mahallerde çukur ve barikatlar oluşturarak, halkı bu çukur ve barikatlarda zorla nöbete çıkarma, çıkmayanlara öldürme, dövme, işkence uygulama.</p>
<p class="p1">Yelpaze oldukça geniş. Şiddeti her yönüyle her alanda fitursuzca uygulayan PKK, şiddet eylemi biçimleriyle birlikte bu şiddeti uygulama taktikleri açısından da vahşiliğini ön plana çıkaran bir örgüttür. Uyguladığı şiddetle onbinlerce insanımızın hayatını kaybetmesine sebep olan PKK; hala yeni şiddet biçimleri ve taktikleri peşinde.</p>
<p class="p1">Bir parantez açalım; Dünyada bulunan terör örgütleri birbirlerine taktiklerini ithal ve/veya ihraç ederler. Çok uzaklardan IRA veya bugünkü İngiliz terörle mücadele birimlerinin tanımladığı adıyla IRA’dan arta kalanlar denizleri aşarak çukur/barikat/EYP taktiğini PKK’ya aktardı. Kuzey Uganda ve Sudan arasında faaliyet yürüten Evangelist bir terör örgütü olan Lord Resistence Army (Tanrı’nın Direniş Ordusu) uzuv kesme biçim ve metodlarını Arakan’da Müslümanları katleden Budistlere öğretti. Hem de tam bizim yaptığımız gibi; power point sunusu hazırlandı, bir çatı altında toplanılarak brifing verildi.</p>
<p class="p1">Bir örgütü ele alırken o örgütün lider olarak kabul ettiği kişiyi de analiz etmek gerekir. PKK terör örgütü Abdullah Öcalan’ın malıdır. Mevcut diğer tüm terör örgütlerinde sözde liderin düşünceleri, ilkeleri örgütün her düzeydeki elemanı tarafından tartışma konusu yapılabilir. Bu PKK için söz konusu değildir. Öcalan tarafından dikte edilen her şey kutsallık taşır ve tartışmaya kapalıdır.</p>
<p class="p1">Öcalan’ın çarpık kişiliği kuruluşundan bu yana örgütün ruhu haline gelmiştir. Travmatik bir çocukluk ve gençlik dönemi yaşayan; kendini bilim insanlarının bile örnek aldığı bir kişilik gibi dayatan megolaman Öcalan içindeki ezilmişlik ve ötekileştirilmiş ruh halini uyguladığı ve uygulattığı şiddetle aşmaya çalışmıştır. PKK’nın dışarıya uyguladığı şiddetin yanı sıra örgüt içi şiddet de sıradan bir uygulama halini almıştır. Kurulduğundan bu yana örgüt içi infazları onbinlere yaklaşan PKK kendini yiyerek büyüyen bir yılan gibidir.</p>
<p class="p1">PKK kendi tarihinde içine girdiği her çıkmazı şiddetle aşmaya çalışmış, örgütün yapısında gerçekleştireceği her yeniliği de şiddetle dayatmıştır.</p>
<p class="p1">Abbas arkadaş mahlasıyla 2012 yılında “Kıra Dayalı Şehir Gerillacılığı” kitapçığını örgütün matbaasında basarak yayınlayan Duran Kalkan özetle; “Örgütün kırda yenmez/yenilemez bir çizgiye geldiğini, klasik kır gerillasının sembolik olarak bırakılarak şehirlere yönlenilmesi gerektiğini, Devletin şehirlerde olduğunu ve şehirde yenilebileceğini, yeni bir gerilla sistemi olan şehir gerillasının etkin eylemleri değişik taktikler kullanarak yapmasının daha etkili olacağını, şehir gerillası olarak adlandırılan yapının ister sol terör örgütlerin modeli olan<span class="Apple-converted-space">  </span>hücre modelinde isterse de istihbarat örgütlerinin uyuyan ajan olarak nitelendirdiği modeli kullanabileceğini, şehir gerillasının kendiliğinden inisiyatif alarak müstakil eylemler yapması gerekliliğini, gerektiğinde her şeyin silah olarak kullanılabilceğini,<span class="Apple-converted-space">  </span>yeri geldiğinde bir bıçakla yapılacak etkili bir suikastın silahla/bombayla yapılan bir<span class="Apple-converted-space">  </span>eylemden daha fazla ses getirebileceğini, şehirde konuşlanacakların sabıkasız, takibe uğramayan, Devlet birimlerine rahat rahat girip çıkabilecek kişilerden seçilmesini, sabotaj, suikast, bombalama, EYP, yakın dövüş gibi konularda eğitimli, şehir hayatı içinde dikkat çekmeyecek yaşama sahip olmaları” gibi bir sürü detayı örgüte deklere etmiştir. Bunlar bir tavsiye değil örgütün yeni yapılanma biçimi olarak Duran Kalkan’dan örgüte verilen talimatlardı. Tam da bizler “çözümü” konuşurken, örgüt kendini bir el kitabıyla şehir içindeki çukur/barikat eylemlerine hazırlamıştı. Devlete sızmış FETÖ’cü teröristlerle, PKK sözde üst yönetiminin el ele “çözüm sürecini” nasıl manipüle ettiklerinin açık bir delilidir bu kitapçık.</p>
<p class="p1">Bir yanda Devleti yöneten akıl siyasi risk alarak terörü çözmek için yola çıkacak öte yandan Devlet içinde terörle mücadele, istihbarat ve daha etkin birimleri ele geçirmiş FETÖ, örgütün hazırlıklarından bihaber gibi davranak hatta bu hazırlıklara çanak tutup, eylemlerin fitilini ateşleyecek onlarca hainlik örneği sergileyecekti.</p>
<p class="p1">Mart 2012 tarihinde örgütün Roj Matbaası’nda basılan bu kitaptan Fetöcüler haberdardı. Bilgi vermek zorunda oldukları makamlara bilgi vermediler, mücadeleyi sahada yürüten birimlere kitabı deşifre ederek önlem almalarını sağlamadılar. Devletler tarihinde böylesine bir hainlik az rastlanır türdendir.</p>
<p class="p1">17 / 25 Aralık 2013 sürecinden sonra Devlet aklı, Devletin gerçek sahiplerinin eline geçince kronik bir durum almış çukur/barikat eylemlerini bertaraf edecek taktik ve stratejileri Kuzey İrlanda’da Londonderyy’de arayan çalışma gruplarının içinde bende bulundum. Ülkeye dönüp kitapçığı arşivlerin derinliklerinden bulduğumuzda hemen her şeyin bir iki sene önce Duran Kalkan tarafından yazılmış olduğunu gördük. Tüm çukur/barikat eylem süreci, hazırlığı, neler yapılacağı, nasıl yapılacağı maddeler halinde adeta bir prospektüs şeklide hazırlanmıştı.</p>
<p class="p1">PKK, yeni aldığı kararlarla 2013-2014 yıllarından sonra kırdaki varlığını sembolik hale getirerek şehirlere inmeyi planladı. Plana PKK içinden şiddetle karşı çıkan bir grup da vardı. Otuz yıldır dağdaki kazanımlara ve rahatlığa alışmış gedikli kırsalcılar Kandil’in bu kararını beğenmedi. Yeri gelmiş şehirleri bile düşürmüşler, dağdaki inlerine kaçarak saklanmışlardı. Haklarında şarkılar yazılmış, kitaplar basılmış, girdikleri “bazı” köylerde kahraman gibi ağıtlarla karşılanmışlardı. Onlara göre, “PKK için kırsal varlığı insan vücudunun atardamarları gibiydi. Şehir içlerinde kaybolup giderler, halkın içindeki hainler tarafından Devlete satılırlardı”.</p>
<p class="p1">Bu grup; örgüt içinde sesini yüksek çıkarabilecek, örgüt Önderliği tutsakken örgütü yönetenlere başkaldırabilecek kıdemdeydiler. İç muhalefete kulak asmayan Kandil,<span class="Apple-converted-space">  </span>şehir direniş planını aşama aşama devreye koydu. En büyük destekçileri Devlet içine sızmış bölgede görevli asker ve polis içindeki FETÖ mensubu hainlerdi. Şehirlere kamyonlarla silah taşındı, mahalle içlerinde silah ve bomba eğitimi verildi.</p>
<p class="p1">Kırsalcılar elini kolunu sallayarak üzerlerinde örgütün biraz tahrifatla adeta üniforma haline getirdiği leşker isimli yöresel kıyafetle<span class="Apple-converted-space">  </span>sırtta AK47 şehir içlerinde gezer olmuşlardı. Bunu şehir içi yol kesmeler, kimlik kontrolleri, çukur ve barikat önünde roketatarlarla tutulan nöbetler izledi. Çukur ve barikat kalkışması Devletin sert ve kararlı refleksiyle engellendi. Açtıklara çukurlara gömüldüler. Ancak arkalarında da onlarca yıl kapanmayacak tahrifat bıraktılar. Evler yıkıldı, insanlar sokaklarda kaldı. Devlet halkını yaknız bırakmadı. Ev verdi, aş verdi, iş verdi. Açılan yaralar çabucak sarıldı. Çukur/barikat eylemlerinin en şiddetli ve yoğun yaşandığı yerler olan: Diyarbakır/Sur, Şırnak/Cizre, Silopi ve İdil’de bugün huzur ve barış ortamı mevcut.</p>
<p class="p1">Çukur/barikatların bertaraf edilmesi için asker ve polisin ortak yürüttüğü “Meskun Mahal Operasyonları”’nda bile FETÖ mensubu hainlerin operasyonları akamete uğratmak için PKK ile birlikte planlayarak uyguladığı onlarca kara propaganda taktiği oldu. Propagandayla bir yere varamayacağını anlayan asker ve polis üniforması giymiş teröristler işbirliği yaptıkları teröristleri zırhlı araçlarla operasyon bölgesinden kaçırmaya, kendi emrindekileri kasıtlı olarak şehit ettirmeye kadar bir dizi hainliğin içinde de oldular.</p>
<p class="p1">Devletin ekmeğiyle büyüyen Devletin gerçek evlatları ya kuzgun leşe ya Devlet başa diyerek bu oyunu bozdu. 15 Temmuz kalkışmasına teşebbüs eden bölge komutanlarından çoğunun Meskun Mahal Operasyonları esnasında bu gibi hainlikler içinde olduğu bu gün ortaya çıkmış bir vaka.</p>
<p class="p1">Bu çerçevede Suriye’deki terör yapılanmasından da söz etmek gerekir. PYD, 2003 yılında PKK tarafından Suriye içinde kurulmuş, PKK’nın parçası olan bir terör örgütüdür. YPG, PYD’nin silahlı kanadıdır. YPG içinde faaliyet gösteren çekirdek kadro PKK’nın silahlı kanadı olan HPG içinden YPG’ye kuruluş aşamasında aktarılan militanlardır.</p>
<p class="p1">PYD, Kobani’de DEAŞ ihalesini aldıktan sonra batılı akıl hocaları tarafından PKK’dan farklı bir yapıymış gibi lanse edilmeye başlandı. Batılı muktedirler kendi halklarına DEAŞ tehlikesiyle savaşan seküler biraz da devrimci bir yapıyı allayıp pullayıp yeni bir yapıymış gibi gösterdiler. Batıdaki anarşist, devrimci, lejyoner hatta radikal Hıristiyanların PYD saflarına katılarak DEAŞ’a karşı mücadele etmelerinde bir mahsur yoktu; Cannes Film Festivali’ne kadar uzanan güzellemeler seyrettik. Salondakiler, bayan teröristlerin mücadelesini (!) anlatan filmi ayakta alkışladı. DEAŞ’tan sonrası biraz karışık.</p>
<p class="p1">Suriye’de kendini tasviye eden DEAŞ şimdilik kurucu aklı tarafından uykuya yatırıldı. “Artık PYD/YPG’ye gerek kalmadı haydi herkes kendi köyüne” derken karşımıza 50-60 bin sayılarına ulaşan, modern dünyanın konvansiyonel savaş gereçleriyle donatılan, kendisine Suriye’de bir devletçik kurma hayallerini üst amaç, Batı’nın Suriye’de çıkarlarına tehdit gördüğü her oluşuma karşı durmayı alt amaç belirleyen mini bir paralı terör birliği çıktı.</p>
<p class="p1">Biraz kafa karıştırıcı gelen ancak asıl amaca götüren yolda havuç sopa denkleminde bulduğumuz Kandil’deki PKK sözde yöneticilerinin başına stratejik ortağımız (!) ABD’nin koyduğu para ödülü takdire şayan bir algı yönetimi taktiğiydi. Artık PKK’ya “dağdan in, küçül, marjinalleş, sıra Türkiye’ye gelene kadar kitleni diri tut ve bekle” deniyordu.</p>
<p class="p1">Bu gerçekler ışığında şunları söyleyebiliriz: PKK kurulduğu günden bu yana uyguladığı hiçbir şiddet taktiğinden vazgeçmemiştir. Bir süre uygulamaz, askıya alır ancak vazgeçmez.</p>
<p class="p1">Başta kırda başlayan sözde gerilla tarzı yapılanmasını, 2015 yılı itibariyle sözde şehir gerillası tarzına çevirmeye çalışan PKK için bu eylem tarzı bitti demek<span class="Apple-converted-space">  </span>kör bir iyi niyetlilik olur. Canlı bomba eylemlerinden, araç bomba eylemlerine, kitlesel halk hareketlerinden suikatlere uzanan bir şiddet sarmalından beslenen PKK önümüzdeki günlerde değişik taktiklerle şiddet karnesine yeni olaylar ekleyecektir.</p>
<p class="p1">PKK’nın Kandil eksenli kır yapılanması artık bitme noktasında. Ülkemiz içindeki dağlardan neredeyse silindiler. Bunda gelişen teknolojiye ayak uyduran milli ve yerli sermayeyle üretilen İHA ve SİHA’ların katkısı oldukça fazla.</p>
<p class="p1">Öte yandan silahlı kuvvetler ve polis içinde FETÖ mensupları temizlenmeye devam ediyor. İlk reaksiyon olarak istihbarat ve terörle mücadele birimlerinden temizlenen FETÖ militanları yerine göreve gelenler tüm dünyaya parmak ısırtacak operasyonların altına imza atıyorlar. Devletin terörle mücadeleyle görevli birimleri arasında müthiş bir uyum söz konusu haliyle bu da sahaya olumlu yansıyor. Son otuz yıldır duyduğumuz “köşeye sıkıştılar“ lafı<span class="Apple-converted-space">  </span>bu sefer doğru. Bitiyorlar. Ancak biten PKK’nın Kandil eksenli kır yapılanması. Ülke içindeki legal platform aynı gazla devam ediyor. PKK eski deneyimlerinden hareketle şehir içlerinden açıktan denediği eylem çizgisini farklı bir yapıya kaydırıyor. Örgüt içi muhalafet edebilecek eski teröristlerin hemen hepsi Bayık, Kalkan ve Karayılan üçlüsü tarafından etkisizleştirildi.</p>
<p class="p1">PKK, kırsalda dron ve benzeri risksiz eylemleri gerçekleştirecek, Irak’ın Kuzeyi’nde konuşlu, Suriye’deki PYD/YPG yapılanmasıyla geçişgenliği olacak küçük ve teknik birkaç grubunu bırakarak tüm ağırlıyla şehirlere inmenin peşinde. Sözde yönetici kadro bu yeni yapıyı Kıta Avrupası’ndan yönetme kararını aldı bile, İmralı’dan gelecek son talimatlar bekleniyor. Onlarca yıldır enerjimizi tüketen PKK devam eden günlerde de bu rolünü oynayacağa benziyor.</p>
<p class="p1">Kırsalda kalan teröristler yapacakları muhtemel eylemlerde genelde dron ve benzeri insansız hava araçları kullanma yönünde yönlendirilmiş durumda. Örgüt 2015 başlarında dron kullanmaya başladı. Başlarda keşif amaçlı kullandığı bu araçlara şimdilerde patlayıcı yükleyerek eylem arayışına girdi. Örgütün elinde batılı sahipleri tarafından verilmiş bir noktadan onlarca patlayıcı yüklü mini dronu kontrol edebilecek mekanizmalar olduğuna dair bilgiler geliyor. Yakın tarihlerde Irak’ın kuzeyi veya Suriye’deki atölyelerde imal edilmiş el yapımı İHA ve SİHA’ları duyarsak şaşırmayın.</p>
<p class="p1">Teknolojinin tekelini elinde tutanlar sahaya sürdükleri piyonlarından hiçbir şeyi esirgemiyorlar. Bu gün PYD uydu destekli bir GBT (Genel Bilgi Toplama) ağına sahip. Yani Irak’ın Kuzeyinden PYD’nin konuşlandırıldığı mahallere doğru gittiğinizde ABD askerlerinin de içinde bulunduğu kontrol noktalarında kimliğiniz alınarak tabletler aracılığıyla “kaydınıza” bakılıyor. Bir ağdan kayda bakabilmeniz için veri girmeniz gerekir. Türk vatandaşlarının “kaydına” bile bakılabilecek verileri PKK/PYD-YPG’ye FETÖ verdi. Devlet içine sızdılar, çaldıralar ve terör örgütüne servis ettiler.</p>
<p class="p1">Şehirlere sızacak olan PKK bunun gerekliliğini ve etkinliğini yine şiddetle anlatmak isteyecektir. Böyle olmamasını ve hain planlarının gerçekleşmeden Devlet tarafından önlenmesini temenni ediyoruz. Şehir denelemeleri çukur/barikat ekseninde başarısız olan ve güdük kalan PKK yeni bir takım taktik ve stratejilerle şehirlere yuvalanıyor. Öncelikli hedefler İstanbul başta olmak üzere büyük şehirler. Şehirlerde hücre yapılanmasını öngören PKK, daha önce örgütten veya herhangi bir suçtan kaydı olmayan, her yere rahatlıkla girip çıkabilecek, değişik maske ve lejantarla kamufle olabilecek sansasyonel eylem kabiliyeti olan kişileri seçti. Bunlar keşfe karşı koyma, takipten kurtulma gibi istihbarat konularında eğitildiği gibi sabotaj, suikast, bombalama gibi konularda da eğitildi. Öte yandan şehirlerde, FETÖ’den ihraç, hapishane eskisi, eski polis ve askerlerinde içinde bulunduğu gruplardan destek almaları da söz konusu. Nümayişe dönüşen muhtemel bir provokasyonda bunları kalabalıkların içinde görmemiz mümkün. Örgüt bu yeni şehir eşkiyalarını legal yapılarının yanında dahi görmek istemiyor. Mutlak bir disiplin ve gizlilik söz konusu.</p>
<p class="p1">Ancak bunlar nafile çabalar. 1914’de Yemen’de ünlü İngiliz casusu Lawrence deşifre eden Teşkilatı Mahsusa görevlisi Ahmet Hamdi Bey’in torunları artık iş başında. PKK ister CIA, ister MOSSAD ister BND destekli olarak şehirlere girsin her an ensesinde Türk İstihbaratının nefesini hissederek, sanrı nöbetleri içinde yok olup gidecek. Sonun başlangıcına giren örgütün Suriye’deki yapılanması da Türk Ordusunun bir bölüğüyle önüne katıp kovalıyacağı bir cıvıklıkta. Bahçenin itini vurmak için bahçe sahibinden izin alınmaz. Bu günlerde oralarda çadır karışık, gözümüz üstlerinde. İşler durulunca Suriye’deki PKK /PYD-YPG yapısı yok edilecek, PKK terör tarihi kitaplarının sayfalarında en vahşi ve en kanlı terör örgütü olarak yerini alacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/pkk-neydi-ne-oldu-ne-olacak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fetö’nün İşkence Mangaları</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/fetonun-iskence-mangalari/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/fetonun-iskence-mangalari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yağız Aksakaloğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Sep 2019 13:34:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[Asker]]></category>
		<category><![CDATA[FETÖ]]></category>
		<category><![CDATA[TSK]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12344</guid>

					<description><![CDATA[“Kendisinden olmayan, kendisine düşman” bir ordu, FETÖ adına büyük bir tehlikedir. Bu nedenle FETÖ, açıktan bir mücadele gütmek yerine daha sessiz ve derinden ilerlemeyi tercih ederken, böylesine muazzam bir güce sahip olmayı her zaman arzulamıştır. Bu doğrultuda askeri okulları ele geçirmek ve buralara örgüt mensubu öğrencileri sızdırmak, örgütün en gizli ana amaçlarından bir tanesi olmuştur. Askeri okullar Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) temelidir. Fakat bu temel, 1980’li yıllardan itibaren Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yürütme, yasama ve yargı dâhil bütün kurumlarına sızan FETÖ tarafından sarsılmıştır. 2006-2014 yılları arasında yaklaşık dört bin askeri öğrenci, Fetullahçıların işkencelerine ve kumpaslarına maruz kalmış, askeri okullardan ayrılmış veya atılmıştır. Bu sayı, Cumhuriyet tarihi boyunca atılan ve ayrılan öğrenci sayısından daha fazlasına tekabül etmektedir. Bu durumun ülke boyutunda “genel etkileri” ile FETÖ’nün teröründen etkilenen askeri öğrenciler özelinde “şahsi etkileri” bulunmaktadır. TSK’nın gelecekteki yönetim kademesinin tasfiye edilmesi ve bu öğrencilerden boşalan yerlerin çoğunlukla Fetullahçılar tarafından doldurulması en önemli genel etkileri oluşturur. Bu gençlerin işkencelere ve kumpaslara uğrayıp askeri okullardan istifaya zorlanmaları veya iftiralarla atılmaları sonucunda yaşadıkları psikolojik travmalar ise şahsi etkiler içerisinde değerlendirilebilir. Örneğin; çocuklarını eve almayan aileler, oğluna “vatan haini” diyen babalar olmuştur; bazı askeri öğrenciler, ayrılma aşamasında ailesi tarafından “seni okutmam, askerliğini yap, kendi paranı kazan sonra istersen &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Kendisinden olmayan, kendisine düşman” bir ordu, FETÖ adına büyük bir tehlikedir. Bu nedenle FETÖ, açıktan bir mücadele gütmek yerine daha sessiz ve derinden ilerlemeyi tercih ederken, böylesine muazzam bir güce sahip olmayı her zaman arzulamıştır. Bu doğrultuda askeri okulları ele geçirmek ve buralara örgüt mensubu öğrencileri sızdırmak, örgütün en gizli ana amaçlarından bir tanesi olmuştur.</strong></p>
<p class="p1">Askeri okullar Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) temelidir. Fakat bu temel, 1980’li yıllardan itibaren Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yürütme, yasama ve yargı dâhil bütün kurumlarına sızan FETÖ tarafından sarsılmıştır. <b>2006-2014 yılları arasında yaklaşık dört bin askeri öğrenci, Fetullahçıların işkencelerine ve kumpaslarına maruz kalmış, askeri okullardan ayrılmış veya atılmıştır.</b> Bu sayı, Cumhuriyet tarihi boyunca atılan ve ayrılan öğrenci sayısından daha fazlasına tekabül etmektedir. Bu durumun ülke boyutunda “genel etkileri” ile FETÖ’nün teröründen etkilenen askeri öğrenciler özelinde “şahsi etkileri” bulunmaktadır.</p>
<p class="p1">TSK’nın gelecekteki yönetim kademesinin tasfiye edilmesi ve bu öğrencilerden boşalan yerlerin çoğunlukla Fetullahçılar tarafından doldurulması en önemli genel etkileri oluşturur. Bu gençlerin işkencelere ve kumpaslara uğrayıp askeri okullardan istifaya zorlanmaları veya iftiralarla atılmaları sonucunda yaşadıkları <b>psikolojik travmalar</b> ise şahsi etkiler içerisinde değerlendirilebilir. Örneğin; çocuklarını eve almayan aileler, oğluna “vatan haini” diyen babalar olmuştur; bazı askeri öğrenciler, ayrılma aşamasında ailesi tarafından <b>“seni okutmam, askerliğini yap, kendi paranı kazan sonra istersen oku”</b> şeklinde zorlamalarla karşılaşmıştır; ayrılmaların büyük bir cezası olarak yüklenen “maddi tazminatlar” neticesinde aile içi huzur bozulmuş ve çoğu mağdur askeri öğrenci, aileleriyle sürekli bir çatışma içerisinde kalmıştır. Bu çatışmalar aile ile sınırlı kalmamış, hem yakın çevreleri hem de yaşadıkları bölgedeki diğer tanıdıkları ile sürmüştür. Çatışmanın temeli hep aynı soru ekseninde dönmüştür: <b>“neden ayrıldın ki?”</b> Mağdur askeri öğrencilerin kendi yaşadıkları iğrenç olayları anlatarak bu soruya cevap vermesi hiçbir zaman karşı tarafı tatmin etmemiş ve karşı taraf, mağdur askeri öğrencilere zaman zaman yalancı gözüyle bakmakla kalmayarak kendince bu sorulara doğru olmayan cevaplar üretmişlerdir. Bu tek taraflı soru ve cevap oyununun sonucunda yeni yeni alışmaya çalıştıkları sivil hayatta bu öğrenciler yalnızlığa terk edilmiştir. Gördükleri işkencelerin üzerlerinde oluşturduğu psikolojik ve fiziksel hasarların üstüne bir de sivil hayattaki bu kesif yalnızlık eklenmiştir. Böylece FETÖ, kendilerinden olmayanları yalnız ordu saflarından uzaklaştırmakla kalmayıp aynı zamanda bu öğrencilerin sivil hayatta da kendilerine herhangi bir tehdit oluştur(a)mayacak hale gelmelerini sağlamıştır.</p>
<p class="p1">TSK,<span class="Apple-converted-space">  </span>kuruluşundan itibaren FETÖ’nün sızmayı ana gaye olarak gördüğü kurumların en başında geliyordu. Fetullahçılar istihbarata ve emniyete sızarken, TSK’yı hep fethedilmesi gereken bir kale olarak gösteriyorlardı. Bu sayede sanki orduya sızamıyorlarmış ve ordu içerisinde barınamıyorlarmış izlenimi yaratıyorlardı. Oysa örgüt 1980’li yıllardan itibaren askeri okullara sızmaya başlamış, süreç içerisinde mensuplarını personel daireleri ve askeri okul idare kadroları başta olmak üzere birçok stratejik noktaya yerleştirmişti.</p>
<p class="p1">“<b>Kendisinden olmayan, kendisine düşman”</b> bir ordu, FETÖ adına büyük bir tehlikedir. Bu nedenle FETÖ, açıktan bir mücadele gütmek yerine daha sessiz ve derinden ilerlemeyi tercih ederken, böylesine muazzam bir güce sahip olmayı her zaman arzulamıştır. Bu doğrultuda askeri okulları ele geçirmek ve buralara örgüt mensubu öğrencileri sızdırmak, örgütün en gizli ana amaçlarından bir tanesi olmuştur. Örneğin; askeri okulların ve polis okullarının bulunduğu büyükşehirlerde örgütün <b>“Hususi Evlerinin”</b> olduğu ve bu evler aracılığıyla mahrem hizmetlerin, bu okullara yönelik faaliyetlerin takip ve organize edildiği bilinmektedir.</p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>“Askeri okullardaki yapılanmayı da polis kolejlerinde olduğu gibi, Gülen bizzat takip etmiş ve yönetmiştir. 1980 askeri darbesi sonrasında ortaya çıkan ortamı Gülen iyi değerlendirerek askeri okullara sızma planını hayata geçirmiştir. Özellikle ordunun istediği zaman darbe yapıp yönetime el koyması, Gülen’in arzularıyla tam olarak uyuşmaktadır. Askeriyeye yerleşmesi uygun görülen öğrenciler özel olarak yetiştirilmiş ve bu öğrencilerin deşifre olmamaları için hücre sisteminde yapılanmaya gidilmiştir. Hücreler en fazla birkaç kişiden oluşacak şekilde kurgulanmış, aynı sınıfta öğrenim gören öğrencilerin bile birbirlerini bilmesine fırsat tanınmamıştır.”</i></span></p>
<p class="p1">Fetullah Gülen, 1984 yılının Eylül ayında öğrencilere hitaben şu şekilde konuşmuştur: <i>“Öğrencilere en başta ilkokul öğretmenliği, orta ve lise öğretmenliği, ikinci planda subaylık, polislik ve hukukçu olmayı tavsiye ediyorum.” </i>Bu konuşmadan iki ay önce,<i> </i>1984 yılının Temmuz ayında Manisa/Turgutlu’da bölge il sorumluları ve yurt müdürlerinin katıldığı bir toplantıda ise <i>“Fen Liseleri, Anadolu Liseleri, Askeri Liseler, Siyasal, Tıp ve Hukuk Fakültelerine yönelik olarak öğrencilerin hazırlanması gerekmektedir…”</i> demiştir. 1987 yılı Ağustos ayında <i>“Kendi cemaatlerine ait yurt ve okullarda eğitim alan kişilerin mimlendiklerini, bu nedenle askeri okullarla polis kolejlerine girmesi istenen talebelerin lise son sınıfta devlet okullarına kaydettirilmesi ve bu yolla mimlemenin önüne geçilebileceği”</i> uyarısında bulunmuştur. Görüldüğü üzere, henüz 1980’li yıllarda askeri okullar, <b>“sızılması gereken eğitim kurumları” </b>olarak FETÖ elebaşı tarafından açıkça hedef gösterilmiştir. 22-23 yaşlarında teğmen çıkan bir şahsın örgüte bağlanması oldukça zordur. Yüksek kademedeki subaylar, ancak şantajla ya da zaaflarının kullanılmasıyla ele geçirilebilir. Bu nedenle FETÖ için askeri okullara sızacak örgüt mensupları, küçük yaşlarından itibaren yetiştirilmelidir.</p>
<p class="p1">Örgütün en gizli birimlerinin başındaki “mahrem imamların” doğrudan askeri okullarla ilgilenmesi, örgütün askeri okullara verdiği önemi açıkça göstermektedir. Eğitime çok önem veren bir örgüt olarak askeri okulların kaliteli eğitiminden yararlanmak, örgütün yetişmiş insan kaynakları açısından da önemlidir. Ayrıca ele geçirilecek askeri bürokrasi ile siyaset üzerindeki vesayet daha rahat oluşturulabilecek, hatta askeri bir darbe bile gerçekleştirilebilecektir.</p>
<p class="p1"><b>Askeri Okullarda Sancılı Yıllar</b></p>
<p class="p1">FETÖ özellikle 2006 yılı itibariyle askeri okullarda tam hâkimiyet kazanmak adına harekete geçti. Kara Harp Okulu (KHO) komutanını istifaya götürdü. 2008 yılı itibariyle harp okullarına sivil liselerden öğrenci alımının açılmasıyla kitleler halinde bu okullara öğrenci yerleştirmeye başladı. Bu süreçte, özellikle askeri liselerden harp okullarına geçen öğrencilere çeşitli işkenceler yapıldı ve örgüt, bu yolla kendilerinden olmayan öğrencileri TSK dışına itti. Öyleki 2009 yılında bu konuyla ilgili çıkan bir haber <b>“Şoku Gören Kaçtı, Harbiye Sivile Kaldı” </b>başlığını attı.</p>
<p class="p1">KHO’da 2001-2007 yılları arasında <b>“sağlık gerekçesi dâhil”</b> toplam ayrılan öğrenci sayısı yaklaşık 150’dir. 2008-2014 yılları arası ise <b>“sağlık gerekçesi hariç”</b> bu sayı sadece KHO’da yaklaşık 2000’i bulmaktadır ki bu sayılara sivil liselerden Kara Harp Okulu’na gelerek intibak kampında ayrılanlar dâhil edilmemiştir. Görüldüğü üzere; altışar yıllık iki dönem karşılaştırıldığında, Kara Harp Okulu’ndaki ayrılmalar hususundaki gariplik çok fazla dikkat çekicidir.</p>
<p class="p1">2014 yılında ayrılan öğrenci sayısındaki düşüş ise dikkat çekmekte ve 2015 yılına gelindiğinde Kara Harp Okulu’nda şok mangasının kaldırıldığı belirtilmektedir. Bu durum, askeri liselere 2010-2011 yılında daha çok FETÖ mensubu şahısların alındığını işaret ediyor olabilir. Nitekim 2010-2011 yılında herhangi bir askeri liseye giren öğrenci, 2014-2015 yılında Kara Harp Okulu’na geçmiştir. Bu yıllarda ise ayrılmaların azaldığı ve “şok mangası” ile yapılan eziyetin son bulduğu bilinmektedir.</p>
<p class="p1">Psikoloji, propaganda ve algı yönetimi gibi konularda uzmanlaşan FETÖ, KHO’da kendilerinden olmayan askeri öğrencilere <b>“yaratıcı vahşet”</b> eylemlerinde bulundu. Bu öğrenciler üzerinde <b>Stanford Hapishane Deneyi</b> yöntemlerini kullandı. Öğrencilerin bireysel kimliğini yok etti, davranışlarını gece gündüz kontrol altında tuttu ve çoğuna okuldan ayrılasıya kadar uyuma, yemek yeme, dinlenme olanağı dahi tanımadı. Bunun sonucunda ortaya çıkan <b>öğrenilmiş çaresizlik</b> durumu, hedef öğrencilerde pasifleşme, bağımlılık ve depresyon gibi sendromlar yarattı.</p>
<p class="p1">2012 yılında TBMM Dilekçe Komisyonu Genel Kurulu, askeri okullarda ayrımcılığa uğradıklarını ve haksız yere ilişiklerinin kesildiğini iddia eden, konunun araştırılmasını ve askeri okullardan ilişiği kesilenlerin tazminat yükümlülüğünün azaltılmasını/kaldırılmasını talep eden dilekçeleri; aynı konuda çok sayıda başvuru olması, farklı tarihlerde gelen birçok dilekçedeki olay ve olguların örtüşmesi, şikâyetlerin mevzuata ve idari uygulamaya ilişkin boyutlarının bulunması ve konunun kamuoyuna mal olması hususlarını da değerlendirerek gündemine aldı. Bunun üzerine seçilen belirli müştekiler toplantılara davet edildi ve konuya ilişkin iddialar mağdurlar tarafından Alt Komisyon üyelerine izah edildi. Buradan askeri okullarda yaşanan işkencelere ve ayrımcılıklara örnek olarak karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor:</p>
<p class="p1">&#8211; Şok mangasına belirli öğrencilerin alınması ve bu mangalarda yıldırmaya yönelik keyfi eğitimlerin yapılması</p>
<p class="p1">&#8211; Diğer öğrencilerden farklı olarak gece geç saatlere kadar ağır eğitimler ve sürekli hakaret</p>
<p class="p1">&#8211; Keyfi ve caydırıcı uygulamalar</p>
<p class="p1">&#8211; Fiziksel ve psikolojik baskılar</p>
<p class="p1">&#8211; Sivil hayatta daha başarılı olacağı söylenerek ayrılmaya teşvik etme</p>
<p class="p1">&#8211; Sürekli olarak haksız yere disiplin cezaları verilerek okul disiplin puanının düşürülmesi</p>
<p class="p1">&#8211; “Eğitim zayiatı olursun” şeklinde tehdit</p>
<p class="p1">&#8211; Uykusuz bırakma</p>
<p class="p1">&#8211; İstirahat saatlerinde eğitim yaptırmak</p>
<p class="p1">&#8211; İnsanlık dışı uygulamalar</p>
<p class="p1">&#8211; Domuz bağı ve dayak</p>
<p class="p1">&#8211; Hırsızlık suçlamasıyla (iftira) tehdit etme</p>
<p class="p1">Mustafa Önsel’in <b>“Ağacın Kurdu: TSK’de Şakirtlerin İşgali mi?” </b>başlıklı kitabında ise askeri okullardan ayrılan birçok öğrencinin yaşadığı işkencelere ve ayrımcılıklara şahit olunuyor. Bunlar genel olarak sınıflandırıldığında karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor:</p>
<p class="p1">&#8211; Disiplin cezası vermek amacıyla kontrolü zor ya da imkânsız genel sorumluluklar yüklemek</p>
<p class="p1">&#8211; Tehdit</p>
<p class="p1">&#8211; Şantaj</p>
<p class="p1">&#8211; İtibarsızlaştırma</p>
<p class="p1">&#8211; Şok mangası uygulaması ile işkenceye varan eğitimler ve askerlik mesleğinden soğutma</p>
<p class="p1">&#8211; Sınav kâğıtlarında oynama yapılarak devre kaybettirme (sınıf tekrarı) ve akabinde okuldan atma</p>
<p class="p1">&#8211; İşkence</p>
<p class="p1">&#8211; Askerlik mesleği ile alakasız fantezi içeren anlamsız emirler</p>
<p class="p1">&#8211; Aşağılama ve sözlü taciz</p>
<p class="p1">&#8211; Uykusuz bırakma amacıyla yerine getirilmesi imkânsız emirler</p>
<p class="p1">&#8211; İyimser yolla okuldan ayrılmaya teşvik etmek</p>
<p class="p1">&#8211; Özellikle sınav zamanları ağır idari işler yükleyerek öğrencinin başarısını düşürme ve devre kaybettirme (sınıfta bırakma)</p>
<p class="p1">&#8211; Disiplin notunu aniden indirerek okuldan atma amacıyla sürekli savunma (ceza) vermek</p>
<p class="p1">İşkence ve ayrımcılık yolu ile önceden belirlenen askeri öğrencilerin ayrılmaları sağlanamazsa, bu sefer de <b>“Askeri öğrenci olamaz”</b> raporu verilerek istedikleri öğrencileri sağlık gerekçesi bahanesiyle tasfiye etme yoluna gitmişlerdir.</p>
<p class="p1">14 Ağustos 2016 tarihli Habertürk Kanalı <i>“Ajanda” </i>programında ise yıllarca işkence görmüş ve susmaya mahkûm edilmiş bazı “eski askeri öğrencilere” yer verilmiştir. 2000 – 2011 yılları arası Maltepe Askeri Lisesi, Kuleli Askeri Lisesi, Işıklar Askeri Lisesi, Deniz Lisesi, Hava Harp Okulu ve Kara Harp Okulu’nda çeşitli süre zarflarında bulunmuş 9 eski askeri öğrenci yaşadıklarını anlatmıştır. Burada karşımıza çıkan işkence ve ayrımcılık tablosu şu şekildedir:</p>
<p class="p1">&#8211; Askeri okullarda en başarılı, disiplinli askeri öğrenciler şok mangasına alınmıştır.</p>
<p class="p1">&#8211; Bu mangada öğrencinin ayağı sakatken dahi ağır eğitimlere devam edilmiş ve öğrenci sakat kalmıştır.</p>
<p class="p1">&#8211; <b>“Ölürseniz eğitim zafiyeti der evlerinize yollarım”</b> şeklinde tehditler yapılmıştır.</p>
<p class="p1">&#8211; İçecek su verilmemiş, verildiğinde ise su içme olayı bile işkenceye çevrilmiştir. 1.5 litrelik suların 30 saniye içerisinde içilmesi emredilmiştir. Bunun üzerine kusmalar yaşanmış ve öğrenciler kendi kusmuklarında süründürülmüştür.</p>
<p class="p1">&#8211; Dayak atılmıştır.</p>
<p class="p1">&#8211; Sivil liselerden gelenler kayrılmış, kimileri normal eğitimlerine devam etmişlerdir.</p>
<p class="p1">&#8211; Öğrenciler <b>“Sizi subay çıkarmayacağım”</b> şeklinde tehdit edilmişlerdir.</p>
<p class="p1">&#8211; <b>“Okuyan asker değil, itaat eden asker”</b> vurgusu yapılmıştır.</p>
<p class="p1">&#8211; Sınav kâğıtlarında oynamalar yapılmıştır. Yani cevaplar silinebilmiş ya da değiştirilebilmiştir.</p>
<p class="p1">Sonuçta; görünürde kendi isteği ile ayrılmış olan eski askeri öğrencilere, askeri okullarda işkence uygulayan ve çeşitli ayrımcılıklara maruz bırakan çoğu subayın FETÖ tarafından planlanan ve örgüte bağlı askerlerce yürütülen 15 Temmuz Darbe Girişiminde aktif rol aldığı tespit edilmiştir. Bu durum dahi, salt gerçekleştirilen bu büyük çaptaki askeri öğrenci tasfiyelerinin FETÖ tarafından planlandığını ve uygulamaya geçirildiğini kanıtlıyor.</p>
<p class="p1"><b>Örnek Anlatılar </b></p>
<p class="p1">Çalışmanın bu bölümünde 2018 yılında yayımlanan <b>“FETÖ Kıskacında Askeri Okullar”</b> başlıklı kitabımı hazırlarken yaptığım mülakat verilerinden ve 2012 yılından beri 100’ü aşkın sayıda görüştüğüm askeri öğrencilerin beyanlarından yararlanıyorum. Seçtiğim bu 20 örnek anlatı sayesinde, askeri okullarda yaşanan FETÖ işkenceleri ve kumpasları daha rahat anlaşılmakta, ortaya daha bütüncül bir resim çıkmaktadır.</p>
<p class="p1"><b>1.</b>Ayrılmadan önce, her akşam 15 gün boyunca filo komutanı, sınıf subaylarım ya da tim komutanım tarafından yat yoklaması sonrası idari binadaki odalarına çağrılıyor, bazen saatlerce azarlanıp, bazen eğitime maruz bırakılıyordum. Bazı günler de gün içerisinde aynı kişiler tarafından sorguya alınıyordum. Askeri okulda ayrımcılık yapıldı. Hava lisesinde, okulun yakınlarındaki bir parkta iki hapçının alt dönemlerimizin yolunu kesmesi sonrası çıkan hadise sonrası bu sınıf subaylarımız bize direkt emir olarak <b>“bu olaya karışan kişilerle arkadaş olmayacaksınız. Arkadaş olursanız sizleri de okuldan atarız. Onlar zaten gidici”</b> şeklinde uyarısı olmuştu. Bunun dışında bazı arkadaşlarımız hiç ceza almazdı ya da akademik olarak yeterli başarısı olmamasına rağmen öğrenci yönetim sistemi içerisinde rütbeler almışlardı (ödüllendirilmişlerdi).</p>
<p class="p2"><b>Kayırılan Öğrenciler Ekip Olarak Hareket Ederdi</b></p>
<p class="p1"><b>2.</b>Askeri lisede herhangi bir şiddet söz konusu değildi. Kara Harp Okulu’nda; fiziki olarak, işkence mangalarına dâhil oldum. Direndim. Üst sınıf olduğumda daha çok <b>psikolojik şiddete</b> maruz kaldım. İşkence mangalarında askeri eğitim ve müfredat dışında kalan limitini kestiremediğimiz uygulamalar… Bu yaptırımlar nefesimiz kesilene kadar devam ederdi. Kendilerinden olmayan ve eleme potasına koydukları öğrencilere uyguladıkları bu ağır işkencelerin, birlik olarak yapılmaması zaten bizlere karşı amaçlı olarak uygulanan bir yıldırma kampanyasının gerçekliğini ortaya koyuyordu. <b>Adam kayırmanın ne demek olduğunu Kara Harp Okulu’nda gördüm.</b> O kadar rahat okulu bitirip mezun olan insanlar gördüm ki aklıma onlara yapılan kayırmalar geldikçe sinirlerim bozuluyor. Sınav sorularının paylaşılması, not ortalamalarının yükseltilmesi, denetlemelerde eksikliklerinin örtbas edilmesi, ceza alsalar dahi bu çocukların disiplin puanlarının silinmemesi, ispiyoncu olarak kullanılmaları da cabasıydı. Bütün kayırılan öğrenciler bir ekip olarak hareket eder, izne çıkar, (birlikte) ders çalışırdı.</p>
<p class="p1"><b>Baş Tuvaletin İçinde Şınav</b></p>
<p class="p1"><b>3.</b><i> </i>Gerek komutanlarımızdan, gerekse üst sınıflardan çeşitli zamanlarda şiddet gördüğüm oldu. Bu şiddet olayları <b>“kemerle dövme, sopayla dövme, kafayı pisuara sokma, tekmeleme, yorgan kılıfının içine konularak pencereden aşağı sarkıtılma, yatakhanede ranzaların altından süründürülme, baş tuvaletin içine girecek şekilde şınav çekmeye zorlanma”</b> gibi pek çok fiziksel ve psikolojik boyutta olabilmekteydi.</p>
<p class="p1"><b>4.</b><i> </i>Kara Harp Okulu İntibak Kampı’nda bir sözde üsteğmen geceleri uyumamı engellemek için bana arazi temizliği gibi saçma sapan bir görev vermişti. Her gece sabaha kadar rüzgârın dağıttığı yemekhane çöplerini toplamaya çalışıyordum. Bir başka üsteğmen de bu sırada bazen benim yanıma geceleri gelip beni darp ederdi. Şınav çektirirken botlarıyla karnıma ve göğsüme tekme atmak, tokat veya yumruk atmak gibi şimdi pek de hatırlamadığım birçok eylemi olurdu. Ayrıca pek çok sözde subay tarafından işkence boyutuna varacak şekilde özellikle ben ve benim gibi bir grup arkadaşıma, <b>diğer askeri öğrencilerden ayrı ve kıyaslanamayacak seviyede farklı olarak eğitim yaptırılırdı.</b> <b>Bu eğitimlere işkence demek daha doğru olur.</b> İzmir’in 45 derece sıcağında tam teçhizatlı saatlerce güneş altında koşma, sürünme, yemek yemenin ve su içmenin yasaklanması, susuz geçen saatler sonucu zorlayarak çok miktarda su içerek kusturma ve bu kusmuğun üstünde sürünme, güneşe zorla baktırma, öğlen asfaltta çıplak bir şekilde süründürme gibi şimdi çok da hatırlayamadığım metotlarla bireysel olarak pek çok işkenceye maruz kaldım ve kalanları gördüm.</p>
<p class="p2"><b>10 Kişilik İşi Sadece Bana Yaptırıyorlardı</b></p>
<p class="p1">Çok bariz biçimde ayrımcılık yaşadım. İlk 3 sene bir yana, askeri lise son sınıfta ve özellikle Kara Harp Okulu’nda <b>vatan haini muamelesi</b> gördüm. Yüzüme karşı <b>“vatan haini, hırsız, ahlaksız”</b> gibi pek çok iftira ve hakaretlerde bulunuldu. Tek başıma 10 kişinin altından kalkamayacağı görev ve sorumluluklara tabi tutuldum. Sınavlara çalıştırmadılar. Sınav saatine 10 dakika kalana kadar son sınıfların silah deposunda temizlik yaptığımı bile hatırlıyorum. Zaten sınav notlarımız da düşürülüyordu. Bu sırada diğer öğrencilere sınavdan önceki akşam sınavda çıkacak sorular bir şekilde geliyordu. Her gün ortalama 3-4 tane savunma alıyordum. Neredeyse hiçbir zaman diğer öğrenciler kadar eğitim ve spor yapmadım. Hep onlardan ayrı ve farklı işkencelerle karşılaştım. <b>İstenmeyen kişiler olduğumuzu herkesin içinde açık açık söyleyen sözde subaylar vardı.</b> Beni en çok etkileyen olay da şu oldu: İntibak Kampı’nda yeni bir uluslararası ilişkiler sınıfı açılacağını, bu sınıflarda Arapça ve Rusça öğretileceğini ve bu sınıflara askeri lise mezunu başarılı öğrencilerin alınacağı söylendi. Beni elbette buraya almadılar. <b>Hiç hak etmeyen, sınıfta kalmış, derslerde başarısız birçok kişiyi aldılar. </b>Ayrıca hala çok ilginç bulduğum bir olay daha var: Yine bu İntibak Kampı’nda Kuleli ve Maltepe Askeri Lisesi’nden en başarılı mezun olmuş 3’er kişiyi Amerika Birleşik Devletleri gezisine götüreceklerini söylediler. Ayrılanları çıkarttığımızda ben Maltepe Askeri Lisesi’nden 2. sırada başarılı olarak gözükmekteydim. Ancak beni bu geziye götürmediler. Kendi kafalarına göre 3’er kişi seçip götürdüler. O ülkede neler yaptıklarını bilmiyorum, çünkü anlatmadılar. (Yakın zamanda bu konuyla ilgili önemli bir haber çıkmıştır: “<b>FETÖ soruşturmasında örgütün Kara Harp Okulu imamının öğrencileri gezi bahanesiyle FETÖ elebaşısının elini öpmeye götürdüğü ortaya çıktı</b>”)</p>
<p class="p1"><b>Fiziksel İşkenceler Yaptılar</b></p>
<p class="p1"><b>5.</b><i> </i>Kara Harp Okulu intibak kampında ve 1. sınıfta takım komutanları tarafından <b>“şok mangası”</b> adı verilen gruba alındım. Burada en baştan itibaren gece uykusuz bırakılma, aç bırakılma, “eğitim eksiği” adı altında çeşitli fiziksel işkencelere, sürekli hakaretlere, psikolojik baskı ve mobbing/yıldırmaya maruz kaldım. Bunlar için hiçbir sebep gösterilmedi. En ufak da bir disiplin suçu işlememiştim. <b>Sürekli olarak her gün bu durum devam etti ta ki</b> <b>sağlık gerekçeleri bahane gösterilip okuldan ilişiğim kesilene kadar…</b></p>
<p class="p1"><b>6.</b><i> </i>İftiralara uğrayarak, hakaret edilerek ve eşyalarım düzenli olarak çalınarak psikolojik şiddet gördüm. Ayrıca ben ve bazı arkadaşlarım eğitim adı altında diğer öğrencilerden ayrı olarak hakaretler eşliğinde fiziksel şiddet gördük. Ayrımcılık yaşadım, evet. <b>Fetöcü olan öğrenciler çok rahat bir öğrencilik hayatı sürerken biz ayrılmaya zorlandık.</b></p>
<p class="p2"><b>‘Sana Gün Yüzü Göstermeyiz’ Dediler</b></p>
<p class="p1"><b>7.</b><i> </i>Bir gün aniden çağırdılar ve <b>“kendi isteğinle bu okuldan ayrıl yoksa sana gün yüzü göstermeyiz” </b>dediler. Bu isteklerini kabul etmeyince günlerce fiziksel ve psikolojik baskıya maruz kaldım. Gereğinden fazla fiziki eğitim ve uykusuz geceler yüzünden vücudum güçsüz düştü. <b>Ardından beni terör örgütüne üye olmak ile suçladılar ve bu durumu kaldıramayacağım için ayrılmak zorunda bırakıldım.</b> Kara Harp Okulu’nda ayrımcılığı çok hissettim. Düşük puanlar ile gelen sivil kaynaklı öğrenciler anaokulunda gibi eğitim alırken, bizler uyuyamayacak kadar yoruluyorduk.</p>
<p class="p2"><b>Çadırın İçinde 3 Üsteğmen Tarafından Darp Edildi</b></p>
<p class="p1"><b>8.</b><i> </i>Ayrılmam için baskı yapılıyordu ancak dayanıyordum. En son ailemle tehdit edildim ve ardından kamp bölgesinde çadıra soktular. 3 üsteğmen beni ortaya aldı, önce yumruk ve tokat ile daha sonra yere düşünce de tekme ile beni darp etti. <b>Herkes kendi birliği ile eğitimdeyken ben “şok mangası” adı verilen işkence grubunda ayrı tutuldum.</b></p>
<p class="p1"><b>9.</b> Biz askeri liseye girdiğimizde, bir subay ne kadar maaş alır, bilmezdik, ilgilenmezdik. Tek derdimiz vatan, tek idealimiz Mustafa Kemal Atatürk’tü. Sefiller geliyor (Sivil lise kaynaklı Harbiyeliler), neden subay olmak istiyorsun denilince, maaşı var, kesin meslek diyorlar. <b>Üniversite sınavında başarı elde edememiş ki adam, garanti meslek diye harp okuluna geliyor.</b> <b>Her gün ayrılmam için hakaretler yağdıran komutan, bu sefilleri el üstünde tutuyor. Çıldırmamak elde değil.</b> Hele, askeri liseden beraber mezun olduğum kaliteli, çalışkan, tam subay olur dediğim arkadaşlarım zorla ayrılmak durumunda kalmışken; yerlerine bu adamların doldurulmuş olduğunu görmek anlatılamaz bir acı.</p>
<p class="p2"><b>Malazgirt ve Sakarya Taburlarındaki İşkenceler</b></p>
<p class="p1"><b>10.</b> Maltepe Askeri Lisesi’nden güzel bir dereceyle başarılı bir öğrenci olarak 2007 yılında mezun oldum. Aynı yıl Kara Harp Okulu Dumlupınar Taburu 8’inci Bölük bünyesinde subay yetiştirilmek üzere askeri öğrencilik hayatım daha farklı bir boyut kazanmıştı. Artık bir Harbiyeliydim. Askeri Lise dönemime göre sorumluluklarımın daha da arttığının farkındaydım. Dumlupınar Taburunda yaşadığım iki yıl boyunca takım ve bölük komutanlarımdan hak etmediğim uygulamalara maruz kaldım. Sekiz yıllık askeri öğrencilik hayatımın altı yılı boyunca kendimi geleceğin subayı olarak rahatlıkla görebiliyordum. Harp Okulu ikinci sınıfın sonunda yapılan bölüm yerleştirmeleri sonucunda bölükler değişmiş ve ben Malazgirt Taburu 22’nci Bölüğe yerleştirilmiştim. Her dakikası, hatta her saniyesi zehir gibi geçecek olan ama son iki yılım diyerek sonuna kadar direnmeye devam ettiğim günler başlamış oldu.</p>
<p class="p2"><b>Harp Okulu’na Aynı Dersane ve Yurtlardan Paket Alım Yaptılar</b></p>
<p class="p1"><b>Erkek öğrenci kaynağını 2008 yılına kadar tamamen askeri liselerden sağlayan harp okuluna bu yıldan itibaren abartılı bir şekilde sivil alım gerçekleştirilmiştir.</b> <b>Sivilden alınan öğrencilerin çoğunun aynı dershane ve yurtlardan paket halinde alınmış olması, askeri lise kaynaklı arkadaşların yıpratılmaya çalışılması ve çoğunun henüz intibak kampında ayrılmak zorunda kalması ve sivil kaynaklı öğrencilerin bu süreçte özellikle korunması insanın aklına ister istemez Kara Harp Okulu’nda çok köklü ve amaçlı bir cemaat yapılanmasının gerçekleştiğini getiriyordu. </b>Sistemin asil kurtları cengâver üsteğmenler ve yüzbaşılar ekibi, özellikle Malazgirt ve Sakarya Taburlarında baskılarını yoğun bir şekilde arttırmışlardı.</p>
<p class="p1">Önünü alamadığım şekilde disiplin puanım düşürülmüş, elim kolum bağlı bir ihtimal mezun olabilirim ümidiyle, bu zulmü, Harp Okulu’ndaki askeri lise katliamını üzülerek izliyordum. <b>Yedi yıldır yetiştirdiği öğrencisini acımadan yok etmeye çalışan cemaatin subayları, kendi saflarında gördükleri öğrencilerle çok samimi pozlar verebiliyorlardı.</b></p>
<p class="p1"><b>Sınav sorularına ulaşabilen bu cemaat ekibi, ölçme değerlendirmeye de yerleştirdikleri kendi adamlarıyla, istedikleri öğrencilerin cevap kağıtlarıyla oynayabiliyorlardı.</b> Üçüncü sınıfın sonlarına doğru her şeyden artık emindim. Aklımda en ufak bir soru işareti dahi kalmamıştı. <b>Kendi sistemini Kara Harp Okulu’na yerleştirmiş olan cemaat yapılanması, ele geçiremeyecekleri çocuklar öncelikli olmak üzere kendilerine verilen eritme görevini (tasfiye) başarıyla yerine getiriyorlardı.</b> Kendilerini artık çok fazla saklama ihtiyacı hissetmiyorlardı. Güvende olduklarını, korunduklarını biliyorlardı.</p>
<p class="p1">Kime güvenip durumu nasıl açıklasam bilemiyordum. Ayrıca bu kadar açık olan bir durumun öğrenciler arasında da bir hareketlenmeye sebep olmaması canımı sıkıyordu. Koskoca Kara Harp Okulu Atatürkçülük vizyonunu kaybediyor ve Harbiyeliler bu sürece akıl almaz şekilde sessiz kalıyordu. 3’ncü sınıfın sonuna gelindiğinde puanım eksi 50 olmuştu. Yaz tatilinde ablamın düğününün ortasında beni arayıp acilen okula gelmemi istediler. Hizmete tamamen aykırı olan bu durumda tek bir amaçları vardı. Beni, kendi düğünümüzde dahi huzursuz ve mutsuz kılmaktı.</p>
<p class="p1"><b>Yapılanlar Eğitim Değildi</b></p>
<p class="p1"><b>11.</b> Hepimiz askeri liselerden başarı ile mezun olduk. Okuyan, araştıran ve düşünen öğrencilerdik. Bir o kadar dayanıklıydık da. Fakat kampta bize yapılan insanlık dışı hareketleri, çöpten yedirilen yemekleri, içirilen çamurlu suları ve sürekli ayrılmamız için edilen küfürleri ilk başta, bizim güçlü olmamız gerektiği için yapılıyor sanmıştık. <b>Sonra gördük ki askeri liseden beraber mezun olduğumuz arkadaşlarımızdan bir bölümü ve sivil liselerden aramıza katılan öğrenciler çok rahat, bu sert hareketlere maruz kalmadan el üstünde devam ediyor.</b> İşte, biz o zaman anladık ki sistem bizi gerçekten istemiyor. İçimizdeki Atatürk idealini tehlikeli buluyor.</p>
<p class="p2"><b>Onlardan Kopunca Tehdit Ettiler</b></p>
<p class="p1"><b>12.</b> Ortaokul hayatımda başarılı bir öğrenciydim. Onların dershaneleri ve evlerine gitmeye başladım. Ağabeylerimi çok sevmiştim. Asker olma istediğimi duyduklarında çok sevinmişler; beni askeri lise sınavlarına ve mülakatlarına hazırlamışlardı. Askeri okulu kazandıktan sonra, her hafta sonu başka ağabeylerimle görüşmeye devam ettim.</p>
<p class="p1"><b>Bana; sınıfımdaki arkadaşlarımın, komutanlarımın isimlerini soruyorlar, ne anlattıklarını, neler okuduklarını söylememi istiyorlardı. Bir zaman sonra, kullanıldığımı fark ettim ve kendimi bir ajan gibi hissetmeye başladım. Çok korkuyordum. Bir daha bu evlere gitmemeye başladım.</b> Çok ısrar ediyorlar ama ben her defasında reddediyordum. <b>Bana paşalığımın garanti olduğunu bile söylüyorlardı.</b> <b>Daha sonra, beni okuldan attırabileceklerini söyleyerek tehdit ettiler.</b> Sonra gördüm ki Harbiye intibak kampına ben gitmeden ismim gitmiş. Ayrılmak zorunda kaldım.</p>
<p class="p2"><b>‘Bize Zeki Değil Her Dediğimizi Yapacak Adam Lazım’ Dediler</b></p>
<p class="p1"><b>13.</b> Başımızdaki komutan, biz şok mangasındaki öğrencilere “neden hala ayrılmadığımızı” sordu. Hepimizin başarılı ve zeki çocuklar olduğunu söyledi. Sonra kendisinden örnek vererek <b>“Bakın bana, ben çok mu zekiyim? Orta bir adamım. Bize zeki adam lazım değil, her denileni yapacak adam lazım”</b> dedi. Sonra öğrendim ki başımızda bize mobbing uygulayan, bizi okuldan ayırmak için elinden geleni yapan bu komutan, kurmay subay olmuş.</p>
<p class="p2"><b>FETÖ İçinde Bulunmuş Öğrencinin Anlattıkları</b></p>
<p class="p1"><b>14.</b> <span class="Apple-converted-space">  </span>Bir gün koğuşta yalnızken, samimi olduğum, Atatürkçü düşünce sistemine bağlı olduğuna kuşku duymadığım bir arkadaşıma konuyu açtım. Arkadaşım ben bunları anlatırken beni sükûnetle dinledi ve bana bu konudaki şüphelerimin yersiz olmadığını, benim samimiyetime güvendiği için bir vakit bu tarikata (FETÖ) mensup olduğunu, kendisini bu kişilerin elinden zor kurtardığını ve halen rahatsız edildiğini, ayrıca okulda birçok böyle kişi olduğunu bildiğini söyledi. Daha sonra bu arkadaşım bana başından geçen tüm olayları şu şekilde anlattı:</p>
<p class="p1">“Ortaokulda Körfez dershanesine gittim. Bana sıradan bir dershane gibi gelmişti. Fakat sonra bizleri ders çalışmak maksadıyla abi dediğimiz bazı üniversite öğrencilerinin evlerine götürmeye başladılar. Bu evlerde çeşitli yiyecekler, kebaplar, dondurma vb. şeyler ikram edilerek sohbet ortamları yaratıldı. Bu evlerde her ortaokul çocuğunun isteyeceği fakat kendi evinde bulamayacağı, playstation, bilgisayar vb. şeyler bulunmaktaydı.</p>
<p class="p1">Biz de sürekli olarak gidiyorduk. İkramlarla sağlanan bu sohbet ortamlarında abiler dinimizin yüceliğinden, gençliğin ve ülkenin kötüye gittiğinden bahsetmeye başladılar. <b>Kâinat imamı veya hoca efendimiz olarak adlandırdıkları Fethullah GÜLEN kasetlerini izletmeye, kitaplarını okutmaya başladılar hatta bu kitapları ilk bitiren ve doğru şekilde anlatana ödüller verdiler.</b> Daha sonra askeri liseyi kazandığımda beni diğer öğrencilerden ayırarak bir odaya çektiler ve sözde sırlarını açıklayacaklarını söylediler: ‘Bunlar annemizin başından örtüyü çıkaracaklar. Bunlar dinimizi yaşatmayacak, bunlar yüzünden cehenneme gideceğiz.</p>
<p class="p1">Sizler bizim geleceğimizin teminatçısısınız. <b>Bazı kilit noktalar vardır ve bu noktalarda bazı kilit insanlar vardır. Bu mevkileri tek tek ele geçirmeliyiz. Sen de askeri liseye gir. Özellikle denizci ol. Çünkü ilk kurtarılması gereken yer Deniz Kuvvetleridir.</b> <b>Deniz Kuvvetlerindeki durumumuz kötü!</b> Aileni de ikna et, denizci ol.’ dediler. Babam evci çıkabilmem için (hafta sonu izinlerinde ailesinin ya da yakın akrabasının yanında kalabilme hakkı) havacı olmamı istedi. <b>Bu abi dediğimiz kişiler bir amirale evimizi aratarak benim denizci olmak istediğimi babama söyledi.</b></p>
<p class="p1">Askeri lise yazılı sınavını geçen birçok kişiyi önceden check-up a götürdüler ve sağlık problemi çıkanlarla olan ilişkilerini bitirdiler. Buradan geçen herkesin kayıtlarını dershaneden sildiler ve başka bir dershane adına kaydettirdiler. Babam bu olayları öğrendiğinde bana çok kızdı, bu insanların tekin olmadığını askeri lisede bunların benim başıma bela açabileceğini söyledi. Abi dediğim bu kişileri babam bizzat bularak hepsini bir daha rahatsız edilmemem için şiddetle uyardı. <b>Fakat askeri lisede de bu kişileri birçok kez reddetmeme rağmen beni bulup, sürekli “HİZMETE” ihanet etmemem gerektiğini söyleyip durdular. Şu an bile bayramlarda evimize çeşitli hediyeler göndermektedirler.”</b></p>
<p class="p2"><b>Yemek Artıklarını Yemek Zorunda Bırakıldık</b></p>
<p class="p1"><b>15.</b> Şok mangasına yaklaşık 13 gün dayanabildim. Bu süre zarfında ayrılmam için her türlü insanlık dışı hareket ve hakaretlere maruz kaldım. Bunlara örnek vermem gerekirse, 13 gün boyunca yaklaşık 10 saat uyumama izin verdiler. Aramızda bayılan arkadaşlar oldu, revire götürüp ayıltıp geri getirdiler. 1.5 litrelik su şişelerindeki çamurlu suları 1 dakika içinde içmeye zorlandık ve bunu 4-5 kez tekrarlayıp bizleri kusturdular.</p>
<p class="p1">Suyu içtikten sonra yan yana dizilip boş şişeyi yere koyuyorduk ve etrafında 30 kere hızla dönmemiz emrediliyordu. Sona kalan öğrenci koşu cezasına çaptırılıyordu. Bunu sürekli tekrarlıyorduk. Herkes gece 12 gibi koğuşlarına giderken biz 15 kişi avluda toplanıyor, bu ve benzeri hareketleri zorla yapmak durumunda bırakılıyorduk. Sebepsiz yere savunmalar alıyorduk. Yemeğe gitmemize izin verilmiyor, yemek arası olan 40 dakikada hazır olda bekletiliyor ya da sürünüyorduk. Herkes yemeğini yedikten sonra bize yemek yememiz için 3-5 dakika tanıyordu. <b>Bu sürede koşarak yemekhaneye çıkıp yemek kalmadığı için diğer arkadaşlarımızın artıklarını yiyorduk. Çöp kovalarına girmemiz emrediliyordu.</b> <b>Bu süreçte kanıma dokunan en büyük şey, diğer öğrencilerin çok rahat bir şekilde kampı geçirirken bizlerin böyle insanlık dışı muameleye tutulmuş olmamızdır.</b> Direkt olarak kendimizi istenmeyen adam olarak görmemizi sağlamışlardı. Bu süreçte şok mangasından ayrılmalar başladı.</p>
<p class="p1">Ayrılan öğrencilerin yerine hemen başka askeri lise mezunu öğrenci getiriliyor ve bu sayı toplamda yaklaşık 15 kişide sabit tutuluyordu. <b>Ayrılmadan önceki son gece, artık tamamen psikolojim bozulmuş, bir ağlayıp bir gülmeye başlamıştım.</b> İzmir Menteş’teki kampta bizi geceleri çadır bölgesinden uzak yerlere götürüyorlar ve sabaha kadar eğitime devam ediyorduk. Son gecemde de öyle yaptılar. Ayrılmak istedikten sonra yukarda belirttiğim komutanlar birden ağabey rolünü üstlendi, sıcak davranmaya başladılar. Sanki her ayrılan öğrenciden prim alıyorlar gibi bir görüntüydü.</p>
<p class="p2"><b>7 Yılda Almadığı Cezayı 6 Ayda Aldı</b></p>
<p class="p1"><b>16.</b> Oğlum üçüncü sınıfa 93 puanla başlamış, seneyi 43 puanla tamamlamış, 15 Ağustos 2010 Pazar günü kampa girmiş, 20 Ağustos 2010 Cuma gününe kadar geçen 6 günde kendisine 14 gün oda hapsi verilerek 52 ceza puanı düşürülmüştür. Süreç devam etmiş ve kamp sonunda almış olduğu cezalar neticesinde 112 disiplin puanı düşürülerek eksi 69 puanla yasal düzenlemeler gereği Disiplin Kurulu’na çıkması ve okulla ilişiğinin kesilmesi sonucunu doğurabilecek ağır bir durum ile karşı karşıya bırakılmıştır. Okulun açılması ile birlikte kaybettiği puanların yarısı öğrenciye verilmiş, artı 20 puanla okula başlamış, bu süreçte de çoğu haksız savunma alınması ve ceza verilmesi eylemleri sürdürülerek, 12 gün oda hapsi, 2 hafta sonu izinsizlik cezaları verilmek suretiyle 52 disiplin puanı düşürülerek puanı eksi 32 olmuş ve YDK (Yüksek Disiplin Kurulu) kararıyla okuldan uzaklaştırılmıştır. Bahsettiğim 15 Ağustos 2010 – 01 Şubat 2011 tarihleri arasında oğlumdan 24 savunma alınmış, 40 gün oda hapsi, 4 hafta sonu izinsizlik cezaları sonucu toplamda 176 disiplin puanı düşürülmüştür. <b>Peki, komutanım 7,5 yıldır askeri okulda okuyup, 3,5 yıldır harp okulu eğitimi almış bir öğrencinin 6 aylık bir sürede bu kadar savunma ve ceza alması normal midir?<span class="Apple-converted-space">  </span>Burada öğrencinin bu kabahatleri -eğer okuldan atılmayı istemiyorsa- yapması mümkün müdür?</b></p>
<p class="p2"><b>‘Beni TSK’ya Ajan Olarak Soktular’</b></p>
<p class="p1"><b>17.</b> <b>İtiraf ediyorum, Kuleli Askeri Lisesi’ne cemaat (FETÖ) vasıtasıyla girdim. Her şey H. adlı arkadaşımın beni Okyanus test merkezine çağırmasıyla başladı.</b> Dört çocukluk arkadaşı olarak test merkezine ders çalışmak için gidiyorduk. Çünkü bedavadan çalışma ortamı ve ders veriyorlardı. Daha sonra bir deneme sınavı yaparak ilk dörde giren çocukları eve alacaklarını ve orada daha iyi ders vereceklerini söylediler ve sınav sonunda ne gariptir ki ilk dörde giren biz dördümüz olmuştuk. <b>Eve ilk gittiğimizde bize ilgi çoktu. Gelen ikramların haddi hesabı yoktu. Bedava yemek, abur cubur ve bedava ders… Çocukları kandırmak kolaydı.</b> <b>Resmen beni TSK’ya ajan olarak sokmuşlardı.</b></p>
<p class="p1">Artık bir KULELİ’liydim. Hazırlık sınıfında iken halen ağabeylerle memleketime dönünce arada bir görüşmeye devam ediyordum. Ama bize orada yapmamız gerekenler söylenince benim bunlardan kurtulmam gerektiğini anladım ve direkt olarak ailemle bu konuyu konuştum. Bir daha ararlarsa veya benle görüşmek isterlerse hayır demelerini söyledim. Aynı şekilde İ. arkadaşım da benim düşündüğüm gibi düşünüyordu ve telefon numarasını değiştirmişti bu yüzden. Ben ilişkiyi kesmeye karar verince ailemi daha sık aramaya başladılar. Müjdat abi sırf benle görüşmek için memleketimden İstanbul’a gelmişti. Memlekete tatile geldiğim de H. ve E. arkadaşlarımla bana görüşmek istedikleri haberlerini yolluyorlardı ama ben gitmiyordum ve bir süre sonra artık onlar da bu işin olmayacağını anlamışlardı ve artık kurtulmuştum onlardan. Fakat cemaatten ayrıldıktan sonra okulda işler benim açımdan biraz değişmişti.</p>
<p class="p2"><b>FETÖ’den Kopunca İşkenceler Başladı</b></p>
<p class="p1"><b>İlk sene cemaatin yaptıkları hakkında bize bilgiler verildiğinde ve bu alandaki kitapları okuduğumda anladım ki bizi sadece kullanmak için TSK’ya sokmuşlardı. Dini kullanarak bizi ve ailelerimizi kandırmışlardı. Asıl amaçlarının TSK’yı ele geçirmek olduğunu geç de olsa anlamıştım.</b> Resmen dini siyasete ve kendi menfaatlerine alet ediyorlardı. Bu yüzden yanlış yolda yürüdüğümün farkına vardım ve cemaatten ayrılmıştım. Atatürk’ün yolunda yürümeye kendimi adamıştım.</p>
<p class="p1">Onun gibi bir asker olacaktım ve vatanıma kutsal görev olan askerlikle hizmet edecektim. Benim subay olma isteğim artmaya başladığında beni bezdirmeye çalışıyorlardı. Abuk subuk cezalar almaya başlamıştım. Sınıf subayları it muamelesi yapmaya başlamışlardı. Ben ne kadar sabır etsem de yılmaya başlamıştım. Kafamda bu yüzden sürekli bir ayrılma isteği vardı ama bu yolda yürümek istiyordum, sabrettim, yolumda devam ediyordum. Cemaatten olduğunu bildiğim edebiyat öğretmenim sınav notlarımı kırıyordu ve notlarım düşüyordu. Neredeyse bütünlemeye kalacaktım. Kuleli’de tüm baskılar 11.sınıfta başlamıştı. Çünkü artık TSK’yı cemaat o zamanlar ele geçirmişti. Harp okullarından öğrencilerin atıldığını, şok olaylarının arttığını öğreniyorduk ve bize de aşırı baskı yapmaya başlamışlardı.<b> Cemaat soktu, cemaat yüzünden atıldım.</b> Bir sene boyunca emek harcayıp girdiğim askeri liseden bir günde ayrılmıştım. İçimdeki o burukluğu başka hiçbir zaman hissetmedim. Dört buçuk senemi geçirdiğim Şanlı Yuva’nın kapısından çıktım, arkamı döndüm ve son bir kez baktım yuvama, gözlerim doldu. Sonra arkamı döndüm, yürüdüm bir daha arkama bakmadan. Arkamda kardeşlerimi, hatıralarımı bıraktım. Artık sivildim, her şey bitmişti. Bunları yazarken yaşadıklarım, Kulelim aklıma geldi yine… Gözlerim doldu ve yutkundum. Yapılan haksızlıkları, hüzünleri unutamadım hala.</p>
<p class="p2"><b>‘Yaptıkları İşkenceleri Askeri Gazinoda Gülerek Anlatıyorlardı’</b></p>
<p class="p1"><b>18.</b> Artık bir avukat adayıyım, yargı basamağının hangisinde olursam olayım benim davam TSK içindeki “görevini kötüye kullanan” subaylara adaletin keskin kılıcını tattırmak olacaktır. Bu yoldan beni kimse vazgeçiremeyecektir. Askeri lise ve Harp okullarındaki gerçekleri sadece yaşayanlar bilir. Ben biliyorum, 4 sene yaşadım. O subayların isimleri kara listemde ve bir gün o kişiler duruşma salonuna gelecekler ve geldiklerinde insana eziyet etmenin cezasını en ağır şekilde onlara göstereceğime değerli devre arkadaşlarımın ve diğer dönem arkadaşlarımın önünde söz veriyorum. Eğitim adı altında yaptırdıkları işkence ve mobingleri kendi aralarında gülerek ve askeri gazinoda 20 kuruşluk çaylarını içerek zevkle anlatan o egoist eğitim subaylarına bir çift sözüm var: Son gülen iyi güler.</p>
<p class="p2"><b>‘FETÖ’de Kalsam, Ajan Olsam, Ülkemi Satsam Harbiye’ye Devam Ederdim’</b></p>
<p class="p1"><b>19.</b> Ben neden ayrıldım; hep bunu sordum, geçen dördü aşkın sene boyunca kendime. Sonradan öğrenmeyi başardım bunu. Kimden mi? Eskilerden, bir abiden, yani cemaatçi bir şakirtten öğrendim bunu. Eğer; onlarla devam etmiş olsaydım hala devam edebileceğimi belirtti, Harp Okulu’nu ima ederek. <b>Evet; ben devam edip ajan olsaydım, ülkemi satacak bir kişi olsaydım, Harbiye’ye devam edebilirdim.</b> Buna rağmen, bunlar bizlere öğretilen şeyler değildi. Aslında, sadece benim gibi cemaati bırakanlar değildi; ayrılmaya zorlananlar veya ordudan atılanlar. Cemaatçiler, Atatürk’ün gösterdiği yoldan ilerleyen ve Türkiye’nin geleceğini oluşturacak gençleri orduda istemiyordu.</p>
<p class="p2"><b>Arkadaşının Kusmuğunda Süründürdüler</b></p>
<p class="p1"><b>20.</b> <b>Çaresizliğin, dibine kadar haksızlığa uğramışlığın ve mağduriyetini kimselere inandıramamışlığın resmidir, Fetullahçı olmayanlar için askeri okul.</b> Hayatının en güzel yıllarından, hiç yaşayamadığın lise aşklarından, ailenle beraber geçireceğin çocukluk anılarından feragat etmişsindir, kutsal saydığın üniforma için. <b>Sen vatana hizmet etmek için çabaladığını düşünürken, Türk subayı görünümlü Fetullah’ın hizmetçileri nedenini söylemeden seni vatan hainliği ile suçlamıştır. </b></p>
<p class="p1">Önce seni dışlayıp ötekileştirerek taburundan ayırmış, herkesin gözü önünde itibarsızlaştırmış, subay olma vasıflarını üzerinde taşımadığını ve onursuz bir geçmişin olduğunu söylemiştir. Etrafını korku duvarlarıyla ören bu Fetullah’ın hizmetçileri, sana sadece fiziksel işkencede bulunmamış, psikolojini de mahvetmiştir. İflas eden sadece bedenin değil, beynindir de. Seni arkadaşının kusmuğunda süründürürken, telkinleriyle bir insan değil hayvan olduğunu empoze etmeye çalışmış, defalarca tabur önünde aşağılayarak küçük düşürmüştür.</p>
<p class="p1">Eğitimler şok mangasıyla sınırlı kalmamış, şok mangasındaki öğrenciler, mangadan ayrı olarak teker teker gece yataklarından uyandırılarak dağlara götürülmüş, gözden uzakta türlü işkencelere maruz kalmıştır. Dağa götürülen öğrenciler ya ağlayarak okuldan ayrılmış ya da hastanelik veya revirlik olmuşlardır. Arkadaşlarının birer birer ayrılışını ya da hastanelik oluşunu gören öğrenci, geleceğe hep kaygıyla bakar hale gelmiştir. Kurbanlık koyun gibi çaresizce sıranın kendisine geleceği günü bekleyen öğrencinin ruhunda onarılmaz yaralar açılmıştır.</p>
<p class="p2"><b>Sonuç Yerine: Bir Umut “FETÖ İşkence Davası” </b></p>
<p class="p1">13.06.2019 tarihinde Ankara Adliyesi 27. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava FETÖ meselesi açısından bir ilk olma özelliğini taşımaktadır. Kara Harp Okulu’nda takım komutanlığı yapmış olan Ayhan Y. isimli sanık, FETÖ üyeliğinin yanında ilk defa <b>“işkence yapmak”</b> suçundan yargılanmaktadır. Kamuoyu nezdinde “şok mangaları” olarak bilinen, FETÖ mensubu subaylar tarafından askeri okullarda FETÖ mensubu olmayan askeri öğrencilere yönelik sistematik bir şekilde yapılan fiziksel ve psikolojik işkenceler gerçeği bu defa yargı önüne taşınmaktadır.</p>
<p class="p1">15 Temmuz darbe girişiminin ardından herkesin gerçeği görmeye başladığını anlatan mağdur Harbiyeliler, kendilerine işkence yapan subaylardan hain darbe girişiminden yıllar önce şikâyetçi olsalar da o dönemde kimsenin bu konunun üzerine gitmediğine vurgu yaptı. <b>Şikâyetçi oldukları subayların tamamına yakınının 15 Temmuz’da darbe girişimine bizzat iştirak ettiklerini kaydeden mağdur öğrenciler, işkencecilerin tamamının FETÖ mensubu çıktığının altını çizdi.</b></p>
<p class="p1">Ayrıca müştekiler, 2012 yılında Menteş’teki intibak kampındaki işkence iddialarına yönelik TBMM’de kurulan dilekçe komisyondan bir sonuç çıkmadığını, bu komisyona dâhil olan dönemin KHO bölük komutanlarından darbeye iştirak edip müebbet hapis cezası alanlar olduğunu, <b>bu komisyona verilen ifadelerin manipüle edildiğini</b> açıkladılar.</p>
<p class="p1">2006-2014 yılları arasında harp okullarından atılan veya istifaya zorlanan askeri öğrenci sayısı Cumhuriyet tarihi boyunca atılan ve ayrılan öğrenci sayısından daha fazlasına tekabül ediyor.</p>
<p class="p1"><b>Ebu Gureyb Gibi </b></p>
<p class="p1">İşte tam da bu noktada bu işkencelerin, tıpkı Ebu Gureyb Hapishanesi meselesinde olduğu gibi <b>“münferit aksaklıklar”</b> mı yoksa <b>“sistematik, örgütlü ve planlı işkenceler”</b> mi olduğunun ayrımını dürüstçe yapmak gerekiyor. Öte yandan insanlığa ve askerliğin onuruna sığmayacak şekilde bu eylemlere karışanlara yönelik herhangi bir ceza verilip verilmeyeceği meselesi, Türk Milleti açısından tarihi sorumluluğun ve vicdani yükün yerine getirilip getirilmeyeceğini belirleyecek.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/fetonun-iskence-mangalari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’nin Kader Ayı: Ağustos</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/turkiyenin-kader-ayi-agustos/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/turkiyenin-kader-ayi-agustos/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceyhun BOZKURT]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Aug 2019 12:00:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12052</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye tarihi günlerinden geçiyor. Ağustos ayı bu açıdan önemli bir dönemeç gibi duruyor. Bir tarafta ABD’nin yaptırım tehdidi varken öbür yandan Suriye’nin geleceği açısından çok etkili hale gelen Astana üçlüsü Türkiye’de bir araya gelecek. Yine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ev sahipliğinde Rusya, Almanya ve Fransa liderleri Suriye ve bölgesel sorunları görüşmek için bu ay sonu veya Eylül ayı başında buluşacak. Sıcak günlerden geçiyoruz. Özellikle S-400’lerin ilk partisinin tüm parçalarının Türkiye’ye getirilmesiyle başlayan yeni bir dönemeç karşımızda duruyor. Farkındaysanız Türkiye’de S-400 meselesi sadece bir savunma sistemi olarak algılanmadı. Türk kamuoyu bu tartışmayı “kutup mu değiştiriyoruz” perspektifinden ele aldı. Haksız da sayılmazdı. Çünkü Türk-Amerikan ilişkilerindeki gerilim sadece bu sistem meselesiyle bağlantılı değil. Mesele ABD’nin liderliğindeki NATO’yla ilişkiler kapsamında da değerlendirilip, Türkiye’nin bölgesindeki birçok probleme de yansır hale geldi. Örneğin S-400 konusunda gerilim yaşadığımız ABD ve müttefikleri ile; &#8211; Suriye’nin kuzeyindeki PYD terör örgütünün işgaline verilen destek vermeleri, &#8211; Doğu Akdeniz’de Türkiye ve KKTC’nin meşru taleplerine bakış açısı, &#8211; Ege’de Yunanistan’ın gayri meşru talepleri, &#8211; PKK terör örgütüyle FETÖ terör ve casusluk örgütüyle mücadele, &#8211; Ermeni meselesi, &#8211; Bağımsız bir ekonomik sistem gibi konularda karşı karşıyayız. Oysa Türkiye, bu karşı karşıya olduğu ülkelerin hemen hemen hepsiyle NATO’da müttefik. Ancak müttefiklerimiz, müttefik hukuku uygulamak yerine Türkiye’nin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye tarihi günlerinden geçiyor. Ağustos ayı bu açıdan önemli bir dönemeç gibi duruyor. Bir tarafta ABD’nin yaptırım tehdidi varken öbür yandan Suriye’nin geleceği açısından çok etkili hale gelen Astana üçlüsü Türkiye’de bir araya gelecek. Yine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ev sahipliğinde Rusya, Almanya ve Fransa liderleri Suriye ve bölgesel sorunları görüşmek için bu ay sonu veya Eylül ayı başında buluşacak.</p>
<p>Sıcak günlerden geçiyoruz. Özellikle S-400’lerin ilk partisinin tüm parçalarının Türkiye’ye getirilmesiyle başlayan yeni bir dönemeç karşımızda duruyor. Farkındaysanız Türkiye’de S-400 meselesi sadece bir savunma sistemi olarak algılanmadı. Türk kamuoyu bu tartışmayı “kutup mu değiştiriyoruz” perspektifinden ele aldı. Haksız da sayılmazdı. Çünkü Türk-Amerikan ilişkilerindeki gerilim sadece bu sistem meselesiyle bağlantılı değil. Mesele ABD’nin liderliğindeki NATO’yla ilişkiler kapsamında da değerlendirilip, Türkiye’nin bölgesindeki birçok probleme de yansır hale geldi. Örneğin S-400 konusunda gerilim yaşadığımız ABD ve müttefikleri ile;</p>
<p>&#8211; Suriye’nin kuzeyindeki PYD terör örgütünün işgaline verilen destek vermeleri,</p>
<p>&#8211; Doğu Akdeniz’de Türkiye ve KKTC’nin meşru taleplerine bakış açısı,</p>
<p>&#8211; Ege’de Yunanistan’ın gayri meşru talepleri,</p>
<p>&#8211; PKK terör örgütüyle FETÖ terör ve casusluk örgütüyle mücadele,</p>
<p>&#8211; Ermeni meselesi,</p>
<p>&#8211; Bağımsız bir ekonomik sistem</p>
<p>gibi konularda karşı karşıyayız. Oysa Türkiye, bu karşı karşıya olduğu ülkelerin hemen hemen hepsiyle NATO’da müttefik. Ancak müttefiklerimiz, müttefik hukuku uygulamak yerine Türkiye’nin haklarının gasp edilmesi, ülkemizin güvenliğinin tehdit edilmesi gibi eylemlerin içinde yer alıyor.</p>
<p>Örneğin ABD terör örgütü PYD’ye binlerce TIR’lık silah, mühimmat, askeri araç gereç teminine devam ediyor. Fransa terör örgütünün işgal ettiği bölgede korunması için her türlü çabayı gösteriyor, o bölgenin korumasında yer alıyor, ABD’nin oluşturmak için çabaladığı güçte yer alacağını beyan ediyor ve bu teröristlerin sözde temsilcilerini ülkelerinde üst düzeyde ağırlıyor.</p>
<p>Öbür yanda Doğu Akdeniz var… Türkiye, haklı olarak büyük hidrokarbon yataklarının olduğu bu bölgede kendi doğal haklarının tanınmasını talep ediyor ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin haklarının da korunması gerektiğinin altını çiziyor. Ancak ABD ve AB’nin oluşturduğu Batılı güçler tüm güçleriyle Rumların gayri meşru taleplerine boyun eğmemiz için elinden geleni yapıyor.</p>
<p>Ekonomi, FETÖ ile mücadelemiz vs. gibi ulusal güvenliğimizi ilgilendiren diğer konulardaki tutumları cabası. Özetle bütün bu sorunlar karşısında Türkiye adeta Batılı müttefikleri tarafından ötelenen, hakkı gasp edilen bir pozisyona sokulmak isteniyor ve nihai karara itiliyor. Türkiye hangi kararı verecek?</p>
<p>Kutup mu değiştirecek yoksa denge mi kurmaya çalışacak? Aktardığımız konularda ne gibi gelişmeler yaşanacak veya yaşanabilir? Bütün bu ve benzeri soruların yanıtlarını bulmak için tek tek son gelişmeler ışığında süreci irdelememiz gerekecek. İrdelemeye başlayalım:</p>
<p>Suriye</p>
<p>Olayların başlangıcı: Bölgenin enerjisini neredeyse 7 yıldır tüketen bir ülke Suriye… Çok şey yazıldı çizildi. Özellikle Batılı devletlerin lideri pozisyonundaki ABD açısından küresel politikalarına göre şekillenen bir Suriye politikası vardı.</p>
<p>Hep vurguluyoruz. Avrasya coğrafyasını kontrol etmeyi amaçlayan ABD açısından Afganistan’ın ve Irak’ın işgali de, İran’a ve Türkiye’ye yönelik vekalet savaşlarının arkasında olmak da, Suriye’deki karışıklık da bu küresel politikanın bir parçasıydı.</p>
<p>Bu küresel politika, Avrasya coğrafyasını ele geçirip dünyanın kalbini kontrol etmeyi amaçlıyordu. Stratejinin mimarı olan Nicholas Spykman stratejisinin adına Kenar Kuşak (RIMLAND) adını vermişti. Spykman’a göre, “Kenar Kuşak ülkelerine hâkim olan Avrasya’ya hükmeder, Avrasya’ya hükmeden dünyanın kaderini kontrol eder”di. İşte Suriye, saydığımız ülkelerle beraber bu hattaki önemli merkezlerden biriydi.</p>
<p>Suriye’de teröre odaklanma dönemi: Arap Baharı adı verilen ve hem Doğu Akdeniz’de istedikleri iktidar yapılanmasını oluşturmayı amaçlayan hem de bölgede İsrail’in elini rahatlatan süreçle beraber karışan ülkelerin en sonuncusu Suriye olmuştu.</p>
<p>2011 yılının Mart ayında başlayan olayların başlangıcında Türkiye ilk başta müttefiklerinin politikaları ile uyumlu hareket etmeyi tercih etti. Ankara, Şam yönetimiyle diplomatik ilişkiyi sonlandırdı, silahlı muhalefeti desteklemeye başladı. Özellikle 15 Temmuz öncesinde TSK ve Dışişleri Bakanlığı’nda hakim olan askeri ve diplomasi bürokrasisi, bu politikanın merkezinde yer almıştı.</p>
<p>Olayların başlangıcından yaklaşık 1,5 yıl sonra KCK terör örgütlenmesinin Suriye ayağı PYD’nin belli bölgeleri ele geçirmesi alarm zillerini çaldıran ilk gelişme oldu. Ancak aktardığımız bürokrasi ve bu bürokrasiyle uyumlu çalışan medyanın propaganda mekanizması çerçevesinde Türk devletini PYD terör örgütüyle masaya bile oturtmaya kalktılar. Ancak içeride oluşan milli direnç mekanizması bunun devamına izin vermedi.</p>
<p>Ardından DEAŞ/IŞİD ve PYD’nin ortaklığıyla Suriye’nin kuzeyinde adım adım oluşturulmaya çalışılan ABD/İsrail koridorunun parçalarını birleştirme saldırıları, son olarak da Ayn el-Arap (Kobani) üzerinden Türkiye içinde kalkışma provası yapılması Ankara’nın Suriye politikasında bazı değişiklikler gerçekleşmesine neden oldu.</p>
<p>Aynı dönemde DEAŞ/IŞİD’in bu ülkenin kuzeyinde işgal ettiği bölgelerden Türkiye sınırındaki kentlere ve büyükşehirlerde sivilleri hedef alan saldırılarını artırması da bu kararda etkili oldu. Türkiye, Suriye meselesinin demokratik çerçevede çözülmesi politikasını devam ettirmeye devam etmekle beraber bu süreçten sonra artık yurt içinde ve sınırının hemen öte tarafındaki terör yuvalarına odaklanmaya başladı.</p>
<p>Kırılma noktası 15 Temmuz: Bu süreçte adeta Türk devleti içinde bir mücadele başlıyor. Örneğin Türkiye’nin desteklediği silahlı muhalefete yönelik ayrıştırıcı bir politika izlendi. Yine aynı şekilde Türkiye destekli silahlı muhalefet PYD ve DEAŞ terör örgütlerine ezdirildi. Bu yıkıcı politikada, TSK içine sızan FETÖ militanlarının etkisi oldu. Örneğin Şehit Ömer Halisdemir tarafından 15 Temmuz gecesi etkisiz hale getirilen FETÖ militanı Semih Terzi’nin o dönem komutasında bulunan bölgede çok sayıda ÖSO mensubu, DEAŞ militanlarına kurban edildi.</p>
<p>Yine Türkiye ile Rusya’yı bölgede karşı karşıya getirmek için uçak düşürme olayı gerçekleştirildi. 24 Kasım 2015 tarihindeki olaydan sonra iki ülke adeta savaşın eşiğine gelmişti.</p>
<p>Yine de Türk devletinin milli unsurlarına, PKK/PYD terör devletini, bölünmenin ilk adımı özerkliği, yıkım koridorunu, içerideki teslimiyeti kabul ettiremediler.</p>
<p>Bu nedenle son bir darbe indirmeleri ve Türkiye’yi tam teslim almaları gerekiyordu. 15 Temmuz saldırısı bu zeminde gerçekleşti. Öncesinde bütün terör örgütlerini aktifleştirmişler ve bir kaos ortamı oluşturmuşlardı. 15 Temmuz gecesinde de FETÖ terör ve casusluk örgütlenmesiyle son darbeyi indirmeye çalıştılar. Başaramadılar.</p>
<p>Türk devleti ve milleti direndi ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir darbe girişimi püskürtülmüş oldu. Bundan sonra denge değişti. Türkiye arka arkaya Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatlarını gerçekleştirdi. Astana birlikteliğinde başat güç olarak bölge ülkeleriyle iletişimi güçlendirdi. Suriye’de adım adım çözüme ilerlenmesinde Astana üçlüsünün işbirliği çok etkili oldu. Suriye’de artık sadece İdlib, Münbiç ve Fırat’ın doğusunda çözülmesi gereken bir düğüm kaldı.</p>
<p>Ancak buraların çözümü de kolay olmayacak gibi görünüyor. Özellikle İdlib’in hem insani hem de güvenlik anlamındaki önemi ve Türkiye’ye olası etkileri, Rusya ve Türkiye ilişkilerini olumsuz etkilemese bile güvenlik ve dışişleri bürokrasilerini zorluyor.</p>
<p>Yine Fırat’ın doğusuna yönelik eli kulağında olduğu belirtilen operasyon da yine bölgedeki denklemi olumlu yönde değiştirecek türden.</p>
<p>Astana Üçlüsü Buluşacak</p>
<p>İşte çok kısa özetiyle aktardığımız süreçte, Ağustos ayı önemli bir viraj gibi… Astana Üçlüsü Türkiye, Rusya ve İran liderlerinin, İdlib ve PYD terör örgütünün işgalindeki topraklar gündemiyle bu ay Türkiye’de toplanacağı açıklandı. Tarih henüz belirlenmedi.</p>
<p>Ancak toplantıda çıkacak kararların, Suriye’nin geleceği ve Türkiye’nin güvenliği açısından önemli olacağı aşikar. Üç lider en son biraraya geldiğinde İdlib’te mutabakatın önü açılmış, hemen arkasından Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Rusya lideri Vladimir Putin Soçi’de biraraya gelerek mutabakata imza atmıştı. Son Astana zirvesinde Fırat’ın doğusundaki ABD destekli terör örgütü PYD’nin işgali de hedef alınmıştı.</p>
<p>Dört Lider İstanbul’da</p>
<p>Suriye’yi Görüşecek</p>
<p>Yine ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Rusya, Almanya ve Fransa liderlerine ev sahipliği yapacağı bir zirve daha yapılacağı açıklandı. Bu dörtlü, ya Ağustos ayı sonu ya da Eylül ayı başında İstanbul’da bir araya gelecek.</p>
<p>Dört lider bu buluşmaların ilkinde 27 Ekim 2018 tarihinde yine İstanbul’da buluşmuştu. Bu buluşmanın ana gündeminin de Suriye olacağı belirtiliyor.</p>
<p>Özetle, İstanbul’da yapılması planlanan iki zirveyle Suriye meselesi bütün boyutlarıyla irdelenecek.</p>
<p>ABD Yaptırımları</p>
<p>Yine bu ay, ABD’nin S-400’lerden dolayı gündemde tutmaya çalıştığı yaptırımlarla ilgili önemli gelişmeler olabileceği belirtiliyor. S-400 hava savunma sistemlerinin ilk aşaması, Ankara Mürted Üssü’ne getirilmesiyle tamamlanmıştı. Toplam 30 uçakla getirilen S-400 sisteminin ikinci grup malzemelerinin de ilerleyen günlerde veya aylarda yine Ankara Mürted Üssü’ne getirileceği belirtiliyor.</p>
<p>Türkiye’nin kararlılığı neticesinde S-400’lerin gelmesini engelleyemeyen Washington’da şimdi tartışılan konu, yaptırımların olup olmayacağı. Pentagon’daki “şahin kanat” ve onların yönetimdeki paydaşları sessizliklerini korurken Washington’daki bir başka kesim, Türkiye ile ipleri koparmak bir yana “Aman Rusya’ya kaptırmayalım” derdindeler. Ancak yine de deyim yerindeyse kuyruğu dik tutma çabalarını sürdürüyorlar.</p>
<p>Örneğin Trump, senatör Lindsey Graham’ı görevlindirerek, “S-400’leri aktifleştirmeyin” talebini iletti. Aksi durumda yaptırım silahını kullanacaklarını belirttiler. Buna rağmen Ankara bu talebe dolaylı yoldan “ret” yanıtını verdi. Cumhurbaşkanı, partisinin genel merkezinde Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda gündeme ilişkin yaptığı açıklamada S-400’lerin 2020 yılı Nisan ayında aktifleştirileceğini açıkladı. Yani, Ankara Washington’a bir kez daha “Benim bu anlamda atacağım adımlara karışamazsın” mesajı yolladı.</p>
<p>Bu çerçevede, ABD’nin yaptırım kartını masaya sürüp sürmeyeceği merak edilirken, yumuşak bir yaptırım sürecinin düğmesine basılacağı yaygın kanaat. Çünkü sert yaptırımların Türkiye ile ipleri koparmak anlamı taşıyacağının bilincinde olan Amerikalı politika yapıcılar, özellikle Suriye, Irak, Doğu Akdeniz gibi konularda Türk devletini karşısına almanın ne olacağını hesap ediyora benziyor. NATO’nun da bu çerçevede hareket edeceği ve bir denge kurmaya çalışacağı kaydediliyor.</p>
<p>Doğu Akdeniz</p>
<p>Bir başka gerilim sahası da Doğu Akdeniz… Yunanistan’da yapılan seçimlerin ardından Kıbrıs’a giderek Rumlara destek veren yeni Yunan Başbakanı Kiriakos Mitsotakis, Türk ordusunu işgalci olarak tanımladı. Mitsotakis, Türkiye’yi sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin egemenlik haklarını ihlal etmekle suçlayarak, “herhangi bir Türk tahriği cevabını alacak” diye üst perdeden tehdit etmeye çalıştı. Tabii ki yanıt gecikmedi. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Başbakanı Ersin Tatar, Yunan Başbakanı’na jet hızıyla “Kıbrıs’ın gerçeklerini göremiyorlar. Kıbrıs da güya sadece bir halk vardır o da Rum halkı. Kıbrıs Türk halkının haklarından, çıkarlarından, menfaatlerinden ve hassasiyetlerinde haberleri yok gibi bir açıklama yaptılar ve Kıbrıslı Türkler olarak bizim bunlara olumlu bakmamız mümkün değildir. Biz yolumuza devam ediyoruz. Bu yolumuz da KKTC yoludur” yanıtını verdi.</p>
<p>KKTC Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay da, Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne resmi ziyaret gerçekleştiren Yunanistan Başbakanı Kiriakos Mitsotakis’in, açıklamalarını, “Yunanistan başbakanının açıklamaları çağ dışı.</p>
<p>Doğu Akdeniz’de yasa dışı faaliyet arıyorsa, Kıbrıslı Rumlar tarafından tek taraflı ve Türklerin haklarının gasp edildiği yapılan faaliyetlere baksınlar” dedi.</p>
<p>Ancak Yunanistan’ın ve Rumlar’ın, Türkiye’ye yaptırım silahı gösteren AB’yi de arkasına alarak yaptığı çıkışlar, Ağustos ayı içinde bu bölgede de gerilimin tırmanacağının göstergesi. Buna rağmen Türkiye’nin kararlılığı kesin.</p>
<p>Doğu Akdeniz’de bir adım geri atılmayacağını gösteren gelişmeler yaşanıyor. Özellikle ilerleyen dönemlerde Münhasır Ekonomi Bölgesi ile ilgili bazı kararlar gündeme getirilebilir. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın bu yönde çalışmalar yapması ve bu konuyu gündeme getirmesi, bu gelişmeye işaret olarak yorumlanıyor. Tabiri caizse macun artık tüpten çıktı.</p>
<p>Ağustos ayındaki sıcaklığı ve önemli ayrıntıları, Eylül sayısında değerlendirmeye devam edeceğiz.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/turkiyenin-kader-ayi-agustos/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Doğu Akdeniz ve Çin</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dogu-akdeniz-ve-cin/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dogu-akdeniz-ve-cin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Evren Ağaçlı]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Aug 2019 11:55:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12047</guid>

					<description><![CDATA[Bölgedeki yatırımları dikkate alındığında Çin’in diğer ülkelerle olan ticari ilişkilerinin daha da gelişmiş olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor. Bu da Türkiye’yi diğer ülkelere karşı biraz geri planda tutuyor. İki ülke arasında daha da geliştirilecek ve “kazan-kazan” şeklinde Türkiye ve Çin’e katkı yapacak ticari ilişki, bölgedeki dengeyi yüzde 100 olmasa bile önemli oranda ülkemizin lehine dönüştürebilir. &#160; ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi (USGS-US Geological Survey) tarafından yayımlanan raporda, Kıbrıs, Lübnan, Suriye ve İsrail arasında kalan bölge olan Levant Havzası’nda 3,45 trilyon metreküp (122 trilyon kübik feetlik) doğalgaz ve 1,7 milyar varil petrol bulunduğu yazılmıştı. Bu tahmin dünyanın en büyük doğalgaz yataklarından birinin Doğu Akdeniz’de bulunduğuna işaret etmişti. Sonraki araştırmalarla ortaya konan rakamların doğru olması durumunda bu rezervin, Türkiye’nin yaklaşık 572 yıllık, Avrupa’nın ise 30 yıllık doğal gaz ihtiyacını karşılayabilecek seviyede olduğu anlaşılmakta. Diğer yandan, hem petrolün hem de doğal gazın varlığına işaret ettiği gibi, geleceğin enerji maddesi olarak da ifade edilen gaz hidrat yatakları Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) tespitlerine göre Karadeniz’in yanı sıra Doğu Akdeniz’de de bulunmaktadır. 3 bin kilometrekarelik bir gaz hidrat yatağının ABD’nin 30 yıllık enerji ihtiyacını karşılayabildiği belirtilmektedir. Bölgedeki Tüm Aktörlerle Temasta Böyle bir zenginliğin tespit edilmesinin ardından Doğu Akdeniz, dünyadaki tansiyonu en yüksek bölgelerden biri haline geldi. Dünya &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bölgedeki yatırımları dikkate alındığında Çin’in diğer ülkelerle olan ticari ilişkilerinin daha da gelişmiş olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor. Bu da Türkiye’yi diğer ülkelere karşı biraz geri planda tutuyor. İki ülke arasında daha da geliştirilecek ve “kazan-kazan” şeklinde Türkiye ve Çin’e katkı yapacak ticari ilişki, bölgedeki dengeyi yüzde 100 olmasa bile önemli oranda ülkemizin lehine dönüştürebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi (USGS-US Geological Survey) tarafından yayımlanan raporda, Kıbrıs, Lübnan, Suriye ve İsrail arasında kalan bölge olan Levant Havzası’nda 3,45 trilyon metreküp (122 trilyon kübik feetlik) doğalgaz ve 1,7 milyar varil petrol bulunduğu yazılmıştı.</p>
<p>Bu tahmin dünyanın en büyük doğalgaz yataklarından birinin Doğu Akdeniz’de bulunduğuna işaret etmişti.</p>
<p>Sonraki araştırmalarla ortaya konan rakamların doğru olması durumunda bu rezervin, Türkiye’nin yaklaşık 572 yıllık, Avrupa’nın ise 30 yıllık doğal gaz ihtiyacını karşılayabilecek seviyede olduğu anlaşılmakta.</p>
<p>Diğer yandan, hem petrolün hem de doğal gazın varlığına işaret ettiği gibi, geleceğin enerji maddesi olarak da ifade edilen gaz hidrat yatakları Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) tespitlerine göre Karadeniz’in yanı sıra Doğu Akdeniz’de de bulunmaktadır.</p>
<p>3 bin kilometrekarelik bir gaz hidrat yatağının ABD’nin 30 yıllık enerji ihtiyacını karşılayabildiği belirtilmektedir.</p>
<p><strong>Bölgedeki Tüm Aktörlerle Temasta</strong></p>
<p>Böyle bir zenginliğin tespit edilmesinin ardından Doğu Akdeniz, dünyadaki tansiyonu en yüksek bölgelerden biri haline geldi. Dünya deniz ticaretinde de önemli yeri olan Doğu Akdeniz, sadece bölge ülkelerinin değil aynı zamanda küresel güçlerin de birbiriyle güç mücadelesi yaptığı bir saha durumunda.</p>
<p>Büyük güçlerin, bölgesel güçlerle birlikte hakimiyet mücadelesi verdiği Doğu Akdeniz’de dünyadaki üç küresel güçten Çin Halk Cumhuriyeti’nin olmadığını düşünmek ise doğru okuma yapılmasını engelleyecektir.</p>
<p>Peki Çin bölgede hangi politikayı izliyor?</p>
<p><strong>Pekin Bölgedeki Tüm<br />
Ülke ve Güçlerle Temasta</strong></p>
<p>Pekin yönetiminin bölgedeki tavrı, dünyanın diğer bölgelerindeki gibi herkesle iyi ilişki kurma şeklinde. Çin, Doğu Akdeniz’de konumunu güçlendirme politikaları çerçevesinde Türkiye ile iyi bir iletişim kurmaya çalışırken öbür yanda ülkemizin gerilim yaşadığı İsrail, Mısır ve Kıbrıslı Rumlarla da ilişkilerini geliştirmeye çalışıyor.</p>
<p>Pekin yönetimi ayrıca Şam yönetimi ve Filistinlilerle de temas halinde. Yani Pekin, bölgede kendi aralarında kavgalı olan tüm aktörlerle bir şekilde farklı seviyelerde de olsa diyaloğunu korumaya, geliştirmeye çalışıyor.</p>
<p><strong>Çin’in Yöntemi<br />
Askeri Değil Ticari İlişki</strong></p>
<p>Pekin yönetimi, Doğu Akdeniz’deki varlığını güçlendirmek için ABD ve Rusya gibi askeri yöntemler yerine ticari yöntemleri tercih ediyor.</p>
<p>Özellikle askeri olarak ABD’yi tahrik edici faaliyetlerden özenle kaçınırken, ekonomik olarak etki alanını tüm dünyaya yaymaya çalışmakta, barışçıl yollardan dünya okyanus ve denizlerinde hakimiyet kurmaya çalışmakta.</p>
<p>Bu faaliyetler içerisinde en çok dikkat çeken girişim ise, Çin’i Asya, Afrika ve Avrupa ile ekonomik olarak birbirine bağlamayı amaçlayan “Deniz İpek Yolu” projesidir.</p>
<p><strong>İsrail’in Hayfa Limanı<br />
Anlaşması ABD’yi Rahatsız Etti</strong></p>
<p>Çin için Doğu Akdeniz bu projede özel bir öneme sahip. Yunanistan’ın Pire Limanı’nı 2008 yılından beri kullanmakta olan Çinli firmalar, 2015 yılında İsrail ile yapılan 2 milyar dolarlık anlaşma doğrultusunda Hayfa Limanı’nın 25 yıl süreyle işletilmesini de aldı.</p>
<p>Ayrıca, İsrail ile Ashod Limanı’nın kullanımı için de anlaşmaya varıldı. Ancak, Hayfa Limanı ABD donanmasının Doğu Akdeniz’de kullandığı limanlardan biri olduğu için, ABD’nin baskısıyla İsrail, Çin ile yapılan anlaşmaları gözden geçirmeye karar verdi.</p>
<p><strong>İsrail ile Teknoloji İşbirliği</strong></p>
<p>Bu karara rağmen İsrail yönetimi, Çin ile özellikle yüksek teknoloji transferi konusunda yakın işbirliği içinde çalışıyor. Çin’deki hava ve su kirliliğini önleme amacıyla 2030’a kadar yapılacak olan projelere 2,3 trilyon dolar ayıran Çin hükümeti, bu projelerdeki ana ortağını İsrailli firmalar olarak belirlemişti.</p>
<p>İki ülke arasında savunma sanayi alanında da yakın işbirliği mevcut olduğunu söylemek mümkün.</p>
<p><strong>Çin’in Doğalgaz İthalatı<br />
İçin Oluşturduğu Blok</strong></p>
<p>Çin, İsrail için büyüyen bir yüksek teknoloji ve çevre teknolojileri pazarı olurken Doğu Akdeniz havzasında İsrail’in başını çektiği Güney Kıbrıs, Mısır ve İsrail triosu, Çin için doğalgaz ithalatının çeşitlenmesine yardımcı olacak bir blok olmaktadır. (Selim Han Yeniacun, “Çin’in Kuşak Yol projesinde İsrail’in konumu”, Anadolu Ajansı, 6 Eylül 2018)</p>
<p>Özetle, Çin-İsrail ilişkileri ile ilgili şunu vurgulamak gerekiyor: Bir Kuşak Bir Yol Projesi kapsamında İsrail kilit ülke olarak gözüküyor.</p>
<p><strong>Çin &#8211; Yunanistan</strong></p>
<p>Çin, Türkiye’nin Doğu Akdeniz mücadelesindeki rakiplerinden Yunanistan ile de ticari ilişkilerini her geçen gün geliştirmekte. Hatta Yunanistan’ı Bir Kuşak Bir Yol Girişimi kapsamında İsrail’in yanında bir diğer kilit bir ülke olarak görüyor.</p>
<p>Örneğin büyük kısmını deniz yoluyla yaptığı Avrupa’ya yönelik ihracatın çıkış noktası olarak Pire Limanı’nı belirledi. 2009 yılında 35 senelik işletme hakkını aldığı limana büyük yatırımlar yapan Çin yönetimi, sayesinde Pire Limanı dünyanın en büyük 30. limanı haline gelecek.</p>
<p>Yunanistan ile Çin arasındaki ilişki, deniz ticareti alanında da kendini gösteriyor. Bugün deniz yoluyla taşınan Çin ürünlerinin yüzde 60’ı Yunan gemileri ile taşınmaktadır. Ticaretinin yüzde 85’ini deniz yoluyla yapan Çin için Yunan gemileri çok önemlidir.</p>
<p><strong>Çinliler Yunanistan’tan<br />
Mülk Almaya Başladı</strong></p>
<p>Bu arada ilginç bir ayrıntı da, Yunanistan’da emlak fiyatları düşmeye devam ederken, 850 Çinli vatandaş 310 milyon dolar değerinde mülk satın alarak iç sınır kontrollerini ortadan kaldıran 26 Avrupa ülkesinde seyahat etmelerine olanak sağlayan ‘Altın Vize’ sahibi oldu. Bir devlet ekonomik kalkınma ajansı olan Enterprise Greece’e göre, Altın Vizeler ile Atina 500 milyon dolardan fazla gelir elde etti.</p>
<p>Yine, yeni dönemde Yunanistan, Pekin’in Asya Altyapısı Yatırım Bankası’na üyelik için başvurdu. Geçen yılın Kasım ayında Atina yönetimi, Çin’in 16 Doğu ve Orta Avrupa ülkeleri ile gerçekleştirdiği yıllık zirvesine bir heyet gönderdi. Mayıs ayında iki ülke yönetimleri, yatırım ve ticaret anlaşmalarına rehberlik etmek için üç yıllık bir eylem planı imzaladı.</p>
<p>Çin’in bu ülkeye yaptığı büyük çaplı yatırımlar, Yunanistan’daki Atlantik sistemi ile daha yakın ilişkileri savunan kesimlerde rahatsızlık yarattı. Yunan basınında sık sık “Yunanistan’da Çin istilası” tarzı haberler artış gösterdi.</p>
<p><strong>Çin- Güney Kıbrıs Rum Kesimi</strong></p>
<p>Yunanistan ile iyi ilişkiler kuran Çin, bu ilişkinin benzerini Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile de geliştirmekte. Rumlar, Doğu Akdeniz’deki yeraltı kaynaklarının paylaşımı konusunda Çin gibi küresel bir gücün kendisini desteklemesini çok önemsemekte. Aslında Rum konusunda düşeceğimiz özet not şu: Çin’in Yunanistan ile ilişkisi olduğu müddetçe Rumlarla da ilişkisi olumlu bir seyir izleyecektir.</p>
<p><strong>Çin- Mısır İlişkileri</strong></p>
<p>Çin’in Doğu Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerle ticari ilişkisini geliştirmeye bir örnek de Mısır.</p>
<p>Özellikle Süveyş Kanalı etrafında ciddi yatırımlar yapan Çin’in bu ülke ile ilişkisi hükümetleri aşan, devletler arası bir ilişki olarak tanımlanabilir. Bu çerçevede yatırımlar günden güne artarak sürüyor.</p>
<p>Yine Çinli Golden Concord Group Limited (GCL) Mısır’da, 2 milyar dolarlık yatırım ile yıllık 5 GW üretim kapasitesine sahip olacak dikey-entegre bir güneş paneli fabrikası kurmak üzere bir mutabakat anlaşması imzaladı.</p>
<p>Bu iletişim, bölgedeki siyasi olaylara da etki yapıyor. Örneğin Mısır’ın, Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’ın bölgedeki etkinliğine karşı kurmaya çalıştığı Arap NATO’su çalışmalarından çekilmesinde, Çin ile iletişiminin güçlenmesinin ciddi bir etki yaptığı belirtiliyor.</p>
<p><strong>Suriye’nin Mimarı Çin Olabilir</strong></p>
<p>Doğu Akdeniz’deki meselenin düğümlendiği ülkelerin başında Suriye geliyor. Suriye’de batı destekli iç karışıklığın başlamasıyla birlikte Pekin yönetimi Beşar Esad’dan yana tavır alarak Şam Yönetimi’ne Rusya ile birlikte uluslararası kamuoyunda arka çıkan bir siyaset izledi.</p>
<p>Çin’in, Suriye yönetimine verdiği desteğin en önemli nedenlerinden biri de Suriye içinde faaliyet yürüten cihatçı Uygur Türklerinin varlığı. Şu an İdlib bölgesinde faaliyet gösteren ve Uygurlar’dan oluşan Türkistan İslam Partisi’nin geleceği Çin’in ulusal güvenliği açısından önemli bir sorun teşkil ediyor.</p>
<p><strong>Hayfa’nın Alternatifi<br />
Lazkiye Limanı mı Olacak?</strong></p>
<p>Bu güvenlik probleminin yanı sıra Çin’in Suriye’ye ile kurduğu ilişki diğer bölge ülkeleriyle kurduğu ilişki gibi ticari temel de yer alıyor. Suriye krizinin başından bu yana Esad yönetimine mali destekte bulunan Çin, “liman siyaseti” olarak nitelendirebileceğimiz politikasını Suriye’de de uygulamak istiyor.</p>
<p>Özellikle İsrail’in Hayfa Limanı ile ilgili anlaşmayı gözden geçirme kararından sonra Suriye’nin Lazkiye Limanı, Pekin yönetiminin ilgi alanına girdi. Suriye’nin altyapı çalışmalarına mali destek sözü veren Çin, Şam yönetimine bu ülkenin telekomünikasyon sistemini 2020 yılına kadar rehabilite etme sözü verdi.</p>
<p>Çin’in Suriye’nin yeniden imarı konusunda en aktif ülkelerden birisi olacağını söylemek, Pekin-Şam ilişkisinin geçmişine bakıldığında çok da hayalci bir tahmin olmayacaktır.</p>
<p><strong>Türkiye-Çin İlişkileri</strong></p>
<p>Gelelim Türkiye ile Çin arasındaki Doğu Akdeniz merkezli iletişime… Doğu Akdeniz’de yalnız bırakılmaya çalışılan Türkiye ile Çin ilişkileri için hayati öneme sahip desek yanılmış olmayız. Ankara’nın Batı dünyası ile yaşadığı gerilimlere paralel olarak Çin ile ilişkilerindeki gelişim dikkat çekici boyuta vardı.</p>
<p><strong>Türkiye’nin<br />
Üçüncü Ticaret Ortağı</strong></p>
<p>Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Temmuz ayı başında Pekin’e yaptığı ziyarette verilen görüntü de bu gelişimi gözler önüne serdi. Çin ile Türkiye arasındaki ilişkinin en önemli boyutunu ticaret oluşturuyor. Çin, 2018 yılı ticaret verilerine göre Türkiye’nin en büyük üçüncü ticari ortağı konumunda bulunuyor.</p>
<p>Bir Kuşak Bir Yol Girişimi kapsamında birçok Çinli firma Türkiye’de yatırım yapmak için araştırmalar da yapmakta. Yine aynı girişim çerçevesinde Çin mallarını Avrupa’ya ulaştırma açısından Türkiye kritik ülkelerden birisi durumunda.</p>
<p><strong>Olası Gerilim Alanı: Uygurlar</strong></p>
<p>Türkiye-Çin arasında ticari ilişkiler gelişirken sorun teşkil edecek konularda mevcut. Bunların başında Uygur meselesi gelmekte. Ankara geçmişe göre Uygur meselesinde daha iletişime yatkın bir dil kullanırken, özellikle Suriye’deki Uygurların geleceğinin ikili ilişkileri olumsuz etkilememesi için Ankara azami çaba gösteriyor.</p>
<p>Bu çerçevede gelişen ilişkinin Doğu Akdeniz’e yansımalarının olmaması mümkün değil. Sonuçta Türkiye, Doğu Akdeniz’in en önemli ülkelerinin başında geliyor. Yine Batı’ya karşı bir duvar olma özelliği de var. Bu da Çin’in de Türkiye ile, hele ki ABD ile bu kadar gerilim yaşadığı bir dönemde, ilişkilerini güçlendirmesine zemin oluşturuyor.</p>
<p><strong>Türkiye’den<br />
Doğu Akdeniz’de Çin’e Yeşil Işık</strong></p>
<p>Ankara’da Pekin’in Doğu Akdeniz’de işbirliğine soğuk değil. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Temmuz ayı içinde muhabirlerle yaptığı bir sohbette Doğu Akdeniz’de Rusya ve Çin gibi ülkelerle işbirliği olasılığının sorulması üzerine şu yanıtı vermişti:</p>
<p>“Petrol arama-üretim faaliyeti farklı, iletilmesi, taşınması farklı. Bulduktan sonra en kısa yoldan pazara ulaşması lazım. Doğu Akdeniz’deki gazların pazara en yakın, en ekonomik ulaşabileceği yer aslında Türkiye, Anadolu üzerinden ulaşabilir.</p>
<p>Diğer ülkelerle ortak çalışma konusuna gelince, Türkiye Petrolleri bazı şirketlerle zaten görüşme yapıyor, orada belki bazı adımlar da, ortak projeler de geliştirilebilir. Ama şimdiden tabii isimleri açıklamak doğru değil, ama bazı görüşmeleri Türkiye Petrolleri’nin var.”</p>
<p>Özetle Çin açısından Türkiye’de gerek Batı’ya geçiş noktası olması gerekse Doğu Akdeniz gibi önemli bir deniz ticaret yolunu tutması dolayısıyla işbirliği yapılacak önemli bir partner olarak gözüküyor.</p>
<p><strong>Çin Kimseden Vazgeçmez</strong></p>
<p>Bütün bu ilişkiler ağı düşünüldüğünde Doğu Akdeniz’deki yükselen gerilime karşın sürekli sağduyu mesajları yayınlayan Çin’in bu bölgede bir ülke lehine taraf olmasını beklemek çok gerçekçi olmayacaktır. Çin, bütün dünyada olduğu gibi bu bölgede de “kazan-kazan” politikası izlemekte. Yani Doğu Akdeniz için ne Yunanistan’dan, ne de Türkiye’den vazgeçer.</p>
<p><strong>Yapılması Gereken:<br />
Kazan-Kazan Politikası</strong></p>
<p>Ancak bu ülkenin bölgedeki yatırımları dikkate alındığında Çin’in diğer ülkelerle olan ticari ilişkilerinin daha da gelişmiş olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor. Bu da Türkiye’yi diğer ülkelere karşı biraz geri planda tutuyor.</p>
<p>İki ülke arasında daha da geliştirilecek ve “kazan-kazan” şeklinde Türkiye ve Çin’e katkı yapacak ticari ilişki, bölgedeki dengeyi yüzde 100 olmasa bile önemli oranda ülkemizin lehine dönüştürebilir.</p>
<p>Bunun için de Türkiye’nin Çin ile ilişkilerine stratejik bir perspektiften bakıp, plan yapması gerektiği gerçeği karşımıza çıkıyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dogu-akdeniz-ve-cin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emperyalist Kuşatma ve Direnen Türkiye</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/emperyalist-kusatma-ve-direnen-turkiye/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/emperyalist-kusatma-ve-direnen-turkiye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şevket Apuhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Aug 2019 11:44:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12045</guid>

					<description><![CDATA[AK Parti’ye oy vermemiz ya da vermememiz, Erdoğan’ın politikalarını tasvip etmemiz ya da bu politikaların karşısında olmamız, bugün karşımızda duran tehlikenin boyutları göz önünde bulundurulduğunda hiçbir anlam ifade etmemektedir. Türkiye’nin bu emperyalist kuşatmayı yarması için mücadele etmesi gereken en önemli cephe ekonomi cephesidir ve iktisadi olarak direnmemiz demek; vatan cephesinin bu kuşatmayı en sağlam şekilde göğüslemesi demektir. &#160; Tekerrür içinde olan tarih, içerisinde bulunduğumuz zaman diliminde bir kez daha Türk Devleti’nin emperyalizme karşı direnişine şahit oluyor. Şüphesiz bu saldırının en önemli ayağını ekonomik alanda görüyoruz. Dolayısıyla direniş de daha çok bu sahada öne çıkıyor. &#160; Belirtmeliyiz ki “Ekonomik islah” emperyalizm için her zaman önemli bir baskı aracı olmuştur. Bu içeride yapılan hatalar, atılan yanlış adımlardan bağımsız olarak karşımıza çıkan bir gerçektir. &#160; Türk ekonomisinin yapısal sorunları, haddinden fazla betonlaşması ya da teknoloji alanında gerekli yatırımları yapamaması, Türkiye’ye karşı ekonomik operasyonların yapılmadığı anlamına asla gelmez. &#160; 24 Ocak 1980 gününden beri Türkiye ne kadar büyük hatalar yaparsa yapsın, bugün geldiğimiz noktada bazı iktisadi hareketlenmelerin temelinde bu yanlışların değil; son zamanlarda artan ekonomik saldırıların yattığını tespit etmek zor değildir. Kaldı ki AB-D tarafından ekonomik kıskaca alınan Rusya ve özellikle İran örneği karşımızda dururken, aslında ekonomik operasyonların gerçekliğini ve boyutunu tartışmak bile yersizdir. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>AK Parti’ye oy vermemiz ya da vermememiz, Erdoğan’ın politikalarını tasvip etmemiz ya da bu politikaların karşısında olmamız, bugün karşımızda duran tehlikenin boyutları göz önünde bulundurulduğunda hiçbir anlam ifade etmemektedir. Türkiye’nin bu emperyalist kuşatmayı yarması için mücadele etmesi gereken en önemli cephe ekonomi cephesidir ve iktisadi olarak direnmemiz demek; vatan cephesinin bu kuşatmayı en sağlam şekilde göğüslemesi demektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tekerrür içinde olan tarih, içerisinde bulunduğumuz zaman diliminde bir kez daha Türk Devleti’nin emperyalizme karşı direnişine şahit oluyor. Şüphesiz bu saldırının en önemli ayağını ekonomik alanda görüyoruz. Dolayısıyla direniş de daha çok bu sahada öne çıkıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Belirtmeliyiz ki “Ekonomik islah” emperyalizm için her zaman önemli bir baskı aracı olmuştur. Bu içeride yapılan hatalar, atılan yanlış adımlardan bağımsız olarak karşımıza çıkan bir gerçektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türk ekonomisinin yapısal sorunları, haddinden fazla betonlaşması ya da teknoloji alanında gerekli yatırımları yapamaması, Türkiye’ye karşı ekonomik operasyonların yapılmadığı anlamına asla gelmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>24 Ocak 1980 gününden beri Türkiye ne kadar büyük hatalar yaparsa yapsın, bugün geldiğimiz noktada bazı iktisadi hareketlenmelerin temelinde bu yanlışların değil; son zamanlarda artan ekonomik saldırıların yattığını tespit etmek zor değildir. Kaldı ki AB-D tarafından ekonomik kıskaca alınan Rusya ve özellikle İran örneği karşımızda dururken, aslında ekonomik operasyonların gerçekliğini ve boyutunu tartışmak bile yersizdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir ülkenin iktisadi gücünü azaltmaya yönelik, başka güçler tarafından atılan her adım bir ekonomik operasyondur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Güven üzerine kurulu ekonomi sistemi, kendisine güven azaldıkça sallantıya girer ve ayakta durması yani kendini çevirmesi zorlaşır. Dolayısıyla bir ülkenin sosyal yapısına karşı, başka ülkeler/güçler tarafından eleştiri kisveli atılan her adım bir ekonomik operasyondur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Avrupa gazetelerinde ülkemiz hakkında her gün yayınlanan onlarca yalan haber, Trump’ın attığı tweetler ve Türkiye’nin diktatörleştiğine yönelik yazılan her yazı aynı zamanda ülkemize yönelik bir ekonomik operasyonun da önemli parçalarıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu tip yayınların başta turizm olmak üzere, Türk Ekonomisini zarara uğrattığı ortadır. Bunlara karşı koyacak bir mekanizma geliştirilmesi de ayrıca bir öneme sahiptir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ülkemiz toprak bütünlüğü başta olmak üzere, kendi çıkarları üzerinde hassaslaştıkça, Türkiye aleyhine atılan adımlar da sıklaşacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Suriye’de yürüttüğümüz askeri operasyonlarla terör koridorunun bağrına bir hançer gibi saplanmamız, hava savunma sistemi edinmek konusunda ki kararlılığımız ve nihayetinde S-400’lerin ilk parti teslimatlarının Türkiye’ye getirilmesi ve daha da önemlisi ulusal çıkarlarımız için geri adım atmayacağımızı göstermemiz, ülkemizi emperyalizmin açık hedefi haline getirmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öncelikle şunu çok iyi bilmeli ve idrak etmeliyiz: Bu bir vatan savunmasıdır. Bu Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsi bir meselesi ya da parti içi problemi değil; ülkemizin topyekûn bekasını ilgilendiren bir meseledir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>AK Parti’ye oy vermemiz ya da vermememiz, Erdoğan’ın politikalarını tasvip etmemiz ya da bu politikaların karşısında olmamız, bugün karşımızda duran tehlikenin boyutları göz önünde bulundurulduğunda hiçbir anlam ifade etmemektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türkiye’nin bu emperyalist kuşatmayı yarması için mücadele etmesi gereken en önemli cephe ekonomi cephesidir ve iktisadi olarak direnmemiz demek; vatan cephesinin bu kuşatmayı en sağlam şekilde göğüslemesi demektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ülkemiz; Merkez Bankası’nın bağımsızlığından başlayarak, kendisine dayatılan bütün neoliberal öğretileri masaya yatırmalı ve Türk ekonomisini bunlardan arındırmalıdır. Serbest piyasa bir yalandan ibarettir ve bu yalan Türkiye’ye ciddi mana da kan kaybettirmiştir.</p>
<p>Türkiye’nin uygulanabilecek ve mümkün olduğunca geniş bir kesimin mutabakatı ile oluşturulmuş yeni bir kalkınma planı ortaya koyması ve bu plan etrafında milli bir beraberlik oluşturması da hayati önem taşımaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu mesele iktidar, muhalefet ayrımı olmaksızın ele alınmalıdır. Bir kalkınma planı etrafında birleşmek ve bunu en önemli milli dava haline getirmek hem dışarıda hem içeride ekonomiye duyulan güveni arttıracaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türkiye önünde duran ve çıkış yolunu gösteren bir pratiğe de sahiptir. 1923-1938 yılları arasında uygulanan kamucu ekonomi ile 46 fabrika inşa edilmiş, bu politikalardan uzaklaşmamız sonucunda IMF, Kemal Derviş’in ekonomi yönetiminde 2002 yılında “15 günde 15 kanun”u meclisimize dayatabilmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Burada belirtmemiz gereken diğer önemli bir konuda Türkiye’nin kesinlikle IMF ile anlaşmaması gerekliliğidir. Zira IMF Türkiye’ye borç vermek için pusuda beklemekte, bu sayede Türkiye’yi Doğu Akdeniz ve Suriye/Irak’ta milli çıkarlarından uzaklaştırabilme amacı taşımaktadır. “IMF sadece düşük faizle borç veren bir kuruluştur, dış politikanız ile ilgilenmez” gibi itirazlara da tabiri caizse kanmıyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Devlet öncülüğünde, planlı ve programlı bir üretim devrimi gerçekleştirebilme stratejimiz kadar önemli diğer bir husus da bu stratejiyi destekleyecek dış politika ihtiyacıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türkiye, İran ve Irak’ın kurduğu üçlü mekanizmanın ne kadar etkili olduğu Barzani’nin sözde referandumunda ortaya çıkmış, bu üç devletin ortaklık yaptıkları halde bölgede ABD’nin planlarının büyük bir başarısızlığa uğrayacağı görülmüştür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aynı şekilde her konuda olduğu gibi savunma ihtiyaçlarımız konusunda da sürekli sorun çıkaran ve kendi çıkardığı sorunlar üzerinden Türkiye’yi aklı sıra cezalandırmaya yeltenen ABD’ye karşı Rusya ile sürdürülen ilişkiler önem kazanmış, Artan Batı kaynaklı tehdide karşı Rus silah sistemleri Türkiye’nin elini güçlendirmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şüphesiz Türkiye üzerine kurgulanan senaryoların esas panzehiri yüzde yüz milli üretim olmakla birlikte, şu an için Rusya’dan her ihtiyacımızı temin edebilecek ilişkiler kurmuş olmamız önemlidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ABD’nin ekonomik operasyonlarına karşı belki de en önemli karşı koyma alanı ise tarımdır. Zira gerek coğrafyamızın tarıma elverişli olması, gerek tarım sahasındaki kazancın geri dönüş hızının yüksek olması sebebiyle bu alana devletin hassasiyetle yaklaşması gerekmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sonuç olarak; Türk Milli Devleti emperyalist saldırılara karşı direnmektedir ve bu direnişin zaferle sonuçlanacağı muhakkaktır. Türk Milletinin ekonomiyle terbiye(!) edilemeyeceğini anladığında ise ABD için çok geç olacaktır. Zira yeni bir dünya kuruluyor ve Türkiye’de orada yerini alıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu yeni konumlanmanın ve değişen dengelerin içini bir üretim devrimiyle doldurduğumuzda, Türkiye’nin altını oymaya çalışan güçler pişman olacaklar; ancak biz bu devrimin itici gücü oldukları için kendilerine bir anlamda müteşekkir kalacağız.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/emperyalist-kusatma-ve-direnen-turkiye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İran’ın Yaptırım Paratoneri: Direniş Ekonomisi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iranin-yaptirim-paratoneri-direnis-ekonomisi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/iranin-yaptirim-paratoneri-direnis-ekonomisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yakup Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Aug 2019 11:42:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12042</guid>

					<description><![CDATA[Obama dönemindeki görece rahatlamaya rağmen, İran İslam Cumhuriyeti kendisini yıllardır hedef alan ve önümüzdeki yıllarda da karşılaşması muhtemel yaptırım silahına karşı 2014’te yeni bir ekonomik doktrin inşa etmeye karar verdi. Yeni ekonomik modelin adına “İktisadiye Mugavemeti” yani “Direniş Ekonomisi” denildi. İran, 1951 yılında başbakanlık koltuğuna oturan Muhammed Musaddık’ın İngiliz şirketleri tarafından işletilen İran petrollerinin millileştirilmesi hamlesi ile ambargolarla tanıştı. Musaddık’ın İngiliz-Amerikan ortak darbesi ile devrilmesi ile devam eden sömürü düzeni 1979 yılında gerçekleşen İslam devrimi ile son bulmuş oldu. İslam Devrimi’ne giden süreçte en önemli etkenlerin başında Şah döneminde uygulanan ekonomik politikalar şüphesiz etkili olmuştur. Gerçekleşen devrimin ardından ülkenin bütün kaynaklarının eşitlikçi bir anlayışla toplumun her kademesine yayılması İslam Devrimi’nin en önemli vaadi oldu. Yaptırımların Başlangıcı Ancak süreç pek de istenildiği şekilde ilerlemedi. 1979’daki İran Devrimi’nin zafere ulaşması ve ardından Tahran’daki Amerikan büyükelçiliğine yapılan baskın ve rehine krizi Tahran ve Washington arasındaki diplomatik ilişkileri durma noktasına getirdi. ABD, 1979’la beraber harekete geçerek Tahran’ın yeni rejimine karşı ilk yaptırımları uygulamaya koydu: Buna göre, İran’ın bu ülkedeki mal varlıkları dondurulmuş ve İran ile her türlü alım satım işlemleri yasaklanmıştı. Washington’un ikinci ambargo darbesi 1995’te yaşandı. Bu kez de hedefte İran petrolleri vardı. İran’ı, “terörizme doğrudan destek veren ülkeler” listesine alan ABD daha da ileri gitti &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Obama dönemindeki görece rahatlamaya rağmen, İran İslam Cumhuriyeti kendisini yıllardır hedef alan ve önümüzdeki yıllarda da karşılaşması muhtemel yaptırım silahına karşı 2014’te yeni bir ekonomik doktrin inşa etmeye karar verdi. Yeni ekonomik modelin adına “İktisadiye Mugavemeti” yani “Direniş Ekonomisi” denildi.</p>
<p>İran, 1951 yılında başbakanlık koltuğuna oturan Muhammed Musaddık’ın İngiliz şirketleri tarafından işletilen İran petrollerinin millileştirilmesi hamlesi ile ambargolarla tanıştı. Musaddık’ın İngiliz-Amerikan ortak darbesi ile devrilmesi ile devam eden sömürü düzeni 1979 yılında gerçekleşen İslam devrimi ile son bulmuş oldu. İslam Devrimi’ne giden süreçte en önemli etkenlerin başında Şah döneminde uygulanan ekonomik politikalar şüphesiz etkili olmuştur. Gerçekleşen devrimin ardından ülkenin bütün kaynaklarının eşitlikçi bir anlayışla toplumun her kademesine yayılması İslam Devrimi’nin en önemli vaadi oldu.</p>
<p><strong>Yaptırımların Başlangıcı</strong></p>
<p>Ancak süreç pek de istenildiği şekilde ilerlemedi. 1979’daki İran Devrimi’nin zafere ulaşması ve ardından Tahran’daki Amerikan büyükelçiliğine yapılan baskın ve rehine krizi Tahran ve Washington arasındaki diplomatik ilişkileri durma noktasına getirdi. ABD, 1979’la beraber harekete geçerek Tahran’ın yeni rejimine karşı <a href="http://www.orsam.org.tr/tr/truploads/yazilar/dosyalar/2013628_ozumsuzun.pdf"><u>ilk yaptırımları uygulamaya</u></a> koydu: Buna göre, İran’ın bu ülkedeki mal varlıkları dondurulmuş ve İran ile her türlü alım satım işlemleri yasaklanmıştı. Washington’un ikinci ambargo darbesi 1995’te yaşandı. Bu kez de hedefte İran petrolleri vardı. İran’ı, “terörizme doğrudan destek veren ülkeler” listesine alan ABD daha da ileri gitti ve İran ile petrol ticaretini durdurdu. ABD, dünya çapındaki diğer petrol şirketleriyle de irtibata geçerek İran petrol sanayisine yatırımlarını kesmeleri istedi. Aksi takdirde kendilerine de ticari yaptırım getirileceği uyarısında bulundu.</p>
<p>Mahmud Ahmedinejad’ın 2005’te İran Cumhurbaşkanı seçilmesiyle yaptırımlar daha da sertleştirildi. Seçimlerden üç yıl önce, dünya İran’ın nükleer programını keşfetmiş, Ahmedinejad bu programı daha da hızlandıracağını belirterek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin emirlerine boyun eğmeyeceğini açıklamıştı. 2006 ve 2008 yılları arasında ABD yaptırımlarını sertleştirmeye devam ederken, bu sefer de Birleşmiş Milletler‘in kısıtlamaları ve Avrupa Birliği’nin ekonomik yaptırımları devreye girmişti. Bankaların ve hükümet üyelerinin <a href="http://bilgestrateji.com/makale/BS2013-2/iranin-Ekonomi-Politikasi-ve-ikilemleri.pdf"><u>mal varlıkları dondurulmuş, mali ve finansal yaptırımlar</u></a> uygulanmış, silah ve petrol ambargosu da uygulanarak İran ekonomisi her yönden hedef alındı.</p>
<p>BM’nin 5 daimi üyesi ile İran arasında imzalanan nükleer anlaşma, Tahran’a karşı uzun yıllardır uygulanan- özellikle de Birleşmiş Milletler‘in 2006 ve 2010 yılları arasındaki yaptırımlarının kaldırılmasını sağladı. Bu nedenle ABD’de Obama dönemi varken, İran biraz daha rahat hareket etme imkanına kavuştu.</p>
<p>Ancak daha seçim kampanyası döneminde Tahran’ı hedef alan Donald Trump’ın ABD başkanı seçildikten sonra İsrail’i kollayan ve İran’ı hedef alan çıkışlarıyla yeni bir dönemin başlayacağını herkes tahmin ediyordu. Trump, şaşırtmadı ve ülkesinin imzaladığı KOEP’ten (Kapsamlı Ortak Eylem Planı) çekildi. Böyle İran, Washington yönetiminin ardı ardına gelen yeni ambargoları ile yüz yüze kaldı. Bu seferki saldırı bütün saldırılardan daha sertti.</p>
<p><strong>Direniş Ekonomisi Doktrini</strong></p>
<p>Obama dönemindeki görece rahatlamaya rağmen, İran İslam Cumhuriyeti kendisini yıllardır hedef alan ve önümüzdeki yıllarda da karşılaşması muhtemel yaptırım silahına karşı 2014’te yeni bir ekonomik doktrin inşa etmeye karar verdi. Yeni ekonomik modelin adına “İktisadiye Mugavemeti” yani “Direniş Ekonomisi” denildi. Bilimsel ele alındığında bu modelin bir dizi yöntemden oluştuğu söylenebilir. Bu ekonomik model ülke ekonomisinin iç dinamikleri ve üretim gücünü güçlendirmeye odaklı ve dış müdahalelere karşı ülke ekonomisinin direnç kabiliyetini artırmayı hedeflemektedir. İran, direniş ekonomisi ile bir kemer sıkma politikasının çok ötesinde özellikle ekonomiye karşı dış müdahaleleri etkisiz hale getirme amacını güttü, gütmeye de devam ediyor. Direniş ekonomisi, İran’ın petrole bağımlı ekonomik modeli reddederek üretime dayalı yeni bir anlayışı harekete geçirmiş durumda. Daha doğrusu hedef bu. Bu bağlamda alınan önlemlerde ülkede üretimi yapılan ürünlerin teşviklerle geliştirilmesi ve ithal ürünlerden çok daha ucuz iç piyasaya arz edilmesi sağlanmakta. Yerli üretimi mümkün birçok yabancı ürünün vergilerinde artış ile birlikte ülke içinde reklamları bile sınırlandırılmıştır.</p>
<p><strong>Kamu Odaklı Milli Kalkınma</strong></p>
<p><strong> </strong>İran ekonomi literatürüne 2014 giren yeni ekonomik politika 24 başlıktan oluşmakta. Bu maddeler incelendiğinde İran ekonomisinin teknolojiye odaklanması, özel sektörün teşviki, pazarda çeşitliliğin artırılması gibi başlıkların öne çıkarıldığı görülmekte. Bu ekonomik model özel sektörü de harekete geçirmeyi hedefler içerisine alsa da lokomotifin kamu olduğu bir modeli inşa etmeyi istemektedir. “Direniş Ekonomisi” modelinin Bazı başlıkları şöyle:</p>
<p>&#8211; Daha fazla yerli girdi ve temel ürünler üretimi (özellikle ithalatta), stratejik ürün ve hizmetlerin üretimine öncelik vermek ve sınırlı ve belirli ülkelere bağımlılığı azaltmak için ithal malların tedarikinde çeşitlilik yaratmak.</p>
<p>&#8211; Dünya ve bölgedeki ülkeler ile özellikle komşu ülkeler ile stratejik bağlarının geliştirilmesi ve işbirliği ve ortaklığın genişletilmesi, ekonomik hedefleri desteklemek ve uluslararası ve bölgesel örgütlerin kapasitelerinden faydalanmak için diplomasi kullanmak gibi eylemler ile direnişin gücü artırılmalı ve ülkenin ekonomik kırılganlıkları azaltılmalı.</p>
<p><strong> </strong>&#8211; Stratejik müşterileri seçmek, satış uygulamalarında çeşitlilik yaratmak, satışta özel sektöre yer vermek, petrokimya ve petrol ürünleri ihracatını artırmak.</p>
<p>&#8211; Vergi gelirlerinin payını artırarak devletin gelir sisteminin yeniden düzenlenmesi.</p>
<p>“Direniş Ekonomisi” modeli genel olarak incelendiğinde sorunların belirlenmesi konusunda oldukça yerinde tespitler içerdiği ve milli bir kalkınma modeli oluşturma hedeflediği söylenebilir.</p>
<p><strong>Hükümetler Değişecek Doktrin Değişmeyecek</strong></p>
<p>Önemli bir ayrıntı da Tahran, bu model üretim temelli politikalarını, hükümetler değişse bile değişmeyecek bir model olarak tasarladı ve yasalaştırdı. İran’da ekonominin dümenine oturacak her hükümet, Müesses Nizam’ın çizdiği sınırlar çerçevesinde ekonomik hamlelerini gerçekleştirmek durumunda. Bu yeni modelde petrole bağımlı model yerine her alanda mili üretim ile kalkınmanın hedeflendiği şeklinde özetlenebilir.</p>
<p>Sonuç olarak İran, oturtmaya çalıştığı bu ekonomik model ile, İran İslam Devrimi’nin vaatlerini yerine getirerek kendisini hedef alan ambargolara karşı direnmeyi hedeflemekte.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/iranin-yaptirim-paratoneri-direnis-ekonomisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yargıda Ankara Kriterleri</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yargida-ankara-kriterleri/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yargida-ankara-kriterleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jul 2019 08:38:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet Bakanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Feyzioğlu]]></category>
		<category><![CDATA[TBB]]></category>
		<category><![CDATA[yargı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11638</guid>

					<description><![CDATA[Adalet Bakanlığı, kapsamlı bir yargı reformu paketi için hukukçulardan, barolardan, hukuk kuruluşlarından görüş alıyordu. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 30 Mayıs 2019 tarihinde, Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi’nde, hazırlanan Yargı Reformu Strateji Belgesi’ni kamuoyuna açıkladı. Yargı Reformu Stratejisi Belgesi’nin 2 temel perspektifi, 9 amacı, 63 hedefi ve 256 faaliyeti özet olarak sunuldu. Salonda bulunan Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Fevzioğlu, reform paketini ayakta alkışladı. Bakanlığa ilettikleri görüşlerinin önemli bir kısmının reform paketinde yer aldığını belirterek, bu paket uygulamaya konulduğunda birçok sorunun çözüleceğine inandığını söyledi. TBB Başkanıyla birlikte, kırktan fazla baro başkanının toplantıya katılmış olması, reform paketinin güçlü bir desteğe sahip olduğunu gösteriyor. Yıllardır hukuk fakültelerindeki eğitim süresinin 5 yıla çıkarılması gerektiğini dile getiren Hamdi Yasa, bu isteğinin gerçekleşecek olmasından mutluluk duyduğunu söyledi. Yargı Reformu’na bütün medya büyük ilgi gösterdi, tartışma programlarında ele alındı. Ancak kısa bir süre sonra gündemden düşmeye başladı. Türkiye’de yargının gelişim ve değişim süreci, onlarca yıldır biriken sorunlar, adalete erişim konusunda yaşanan sıkıntılar, adalet beklentisi, Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin, toplumun bütün kesimleri tarafından enine boyuna tartışılmasını, (varsa) hataların ve eksikliklerin dile getirilmesini gerektiriyor. Adalet Bakanlığı’nın böyle bir reform paketi hazırlaması, kamuoyuna sunması, yargıda ciddi bir sorunun varlığının farkında olduğunu gösteriyor. Daha da önemlisi, bu sorunu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1">Adalet Bakanlığı, kapsamlı bir yargı reformu paketi için hukukçulardan, barolardan, hukuk kuruluşlarından görüş alıyordu. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 30 Mayıs 2019 tarihinde, Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi’nde, hazırlanan Yargı Reformu Strateji Belgesi’ni kamuoyuna açıkladı. Yargı Reformu Stratejisi Belgesi’nin 2 temel perspektifi, 9 amacı, 63 hedefi ve 256 faaliyeti özet olarak sunuldu.</p>
<p class="p1">Salonda bulunan Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Fevzioğlu, reform paketini ayakta alkışladı. Bakanlığa ilettikleri görüşlerinin önemli bir kısmının reform paketinde yer aldığını belirterek, bu paket uygulamaya konulduğunda birçok sorunun çözüleceğine inandığını söyledi. TBB Başkanıyla birlikte, kırktan fazla baro başkanının toplantıya katılmış olması, reform paketinin güçlü bir desteğe sahip olduğunu gösteriyor. Yıllardır hukuk fakültelerindeki eğitim süresinin 5 yıla çıkarılması gerektiğini dile getiren Hamdi Yasa, bu isteğinin gerçekleşecek olmasından mutluluk duyduğunu söyledi.</p>
<p class="p1">Yargı Reformu’na bütün medya büyük ilgi gösterdi, tartışma programlarında ele alındı. Ancak kısa bir süre sonra gündemden düşmeye başladı. Türkiye’de yargının gelişim ve değişim süreci, onlarca yıldır biriken sorunlar, adalete erişim konusunda yaşanan sıkıntılar, adalet beklentisi, Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin, toplumun bütün kesimleri tarafından enine boyuna tartışılmasını, (varsa) hataların ve eksikliklerin dile getirilmesini gerektiriyor.</p>
<p class="p1">Adalet Bakanlığı’nın böyle bir reform paketi hazırlaması, kamuoyuna sunması, yargıda ciddi bir sorunun varlığının farkında olduğunu gösteriyor. Daha da önemlisi, bu sorunu çözme iradesini ortaya koyuyor. Reform paketinde, yargının sorunları doğru teşhis edilmiş mi? Bu paket uygulamaya konulduğunda, toplumun farklı kesimlerinin adalet beklentisini karşılayabilecek mi? Reform paketini hazırlayanlar neyi amaçlıyor? Belirlenen hedefler, bu amaçları gerçekleştirebilir mi? Hatalar ve eksiklikler nelerdir? Aşağıda, bu sorulara cevap bulmaya çalışacağız?</p>
<p class="p1"><b>Türkiye’de Yargının Kısa Tarihçesi:</b></p>
<p class="p1">Türkiye’de yargı, 1961 Anayasasıyla kurgulanan askeri vesayet düzeninin en önemli unsurlarından biridir. Bu düzende, devletin bütün erklerine vasi tayin edilmiştir.</p>
<p class="p1">Yasama organına Anayasa Mahkemesi vasi tayin edilmiş, uygun görülmeyen kanunları iptal, siyasi partileri kapatma yetkisi verilmiştir. Yürütme organına da Milli Güvenlik Kurulu (MGK) vasi tayin edilmiş, iç ve dış siyaseti belirleme yetkisi verilmiştir. Yargıya da Hakimler Yüksek Kurulu (1961 AY.143.mad.) vasi tayin edilmiştir.</p>
<p class="p1">Bu vesayet düzeni, 1982 Anayasasıyla tahkim edilmiş, askerler için özel mahkeme kurulmuş, adliye mahkemelerinde yargılanmaları engellenmiş, HSYK’nın yetkileri artırılmıştır. HSYK sisteminde, HSYK’nan Yargıtay üyelerini, Yargıtay üyeleri de HSYK üyelerini seçtiği kapalı devre kast sistemi kurulmuştur. Hakim ve savcı kadroları, belli ideolojilere tahsis edilmiştir. Yargı, 1960, 1980, 28 Şubat darbelerine açıkça destek vermiş, 17-25 Aralık 2013’te hükümeti devirmeye teşebbüs etmiştir.</p>
<p class="p1">Türkiye birçok kez darbelere maruz kaldığı ve milyonlarca kişinin hak ve özgürlükleri ihlal edildiği halde Yargı, bu darbeleri gerçekleştirenlere soruşturma dahi açmamıştır. Hatta 1980 darbesini gerçekleştiren Kenan Evren aleyhinde iddianame düzenleyen Adana Savcısı Sacid Kayasu’yu meslekten ihraç etmiştir. 28 Şubat darbe sürecindeki sistematik hak ihlallerine destek vermek suretiyle, 24 milyon kişinin hak ve özgürlüklerinin ihlalinde başrol oynamıştır. Gerek askeri vesayet döneminde ve gerekse 2010-2014 tarihleri arasındaki FETÖ vesayeti döneminde, talimatla hareket etmiştir.</p>
<p class="p1">Yargı, sadece olağanüstü dönemlerde değil, olağan dönemlerde dahi hukuka uymamıştır. Yargıtay Başsavcısı, iktidarda bulunan Refah Partisi aleyhine kapatma davası açmış, Anayasa Mahkemesi de kapatma kararı vermiştir. Aynı şekilde 2008 yılında AK Parti aleyhine açılan kapatma davası, Anayasa Mahkemesi tarafından, sadece bir oy farkla reddedilmiştir. AK Parti’nin, vesayet sistemini değiştirme, demokratikleştirme girişimleri büyük bir dirençle karşılaşmıştır.</p>
<p class="p1">2010 yılında yapılan referandumla, HSYK’nın yapısı değiştirilmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin (oylama usulüne ilişkin) iptal kararıyla HSYK üzerindeki askeri vesayetin yerini FETÖ vesayeti almıştır. Bu süreç içinde, otuz yıldır devletin kılcal damarlarına sızan FETÖ’nün, kendilerine engel gördüğü çok sayıda kişiye kumpas kurduğu, tutuklattığı, mahkûm ettiği ortaya çıkmıştır.<span class="Apple-converted-space">  </span>2014 HSYK seçimleriyle FETÖ vesayeti de sona ermiştir. 15 Temmuz darbe teşebbüsünü takiben, beş bine yakın hakim ve savcı, KHK ile meslekten ihraç edilmiştir.</p>
<p class="p1">2016 yılının sonuna kadar, Türkiye’de bağımsız ve tarafsız bir yargıdan söz edemeyiz. Yargı, vesayet sisteminin bir unsuru olarak görev yapmıştır. Davaların yıllarca uzaması, basit şüphe ile tutuklama kararları verilmesi, yerel mahkeme kararlarının yarısından fazlasının bozulması, onananların çoğunun adil olmaması, yargıda köklü bir reformu zorunlu hale getirmiştir.</p>
<p class="p1">AB üyelik başvurusuyla birlikte, yargı sisteminde değişiklikler yapılmaya başlanmıştır. 2000 yılından itibaren birçok reform paketi uygulamaya konulmuştur. 2015 yılında kapsamlı bir Yargı Reformu paketi uygulamaya konulmuştur. Son yargı reformu, bu belgeye atıf yapmakta, bu paketin devamı olarak nitelemektedir.</p>
<p class="p1"><b>Yargı Reformu Strateji Belgesi</b></p>
<p class="p1">Cumhurbaşkanı tarafından kamuoyuna açıklanan Yargı Reformu Strateji Belgesi, iki kısımdan meydana geliyor. <b>Birinci kısmında</b>, Giriş (1-6), Hak ve özgürlüklere ilişkin temel perspektif (7-18), Avrupa Birliği perspektifi (19-24), Adalet sisteminin işleyişine ilişkin perspektif (25-35),<span class="Apple-converted-space">  </span>İkinci yargı reformu (2015 tarihli) belgesinin değerlendirilmesi (36-66), Belgenin hazırlık süreci (67-70), Kapsam (71-73), İzleme ve Değerlendirme (74-75), bölümlerinden oluşuyor.</p>
<p class="p1">Avrupa Birliği perspektifinde,<span class="s1"> “Türkiye’nin AB üyelik sürecine verdiği önemin altını çizmekte, AB üyeliğini stratejik bir hedef olarak korunduğu, katılım sürecine bağlılığını korunduğu” belirtilmektedir. </span>AB’nin kapattığı fasıllarından 23’üncüsü, yargı ve temel haklardı. AB’nin on altı faslı bloke etmesi, 14 fasıldan sadece birini kapatması, yeni fasıl açılmayacağını açıklaması, Yargıda AB reformlarının durması anlamına geliyordu.</p>
<p class="p1">Ancak Türkiye, AB ile her sorun yaşadığında, “Kopenhag Kriterlerini bir yana bırakır, Ankara Kriterleriyle yola devam ederiz” diyordu. Yargı ile ilgili fasıllar kapalı iken (AB ile müşterek bir çalışma olmadan) Türkiye’nin böyle bir reform paketi yayınlaması, “<b>Ankara Kriterlerini</b>” devreye soktuğunu gösteriyor.</p>
<p class="p1">Belgenin <b>ikinci kısmı</b>, 9 amaçtan ve bu amacı gerçekleştirmeye yönelik hedef ve eylemlerden oluşuyor.</p>
<p class="p1"><b>1. Amaç: </b>Hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi, (İfade özgürlüğü alanının genişletilmesi, AYM ihlal kararlarının yeniden yargılama yolunun açılması, Yargı mensuplarının insan haklarına ilişkin duyarlılığının ve farkındalığının artırılması için eğitim verilmesi)</p>
<p class="p1"><b>2. Amaç:</b> Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, (1.1 Atama ve terfilerde liyakate önem verilmesi, 2.2. Hakimlere coğrafi teminat sağlanması, 2.3 Yargı etiğinin güçlendirilmesi, 2.4 Mevzuat hazırlanırken ilgililerin sürece dahil edilmesi)</p>
<p class="p1"><b>3. Amaç: </b>İnsan kaynaklarının nicelik ve niteliğinin artırılması, (3.1 Hukuk eğitiminin niteliğinin artırılması, eğitim süresi ve başarı sıralamasının düzenlenmesi, 3.2 Hukuk mesleklerine giriş sınavı getirilmesi, 3.3 Hakim ve Savcı yardımcılığı müessesesi oluşturulması, 3.4 Mesleğe giriş ve meslek içi eğitimin geliştirilmesi)</p>
<p class="p1"><b>4. Amaç: </b>Performans ve verimliliğin artırılması, (4.1 HSK’da takip ve ölçüm merkezi kurulması, 4.2 Yargılamada hedef süre konulması, 4.3 (Çevre, İmar, Enerji gibi) Yeni ihtisas mahkemelerinin kurulması, 4.4 İstinaf mahkemesi sayısının artırılması, 4.5 Bilirkişilik sisteminin etkinliğinin ve verimliliğinin artırılması, 4.6 Elektronik tebligat yaygınlaştırılması, 4.7 Adliye olmayan yerlerde, havaalanlarında SEGBİS kurulması)</p>
<p class="p1"><b>5. Amaç:</b> Savunma hakkının etkin kullanımının sağlanması, (5.1 Avukatlığa girişte, hukuk mesleğine giriş sınavı getirilmesi, 5.2 Bazı davalarda zorunlu avukatlık, Bilgi belge temininde kolaylık sağlanması, 5.3 Belli bir süre avukatlık yapanlara hususi damgalı pasaport (yeşil pasaport) verilmesi)</p>
<p class="p1"><b>6. Amaç:</b> Adalete erişimin kolaylaştırılması ve adalet hizmetlerinden memnuniyetin artırılması, (6.1 Dava, istinaf, temyiz sürelerinin yeknesak hale getirilmesi, 6.2 Adli yardımın güçlendirilmesi, engellilerin, kadınların, yaşlıların, yabancıların adalete erişiminin güçlendirilmesi, 6.11 Tanıklığı zorlaştıran uygulamaların kaldırılması, adliyelerde tanık odaları açılması)</p>
<p class="p1"><b>7. Amaç: </b>Ceza adaleti sisteminin etkinliğinin artırılması, (7.1 Kovuşturma öncesi çözüm araçlarının güçlendirilmesi, Savcının takdir alanının genişletilmesi, bazı suçların anlaşmayla sonuçlandırılması, Kovuşturma mecburiyeti ilkesinin esnetilmesi, 7.2 Suç ve yaptırım dengesinin bütünüyle gözden geçirilmesi, HAGB’nın gözden geçirilmesi, Şiddet içermeyen bazı suçlarda, kadın ve yaşlılar için evde infaz uygulamasının getirilmesi, Bazı fiillerin suç olmaktan çıkarılması, 7.3 Mahkemelerin görev alanlarının yeniden düzenlenmesi, Asliye Ceza Mahkemesi’nin görevine giren bazı suçlarda basit yargılama usulünün getirilmesi, 7.4 Denetimli serbestlikte elektronik kelepçe, Hükümlü ve tutukluların yakınlarıyla görüntülü görüşebilmesi, 7.6 Koşullu salıverme süresi iyileştirilmesi, 7.7 Adli sicil arşivinin kendiliğinden silinmesi, 7.8 Bilişim suçları (siber suçlara) ilişkin soruşturma ve kovuşturmanın etkinliğinin artırılması ve makul sürede yargılamanın sağlanması)</p>
<p class="p1"><b>8. Amaç: </b>Hukuk Yargılaması ve İdari Yargılama sadeleştirilmesi, etkinliğinin artırılması, (8.1 Hukuk yargılaması basitleştirilecek, 8.4 Noterlerin tatilde görev yapması sağlanacak)</p>
<p class="p1"><b>9. Amaç: </b>Alternatif çözüm yöntemlerinin yaygınlaştırılması, (Arabuluculuk sisteminin yaygınlaştırılması) olarak özetleyebiliriz.</p>
<p class="p1">Reform paketindeki başlıklar, yargıdaki sorunların tespiti konusunda kapsamlı bir araştırma yapıldığını gösteriyor.</p>
<p class="p2"><b>Reform Paketindeki Amaçlar ile Hedefler Uyumlu mu?</b></p>
<p class="p1">Yargı Reformu Strateji Belgesi’nde sıralanan amaçlar, evrensel hukukun da son derece önem verdiği amaçlardır. Önemli olan bu amaçların nasıl gerçekleştirileceğidir. Strateji belgesinde, bu amaçların hangi yöntemlerle gerçekleştirileceği belirtilmiş. Bu araçların (hedeflerin) amaca uygun olup olmadığının üzerinde durmak, amaca uygun değilse, yeniden gözden geçirmek gerekiyor. Strateji belgesinde ayrıca amaçlara ulaşmak için çok sayıda hedef (araç) belirlendiğini görüyoruz. Bu hedeflerin her birinin, enine boyuna tartışılması gerekiyor. Ben burada beş örnekle yetineceğim.</p>
<p class="p1"><b>Hakim yardımcılığı: </b>Yargı reformunun en dikkat çeken hususlarından biri, hakim yardımcılığı kurumudur. Bu kurumla, hakimlerin iş yükünün azaltılmasının hedeflendiği anlaşılıyor. Böyle bir düzenleme, “yargılama hukuku” açısından sorunludur. Yargılama erkleri (iddia/savunma/yargılama) arasında hiyerarşi olmadığı gibi, yargılama makamında da hiyerarşi olmaz, olmaması gerekir.</p>
<p class="p1">Hakim yardımcılığı, hakimler arasında hiyerarşik bir düzeni çağrıştırmaktadır. Muhakeme hukuku açısından son derece önemli olan böyle bir konunun, bu kadar hukukçunun gözünden kaçması ilginç bir durum. Stajyer hakim, henüz hüküm verme olgunluğuna erişmemiş, hakimlik eğitimine devam eden kişi demektir. Stajı tamamlanıp atanıncaya kadar, karar verme yetkisi yoktur.</p>
<p class="p1">Yedek hakim, asil üyenin katılmadığı heyetlere katılarak, karar sürecine katılan hakim olup, aralarında hiyerarşik bir ilişki yoktur. Raportör hakimler, mahkeme heyetini bilgilendirmeye yönelik rapor hazırlar, heyete sunar, (kesinlikle) karar süreçlerine katılmazlar.</p>
<p class="p1">Ancak hakim yardımcılığı, farklı bir durumu ifade etmektedir. Hakime yardımcı olmak için araştırma yapması, gerekçe hazırlaması öngörülüyor. Yargılama (hüküm) faaliyeti bütündür, parçalara bölünemez. Bir hakim, gerekçe netleşmeden karar veremez, karar verdiği anda gerekçe zihninde netleşmiş demektir. Kararı veren kimse, gerekçeyi de o yazmalıdır. Karar sürecine katılmayan biri, başkasının verdiği bir karara gerekçe yazamaz. SETA da bu konuda rapor hazırlamış, konuyu yargılama faaliyeti kapsamında değil, uygulamada ortaya çıkabilecek sorunlar açısından değerlendirmiştir. (<i>Hakim yardımcılığı kurumu raporu, Nesibe Kurt Konca, 2016</i>)</p>
<p class="p1">Raporda, mukayeseli hukuktan (Almanya, Avusturya) verilen örnekler, öneriyle örtüşmemektedir. Almancada “rechtspfleger” kavramının karşılığı hakim yardımcısı değil, “adli hizmet uzmanı”dır. Avusturya’da hakim yardımcılığı, basit işlemleri içeren, görev ve iş bölümü ayırımına dayanmaktadır. Hukuk fakültesi mezunu olmayanların dahi bu göreve atanması, bu kişilerin yargılama faaliyetine katılmadıklarını gösteriyor. Yargıtay’da olduğu gibi, yerel mahkemelere de raportör atanabilir, ancak hakim yardımcılığı, yargılama faaliyetinin ruhuna uygun düşmüyor. Adalet Bakanlığı, bu konuyu yeniden ele almalıdır.</p>
<p class="p1"><b>Hukuk fakültelerinin 5 yıla çıkarılması: </b>Cumhurbaşkanı Erdoğan, Yargı Reformu Belgesi’nin sunumunda, insan kaynaklarının nitelik ve niceliğinin artırılması kapsamında, hukuk fakültelerinin eğitim süresinin 5 yıla çıkarılacağını, başarı sıralamasını 100 bine yükseltmeyi hedeflediklerini ifade etmiştir.</p>
<p class="p1">Strateji belgesinde, (3.1), “Hukuk eğitiminin modeli, <b>fakültelerin eğitim süresi</b> ve kontenjanları ile fakültelere girişte aranan başarı sıralama ölçütü niteliğin artırılması için yeniden belirlenecektir” ifadeleri, hukuk fakültelerinin 5 yıla çıkarılacağı anlamına gelmese de Cumhurbaşkanının ifadelerinden, bu konunun konuşulduğu ve mutabakat sağlandığı anlaşılıyor.</p>
<p class="p1">Hakim ve savcıların yetersizliğini önce staj sisteminde aramak gerekir. Mesleki yetersizliklerden lisans eğitimlerini sorumlu ise bunu diğer branşlara da uygulamak gerekir. Başarı sıralamasında birinci olan hukuk fakültesiyle 84. sıradaki hukuk fakültesini aynı kefeye konulması da adil değildir. Hukuk fakülteleri, dünyanın her yerinde dört yıldır. Mevcut sistemin elden geçirilmesi daha isabetli olurdu. Yasama organı, lisans ve yüksek lisansta sömestre sayısını bir yılda üçe çıkarsa eğitim süresini beş yıla çıkarmaya gerek kalmaz.</p>
<p class="p1">Adalet Bakanlığı, eğitim süresini 5 yıla çıkarma hedefinin, “insan kaynaklarının nicelik ve niteliğinin artırılması” amacıyla örtüşüp örtüşmediğini yeniden gözden geçirmelidir. ÖSYM’de başarı sıralamasının 100 bine yükseltilmesi de hukuk fakültelerinde eğitimin kalitesini artırmaz.</p>
<p class="p1">Hukuk fakültelerinde eğitimin kalitesi öğrencileri, (muhakeme yeteneğini ölçen sınav ve mülakatla) hukuk fakülteleri seçerse artabilir. ÖSYM sıralamada daha iyi bilenleri değil, soruları “daha hızlı” çözenleri üst basamaklara yerleştiriyor. Bu sınavla, bir kasabaya şerif değil, hakim, savcı, avukat, kaymakam, vali adayı seçiyoruz.</p>
<p class="p1"><b>Yargılamada hedef süre: </b>Yargı Reformu Strateji Belgesi’nde, dava türlerine göre azami hedef süre konulacağı, davaların bu süre içerisinde sonuçlanmasının takip edileceği belirtiliyor. Türkiye’de yargılamaların yıllarca sürdüğü bilinen bir gerçektir. Bunun sebepleri bellidir. Yargılamanın uzamasına sebebiyet veren aksaklıklar düzeltildiğinde yargılama süresi kendiliğinden kısalacaktır.</p>
<p class="p1">Davalar için ayrıca bir hedef süre konulması isabetli değildir. Hedef süre konulması, hakimleri ve savcıları baskı altına alacak, tanık dinletme talepleri reddedilecek, tanık sayısına müdahale edilecek, sanığın savunma hakkı kısıtlamaya maruz kalacaktır. Dava türlerine göre farkı hedef süre de isabetli değildir.</p>
<p class="p1">Dava türü ne olursa olsun, davacı ve davalı sayısının çokluğu, taraflardan bazılarının yabancı ülkede ikamet etmesi, davada yabancı unsurlu dava olması, birden fazla davanın birleştirilmiş olması, bilirkişilerin yetersizlikleri, (hakimin hiç bir kusuru olmadığı halde) davaların uzamasına sebebiyet vermektedir. HSK, hakim ve savcıların terfilerinde dava sürelerini dikkate alabilir ancak hedef süre konulması isabetli değildir.</p>
<p class="p1"><b>Kıta Avrupası ve Anglo-Sakson sistemi karma uygulama: </b>Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin Giriş kısmında, “<i>Türk hukuk sisteminin, Kıta Avrupası hukuk sistemi içerisinde yer aldığı, Anglo-Sakson hukuk sistemi ile etkileşimin giderek arttığı, bu nedenle başta Avrupa Konseyi’nin ilkeleri, AB müktesebatı ve uygulamaları olmak üzere farklı hukuk sistemlerinden iyi uygulama örnekleri dikkate alınarak hazırlanan Belge’de, dünya genelinde var olan eğilimin izlerinin görüleceği</i>” ifade edilmek suretiyle, Anglo-Sakson hukuk sistemindeki kimi uygulamaların, <b>mevcut sisteme monte edileceği</b> belirtilmektedir. (Bazı örnekler; Hedef 7.1.a (Cumhuriyet savcılarının takdir yetkileri), Hedef 7.1.d (cezada pazarlık), Hedef 7.2.a (kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımların artırılması), Hedef 7.2.b (kabahate dönüştürme), Hedef 8.1.b (basit yargılama usulleri), Hedef 8.1.g (kolektif menfaatlere yönelik davalar), Hedef 8.2.a (dürüst davranma yükümlülüğü), Hedef 4.8.b (duruşmasız çözülecek uyuşmazlıklar), Hedef 4.8.c (duruşma kayıt sistemi), Hedef 9.1.- 9.2 (ceza ve hukukta alternatif çözüm yöntemleri).</p>
<p class="p1">Anglo-Sakson Hukuk Sistemi, Birleşik Krallık’ta doğan ve bu ülke ile ABD, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Afrika, Hindistan ve bazı eski Birleşik Krallık sömürgelerinde uygulanan hukuk sistemidir. Bu sistemin özelliği, kodifike edilmiş kanunlara dayalı olmaması, örf ve adet kuralları ile içtihatlardan güç alarak oluşmasıdır. Bu sistemde yargı birliği ilkesi geçerli olduğundan, mahkemeler, adli yargı ve idari yargı şeklinde ayrıma tabi tutulmamıştır.</p>
<p class="p1">Farklı isimlerle anılsa da tüm mahkemeler tek ve en yüksek mahkemeye tabidir, uyguladıkları yargılama usulleri de aynıdır. Mahkemeler, hakkaniyet, örf ve âdete,<span class="Apple-converted-space">  </span>içtihatlara göre karar verir.</p>
<p class="p1">Kıta Avrupası hukuku ise Roma hukukunun esas alındığı Avrupa genelinde hakim olan hukuk sistemidir. Türkiye, Kıta Avrupası hukuk sistemi içinde yer almaktadır. Her iki hukuk sistemi de kendi içinde bütünlük arz etmektedir. Her ikisinin de artıları her ikisinin de eksileri vardır. Hukuk sistemlerini her ülkenin kendi tarihi, siyasi, toplumsal koşulları içinde değerlendirmek gerekir.</p>
<p class="p1">Anglo-Sakson yargı sistemi, mahkemelerin içtihatlarına dayanmaktadır. Bu ülkelerde mahkemelerin içtihatları, (değişimin zorunlu kıldığı durumlar hariç) birbiriyle çelişmez. Ancak Türkiye’de tam aksi bur durum söz konusudur. Mahkemelerin içtihatlarında, inişli çıkışlı bir durum söz konusudur. Yüksek mahkemelerin içtihat arşivleri, yaşı büyütülerek idam edilen çocuklar, şapka kanunundan önce yayınlanan şapka risalesi nedeniyle idam edilen hocalar, üniversitelerde, kamuda, başörtüsü yasağı, ezan yasağı, meslek liselerine katsayı engeli, vs. kötü örneklerle doludur.</p>
<p class="p1">ABD ve İngiltere, ellerinde bulunan olağanüstü propaganda imkânlarıyla, hukukçuları etkilemekte, yargı sistemini ihraç etmeye çalışmaktadır. Savcıların sanıklarla pazarlık usulü, itiraf prosedürleri, istihbarat örgütlerinin işine yaramakta, mahkemeleri devre dışı bırakmaktadır. (ABD’de, Reza Zarrab aleyhine dava açan savcı, pazarlık ve itiraf yöntemiyle Zarrab’ı tanık, Hakan Atilla’yı sanık yapmıştır.) Kovuşturma mecburiyetinin olduğu mevcut sistemde bile, şüpheliler arasında ayırımcılık yapılırken, savcılarımıza şüphelilerle pazarlık yetkisi verilmesi, vahim sonuçlara yol açar. Anglo-Sakson sisteminde, yargılama makamı (mahkeme heyeti), duruşma salonunda iddia makamının iddiası ve savunma makamının savunmasına göre karar verir. Bu sistemi benimsemiş olsaydık, 15 Temmuz darbe teşebbüsüne iştirak edenlerden büyük<span class="Apple-converted-space">  </span>çoğunluğunu masum sayacaktık.</p>
<p class="p1">Kıta Avrupası sisteminde delil serbestisi ve hakimin takdir yetkisi nedeniyle sanıkların inkârları işe yaramamıştır. Mevcut sistemde de savcılar, adliye binası dışına çıkarılabilir. Şüpheliler, ön ödeme imkânından yararlanmaktadır.</p>
<p class="p1">Anglo-Sakson sistemi, bazı ülkelerde başarılı sonuçlar verebilir. Ancak sistematik saldırılara maruz kalan Türkiye’de, bu sistemin başarı şansı yok denecek kadar azdır. Yargılama sisteminde bugüne kadar önemli değişiklikler yapıldı, bundan sonra da yapılacaktır. Başka hukuk sistemlerinden de yararlanabiliriz. Ancak bunu yaparken, Kıta Avrupası hukuk sisteminin yörüngesinden çıkmamak gerekir.</p>
<p class="p1"><b>Alternatif çözüm yolları: </b>Yargı Reformu Strateji Belgesi’nde, alternatif çözüm yollarının artırılacağı belirtiliyor. Reform paketi açıklanmazdan önce de bazı davalarda arabulucuya başvuru “dava şartı” haline getirilmişti. Bugün itibarıyla İş Mahkemesi’nde, Ticaret Mahkemesi’nde arabulucuya başvurmadan dava açılamıyor. Strateji belgesinde, bu uygulamanın yaygınlaştırılacağı vaat ediliyor. Arabuluculuk kurumu dava sayısını önemli ölçüde azaltsa da ideal bir çözüm olarak görmemek gerekir. Tarafların dava öncesinde uzlaşmalarının ana sebebi, yargıya olan güvensizlik, haklı olduğunu anlatamama endişesidir.</p>
<p class="p1">Arabuluculuk dışında, başka alternatif çözüm yolları da vardır ve başarıyla uygulanmaktadır. Mesela, tüketici hakem heyetleri bunlardan biridir. Trafik kazalarında meydana gelen zararlarda, Sigorta Tahkim Kurulu da başarılı bir faaliyet yürütmektedir. Uyuşmazlıklar, çok kısa süre içinde, en az masrafla ve daha adil bir şekilde çözümlenmektedir.</p>
<p class="p1">İş uyuşmazlıklarını arabulucuya havale etmek yerine, içinde işçi, işveren temsilcilerinin de bulunacağı hakem heyetine tevdi etmek daha iyi olurdu. Kiraya veren ile kiracı arasındaki kira bedeline ilişkin uyuşmazlıkları, belediyelerde kurulacak hakem heyetleri, mahkemelerden daha hızlı, daha adil ve daha az masrafla çözebilir. Reform paketinde, mahkemeler üzerindeki gereksiz dava yükünün azaltılması için alternatif çözüm kanallarının açılması doğru ise de bu amaç için öngörülen yöntemlerin yeniden gözden geçirilmesi gerekir.</p>
<p class="p1">Mahkemelerinin iş yükünün, dava sayısının azaltılması, yeni mahkemelerin kurulması, alternatif çözüm kanallarının artırılması, yargılama süresinin kısaltılması elbette önemlidir, ancak “adalet” daha önemlidir. İstatistiki verileri, usul hükümlerini, kavanoza benzetecek olursak, adalet bu kavanozun içindeki baldır. Diyeceğim şu ki daha fazla personel, daha kaliteli adliyeler, yüksek teknoloji, daha az dava, daha hızlı yargılama, vs. adalet için yeterli olmayabilir. Önemli olan, adaletin tecellisi (vicdani tatmin) ve yargıya olan güvenin tesisidir.</p>
<p class="p2"><b>Toplum, Adalet İstiyor</b></p>
<p class="p1">Adalet, devletin asli görevleri arasında olduğu halde, Anayasa’daki engeller nedeniyle bu soruna uzunca bir süre el atılamamıştır. 2010 Anayasa değişikliği yargıdaki kast sisteminin kilidini açmış, 15 Temmuz darbe teşebbüsünü takiben, yargı içinde yuvalanan FETÖ tasfiye edilmiştir. FETÖ’nün tasfiyesi ile birlikte, toplumda adalet beklentisi had safhaya ulaşmıştır.<span class="Apple-converted-space">  </span>Hukukçularımız, devleti bile yargılayacak bir yargı özlemini dile getiriyor, Berlin’de, bir değirmencinin krala kafa tuttuğu örneğini veriyor. <b>Efsaneye göre</b>, <i>‘’Prusya Kralı II. Friedrich’in Berlin yakınlarındaki Potsdam’da yeni bir saray yaptırmak için beğendiği arazide bulunan bir değirmenci, kralın görevlendirdiği kişiler tarafından mülkünü satması için ikna edilemez. Değirmenci, mülkün ailesinden miras kaldığını ve asla satmayacağını beyan eder. Bunun üzerine II. Friedrich değirmenciyi sarayına çağırır ve isteğini bizzat dile getirir. Yeniden ret cevabı alması üzerine ‘Sen benim kral olduğumu bilmiyor musun’ diyerek hiddetlenir. Bunun üzerine de değirmenci ise ‘Haklısınız efendim; ama siz de biliniz ki ‘</i><b> </b><i> şeklinde karşılık verir.’’ </i>Bu olay sadece Türkiye’de değil, dünyada da adaletin iktidardan daha üstün olduğunun simgesi olarak anlatılıyor.</p>
<p class="p1">Tarihi kaynaklar, böyle bir olayı teyit etmiyor. “Alman tarihinde, bu hadiseden yaklaşık 30 sene sonra gerçekleşen ve üzerinde akademik çalışmaların mevcut olduğu Değirmenci Christian Arnold Davası (1773-1780) bulunuyor. Dava, 1770’li yıllarda bugünkü Polonya sınırları içinde yer alan Pomorsko şehrindeki bir su değirmeni işleten Çiftçi Christian Arnold ile o yörenin toprak sahibi aristokrat Gottfried Leopold Graf von Schmettau arasında geçer. Schmettau, arazisinden geçen nehri kısmen kapatıp kendine gölet yaptırır. Nehrin aşağısında kurulu değirmen ise suyun debisi azaldığı için tam randımanlı çalışamaz ve değirmenci Arnold da elindeki tahılı işleyemediğinden toprak sahibine ödemesi gereken parayı denkleştiremez. Bundan dolayı değirmenci mahkemeye başvurur; fakat iki girişiminde de haksız bulunur. Bunun üzerinde Prusya Kralı II. Friedrich’e durumu izah eder ve kendisinden yardım ister. Kral soruşturma açtırır ve <b>mahkeme heyeti suçlu bulunarak</b> Berlin’deki Spandau Hisarı’na hapsedilir.”</p>
<p class="p1">Bu olaydan çıkarılacak hisse, adaletin iktidardan daha üstün olduğu değil, hükümdarın yargıya müdahalesidir. Alman tarihine de böyle geçmiştir. Hukukçularımızın, kendi medeniyet havzamızdaki gerçek hikâyeleri görmezden gelip, böyle efsanelerin gerçekmiş gibi nakletmesi ilginç bir durumdur.</p>
<p class="p1">Toplumun farklı kesimleri, ortak bir adalet anlayışını benimsemiyor. Kendi siyasi görüşüne mensup birinin sözlerinin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirirken, karşıt görüşte birinin aynı mahiyetteki sözlerinden dolayı tutuklanmasını isteyebiliyor. İnsanların yaşam tarzına müdahaleleri, failin ve mağdurun kimliğine göre farklı değerlendirebiliyor.</p>
<p class="p1">Anayasal düzene karşı suç işleyenlerin tutuksuz yargılanmasını isterken, hayvana kötü muamele edenin tutuklanmasını isteyebiliyor. Bunu da adalet adına talep ediyor. Toplumun bütün kesimleri, ortak bir adalet tasavvurunda buluşuncaya kadar, hükümetin yapacağı her reformu eleştiri konusu yapacak, herkes hayalindeki Godot’unu bekleyecektir.</p>
<p class="p1"><b>Sonuç:</b></p>
<p class="p1">30 Mayıs 2019 tarihinde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kamuoyuna açıklanan Yargı Reformu Strateji Belgesi, yargıya olan güvenin tesisi açısından son derece önemlidir. Hükümetin ve böyle bir reform paketi yayınlaması, yargıdaki sorunların varlığını kabul ettiği anlamına geliyor. Sadece kabul etmekle kalmayıp, evrensel hukukun değer verdiği dokuz amaca ulaşmak için hedefler belirliyor. Yargıdaki bireysel hataları öne çıkarıp, yargı reformuna önyargıyla yaklaşmamak gerekiyor. Hak ve özgürlüklerin tahkim edilmesi, son derece önemlidir.</p>
<p class="p1">Toplumun bütün kesimlerinin güven duyacağı, üstün niteliklere sahip, bağımsız ve tarafsız bir yargı hepimizin özlemidir. Reform paketinin temelini teşkil eden amaçlara ulaşmak için belirlenen bazı hedeflerin (araçların-yöntemlerin), yeniden gözden geçirilmesi gereği, bu çalışmanın değerini düşürmez. Ankara Kriterlerinin başarılı olması için bütün hukukçulara büyük görevler düşüyor. Adalet, ulusal güvenliğin de toplumsal barışın da en en önemli unsurudur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yargida-ankara-kriterleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
