<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslam Alemi &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/kategori/islam-alemi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 17 Sep 2026 13:21:09 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>İslam Alemi &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İran’ın Vekil Güçler Stratejisi ve Türkiye Sorusu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iranin-vekil-gucler-stratejisi-ve-turkiye-sorusu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/iranin-vekil-gucler-stratejisi-ve-turkiye-sorusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Sep 2026 13:21:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20261</guid>

					<description><![CDATA[Bugün güne İran’ı sorgulayarak başlayalım. 1979’daki Humeyni Devrimi’nden sonra İran’ın dış politika ve güvenlik anlayışında önemli bir dönüşüm yaşandı. İran, kendi sınırlarının ötesinde siyasi ve askeri nüfuz alanları oluşturmayı hedefleyen bir strateji geliştirdi. Bu stratejinin en dikkat çekici unsurlarından biri ise farklı ülkelerde kendisine yakın siyasi ve silahlı yapılarla ilişkiler kurması ve bunları zaman içerisinde etkili birer aktöre dönüştürmesiydi. Lübnan bunun en bilinen örneklerinden biridir. İran’ın Lübnan’daki Şii siyasi ve toplumsal yapılarla kurduğu ilişkiler zaman içerisinde derinleşti. Emel Hareketi seküler çizgide ortaya çıkmış bir yapı iken, İran’ın Devrim Muhafızları üzerinden Hizbullah’ın kuruluş ve gelişiminde önemli rol oynadığı biliniyor. Hizbullah bugün Lübnan’ın en güçlü siyasi ve askeri aktörlerinden biri konumundadır. Irak’a baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. İran, Saddam Hüseyin döneminde Irak’taki Şii muhalif yapılarla yakın ilişkiler geliştirdi. ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal etmesinden sonra ise İran’ın Irak üzerindeki nüfuzu daha da arttı. Bedir Örgütü gibi İran’la yakın ilişkileri bulunan silahlı yapılar zaman içerisinde Irak siyasetinde ve güvenlik bürokrasisinde önemli roller üstlendi. Daha sonra Haşdi Şabi çatısı altında çok sayıda silahlı grup bir araya geldi. Bugün Irak’ta temel meselelerden biri de şudur: “Silahlı yapıların devlet otoritesiyle ilişkisi nerede başlamalı, nerede bitmelidir?” Bir ülkede silahlı güçlerin devletin dışında veya devlet kurumlarıyla paralel &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün güne İran’ı sorgulayarak başlayalım.</p>
<p>1979’daki Humeyni Devrimi’nden sonra İran’ın dış politika ve güvenlik anlayışında önemli bir dönüşüm yaşandı. İran, kendi sınırlarının ötesinde siyasi ve askeri nüfuz alanları oluşturmayı hedefleyen bir strateji geliştirdi. Bu stratejinin en dikkat çekici unsurlarından biri ise farklı ülkelerde kendisine yakın siyasi ve silahlı yapılarla ilişkiler kurması ve bunları zaman içerisinde etkili birer aktöre dönüştürmesiydi.</p>
<p>Lübnan bunun en bilinen örneklerinden biridir. İran’ın Lübnan’daki Şii siyasi ve toplumsal yapılarla kurduğu ilişkiler zaman içerisinde derinleşti. Emel Hareketi seküler çizgide ortaya çıkmış bir yapı iken, İran’ın Devrim Muhafızları üzerinden Hizbullah’ın kuruluş ve gelişiminde önemli rol oynadığı biliniyor. Hizbullah bugün Lübnan’ın en güçlü siyasi ve askeri aktörlerinden biri konumundadır.</p>
<p>Irak’a baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz.</p>
<p>İran, Saddam Hüseyin döneminde Irak’taki Şii muhalif yapılarla yakın ilişkiler geliştirdi. ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal etmesinden sonra ise İran’ın Irak üzerindeki nüfuzu daha da arttı. Bedir Örgütü gibi İran’la yakın ilişkileri bulunan silahlı yapılar zaman içerisinde Irak siyasetinde ve güvenlik bürokrasisinde önemli roller üstlendi. Daha sonra Haşdi Şabi çatısı altında çok sayıda silahlı grup bir araya geldi.</p>
<p>Bugün Irak’ta temel meselelerden biri de şudur:</p>
<p>“Silahlı yapıların devlet otoritesiyle ilişkisi nerede başlamalı, nerede bitmelidir?”</p>
<p>Bir ülkede silahlı güçlerin devletin dışında veya devlet kurumlarıyla paralel bir güç merkezi oluşturması, yalnızca o ülkenin iç siyaseti açısından değil, bölgesel güvenlik açısından da önemli sonuçlar doğurabilir.</p>
<p>Suriye’de ise İran’ın rolü daha farklı bir boyut kazandı.</p>
<p>İran, Beşşar Esad yönetiminin ayakta kalmasına yönelik askeri ve siyasi desteğini artırdı. Kasım Süleymani’nin sahadaki rolü, İran’ın Suriye politikasının en önemli unsurlarından biri oldu. İran destekli milis gruplar Suriye’de farklı cephelerde faaliyet gösterdi. Afganistan’dan Fatimiyyun, Pakistan’dan Zeynebiyyun gibi Şii milis yapılanmalarının Suriye savaşında kullanılması, İran’ın bölge dışından insan gücü mobilize edebilen bir güvenlik mimarisi kurduğunu gösteren örnekler arasında değerlendirildi.</p>
<p>Yemen’de Husilerle kurulan ilişki de İran’ın bölgesel nüfuz politikasının önemli başlıklarından biri olarak ele alınıyor.</p>
<p>Pakistan’da ise İran’ın Şii topluluklar ve bazı siyasi-askeri yapılanmalarla uzun yıllara dayanan ilişkileri bulunuyor. Afrika’da, özellikle Nijerya başta olmak üzere bazı ülkelerde İran’ın dini, siyasi ve toplumsal ağlar kurmaya yönelik faaliyetleri de uzun süredir tartışılıyor.</p>
<p>Bütün bu örnekler bizi asıl soruya getiriyor:</p>
<p>Peki Türkiye?</p>
<p>İran; Lübnan’da, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de, Afganistan’da, Pakistan’da ve Afrika’nın bazı bölgelerinde kendisine yakın siyasi, dini veya askeri ağlar oluştururken Türkiye konusunda aynı şeyi söyleyebilir miyiz?</p>
<p>“İran Türkiye’de hiçbir siyasi, dini veya toplumsal yapılanmayla ilişki kurmadı; hiçbir nüfuz ağı oluşturmadı” demek ne kadar gerçekçidir?</p>
<p>Türkiye’de sağcı, solcu, milliyetçi, İslamcı veya farklı ideolojik çizgilerdeki örgütlenmeler içerisinde İran’ın doğrudan veya dolaylı etkisinin bulunup bulunmadığı ciddi biçimde araştırılması gereken bir konudur.</p>
<p>Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:</p>
<p>Bir ülkede İran’la siyasi, ticari, dini veya kültürel ilişki içerisinde olmak, o yapının otomatik olarak “İran’ın vekili” olduğu anlamına gelmez.</p>
<p>Ancak İran’ın bölgesel nüfuz stratejisi dikkate alındığında, Türkiye’de İran’ın herhangi bir nüfuz ağı bulunmadığını peşinen kabul etmek de araştırılması gereken bir varsayım olur.</p>
<p>Türkiye, İran’ın en önemli komşularından biridir.</p>
<p>İran açısından Türkiye; jeopolitik konumu, NATO üyeliği, Türk dünyasıyla ilişkileri, Suriye ve Irak’taki etkisi, enerji güzergâhları ve bölgesel siyasi ağırlığı nedeniyle sıradan bir ülke değildir.</p>
<p>Dolayısıyla mesele yalnızca “Türkiye’de İran yanlısı bir örgüt var mı?” sorusundan ibaret değildir.</p>
<p>Asıl sorulması gereken daha geniş sorular vardır:</p>
<p>İran’ın Türkiye’deki dini, siyasi, ekonomik ve toplumsal etkisinin boyutu nedir?</p>
<p>İran hangi çevrelerle ilişki kurmaktadır?</p>
<p>Bu ilişkiler yalnızca kültürel ve dini faaliyetlerden mi ibarettir, yoksa siyasi nüfuz boyutu da var mıdır?</p>
<p>Türkiye’de İran adına hareket eden veya İran’ın bölgesel çıkarlarıyla örtüşen bir siyasi ya da silahlı yapılanma mevcut mudur?</p>
<p>Ve en önemlisi:</p>
<p>İran’ın Ortadoğu’daki vekil güçler modelinin Türkiye ayağı var mıdır?</p>
<p>Bu sorulara verilecek cevaplar sloganlarla değil; istihbarat raporları, mahkeme dosyaları, mali ilişkiler, örgütsel bağlantılar, açık kaynaklı belgeler ve doğrulanabilir somut veriler üzerinden ortaya konulmalıdır.</p>
<p>Çünkü İran’ın bölgesel nüfuz kapasitesini küçümsemek de, Türkiye’deki her İran bağlantısını “vekillik” olarak nitelendirmek de aynı ölçüde sağlıklı değildir.</p>
<p>Türkiye açısından yapılması gereken, İran’ın bölgesel vekil güçler stratejisini bütün boyutlarıyla anlamak ve Türkiye’deki olası nüfuz kanallarını somut veriler üzerinden araştırmaktır.</p>
<p>Zira mesele İran karşıtlığı veya İran taraftarlığı değildir.</p>
<p>Mesele, Türkiye’nin kendi egemenliği ve ulusal güvenliği açısından başka devletlerin siyasi, dini veya askeri nüfuz ağlarının nerede başlayıp nerede bittiğini bilmektir.</p>
<p>Ve belki de bugün sorulması gereken en önemli soru şudur:</p>
<p>“İran’ın çevre ülkelerde kurduğu nüfuz ağlarını yıllardır konuşuyoruz. Peki Türkiye’deki nüfuz alanlarını gerçekten yeterince araştırıyor muyuz?”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/iranin-vekil-gucler-stratejisi-ve-turkiye-sorusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sömürgeci İsrail’i Gazze’nin Gözüyle Mercek Altına Almak: Vicdanlı Yahudilerin Evlerinde Eğreti Duruş</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/somurgeci-israili-gazzenin-gozuyle-mercek-altina-almak-vicdanli-yahudilerin-evlerinde-egreti-durus/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/somurgeci-israili-gazzenin-gozuyle-mercek-altina-almak-vicdanli-yahudilerin-evlerinde-egreti-durus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[E.Lâle Demirtürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Aug 2026 07:29:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20245</guid>

					<description><![CDATA[İsrail’in Gazze’deki Filistinlilere yönelik 7 Ekim 2023’ten itibaren süren süren soykırımcı vahşet karşısında Batı devletleri ve anaakım medya kurumları kayıtsız bir tavır sergilerken, bu duruma karşı çıkan kamuoyunun yanı sıra bazı vicdanlı merhamet sahibi Yahudiler de zaman zaman rahatsızlık duydukları şiddeti dillendirmektedirler. Vicdanlı İsrail vatandaşı Yahudiler aslında sadece Gazze vahşeti değil, 1948’ten itibaren yapılan devlet destekli katliamlar neticesinde de, Filistinlilerin soykırıma uğratıldığı ve evlerinin yıkıldığı enkazların bulunduğu yerlerde kendilerine yapılan evleri gerçek bir yuva gibi görmemektedir. Batı’nın medyatik temsillerinde İsrail’in sadece Yahudilerin vatanı olduğu iddiası destek görürken, Batı-dışı kabul edilen Müslüman Filistinlilere merhamet etmeyen, çifte standarta dayalı merhamet anlayışı insani değerlerle bağdaşmamaktadır. Adam H. Johnson, How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza (2026) (Bir Soykırım Nasıl Satışa Sunulur: Medyanın Gazze’nın Yıkımındaki İşbirlikçi Rolü) kitabında, Batı ve özellikle ABD anaakım medyasının Gazze soykırımını çarpıtan ve gerçekleri gizleyen haberlerinin neticesinde, kamuoyunun İsrail vahşetinin yanında yer almasının temin edildiği görüşünü ileri sürmektedir. Aslında bu durum, 11 Eylül saldırıları sonrasında bütün “Müslüman-kodlu şiddetten” korunma refleksi içerisinde “Hamas’ın İŞİD’leştirilmesi” şeklinde anlaşılması gereken bir algı inşasının devamı niteliğindedir. Bu nedenle, Batı medyasında Gazze soykırımında direnen Filistinliler hakkında kullanılan “barbar” ve “vahşi” gibi ifadeler, “kökleri kolonyal tarihe dayanan ırksallaştırma temelli” yaklaşımları &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İsrail’in Gazze’deki Filistinlilere yönelik 7 Ekim 2023’ten itibaren süren süren soykırımcı vahşet karşısında Batı devletleri ve anaakım medya kurumları kayıtsız bir tavır sergilerken, bu duruma karşı çıkan kamuoyunun yanı sıra bazı vicdanlı merhamet sahibi Yahudiler de zaman zaman rahatsızlık duydukları şiddeti dillendirmektedirler. Vicdanlı İsrail vatandaşı Yahudiler aslında sadece Gazze vahşeti değil, 1948’ten itibaren yapılan devlet destekli katliamlar neticesinde de, Filistinlilerin soykırıma uğratıldığı ve evlerinin yıkıldığı enkazların bulunduğu yerlerde kendilerine yapılan evleri gerçek bir yuva gibi görmemektedir. Batı’nın medyatik temsillerinde İsrail’in sadece Yahudilerin vatanı olduğu iddiası destek görürken, Batı-dışı kabul edilen Müslüman Filistinlilere merhamet etmeyen, çifte standarta dayalı merhamet anlayışı insani değerlerle bağdaşmamaktadır.</p>
<p>Adam H. Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em> (2026) (Bir Soykırım Nasıl Satışa Sunulur: Medyanın Gazze’nın Yıkımındaki İşbirlikçi Rolü) kitabında, Batı ve özellikle ABD anaakım medyasının Gazze soykırımını çarpıtan ve gerçekleri gizleyen haberlerinin neticesinde, kamuoyunun İsrail vahşetinin yanında yer almasının temin edildiği görüşünü ileri sürmektedir. Aslında bu durum, 11 Eylül saldırıları sonrasında bütün “Müslüman-kodlu şiddetten” korunma refleksi içerisinde “Hamas’ın İŞİD’leştirilmesi” şeklinde anlaşılması gereken bir algı inşasının devamı niteliğindedir. Bu nedenle, Batı medyasında Gazze soykırımında direnen Filistinliler hakkında kullanılan “barbar” ve “vahşi” gibi ifadeler, “kökleri kolonyal tarihe dayanan ırksallaştırma temelli” yaklaşımları ima etmektedir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Roberto De Vogli, <em>Selective Empathy: The West through the Gaze of Gaza</em> (2026) (Seçici Empati: Batı’yı Gazze’nin Gözleri ile Görmek) kitabında, Batı’da “anaakım siyasetçiler ile kanaat önderlerinin” İsrail’in yaptığı soykırıma destek vermelerini eleştirmektedir. Gazze soykırımında öldürülen bazı Filistinlilerin son anlarında söylediklerine de yer veren De Vogli, 29 Ocak 2024’te amcaları ve kuzenleriyle bölgeden kaçarken Gazze’de bindikleri arabanın İsrail tankları tarafından vurulmasıyla hayatlarını kaybetmeleri olayından bahsetmektedir.Yaralı halde telefonla Filistin Kızılay’ını arayarak ambulans isteyen ve üç saat boyunca sağlık görevlileriyle yaptığı konuşması yayınlandığında, yola çıkan ambulansın da vurulması ile görevlilerin ölmesi sonucu yardımın gelmemesi sebebiyle hayatını kaybeden beş yaşındaki Hind Receb’in yürek burkan hikayesini aktarmaktadır. Bu olayın dünyaya duyurulmasına yol açan “Hind Receb’in Sesi” (2025) adı verilen filmin gösterimi, Venedik Film Festivali’nde yirmi üç dakika boyunca ayakta alkışlanan ilk film niteliğini taşımaktadır. De Vogli, buna benzer can yakıcı çok sayıda öldüren çocuklara ve yetişkinlere yapılan soykırım örnekleri karşısında, Batı devletlerinin Ukraynalıların öldürülmesine gösterdikleri empatiyi Filistinlilere göstermediklerinden yakınmaktadır. Bu “seçici empati” (selective empathy) diye nitelendirilen durum, İsrail ve Batı’nın açısından düşman algısına bağlı olarak merhamete layık olmadıkları düşüncesiyle insanlık-dışılaştırılan Filistinlilere yönelik şiddetin normalleştirilmesinden kaynaklanmaktadır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Gazze soykırımının, Batı’nın gizlemeye çalıştığı bazı hususlara bakıldığında görünen o ki, Filistin halkının “insanlık-dışılaştırılması, tarihten gelen kolonyalizm, ırkçılık, siyasi ideolojiler ve kültürel anlatılardan kaynaklanan çok yönlü bir süreci yansıtmaktadır.” Batılı liderlerin “insan haklarını dillendirirken, Filistin’de katledilen sivilleri görmezden gelmeleri” şeklindeki ikircikli söylem ve eylem ilişkisi ortaya koymaktadır.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Batı anaakım medya bu algının oluşmasında büyük bir rol oynamakta olup, İsrail’in Filistinlilere yönelik uyguladığı “fiziksel ve epistemik şiddet” biçimleri neticesinde kültürel kimlikleri de yok sayılmaktadır. Yerleşimci-sömürgeci İsrail rejiminin, “kolonyal şiddet vasıtasıyla topraklarını ve hayatlarını yok etmesi” ile birlikte tanıkların susturulması “sömürgeciliğin başlıbaşına epistemik bir proje” olduğunun somut göstergesidir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Gazze bir coğrafi bölgeden ziyade “liberal uluslararası düzenin kolonyal temellerini açığa vuran bir yer olma özelliği taşımaktadır.” Diğer bir deyişle, “kolonyal iktidarın devam ettiğini” göstermekte ve “Küresel Güney’den yükselen meydan okumalar, emperyal otoriteye başkaldırı” şeklinde ortaya konmaktadır. Bütün bunların işaret ettiği husus, İsrail’in işgalci-kolonyalizminin sadece bir tahakküm değil, bu toprakların sahibi olan yerli halkı ortadan kaldırmayı hedefleyen “siyasi bir proje” olduğu gerçeğidir. Bu durum, Gazze soykırımının 7 Ekim 2023’te başlayan bir olay değil, İsrail Devleti’nin kuruluşu ile başlayan bir süreçte “Küresel Kuzey’in evrensel değerler, insan hakları ve kurallara dayalı uluslararası düzeninin yapısal çelişkilerini görünür kılan [hastalıklarına] dair teşhis koyma mekanizması olarak değerlendirilmelidir.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Tariq Dana ve Muhannad Ayyash’ın belirttiği gibi İsrail soykırımının yaşandığı Gazze, “günümüzde devam eden kolonyal şiddetin paradigması” olarak görülmelidir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Bu anlamda, Ilan Pappé, Tariq Dana ve Nadia Naser–Najjab’ın ifadesiyle söylemek gerekirse, tarih ve kültürü yok sayılan millete yönelik yapılan önyargılı Filistin odaklı analizlerde benimsenen Batı perspektifinin ürettiği “işgalci kolonyal paradigma”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> (settler colonial paradigm) kullanılmak yerine, soykırımı normalleştirmeyi reddeden Gazze-merkezli paradigma oluşturulmalıdır. Bu paradigma, Batı-merkezli soykırım kurbanlarını acınası bir tablo içine yerleştiren hiyerarşik sınıflandırmanın dayandığı insani değerler boşluğuna meydan okumanın yanı sıra, “dünya düzeninin dönüşmesi gerektiğinin sinyallerini Küresel Güney’den”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> veren bir anlam çerçevesi sunmaktadır.</p>
<p>Bu çerçeve iyi değerlendirilmek suretiyle, insanlık adına gereken dersler çıkarılmadığı ve stratejik körlük aparatı kullanılarak yok sayıldığı takdirde, dünyanın belirsiz ve istikrarsız bölgeleri katliam ve soykırımın çoğalma riskini barındıracaktır. Biden ve Trump başkanlık dönemlerinde soykırımı destekleyen dış politika ve silah yardımlarından bahseden Adam H. Johnson geleceğe yönelik şu tespitte bulunmaktadır: “Küresel eşitsizlik farklı bölgelere yayılmaya ve iklim değişikliği ABD ile Avrupa liderliğindeki dünya düzenini tehdit etmeye devam ederken ve dolayısıyla bu durum Küresel Güneyden kuzey bölgelerine mülteci akınına yol açarken,” Gazze’de yaşanan soykırımın farklı coğrafyalara sıçrayarak insan kıyımına dair aldırmazlığın ve duyarsızlığın yaşanacağı ihtimali, ciddiyetle ele alınmalıdır.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a></p>
<p>Eleştirel Beyazlık Çalışmaları alanında faaliyet gösteren sosyal ve beşeri bilimler alanında çalışan akademisyenler, artık sömürülen kişi ve grupların maruz kaldıkları uygulamalar yerine, güç odaklarını elinde bulunduran yöneticilerin kolonyal beyazlık anlayışının temsilcisi durumunda bulunan beyaz kişilerin ve pratiklerinin merkeze alınmasına yönelik paradigma değişikliğinin gerektiğini savunmaktadırlar. Sömürgecilik döneminden itibaren esas mesele, siyah, Müslüman, göçmen sorunundan ziyade bu topluluklar ile hakimiyet mücadelesini kurgulayan ve şiddet kullanımını meşrulaştıran politikalar üreten <strong>Batılı/beyaz sorunu</strong> olagelmiştir. Bu bağlamda, İsrailli kadın siyasetbilimci Hagar Kotef, İsrail devletinin Filistin topraklarında uzun bir tarihsel dönem boyunca ve halen devam ettirdiği yerleşimci işgalci sömürgecilik politikaları ve pratikleri çerçevesinde, bir İsrail vatandaşı olarak kendi benlik tanımı üzerinden Filistin topraklarında bulunan evine dair duygularını analiz etmektedir. Kotef, Gazze soykırımından birkaç yıl önce yayınladığı <em>The Colonizing Self: Or, Home and Homelessness in Israel/Palestine</em> (2020) (Sömürgeleştiren Benlik: Veya İsrail/Filistin’de Ev ve Evsizlik) kitabında, Filistinlilere karşı kendi devletinin reva gördüğü şiddet ve yıkım neticesinde yerleştiği evin, sömürgeciliği temsil eden bir İsrailli olarak kendisine ne anlam ifade ettiğine dair son derece kıymetli bir sorgulama ve tartışma zemini oluşturmaktadır. Ona göre, “bir İsrailli’nin gerçek bir evi [yuvası] yok, çünkü yaşadığı yer Filistin kıyımının ya geçmişinin ya da bugününün” izlerini taşımaktadır. Dolayısıyla, “İsrailli kimliği, [Filistinlilere geçmişten itibaren yapılan] şiddet ile bütünleşmiştir.” Kotef bu kitapta kendisine acı verse de, şu anlamlı sorunun cevabını bulmaya çalışmaktadır: “Bir İsrail Yahudisi için sadece ‘işgale’ karşı durduğunu yazmamak, ama kendi evinin tarihsel anlamda Filistinlilerin yıkılan evlerinin yaşadığı koşullara dayandığını anlamak ne demektir?” Daha doğrusu, bu soru yerleşimci işgalci sömürgeci İsrail devletinin vatandaşı olmak itibarıyla, eleştirdiği yaklaşımın neticesinden faydalanmak, kişinin kendi benlik tanımını nasıl etkilemektedir sorusunun da düşünülmesini gerektiren bir gerçekliğe işaret etmektedir. Filistinlileri “kolonize eden benliği dekolonize etme mekanizmalarını kavramak ve vahşete dayalı sömürgeleştirme tarihine rağmen bir yeri [evi] kolonyal olmayan biçimde sahiplenmenin” insani mücadelesine girişmek zorlu bir süreci yaşamaktır.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></p>
<p>Yerleşimci işgalci sömürgeci bir devlette, “[Yahudi vatandaşın] evi, nihayetinde kendisinin [ulusal] kimliği ile ancak başkasınınkinin yok edilmesi pahasına” örtüşmektedir. Burada ev kavramı, işgalci sömürgeciliği anlamanın anahtarıdır: Başkalarını etnik temizlik ve benzer pek çok şiddet biçimine maruz bırakan “mülksüzleştirmeye dayanan bir bölgeye bağlılık ile tanımlanan siyasi bir sistem” söz konusudur. Filistinlileri mülksüzleştiren sömürgeci bir devletin vatandaşı olan Yahudi’nin yaşadığı ev, her zaman Filistinlilere yönelik vahşeti hatırlatacaktır. Bu nedenle, Filistinlilerin yıkılan evlerinin enkazı üzerine inşa edilen ev, gerçek bir ev ya da yuva niteliği taşımamaktadır. Yerleşimci işgalci devlet sadece İsrail toplumunu değil, aynı zamanda şiddet ve kimlik arasında kurulan ilişki ekseninde “toprakların yerli nüfusunun yok edilmesine bağlı olarak Yahudi benlik tanımını da şekillendirmektedir.” Bu durumda, İsrailli Yahudi kimliği ve benliği de “şiddet vasıtasıyla inşa edilmektedir.” ABD tarihinde Güney’de köle efendilerinin kölelere uyguladıkları “şiddete bağlılık” oluşturmasına benzer şekilde, İsrail toplumu da Filistinlilere yönelik “şiddet ve vahşet etrafında örgütlenmektedir.” Bu bağlamda, kendisini sorgulayan Kotef de, işgalci bir devletle özdeşleşme riskinin giderek şu gerçeğe işaret ettiğini vurgulamaktadır: “İşgalci kimliği ile temsil edilmek, bir Yahudi olarak benim varoluş biçimimi, mevcudiyetimi, siyasi kimliğimi, bizatihi şiddet biçimi olarak kavramak demektir.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> Diğer bir deyişle, kurumsal değişim ve dönüşüme kapı aralayan türden sivil toplum hareketlerine girişilmediği sürece, Yahudi kişiler için “bir vatanda kök salmanın şiddet, vahşet ve kıyım yoluyla gerçekleştirildiği işgalci sömürgeci” devlet anlayışı çerçevesinde, “şiddete dayanmayan bir aidiyet biçiminden bahsetmek imkansızdır.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> Kotef’in görüşlerinden hareketle, şöyle bir değerlendirmede bulunmak mümkündür: İsrailli Yahudi için artık başkalarının yara almasına sebep olan bir benlik tanımı ve kimlik ile yaşamayı göze almak, toplumsal zeminde geleceğin belirleyici unsuru olmaya devam edecektir.</p>
<p>Kısacası, Batı toplumlarının ırksal hiyerarşi içerisine yerleştirdikleri Batı-dışı dünyanın insanlarının çektikleri tarif edilmez ıstırapları ve kayıpları değerlendirirken, beyaz elitlerin “seçici empati” açısından yaklaşmalarının ahlaki olmadığının bilincine varmaları gerekiyor. Bu bilinç dönüşümünün gerçekleşmesi ise, tahakküm ve zulüm altında yaşamak zorunda bırakılan bir halk ile bağ kurmama tercihini gösteren Batı’nın, İsrail zulmünü destekleyerek tarihin yanlış tarafında yeralma suçunu işlememek adına, paradigma değişikliği yaparak soykırımı “Gazze’nin gözleri” ile görmeyi öğrenme sorumluluğunu üstlenme cesaretini ve insanlığını ortaya koymalıdırlar.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Adam H. Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em>, (London: Pluto Press, 2026), 11, 24.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Roberto De Vogli, <em>Selective Empathy: The West through the Gaze of Gaza</em>, (Leiden, The Netherlands: Brill, 2026), 7, 23, 94-95.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Ibrahim Fraihat and Reema Aburamadan, “Colonial Scripts: How Western Political Discourse Facilitates the Erasure of Palestinian Humanity”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 1899, 1901. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026.  <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2025.2549774">https://doi.org/10.1080/01436597.2025.2549774</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Dina Matar, “Habitual Media: Interrogating Western Legacy Media’s Complicity in the Epistemic ‘War’ Against Palestinians”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 2000. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026. https://doi.org/10.1080/01436597.2025.2462787.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Ibrahim Fraihat and Abeer Al-Najjar, “Gaza as Diagnostic: Genocide, Power, and the Unraveling of the Global North”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 1886, 1888, 1893. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2026.2672512">https://doi.org/10.1080/01436597.2026.2672512</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Tariq Dana and Muhannad Ayyash, “Beyond Genocide: Colonial Modernity and the Destruction of the ‘Infrastructures of Existence’ in Gaza”, <em>Race &amp; Class, </em>published online first, May 22, 2026. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 9 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1177/03063968261425124">https://doi.org/10.1177/03063968261425124</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Ilan Pappé, Tariq Dana, and Nadia Naser–Najjab, “Palestine Studies, Knowledge Production, and the Struggle for Decolonisation”, <em>Middle East Critique</em>, Vol. 33, No. 2, (2024), 182. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 12 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2342189">https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2342189</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Annamária Artner and Zhiguang Yin, “Towards a Non-hegemonic World Order – Emancipation and the Political Agency of the Global South in a Changing World Order”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 2193. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2023.2251422">https://doi.org/10.1080/01436597.2023.2251422</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em>, 203-204.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Hagar Kotef, <em>The Colonizing Self: Or, Home and Homelessness in Israel/Palestine</em>, (Durham: Duke University Press, 2020), ix, xi, xii.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Kotef, <em>The Colonizing Self: Or, Home and Homelessness in Israel/Palestine</em>, 2, 7, 11, 36, 37, 49.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Kotef, <em>The Colonizing Self: Or, Home and Homelessness in Israel/Palestine</em>, 261, 266.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/somurgeci-israili-gazzenin-gozuyle-mercek-altina-almak-vicdanli-yahudilerin-evlerinde-egreti-durus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batılı/Beyaz Kolonyal Eksenin Kırılma Noktası: Gazze Meselesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/batili-beyaz-kolonyal-eksenin-kirilma-noktasi-gazze-meselesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/batili-beyaz-kolonyal-eksenin-kirilma-noktasi-gazze-meselesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[E.Lâle Demirtürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Aug 2026 06:41:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Gazze]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20227</guid>

					<description><![CDATA[İsrail’in Batı ve özellikle ABD desteğinde Hamas saldırısını bahane ederek Gazze’de 7 Ekim 2023’te başlattığı ve halen devam ettirdiği Filistin halkına yönelik soykırım, sadece tek yönlü olarak insanlık-dışı vahşet çerçevesinde ele alınmamalıdır. Böyle bir yaklaşım gerçeği ifade etse de, Filistin halkını kurbanlaştıran Batı-merkezli bir söylemi destekler mahiyettedir. Soykırım gerçeği meselesi, Batı/ABD’nin beyaz üstünlüğüne dayalı kolonyal anlayışını, daha doğrusu “sömürgecilik ruhuna geri dönüş”[1] hususunu sorgulama zeminine çeken bir paradigma içinden konuşularak eleştirilmelidir. Filistin asıllı İngiliz akademisyen Ashjan Ajour’un belirttiği gibi, İsrail’in kolonyal tahakküm ve baskı rejimi Filistinli direnişçileri hapse atmak suretiyle yürütülmektedir. İtalyan kültür eleştirmeni akademisyen Alberto Toscano’nun “faşizmin, İsrail’in Siyonist kolonyal projesine içkin” olduğunun altını çizdiğine dikkat çeken Ajour’a göre, “faşizmin kökleri kolonyalizme uzanmaktadır.”[2] Günümüzde Batı devletlerinin yeniden siyaset sahnesine koyduğu sömürgeci ruhun dirilişi, Filistin sorununun adeta 2023’te başlayan bir mesele olduğu izlenimini veren “uluslararası kolonyal liberal söylem” vasıtasıyla medyada ifadesini bulmakta ve 20. yüzyıldan itibaren Filistin halkına yapılan zulüm ve işkenceler sanki hiç yaşanmamış gibi hasıraltı edilmektedir.[3] Kanada’da çalışmalarını yürüten Filistinli sosyolog ve akademisyen Muhannad Ayyash’ın belirttiği üzere,günümüzde İsrail’e silah desteğinde bulunarak yapılan işkencelere dolaylı katkısı ustalıklı biçimde gizlenen ABD’nin, ancak “kolonyal ırksal kapitalizmin işleyişine tehdit oluştuğu zaman doğrudan şiddete başvurduğu hususu” asla göz ardı edilmemelidir.[4] Kolonyal ırksal kapitalizmin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İsrail’in Batı ve özellikle ABD desteğinde Hamas saldırısını bahane ederek Gazze’de 7 Ekim 2023’te başlattığı ve halen devam ettirdiği Filistin halkına yönelik soykırım, sadece tek yönlü olarak insanlık-dışı vahşet çerçevesinde ele alınmamalıdır. Böyle bir yaklaşım gerçeği ifade etse de, Filistin halkını kurbanlaştıran Batı-merkezli bir söylemi destekler mahiyettedir. Soykırım gerçeği meselesi, Batı/ABD’nin beyaz üstünlüğüne dayalı kolonyal anlayışını, daha doğrusu “sömürgecilik ruhuna geri dönüş”<a href="#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> hususunu sorgulama zeminine çeken bir paradigma içinden konuşularak eleştirilmelidir. Filistin asıllı İngiliz akademisyen Ashjan Ajour’un belirttiği gibi, İsrail’in kolonyal tahakküm ve baskı rejimi Filistinli direnişçileri hapse atmak suretiyle yürütülmektedir. İtalyan kültür eleştirmeni akademisyen Alberto Toscano’nun “faşizmin, İsrail’in Siyonist kolonyal projesine içkin” olduğunun altını çizdiğine dikkat çeken Ajour’a göre, “faşizmin kökleri kolonyalizme uzanmaktadır.”<a href="#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Günümüzde Batı devletlerinin yeniden siyaset sahnesine koyduğu sömürgeci ruhun dirilişi, Filistin sorununun adeta 2023’te başlayan bir mesele olduğu izlenimini veren “uluslararası kolonyal liberal söylem” vasıtasıyla medyada ifadesini bulmakta ve 20. yüzyıldan itibaren Filistin halkına yapılan zulüm ve işkenceler sanki hiç yaşanmamış gibi hasıraltı edilmektedir.<a href="#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Kanada’da çalışmalarını yürüten Filistinli sosyolog ve akademisyen Muhannad Ayyash’ın belirttiği üzere,günümüzde İsrail’e silah desteğinde bulunarak yapılan işkencelere dolaylı katkısı ustalıklı biçimde gizlenen ABD’nin, ancak “kolonyal ırksal kapitalizmin işleyişine tehdit oluştuğu zaman doğrudan şiddete başvurduğu hususu” asla göz ardı edilmemelidir.<a href="#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Kolonyal ırksal kapitalizmin Orta Doğu’da Batı’nın ve ABD’nin vekil gücü sıfatıyla hareket  eden İsrail’in, kendini savunma hakkı kisvesi altında Batı’nın/ABD’nin stratejik körlük ile stratejik cehalet aparatlarını kullanarak gizlenmeye çalışılan beyaz üstünlüğünün deşifre edilmesi, anti-kolonyal Aksa Tufanı direnişini olumlayan bir paradigmayla, diğer bir deyişle, bizzat Gazze-merkezli paradigma ile mümkündür.</p>
<p>Trump’ın Gazze şeridinde bütün Filistin halkının soykırıma uğratılarak yok edileceği “umuduyla” (!), Batı devletlerinin insan saymadıkları sözde “terörist” Filistinliler ve insansızlaştırılan Filistin toprakları algısı üreten gelecek planlarını açıkça ifade etmesi kolonyalizme dönüş arzusu ve hayallerini nihai hedef olarak açığa vurmaktadır. Gazze’de ABD kontrolünde “Orta Doğu’nun Rivierası”<a href="#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> kuracağını beyan etmesi de, aslında beyaz üstünlüğünü savunan ve ırkçılığı normalleştiren bakış açısını ortaya koymaktadır. Ancak ABD’nin demokrasi anlayışı ile bağdaşmayan kolonyal tavrı, Avrupa’nın evrensel kabul edilen değerlerinden uzaklaştığını da hatırlatmaktadır. Bünyamin Bezci’nin belirttiği gibi, “Avrupa değerler sisteminin rönesans, reformasyon ve aydınlanmaya dayanan evrensellik iddiası, medeniyetler arasında bir hiyerarşi kurarken aynı zamanda bir dünya sistemi oluşturmuş” olsa da, giderek kendi “değerler sisteminin iddialarından vazgeç[miş]” durumdadır.<a href="#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> 2. Dünya Savaşı sonrasında çok kültürlü toplum tasavvuru ön plana çıktığı halde, zaman içinde 2008 ekonomik krizi, 2015’te mülteci akını ve 2019 sonrasında pandemi neticesinde sıklıkla yaşayan krizler sürecinde, evrenselleşen Avrupa değerlerinin yerine homojen bir dünya tasavvuru önem kazanmaya başladı. Bu tarihsel süreç göz önüne alındığında, Gazze soykırımı “evrensel değerlerin tükendiği” ve “insan hakları ve demokratik değerler söyleminin sona” erdiği yer olarak değerlendirilmelidir.<a href="#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Filistin asıllı Amerikalı hukukçu ve akademisyen Noura Erakat’a göre, Filistin halkının direnişi Gazze soykırımı zemininde “[Batı’nın] evrenselci yaklaşımının sahteciliği, Küresel Kuzey ve Güney arasındaki mevcut uçurumu, hukuk ve güç arasındaki ilişkiyi, akademik özgürlüğün sınırlarını, sözde demokrasilerin otoriter tabiatının yanı sıra medya organlarının ırkçı ve kolonyal işbirlikçiliğini” ifşa etmiştir.<a href="#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Meseleye bu açıdan bakılınca Gazze, Batı’nın ve ABD’nin beyaz üstünlüğünü muhafaza etmeye yönelik kolonyal politikalarının da ifşa edildiği bir sorgulama ve tartışma zemini inşa etmektedir. Netenyahu ve Trump’ın yıkımdan sonra kendi devletlerine kâr sağlayacak yerleşim ve yatırım planları, Brenna Bhandar ve Alberto Toscano’nun ifadesiyle, “Gazze’nin ‘Dubaileştirilmesi’ ve üstünlükçü Yahudi ‘yeniden yerleşimi’ projesi” şeklinde ortaya konmaktadır. Kolonyal döneme özgü pratikleri yeniden hayata geçiren “soykırımın yıkımı üzerinden hesap yapan bir vurgunculuk mantığı” tam anlamıyla “sömürgeci ırksal mülkiyet rejimlerini yeniden üretir” mahiyette anlaşılmalıdır. Bu noktada, Gazze’nin insansızlaştırılan topraklarının kaynaklarının yağma edilmesi ve hayatta kalan az sayıda Filistinlinin mülksüzleştirilmesi planlarının “soykırımcı kolonyal mülkiyet rejiminin mantıksal temeli olduğu” açıkça görülmektedir.<a href="#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>İbrahim Halil Üçer’in belirttiği gibi, Batı’nın siyasi kurumları her zaman üstü örtülü biçimde kullandıkları kolonyal stratejilerini, Gazze’de açıkça ortaya koymaya başlamışlardır. Medeniyet görünümünde barbarlık yapan Batı devletleri, “gizlendikleri konumu terk ederek, küstahça İsrail’in arkasında” durmaktadırlar. Gazze’de yaşanan soykırım “Batılı kurumların yüzündeki maskeyi kaldırmıştır.” Filistinlilerin her şeye rağmen sürdürdükleri direniş (Aksa Tufanı), meydan okudukları Batı hegemonyasında krize yol açarken, bir yandan da Müslümanların iradelerini ortaya koymaları sayesinde “gözlerimize çekilmiş büyülü perdenin kalkmasını temin etmiştir.” Aynı zamanda, “Aksa Tufanı, Batılı siyasî-iktisadî hegemonyanın kurbanları olan Batılı halkların gözünden de bu peçenin kalkmasına katkıda bulunmuştur.” Gazzeli Müslüman halkın direniş iradesi, “hep hakikati gösteren bir ayna gibi, insanlığın geleceğini tehdit altına sokan sahte hakikatin yüzündeki maskeyi indirdi ve bu maskenin ardındaki karanlığı ortaya çıkardı.”<a href="#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Bu insan-merkezli yaklaşımlar, esas itibarıyla dünyada ve bölgemizde yer alan çatışmaların Filistinliler ya da genel anlamda Müslümanlardan kaynaklanmadığına dikkat çekmektedir. Modern dünyanın inşa sürecinden itibaren, “Batı sorunu” ve ona bağlı olarak da “İsrail sorunu” ile karşı karşıya kalındığını göstermekte olup, Ahmet Demirhan’ın ifadesiyle, dünyanın ve bölgemizin “Aryanlaştırılması” çabalarını ve gerçeğini açıkça ortaya koymaktadır.<a href="#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse, benim “stratejik beyazlaştırma”<a href="#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> diye nitelendirdiğim siyasi bir projeyi Orta Doğu’da hayata geçirme amacı, tarihsel geçmişten itibaren Büyük Orta Doğu Projesi’nin bizzat kendisidir. ABD liderliğinde Batı devletlerinin Müslüman ve Filistin-karşıtı siyasi çıkarlarına hizmet eden İsrail, İsmail Yaylacı’nın belirttiği üzere, “Uluslararası Adalet Divanı’nda Güney Afrika’nın açtığı dava çerçevesinde” soykırım nedeniyle yargılanmaktadır. İsrail’in uzun yıllar boyunca Filistin halkına yönelik vahşeti, “kolonyal dönemin uygulamalarını yeni teknolojik araçlarla pekiştirerek devam ettiren, etnonasyonal temelli bir yerleşimci sömürgecilik projesi” olarak anlaşılmalıdır.<a href="#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Batı destekli İsrail tarafından Gazze’de gerçekleştirilen soykırımdan iki yıl sonra Mısır’da 8 Ekim 2025’te Trump planı çerçevesinde sağlanan Hamas-İsrail ateşkes antlaşmasının ardından, İsrail’in ateşkes ihlallerinin yaşandığı bölgede ve dünyada değişen güç ilişkileri, adeta sömürgecilik döneminde açıkça vahşet yaparak uygulanan beyaz üstünlükçü yönetim anlayışına geri dönüşü yansıtmaktadır. Bu durum karşısında, 2025 yılında Sumud hareketi mensuplarının ortaya koyduğu insanı önceleyen medeniyet tasavvurunun dünyada yaygın kabul görmesi sürecinde, kolonyal bakıştan epistemik bağımsızlık kazanılmasına yol açması beklenen anti-kolonyal bilinç dönüşümünün tam anlamıyla gerçekleşmesi küresel bir demokrasi ideali olarak canlı tutulmaktadır. İşte tam da bu noktada, bu idealin pratiğe dökülmesi için Batı’nın ırkçı tahakküm sisteminin temelinde bulunan tarihsel gerçeklerin şekillendirdiği sömürgeci yönetim ve zihin yapısının iyi anlaşılması gerekiyor.</p>
<p>Muhannad Ayyash, “The Western Imperial Order on Display in Gaza: Palestine as an Ideological Fault Line in the International Arena” (2026) (Gazze’de Sahneye Konan Batılı Emperyal Düzen: Uluslararası Alanda İdeolojik Fay Hattı Olarak Filistin) makalesinde, çarpıcı değerlendirmelerde bulunmaktadır. Ayyash’a göre, bugün Filistin meselesi “sadece Batılı emperyal çıkarların desteklenmesi için kurulan ulus-devlet temelli uluslararası düzenin güncel yapılandırılmasını açığa vurmakla sınırlı kalmamaktadır.” Daha da önemlisi, aynı zamanda “Batı devletlerinin [geçmişte kaldığı zannedilen—E. Lâle Demirtürk] kolonyal modernite projesine halen ne kadar adanmışlık içerisinde bulundukları” gerçeğini de ortaya koymaktadır. Batı’nın “küresel dekolonizasyon projesi” ironik biçimde Filistin’i, “Batı ile Küresel Güney arasındaki mücadelede kritik bir mesele kılmaktadır.”<a href="#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Hintli aydın Pankaj Mishra, <em>The World After Gaza</em> (2025) (Gazze’den Sonra Dünya) kitabında, Holokost’un 2. Dünya Savaşı sonrasında Batı’nın siyasi ve ahlaki tasavvurunu ve politikalarını aktif biçimde şekillendirdiği görüşünü ileri sürmektedir. İsrail Devleti, 7 Ekim 2023’ten itibaren Filistinlilere yönelik soykırımını yaparken, Yahudilerin sözde Hamas tarafından kendilerine karşı yapılacak yeni bir Holokost’un tekrarlanma korkusunu kullanmak suretiyle, ülkesinde ve Batı’da geniş bir kamuoyu desteği oluşturmuştur. Ancak Mishra’nın vurguladığı gibi, dünya halklarının çoğunluğunun tarihsel belleği, Batı devletlerinin tarihte uzun dönemler boyunca sürdürdüğü kölelik ve kolonyalizmden kaynaklanan travmatik deneyimler ile şekillenmiş durumdadır. Batı-dışı dünya halklarının tarihsel belleğinde, kölelik ve kolonyalizmi sönümlendirmenin yanı sıra, beyazların egemenliğindeki dünya düzenine son verme anlamına gelen dekolonizasyon da büyük bir yer tutmaktadır. Bu görüş çerçevesinde, Batı’nın İsrail’in saldırgan politikalarını eleştirilerden uzak tutma çabasına bağlı olarak Filistin halkı ile dayanışma protestolarına katılanları işten çıkarma ve sınır dışı etme gibi çeşitli yöntemlerle cezalandırma usulleri devam etmektedir. Holokost’un tekrarlanmaması adına saldırılarda bulunan İsrail’ın yanında yer alan Batı, “entelektüel despotizm” içerisine hapsolduğunu açığa vururken, Filistin’i sömürgeleştirme projesinin temelde “bir ırk meselesi” olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. 11 Eylül saldırıları sonrasında ABD’nin liderliğinde başlayan Terörle Savaş “ırksallaştırılan küresel bir savaşa dönüşmüştür. Orta Doğu, Asya, Afrika’ya olduğu kadar Batı devletlerine de yansıyan etkiler açıkça gözlemlenmektedir. Özellikle Trump’ın 1. Başkanlık döneminden itibaren ABD’nin, Çin’in yükselişi karşısında artan kaygılarının nedeni, Çin’in tarih boyunca ABD’nin sürdürdüğü “ırksal tahakküme” meydan okuma şeklinde görülmesinden kaynaklanmaktadır. Beyaz milliyetçiler, “Batı’nın sosyal liberalizmi şekillendiren normlarının baskısı altında ezilmekte” olup, “siyasi ve kültürel çoğulculuktan nefret eden” İsrail’in “uluslararası hukuki ve yasal kuralları çiğneme özgürlüğüne öykünmektedir.”<a href="#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Gazze soykırımı gösteriyor ki, İsrail ve onu destekleyen ülkeler ile güçler açısından Filistin’in dekolonizasyonu, dünyada Batı kolonyalizminin Orta Doğu’da bitmesine dair yükselen protesto sesleri karşısında [kendi siyasi iradelerini] kısıtlayıcı bir taleptir.” Çağımızda “sömürge” ile “imparatorluk” ifadeleri, tarihte meydana gelen sömürgecilik ile bugün görülen tahakküme dayalı toplumsal ilişkileri değerlendirmek için ipuçları vermekte olup, “Yahudi üstünlüğünü temel alan İsrail’in vahşete dayalı işgalci-sömürgeci rejiminin, Batı’da aşırı sağcı politikacılar ile onlarla işbirliği yapan liberaller tarafından açıkça desteklenmektedir.” Holokost’un şekillendirdiği Batı siyaset sahnesinde, unutulmaması gereken husus şudur: “Yahudi kimliği, kurbanlaştırılmayı çağrıştıran acı hatıralar ile kurbanların oluşturduğu topluluk aidiyetini esas alan bir temel üzerine inşa edilmiştir.”<a href="#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Gazze’de yaşanan vahşet, sosyal antropolog Arjun Appadurai’nin ifadesiyle, “kaybedenlerin seslerini kesmek suretiyle, dünyayı küreselleşmenin kazananlarına [yer açan] hazırlık evresidir.” Dünya barışını tesis etmek ancak entelektüel zeminde “birbiriyle çatışma halinde olan Holokost, kölelik ve sömürgecilik anlatılarını uyumlu hale getirmekle mümkündür.” 2. Dünya Savaşı sonrasında değişen küresel tabloda, “alışageldiğimiz dünyanın kölelik, kolonyalizm ve anti-kolonyal milliyetçilikten nemalananlar tarafından yeniden şekillendirilmesine” tanıklık edilmiştir. Batı’da, Doğu’da, Küresel Kuzey ve Küresel Güney’de “özgürlük, eşitlik ve haysiyet” mücadeleleri verilmiştir. Ancak “Gazze soykırımı, [Batı’yı demokrasi beşiği zanneden] çoğu insanı kendi toplumlarındaki hastalıklı tablo ile gerçek anlamda hesaplaşmaya zorlamıştır.”<a href="#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Filistin asıllı Amerikalı gazeteci ve tarihçi Ramzy Baroud’a göre, Batı’nın ikiyüzlülüğünü açığa vuran “Gazze soykırımı gelecekte Batı’nın ahlaki çöküşü olarak hatırlanacaktır.”<a href="#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Bunun yanı sıra Jon Hoffman, Gazze soykırımının aslında ABD’nin dünyada itibar kaybına uğramasına yol açtığına ve çıkarlarına zarar verdiğine dikkat çekmektedir.<a href="#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Adam H. Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em> (2026) (Bir Soykırım Nasıl Satışa Sunulur: Medyanın Gazze’nın Yıkımındaki İşbirlikçi Rolü) kitabında, Batı ve özellikle ABD anaakım medyasının Gazze soykırımını çarpıtan ve gerçekleri gizleyen haberlerinin neticesinde, kamuoyunun İsrail vahşetinin yanında yer almasının temin edildiği görüşünü ileri sürmektedir. Böylelikle, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te 12 İsraillinin ölümüne sebep olan saldırısının Batı medyasında “Filistinlilerin şiddete başvuran” bir halk olduğu yönünde temsil edilmesine dönüşerek İsrail’in yetmiş binden fazla Filistinli sivile yönelik soykırımının görmezden gelindiği bir süreci başlatmıştır. Aslında bu durum, 11 Eylül saldırıları sonrasında bütün “Müslüman-kodlu şiddetten” korunma refleksi içerisinde “Hamas’ın İŞİD’leştirilmesi” şeklinde anlaşılması gereken bir algı inşasının devamı niteliğindedir. Bu nedenle, Batı medyasında Gazze soykırımında direnen Filistinliler hakkında kullanılan “barbar” ve “vahşi” gibi ifadeler, “kökleri kolonyal tarihe dayanan ırksallaştırma temelli” yaklaşımları ima etmektedir. Batı-Doğu ya da medeni-barbar çerçevesine yerleştirilen Filistin halkının medyatik temsilleri, vahşice katledilen Filistinlilerin insanlık-dışılaştırılmasına ve önemsiz görülmesine yol açmaktadır. Bu yaklaşım, Ukrayna’lıların öldürülmesine sert tepki verildiği halde, Filistinlilerin katledilmesine sessiz kalındığı Roberto de Vogli’nin ifadesiyle, “seçici empati” (selective empathy) gösterilen durumların normalleştirilmesine yol açmaktadır.<a href="#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Ibrahim Fraihat ve Abeer Al-Najjar’a göre, Gazze bir coğrafi bölgeden ziyade “liberal uluslararası düzenin kolonyal temellerini açığa vuran bir yer olma özelliği taşımaktadır.” Diğer bir deyişle, “kolonyal iktidarın devam ettiğini” göstermekte ve “Küresel Güney’den yükselen meydan okumalar, emperyal otoriteye başkaldırı” şeklinde ortaya konmaktadır. Bütün bunların işaret ettiği husus, İsrail’in işgalci-kolonyalizminin sadece bir tahakküm değil, bu toprakların sahibi olan yerli halkı ortadan kaldırmayı hedefleyen “siyasi bir proje” olduğu gerçeğidir. Bu durum, Gazze soykırımının 7 Ekim 2023’te başlayan bir olay değil, İsrail Devleti’nin kuruluşu ile başlayan bir süreçte “Küresel Kuzey’in evrensel değerler, insan hakları ve kurallara dayalı uluslararası düzeninin yapısal çelişkilerini görünür kılan [hastalıklarına] dair teşhis koyma (diagnostic) mekanizması olarak değerlendirilmelidir.”<a href="#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Tariq Dana ve Muhannad Ayyash’ın belirttiği gibi İsrail soykırımının yaşandığı Gazze, “günümüzde devam eden kolonyal şiddetin paradigması” olarak görülmelidir.<a href="#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Bu anlamda, Ilan Pappé, Tariq Dana ve Nadia Naser–Najjab’ın ifadesiyle söylemek gerekirse, tarih ve kültürü yok sayılan millete yönelik yapılan önyargılı Filistin Çalışmalarında (Palestine Studies) benimsenen Batı perspektifinin ürettiği “işgalci kolonyal paradigma”<a href="#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> (settler colonial paradigm) kullanılmak yerine, soykırımı normalleştirmeyen Gazze-merkezli paradigma oluşturulmalıdır. Bu paradigma, Batı-merkezli soykırım kurbanlarını acınası bir tablo içine yerleştiren hiyerarşik sınıflandırmanın dayandığı insani değerler boşluğuna meydan okumakla sınırlı kalmamakta, “dünya düzeninin dönüşmesi gerektiğinin sinyallerini Küresel Güney’den”<a href="#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> veren bir anlam çerçevesi sunmaktadır.</p>
<p>Bu çerçeve iyi değerlendirilmek suretiyle, insanlık adına gereken dersler çıkarılmadığı ve stratejik körlük aparatı kullanılarak yok sayıldığı takdirde, dünyanın belirsiz ve istikrarsız bölgeleri katliam ve soykırımın çoğalma riskini barındıracaktır. Biden ve Trump başkanlık dönemlerinde soykırımı destekleyen dış politika ve silah yardımlarından bahseden Adam H. Johnson geleceğe yönelik şu tespitte bulunmaktadır: “Küresel eşitsizlik farklı bölgelere yayılmaya ve iklim değişikliği ABD ile Avrupa liderliğindeki dünya düzenini tehdit etmeye devam ederken ve dolayısıyla bu durum Küresel Güneyden kuzey bölgelerine mülteci akınına yol açarken,” Gazze’de yaşanan soykırımın farklı coğrafyalara sıçrayarak insan kıyımına dair aldırmazlığın ve duyarsızlığın yaşanacağı ihtimali, ciddiyetle ele alınmalıdır.<a href="#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>Batı-merkezli dünya halklarının bu duyarsızlığı aşmaları ve kendi tarihleri ile yüzleşme zorunluluğu, aynı zamanda bugün ile bütünlük arz eden kolonyal geçmiş ve onun ürettiği sömürgeci zihniyeti çözümlemek gerektiği anlamını taşımaktadır. NUN Eğitim ve Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Esra Albayrak, İstanbul’da Atatürk Kültür Merkezi&#8217;nde 11-12 Mayıs 2026’da düzenlenen Dünya Dekolonizasyon Forumu’nda yaptığı açılış konuşmasında “adil bir dünya mesajı” vermiştir.<a href="#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Bu konuşma metnini yayınladığı “Dekolonizasyonu Aşmak: Bilgi, İktidar ve Ortak Sorumluluk” makalesinde, coğrafi keşiflerin başladığı ve fakat sömürgeci zulmü belirleyen Amerika kıtasının işgal edildiği 1492 yılının aslında “küresel bir iktidar matrisinin” başladığı tarih olarak nitelendirmektedir. “Bu matris, ekonomik sömürüyle başlayıp ırksal, dilsel, ruhsal ve epistemik hiyerarşilerin birbirine dolandığı geniş bir tahakküm düzenine dönüşmüştür.” Bu tahakküm sisteminin en acı ve çarpıcı örneği ise, 7 Ekim 2023’ten itibaren İsrail’in yaptığı soykırımın devam ettiği Gazze’de görünmektedir. Bu anlamda, Gazze bir paradigma olarak benimsendiğinde, Batı’nın sömürgeci mantığına dayalı “uluslararası sistemin ahlaki ve siyasi meşruiyetine yönelik” çok yönlü bir hesaplaşmaya olanak sağlamaktadır. İşgal altında zulüm gören diğer coğrafyaların yanı sıra Gazze meselesi de, bu bölgelerde üretilen bilgi doğrultusunda Batı-merkezli olmayan bir bakış açısı ile ele alınmalıdır. Batı’nın sömürgeci iktidar biçimini normalleştiren düşünce biçimi ve yaklaşımlarının da dahil edildiği, “somut bir eylem ve sorumluluk alanı” şeklinde anlaşılması gereken dekolonizasyon sürecinin küresel anlamda yürütülmesi gerekmektedir. Bu görüş çerçevesini “İstanbul Perspektifi” olarak kavramsallaştıran Albayrak’a göre, “dekolonizasyonun amacı, tek merkezli hakim bilgi sisteminin karşısına başka bir tek merkez koymak yerine; çoğul merkezli bir açık toplum yaklaşımıyla birbirinin bilgeliğinden istifade eden, birbirinden güç alan kuşatıcı bir zemin tesis etmektir.” Batı-merkezli paradigma çerçevesinde tıkanmışlık yaşayan “uluslararası sistemin yeni merkezlere, yeni seslere ve çoğul tanıklıklara ihtiyacı olduğu açıktır. Hikâyelerin çeşitlenmesi, [Batı’nın beyaz üstünlüğüne dayalı oluşturduğu] tek anlatının aşılması için hem epistemik hem de etik bir zorunluluktur.”<a href="#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>Bu görüş, 2026’ın ilk aylarında ABD-İsrail’in birlikte İran’a karşı başlattığı savaş göz önüne alındığında son derece yerinde bir tespit olmakla kalmamakta, aynı zamanda Filistin’i yok sayan Batı’nın Türk-İslam medeniyet anlayışı ve değerlerine saygı göstermesi halinde insani temelli çok kültürlü dünya inşasının mümkün olacağına da dikkat çekmektedir. Nitekim Küresel Sumud Filosu, soykırımcı İsrail’in “uluslararası hukuku çiğneme kapasitesini görünür kılmak ve meşruiyet krizini derinleştirmek” suretiyle, Batı’nın tek taraflı güce dayalı kolonyal dünya tasavvurunu tartışma zeminine taşımaktadır.<a href="#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Lübnan asıllı İngiliz akademisyen Gilbert Achcar’ın belirttiği gibi, Joe Biden’ın başkanlık döneminde Gazze konusunda aldığı pozisyon nedeniyle, liberal düzenin beyin ölümü gerçekleşmiştir. Ancak Trump’ın 2. başkanlık döneminin 20 Ocak 2025’te resmen başlaması ile birlikte, Batı’nın ve ABD’nin verdikleri destek neticesinde Gazze soykırımı “liberal Atlantik ittifakının tabutuna çakılan son çivi olmuştur.” Bu ölüm aslında “neofaşizm dönemine, aşırı sağcı güçlerin hızla artmasına ve yayılmasına kapı aralayan küresel bir dönüşümdür.”<a href="#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a> Achcar’a göre, Batı’nın desteklediği İsrail vahşetine sahne olan ve uluslararası ilişkilerin “barbarlığa dönüşü” olarak nitelendirilmesi gereken Gazze’de yaşanan soykırımın arka planında, esas itibarıyla Holokost’un araçsallaştırılarak Avrupa ve genel anlamda Batı’da yabancı öteki tanımından çıkarılan “Yahudilerin beyazlaşması” yer almaktadır. Aimé Cesaire’e göre, Batı’nın Hristiyan elitlerinin Hitler’i affetmemesinin esas sebebi “beyaz insana karşı işlediği suçtur, beyaz insanı aşağılamasıdır ve o güne dek sadece Cezayir’in Araplarına, Hindistan’ın ‘amelelerine’ ve Afrika’nın ‘zencilerine’ saklanmış sömürgeci prosedürleri Avrupa’ya uygulamasıdır.”<a href="#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Bugün gelinen noktada, Batı ile aynileştirilen “Yahudilerin beyazlaştırılması, beyaz üstünlüğünü savunanların Ortadoğu’da yani Kuzey Yarıküre’deki gündelik ırkçılığın en önde gelen nefret nesnesi İslam’ın beşiğinde kurdukları ileri bir karakol ve süper beyaz bir yer olarak algılanan İsrail’e duyulan çok menfur bir hayranlığa dönüşmektedir.” Hamas’ın saldırıları “İsrail’in sömürgeci baskısına duyulan nefret” yerine, antisemitizm şeklinde çarpıtılmaktadır. Ancak üstü örtülen sömürgeci devlet ile mücadele gerçeği, “Filistin, Arap veya Müslüman karşıtı bir ırkçılıkla ve beyazlaştırılmış İsrailliler için beslenen ‘narsist şefkatle’ gözleri kör olmamış herkes için barizce görülüyor olmalı.” Bu karanlık tabloda iyimserliği ön planda tutarak insani mücadeleye devam etmek için tek çıkar yol, “Filistinliler, İsrailliler, Arap halkları ve tüm dünya halkları arasında, özellikle de gençler arasında görülen direncin, neticede yeni neofaşist enternasyonalin bölgesel ve küresel tasarılarına engel olmayı başarabileceği” umudunu taşımaktır.<a href="#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>Sonuç itibarıyla, artık geri dönülemez bir eşikte duran Gazze meselesi, ABD liderliğinde Batı’nın kolonyalizmi yeniden diriltme politikalarını şekillendiren Batılı/beyaz ittifakı sarsmaya başlayan sorgulama zeminini oluşturmaktadır. İşgal tarihleri boyunca sömürgeciliğe karşı duran direnişçi kahraman Filistin halkına destek veren küresel protesto ve dayanışma hareketleri, “Gazze’den sonra dünya[yı]”<a href="#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> şekillendirmek için umut vaat etmektedir.</p>
<p>Benim de bu makalede Batılı/beyaz kolonyal eksenin kırılma noktası olarak nitelendirdiğim Gazze meselesi, sadece beyaz üstünlüğüne dayalı Batı tahakkümü karşısında meydan okuyan Filistin halkının direnişle özdeşleşmesiyle sınırlı değildir. Kırılma noktası, Batı/ABD’nin beyaz üstünlüğünü savunan yönetici elitlerinin sömürgeci tasavvurlarını canlandırmayı umdukları yeni kolonyal dünya düzenine yönelik olarak vaziyet alma konusunda, Türkiye ve İspanya gibi devletlerin liderliğinde vicdanı harekete geçirilen insanlığın büyük bir çoğunluğunun paradigma değişikliğine gitmesinden kaynaklanmaktadır. Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse, Batılı/beyaz kolonyal eksenin kendi mülkiyetçi hırslarını tatmin etmek için “riviera” inşa etmeye dayalı Orta Doğu coğrafyasını soykırım sonrasında kâr getirecek aparat şeklinde gören stratejik körlük temelli politikalarına karşı çıkma cesaretine dayalı küresel dayanışma içerisinde bulunan merhamet ve vicdan sahibi dünya nüfusunun üzerinde durduğu ahlaki zemini savunmak büyük bir önem taşımaktadır. Filistin meselesini ortak değerler zemininde vicdani sorumluluk içinde mercek altına alan insanlık açısından bu soykırım, Batı devletlerinin benimsediği ve Joe R. Feagin’in 2010 yılında ortaya attığı ırkçı görme biçimi anlamına gelen “beyaz ırksal çerçeve”<a href="#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> (white racial frame) yerine, Gazze-merkezli paradigma inşasının önünü açan bir kırılma noktasıdır.</p>
<p><a href="#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Ayşe Böhürler, “Ölümleri Zihnî Meşrulaştırma Aracı: Neo-sömürgecilik”, <em>Yeni Şafak Gazetesi</em>, 6 Mart 2026. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 19 Mart 2026. <a href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ayse-bohurler/olumleri-zihni-mesrulastirma-araci-neo-somurgecilik-4803398">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ayse-bohurler/olumleri-zihni-mesrulastirma-araci-neo-somurgecilik-4803398</a>.</p>
<p><a href="#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Ashjan Ajour, “Unveiling the Colonial Violence of Space in the Gaza Genocide”, <em>European Journal of Cultural Studies</em>, Vol. 28, No. 5, (2025), 1252, 1258. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 27 Haziran 2026. <a href="https://journals.sagepub.com/doi/pdf/10.1177/13675494241310778">Unveiling the colonial violence of space in the Gaza genocide</a>.</p>
<p><a href="#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Ajour, “Unveiling the Colonial Violence of Space in the Gaza Genocide”, 1259, 1260.</p>
<p><a href="#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Muhannad Ayyash, “Colonial Racial Capitalism and Violence: Theorising the Relationship between Empire and Israeli Settler Colonialism”, <em>Journal of Holy Land and Palestine Studies,</em> Vol. 23, No. 2, (2024), 206. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 13Temmuz 2026.</p>
<p><a href="https://doi.org/10.3366/hlps.2024.0339">https://doi.org/10.3366/hlps.2024.0339</a>.</p>
<p><a href="#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Ali Kırıktaş, “Trump’ın Gazze Planı: Strateji ve Tepkiler”, <em>akademiyet.com</em>, 11 Şubat 2025. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 27 Haziran 2026. <a href="https://akademiyet.com/trumpin-gazze-plani-strateji-ve-tepkiler/">https://akademiyet.com/trumpin-gazze-plani-strateji-ve-tepkiler/</a>.</p>
<p><a href="#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Bünyamin Bezci, “Kendini Terk Eden Avrupa: Avrupa Popülist Sağının ABD ve Rusya Destekleri”, <em>Kriter Dergisi</em>, Sayı 109, (Haziran 2026), 10, 11.</p>
<p><a href="#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bezci, “Kendini Terk Eden Avrupa: Avrupa Popülist Sağının ABD ve Rusya Destekleri”, 11, 12.</p>
<p><a href="#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Noura Erakat, “Foreword”, içinde Adam H. Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em>, (London: Pluto Press, 2026), xiii.</p>
<p><a href="#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Brenna Bhandar ve Alberto Toscano, “Mülkiyet Savaşı: Gazze’de Soykırımın İnşası”, Çev. İsmail Kaygısız, <em>Ayrıntı Dergisi</em>, Sayı 50, (Bahar 2026), 52, 53.</p>
<p><a href="#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> İbrahim Halil Üçer, “Gazze Aynasında İnsanlığın Geleceği ve İslam Ümmetinin Mükellefiyeti”, <em>Teklif Dergisi</em>, Sayı 14, (Mart 2024), 57, 63.</p>
<p><a href="#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Ahmet Demirhan, “‘Yahudi-Hıristiyan’ Karşısında Gazze”, <em>Teklif Dergisi</em>, Sayı 14, (Mart 2024), 150, 151.</p>
<p><a href="#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> E. Lâle Demirtürk, <em>ABD’nin Beyaz Egemen İktidar Projesi: Küresel Bir Güvenlik Sorunu</em>, (İstanbul: Kopernik Kitap, 2024), 423.</p>
<p><a href="#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> İsmail Yaylacı, “Uluslararası Düzenin Siyasal Teolojisi”, <em>Teklif Dergisi</em>, Sayı 14, (Mart 2024), 180, 181.</p>
<p><a href="#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Muhannad Ayyash, “The Western Imperial Order on Display in Gaza: Palestine as an Ideological Fault Line in the International Arena”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 1919, 1931. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 29 Haziran 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2025.2465522">https://doi.org/10.1080/01436597.2025.2465522</a>.</p>
<p><a href="#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Pankaj Mishra, <em>The World After Gaza</em>, (London: Fern Press, 2025), 19, 10, 188, 189.</p>
<p><a href="#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Mishra, <em>The World After Gaza</em>, 232, 233.</p>
<p><a href="#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Mishra, <em>The World After Gaza</em>, 262, 272, 276.</p>
<p><a href="#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Ramzy Baroud, “Hypocrisy and Genocide: How Gaza has Exposed the West Like Never Before”, <a href="http://www.middleeastmonitor.com">www.middleeastmonitor.com</a>, February 29, 2024. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 13 Temmuz 2026. <a href="https://www.middleeastmonitor.com/20240229-hypocrisy-and-genocide-how-gaza-has-exposed-the-west-like-never-before/">Hypocrisy and genocide: how Gaza has exposed the West like never before – Middle East Monitor</a>.</p>
<p><a href="#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Jon Hoffman, “Israel Is a Strategic Liability for the United States”, ww.foreignpolicy.com, March 22, 2024. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 13 Temmuz 2026. <a href="https://foreignpolicy.com/2024/03/22/israel-gaza-biden-netanyahu-security-united-states/">For America, Israel Is a Liability, Not an Asset</a>.</p>
<p><a href="#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Adam H. Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em>, (London: Pluto Press, 2026), 8, 11, 24, 49.</p>
<p><a href="#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Ibrahim Fraihat and Abeer Al-Najjar, “Gaza as Diagnostic: Genocide, Power, and the Unraveling of the Global North”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 1886, 1888, 1893. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2026.2672512">https://doi.org/10.1080/01436597.2026.2672512</a>.</p>
<p><a href="#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Tariq Dana and Muhannad Ayyash, “Beyond Genocide: Colonial Modernity and the Destruction of the ‘Infrastructures of Existence’ in Gaza”, <em>Race &amp; Class, </em>published online first, May 22, 2026. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 9 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1177/03063968261425124">https://doi.org/10.1177/03063968261425124</a>.</p>
<p><a href="#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Ilan Pappé, Tariq Dana, and Nadia Naser–Najjab, “Palestine Studies, Knowledge Production, and the Struggle for Decolonisation”, <em>Middle East Critique</em>, Vol. 33, No. 2, (2024), 182. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 12 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2342189">https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2342189</a>.</p>
<p><a href="#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Annamária Artner and Zhiguang Yin, “Towards a Non-hegemonic World Order – Emancipation and the Political Agency of the Global South in a Changing World Order”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 2193. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2023.2251422">https://doi.org/10.1080/01436597.2023.2251422</a>.</p>
<p><a href="#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em>, 203-204.</p>
<p><a href="#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Anonim. “Esra Albayrak&#8217;tan Dünya Dekolonizasyon Forumu&#8217;nda Daha Adil bir Dünya Mesajı”, <em>Takvim Gazetesi</em>, 11 Mayıs 2026. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 14 Mayıs 2026. <a href="https://www.takvim.com.tr/guncel/2026/05/11/esra-albayraktan-dunya-dekolonizasyon-forumunda-daha-adil-bir-dunya-mesaji#5">https://www.takvim.com.tr/guncel/2026/05/11/esra-albayraktan-dunya-dekolonizasyon-forumunda-daha-adil-bir-dunya-mesaji#5</a>.</p>
<p><a href="#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Esra Albayrak, “Dekolonizasyonu Aşmak: Bilgi, İktidar ve Ortak Sorumluluk”, <em>Kriter Dergisi</em>, Sayı 113, (Haziran 2026), 15-17.</p>
<p><a href="#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Mehmet Rakipoğlu, “Ablukayı Kırmak ve Teşhir Etmek: Küresel Sumud Filosu’nun Gazze Yolculuğu”, <em>Kriter Dergisi</em>, Sayı 113, (Haziran 2026), 48.</p>
<p><a href="#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Gilbert Achcar, “Gaza was the Last Nail in the Coffin of Liberal Atlanticism”, Interview with <em>Trümmer auf Trümmer.</em> <a href="http://www.anticapitalistresistance.org">www.anticapitalistresistance.org</a>, June 3, 2026. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 30 Temmuz 2026. <a href="https://anticapitalistresistance.org/gaza-was-the-last-nail-in-the-coffin-of-liberal-atlanticism/">Gaza Was the Last Nail in the Coffin of Liberal Atlanticism – Anticapitalist Resistance</a>.</p>
<p><a href="#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Gilbert Achcar, <em>Gazze Felaketi: Soykırımı Tarihsel Perspektiften Okumak</em>, Çev. Akın Emre Pilgir, (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2025), 68, 73, 83. (Orijinal Basım 2025)</p>
<p><a href="#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Achcar, <em>Gazze Felaketi: Soykırımı Tarihsel Perspektiften Okumak</em>, 86, 177, 240.</p>
<p><a href="#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Mishra, <em>The World After Gaza</em>, 280.</p>
<p><a href="#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Joe R. Feagin and Kimberley Ducey, <em>Racist America: Roots, Current Realities, and Future Reparations</em>, Fifth Edition, (New York: Routledge, 2026), 30, 31. (İlk Basım 2000)</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/batili-beyaz-kolonyal-eksenin-kirilma-noktasi-gazze-meselesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Dünyasında İşgale Açıklık: Askerî Yenilgiden Önce Fikrî Yenilgi mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/islam-dunyasinda-isgale-aciklik-askeri-yenilgiden-once-fikri-yenilgi-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/islam-dunyasinda-isgale-aciklik-askeri-yenilgiden-once-fikri-yenilgi-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Jul 2026 09:25:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Orta Doğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20181</guid>

					<description><![CDATA[Giriş Bir ülke nasıl işgal edilir? Bu soruya verilecek ilk cevap çoğu zaman tanklar, savaş uçakları ve ordular olacaktır. Oysa tarih, bize işgallerin büyük bölümünün silahların gölgesinde değil, zihinlerde başladığını gösteriyor. Topraklar, çoğu zaman önce fikirler işgal edildiğinde kaybedilir. Bir milletin özgüveni zedelendiğinde, eğitim sistemi yabancılaşmaya başladığında ve yönetici elitleri kendi medeniyet değerlerinden uzaklaştığında askerî işgal, zaten başlamış olan daha derin bir sürecin son halkası hâline gelir. İslam dünyasının son iki asırlık tecrübesi de bu açıdan dikkat çekicidir. Birçok Müslüman düşünür, yaşanan gerilemeyi yalnızca dış güçlerin askerî ve ekonomik üstünlüğüyle açıklamamış; aynı zamanda fikrî çözülmeye, eğitim sistemindeki dönüşüme ve yönetici kadroların zihniyet değişimine dikkat çekmiştir. Bu düşünürlerden ikisi, Şeyh Abdurrahman ed-Düserî ile Cezayirli mütefekkir Malik bin Nebi&#8217;dir. Her ikisi de farklı kavramlar kullansalar da aynı noktaya işaret eder: Bir toplum, önce kendi içinde zayıfladığında dış müdahalelere açık hâle gelir. Sömürgeciliğin En Güçlü Silahı Sömürgecilik denildiğinde akla ilk olarak askerî işgaller gelir. Oysa modern sömürgecilik, yalnızca ordularla değil; eğitim kurumları, kültürel politikalar, medya ve bürokrasi aracılığıyla da etkisini sürdürmüştür. Şeyh Abdurrahman ed-Düserî&#8217;nin şu sözü bu bakış açısını özetler: &#8220;Okullar, sömürgeciliğin kültürünü bize dayatmak için kullandığı ilk araç olmuştur.&#8221; Bu ifade, okulun kendisini değil; eğitimin hangi dünya görüşünü taşıdığı sorusunu gündeme getirir. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Bir ülke nasıl işgal edilir?</p>
<p>Bu soruya verilecek ilk cevap çoğu zaman tanklar, savaş uçakları ve ordular olacaktır. Oysa tarih, bize işgallerin büyük bölümünün silahların gölgesinde değil, zihinlerde başladığını gösteriyor. Topraklar, çoğu zaman önce fikirler işgal edildiğinde kaybedilir. Bir milletin özgüveni zedelendiğinde, eğitim sistemi yabancılaşmaya başladığında ve yönetici elitleri kendi medeniyet değerlerinden uzaklaştığında askerî işgal, zaten başlamış olan daha derin bir sürecin son halkası hâline gelir.</p>
<p>İslam dünyasının son iki asırlık tecrübesi de bu açıdan dikkat çekicidir. Birçok Müslüman düşünür, yaşanan gerilemeyi yalnızca dış güçlerin askerî ve ekonomik üstünlüğüyle açıklamamış; aynı zamanda fikrî çözülmeye, eğitim sistemindeki dönüşüme ve yönetici kadroların zihniyet değişimine dikkat çekmiştir.</p>
<p>Bu düşünürlerden ikisi, Şeyh Abdurrahman ed-Düserî ile Cezayirli mütefekkir Malik bin Nebi&#8217;dir. Her ikisi de farklı kavramlar kullansalar da aynı noktaya işaret eder: Bir toplum, önce kendi içinde zayıfladığında dış müdahalelere açık hâle gelir.</p>
<p><strong>Sömürgeciliğin En Güçlü Silahı</strong></p>
<p>Sömürgecilik denildiğinde akla ilk olarak askerî işgaller gelir. Oysa modern sömürgecilik, yalnızca ordularla değil; eğitim kurumları, kültürel politikalar, medya ve bürokrasi aracılığıyla da etkisini sürdürmüştür.</p>
<p>Şeyh Abdurrahman ed-Düserî&#8217;nin şu sözü bu bakış açısını özetler:</p>
<p><strong>&#8220;Okullar, sömürgeciliğin kültürünü bize dayatmak için kullandığı ilk araç olmuştur.&#8221;</strong></p>
<p>Bu ifade, okulun kendisini değil; eğitimin hangi dünya görüşünü taşıdığı sorusunu gündeme getirir. Çünkü eğitim yalnızca bilgi aktaran bir süreç değildir. Aynı zamanda bir toplumun tarih anlayışını, kimliğini, değerlerini ve geleceğe bakışını şekillendirir.</p>
<p>Tarih boyunca sömürgeci güçlerin işgal ettikleri bölgelerde önce eğitim sistemlerini değiştirmeleri tesadüf değildir. Yeni müfredatlar, yeni bürokratik yapılar ve yeni yönetici sınıflar oluşturarak uzun vadeli bir zihniyet dönüşümü hedeflenmiştir.</p>
<p><strong>Malik bin Nebi&#8217;nin &#8220;Sömürgeleştirilebilirlik&#8221; Kavramı</strong></p>
<p>Malik bin Nebi&#8217;nin en çok tartışılan tespitlerinden biri şudur:</p>
<p><strong>&#8220;Her sömürgecilik hikâyesinden önce, sömürgeleştirilmeye elverişli hâle gelmiş bir halkın hikâyesi vardır.&#8221;</strong></p>
<p>Bu cümle, ilk bakışta sert bir eleştiri gibi görülebilir. Ancak Nebi&#8217;nin amacı mağduru suçlamak değildir. Onun dikkat çektiği nokta, toplumların kendi iç muhasebelerini yapmaları gerektiğidir.</p>
<p>Bir toplum bilim üretmiyorsa…</p>
<p>Liyakat yerine sadakati öne çıkarıyorsa…</p>
<p>Adalet duygusunu kaybediyorsa…</p>
<p>Kurumlarını zayıflatıyorsa…</p>
<p>Eleştirel düşünceyi terk ediyorsa…</p>
<p>Dış müdahalelere karşı direnci de giderek azalır.</p>
<p>Dolayısıyla Malik bin Nebi, sömürgeciliği yalnızca dış aktörlerin iradesiyle açıklamaz. Ona göre dış müdahaleleri mümkün kılan iç zemin de mutlaka incelenmelidir.</p>
<p><strong>Eğitimden Yönetici Kadrolara</strong></p>
<p>Bir toplumun geleceğini belirleyen yalnızca doğal kaynakları değildir.</p>
<p>Asıl belirleyici olan, o kaynakları yönetecek insan kalitesidir.</p>
<p>Bu nedenle sömürgecilik üzerine çalışan birçok araştırmacı, yönetici elitlerin yetişme biçimini önemli bir araştırma alanı olarak görmektedir. Farklı ülkelerde eğitim almış olmak tek başına bir sorun değildir. Asıl mesele, karar vericilerin kendi toplumlarının tarihini, kültürünü ve değerlerini hangi ölçüde dikkate aldıklarıdır.</p>
<p>Kendi toplumuna yabancılaşmış bir yönetici sınıf ile evrensel bilgiye açık ama kendi medeniyet kökleriyle bağını koruyan bir yönetici sınıf arasında önemli bir fark vardır.</p>
<p><strong>Günümüz Tartışmaları</strong></p>
<p>Bugün İslam dünyasında yaşanan krizler, yalnızca dış müdahalelerle açıklanamayacak kadar karmaşık bir yapı göstermektedir.</p>
<p>Filistin&#8217;den Sudan&#8217;a…</p>
<p>Yemen&#8217;den Libya&#8217;ya…</p>
<p>Suriye&#8217;den diğer kriz bölgelerine kadar uzanan gelişmeler, farklı aktörlerin farklı politikaları çerçevesinde değerlendirilmektedir.</p>
<p>Bazı yorumcular, bazı bölgesel yönetimlerin dış politika tercihlerinin Batılı ülkelerin stratejik hedefleriyle uyumlu olduğunu ileri sürmektedir. Buna karşılık ilgili ülkeler ise bu politikalarını ulusal güvenlik, bölgesel istikrar ve kendi dış politika öncelikleriyle açıklamaktadır.</p>
<p>Bu nedenle güncel siyasi gelişmeleri değerlendirirken tek boyutlu açıklamalar yerine çok yönlü analizlere ihtiyaç vardır.</p>
<p><strong>Asıl Mücadele Zihinlerde Başlıyor</strong></p>
<p>Tarih bize gösteriyor ki medeniyetler yalnızca askerî başarılarla kurulmaz.</p>
<p>Onları ayakta tutan;</p>
<ul>
<li>eğitim sistemi,</li>
<li>adalet anlayışı,</li>
<li>bilim üretme kapasitesi,</li>
<li>güçlü kurumlar,</li>
<li>ahlaki değerler<br />
ve yetişmiş insan kaynağıdır.</li>
</ul>
<p>Eğer bu alanlarda zayıflama yaşanırsa, dış baskılar karşısında direnç de azalır.</p>
<p>Bu yüzden gerçek bağımsızlık yalnızca sınırları korumak değildir. Aynı zamanda düşünce bağımsızlığını, bilimsel üretimi ve kurumsal güveni koruyabilmektir.</p>
<p><strong>Yeniden Güçlü Bir Medeniyet Mümkün mü?</strong></p>
<p>İslam dünyasının yeniden güçlü bir konuma ulaşabilmesi için yalnızca ekonomik kalkınma ya da askerî yatırımlar yeterli değildir.</p>
<p>Asıl ihtiyaç;</p>
<p>fikrî özgüvenini yeniden kazanan,</p>
<p>bilim üreten,</p>
<p>adaleti önceleyen,</p>
<p>liyakati esas alan,</p>
<p>eğitim sistemini kendi medeniyet değerleriyle evrensel bilgi arasında sağlıklı bir denge üzerine kurabilen toplumlar oluşturmaktır.</p>
<p>Çünkü güçlü medeniyetler önce insan yetiştirir; ardından güçlü kurumlar inşa eder.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Şeyh Abdurrahman ed-Düserî ile Malik bin Nebi&#8217;nin değerlendirmeleri, bugün de üzerinde düşünülmesi gereken önemli fikirler ortaya koymaktadır. Bu görüşler, İslam dünyasında yaşanan sorunların yalnızca dış müdahalelerle açıklanamayacağını; eğitim, düşünce, kurumlar ve yönetim anlayışının da belirleyici olduğunu hatırlatmaktadır.</p>
<p>Elbette bu yaklaşımlar, günümüz siyasal olaylarını tek başına açıklayan kesin hükümler olarak değil; tartışmaya katkı sunan düşünsel çerçeveler olarak değerlendirilmelidir. Çünkü her ülkenin kendi tarihî, siyasi ve toplumsal şartları vardır.</p>
<p>Bununla birlikte değişmeyen bir gerçek vardır: Bir toplumun bağımsızlığı, sadece sınırlarının güvenliğiyle değil; zihninin özgürlüğü, kurumlarının sağlamlığı ve yetiştirdiği insanın niteliğiyle ölçülür.</p>
<p>Topraklar işgal edilmeden önce zihinler teslim alınır. Zihinlerini koruyan toplumlar ise yalnızca bağımsız kalmaz; aynı zamanda kendi medeniyetlerini yeniden inşa edecek gücü de kendilerinde bulurlar.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/islam-dunyasinda-isgale-aciklik-askeri-yenilgiden-once-fikri-yenilgi-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İrfânımızı Öldüren Sekülerleşme</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/irfanimizi-olduren-sekulerlesme/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/irfanimizi-olduren-sekulerlesme/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Jun 2026 08:17:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülerleşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20151</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim.&#8221; Michel De Montaigne &#160; “Bu ümit Neriman’ın neşesini iâde etti. Fakat tramvay biraz ilerledikten sonra, Neriman parmağıyla Fahriye’ye caddede bir şey gösterdi: -Allah aşkına bak! dedi, yol üstünde mezârlık olur mu? Koskoca cadde… Ortasında mezârlık… Mezârlar arasında yaşıyoruz.” Yukarıdaki pasaj Peyami Safa’nın 1931 yılında basılan ünlü romanı Fatih-Harbiye’de geçer. Modern bir yaşantıyla kadîm değerlere bağlı bir hayât arasında bocalayan, hayrânlık duymaya başladığı garpla ait olduğu şark arasında gidip gelen Neriman’ın sözleridir bunlar. Bu sözler, şehrin ortasında mezâr görmeye tahammül edemeyen bir insanın hâlet-i rûhiyyesini yansıtır bize. Dîn ve dünya işlerini birbirinden ayıran lâiklik umdesinin anayasaya girmesiyle başladığını sanırız her şeyin. Hâlbuki bu romanın yazıldığı yıllarda lâiklik henüz Türkiye Cumhûriyeti anayasasına girmemişti bile. Bölünmüş bir kimlik ve kişilik inşâsı demek olan sekülerleşme ise çok öncesinden hulûl etmişti hayâtımıza. Ve rûhumuzu kemirip mânâmızı iğdiş eden bu illet, bizi kültürümüzün odak noktasındaki tevhîd idrâkinden uzaklaştırdı. Ecdâd ölümle her dem yüzleşen bir hayât telâkkisine sahipti. O yüzden de her mahallede bir mezârlık vardı. Tevhîdin de gereğiydi zaten bu. Dünya-ukbâ dengesini kurmak ve ölümü insanoğluna unutturmamak adına alınmış bir tedbirdi âdeta ölümle koyun koyuna yaşamak. Eski semtlerin sokak aralarına saklanmış türbeler, câmilerin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>&#8220;Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim.&#8221;<br />
Michel De Montaigne<br />
</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: right;"><em>“Bu ümit Neriman’ın neşesini iâde etti. Fakat tramvay biraz ilerledikten sonra, Neriman parmağıyla Fahriye’ye caddede bir şey gösterdi:</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>-Allah aşkına bak! dedi, yol üstünde mezârlık olur mu? Koskoca cadde… Ortasında mezârlık… Mezârlar arasında yaşıyoruz.”</em></p>
<p>Yukarıdaki pasaj Peyami Safa’nın 1931 yılında basılan ünlü romanı Fatih-Harbiye’de geçer. Modern bir yaşantıyla kadîm değerlere bağlı bir hayât arasında bocalayan, hayrânlık duymaya başladığı garpla ait olduğu şark arasında gidip gelen Neriman’ın sözleridir bunlar. Bu sözler, şehrin ortasında mezâr görmeye tahammül edemeyen bir insanın hâlet-i rûhiyyesini yansıtır bize.</p>
<p>Dîn ve dünya işlerini birbirinden ayıran lâiklik umdesinin anayasaya girmesiyle başladığını sanırız her şeyin. Hâlbuki bu romanın yazıldığı yıllarda lâiklik henüz Türkiye Cumhûriyeti anayasasına girmemişti bile. Bölünmüş bir kimlik ve kişilik inşâsı demek olan sekülerleşme ise çok öncesinden hulûl etmişti hayâtımıza. Ve rûhumuzu kemirip mânâmızı iğdiş eden bu illet, bizi kültürümüzün odak noktasındaki tevhîd idrâkinden uzaklaştırdı.</p>
<p>Ecdâd ölümle her dem yüzleşen bir hayât telâkkisine sahipti. O yüzden de her mahallede bir mezârlık vardı. Tevhîdin de gereğiydi zaten bu. Dünya-ukbâ dengesini kurmak ve ölümü insanoğluna unutturmamak adına alınmış bir tedbirdi âdeta ölümle koyun koyuna yaşamak. Eski semtlerin sokak aralarına saklanmış türbeler, câmilerin hazîrelerine sırlanmış mevtâlar, insanoğluna hep o gerçeği hatırlatmak için vardı. “Benden nasîhat mi istiyorsun ey Ömer! Nasîhatçi olarak ölüm sana yeter!” diyen nebevî hitâp, bize hayâtı hep o şuûr içinde yaşamayı öğütlüyordu. Sekülerleşen hayâtsa bizi ölüm duygusundan uzaklaştırdığı ölçüde mezârlıkları da şehirlerin dışına itti. Her gün değil de ayda âlemde bir yüzleşir olduk hayâtımızın bu en kesin hakikatiyle…</p>
<p>“Doğum ölümün müjdecisidir.” diyen kelâm-ı kibâr hayâtımızın mihveriyken hayâtla ölüm birbirinin mütemmimiydi. Yapılan ilk yanlış dünya ile ukbâyı birbirinden ayırmak oldu. Hayâtımıza giren sekülerleşme, onları birbirini tamamlayan değil de birbirine zıt realiteler olarak sundu bize. Böylece bütünlük duygumuzu kaybettik. Artık iki dünyaya bir gözle bakamaz olduk. Ve tabîatıyla her ikisi için de birbirinden bağımsız ölçüler ihdâs ettik.</p>
<p>Yıllar önce bacanağından şikâyet eden bir büyüğümün dert yanışı hâlâ kulaklarımda çınlar: “Bacanak musallîdir, beş vakit namâzını kaçırmaz. Buna rağmen bir düğünde önüne içki konulduğunda da aslâ geri çevirmez, hemen diker. Ne zaman bu konuyu konuşsak itirâzlarıma karşı hep şu cevâbı veriyor: ‘O iş başka, bu iş başka…’ ”</p>
<p>Çok tipik bir sekülerleşme örneği. Hayâtı tevhîd şuûru içinde yaşayan bir Müslümân alkole müptelâ da olsa, kesinlikle bu cevâbı vermezdi. İçkiyle dostluğu cümlenin malûmu olan, hayâtı ve fıkralarıyla ölümsüzleşmiş pratik Türk zekâsının timsâli Neyzen Tevfik, bu yanlışa düşer miydi meselâ? Ya da kandîlleri çalmak üzere câmiye dadanan hırsızı yakalamak arzusuyla bir gece câmide sabahlayan ve attığı tokatla hırsıza dünyayı dar eden Bekri Mustafa, böylesine bir densizliğe imzâ atar mıydı hiç?</p>
<p>Bizim eski devirlerdeki serhôşlarımız bile evvelemirde o hikemî hakikatin zebûnu olup içtikleri şaraptan evvel kâinâta hükmeden küllî irâdenin serhôşuydular. Biz öncelikle bizi biz yapan o medeniyet kimliğimizi kaybettik. Her şeyin Hâk’tan olduğunu bilip cümlesini kendi potasında eriten o nâmütenâhî şuûru, her an Hâk’la hemdem olan o haysiyetli duruşu yitirdik.</p>
<p>Yahya Kemal’e Madrid Ortaelçisiyken bir sohbet deminde İstanbul’un nüfusunun ne kadar olduğu sorulur. Üstâd tereddütsüz; “Otuz milyon civarındadır.” der. “Aman efendim, bu mümkün değil, herhalde yanlışlıkla söylediniz.” denildiğinde ise hayli enteresan bir cevap verir: “Ben ölüleri de saydım. Çünkü biz ölülerimizle birlikte yaşarız.”</p>
<p>Medeniyet kimliğimizin en kudretli müterennimi olan üstâdın verdiği cevap, tevhîd ikliminde yaşanan bir hayâtın özetidir. Gün geldi, o iklimden uzaklaştık ve mezârlıklarımızın kapısında asılı; “Her nefis ölümü tadacaktır.” âyetine bile burun büken, “Kaldırın onu buradan, moralimi bozuyor.” diye feryâdı basan özüne yabancılaşmış irfândan mahrûm aydın müsveddeleriyle karşılaştık.</p>
<p>İlim ve teknik moral değerlerle teçhîz edilmemişse, atom bombası olur, şehirleri yok ederdi. Ve yine o ilim, irfândan mahrûmsa eğer, artık hayâtta olmayan bir sanatçımızın(!) dediği gibi; “Emek Sineması açılacaksa, film göstermek, insanlar sinema seyretsinler diye açılsın. Sahnesinde namâz kılınacaksa, hiç açılmasın daha iyi.” diyen çiğ ve isyankâr tabiatlı hezeyânlara dönüşürdü.</p>
<p>Er ya da geç bizi bulacak ölümle teması kaybetmemek, hakikatte huzûrlu bir hayâtın da reçetesiydi. Değil mi ki ölümün bizimle olan randevusunu tek saniye bile erteleme ihtimâli yoktu, o hâlde en güzeli onunla barış yapıp dost olmaktı. Ama sekülerleşen hayât, bize ölüme dost olmayı unutturdu.</p>
<p>O hayâtımıza girdikten sonradır ki mezârlık gören evler bize soğuk gelmeye başladı. Ya satılmaz oldular, ya da gerçek değerlerinden daha düşük fiyatlara el değiştirdiler. Dünyevileşen zihinler mezâr taşı görmeye tahammül edemiyordu zîrâ. Hiçbir şey onlara bundan sonraki adreslerini hatırlatıp morallerini bozmamalıydı. El’ân yaşıyor, nefes alıp veriyorlardı ya&#8230; Durup dururken ne gereği vardı ölümle yüzleşmenin? Ölümü düşünceden kovmak, derinlere itmek, bastırıp unutmaya çalışmak, çâre zannedildi. Hâlbuki o, şişirirken patlayacak balondan başka bir şey değildi. Kendimize söylediğimiz koskocaman bir yalandı.</p>
<p>Cemil Meriç yazdığı şâheserine boşuna mı vermişti “Kültürden İrfâna” ismini. Çünkü bizim ana değerimizdi o. Ve elbette onun da kaynağında tevhîd vardı. Tevhîd olmadan irfân olur muydu hem? Tevhidi şuûrumuzdan kovunca irfânî ölçüler de çekip gitti hayâtımızdan. Sözünün nereye gittiğini bilmeyen, rûhu yağmalanmış, iç dünyasında denge kuramamış tipler sardı ortalığı. Hikmetten, irfândan tek katre nasîbi olmayan yaşı büyük aklı küçük nevzuhûr adamlarla doldu cemiyet.</p>
<p>Teslisin hâkim olduğu Batı’da tevhîd yoktu. Sekülerleşmeyle beraber farkında olmadan kesrete kucak açtık biz. Onu alırken de en ağır bedeli ödeyerek kültürümüzün mihenk taşını fedâ ettik. Ve insanımız da zamanla kendi aslî cevherine yabancılaştı. Türk, asırlar boyu kendisini Batı’ya üstün kılan tevhîd şuûrundan uzaklaştı.</p>
<p>Benliğimizi işgal eden sekülerleşme irfânımızı iğdiş etti. Gerçekte ne yaşadığımız hayât, ne ölüm, ne de âhiret birbirine uzak hakikatlerdi. Tek bir hayâtın birbirini takîb eden farklı safhalarıydı her biri. Ölüm var mıydı ki gerçekte? Ölüm dediğimiz şey, hayâtın bir safhasından diğerine atlarken altından geçtiğimiz kapının adıydı. Onunla ebedî bir hayâta uyanıyorduk biz. Dünya ve âhiret demek bile bir tasnîf ve isimlendirmeden ibâretti yalnızca. Aynı hayâtın farklı mevsimleriydi onlar. Biri ekim yeriydi, diğeriyse hasad. Net çizgilerle birbirinden ayırabilir miydik ki onları? Dünya ve âhiret işi birbirinden ayrılamazdı o yüzden de. Kısacası; “O iş başka, bu iş başka…” denilemezdi kesinlikle.</p>
<p>Sekülerleşme en esaslı darbeyi irfânımıza vurdu. Onun hayâtımıza girmesiyle beraber, “Biz ölülerimizle birlikte yaşarız.” diyen kâmil münevver sahneyi terk etti, yerini mezârlığın kapısındaki mevt âyetine bile tahammül edemeyen nâdân aldı. Onunla beraber türbe ve hazîrelerin önünden geçerken ağzından dûa ve niyâz eksik olmayan şükür ehli nineler gitti, yerini şehrin ortasında mezârlık gördüğü için hayıflanan çiğ ve isyankâr tabiatlı torunlar aldı. Ve yine onunla beraber, türbe ve yatırları şehirlerin zîneti addeden ecdâd gitti, yerini karşısında mezârlık var diye çok beğendiği evi bile satın almaktan vaz geçen hâm ervâh aldı.</p>
<p>Gerçekte sekülerleşme örtülü bir tevhîd inkârıydı. Hâk’tan gayrı bir hayât sırrı olabileceğine inanan kör ve sefil bir iddiâya sığınmaktı. O iddiânın varacağı son duraksa ateizm olmasa bile deizmdi. Hâk’kı âdeta âhirete sürgün(!) etmekti yapılmaya çalışılan.</p>
<p>Dîn ile dünya işlerinin birbirinden ayrılması olarak bize yutturulan lâiklik, hayâtımızın içinde birbirine zıt iki farklı alan oluşturarak bize bölünmüş bir benlik hediye etti. Ve neticede, hayâtı bir bütün olarak gören cemiyetimiz gitti, yerini bölünmüş bir kimlik ve kişilikle yamalı bohçaya dönmüş bir hayâta tutunmaya çalışan maneviyâtı ifsâd edilmiş bir garip topluluk aldı.</p>
<p>Günümüz insanı ölümden korkuyor ve o duygudan uzaklaşmaya çalışıyor. Çünkü panzehir kendisine zehir olarak sunulduğundan, hayâtı huzûrla yaşamanın formülünün ölmeden evvel ölmek olduğunu unuttu. Hâlbuki geçmişte bütün elemlerinin, içine düştüğü rûh buhrânlarının tek ve biricik panzehriydi bugün kendisine zehir olarak belletilen.</p>
<p>O yüzden de bugünün insanı ölüme doğru yürürken ecdâdın sahip olduğu o rindâne, vakur ve mütevekkil duruşu sergileyemiyor. Necip Fazıl Kısakürek ne güzel söylemiş:</p>
<p><em>“O demde ki, perdeler kalkar, perdeler iner,                                                                                                 Azrâil’e “hoş geldin!” diyebilmekte hüner…”</em></p>
<p>Günümüzde ise o hüneri gösterebilenlerin sayısı gittikçe azalıyor. Zîrâ hayât hızla sekülerleşiyor ve hepimiz de o hayâtın içinde yaşıyoruz ne yazık ki. O hüneri gösterebilenlerse, sekülerleşme illetine benliğini kurban etmemiş bahtiyârlar arasından çıkıyor ancak.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/irfanimizi-olduren-sekulerlesme/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kan Sosisi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kan-sosisi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kan-sosisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet BELENKUYU]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 May 2026 08:48:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Gıda]]></category>
		<category><![CDATA[Haram]]></category>
		<category><![CDATA[Helal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20141</guid>

					<description><![CDATA[Son zamanlarda çok sayıda genç sosyal medya ünlüsünün, gittikleri ülkelerin mutfak alışkanlıkları ve sokak yemekleriyle ilgili videolar paylaştıklarını görüyoruz. İşin tabiatı gereği, çoğunluğu genç yaşta olan bu arkadaşlar, her yemeği tatma ve fikrini bizimle paylaşma peşinde. Zayıflayan manevi değerler, bu kişilerin yeme alışkanlıklarında hassasiyet göstermediğine işaret ediyor. Ancak her ne kadar beğeni ve para peşinde koşan bu arkadaşlar, bu tür seyirlik “tatma” videoları çekse de, toplumların çoğu yeme içme alışkanlıklarını kolayca değiştiremezler. Bunun ekonomik durum, belirli çevrede yaşama zorunluluğu gibi farklı nedenleri olsa da, esas neden inanç ve onun oluşturduğu geleneklerdir. Öyle ki “Domuz eti yemiyor ama haram yiyor!” diye, Müslüman geleneklerini ve hayat tarzını alaya alan yeni nesil ateist ve deist şahıslar bile, kendilerinin din tarafından oluşturulan nasıl bir ekosistem ile kuşatıldıklarının farkında değillerdir. Ülkemize gelen ziyaretçilerinin pek hoşlanmadıkları “kokoreç”, onlar için ne derece kabul edilemez ve “midelerinin kaldırmayacağı” bir yemek ise, onların yaptıkları ve rahatlıkla tükettikleri bazı yemekleri ise bizim hayal etmemiz bile mümkün değildir. Bu konuların nedense bu ülkeleri ziyaret eden veya orada yaşayan Müslüman çevrelerce, kültür ve din ilişkisi bakımından ele alınıp, yeni nesle işin aslının anlatıldığı kanaatinde değilim. Belki Türkçe dışında ABD ve İngiltere’de yaşayan Arap, Hint, Pakistan asıllı Müslümanlarca ele alınmıştır, bunu bilemiyoruz. Bu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son zamanlarda çok sayıda genç sosyal medya ünlüsünün, gittikleri ülkelerin mutfak alışkanlıkları ve sokak yemekleriyle ilgili videolar paylaştıklarını görüyoruz. İşin tabiatı gereği, çoğunluğu genç yaşta olan bu arkadaşlar, her yemeği tatma ve fikrini bizimle paylaşma peşinde.</p>
<p>Zayıflayan manevi değerler, bu kişilerin yeme alışkanlıklarında hassasiyet göstermediğine işaret ediyor. Ancak her ne kadar beğeni ve para peşinde koşan bu arkadaşlar, bu tür seyirlik “tatma” videoları çekse de, toplumların çoğu yeme içme alışkanlıklarını kolayca değiştiremezler. Bunun ekonomik durum, belirli çevrede yaşama zorunluluğu gibi farklı nedenleri olsa da, esas neden inanç ve onun oluşturduğu geleneklerdir.</p>
<p>Öyle ki “Domuz eti yemiyor ama haram yiyor!” diye, Müslüman geleneklerini ve hayat tarzını alaya alan yeni nesil ateist ve deist şahıslar bile, kendilerinin din tarafından oluşturulan nasıl bir ekosistem ile kuşatıldıklarının farkında değillerdir.</p>
<p>Ülkemize gelen ziyaretçilerinin pek hoşlanmadıkları “kokoreç”, onlar için ne derece kabul edilemez ve “midelerinin kaldırmayacağı” bir yemek ise, onların yaptıkları ve rahatlıkla tükettikleri bazı yemekleri ise bizim hayal etmemiz bile mümkün değildir.</p>
<p>Bu konuların nedense bu ülkeleri ziyaret eden veya orada yaşayan Müslüman çevrelerce, kültür ve din ilişkisi bakımından ele alınıp, yeni nesle işin aslının anlatıldığı kanaatinde değilim. Belki Türkçe dışında ABD ve İngiltere’de yaşayan Arap, Hint, Pakistan asıllı Müslümanlarca ele alınmıştır, bunu bilemiyoruz.</p>
<p>Bu neden önemli? Bu ayrımın farkına varamayan kuşaklar, kendilerini onlar gibi sandıklarından, bunu dert edinmiyorlar. Ancak artık tamamen onlara benzediklerinden, kendi dinlerinden ve geleneklerinden de fayda görmüyorlar. Sonunda bir arada kalmışlık, tükenmişlik ve kendilerinden nefrete varıyorlar.</p>
<p>Sonra da “Biz ne ara bu hale geldik?” diye yakınırken, “Zaten ne haldeydik ki bu hale geldik?” diye sormamız gerekiyor.</p>
<p>*****</p>
<p><strong>Şimdi örneklerle ne demek istediğimiz daha açık anlatalım.</strong></p>
<p><em>Önce İngiltere ve Birleşik Krallık’ın geleneksel yemeği, <strong>Black Pudding (Kan Sosisi)’den </strong>bahsedelim. </em></p>
<p>Temel maddesi taze domuz kanı olan bu besin, arpa, yulaf ezmesi veya ekmek kırıntıları gibi dolgu malzemeleriyle ve bolca iç yağı ile karıştırılıp bağırsağa doldurulur ve haşlanır. Ayrıca karabiber, karanfil, tarçın ve kekik gibi kuvvetli baharatlarla aromalandırılır ki kanın yoğun tadı dengelensin. Servis edilmeden önce genellikle dilimlenir ve tavada veya ızgarada dışı hafif çıtırlaşana kadar kızartılır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Almanların geleneksel yemeklerinden olan <strong>Leberwurst (Karaciğer Ezmesi / Sosisi) de </strong>benzer içeriktedir.</em></p>
<p>Genellikle domuz karaciğeri veya dana karaciğeri, belirli oranda et ve yağ (karaciğerin acılığını kırmak ve sürülebilir bir kıvam elde etmek için) soğan, mercanköşk, hardal yeşil karabiber gibi baharatla yapılan, bıçakla kesilebilen ve ekmeğe sürülebilir şekilde iki kıvamı olan bir yemektir.</p>
<p>Neden diğer yemekle aynı kategoride ele aldık? Çünkü kesimde kan, İslam ve Yahudilikte olduğu gibi tam olarak akıtılmadığından, karaciğer de kanın yoğun bulunduğu bir organ olmasından, bu yemek de oldukça kanlıdır.</p>
<p>Kan ve sakatat içeren dünyadaki farklı yemeklerin bir kısmını da sıralayalım:</p>
<p>İspanya ve Latin Amerika: Morcilla,</p>
<p>İskoçya: Haggis,</p>
<p>Güney Kore: Sundae (Soondae),</p>
<p>Fransa: Boudin Noir,</p>
<p>Filipinler: Dinuguan,</p>
<p>Doğu Avrupa (Polonya): Kaszanka.</p>
<p>Bunların tamamına yakını domuz eti ve kanı yoğunluklu yiyecekleridir. <strong>Zaten dünyada en çok tüketilen et, domuz etidir.</strong></p>
<p>Kısmen detayını verdiğimiz her iki yemek ve Avrupa veya uzak doğudaki benzer yemekler, bizim damak tadımıza uymaz. Neden? Çünkü İslam’da ve Yahudilikte kan kesinlikle yasaklanmıştır. Bu emir yüzyıllarca süren uygulamalarla gelenek haline dönüşmüş, bu toplumda yaşayan herkesin damak tadını oluşturmuştur. Bu nedenle inancı zayıf olsun, kuvvetli olsun hemen herkes, hatta Ortadoğu’daki ve Afrika’daki bazı Hıristiyan toplulukları bile bu kültürü benimsemişlerdir.</p>
<p>*****</p>
<p>Şimdi bu geleneğin kökeni olan Tevrat ve Kur’an’daki dini metinlere bakalım. Kanın haram olduğunu kabul eden Tevrat metinleri ile Kur’anda yer alan emirler çok benzerdir. Sonuçta ikisi de aynı kaynaktan geldiği için benzerlikler normaldir.</p>
<p><strong><em>Tevrat’ta kanın haram kılması:</em></strong></p>
<p><strong>Levililer 17:10-11: </strong><em>&#8220;İsrail halkından ya da aranızda yaşayan yabancılardan kim herhangi bir kan yerse, ona öfkeyle bakacağım ve halkımın arasından atacağım. Çünkü canlılara yaşam veren kandır&#8230;&#8221;</em></p>
<p><strong>Yasanın Tekrarı (Deuteronomy) 12:23: </strong><em>&#8220;Ancak kanı yememeye kesin kararlı olun. Çünkü kan candır, etle birlikte canı yememelisiniz.&#8221;</em></p>
<p>Yaratılış (Genesis) 9:4: (Nuh tufanından sonraki ilk yasaklardan biri) <em>&#8220;Ancak içinde canı, yani kanı olan eti yemeyeceksiniz.&#8221;</em></p>
<p>Yahudiler uzun sürgün hayatları boyunca, azınlık psikolojisi gereği Tevrat’ın hükümlerine sıkı sıkı sarılmak durumunda kaldılar ve bu hükümlere dayalı bir hayat tarzı geliştirdiler. Dinine bağlı olan Yahudiler kılık kıyafetleri dahil, her halleriyle kendilerini belli ederken, diğerleri de geleneklerine bağlı kaldılar. Ancak bugün söz sahibi olan Siyonist Yahudiler, mevcut Tevrat’ın kendilerini haklı çıkaracak yönlerini öne çıkararak ve farklı inançları harmanlayarak oldukça başkalaştılar. <em></p>
<p></em></p>
<p><em>Kur’an’da haram kılınan et, kan ve kurbanla ilgili hükümler:</em></p>
<p>Bakara Suresi, 173. Ayet</p>
<p><em>&#8220;Allah size ancak leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur kalırsa, (başkasının hakkına) saldırmadan ve sınırı aşmadan (bunlardan yemesinde) kendisine bir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.&#8221;</em></p>
<p><strong>Mâide Suresi, 3. Ayet</strong></p>
<p><em>&#8220;Ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlanan; (henüz canı çıkmamışken kestikleriniz hariç) boğulmuş, darbe almış, yüksekten düşmüş, boynuzlanmış ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış hayvanlar ile dikili taşlar üzerinde boğazlanan hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. ….. Kim şiddetli açlık durumunda zorda kalırsa, günaha meydan vermeksizin (haram etlerden yiyebilir). Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.&#8221;</em></p>
<p><strong>En’âm Suresi, 145. Ayet</strong></p>
<p><em>&#8220;De ki: &#8216;Bana vahyolunanlar içinde, yiyen bir kimsenin yiyeceği şeyler arasında, ölü hayvan eti, dökülmüş kan, domuz eti -ki o şüphesiz pistir- veya Allah’tan başkası adına bir fısk olarak boğazlanmış hayvandan başka, haram kılınmış bir şey bulamıyorum.&#8217; Bununla beraber kim mecbur kalırsa, (başkasının hakkına) tecavüz etmemek ve sınırı aşmamak kaydıyla (yiyebilir). Şüphesiz Rabbin çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.&#8221;</em></p>
<p>İşte bugün Müslüman toplumların yeme alışkanlıklarını düzenleyen, bireylerin çoğunun neden hangi tür yiyeceklerden hoşlanıp, nelerden nefret etmelerini sağlayan Kur&#8217;an-<em>ı Kerim’deki</em> temel metinler bunlardır.</p>
<p>Kur&#8217;an’dan ve İslam geleneğinden uzaklaştıkça, bozulmalar ve yabancılara benzemeler ve “Bize ne oldu?” ve “Biz ne zaman bu hale geldik?” soruları artacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kan-sosisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ramazan-ı Şerif Oluşturduğu Kültür İklimiyle de Rahmet ve Berekettir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ramazan-i-serif-olusturdugu-kultur-iklimiyle-de-rahmet-ve-berekettir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ramazan-i-serif-olusturdugu-kultur-iklimiyle-de-rahmet-ve-berekettir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhammet Altaytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Mar 2026 12:43:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20136</guid>

					<description><![CDATA[Ramazan elbette öncelikle Kur’an, ibadet ve oruç ayıdır. Ama dini faziletinin yanında bu ayda oluşan kültürel atmosfer vesilesiyle Ramazan ve Bayram, oruç tutmayan hatta itikadında zaaf olan insanları da kuşatan, onların da kalplerini yumuşatan ve cezbeden bir rahmet ve bereket iklimidir. Bu sebeple özelde Ramazan’ın fakat genelde dinin kültürel boyutlarına hak ettiği özen ve dikkati gösterdiğimizi söylemek zordur. Dini, en genel manasıyla “varlığı ve hayatı anlamlandırmaya dair inanç ve kabuller manzumesi, hayat felsefesi ve tarzı” olarak tarif edersek, bu tarzın en bariz tezahürünün kültür olduğunu söyleyebiliriz. Hemen bütün dinî ve ideolojik sistemler için geçerli olan bu durum sahih, sağlam ve insanın en derunî boyutlarına sirayet edebilen yegâne hakikat olan İslâm dini için ziyadesiyle böyledir. İslâm’ın insanı, hayatı, toplumu ve kültürü derinden dönüştürme ve ıslah kapasitesinin yüksekliğinin bir sebebi de budur.Tarihî tecrübeyle sabittir ki İslâm; dil, edebiyat, sanat, estetik, mimari, örf ve âdet gibi gerek maddî gerekse manevî kültür unsurlarıyla insanın, hayatın ve toplumun kılcal damarlarına kadar sirayet etmiş, bireysel ve toplumsal hayatın tümünü kuşatmıştır. Din ile kültür arasındaki ilişki, sadece dinden kültüre doğru tek yönlü ve tek boyutlu değil; aynı zamanda kültürden dine doğru da yönelen, çok katmanlı ve çift yönlü bir ilişkidir. Zira kaynağını daha ziyade dinden alan ve &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ramazan elbette öncelikle Kur’an, ibadet ve oruç ayıdır. Ama dini faziletinin yanında bu ayda oluşan kültürel atmosfer vesilesiyle Ramazan ve Bayram, oruç tutmayan hatta itikadında zaaf olan insanları da kuşatan, onların da kalplerini yumuşatan ve cezbeden bir rahmet ve bereket iklimidir. Bu sebeple özelde Ramazan’ın fakat genelde dinin kültürel boyutlarına hak ettiği özen ve dikkati gösterdiğimizi söylemek zordur.</p>
<p>Dini, en genel manasıyla “varlığı ve hayatı anlamlandırmaya dair inanç ve kabuller manzumesi, hayat felsefesi ve tarzı” olarak tarif edersek, bu tarzın en bariz tezahürünün kültür olduğunu söyleyebiliriz. Hemen bütün dinî ve ideolojik sistemler için geçerli olan bu durum sahih, sağlam ve insanın en derunî boyutlarına sirayet edebilen yegâne hakikat olan İslâm dini için ziyadesiyle böyledir. İslâm’ın insanı, hayatı, toplumu ve kültürü derinden dönüştürme ve ıslah kapasitesinin yüksekliğinin bir sebebi de budur.Tarihî tecrübeyle sabittir ki İslâm; dil, edebiyat, sanat, estetik, mimari, örf ve âdet gibi gerek maddî gerekse manevî kültür unsurlarıyla insanın, hayatın ve toplumun kılcal damarlarına kadar sirayet etmiş, bireysel ve toplumsal hayatın tümünü kuşatmıştır. Din ile kültür arasındaki ilişki, sadece dinden kültüre doğru tek yönlü ve tek boyutlu değil; aynı zamanda kültürden dine doğru da yönelen, çok katmanlı ve çift yönlü bir ilişkidir. Zira kaynağını daha ziyade dinden alan ve Müslümanın tarihî tecrübesinin hasılası olan kültür ortamı, aynı zamanda yeni nesillerin İslâm’ın inanç ve değerleriyle yoğrulmasına da zemin teşkil eder. Rahmetli Teoman Duralı’nın da işaret ettiği üzere, insanın bedeni yapısı üzerinde gen ne ise onun şahsiyetinin şekillenmesinde de kültür odur. Küresel kültürün nesillerimiz üzerindeki menfi tesirlerini apaçık müşahede ettiğimiz modern çağda kültür ortamının, teorik eğitimden çok daha mühim bir yere sahip olduğu ziyadesiyle anlaşılmıştır. Hele milletimiz açısından bakıldığında dilden edebiyata, mimariden musikiye, örf ve adetlere kadar bütün unsurlarıyla milli kültürümüzün asıl kaynağı İslâm olduğu malumdur; bu sebeple milli kültürümüz ile dini kültürümüzü birbirinden ayırmak imkânsızdır. Dolayısıyla dinî/millî kültürümüzün ahvali hem dini hayatımız hem de milli varlığımızla doğrudan alakalıdır.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-20138" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/WhatsApp-Image-2026-03-23-at-20.41.16.jpeg" alt="" width="413" height="442" /></p>
<p>Öyleyse sahurları, iftarları, teravihleri, sadaka ve zekât gibi paylaşımları, bayramları hatta eğlenceleriyle Ramazan ayı, mevlid ve kandiller, örf ve âdetler, mimarî üsluplar, tasavvufî uygulamalar, özetle tüm boyutlarıyla kültür mirası, yalnızca folklorik unsurlar değil, dinî ve millî şuurun kuşaktan kuşağa aktarılmasını ve devamını sağlayan kültürel hafıza mekanizmalarıdır. Geride bıraktığımız mübarek Ramazan ayının ve bayramın, ibadet boyutu yanında, kültürel ikliminin de geniş kitleleri artarak tesiri altına aldığı son derece bereketli bir mevsim yaşadığımıza memnuniyetle şahit olduk. En yakınımızdan bizzat yaşadığımız şehir Edirne’deki gözlemlerimizden hareketle söyleyecek olursak, teravih namazlarında camilerin yediden yetmişe her yaştan insanla daha ziyade şenlendiğine şahit olduk. Restorasyondan sonra Selimiye’nin ibadete açılmasıyla camide izdihamlar yaşandığını gözlemledik. Edirne Valiliği’nin tertip ettiği RAMAZAN SOKAĞI VE SELİMİYE’DE RAMAZAN ETKİNLİKLERİ çerçevesinde konferans, konser, çocuk eğlenceleri gibi yoğun kültürel faaliyetlere her kesimden ve her yaştan insanın büyük teveccüh gösterdiğine şahit olduk. Zira bundan beş-altı yıl evveline kadar şehirde, Ramazan’a mahsus kültürel etkinlik olarak daha çok tombala ve çekiliş eğlenceleri hatırlanmaktadır.</p>
<p>Millî Eğitim Bakanlığı’nın Ramazan kültürünü ortaöğretim kurumlarında da yaşatmaya dair yazısı, siyasî ve ideolojik zeminde tartışmalara sebep olsa da orta öğretim kurumlarında bizzat katıldığımız bazı iftar programlarında her kesimden veli, öğretmen ve öğrencinin kaynaştığı ve katkı sunduğu bu etkinliklerde son derece güzel ortamlara şahit olduk. Benzer şekilde, bir kardeşimizin ihlasla söylediği bir ilahinin sosyal medya vasıtasıyla her yaştan insanın gönlüne dokunduğuna, hatta ülke sınırlarını aşarak küresel bir etki oluşturduğunu gördük. KYK yurtlarında kalan öğrencilerimizden aldığımız izlenimlere göre, sanılanın aksine üniversite gençliğinin büyük bir kısmının oruç ibadetini yerine getirdiğini işitti kulaklarımız. Ramazan-ı Şerif’in adeta ödülü olan bayramın dini/milli ve toplumsal hayatımız üzerindeki güzel tesirleri zaten tartışmasız ortadadır. Elbette örnekler çoğaltılabilir. Açık olan şudur ki hamdolsun, kültürel açıdan da son derece bereketli bir Ramazan daha idrak ettik.</p>
<p>Kültürün bir diğer hususiyeti ise geniş kesimler üzerindeki tesiri ile kuşatıcı ve birleştirici rolüdür. Meselâ Millî Eğitim Bakanlığı’nın Ramazan etkinlikleri yazısı veya bahsi geçen Kâbe ilahisi, siyasî ve ideolojik zemine çekildiğinde daha ziyade ayrıştırıcı; ancak toplumsal tabana yansıyan kültürel zeminde ise daha ziyade birleştirici bir rol oynadığını bizzat tecrübe etmiş olduk. İnsan fıtratıyla derin mutabakatı ve Yaratan ile yaratılan arasındaki güçlü ve derûni bağı nedeniyle yegâne hak din olan İslâm’ın, inanç ve ibadet düzeyinde insan tabiatındaki karşılığı ve cazibesi ise tartışmasızdır. Öyle anlaşılıyor ki siyasi ve katı ideolojik üslubu mümkün olduğunca kendi alanına hasreden; inanç, ibadet ve kültürel hayatı bu tartışmalarla zehirlemeden zenginleştirecek daha kuşatıcı bir yöntem ve üslup geliştirebilirsek, hem millî birliğimiz pekişecek hem de dinin toplumsal hayattaki iyileştirici tesiri artacaktır. Zira çoğu zaman dini kültürün, dinin itikat ve ibadet boyutuna daha mesafeli olan insanımız da dâhil olmak üzere, bir bütün olarak toplumu cezbedip kuşattığına ve birleştirdiğine şahit olmuşuzdur.</p>
<p>Elbette dinimize ve kültürümüze yönelik bu teveccühte, son yıllarda başta Gazze meselesi, hiçbir kural tanımadan yapılan katliam ve savaşlar, Epstein üzerinden yansıyan rezillikler başta olmak üzere dünyada yaşanan gelişmelerin de etkisi olmuştur. Zira birçok kimsenin hatta milletlerin idealize ettiği Batı medeniyetinin gerçek yüzü giderek daha görünür hâle gelmiş, deyim yerindeyse foyası dökülmüştür. Artık geniş kitleler, “medeniyet” olarak sunulan bu sistemin hak ve adalet gibi en temel insani değerler yerine güç ve iktidara, menfaat ve bencil hazlara dayanan “vahşi” hayata daha çok benzediğine, hatta onu bile geride bıraktığına kani olmuş görünüyor. Millî kültürümüze yönelişte bu farkındalığın da payı olsa gerektir.</p>
<p>Öte yandan modern çağda petrol sermayesinin de imkânlarıyla yoğun propagandist ve yayılmacı bir yöntem benimseyen Selefî/Vehhabî anlayışların İslâm kültürünü büyük ölçüde bidat ve şirk olarak damgalayıp düşmanlaştıran tavrının, aksi yöndeki söylemlerine rağmen, fiiliyatta hayatın sekülerleşmesine büyük katkı sağladıkları söylenebilir. Meselâ geçen yarım asırda Mekke’de on dört asırlık Müslüman tarihî mirasının neredeyse tamamını şirk ve bidat olarak itham ederek yok eden Vehhabî/Selefî Suudî ideolojinin, bunun yerine tevhidi ikame ettiği söylenemez. Tam aksine, Kâbe-i Muazzama’nın çevresi, kapitalizmin şiarı olan gökdelen oteller, alışveriş merkezleri ve kulelerle âdeta kuşatılmış, mimari görünüm ve ekonomik işleyiş bakımından Mekke modern bir Batı/Amerikan şehrine benzetilmiştir. (Bu konuda Mısırlı Müslüman mimar Ali Abdurrauf’tan tercüme ettiğimiz “Mekke’den Las Vegas’a” kitabına bakılabilir.)</p>
<p>Şu da bir gerçektir ki tahrife uğramamış yegâne hak dine ve böylesine zengin bir tarihî mirasa varis olmamıza rağmen, günümüzde kitlelerin ilgisini cezbedecek nitelikli millî ve dinî kültürel formlar ürettiğimizi söylemek zordur. “Kültürel iktidar” tartışmaları zaman zaman gündeme gelse de bu alanda yeterli şuur, gayret ve süreklilik gösterdiğimizi ifade etmek güçtür. Bu bağlamda dini/milli varlığımızın senedi olan kültürümüzün, yönetim sisteminde gerçekte kendisine ancak turizmin bir alt veya yan şubesi olarak yer bulabilmesi ibretamiz bir hadisedir.</p>
<p>Nihayetinde idrak etmiş olduğumuz Ramazan-ı Şerif bizi dinin kültürel boyutları üzerine de yeniden düşünmeye sevk etmiş ve bu konuda daha çok gayret sarf etmemiz gerektiğini hatırlatmıştır. Allah bizleri savaş, katliamlar, fıtratı ve tabiatı tahriple insanlığın geleceğini tehdit eden, zulümde sınır tanımayan hâkim küresel kapitalist kültür ve medeniyetin fesadından muhafaza eylesin. Hidayet, sıhhat, selamet ve barış üzere daha nice bereketli Ramazanlara kavuştursun.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ramazan-i-serif-olusturdugu-kultur-iklimiyle-de-rahmet-ve-berekettir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batı’nın Irkçılık-Karşıtlığı Paradoksu: Filistin ile Dayanışma’nın Suç Sayılması</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/batinin-irkcilik-karsitligi-paradoksu-filistin-ile-dayanismanin-suc-sayilmasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/batinin-irkcilik-karsitligi-paradoksu-filistin-ile-dayanismanin-suc-sayilmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[E.Lâle Demirtürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Oct 2025 10:10:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20098</guid>

					<description><![CDATA[Günümüzde küresel anlamda yaygınlaştırılması hayati önem taşıyan ırkçılık-karşıtlığı, uluslararası ilişkilerde ırk zemininde işleyen hiyerarşi çerçevesinde ortaya konan devlet politikaları vasıtasıyla güç kazanan ırkçı kurum ve gruplar tarafından bir aparat olarak kullanılmak suretiyle siyasallaştırılmaktadır. Irkçılık-karşıtı görüntüsü vermeye çalışan bazı beyaz üstünlükçü kurumlar, gruplar ve kişiler ırkçı olmadıkları iddiasında bulunurken, sömürgeci (colonial) ya da halen sürdürülmekte olan yerleşimci sömürgecilik (settler colonialism) uygulamalarına karşı siyaset oluşturma sorunu yaşamaktadırlar. Bu anlamda, Batı devletlerinin ve özellikle de ABD’nin büyük bir çoğunluğu tarafından Filistinlilere yapılan ırkçılık, ırkçı şiddet ve soykırım vahşeti karşısında ortaya konan sessiz kalmaya dayalı siyasi duruşu, aynı zamanda Batı’da ırkçılık bulunmadığını savunmak yoluyla Batılı/beyaz medeniyet üstünlüğü zırhına bürünen ırkçılığa dair masumiyet (racial innocence) kurgusu olarak ortaya konmaktadır. Nitekim ırkçılık (racism) ile ırkçılık-karşıtlığı (anti-racism) hakkında kullanılan söylemler arasında belirgin olan ayrımı bulanık hale getirmek, neyin ırkçılık sayılayacağına ilişkin kafa karışıklığı yaşanmasına yol açmaktadır. Kamusal alanda ırkçı saldırıların görünürlükleri arttığı halde ırkçılık kavramının tanım sınırlarının büyük ölçüde belirsiz bırakılmasından dolayı her etnik, ırksal ve inanç grubuna yönelik ırkçı pratikleri önleyici türden eşitlikçi biçimde uygulanan yasal yaptırımlar bulunmamaktadır. Bu yaklaşım tarzı, sadece ırkçılığın artmasını sağlamakla sınırlı kalmamakta, aynı zamanda ırkçılığa karşı olan grupları da pasifize etmektedir. Ancak ırkçı şiddet kapsamında konulan (genellikle ırksallaştırılan etnik grupları, siyahları &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde küresel anlamda yaygınlaştırılması hayati önem taşıyan ırkçılık-karşıtlığı, uluslararası ilişkilerde ırk zemininde işleyen hiyerarşi çerçevesinde ortaya konan devlet politikaları vasıtasıyla güç kazanan ırkçı kurum ve gruplar tarafından bir aparat olarak kullanılmak suretiyle siyasallaştırılmaktadır. Irkçılık-karşıtı görüntüsü vermeye çalışan bazı beyaz üstünlükçü kurumlar, gruplar ve kişiler ırkçı olmadıkları iddiasında bulunurken, sömürgeci (colonial) ya da halen sürdürülmekte olan yerleşimci sömürgecilik (settler colonialism) uygulamalarına karşı siyaset oluşturma sorunu yaşamaktadırlar. Bu anlamda, Batı devletlerinin ve özellikle de ABD’nin büyük bir çoğunluğu tarafından Filistinlilere yapılan ırkçılık, ırkçı şiddet ve soykırım vahşeti karşısında ortaya konan sessiz kalmaya dayalı siyasi duruşu, aynı zamanda Batı’da ırkçılık bulunmadığını savunmak yoluyla Batılı/beyaz medeniyet üstünlüğü zırhına bürünen ırkçılığa dair masumiyet (racial innocence) kurgusu olarak ortaya konmaktadır. Nitekim ırkçılık (racism) ile ırkçılık-karşıtlığı (anti-racism) hakkında kullanılan söylemler arasında belirgin olan ayrımı bulanık hale getirmek, neyin ırkçılık sayılayacağına ilişkin kafa karışıklığı yaşanmasına yol açmaktadır. Kamusal alanda ırkçı saldırıların görünürlükleri arttığı halde ırkçılık kavramının tanım sınırlarının büyük ölçüde belirsiz bırakılmasından dolayı her etnik, ırksal ve inanç grubuna yönelik ırkçı pratikleri önleyici türden eşitlikçi biçimde uygulanan yasal yaptırımlar bulunmamaktadır. Bu yaklaşım tarzı, sadece ırkçılığın artmasını sağlamakla sınırlı kalmamakta, aynı zamanda ırkçılığa karşı olan grupları da pasifize etmektedir.</p>
<p>Ancak ırkçı şiddet kapsamında konulan (genellikle ırksallaştırılan etnik grupları, siyahları ve Müslümanları hedef alarak yapılan) yasa maddeleri beyaz üstünlükçü silahlı şiddet uygulayan grupları içermemektedir. Bu durumun temelinde yatan ırkçı anlayışa bağlı olarak da ırkçı cinayetlerin  işlenmesine özgürlük alanı açılmakta ve ötekileştirilen grupları öldürmek ile birlikte soykırıma varan katliamları da normalleştirme zemini inşa edilmektedir. Batı destekli İsrail tarafından Gazze’de gerçekleştirilen soykırımdan iki yıl sonra Mısır’da 8 Ekim 2025’te Trump planı çerçevesinde sağlanan Hamas-İsrail ateşkes antlaşmasının ardından dünyada değişen güç ilişkileri adeta sömürgecilik dönemine geri dönüşü yansıtmaktadır. Süleyman Seyfi Öğün de bu konuda gelişen farklı istikamet doğrultusunda, Batı’nın İsrail “seviciliği” yükünden kurtulması neticesinde, dünya kamuoyunda Yahudi karşıtlığının “yeni bir Beyaz Hristiyan üstünlüğü” ile beraber yükselme eşiğine gelindiğinin ve Müslüman-karşıtlığının da bunun yanında yer aldığının, başka bir ifadeyle küresel zulmün belirginleştiği “1492’nin rûhunun”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> geri gelmekte olduğunun belirtilerine dikkat çekmektedir. Bu bağlamda Haçlı Seferleri ruhunu yeniden canlandıran Batı, aynı zamanda Batılı/beyaz olmayanları düşmanlaştıran kolonyal ırkçılığı yaygınlaştırma yoluyla oldukça ikircikli bir yaklaşım sergilemektedir. Bu bağlamda, demokratik ve ırkçılık-karşıtı oldukları iddiasında bulunan Batı devletlerinin İsrail’in 7 Ekim 2023 tarihinde Gazze’deki Filistinlilere yönelik yaptığı soykırım karşısında, Hamas’ın elinde bulunan İsrailli rehineler konusu dışında korudukları sessizlik çok katmanlı bir söylem niteliğindedir. Bu suskunluk, soykırımın üstünü örtme ve dolayısıyla insan kıyımına destek anlamı taşımanın yanı sıra, soykırımın ardında gizlenen ama açıkça dillendirilmeyen <strong>Filistin-karşıtı ırkçılığın</strong> somut bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p>C. Heike Schotten, “Zionism and the War(s) on Terror: Extinction Phobias, Anti-Muslim Racism, and Critical Scholarship” (2024) (Siyonizm ve Terörle Savaş(lar): İmha Korkuları, Müslüman-Karşıtı Irkçılık ve Eleştirel Bilimsel Literatür) makalesinde, bu duruma varan sürecin “Siyonizmin inkar edilegelen retorik, siyasi ve küresel düzlemde yürütülen Terörle Savaş’ın (War on Terror) duygulanım merkezi [kişilerin bu savaşa duygusal tepki ile katılmasının temin edilme noktası—E. Lâle Demirtürk<u>]</u>” olduğu görüşünü ileri sürmektedir. 11 Eylül saldırılarından itibaren ABD’de yeni muhafazakarların da açıkça desteklediği siyonist ideoloji çerçevesinde, 7 Ekim 2023’ten beri sürdürdüğü Gazze soykırımında görüldüğü gibi İsrail devleti “‘terörizm’ ifadesini incelikli bir ırksallaştırma aparatı şeklinde geliştirmeyi başarmıştır.” Bu aparat dünyada Batılı güç odakları ile Batı taklitçisi rejimlerde, “iç siyasette muhalif kesimleri şeytanlaştırmak ve dış düşmanlara da savaş açmak için hegemonyacı yaklaşımın derinleşmesini sağlamıştır.” Bu söylem “milyonlarca Arap, Müslüman ve Filistinlinin kanlarıyla dolup taşan” saldırılara dönüşmüştür. “11 Eylül saldırıları ile Nazilerin gerçekleştirdiği Holokost (ve günümüzde de Hamas’ın 7 Ekim saldırıları) arasında kurulan ideolojik ve retorik ilişki” İsrail’in bu konuda temel rol oynadığını göstermektedir. Gazze soykırımı da Terörle Savaş’ın sürdürülme mantığının temeline yerleştirilen “‘terörizm’ söyleminin ideolojik bakımdan meşrulaştırılması olarak anlaşılmalıdır.” Ancak görünürde yapılan terörle mücadelede gizlenen esas gündem Müslüman-karşıtı ırkçılık olduğundan dolayı, Schotten’in Batı’da yaygın biçimde kullanılan terörizm ifadesi yerine “21. yüzyıl ‘terörizm’ söylemi” diye nitelendirdiği gerçeğin önemi iyi anlaşılmalıdır. Bu hal, 11 Eylül sonrasında açıkça gözler önüne serilen “Nazi soykırımı ile Yahudi mağduriyetini ayrıcalıklı bir hale getiren Siyonist yerleşimci sömürgecilik versiyonundan kaynaklanmaktadır.” Bu kurgusal çerçeve “modernite ve modern dünya politikasının sınırlarını belirleyen istisnai bir durumu” dünya kamuoyuna sunmuştur. Siyonizm ile onun vasıtasıyla hayata geçirilen 21. yüzyıl ‘terörizm’ söylemi gerçekte varoluşsal ahlakileştirme biçimleridir” ki bunlar, Schotten’ın ifadesiyle “imha edilme korkularıdır” (extinction phobias). Bu korkular vasıtasıyla muhtemel saldırılara karşı kendini savunmaya hazır bir devlet, korktuklarını “ortadan kaldırıp yok edecek retorik ve şiddeti, saldırıları önleyici tedbir amaçlı kullanma” argümanını geliştirmektedir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Bu noktada önemli bir hususa dikkat çekilmesi gerekiyor ki o da şudur: İsrail’in ve özellikle ABD’de 11 Eylül saldırılarından sonra “terörist” kategorisi ile Müslüman-karşıtlığı eşanlamlı kullanılması neticesinde, İsrail’in Filistin’de ve şimdilerde özellikle Gazze’de “kimsenin masum olmadığı ve herkesin Hamas’la bağlantısı olduğu iddiası ile imha planını meşrulaştırması” birlikte düşünülmelidir. Bu anlamda Batı devletlerinin toptancı bir hüküm vermek suretiyle, Sohail Daulatzai ve Junaid Rana’nın “küresel Müslüman” (global Muslim) diye nitelediği bir figür icat edilmiştir: Bu stereotip bütün Müslümanların şiddete eğilimli, geleceği hiçe sayan, ölümü hayata tercih ederek dünyada her canlıyı yok etme planları yapan bir varlık türünü inşa etmiştir. Böyle bir kurgu Müslümanları denetim altında tutmayı, işkence etmeyi, katliamla yok etmeyi, hatta ülkelerini işgal etmeyi meşru sayan bir zemin açmıştır. Böylelikle “terörizm” kategorisi “cezalandırıcı bir ırksallaştırmanın son derece etkili bir söylemini oluşturmuştur, çünkü bu söylem beyazların masumiyeti ile yerli halkların ‘vahşiliği’ temelli yerleşimci işgalci kolonyal mantık dahilinde hareket etmeyi sağlamaktadır.” Bu bağlamda, “bir yanda Müslüman-karşıtı ırkçılık, diğer yanda ise yerleşimci sömürgeciliğin sürekli tekrar edilmesi olarak anlaşılması gereken Terörle Savaş’ın ortak amacı “medeniyetçi ahlakçılıktır” ki bu durum, “imha etme korkusu” ve “aşırı sağın kıyımcılık” arzusu gibi iki unsur ile açıklanabilir: Batı/ABD devletleri kendilerine yönelik tehdit kaynaklarını bertaraf etmek ve medeniyetlerini korumak adına savaşırken, aşırı sağ siyasi kanatta yer alanlar da terörist tanımı kapsamına aldıkları çeşitli etnik ve ırksal grupların yok edilmesini desteklemektedir. Burada Batı medeniyetini korumanın ahlaki yönü ise, “İslam’ın ırksallaştırılması” ya da İslamcı terörün “yerli ‘vahşi’ halkların çağdaş versiyonu olarak görülmesinden ibaret değildir.” Bütün dünyada olduğu gibi aşırı sağcı ve faşist ideolojik bakış açısından beyazların “imha edilme korkusu” terörle mücadelede ahlaki bir sorumluluk anlayışını ön plana çıkarmaktadır.”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Amy Kaplan’a göre, 11 Eylül saldırıları ABD ve İsrail tarafından birlikte sömürülerek aralarında bulunan ittifakın güçlenmesine yol açarak ikisinin de emperyal projelerini desteklemiştir. Böylelikle de, Amerikan-karşıtlığı ile Anti-semitizm aynı kefeye konarak ABD’yi “anavatan” (homeland) imgesi ile ön plana çıkarırken, Filistin topraklarının da vaat edilmiş toprakların [adeta kendi çıkarlarına uyarladıkları bir tanrı iradesini siyasallaştıran—E. Lâle Demirtürk] Yahudilerin anavatanı olduğu iddiasını gündeme taşımıştır. Son tahlilde “imha edilme korkusu” ile “21. yüzyıl terörizm söylemi” konusuna cevap verecek yasalar da “beyaz üstünlüğü ya da yerleşimci işgalci devletlerin imha korkuları üzerinden yapılmıştır.” Ancak aşırı sağcı beyaz grupların ırkçı terör eylemlerini içine alan bir ifadenin  bizzat yasalarda yerini almaması gerçeği ise, mevcut beyaz üstünlükçü siyasetin bir parçası olan “imha edilme korkusu” ile “21. yüzyıl terörizm söyleminin” temelde beyaz egemen toplum düzeninin bekasını sağlamaya hizmet ettiğini göstermektedir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p>Adan Tatour ve Lana Tatour, “The Criminalization and Racialization of Palestinian Resistance to Settler Colonialism” (2023) (Yerleşimci İşgalci Sömürgeciliğe Karşı Filistin Direnişinin Suçlulaştırılması ve Irksallaştırılması) makalesinde, önemli bir noktayı incelemektedir. İsrail’in uzun yıllardır zulme boyun eğmeyen Filistinlileri “ırkçı suç veya terörist eylem” çerçevesinde sınıflandırarak suçlulaştırması (criminalization) neticesinde mahkemede ceza almalarını sağlamanın yanı sıra, ırksallaştırılan yasal uygulamalar vasıtasıyla Filistin halkına dair Yahudi-karşıtı ırkçılık yapan bir kitle algısını dünyaya yaymayı ve inandırıcı kılmayı başarmıştır. “Filistin direnişini ırkçı ve terörist eylem olarak çerçeveleyen İsrail yargı sistemi, Filistinlileri sadece işgalci kolonyalizme direnmeleri nedeniyle suçlulaştırmamakta, aynı zamanda anlamsız biçimde yerli yersiz şiddet kullanan zaptedilemeyen vahşiler olarak da ırksallaştırmaktadır (racialization).” Aslında, İsrail devleti “suçlulaştırma etiketini, direnişi zorunlu kılan kendi yaptığı kolonyal baskı, zulüm ve mülksüzleştirme diye nitelendirilecek siyasi bağlamı hafızalardan silmek için kullanmaktadır.” Dolayısıyla, “direnişi suç sayma ile suç karşısında toplumsal güvenliği sağlama çabası, siyasi çekişmelerin kolonyal bakımdan kültürelleşmesi temeli üzerine inşa edilmektedir ki tam da bu noktada, yerleşimci işgalci sömürgeciler ile sömürgeleştirenler arasında yer alan siyasi mücadele modernlik öncesi ya da modern olmayan kültürler ile uygar modern işgalci devlet arasındaki bir çatışma şeklinde yansıtılmaktadır.” Bu durumda, “siyasi çekişmenin kültürelleştirilmesi de Filistinlilerin denetlenme ve ehlileştirilme (disipline edilmesi) ihtiyacı içerisinde olup, kanunları çiğneyen (modernite öncesinden kalma) bir topluluk şeklinde temsil edilmesini meşrulaştırmaktadır.” Nitekim, 1948’de İsrail devletinin kurulması ile başlayan kolonize etme sürecinde işgale karşı anti-kolonyal Filistin direnişini kolonyal bir ifade ile çarpıtarak “vahşi Filistinlilerin savunduğu milliyetçiliği Yahudi-karşıtı ırkçılık” şeklinde betimlemiştir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a></p>
<p>Ancak bugün Batı devletleri ile destekçileri konumundaki küresel sermaye ve güç odaklarının ekonomik çıkarlarına hizmet eden siyasi kararları karşısında ırkçılık ile mücadele etme çabaları, aynı zamanda ırkçılık-karşıtlığı söyleminin de iyi anlaşılması gereğini doğurmaktadır. Barış tasavvurunun savaşın devam ettirilmesinin araçsallaştırılmasından ayrılamayacağı gerçeğine benzer şekilde ırkçılık-karşıtlığı siyasetinin de ırkçılık temelli neoliberal ekonomipolitiğin ve beyaz egemen toplum düzeninin sürdürülmesinin bir aparatı haline geldiği tehlikesi oldukça karmaşık bir tablo ortaya koymaktadır. John Solomos <em>Antiracism: A Critique</em> (2025) kitabında, ırk temelli toplumsal eşitsizliklerin giderek daha da yaygınlaştığı Batı toplumlarında ırkçılık ile mücadele etmek amacıyla üretilen ırkçılık-karşıtlığı (antiracism) kavramının, bazı akademik çevrelerin yanı sıra bilimsel araştırmacılar tarafından bilinçsizce kullanım ve uygulamalarını da içine alan geniş kapsamlı bir eleştiri yapmaktadır. “Iırkçılık-karşıtlığı hakkında yapılan tartışmaların aslında günümüzde süregelen kültür savaşlarının bir parçası olduğu”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> fikrini ortaya atmaktadır. Neo-faşist  ve aşırı sağın yükselişine bağlı olarak 1990’lı yıllardan itibaren sıkça kullanılmaya başlanan bu kavram, 21. yüzyılda da önemli bir konu haline gelmekle birlikte, bilimsel araştırmacılar tarafından tam anlamıyla mercek altına alınmamıştır. Bu açıdan anaakım bilimsel normatif perspektifin şekillendirdiği akademik çalışmalarda, bir paradigma değişikliğine giderek ırkçılık-karşıtlığını merkeze alan bir bakış açısı geliştirilmesi gerekmektedir. Bunun nedeni, günümüzde “yeni muhafazakar ve sağcı siyasi kanatta yer alan ideologların ırkçılık-karşıtlığını hedef tahtasına oturtmaları” olarak gösterilebilir. Bu saldırılar “Batı değerlerine ve bir o kadar da toplumsal beraberlik ile ırkçılık-karşıtlığının korumaya çalıştığı azınlık gruplarının çıkarlarına bir tehlike oluşturan bir ideolojiyi temsil ettiğini iddia ettikleri ırkçılık-karşıtlığının göz ardı edilmesine” yol açmıştır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></p>
<p>Siyaset sosyolojisi ve sosyal kuram alanında akademisyen olan Alana Lentin, “ırkçılık-karşıtlığını konu alan bilimsel çalışmaları son birkaç on yılda değişen siyasi iklimin çerçevesine yerleştirmektedir.” Bu değişim “İslamofobinin hızla tırmanışı, göçmenler ile mülteciler için düşmanlık besleyen çevrelerin oluşması ve ırksallaştırılan azınlık ile diğer dışlanan grupları hedef alan ırkçı toplumsal hareketlerin yepyeni biçimlerinin gelişmesi” şeklinde özetlenebilir. Ancak unutmamak gerekir ki, ırkçılık-karşıtlığı hakkında yapılan araştırmalar çoğunlukla “beyaz ırkçılık-karşıtı kuruluşlar ile aktivistlerin yaptıkları çalışmalar üzerine bina edilmek suretiyle, ırksallaştırılan azınlık ve göçmenlerin sesleri bilimsel alanda geri plana itilmektedir.” Irkçılık-karşıtlığı, ırkçılık tarihi ve pratikleri göz önünde tutulmadan anlaşılamaz. Irkçılığın tarihsel süreci neticesinde, bugün İngiliz toplumunda farklı unsurlar ele alınırken, ABD toplumunda genellikle “Siyahların Hayatları Önemlidir hareketi ile Eleştirel Irk Teorisi’ni vurgulayan kamusal tartışmalar yapılmaktadır.” Günümüzde “ırkçılık-karşıtlığı konusu etrafında değişen politikalar, aslında 20. yüzyılın sonları ile 21. yüzyılın başları arasındaki dönemde ortaya konmuştur.” Bu dönemde görülen siyasi fikir uyuşmazlığı açıktır. Siyasi sol ve bu çizgide düşünenler ırkçılık-karşıtlığına önem verirken, yeni muhafazakarlar ve yeni sağın siyasi kanadında yer alanlar ise, buna muhalefet etmişlerdir.” Donald Trump ilk başkanlık döneminde ırkçılık-karşıtlığına muhalefet eden [yani ırkçı olmayı ayrıcalıklı kılmaya dair—E. Lâle Demirtürk] tartışmaları daha da siyasallaştırmıştır.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></p>
<p>Bugün ırkçılık-karşıtlığının 20. yüzyıl sonlarında taşıdığı anlamdan farklı bir döneme tanıklık edilmektedir. Bu bağlamda, artık “popülizm, beyaz milliyetçiliği ve ırkçılık politikalarına dair tartışmalar, 21. yüzyılın ilk yarısında öne çıkan ırksal politikalar ve mobilizasyonların hitap edeceği türden bir karşılığın toplum ve siyasette bulunmasını gerektirmektedir.” Toplumda bir kesim tarafından önerilen bir çözümün siyasi çıkar uyuşmazlığı nedeniyle, başka bir kesim tarafından olumlanmaması doğal bir durumdur. Yeni sağ siyasi kanadında yer alan aktivistler ile siyasi figürlerin “ırkçılık-karşıtlığı gereğine karşı çıktıkları” açıkça ortadadır. Özellikle ABD odaklı çalışmalarda görüldüğü üzere, bu karşı çıkma durumu, “eğitim ve üniversiteler gibi alanlarda ırkçılık-karşıtlığının toplumsal birlik ve beraberlik ile ulusal kimliğe potansiyel bir tehdit oluşturduğu iddiasından” kaynaklanmaktadır. Bugün gelinen noktada Solomos, içinde bulunduğumuz dönemin koşulları çerçevesinde her toplumun kendi yapısına uygun ırkçılık-karşıtlığı temelli politikalar ve stratejiler üretmesi gerektiğini savunmaktadır. Küresel Kuzey ve Küresel Güney’in gündelik hayat pratiklerine bakıldığında, bunun hayati önemi tartışılmaz bir boyut kazanmıştır. “Irkçılık-karşıtlığı ideolojilerinin ötekileştirme ve insanlık-dışılaştırma (dehumanization) süreçlerini şekillendirmede fayda sağlayacağı da muhakkaktır.”</p>
<p>David Theo Goldberg 2015 yılında yazdığı bir eserde, Filistinlilerin insanlık-dışılaştırılmasının, çeşitli anti-semitizm biçimlerini güçlendirdiğine dair görüş ileri sürmüştür: İsrail tarafından “Filistinlilerin hedef alınarak hayvan muamelesine maruz bırakılması, ölümcül neticeler doğurabilecek bir anti-semitizm fitilini ateşlemektedir:” Solomos da bu tespitin 7 Ekim 2023 tarihinden itibaren Gazze’de süren soykırıma varan katliamlardan dolayı anti-semitizmin gittikçe arttığı gerçeğini doğrular mahiyette olduğunu savunmaktadır. Bu bağlamda, Solomos’a göre, “ırkçılık-karşıtı bir tasavvur” geliştirmek amacıyla, “ırk kategorileri ile şekillendirilmeyen bir toplumun neye benzediğini düşünmek” ABD toplumu ile dünyadaki bütün toplumların ortak insanlık (common humanity) değerleri etrafında birleşmesine vesile olacak beklentileri beraberinde getirecektir.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a></p>
<p>Brunilda Pali ve Polly Pallister-Wilkins, “From Police Violence to (Self) Censorship: Mapping the Continuum of Criminalization of Student-led Palestine Solidarity Activism in the Netherlands” (Polis Şiddetinden Öz-Sansürcülüğe: Hollanda’da Öğrenci Liderliğinde Filistin Dayanışması Aktivizminin Suçlulaştırılması Sürekliliğinin Haritasını Oluşturmak) makalesinde son derece önemli bir noktanın altını çizmektedir. Onlara göre, Batı’nın ve özellikle Avrupa’nın ırkçılık-karşıtlığına dair duruşu İsrail’in Gazze’de uyguladığı Filistinlilere yönelik soykırımını eleştirmek söz konusu olduğunda, anti-semitizm adı altında sansürlenmekte olup, örneğin Hollanda’da Filistinlilere destek veren öğrencilerin liderliğinde yapılan dayanışma amaçlı gösteri ve hareketler suçlulaştırılmaktadır (criminalization). “Öğrenci intifadası” (ayaklanma) olarak nitelenen bu dayanışma hareketlerinin suçlulaştırılmasının, aslında “akademik özgürlük, demokrasi ve adalet için bir turnusol kağıdı vazifesi gördüğünü” de belirtmekte fayda vardır. Dünyada da çok sayıda öğrenci Gazze’deki soykırımın durdurulması amacıyla çeşitli protestolar düzenlemiş, hatta ağırlıklı olarak “üniversitelerin de silah tüccarları ve İsrail yükseköğretim kurumları ile işbirliği yapılmasını boykot etmişlerdir.” Kuzey Amerika’dan Avrupa’ya, Avustralya’dan Güney Afrika’ya kadar uzanan bir dünya coğrafyasında bazı üniversite kampüslerine çadır kurmak, binaları işgal etmek ve protestolarını ortaya koymak gibi öğrenci ve öğretmen eylemleri üniversite yönetimleri tarafından çağrılan polislerin bu gruplara şiddet kullanarak sert müdahalelerde bulunmaları ile sonuçlanmıştır. Öğrencilerin liderliğinde oluşturulan “Filistinlilerle dayanışma amaçlı bu toplumsal hareketlere” katılan akademisyen, öğretmen ve öğrencilerin okullardan atılmalarına varıncaya kadar aldıkları katı önlemleri “anti-semitizmle mücadele kapsamında meşrulaştırmaktadır.” Bu bağlamda, Filistin halkı ile dayanışma konusu, 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında başlatılan “Terörle Küresel Savaş” (Global War on Terror) uygulamalarının mirası kapsamında ele alınmalıdır. Samuel Huntington’ın “medeniyetler çatışması” tezinde ifadesini bulan ve Pali ile Pallister-Wilkins’in “medeniyetçi ırkçılık” diye nitelendirdikleri durum, “Arapları, Müslümanları ve özellikle de Filistinlileri doğuştan şiddet eğilimi olan, irrasyonel ve ‘Batı değerlerine’ muhalif olarak kurgulayan Batı söylemini halen şekillendirmeye devam etmektedir.” Bu oryantalist perspektiften bakılınca, “İsrail tam anlamıyla medeniyeti savunan kuşatılmış bir demokrasi, Filistinlilerin direnişi ise barbarlık ile eşleştirilmektedir ki bu mantık sadece Filistinlileri değil aynı zamanda onlara destek olanları da meşruiyet zemini dışına itmektedir.” Bütün Batı toplumlarında da benzer yaklaşımların mevcut olması gösteriyor ki, aktivizmin yanı sıra düşünce ve ifade özgürlüklerinin baskı altına alınması neticesinde “üniversite yönetimlerinin başvurduğu önlemler ve uyguladıkları politikalar “güvenlik ve anti-semitizm söylemlerinin bir silah olarak kullanıldığı” gerçeğini açığa vurmaktadır.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a>  Bu görüşlerden hareketle, Filistin’deki soykırım üzerinden şöyle bir değerlendirmede bulunmanın mümkün olduğu kanaatindeyim: Batı’daki üniversiteler, Filistin dayanışmasını engelleme operasyonları örneğinde olduğu gibi, temelde öğrenciler ile akademisyenlerin başka ülke insanlarıyla empati kurmalarını temin edecek akademik özgürlük ortamında yaşatılması gereken demokratik değerler savunuculuğu vasfını çoktan geride bırakmıştır.</p>
<p>Bu bağlamda, 20. yüzyılın ortalarına giderek dikkat çekici bir hususa ve bugün de farklı anlamlar yüklenerek canlı tutulan bir kavrama göz atmak gerekiyor. Danimarka’da bulunan Roskilde Üniversitesi akademisyenlerinden Somdeep Sen, “‘Axis of Evil’ and the Academic Repression of Palestine Solidarity” (Şer Ekseni ve Filistin ile Dayanışmanın Akademik Hayatta Bastırılması) makalesinde, gündelik hayatta “Filistin halkı ile dayanışma hakkında kullanılan herhangi bir ifade akademik hayatta da benzer yaklaşımlar ile eleştiri yağmuruna tutulmaktadır” tespitinde bulunmaktadır. Filistin davasını savunan araştırmacıların eserleri “bilimsel ölçütlere uymayan siyasi nitelikli yayın olarak görülmekte, Filistin’i savunmak terörizm ve antisemitizm destekçiliği ile bir tutulmaktadır ki bu aynı zamanda Filistin ile dayanışmayı da toksik bir içeriğe dönüştürmektedir.” Böylelikle, akademik hayatta karşılaşılan bu sorun, sadece bir antisemitizm tanımını uygulamaktan ziyade 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra başlatılan “Terörle Küresel Savaş (Global War on Terror) söylem ve politikalarından devralınan bir mirası temsil etmektedir.” Dünya “iyi” ve “kötü” arasında kutuplaştırılmış ve buna göre de “‘iyi’ kategorisi terörizm ile mücadele eden bütün halklar ve ulusları, ‘kötü’ kategorisi de sözümona terörist örgüt ve ideolojilere destek veren toplumları, kültürleri ve ulusları kapsamaktadır.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a></p>
<p>Nitekim, Sen’e göre, 11 Eylül saldırılarından sonra “görünüş itibarıyla Orta Doğu’lu kişilere benzeyenleri hedef alan ırkçı şiddette büyük ölçüde bir artış görülmüştür ki bunun yanı sıra şüpheli zannıyla çok sayıda Arap ve Müslüman asıllı Amerikalı da gözaltına alınıp suçlu bulunarak cezaevlerinde yatmak zorunda kalmıştır.” Küresel anlamda da “terörizm ile yapılan mücadele, mevcut uluslararası ilişkilerde görülen ırksallaştırılan hiyerarşik bölünmeyi daha katı bir cepheleşme haline getirmiştir. Bu durum Küresel Kuzey’i iyi değerler ve demokratik düzenin yeri, ‘daha koyu deri rengi olanların bulunduğu’ Küresel Güney’i ise belirsizlik, düzensizlik, kötülük ve ‘beyaz’ Kuzey’e muhalif değerlerin yeri olarak tanımlama yoluna gidilmesi” neticesini doğurmuştur. Dolayısıyla, Filistin gibi halk direnişi olan yerlerde medyaya yansıtılan şiddet algısı neticesinde, İsrail’in yaptığı zulüm ve vahşeti gözden uzak tutan dünya medya organları ve uluslararası kuruluşların vasıtasıyla Batı “Filistin’i, Filistin özgürlük mücadelesini ve Filistin ile dayanışma gibi konuları kötülük tarafına yerleştirmiştir.” Kuzey Amerika ve Avrupa’daki üniversite kampüslerinde 2024 yılının Nisan ayından itibaren öğrencilerin kamp kurarak Filistin ile dayanışma gösterilerine devam etmesi, üniversitelerin İsrail  politikalarından faydalanmaya son verme çağrılarında bulunması polis şiddeti ile karşılık bulmuştur. Aslında bu üniversiteyi dekolonize etme girişimi, Küresel Kuzey’de üniversitelerin “ırksal hiyerarşik küresel düzenin temeli üzerine inşa edilen bilgi üretiminin bulunduğu kolonyalizm ve emperyalizm mirasını devam ettiren kurumlar olduğu gerçeğinin açıkça görülmesini de sağlamıştır.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> Sen’in görüşlerinden hareketle, günümüzde Filistin’in özgürlük mücadelesine destek çaba ve hareketlerine dair bir değerlendirme yapmamız gerekiyor ki o da şudur; bu durumda esas tehlike, Batı tarafından tarih boyunca ötekileştirilen bir Müslüman halkın soykırımını destekleyen düşünce biçiminin, bilim adı altında inşa edilen söylemin ardına gizlenerek göze batmaması sağlanan bir ırkçılık pratiğinin uygarlık kisvesi altında sinsice yürütülmesinin toplumlar kadar akademik hayatı şekillendiren bilimsel zihniyeti de sömürgeleştirmesi meselesidir.</p>
<p>Jairo I. Fúnez-Flores, “The Coloniality of Academic Freedom and the Palestine Exception” (2024) (Akademik Özgürlüğün Kolonyalliği ve Filistin İstisnası) makalesinde, Dekolonyal Düşünce alanındaki akademisyenlerin bilimsel literatür ve üniversite eğitim-öğretiminde mevcut kolonyal düşünce ve yaklaşımları dekolonize etmemelerini sorgulamaktadır. İsrail’in yaptığı soykırım hakkında konuşmak akademik özgürlük kapsamında olduğu halde, üniversitelerde ve bilimsel yayınlarda çekinceli davranarak suskunluklarını muhafaza eden akademisyenler aynı zamanda soykırım gerçeğini dile getirenlere karşı da antisemitizm yaptıkları gerekçesiyle tavır almaktadır.</p>
<p>Dekolonyal Düşünce alanı kapsamında modern/kolonyal dünyanın değerlerini üstün görerek yapılan sözde bilimsel ölçütlere dayalı akademik yayınlarda objektiflik iddiasına rağmen benimsenen ırkçı perspektife karşı çıkan Fúnez-Flores’in bizzat kendisinin “The Coloniality of Power and Social Classification” (2025) (İktidarın Kolonyalliği ve Sosyal Sınıflandırma) makalesinde “dekolonyal teorik intifada”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> (decolonial theoretical intifada) şeklinde yaptığı kavramsallaştırma ise, “dekolonyal düşünce alanında ortaya konan kuramların, halen [Filistin’de olduğu gibi kolonyalizme karşı direniş gösterilerek—E. Lâle Demirtürk] mücadele edilen alanlara uygulanmak suretiyle yeniden tanımlanması ve gözlemlenen pratiklerle birleştirilerek çalışılması görüşünü” ortaya atmaktadır. Bu anlamda Fúnez-Flores’in yükseköğretim kurumlarının sığ bir bilimsellik anlayışını sürdürenlere yönelttiği şu soruyu son derece kıymetli buluyorum: “Bizler akademik yayınlarımızda kullandığımız söylemlerde hangi hikâyeleri inşa etmeliyiz ve bunları barbar, insanlık-dışı teröristler olarak temsil edilen halklar için sarsılmaz bir destek gösterme sürecinde nasıl ifade etmeliyiz?” Bu noktada, Filistin halkının zulüm, vahşet ve soykırım karşısında direnişini suç olarak gösteren Batı’nın ve özellikle de ABD’nin aparatı olan Siyonist Akıl ve İsrail devleti’nin bir halkı sadece topraklarından değil, tarih kayıtlarından da silerek çıkarma politikalarına kayıtsız kalınmamalıdır. Bu halkın “deneyimlerini, halkının kültürüne dair bilgisini, tarihini, direnişini” kısacası kendi hikâyesini merkeze taşıyan bir söylem kullanarak paradigma değişikliğine gitmek, adil ve sorumlu bilinç sahibi bütün akademisyenlerin ciddiyetle yerine getirmeleri gereken bir görev olarak değerlendirilmelidir.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a></p>
<p>Na’ama Carlin de “Özgür Filistin” arzusunu hayata geçirmek için Filistin halkını hangi ifadelerle anlatmamız hususuna odaklandığı “There is No Beginning” (2024) (Hiç Bir Başlangıç Yok) makalesinde, yok edilen Filistin halkını anlatmanın imkansızlığını göz önünde bulundurarak şu acı dolu satırlara yer vermektedir: “Onbin çocuk, örneğin. Bunu nasıl sayıyoruz? Onbin çocuk ki her birisi kendi içinde bir dünya, bir takımyıldızın merkezinde parıldayan bir yıldız, ama diğer yıldızların ışıklarının söndürüldüğünü biliyoruz. Onbin çocuk. Onların umutlarını nasıl sayıyoruz ki onlar da şimdi yok? Ya gülmeleri? Onbin gelecek akıl almaz bir vahşetle yeryüzünden silinmiş durumda.” Bu acıyı tam anlamıyla ifade edecek kelime bulma acziyetimize işaret eden Fúnez-Flores, uygun ifadelerin bulunması ile yapılan eleştirilerin Batı tarafından susturulduğunu da unutturmamanın önemini vurguluyor: Filistin meselesi “kolonyal gerçeklik” ile eşleştirilerek marjinlere itilmek yerine, merkeze alınarak kolonyal pratikler hakkında Filistinlilerin kendi gerçeklerini anlattığı ve kendi adlarına konuştukları bir tartışma alanı açılmalıdır. Bu paradigma değişikliği yapılmadığı takdirde, Batı/ABD destekli Siyonist sömürgeci politikalar hakkında suskun kalmayı objektif bir bilimsel yaklaşım yanılgısı içinde benimseyen akademisyenler, aslında sömürgecilik sisteminin inşa ettiği “kapitalizm ve kolonyalizmin temel taşı olan ideoloji ve siyaset ekonomisine” hizmet eden üniversiteler gibi kolonyal kurumların bu gerçeğini açıklama yükümlülüğünü taşımalıdırlar.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a></p>
<p>ABD’nin yanı sıra Avrupa ülkelerinde de Batılı/beyaz egemen “iktidar kolonyalliği” çerçevesinde anlaşılması gereken Filistin ile dayanışmanın suç sayılması yaklaşımı, toplumlara benimsetilmektedir. Bu anlamda, 21. yüzyılın başından itibaren beyaz Alman toplumunu tehdit eden yeni bir anti-semitizmin varlığının sıklıkla dile getirilmesi, aslında çoğunluğu Müslüman ve Filistinlilerden oluşan mültecileri ve göçmenleri suçlayıcı bir söylem olarak ortaya konmuştur. “Uluslararası düzlemde Filistinliler ‘İslamcı terör,’ ve ‘anti-semitizm’ ile eşleştirilerek Batı ile savaşan ‘irrasyonel dünyayı temsil eden gruplar’” şeklinde yapılan algı yönetimi oluşturulmuştur. 7 Ekim 2023’te Gazze soykırımının başlamasıyla birlikte Filistin-karşıtı ırkçılık had safhaya ulaşarak öğretim kurumlarında ve üniversitelerde Filistinlilere yönelik baskılar artmıştır. İsrail Gazze’de eğitim imkanlarını yok ederken, Almanya’da da yükseköğretimde Filistin konusu müfredatlardan çıkarılmıştır. Bu baskılar neticesinde, Filistinli üniversite öğrencileri soykırımı destekleyen Alman devlet yönetimi tarafından “suçlulaştırılmış” ve kendi fikirlerini özgürce ifade etmekten korkar hale gelmiştir.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a> Avrupa ülkelerinde Filistin’e destek vermek için düzenlenen gösterileri yapanlar anti-semitizm suçlamalarına maruz kalarak tutuklanma sürecinde, Almanya’nın yavaş işleyen bürokratik sistemi “ülkede artan anti-semitizm ile savaşmak” gerektiği gerekçesiyle bu konuda oldukça hızlı kararlar alınmıştır. “Anti-semitizm kanunları bir silah gibi kullanılmış” ve bunun neticesinde Filistin’e destek veren aktivistler “terörizm ile suçlanmıştır.” Görünen o ki, bizzat “Filistin ile dayanışma susturulmak” istenmiştir.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a></p>
<p>Araştırmacı gazeteci, yazar ve belgesel yapımcısı Yahudi asıllı Avustralyalı Antony Loewenstein, <em>Filistin Laboratuvarı: İsrail İşgal Teknolojilerini Dünyaya Nasıl İhraç Ediyor?</em> kitabında, “İsrail’in Filistin laboratuvarı küresel bir yıkım ve şiddetten besleniyor” görüşünü dile getirmektedir. Batı’ya ihraç ettiği savunmayı güçlendiren, mültecilerin gözetim altında tutulmasınıa yarayan ve biyometrik veritabanlı teknolojilerle sağlanan sınır güvenliği gibi iş alanlarında hizmet veren İsrail’de Elbit gibi şirketler “bundan en çok yararlanan kurumlar(dır).”<a href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a> Loewenstein’ın bu görüşleri Gazze’de uygulanan soykırıma karşı çıkarak İsrail’in gelecek ilaç ve gıda yardımlarına engel olarak açlıktan ölmelerine sebep olduğu Filistinlilere insani yardım ulaştırmak için çok sayıda ülkeden aktivistlerin katıldığı Sumud filosu ile geçerli olmuştur. Bu filoya İsrail askerlerinin uluslararası hukuka aykırı şekilde yaptığı kötü muamele ve birkaç gün boyunca tutuldukları cezaevi hücrelerinde aç ve susuz bırakılmaları karşısında dünya kamuoyu İsrail’e karşı duruş sergilemekte ve giderek askeri gücünden ve Müslüman Filistin halkını yok etmekten başka bir marifeti olmayan İsrail devleti küresel anlamda itibarını kaybederek yalnızlaştırılmak suretiyle 8 Ekim 2025’te Hamas’la ateşkese mecbur bırakılmıştır. İsrailli tarihçi ve sosyalist aktivist Ilan Pappé <em>Filistin-İsrail Meselesinin Tarihi</em> (2025) kitabında, şu açıklamada bulunmaktadır: Sömürgecilikten farklı olarak “yerleşimci-sömürgecilikte sömürgeci, yerli toplumu tamamen sömürgecinin toplumu ile değiştirmeyi amaçlar.” Nitekim İsrail’in Filistinlilere yönelik uyguladığı katliamlar ve soykırım 7 Ekim 2023’ten itibaren daha görünür hale gelmiş olup, yerleşimci-sömürgecilerin her zaman yaptıkları gibi bu toprakların gerçek sahibi olan yerli Filistin halkı tarihini, kültürünü ve canlarını yok ederek topraklarını boşaltan İsrail’in “yerleşimci-sömürgeciliğine maruz kalmıştır.” Gerçekte Batı tarafından “yeni bir ‘terörle savaş’” adına demokratik hakları yok sayılan Filistin halkının direnişinin “sömürgecilik karşıtı” bir halk hareketinın vatan topraklarını korumak için yaptığı kurtuluş savaşı olarak görülmesi gerekmektedir.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a></p>
<p>Ancak bu farkındalık bilincini uyandırma ihtiyacı aynı zamanda İsrail ve ABD ile işbirliği yapan Batı devletleri için sadece dış siyasetin değil iç siyasetin de değişim ve dönüşümü bakımından da büyük önem taşımaktadır. Amerikalı tarihçi Ellen Schrecker, 1950’lerde komünist öğretmenleri hedef alan McCarthy döneminin, Trump’ın ikinci başkanlık döneminde “Yeni McCarthyicilik” (new McCarthyism) şeklinde yeniden devreye sokulduğuna işaret etmektedir. Sözümona yapılan antisemitizmin önüne geçilme acziyeti yaşandığı iddiasıyla üniversitelerde akademisyenlere ve öğrencilere uygulanan baskıların artmasıyla üniversitelerin akademik özgürlük yönünden McCarthy döneminden daha da geriye götürüldüğü fikrini savunmaktadır.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a></p>
<p>Chetan Bhatt, “Antiracism and the Current Moment” (2025) (Irkçılık-karşıtlığı ve Günümüz) makalesinde, ırkçılık-karşıtı kesimler açısından Batı’da yükselen aşırı sağın “Avrupa ve Kuzey Amerikan toplumlarını sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel alanlarda değiştirmeye dair ırksal projeler yürütme” aşamasında görüldüğünü aktarmaktadır. Nitekim Trump’ın ikinci başkanlık döneminde “ABD ve Avrupa’da ırkçılığın transatlantik cephesini güçlendirecek türden hukuksuz ve anti-demokratik uygulamalarda” bulunmaktan çekinmemektedir. Avrupa’da ve ABD’de çokkültürlülük, göçmen ve mülteciler ile Müslümanlar zaman zaman daha da yoğun biçimde “Batı medeniyetine birer tehdit konusu” olarak görülmektedir. En tehlikelisi de, aşırı sağ kanadın farklı ırk gruplarına ulaşarak milliyetçilik kavramını destekleyen “çok ırklı bir aşırı sağ etrafında konsolide etmesidir.” Beyaz işçiler ve etnik/ırksal azınlıkların büyük bir çoğunluğunun sosyal güvenlikten yoksun ya da yoksulluk sınırında yaşadıkları düşünülürse, sosyo-ekonomik bağlamda, ırkçılık-karşıtı grupların “sosyal sınıf ile bütün toplulukların yaşadığı yoksunluğu yeniden siyasallaştırarak toplumun geneline yayılan bir ırkçılık-karşıtlığını yeniden inşa etmeleri kaçınılmazdır.”<a href="#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a> Bunu yaparken de, Batı devletlerinin kendi ırkçılık-karşıtlığı kisvesine bürünen ırkçılık hususunda çıkarlarına uygun biçimde siyasallaştırdıkları değerlere öz-eleştiri getirmeleri beklenmelidir. Batı’nın demokratikleşmesi sürecini gerçekleştırme adına, Batı-dışı toplumları kolonileştirme arzusuyla hizaya getirmek için kullandıkları demokrasi, insan hakları ve eşitlik temelli toplum hedefine varma çabasını göstermeleri gerekmektedir. Ancak bu takdirde, küresel insani ittifak oluşturan bir Batı’dan söz etmek mümkün görünmektedir. Batı’nın demokratikleşmesi çerçevesinde anlaşılması gereken bir ırkçılık-karşıtlığını yeniden inşa etmesi, dünyayı Filistin ile dayanışmanın suç sayılmayan ve özgürleştiren ortak bir geleceğin yaşanabileceği insanlık değerlerinin hayata geçirildiği uygarlık düzeyine taşıyacaktır.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Öğün, Süleyman Seyfi. “1492 Rûhu Geri Dönüyor”,  <em>Yeni Şafak Gazetesi</em>, 9 Ekim 2025. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 9 Ekim 2025. <a href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/suleyman-seyfi-ogun/1492-ruhu-geri-donuyor-4756664">https://www.yenisafak.com/yazarlar/suleyman-seyfi-ogun/1492-ruhu-geri-donuyor-4756664</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> C. Heike Schotten, “Zionism and the War(s) on Terror: Extinction Phobias, Anti-Muslim Racism, and Critical Scholarship”, <em>Critical Studies on Terrorism</em> Vol. 17, No. 4 (2024), 996, 997. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 6 Ekim 2025. https://doi.org/10.1080/17539153.2024.2337448.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Schotten, “Zionism and the War(s) on Terror: Extinction Phobias, Anti-Muslim Racism, and Critical Scholarship”, 998, 999.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Schotten, “Zionism and the War(s) on Terror: Extinction Phobias, Anti-Muslim Racism, and Critical Scholarship”, 1000, 1005, 1009.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Adan Tatour and Lana Tatour, “The Criminalization and Racialization of Palestinian Resistance to Settler Colonialism”, içinde Ed. C.Cunneen, A. Deckert, A. Porter, J. Tauri, and R. Webb, <em>The Routledge International Handbook on Decolonizing Justice</em>, (New York: Routledge, 2023), 97, 98, 100. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 27 Eylül 2025. <a href="https://www.taylorfrancis.com/chapters/oa-edit/10.4324/9781003176619-11/criminalization-racialization-palestinian-resistance-settler-colonialism-adan-tatour-lana-tatour">The criminalization and racialization of Palestinian resistance to set</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> John Solomos, “Preface”, <em>Antiracism: A Critique</em>, (Cambridge, UK: Polity Press, 2025), viii.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> John Solomos, <em>Antiracism: A Critique</em>, (Cambridge, UK: Polity Press, 2025), 1, 2, 3.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Solomos, <em>Antiracism: A Critique</em>, 17, 18, 20, 24.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Solomos, <em>Antiracism: A Critique</em>, 96, 116, 135, 144.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Brunilda Pali and Polly Pallister-Wilkins, “From Police Violence to (Self) Censorship: Mapping the Continuum of Criminalization of Student-led Palestine Solidarity Activism in he Netherlands”, <em>Criminological Encounters</em>, Vol 7, No. 1 (2025), published online first, September 18, 2025. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 27 Eylül 2025. <a href="https://www.criminologicalencounters.org/index.php/crimenc/article/view/178">From police violence to (self) censorship: Mapping the continuum of criminalization of student-led Palestine solidarity activism in the Netherlands | Criminological Encounters</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Somdeep Sen, “‘Axis of Evil’ and the Academic Repression of Palestine Solidarity”, <em>Middle East Critique</em> Vol. 33, No. 3 (2024), 335, 336. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 27 Eylül 2025. <a href="https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2370658">https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2370658</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Sen, “‘Axis of Evil’ and the Academic Repression of Palestine Solidarity”, 337-342.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Bu kavramın açıklaması için bkz. Jairo I. Fúnez-Flores, “The Coloniality of Power and Social Classification”, içinde Ed. Aníbal Quijano, Geo Maher, Jairo I Fúnez-Flores, <em>The Sage Handbook of Decolonial Theory</em>, (New York: The Sage Handbook of Decolonial Theory, 2025), 3-31.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Jairo I. Fúnez-Flores, “The Coloniality of Academic Freedom and the Palestine Exception”, <em>Middle East Critique</em>, Vol. 33, No. 3 (2024), 472, 480. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 27 Eylül 2025. <a href="https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2375918">https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2375918</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Fúnez-Flores, “The Coloniality of Academic Freedom and the Palestine Exception”, 482.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Anna Younes and Hanna Al-Taher, “Erasing Palestine in Germany’s Educational System: The Racial Frontiers of Liberal Freedom”, <em>Middle East Critique</em> Vol. 33, No. 3 (2024), 398, 399. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 27 Eylül 2025. <a href="https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2383444">https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2383444</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Sara Tanveer, “Silencing Solidarity: Europe’s lawfare against pro-Palestine activism”, <em>The Polis Project</em>, February 19, 2025. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 22 Eylül 2025.</p>
<p><a href="https://thepolisproject.com/read/europe-lawfare-against-pro-palestine-activism/">Europe’s Lawfare Against Pro-Palestine Activism</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Antony Loewenstein, <em>Filistin Laboratuvarı: İsrail İşgal Teknolojilerini Dünyaya Nasıl İhraç Ediyor?</em>, Çev. Özlem Özarpacı, (İstanbul: Metis Yayınları, 2024), 241.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Ilan Pappé, <em>Filistin-İsrail Meselesinin Tarihi</em>, Çev. M. Murtaza Özeren, (İstanbul: Ketebe Yayınları, 2025), 29, 120-127.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Ellen Schrecker, “Worse Than McCarthyism: Universities in the Age of Trump”, <em>The Nation</em>, April 3, 2025. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 6 Ekim 2025. <a href="https://www.thenation.com/article/society/mccarthyism-universities-trump-attacks/">Worse Than McCarthyism: Universities in the Age of Trump | The Nation</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> Chetan Bhatt, “Antiracism and the Current Moment”, <em>Ethnic and Racial Studies</em>, September, 2025, published online first. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 4 Ekim 2025.</p>
<p><a href="https://doi.org/10.1080/01419870.2025.2555562">https://doi.org/10.1080/01419870.2025.2555562</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/batinin-irkcilik-karsitligi-paradoksu-filistin-ile-dayanismanin-suc-sayilmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Suriye Nedir? Coğrafya Mı, Yoksa Vatan Mı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/suriye-nedir-cografya-mi-yoksa-vatan-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/suriye-nedir-cografya-mi-yoksa-vatan-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Sep 2025 14:14:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Göç]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20089</guid>

					<description><![CDATA[İkinci Dünya Savaşı yıllarında İngiliz Başbakanı Churchill, vatanları Alman işgaline uğramış Fransız halkına kimlik dağıtarak İngiliz vatandaşı olmayı teklif eder. Teklif millî vicdanda kabul görmez. İngiliz tâbiiyeti altında yaşamayı onuruna yediremeyen Fransız ulusal kimliği bunu reddeder. Çünkü ortaçağdan beri büyük devlet olma vasfını kaybetmemiş Fransa’nın arkasında en az bin yıllık bir tarih vardır. Ve tabiatiyle yine o tarihin potasında şekillenen canlı ve dipdiri bir Fransız ulusal kimliği. Köklü bir tarih şuûrundan beslenerek millet olma gerçeğini idrâk etmiş hiçbir insan topluluğu kendisine yapılan böyle bir teklife sıcak bakmaz. Avrupa’daki diğer komşularına, özellikle de Alman ve İtalyanlara göre hayli erken bir devirde birliklerini tamamlayarak ulus olma şuûruna ermiş Fransızlar da tarihlerinin en zor safhasında bile her haysiyetli milletin yapacağını yapmış ve teklifi ellerinin tersiyle bir kenara itmişlerdir. Suriyeli muhâcir kitlenin can havliyle ülkemize akın ettiği günden bu yana sık sık duyduğumuz yaygın bir söz var: “Ülkemiz işgal edilmiş olsa, bizler vatanımızı terk etmez, kanımızın son damlasına kadar savaşırız. Niçin Suriyeliler vatanlarını terk ederek ülkemiz topraklarına sığınıyorlar?” Tabiî söylenenler bununla da sınırlı değil. Ayrıca; “Yetişkinleri ayırın, verin ellerine birer silâh, gönderin hepsini cepheye.” de deniyor. Ve daha bir sürü şey… Bu sözler, Suriye’yi bilmemek, Suriyeli denilen insan varlığını tanımamaktan kaynaklanıyor büyük ölçüde. Mes’eleyi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İkinci Dünya Savaşı yıllarında İngiliz Başbakanı Churchill, vatanları Alman işgaline uğramış Fransız halkına kimlik dağıtarak İngiliz vatandaşı olmayı teklif eder. Teklif millî vicdanda kabul görmez. İngiliz tâbiiyeti altında yaşamayı onuruna yediremeyen Fransız ulusal kimliği bunu reddeder. Çünkü ortaçağdan beri büyük devlet olma vasfını kaybetmemiş Fransa’nın arkasında en az bin yıllık bir tarih vardır. Ve tabiatiyle yine o tarihin potasında şekillenen canlı ve dipdiri bir Fransız ulusal kimliği.</p>
<p>Köklü bir tarih şuûrundan beslenerek millet olma gerçeğini idrâk etmiş hiçbir insan topluluğu kendisine yapılan böyle bir teklife sıcak bakmaz. Avrupa’daki diğer komşularına, özellikle de Alman ve İtalyanlara göre hayli erken bir devirde birliklerini tamamlayarak ulus olma şuûruna ermiş Fransızlar da tarihlerinin en zor safhasında bile her haysiyetli milletin yapacağını yapmış ve teklifi ellerinin tersiyle bir kenara itmişlerdir.</p>
<p>Suriyeli muhâcir kitlenin can havliyle ülkemize akın ettiği günden bu yana sık sık duyduğumuz yaygın bir söz var: “Ülkemiz işgal edilmiş olsa, bizler vatanımızı terk etmez, kanımızın son damlasına kadar savaşırız. Niçin Suriyeliler vatanlarını terk ederek ülkemiz topraklarına sığınıyorlar?” Tabiî söylenenler bununla da sınırlı değil. Ayrıca; “Yetişkinleri ayırın, verin ellerine birer silâh, gönderin hepsini cepheye.” de deniyor. Ve daha bir sürü şey…</p>
<p>Bu sözler, Suriye’yi bilmemek, Suriyeli denilen insan varlığını tanımamaktan kaynaklanıyor büyük ölçüde. Mes’eleyi doğru zeminde ele alarak üzerinde spekülasyon yapılan insan varlığını yakından tanımak zorundayız evvelemirde.</p>
<p>Bir defa şu çok iyi bilinmelidir ki, Ortadoğu’nun bugünkü sınırları bütünüyle sunidir. Birinci Dünya Harbi sonrasında Batılı istihbârât servisleri tarafından tamamıyla kendi menfaat ve bölüşüm hesaplarıyla aralarındaki politik angajmanlara göre çizilmiş yapay siyasî ünitelerdir bu devletçiklerin her biri. Boşuna demiyoruz devletçik diye. Çünkü onların hiçbiri devlet değildir gerçek anlamda. Demokrasinin semtlerine uğramadığı, halkların irâde ve temâyüllerinin yönetime yansımadığı, her birinin üzerinde bir diktatörün bağdaş kurduğu kabile konfederasyonlarıdır onlar. Daha doğrusu Batılı güçlerin nüfûz bölgeleridir. Sınırları tarihî-sosyolojik realiteler üzerine oturmaz. Ve tabiatiyle o sınırlar içerisinde hayat süren insanların, vatandaşı oldukları devletlerle aralarında bir gönüllü beraberlik ve bizimkine benzer bir yakınlık ve âidiyet ilişkisi de yoktur. Bu yüzden bağlılık duygusu ve mensûbiyet hissi de hayli zayıftır. Yani bizim Türklüğümüz gibi değildir Suriyeli, Iraklı ya da Ürdünlü olmak.</p>
<p>Hâlbuki Anadolu insanı aynı siyasî geleneğe yaslanan ve birbirini tarihî seyir içinde takip eden üç devletin vatandaşı olmuş, o itibârla da bir kimlik krizi içine düşmemiş, âidiyet sıkıntısı yaşamamıştır.</p>
<p>Modern zamanlarda Ortadoğu’da kurulmuş, daha doğrusu kurdurulmuş suni devletçiklerin vatandaşları ise bir devlete vatandaşlık bağıyla bağlı olsalar da çoğunluğu gerçek anlamda bir millet oluşturmaz kendi arasında. Ne Suriye, ne Irak, ne Ürdün, ne de Lübnan adıyla bir devlet olmamıştır tarihin hiçbir döneminde. Bunlar yirminci yüzyılda ortaya çıkan nevzuhûr siyasî yapılardır. Hattâ Mısır, Suriye gibi ülkelerde adında Türk ibâresi bulunan devletler bile var olmuştur tarih boyunca. Mezopotamya’nın bu çilekeş halklarının hiçbiri kendilerini geçmişte yaşamış bir milletin devamı olarak görmezler. Zîrâ bir asır evveline kadar hepsi Osmanlı pasaportuyla yolculuk eden insanların yaşadığı bir coğrafyadır burası.</p>
<p>Bundan beş yüz yıl evvel bugün yaşadıkları ülkede yaşayan bir Fransız ulusu vardır. Ama bundan yüzyıl önce bile Suriyeli etiketine sahip bir insan topluluğu yoktur. Sadece üzerinde yaşadıkları coğrafyaya nispetlerinden dolayı Suriyeli denir bu insanlara. İster Müslüman ister Hıristiyan olsun, farklı etnik kökenlere sahip olan hepsinin ortak özelliğidir bu. Yani Suriyelilik, bir milliyete mensûbiyetin adı değildir kesinlikle.</p>
<p>Anadolu insanıyla Suriyeli denilen kitle arasındaki en bâriz fark şudur: Orta Asya’dan Küçük Asya’ya gelen Türkler, ayak bastıkları coğrafyaya kimliklerinin kaşesini basmıştır. Suriyelilerse isimlerini yaşadıkları coğrafyadan almıştır. Anadolu, burada Türkler yaşadığı için Türkiye’dir. Suriyelilerse, Suriye’de yaşadıklarından dolayı Suriyelidir.</p>
<p>Ve nitekim bizler coğrafi menşelerinden dolayı ülkemize sığınan Türkmen kardeşlerimize bile Suriyeli diyoruz bu sebeple. Hâlbuki onların Türklüğü Suriyeli olmalarından önce gelir.</p>
<p>Türkler Anadolu’ya geldiğinde, bu coğrafyanın adı Türkiye değildir. Fakat kısa bir süre sonra bu isimle anılmaya başlanmıştır. Hattâ bu coğrafyaya Türkiye adını veren de Avrupalılar olmuştur. Türkler yerleştikleri coğrafyaya mühürlerini vurmuş, etiketlerini basmış ve bunu hasımlarına bile kabul ettirmişlerdir. Suriye’de ise son bin yılda bu türden bir gelişme yaşanmamış, bir millet realitesi ortaya çıkmamış ve neticede bizdekine denk bir bağlılık duygusu ve âidiyet hissi teşekkül etmemiştir.</p>
<p>Ortadoğu halklarını birbirine yaklaştıran en önemli unsur, Arap ortak paydasıdır. Çünkü burada yaşayan halkların çoğunluğu aralarında farklı anâsır da olsa Arap’tır. Fakat Araplar milliyetin mütemmim cüzü olan din nokta-i nazarından müttehid değildirler. Şahsiyetin en belirleyici ifadesi olan bu husûs da bir birlik yoktur aralarında. Türkler arasında ancak binde ile ifade edilebilen Hıristiyan nüfûs, Araplar arasında yüzdelik oranlara sahiptir. Lübnan’da nüfûsun yarıya yakını Hristiyan’dır. Suriye’de Hıristiyan ve Dürzilerin oranı %13 civarındadır. Irak, Mısır, Ürdün gibi ülkeler ağırlıklı olarak Müslüman da olsalar, yine de kayda değer bir Hıristiyan Arap nüfûsu barındırırlar kendi içlerinde.</p>
<p>Ortadoğu halkları tarihin derinliklerinden bugüne gelen baskın ve müşterek bir kimlik öğesine sahip olmadıkları için bir potada eriyip millet olma vasfına erişememişlerdir. Ezcümle, Suriyeliler büyük ölçüde bizden farklı bir tarihî tecrübenin çocuklarıdırlar. Böyle olunca hâdiseler karşısındaki refleks ve tepkileri de hâliyle bizden farklı olacaktır.</p>
<p>Muhârip güçler bile ancak güçlü bir milliyet bağına sahip olup hakikî bir ideale yaslandıklarında mücâdele azmi taşırlar. O yüzdendir ki, Körfez Savaşı sırasında Irak’ı işgal eden ABD karşısında Saddam’ın cumhûriyet muhâfızları savaşmadan mağlûbiyeti kabul etmiş, ölmektense düşmanının potinini öpmeyi tercih etmiştir.</p>
<p>Yirminci yüzyılda kurulan bu uydu devletler, sentetik sınırlar içinde yaşamaya mecbur edilen insanlara bir nüfûs cüzdanıyla vatandaşlık bağışlasa da bir âidiyet duygusu ve ortak bir sosyal kimlik kazandıramamıştır. Kazandırması da mümkün değildir zâten.</p>
<p>Emperyalistlerin tarih ve sosyolojiyi dikkate almadan sadece kendi çıkar hesaplarına göre yaptıkları planlamalarla bir yerlere varmak imkânsızdı. Hiçbir gerçekliği olmayan realiteye aykırı sınırlar içinde yaşamaya mecbur edilen insanlardan bir millet olmaları beklenemezdi.</p>
<p>Ayrıca bu ülkenin yakın tarihi kelimenin tam anlamıyla bir katliamlar tarihidir. Halk, Suriye’nin Fransızlardan bağımsızlığını kazandığı 1946’dan sonra çeşitli katliamlara mâruz bırakılmış, bu durum Esad’ın iktidara geldiği tarihten(1971) itibârense gittikçe artarak tam bir devlet terörüne dönüşmüştür. İktidarı ellerinde tutan Nusayriler (%12) asıl çoğunluğu oluşturan Sünni nüfusu (%74) dışlayarak yönetim üzerinde bir tekel oluşturmuştur. Nüfûsun dörtte üçü uzun yıllar boyu görmezden gelinmiş, siyasî ve insânî hakları ellerinden alınmıştır.</p>
<p>Suriye halkının bizden farklı olan tarihî serüveni, sömürge döneminden mîras kalan defolar, demografik yapının birlik oluşturmaya elvermeyen yapısı, yönetimle halk arasındaki doku uyuşmazlığı, halkın yönetimin baskıcı ve şedit tutumundan nefret eder hâle gelmesi ve daha sayılamayacak nice sebep, iç savaş şartlarını hazırlayarak bugünkü ortamın doğmasına yol açmıştır.</p>
<p>Durum böyle olunca da bu insanlar için üzerinde yaşadıkları topraklar kendileri için bir coğrafya olmaktan çıkıp vatan olma husûsiyetini kazanamamıştır.</p>
<p>Neticede böyle bir toplumdan omuz omuza vererek bizim millî mücâdele yıllarımızdakine benzer bir kuvvet teşkil etmesini beklemek abestir. Ayrıca bizim İstiklâl Savaşı yıllarımızda bile halkın çoğunluğu millî mücâdeleye destek verse de yine de ayaklanmalar ve asker kaçağı vak’aları görülmüş ve bu yüzden de İstiklâl Mahkemeleri kurulmuştur.</p>
<p>Bu gerçekleri bilmeden bu insanları suçlayıp kendimizle mukayese etmeye kalkıyoruz. Onlardan bizdekine benzer bir duygu ve mücâdele azmine sahip olmalarını bekliyoruz. Konu hakkında yapılan yorumlar ve Suriyelilere karşı yürütülen linç kampanyası Türkiye’nin bu coğrafyada her şeyden evvel bir beka mücâdelesi verdiğini görmek istemeyenler tarafından üretilen kimi hissî, kimi de Ortadoğu siyasetimizi zaafa uğratmaya dönük kasıtlı bir propagandanın ürünü olan söylemlerdir.</p>
<p>Genel durum ve şartlar bütün zorluklara rağmen sürekli olarak lehimize doğru gelişiyor. Bunu görmemek için idrâk özürlü olmak lazım. İçimizden bazıları yaşanan sıkıntılara bakarak kaderin önümüzde açtığı bu yeni parantezin bizi daha ciddî olumsuzluklarla karşılaştıracağını söylüyor. Hayır, açılan o parantez, bizi müstesnâ bir geleceğe taşıyacak inşâallah. Şerden hayır doğacak bu millet için. Artık Türkiye kendi sınırları içinde müdâfaa devrini kapatmış olup sınırları dışında hakkını arama ve gerektiğinde de savlet etme dönemine girmiştir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/suriye-nedir-cografya-mi-yoksa-vatan-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kim Bu Rebi’ül-Medhali?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kim-bu-rebiul-medhali/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kim-bu-rebiul-medhali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Aug 2025 09:32:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Arap]]></category>
		<category><![CDATA[devrim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20080</guid>

					<description><![CDATA[Hükümdara mutlak sadakati esas alan Medhali hareketinin kurucusu Rebi&#8217;ül-Medhali kimdir? Neden Arap devrimlerine karşı çıktı ve Libya&#8217;da Hafter&#8217;i destekledi? Neden Müslüman Kardeşler ‘in öldürülmesi çağrısında bulunan bir fetva yayınladı? Rebi&#8217;ül-Medhali yöneticilere mutlak sadakati vurgulayan Medhali hareketinin kurucusu olarak kabul edilen Suudi Selefi şeyhi. Arap Baharı devrimlerine karşı çıktı ve Libya’da isyancı General Halife Hafter&#8217;i destekledi. Doğumu ve yetiştirmesi Rabie bin Hadi bin Muhammed Umeyr el-Medhali, 1932 yılında Suudi Arabistan&#8217;ın El-Ceradiye köyünde doğdu. Krallığın güneyindeki Cizan bölgesindeki ünlü Medhali kabilesindendir. 1961&#8217;in sonlarında Cizan Eyaleti, Samtah&#8217;taki İlim Enstitüsü&#8217;nden mezun oldu. Ardından Suudi Arabistan&#8217;ın başkenti Riyad&#8217;daki Şeriat Koleji&#8217;ne ve ardından Medine&#8217;deki İslam Üniversitesi&#8217;ne girdi ve dört yıl eğitim görüp 1964&#8217;te mezun oldu. Ayrıca 1977 yılında Kral Abdülaziz Üniversitesi&#8217;nden Hadis alanında yüksek lisans derecesi aldı. Tezi &#8220;İki İmam Arasında: Müslim ve Dârekutnî&#8221; idi. 1980 yılında Kral Abdülaziz Üniversitesi&#8217;nden doktora derecesi aldı. El-Medhali, mezuniyetinin ardından bir süre Medine İslam Üniversitesi&#8217;nde öğretim görevlisi olarak çalıştı, daha sonra Hadis Fakültesi&#8217;nde hadis ve çeşitli ilimler dersleri verdi ve lisansüstü eğitimde Sünnet Anabilim Dalı Başkanlığı yaptı. El-Medhali, 1990&#8217;lı yılların başında Suudi Arabistan&#8217;da ortaya çıkan ve diğer ülkelere yayılan Selefi bir hareket olan Medhali hareketinin kurucusudur. Hareketin mesajı ve yaklaşımı iki şeye dayanmaktadır: İktidardaki otoriteye mutlak sadakat, yöneticilere tam itaat &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hükümdara mutlak sadakati esas alan Medhali hareketinin kurucusu Rebi&#8217;ül-Medhali kimdir?</p>
<p>Neden Arap devrimlerine karşı çıktı ve Libya&#8217;da Hafter&#8217;i destekledi?</p>
<p>Neden Müslüman Kardeşler ‘in öldürülmesi çağrısında bulunan bir fetva yayınladı?</p>
<p>Rebi&#8217;ül-Medhali yöneticilere mutlak sadakati vurgulayan Medhali hareketinin kurucusu olarak kabul edilen Suudi Selefi şeyhi. Arap Baharı devrimlerine karşı çıktı ve Libya’da isyancı General Halife Hafter&#8217;i destekledi.</p>
<p>Doğumu ve yetiştirmesi</p>
<p>Rabie bin Hadi bin Muhammed Umeyr el-Medhali, 1932 yılında Suudi Arabistan&#8217;ın El-Ceradiye köyünde doğdu. Krallığın güneyindeki Cizan bölgesindeki ünlü Medhali kabilesindendir. 1961&#8217;in sonlarında Cizan Eyaleti, Samtah&#8217;taki İlim Enstitüsü&#8217;nden mezun oldu. Ardından Suudi Arabistan&#8217;ın başkenti Riyad&#8217;daki Şeriat Koleji&#8217;ne ve ardından Medine&#8217;deki İslam Üniversitesi&#8217;ne girdi ve dört yıl eğitim görüp 1964&#8217;te mezun oldu. Ayrıca 1977 yılında Kral Abdülaziz Üniversitesi&#8217;nden Hadis alanında yüksek lisans derecesi aldı. Tezi &#8220;İki İmam Arasında: Müslim ve Dârekutnî&#8221; idi. 1980 yılında Kral Abdülaziz Üniversitesi&#8217;nden doktora derecesi aldı.</p>
<p>El-Medhali, mezuniyetinin ardından bir süre Medine İslam Üniversitesi&#8217;nde öğretim görevlisi olarak çalıştı, daha sonra Hadis Fakültesi&#8217;nde hadis ve çeşitli ilimler dersleri verdi ve lisansüstü eğitimde Sünnet Anabilim Dalı Başkanlığı yaptı.</p>
<p>El-Medhali, 1990&#8217;lı yılların başında Suudi Arabistan&#8217;da ortaya çıkan ve diğer ülkelere yayılan Selefi bir hareket olan Medhali hareketinin kurucusudur. Hareketin mesajı ve yaklaşımı iki şeye dayanmaktadır: İktidardaki otoriteye mutlak sadakat, yöneticilere tam itaat ve onların pozisyonlarını ve politikaları ne olursa olsun savunmak ve muhaliflere, özellikle de İslami hareketlere mensup olanlara sürekli saldırı.</p>
<p>Medhali hareketi, İslamcı hareketleri siyasete bulaştıkları için eleştiriyor. Savunduğu fikirlerden biri, yetkililerin görüşlerine aykırı herhangi bir görüş beyanının İslam hukukunu ihlal ettiği ve isyana teşvik ettiğidir. Bu inanç temelinde hareket, Libya ve Mısır&#8217;daki darbecilerle ve Yemen Cumhurbaşkanı Abdurabbu Mansur Hadi&#8217;ye karşı BAE güçleriyle ittifak kurdu.</p>
<p>El-Medhali, bazı Arap ülkelerinde iktidar rejimlerine karşı patlak veren Arap Baharı devrimlerine karşı çıktı. Şubat 2011&#8217;de web sitesinde yayınlanan &#8220;Olaylar, Gösteriler ve Yöneticilere Karşı İsyan Üzerine Bir Söz&#8221; başlıklı yazısında, İslam&#8217;ın yöneticiye isyan etmeyi yasakladığını yazdı. Müslüman Kardeşler&#8217;e de karşı çıkıyor ve bir fetvada açıkça onlarla mücadele çağrısında bulunuyor. 10 Temmuz 2016&#8217;da web sitesinde şöyle yazmıştı: &#8220;Müslüman Kardeşler, İslam&#8217;ın kuruluşundan bu yana en tehlikeli gruptur. Şiilerden sonra en yalancı gruptur. Dinlerin birliğine, varoluşun birliğine ve laikliğe inanırlar.&#8221;</p>
<p>Libya’da Medhaliler karşımıza çıktı</p>
<p>El-Medhali&#8217;nin ideolojisi Selefi çevrelerde yaygın olup Cezayir, Libya, Yemen ve Suudi Arabistan gibi Arap ülkelerinde takipçileri bulunmaktadır. Albay Muammer Kaddafi rejiminin 2011 yılında devrilmesinden sonra Libya&#8217;da yayılan kaosun ardından, Medhali hareketinin takipçileri ülke geneline yayıldı. Medhali&#8217;nin devam eden çatışmadaki rolü hakkında, kışkırtıcı olarak nitelendirilen fetvalar ve emekli General Halife Hafter&#8217;e verdiği destek de dahil olmak üzere çok sayıda haber yayınlandı. Ocak 2018&#8217;de Libya Fetva Evi, Medhali&#8217;ye ideolojik olarak bağlı bir grubu Libya&#8217;yı istikrarsızlaştırmak ve devrimi sabote etmekle suçladı. Açıklamada, Medhali Selefilerinin, sanki Libya putlara tapan çok tanrılı bir ülkeymiş gibi, çok tanrıcılıkla mücadele ve tevhidi tesis etme bahanesiyle mezarları kazdıkları ve türbeleri yıktıkları belirtildi.</p>
<p>El-Medhali, Hafter&#8217;in otoriter bir yönetici ve isyanın yasak olduğu meşru bir otorite olduğuna inanıyor. Libya Baş Müftüsü Sadık el-Garyani, 15 Şubat 2018&#8217;de, Libya Fetva Evi&#8217;ne bağlı Tanasuh uydu kanalında yayınlanan &#8220;İslam ve Hayat&#8221; programına haftalık katılımı sırasında, Suudi Arabistan&#8217;ın Libya&#8217;ya Hafter&#8217;i meşru otorite olarak atayan Selefileri gönderdiğini söyledi.</p>
<p>Derleyen Adil Gülmez</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kim-bu-rebiul-medhali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
