<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Haber Analiz &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/kategori/haber-analiz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 05 Aug 2026 07:22:41 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Haber Analiz &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ceuta Göç Krizi Avrupa Birliği&#8217;ni Böldü: Avrupa&#8217;nın Sınırında Patlak Veren Büyük Göç Dalgası</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ceuta-goc-krizi-avrupa-birligini-boldu-avrupanin-sinirinda-patlak-veren-buyuk-goc-dalgasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ceuta-goc-krizi-avrupa-birligini-boldu-avrupanin-sinirinda-patlak-veren-buyuk-goc-dalgasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 05 Aug 2026 07:22:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20206</guid>

					<description><![CDATA[İki Günde 60 Bin Göçmen Sınıra Ulaştı İspanya&#8217;ya bağlı Kuzey Afrika kenti Ceuta, iki gün içinde yaklaşık 50-60 bin göçmenin sınır hattına yönelmesiyle son yılların en büyük düzensiz göç krizlerinden birini yaşadı. Nüfusu yalnızca 84 bin olan kentte güvenlik güçleri yetersiz kalınca İspanya orduyu bölgeye sevk etti, hava ve deniz denetimlerini artırdı. Avrupa Birliği de Frontex aracılığıyla destek teklifinde bulundu. Göç Dalgası Nasıl Başladı? Göçmenler Ceuta&#8217;ya ulaşmak için sınır çitlerini aşmaya, tel örgüleri kesmeye, denizden yüzmeye veya küçük tekneler kullanmaya çalıştı. Hareketliliğin kesin nedeni henüz bilinmiyor. İspanyol hükümeti, insan kaçakçılığı şebekelerinin sosyal medyada yayılan yanlış bilgilerle göçmenleri İspanya&#8217;da kalabileceklerine inandırdığını savunurken, bazı göçmenler Fas güvenlik güçlerinin kendilerini durdurmadığını, hatta sınır yönüne yönlendirdiğini öne sürdü. Bu iddialar, Fas&#8217;ın göçü siyasi baskı aracı olarak kullanıp kullanmadığı tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Fas-İspanya Gerilimi ve Avrupa&#8217;nın Bölünmesi Bazı uzmanlar, Fas&#8217;ın İspanya&#8217;nın Cezayir ile geliştirdiği ilişkilere tepki olarak sınır kontrollerini bilinçli şekilde gevşetmiş olabileceğini ileri sürerken, Faslı uzmanlar bu görüşü reddediyor. Kriz Avrupa Birliği içinde de görüş ayrılıklarına yol açtı. Fransa sınır güvenliğini artırırken, İtalya İspanya&#8217;nın Schengen üyeliğinin geçici olarak askıya alınmasını istedi. Danimarka ve Finlandiya gibi ülkeler bu görüşe destek verirken, Avrupa Komisyonu Frontex ekiplerini devreye soktu. İspanya ise Avrupa ülkelerini yeterli dayanışma göstermemekle &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İki Günde 60 Bin Göçmen Sınıra Ulaştı</strong></p>
<p>İspanya&#8217;ya bağlı Kuzey Afrika kenti <strong>Ceuta</strong>, iki gün içinde yaklaşık <strong>50-60 bin göçmenin</strong> sınır hattına yönelmesiyle son yılların en büyük düzensiz göç krizlerinden birini yaşadı. Nüfusu yalnızca <strong>84 bin</strong> olan kentte güvenlik güçleri yetersiz kalınca İspanya orduyu bölgeye sevk etti, hava ve deniz denetimlerini artırdı. Avrupa Birliği de Frontex aracılığıyla destek teklifinde bulundu.</p>
<p><strong>Göç Dalgası Nasıl Başladı?</strong></p>
<p>Göçmenler Ceuta&#8217;ya ulaşmak için sınır çitlerini aşmaya, tel örgüleri kesmeye, denizden yüzmeye veya küçük tekneler kullanmaya çalıştı. Hareketliliğin kesin nedeni henüz bilinmiyor. İspanyol hükümeti, insan kaçakçılığı şebekelerinin sosyal medyada yayılan yanlış bilgilerle göçmenleri İspanya&#8217;da kalabileceklerine inandırdığını savunurken, bazı göçmenler Fas güvenlik güçlerinin kendilerini durdurmadığını, hatta sınır yönüne yönlendirdiğini öne sürdü. Bu iddialar, Fas&#8217;ın göçü siyasi baskı aracı olarak kullanıp kullanmadığı tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı.</p>
<p><strong>Fas-İspanya Gerilimi ve Avrupa&#8217;nın Bölünmesi</strong></p>
<p>Bazı uzmanlar, Fas&#8217;ın İspanya&#8217;nın Cezayir ile geliştirdiği ilişkilere tepki olarak sınır kontrollerini bilinçli şekilde gevşetmiş olabileceğini ileri sürerken, Faslı uzmanlar bu görüşü reddediyor. Kriz Avrupa Birliği içinde de görüş ayrılıklarına yol açtı. Fransa sınır güvenliğini artırırken, İtalya İspanya&#8217;nın Schengen üyeliğinin geçici olarak askıya alınmasını istedi. Danimarka ve Finlandiya gibi ülkeler bu görüşe destek verirken, Avrupa Komisyonu Frontex ekiplerini devreye soktu. İspanya ise Avrupa ülkelerini yeterli dayanışma göstermemekle eleştirdi.</p>
<p><strong>Kriz Uluslararası Siyasetin Gündemine Taşındı</strong></p>
<p>Göç krizi yalnızca Avrupa&#8217;da değil, uluslararası siyasette de yankı buldu. ABD Başkanı Donald Trump, Madrid yönetiminin göç politikalarını eleştirirken, Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Elon Musk da Avrupa&#8217;nın göç yaklaşımını hedef aldı. İsrail&#8217;in BM Daimi Temsilcisi ise Ceuta ve Melilla&#8217;nın statüsünü gündeme getirdi. Avrupa&#8217;daki aşırı sağ partiler İspanya hükümetini sert biçimde eleştirirken, bazı sol çevreler Ceuta&#8217;nın Afrika kıtasındaki konumunu tartışmaya açtı.</p>
<p><strong>Mahkeme Kararı ve İnsan Kaçakçıları Tartışması</strong></p>
<p>Makaleye göre krizi tetikleyen unsurlardan biri, İspanya Yüksek Mahkemesi&#8217;nin denizde yakalanan düzensiz göçmenlerin derhal geri gönderilmesini sınırlandıran kararı oldu. Bu kararın sosyal medyada çarpıtılarak yayılması, insan kaçakçılığı şebekelerinin göçmenleri Avrupa&#8217;da kalabilecekleri yönünde ikna etmelerine zemin hazırladı. İspanya İçişleri Bakanlığı verilerine göre yaklaşık <strong>50 bin kişi</strong> Ceuta&#8217;ya ulaştı, bunların <strong>48 bin 300&#8217;ü</strong> Fas&#8217;a geri döndü. Olaylarda en az <strong>67 kişi</strong> yaşamını yitirdi.</p>
<p><strong>Göçmenlerin Durumu ve Krizin Siyasi Etkileri</strong></p>
<p>Ceuta&#8217;ya ulaşan göçmenler Avrupa&#8217;nın diğer bölgelerine serbestçe geçemiyor. Birçoğu geçici kabul merkezlerinde tutulurken önemli bir kısmı Fas&#8217;a geri gönderiliyor. İnsan hakları örgütleri bu merkezlerdeki koşulları uzun süredir eleştiriyor. Kriz, İspanya&#8217;da göç politikaları tartışmasını yeniden alevlendirirken, sağ ve aşırı sağ partiler hükümeti düzensiz göçü teşvik etmekle suçladı. İnsan hakları savunucuları ise güvenlik önlemlerinin sertliğini eleştirdi. Yaşananlar, Ceuta&#8217;nın yalnızca bir sınır kenti değil; Fas-İspanya ilişkileri, Avrupa&#8217;nın göç politikaları ve kıta siyasetindeki dengeler açısından stratejik bir merkez olduğunu bir kez daha ortaya koydu.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ceuta-goc-krizi-avrupa-birligini-boldu-avrupanin-sinirinda-patlak-veren-buyuk-goc-dalgasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Davutoğlu Neden Erdoğan&#8217;a Alternatif Olamadı? Merkez Sağ Neden Yeni Bir Lider Üretemiyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/davutoglu-neden-erdogana-alternatif-olamadi-merkez-sag-neden-yeni-bir-lider-uretemiyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/davutoglu-neden-erdogana-alternatif-olamadi-merkez-sag-neden-yeni-bir-lider-uretemiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Jul 2026 19:42:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet davutoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20201</guid>

					<description><![CDATA[Türk siyasetinde zaman zaman güçlü liderlerin ardından yeni siyasi hareketler ortaya çıktı. Ancak bu hareketlerin çok azı kalıcı başarı elde edebildi. Ahmet Davutoğlu&#8217;nun kurduğu Gelecek Partisi de, Recep Tayyip Erdoğan&#8217;a alternatif olma iddiasıyla yola çıkmasına rağmen beklenen toplumsal karşılığı bulamadı. Bunun nedenlerini anlamak için yalnızca son birkaç yıla değil, Türkiye&#8217;nin merkez sağ siyasetinin yaklaşık 75 yıllık tarihine bakmak gerekir. Demokrat Parti&#8217;den AK Parti&#8217;ye uzanan çizgi Türkiye&#8217;de merkez sağ siyaset, 1950&#8217;de Demokrat Parti&#8217;nin iktidara gelişiyle yeni bir döneme girdi. Adnan Menderes, devlet merkezli yönetim anlayışına karşı milletin taleplerini önceleyen bir siyaset dili geliştirdi. 1960 darbesinin ardından bu mirası Süleyman Demirel&#8217;in Adalet Partisi devraldı. Demirel, uzun yıllar merkez sağın en güçlü lideri olarak siyaset sahnesinde kaldı. 1983&#8217;te Turgut Özal&#8217;ın kurduğu ANAP ise serbest piyasa ekonomisi, dışa açılım ve reform politikalarıyla yeni bir merkez sağ modeli oluşturdu. 2001 ekonomik krizinin ardından doğan AK Parti ise, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde hem muhafazakâr seçmeni hem de merkez sağın önemli bir bölümünü tek çatı altında toplamayı başardı. Bu tarihsel süreç, Türkiye&#8217;de merkez sağın büyük ölçüde güçlü liderler etrafında şekillendiğini gösteriyor. Davutoğlu neden Erdoğan&#8217;a alternatif olamadı? Ahmet Davutoğlu&#8217;nun en büyük avantajı, aynı zamanda en büyük dezavantajı oldu. Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık görevleri sayesinde önemli bir devlet tecrübesine &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türk siyasetinde zaman zaman güçlü liderlerin ardından yeni siyasi hareketler ortaya çıktı. Ancak bu hareketlerin çok azı kalıcı başarı elde edebildi. Ahmet Davutoğlu&#8217;nun kurduğu Gelecek Partisi de, Recep Tayyip Erdoğan&#8217;a alternatif olma iddiasıyla yola çıkmasına rağmen beklenen toplumsal karşılığı bulamadı. Bunun nedenlerini anlamak için yalnızca son birkaç yıla değil, Türkiye&#8217;nin merkez sağ siyasetinin yaklaşık 75 yıllık tarihine bakmak gerekir.</p>
<p><strong>Demokrat Parti&#8217;den AK Parti&#8217;ye uzanan çizgi</strong></p>
<p>Türkiye&#8217;de merkez sağ siyaset, 1950&#8217;de Demokrat Parti&#8217;nin iktidara gelişiyle yeni bir döneme girdi. Adnan Menderes, devlet merkezli yönetim anlayışına karşı milletin taleplerini önceleyen bir siyaset dili geliştirdi.</p>
<p>1960 darbesinin ardından bu mirası Süleyman Demirel&#8217;in Adalet Partisi devraldı. Demirel, uzun yıllar merkez sağın en güçlü lideri olarak siyaset sahnesinde kaldı.</p>
<p>1983&#8217;te Turgut Özal&#8217;ın kurduğu ANAP ise serbest piyasa ekonomisi, dışa açılım ve reform politikalarıyla yeni bir merkez sağ modeli oluşturdu.</p>
<p>2001 ekonomik krizinin ardından doğan AK Parti ise, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde hem muhafazakâr seçmeni hem de merkez sağın önemli bir bölümünü tek çatı altında toplamayı başardı.</p>
<p>Bu tarihsel süreç, Türkiye&#8217;de merkez sağın büyük ölçüde güçlü liderler etrafında şekillendiğini gösteriyor.</p>
<p><strong>Davutoğlu neden Erdoğan&#8217;a alternatif olamadı?</strong></p>
<p>Ahmet Davutoğlu&#8217;nun en büyük avantajı, aynı zamanda en büyük dezavantajı oldu.</p>
<p>Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık görevleri sayesinde önemli bir devlet tecrübesine sahipti. Ancak seçmenin önemli bir bölümü onu, yeni bir siyasi başlangıcın temsilcisi olarak değil, uzun yıllar görev yaptığı iktidarın bir parçası olarak gördü.</p>
<p>Siyasette seçmen yalnızca yeni bir parti istemez; yeni bir hikâye de arar.</p>
<p>Davutoğlu&#8217;nun söylemi ile geçmişte üstlendiği roller arasında oluşan çelişki, geniş kitlelerde güçlü bir değişim algısı oluşturmasını zorlaştırdı.</p>
<p><strong>AK Parti&#8217;nin sosyolojik ağırlığı</strong></p>
<p>AK Parti yalnızca bir siyasi parti değildir; yıllar içinde güçlü bir teşkilat yapısı, yerel yönetim ağı ve sadık bir seçmen kitlesi oluşturmuştur.</p>
<p>Bu nedenle AK Parti&#8217;den ayrılan isimlerin aynı tabanı kısa sürede yeni bir partiye yönlendirmesi kolay değildir.</p>
<p>Türkiye&#8217;de seçmen davranışı, lider kadar istikrar beklentisiyle de şekillenmektedir.</p>
<p><strong>Muhalefet içinde kimlik sorunu</strong></p>
<p>Gelecek Partisi&#8217;nin karşılaştığı en önemli sorunlardan biri de siyasi konumunu net biçimde anlatamamasıydı.</p>
<p>Muhafazakâr bir çizgide yer alırken muhalefet ittifakı içinde bulunması, bazı seçmenlerde kimlik karmaşasına yol açtı.</p>
<p>2023 seçimlerinde CHP listelerinden Meclis&#8217;e girilmesi temsil imkânı sağladı; ancak partinin kendi markasını güçlendirmek yerine görünürlüğünü azaltan bir sonuç doğurdu.</p>
<p><strong>Merkez sağ neden yeni bir lider çıkaramıyor?</strong></p>
<p>Bunun birkaç temel nedeni bulunuyor.</p>
<p>Birincisi, AK Parti uzun yıllardır merkez sağ seçmenin büyük bölümünü temsil ediyor. Bu durum yeni liderlerin geniş bir siyasi alan bulmasını zorlaştırıyor.</p>
<p>İkincisi, günümüzde siyaset yalnızca liderlik değil; güçlü teşkilatlar, medya görünürlüğü, dijital iletişim ve ekonomik güven inşa etmeyi de gerektiriyor.</p>
<p>Üçüncüsü ise seçmen davranışı değişti. Karizmatik bir lider tek başına yeterli görülmüyor; kriz yönetimi, ekonomi ve güven veren kadrolar da belirleyici hâle geldi.</p>
<p><strong>Parti bölünmeleri neden başarıya ulaşamıyor?</strong></p>
<p>Türk siyasetinde bölünerek kurulan birçok parti başlangıçta büyük ilgi gördü.</p>
<p>Yeni Parti, Demokrat Türkiye Partisi, HAS Parti, DEVA Partisi ve Gelecek Partisi farklı dönemlerde umut oluşturdu. Ancak bu hareketlerin önemli bir kısmı, kurucu partilerinin seçmen tabanını kalıcı biçimde dönüştüremedi.</p>
<p>Tarih, yalnızca ayrılmanın başarı getirmediğini gösteriyor. Başarı için toplumun beklentilerine cevap veren yeni bir vizyon ve güçlü bir toplumsal karşılık gerekiyor.</p>
<p><strong>Erdoğan sonrası dönem nasıl şekillenecek?</strong></p>
<p>Türk siyasetinin önümüzdeki yıllardaki en önemli tartışmalarından biri, AK Parti sonrası liderlik meselesi olacaktır.</p>
<p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan&#8217;ın ardından merkez sağda yeni bir liderin ortaya çıkıp çıkmayacağı, yalnızca bir kişinin karizmasına değil; ekonomik şartlara, toplumsal taleplere ve siyasi partilerin yenilenme kapasitesine bağlı olacaktır.</p>
<p>Tarih bize gösteriyor ki güçlü liderler bir döneme damga vurabilir; ancak kalıcı olan, toplumun değişen beklentilerine uyum sağlayabilen siyasi hareketlerdir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Ahmet Davutoğlu&#8217;nun beklenen siyasi başarıyı yakalayamaması tek bir nedene bağlanamaz. Bu durum; liderlik algısı, parti kimliği, teşkilatlanma, seçim stratejileri ve Türkiye&#8217;nin merkez sağındaki sosyolojik dengelerin ortak sonucudur.</p>
<p>Merkez sağın geleceği ise yeni bir parti kurmaktan çok, toplumun beklentilerine cevap verecek yeni bir siyasi hikâye yazabilen kadroların ortaya çıkmasına bağlı olacaktır. Türk siyasetinin tarihi, isimlerden çok güçlü toplumsal karşılığı olan hareketlerin kalıcı olduğunu göstermektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/davutoglu-neden-erdogana-alternatif-olamadi-merkez-sag-neden-yeni-bir-lider-uretemiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ne Gelenek Ne Modernite: Küçüklerle Evlilik Meselesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ne-gelenek-ne-modernite-kucuklerle-evlilik-meselesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ne-gelenek-ne-modernite-kucuklerle-evlilik-meselesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Jan 2023 09:03:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[istismar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18629</guid>

					<description><![CDATA[Güncel tartışmalar bir yana bu meseleyi çok düşündüm.  Zihnimde oturtamadığım noktalar vardı. Geleneği ile modern durumuyla herkes bir şeyler söylüyordu. Ben bunları kendimce tasnif ettim ve zihnimde bir yere oturtmaya çalıştım. Böylece ne gelenekteki anlayışla ne de modern bakışla uyuşan bir sonuca vardım. Şimdi bunu arz etmeye çalışacağım. Bu sonucun tartışmaya açık olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. Önce bu meselede iki temel hakikati dile getirmem gerekir: 1. Konu ile ilgili hükümler baştan söyleyelim ki örfe mebnidir. Dinimizin sünnet, vacip veya farz kıldığı bir hüküm değildir. Olsa olsa caiz ve mübah kategorisine girer. 2. Konunun hükmü dini açıdan caiz veya mübah olunca her dönemde bunu değiştirmek mümkün demektir. Evlilikte yaş sınırı olmadığına göre bunu çıkartmak da indirmek de mümkündür. Devlet başkanının bu alanda yetkisi vardır. Bu konuyu ele almadan önce yine konunun iki boyutu olduğunu söyleyerek başlayalım: 1. Buluğa varmış ama yaşı küçük olanlarla evlilik. Örneğin 9-10 yaşlarındadır ama buluğa ermiştir. Bence bu tartışma dışıdır. Özellikle tarihte bu evlilikler örf halini almış ve uygulanmıştır. Sadece doğuda değil, batıda da böyledir, hatta sanayi devrimine kadar bu uygulanmıştır. Evlilik yaşını büyütmenin tarihi 150 yılı geçmez. 2. Buluğa varmamış küçük yaştakilerle evlilik. Asıl üzerinde durulması gereken budur. Önce bu konuda varılan görüşleri özetleyelim: 1. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Güncel tartışmalar bir yana bu meseleyi çok düşündüm.  Zihnimde oturtamadığım noktalar vardı. Geleneği ile modern durumuyla herkes bir şeyler söylüyordu. Ben bunları kendimce tasnif ettim ve zihnimde bir yere oturtmaya çalıştım. Böylece ne gelenekteki anlayışla ne de modern bakışla uyuşan bir sonuca vardım. Şimdi bunu arz etmeye çalışacağım. Bu sonucun tartışmaya açık olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım.</p>



<p>Önce bu meselede iki temel hakikati dile getirmem gerekir:</p>



<p>1. Konu ile ilgili hükümler baştan söyleyelim ki örfe mebnidir. Dinimizin sünnet, vacip veya farz kıldığı bir hüküm değildir. Olsa olsa caiz ve mübah kategorisine girer.</p>



<p>2. Konunun hükmü dini açıdan caiz veya mübah olunca her dönemde bunu değiştirmek mümkün demektir. Evlilikte yaş sınırı olmadığına göre bunu çıkartmak da indirmek de mümkündür. Devlet başkanının bu alanda yetkisi vardır.</p>



<p>Bu konuyu ele almadan önce yine konunun iki boyutu olduğunu söyleyerek başlayalım:</p>



<p>1. Buluğa varmış ama yaşı küçük olanlarla evlilik. Örneğin 9-10 yaşlarındadır ama buluğa ermiştir. Bence bu tartışma dışıdır. Özellikle tarihte bu evlilikler örf halini almış ve uygulanmıştır. Sadece doğuda değil, batıda da böyledir, hatta sanayi devrimine kadar bu uygulanmıştır. Evlilik yaşını büyütmenin tarihi 150 yılı geçmez.</p>



<p>2. Buluğa varmamış küçük yaştakilerle evlilik. Asıl üzerinde durulması gereken budur.</p>



<p>Önce bu konuda varılan görüşleri özetleyelim:</p>



<p>1. Gelenekte iki görüş vardır.</p>



<p>a. Kahir ekseriyetin görüşü: Küçük kızlarla evlilik fiziksel olarak zifafa güç yetirmesi halinde caizdir. Bunların en önemli delili sahabe icmaı ve Talak suresi 4. ayettir. Bu ayette geçen ifade &#8220;henüz adet görmemiş kadınlar&#8221; şeklinde anlaşılmıştır. Çoğunluğun başka delilleri de vardır.</p>



<p>b. Azınlıkta kalan alimlerin görüşü: Bu alimlerin Talak 4. ayet hakkında ne düşündüğü bilinmiyor. Bunların esas delili Nisa suresi 6. ayettir. Bu ayette yetimlerin imtihan edileceği zaman &#8220;nikaha ulaşmaları&#8221; şeklinde bir ifade kullanılmıştır. Nikah kelimesinin ilk anlamı cinsel ilişki; diğer anlamı da akit yani evlenme sözleşmesidir. Kelamda asıl olan hakikat anlamıdır; zorunlu olmadıkça mecaza gidilmez. Dolayısıyla ayette hakikat anlamı gereğince evlenilecek yetimlerin, ilişki kurulabilecek bir olgunluğa erişmiş olmasından bahsedilmektedir. Yani bu azınlık görüşüne göre buluğdan önce evlilik caiz değildir. Ancak bu görüşten anladığımız kadarıyla ilişki kurulabilecek olgunluğa erişme yaşının ne olduğu konusu kapalıdır. Ergenlik yaşı mıdır, yoksa rüşd diyebileceğimiz daha ileri bir yaş mıdır, belli değildir.</p>



<p>2. Modern görüş: Modern görüş hiçbir şekilde küçüklerle evliliği caiz görmez. Evlilik için yaşın 17-18 olması gerekir. Onun içindir ki Hz. Peygamber&#8217;in Hz. Aişe ile evliliğini de 17-18 yaş olarak kabul ederler. Talak 4. ayetini de şöyle anlarlar: Ayetteki &#8220;lem&#8221; edatı &#8220;henüz adet görmemiş olan&#8221; anlamında cehd-i müstağrak değil, &#8220;artık bu iş olmuş bitmiş ve adet görme ihtimali kalmamış&#8221; anlamında cehd-i mutlaktır. Dolayısıyla küçüklük sebebiyle adet görmemeyi değil, menopoz veya başka sebeplerle adet olamamayı göstermektedir.</p>



<p>Görüldüğü gibi çoğunluk zifaf dahil küçüklerle evliliğin caiz olduğunu söylerken, azınlık caiz olmadığını söylemiştir. Biraz zorlanacağımın farkında olsam da ben bir başka görüşün dile getirilebileceği kanaatindeyim.</p>



<p>O da şudur: Küçüklerle evlilik buluğdan önce olacaksa himaye maksatlı olarak caiz; cinsel maksatlı olarak caiz değildir.</p>



<p>Bunun izahı olarak şunları söyleyebilirim:</p>



<p>Evet, buluğa ermiş küçüklerle evliliğin örf olduğu söylenebilir, bunu kabul ederim. Ancak buluğa ermemiş küçüklerle cinsel ilişki anlamında bir evliliği de aynı şekilde örf dairesine sokup caiz kabul etmem söz konusu değildir. Çünkü bu, vicdana uygun olmadığı gibi evliliğin maksatlarıyla da telifi kabil değildir. Bu noktada evlilik yani nikah lafzının ikinci anlamının dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum. Bu da cinsel ilişki değil, akid/sözleşmedir. Normalde ilk anlam esas alınır. Ancak bana göre ikinci anlamı almaya zorlayan sebepler vardır. O da az önce söylediğim gibi vicdan ve evlilik maksatlarıdır.</p>



<p>Peki çoğunluğun getirdiği delillere ne demeli? Bu delillerde, evet, küçük çocuklarla evlilik söz konusudur. Ancak bu evliliklerde zifafın olacağı konusunda hiçbir sarahat yoktur. Sahabe evliliklerinin de buluğdan önce ve zifafın dahil olduğu bir evlilik olduğuna dair hiçbir açıklık yoktur. Şayet böyle ise bunları zifafın dahil olduğu bir evlilik şeklinde anlamak zorunlu değildir. Küçüklerle evlilik olmuştur, ancak buna zifaf dahil değildir.</p>



<p>Talak 4. ayet nasıl anlaşılmalıdır? Yukarıda iki anlama şeklini verdik. Çoğunluğun görüşüne uyarak bu ayetten yola çıkmak suretiyle küçüklerle evliliğin caiz olduğunu söylesek bile bunun cinsel ilişki anlamında bir evlilik olacağını söylemek zorunda değiliz. Evet, örfe dayalı böyle evlilikler olabilir, ancak bu evlilikler himaye maksatlı küçükleri ve mallarını korumaya matuftur.</p>



<p>Ayette özellikle boşanma durumunda bu kadınların iddet beklemeleri öngörülmektedir. İddet beklenileceğine göre burada zifaf söz konusudur diye düşünenler olabilir. Oysa böyle olmak zorunda değildir. Çünkü hayız görmeyen kadınlardan bahsedilmektedir. Hayız görmeyen kadınların hamile olması söz konusu değildir veya milyarda bir ihtimaldir. O zaman bu ayette iddet beklemekten maksat salt hamileliği anlamak değil evlilik/aile kurumuna saygıdır.</p>



<p>Sonuç olarak denilebilir ki, buluğa ermiş ama küçük olan çocuklarla evlilik örfen caizdir, örf değiştiğinde bunu yasaklamak da mümkündür. Fakat buluğa ermemiş küçük çocuklarla evlilik caiz değildir. Bunu örf diyerek meşru görmek de isabetli olmaz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ne-gelenek-ne-modernite-kucuklerle-evlilik-meselesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Oyun Sanal, Cinayet Gerçek: -Cinayet Sanal, İntikam Gerçek-</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/oyun-sanal-cinayet-gercek-cinayet-sanal-intikam-gercek/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/oyun-sanal-cinayet-gercek-cinayet-sanal-intikam-gercek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Nov 2020 10:47:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[oyun]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16217</guid>

					<description><![CDATA[Haberi muhtemelen gördünüz. 13 yaşındaki EÖ, 13 yaşındaki ED ve onun ikiz kardeşi AD’yi öldürmeye kalkışıyor. Sebebi de bilgisayar oyununda yönettiği karakteri öldürmüş olmaları.Sonuçta EÖ, AD’yi bıçaklayarak ve çekiçle kafasına vurarak öldürüyor. ED ise kaçarak (yaralı bir şekilde) kurtuluyor. EÖ, cinayeti işledikten sonra kendisini de iple tavana asıyor. Ama ip kopuyor.Evet, gerçekten de ‘’ip kopuyor’’ artık. Sanal dünyaya dalanlar gerçek hayatla iplerini koparıyorlar.Alemler karışıyor, işimiz zorlaşıyor…Bu sayfada sık sık dijital tsunamiden bahsediyorum. Çünkü bu konu artık hepimizi tehdit ediyor, sadece çocuklarımızı ve gençlerimizi değil. Ve bu işin çözümü de hiç kolay değil. Üniversiteler, STK’lar, medya, devlet-millet…Hepimizin bu konu üzerinde düşünmesi ve çözüm önerisinde bulunması gerekiyor. Zira mesele çok girift…İntihar düşüncesi, ekran zamanı günde 1 saat civarında olan ergenlerde %28 iken, ekran zamanı 5 saat ve üzerinde olan ergenlerde bu oran %58’e çıkıyor. Haftada en az 6 saatini sosyal medyada geçiren 8. Sınıf öğrencilerinde mutsuzluk oranı %47 daha fazla. Bu süre 10 saat olunca bundan %56 daha fazla oluyor (Twenge, i-Nesli, s.117).Akıllı telefon ve internetin yaygınlaşması ile birlikte ergen cinayetleri kısmen azalmış ama intiharlar ciddi oranda artmış durumda. 2015’te kendisini öldüren ergen sayısı 2007’ye göre %46 daha fazla (yaklaşık iki kat). ABD’de 2011’de son 24 yılda görülmeyen bir durum gözlenmiş. Ergenlik &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Haberi muhtemelen gördünüz. 13 yaşındaki EÖ, 13 yaşındaki ED ve onun ikiz kardeşi AD’yi öldürmeye kalkışıyor. Sebebi de bilgisayar oyununda yönettiği karakteri öldürmüş olmaları.<br>Sonuçta EÖ, AD’yi bıçaklayarak ve çekiçle kafasına vurarak öldürüyor. ED ise kaçarak (yaralı bir şekilde) kurtuluyor. EÖ, cinayeti işledikten sonra kendisini de iple tavana asıyor. Ama ip kopuyor.<br><br>Evet, gerçekten de ‘’ip kopuyor’’ artık. Sanal dünyaya dalanlar gerçek hayatla iplerini koparıyorlar.<br>Alemler karışıyor, işimiz zorlaşıyor…<br><br>Bu sayfada sık sık dijital tsunamiden bahsediyorum. Çünkü bu konu artık hepimizi tehdit ediyor, sadece çocuklarımızı ve gençlerimizi değil. Ve bu işin çözümü de hiç kolay değil. Üniversiteler, STK’lar, medya, devlet-millet…<br>Hepimizin bu konu üzerinde düşünmesi ve çözüm önerisinde bulunması gerekiyor. Zira mesele çok girift…<br><br>İntihar düşüncesi, ekran zamanı günde 1 saat civarında olan ergenlerde %28 iken, ekran zamanı 5 saat ve üzerinde olan ergenlerde bu oran %58’e çıkıyor. Haftada en az 6 saatini sosyal medyada geçiren 8. Sınıf öğrencilerinde mutsuzluk oranı %47 daha fazla. Bu süre 10 saat olunca bundan %56 daha fazla oluyor (Twenge, i-Nesli, s.117).<br><br>Akıllı telefon ve internetin yaygınlaşması ile birlikte ergen cinayetleri kısmen azalmış ama intiharlar ciddi oranda artmış durumda. 2015’te kendisini öldüren ergen sayısı 2007’ye göre %46 daha fazla (yaklaşık iki kat). ABD’de 2011’de son 24 yılda görülmeyen bir durum gözlenmiş. Ergenlik çağındaki intihar sayısı cinayet sayısını geçmiş. 2014 yılında aradaki bu fark %32 olmuş (intihar daha fazla). Yani ergenlik çağında telefon başında geçirilen zaman artıp arkadaşlarla geçirilen zaman azaldıkça cinayet oranı da azalıyor ama depresif hisseden ve intihar girişiminde bulunanların sayısı da artıyor. Çünkü ergenlerin birbirlerini öldürebilmeleri için yan yana gelmeleri gerekiyor. Ama telefonda da siber zorbalık yaparak intihara sürükleyebiliyorlar. i-Nesli ergenleri cinayet işleyerek başkalarını daha az öldürüyor ama kendilerini daha çok öldürüyorlar (Twenge, i-Nesli, s.130).<br><br>Ama gördüğümüz üzere ergenler yanyana geldiklerinde de birbirlerini öldürebiliyorlar.<br>Çünkü sanal alemle gerçek alem arasında ayırım yapamıyorlar.<br>Sanal alemdeki yenilginin (cinayetin) intikamını gerçek alemde alıyorlar.<br>Çünkü alemler karışıyor.<br><br>Jean M. Twenge. i-Nesli, Kaknüs yayınları, 2018</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/oyun-sanal-cinayet-gercek-cinayet-sanal-intikam-gercek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>‘Biri Gitti, Bini Geldi’ Ne Demek?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/biri-gitti-bini-geldi-ne-demek/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/biri-gitti-bini-geldi-ne-demek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Resul Tosun]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Jul 2020 08:05:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[FETÖ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15205</guid>

					<description><![CDATA[FETÖ en büyük zararı İslam’a ve Müslümanlara vermiştir.&#160;Dini kisve&#160;ile toplum karşısına çıkmış; muhtelif faaliyetlerle toplumun dikkatini çekmiş; sempatizan toplamış ama sonuçta&#160;bir emperyalist istihbarat örgütünün kuklası&#160;olduğu ortaya çıkmıştır. Maalesef&#160;İslam karşıtları&#160;bu hain örgütü bahane ederek hem İslam’ı hem de bütün İslami cemaatleri itham etmeye başlamıştır. ‘Sui misal emsal olmaz’&#160;kuralı gereğince kötü örnek emsal teşkil etmez ama asıl gayesinden sapıp mal ve mevki peşinde koştuğu izlenimi bırakan cemaatlerin, daha dikkatli olması gereken hassas bir dönemdeyiz. Dini cemaatler ve tarikatlar bu ülkenin ruhudur. Ülkenin ruhu öldüğünde bedenini teslim almanın önünde engel kalmaz. SAHİH İSLAM ALDATMAZ Hak Tarikatların&#160;tek hedefi&#160;iyi ahlaklı Müslüman&#160;yetiştirmektir. Örnek aldıkları tek şahsiyet&#160;“Yüce ahlakî değerleri tamamlamak için gönderildim.”&#160;buyuran&#160;Hz. Peygamberdir. Hak tarikat en mükemmel insan olan Hz. Peygamber’e benzemek için onun sünnetini ihya etmeye çalışır. Asıl hedef&#160;ahlaklı Müslüman yetiştirmektir. Zikir meclisleri ve benzeri etkinlikler işin ayin kısmıdır. İyi ahlaklı Müslüman ise bulunduğu ortamda kimseye zararı dokunmayan aksine bulunduğu ortama faydalı olan insandır. (İzoterik dini yapı oluşmaması için ve sahih İslam’ı muhafaza için bütün cemaat ve tarikatları kontrol altına alacak resmi bir kurum ihdası gerektiğini daha önce bu sütunda yazmıştım.) Bu itibarla yalan söyleyen, takıyye yapan, İslam’ın helal ve haramlarına riayet etmeyen, başkasının hakkını gasb eden birisinin Müslümanlığı şaibelidir. Onu öyle yetiştiren cemaat ise kesinlikle &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>FETÖ en büyük zararı İslam’a ve Müslümanlara vermiştir.&nbsp;<strong>Dini kisve</strong>&nbsp;ile toplum karşısına çıkmış; muhtelif faaliyetlerle toplumun dikkatini çekmiş; sempatizan toplamış ama sonuçta<strong>&nbsp;bir emperyalist istihbarat örgütünün kuklası&nbsp;</strong>olduğu ortaya çıkmıştır.</p>



<p>Maalesef&nbsp;<strong>İslam karşıtları</strong>&nbsp;bu hain örgütü bahane ederek hem İslam’ı hem de bütün İslami cemaatleri itham etmeye başlamıştır.</p>



<p>‘<strong>Sui misal emsal olmaz’</strong>&nbsp;kuralı gereğince kötü örnek emsal teşkil etmez ama asıl gayesinden sapıp mal ve mevki peşinde koştuğu izlenimi bırakan cemaatlerin, daha dikkatli olması gereken hassas bir dönemdeyiz.</p>



<p><strong>Dini cemaatler ve tarikatlar bu ülkenin ruhudur</strong>. Ülkenin ruhu öldüğünde bedenini teslim almanın önünde engel kalmaz.</p>



<p><strong>SAHİH İSLAM ALDATMAZ</strong></p>



<p><strong>Hak Tarikatların</strong>&nbsp;tek hedefi&nbsp;<strong>iyi ahlaklı Müslüman</strong>&nbsp;yetiştirmektir. Örnek aldıkları tek şahsiyet&nbsp;<strong>“Yüce ahlakî değerleri tamamlamak için gönderildim.”&nbsp;</strong>buyuran&nbsp;<strong>Hz. Peygamberdir.</strong></p>



<p>Hak tarikat en mükemmel insan olan Hz. Peygamber’e benzemek için onun sünnetini ihya etmeye çalışır. Asıl hedef&nbsp;<strong>ahlaklı Müslüman yetiştirmektir</strong>. Zikir meclisleri ve benzeri etkinlikler işin ayin kısmıdır.</p>



<p>İyi ahlaklı Müslüman ise bulunduğu ortamda kimseye zararı dokunmayan aksine bulunduğu ortama faydalı olan insandır.</p>



<p>(İzoterik dini yapı oluşmaması için ve sahih İslam’ı muhafaza için bütün cemaat ve tarikatları kontrol altına alacak resmi bir kurum ihdası gerektiğini daha önce bu sütunda yazmıştım.)</p>



<p>Bu itibarla yalan söyleyen, takıyye yapan, İslam’ın helal ve haramlarına riayet etmeyen, başkasının hakkını gasb eden birisinin Müslümanlığı şaibelidir. Onu öyle yetiştiren cemaat ise kesinlikle İslam’ı temsil edemez.</p>



<p><strong>FETÖ ZARAR VERMİŞTİR</strong></p>



<p><strong>FETÖ&nbsp;</strong>denen örgüt maalesef cemaat kisvesi altında, paralel yapılanmasıyla, hak hukuk tanımayan icraatlarıyla, kurduğu kumpaslarla ve 15 Temmuz kalkışmasıyla&nbsp;<strong>bu ülkeye ve dünya Müslümanlarına en büyük zararı veren yapı olarak tarihe geçmiştir.</strong></p>



<p>Bu örgütün gerçek yüzünü gören iktidar, 2012’den bu yana amansız bir mücadele vermektedir. Devletin kılcal damarlarına kadar sızmış bu örgütle mücadele halen devam etmektedir. Her gün yeni kripto elemanlar tespit edilmektedir.</p>



<p>Silahlı başkaldırı güçleri kalmamış olsa da hem yurt içindeki mensupları hem yurt dışındaki yönetici kadrosuyla hiç biri şey olmamış gibi faaliyetlerine devam etmektedirler.</p>



<p>Bunlara karşı teyakkuz içinde olmamız gerekirken bu durumu istismar eden kimi çevrelerin bütün cemaatleri aynı kefeye koyup devlet dairelerinden tasfiyesini öngören söylem ve propagandaya karşı da teyakkuz halinde olunmalıdır.</p>



<p><strong>YENİ FETÖLERE FIRSAT VERİLMEMELİDİR</strong></p>



<p>Eğer devletin fark edemediği&nbsp;<strong>FETÖ benzeri yapılanmalar</strong>&nbsp;varsa bunu ilgili mercilere&nbsp;<strong>ihbar etmek</strong>&nbsp;herkesin&nbsp;<strong>vatandaşlık görevidir.</strong>&nbsp;Bu tavsiyemin muhbirliği teşvik olarak algılanmasını istemem. Bir cinayete engel olmak ne kadar doğruysa benzer örgüte engel olmak da o kadar doğrudur demek istiyorum.</p>



<p>Bu hususta ikaz yaptığını söyleyenlerin isim ve adres vererek devleti ikaz etmesi gerekir.<strong>&nbsp;‘Biri gitti bini geldi’&nbsp;</strong>diyerek yuvarlık cümlelerle bütün cemaatleri töhmet altında bırakmak faydadan çok zarar getirir,&nbsp;<strong>örgüt ile mücadeleyi de sulandırır.</strong></p>



<p><strong>Eşcinselliği bile savunacak</strong>&nbsp;kadar toplumun değerlerine yabancı olan çevrelerin, FETÖ’yü gerekçe göstererek dindarları aşağılama gayreti içinde olduklarını görüyoruz.</p>



<p>Tek hedefi iyi ahlaklı Müslüman yetiştirmek olan dini cemaat ve tarikatların hepsini töhmet altında bırakma çabalarına alet olmamak için de çok dikkatli olmamız lazımdır.</p>



<p>Evet, FETÖ benzeri yapılanmalara karşı dikkatli olunması lazım ama bütün dini cemaatleri ve tarikatları aynı kefeye koymak bu ülkenin ruhuna kastetmektir.</p>



<p><strong>Ruhsuz beden ölü bedendir!</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/biri-gitti-bini-geldi-ne-demek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Dünya Düzeninde ABD, Rusya ve Türkiye</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yeni-dunya-duzeninde-abd-rusya-ve-turkiye/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yeni-dunya-duzeninde-abd-rusya-ve-turkiye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İbrahim Baran]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 18:26:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12921</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye; Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı Harekâtı’yla sınır güvenliğini sağlamış olmadı, 1950’li yıllarda NATO’ya girişimizle ve Truman Doktrinini kabul edişimizle başlayan yarı sömürge pozisyonu, sergilenen tavırla kötü bir anı olarak geçmişte kaldı. Tarihi bir dönüşüm süreci yaşıyoruz. Uluslararası ilişkilerde dengeler değişiyor, kartlar yeniden karılıyor. Çok kutuplu ve tek merkezli dünyanın dinamikleri başka türlü işliyor. Oysa, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra inşa olunan iki kutuplu dünya düzeni Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla sona ermiş ve Amerika Birleşik Devletleri “süper güç” olarak siyaset sahnesinde tek başına, istediği gibi oyun kurmaya başlamıştı. SSCB dağılmış, Rusya Federasyon küllerinden yeniden doğmaya çalışıyordu. Boris Yeltsin, 74 yıllık Doğu İmparatorluğu’ndan kalan toprakların elden çıkmaması için mücadele ediyor, önceliğini kendi sınırları içerisinde kalan alanın bütünlüğünü sağlamaya veriyordu. “Süper Güç” Amerika’da “Baba Bush” Dönemi 1990’lar bu bakımdan ABD için “tek güç” olmanın fırsatlarının sonuna kadar değerlendirildiği yıllardı. Ronald Reagan döneminin ikinci adamı George Bush, onun şahin politikalarını devam ettirmekte bir beis görmüyor, iktidara gelir gelmez Amerika’da uyuşturucu kaçakçılığı iddiasıyla suçlanan Panama lideri Manuel Antonio Noriega’yi indirmek için askerlerinin ülkeyi işgal etmesini emrediyordu. Nikaragua’da rejime yönelik ayaklananlara silah ve para yardımı yapıyor, gerilim sona erdiğinde desteğini anında kesiyordu. Siyasi tarihe “Baba Bush” olarak geçen ABD Başkanı’na göre, Ortadoğu özelindeki planlarını keyfe &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye; Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı Harekâtı’yla sınır güvenliğini sağlamış olmadı, 1950’li yıllarda NATO’ya girişimizle ve Truman Doktrinini kabul edişimizle başlayan yarı sömürge pozisyonu, sergilenen tavırla kötü bir anı olarak geçmişte kaldı.</strong></p>
<p class="p1"><span class="s1">Tarihi bir dönüşüm süreci yaşıyoruz. Uluslararası ilişkilerde dengeler değişiyor, kartlar yeniden karılıyor. Çok kutuplu ve tek merkezli dünyanın dinamikleri başka türlü işliyor. Oysa, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra inşa olunan iki kutuplu dünya düzeni Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla sona ermiş ve Amerika Birleşik Devletleri “süper güç” olarak siyaset sahnesinde tek başına, istediği gibi oyun kurmaya başlamıştı. SSCB dağılmış, Rusya Federasyon küllerinden yeniden doğmaya çalışıyordu. Boris Yeltsin, 74 yıllık Doğu İmparatorluğu’ndan kalan toprakların elden çıkmaması için mücadele ediyor, önceliğini kendi sınırları içerisinde kalan alanın bütünlüğünü sağlamaya veriyordu. </span></p>
<p class="p2"><b>“Süper Güç” Amerika’da<br />
“Baba Bush” Dönemi</b></p>
<p class="p1">1990’lar bu bakımdan ABD için “tek güç” olmanın fırsatlarının sonuna kadar değerlendirildiği yıllardı. Ronald Reagan döneminin ikinci adamı George Bush, onun şahin politikalarını devam ettirmekte bir beis görmüyor, iktidara gelir gelmez Amerika’da uyuşturucu kaçakçılığı iddiasıyla suçlanan Panama lideri Manuel Antonio Noriega’yi indirmek için askerlerinin ülkeyi işgal etmesini emrediyordu. Nikaragua’da rejime yönelik ayaklananlara silah ve para yardımı yapıyor, gerilim sona erdiğinde desteğini anında kesiyordu. Siyasi tarihe “Baba Bush” olarak geçen ABD Başkanı’na göre, Ortadoğu özelindeki planlarını keyfe keder uygulamakta herhangi bir sakınca yoktu. Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin Kuveyt’i işgal edince tıpkı oğlu Bush’un 2003’teki saldırıda öne sürdüğü bahane gibi, Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i bir provokasyon ve herhangi bir uyarı olmadan işgal ettiğini öne sürüyor, “Suudi Arabistan’a güvenlik sağlamak” maksadıyla Körfez’e yığınak yaparak oradaki asker sayısını 500 bine çıkarıyordu! Tüm uyarılara rağmen Kuveyt’ten çekilmeyen Irak’a savaş uçaklarını göndererek “vur” emri veriyordu. Çöl Fırtınası ismi verilen operasyonda resmi kaynaklar Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak ve “işgal altındaki” Kuveyt’te tam 88 bin 500 ton bomba attığını, 42 gün devam eden Birinci Körfez Savaşı’nda 158 bin Iraklının katledildiğini yazmaktaydı!</p>
<p class="p1"><b>Karanlık 90’lı Yılların Mimarı ABD</b></p>
<p class="p1"><span class="s1">Türkiye’de o dönemde zuhur eden sosyal ve siyasal kırılmaları da ABD’den bağımsız düşünmemiz mümkün değildi. 1990’da Türk Hukuk Kurumu Başkanı Muammer Aksoy, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) sivilleşmesi çalışmalarını yürüten eski Müsteşar Yardımcısı Hiram Abas ve Hürriyet Gazetesi Yazarı Çetin Emeç’le; 1993’te Cumhuriyet Gazetesi yazarı Uğur Mumcu, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis ve Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın peş peşe ölümleri net bir şekilde aydınlatılamadı. Özellikle Mumcu, Bitlis ve Özal’ın PKK sorununu çözüme kavuşturma çabaları sırasında, Abas’ın da MİT’te yeniden yapılanma çalışmaları yaparken böylesi bir akıbetle karşı karşıya kalmaları zihinlerdeki belirsizliğini koruyor. Yine, 1993’te Sivas’a Pir Sultan Abdal Şenlikleri için giden bir grup sanatçı ve yazarın şehirde küçük bir topluluğun başlattığı provokatif eylemlerin büyümesi üzerine kaldıkları Madımak Oteli’nin ateşe verilmesiyle feci şekilde can vermeleri hadisesinin arkasındaki el henüz bulunamadı. Keza, hafızalarda 5 Nisan paketi olarak yer edinmiş ekonomik krizi de bu bağlamda değerlendirmek şart.</span></p>
<p class="p1">Ve tabii ki PKK terör örgütü… ASALA’nın 1978’de Türk istihbaratının başarılı gayretleriyle büyük ölçüde bitirildiği yıl, Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okuyan Abdullah Öcalan sol örgütlerle kurduğu irtibatı keserek Diyarbakır’ın Lice ilçesi Fis köyünde PKK’yı kurdu! Amerikalılar’ın “our boys have done it” (bizim çocuklar başardı) dediği 1980 Darbesi’nden hemen sonra örgütün kurucu kadrosunda 60 kişi öldürüldü, pek çok taraftarı tutuklandı fakat ne hikmetse Abdullah Öcalan “canını kurtararak” Suriye’ye çekildi, 1984’te Siirt’in Eruh ve Hakkari’nin Şemdinli ilçelerindeki terör eylemiyle adını duyurmaya başladı. Lübnan’ın Suriye sınırına yakın bölgesindeki Bekaa Vadisi’nde konuşlanan PKK terör örgütü, militanlarına askeri eğitim veriyor ve Türkiye’ye yönelik eylemlerini sürdürmeye devam ediyordu. Körfez Savaşı’yla birlikte Irak’ın Kuzeyi’nde oluşan boşluktan istifade eden PKK, açıkça Amerika Birleşik Devletleri tarafından kollandı. Irak’ın kuzeyinin hava sahasını Bağdat yönetimine kapatan ABD, burada eli kanlı terör örgütü için bir yaşam alanı oluşturmuştu. 1998’e kadar, Suriye’de barınmaya devam eden örgütün elebaşı Abdullah Öcalan, dönemin başbakanı Bülent Ecevit ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in girişimleriyle Şam yönetimine baskı uygulanarak ülkeyi terketmek zorunda kaldı. Yunanistan, Rusya ve İtalya arasında mekik dokuyan Öcalan, sonunda yakayı Kenya’da ele verdi. İddia o ki, bir gün MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’un telefonu çaldı. CIA’in Ankara İstasyonu şefi kendisinden randevu istiyordu. Atasagun görüşmeyi kabul etti. CIA yetkilisi elindeki imzasız ve antetsiz kâğıdı müsteşara uzattı. CIA, Öcalan’ı Türkiye’ye verebileceğini söylüyordu. Nihayet, Kenya’nın başkenti Nairobi’de Öcalan Türk istihbaratçılarına teslim edildi ve Türkiye’ye getirildi. Fakat Öcalan’ın getirildiği 15 Şubat 1999’dan 34 gün sonra 21 Mart 1999’da FETÖ elebaşı Fetullah Gülen Amerika’ya gidecekti. ABD, bir koyup iki almış oluyordu!</p>
<p class="p1"><b>10 Yıllık Rüya Sona Erdi</b></p>
<p class="p1">Amerika Birleşik Devletleri adına her şey güllük gülistanlık ilerlerken 2000’lerden sonra film tersine sarmaya başladı. Doğu’da ve Batı’da istediğini istediği zaman almayı karakter haline getiren ABD için şartlar 2003’ten sonra değişti. Irak Savaşı ve 2000’lerin başında Rusya’da iktidara gelen Vladimir Putin’in güçlenişi okyanus ötesi için bugünkü neticenin başlangıç noktasıdır denilebilir. Bill Clinton’ın başkanlığının sonrasında koltuğa oturan “Oğul Bush” iktidarının daha sekizinci ayında neler yapacağının sinyallerini vermişti. Dünyanın en korunaklı binalarından Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a yönelik terör saldırıları hem Ortadoğu hem de ABD’nin geleceği için yeni, kanlı ve sıkıntılı bir sayfayı açıyordu. El Kaide terör örgütü, Amerika’nın en merkezi noktalarını hedef almış ve intihar saldırısıyla yalnızca ABD’yi değil, tüm dünyayı sarsmıştı. El Kaide’nin başında da, CIA adına 1979’da SSCB’ye karşı Afganistan’da savaşan Usame bin Ladin vardı! Ve ABD, bu saldırıları bahane ederek Afganistan’a saldıracaktı! 2003’te de Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında 1990’larda yapmaya çalıştığı ancak yarım kalan işini tamamlamak üzere Irak’a bu kez “demokrasi getirme” vaadiyle saldırdı ve Saddam Hüseyin’i devirdi. Amerikan askerleri 2008’de ülkeyi terk ederken arkalarında yaklaşık bir buçuk milyon ölü, milyonlarca sakat ve mülteci durumuna düşmüş insanla enkaz bıraktı. Ayrıca, yine resmi rakamlar 4 bin 475 Amerikan askerinin hayatını kaybettiğini, 32 bin askerin de yaralandığını aktarıyor. Irak’a saldırmanın Amerika’ya maliyetinin ise 2.2 trilyon doların üzerinde olduğu ifade ediliyor. George Walker Bush ve şahinler yani Neo-Con’lar bu nedenle seçimi kaybettiler, nispeten daha ılımlı mesajlar veren Obama tam da bu sebepten ötürü kazandı.</p>
<p class="p1">Büyük Ortadoğu Projesi’nin ABD adına vahim sonuçları kadar Doğu’da başka bir gelişme, bugünkü noktaya gelinmesinin mühim gerekçelerinden biri. Rusya’da 2000’de Yeltsin’in yerine başkanlık koltuğuna oturan eski KGB ajanı Vladimir Putin, zayıf bir şekilde devraldığı Rusya’yı de facto olarak Soğuk Savaş döneminin SSCB’si haline getirdi. Yanında ve yöresinde tehdit olabilecek kim varsa yavaş yavaş etkisiz hale getiren Putin; Gürcistan’da Saakaşvili’yi devre dışı bırakarak Gürcistan’ı kendisine bağladı. Rusya için kangrene dönüşen Çeçenistan “meselesi”ni, Başkan Ahmet Kadirov’u, başkent Grozni’de Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı’ndaki zaferini kutlamak üzere düzenlenen törende gerçekleştirilen bombalı saldırıda ortadan kaldırarak lehine çevirdi. Çeçenistan’ın mevcut başkanı Ramazan Kadirov’u babasının öldüğü akşam apar topar Kremlin’e getirterek başkanlığını ilan etti. Kadirov, hali hazırda Putin’in bir dediğini iki etmiyor.</p>
<p class="p1">Ukrayna, Ruslarla ile giriştiği mücadelenin bedelini ağır ödedi. 800’lerle 1100’lü yıllar arasında hüküm süren ve Rusların ataları olduğu ifade edilen Kiev Knezliği’nin bugünkü varisi Ukrayna ile Rusya arasında 1991’de Karadeniz filosunun yönetimi konusunda anlaşmazlık yaşandı. 1992’de Kuznetsov savaş gemisinin paylaşılamaması ilişkileri bozdu. 2001’de Karadeniz üzerinde Rus uçağının düşürülmesi kaosu tırmandırdı. Putin, harekete geçmek içi doğru zamanı ve makul sebebi bekliyordu. O fırsat Ukrayna’da 2004’te yapılan başkanlık seçimlerinde Avrupa’nın desteklediği Yuşçenko’nun başkan seçilmesiyle eline geçti. Turuncu Devrim olarak adlandırılan olayın sonrasında Kremlin ile Kiev arasında doğal gaz anlaşmazlığı baş gösterdi. Sonuçta Ukrayna Rus doğal gazının fiyatının iki katına çıkarıldığı anlaşmayı imzalamak zorunda kaldı. 2010’da Putin’in Yuşçenko’nun karşısına çıkardığı Yanukoviç, bu sefer “turuncu prenses” olarak adlandırılan en yakın rakibi Timaşenko’yu geçerek Ukrayna Devlet Başkanı oldu. Rusya lehine adımlar atan Yuşçenko aleyhinde büyük sokak eylemleri gerçekleşti. Kayıtlara İkinci Soğuk Savaş olarak geçen bu karışık dönemin kazananı Rusya oldu. Putin yönetimi Kırım’ı ilhak etti, Ukrayna’nın doğusunda bulunan Donetsk ve Lugansk bölgelerinde ortaya çıkan çatışmalardan sonra söz konusu iki bölge tek taraflı bağımsızlıklarını ilan ettiler. Böylelikle 1. Soğuk Savaşı kaybeden SSCB’nin devamı Rusya Federasyonu’nun; Çeçenistan, Gürcistan ve Ukrayna gibi gündemleri kalmamıştı. Dahası, Kırım ve Ukrayna’da iki bölge de Rusların kontrolündeydi. Ve Rusya, yanına Çin, İran gibi ülkeleri de katarak adeta ABD ve Avrupa’ya meydan okuyor, Doğu Bloğu’nun öncülüğünü yapıyordu.</p>
<p class="p1">Türkiye’de ise AK Parti iktidarının ilk döneminin bitişiyle yeni söylemler dillendirilmeye başlandı. Ekonomik darboğazları geride bırakan Türkiye, siyasal anlamda muktedir bir iktidarla dış politikada pro-aktif bir vizyon çizmeye başladı. 2008’de tüm dünyanın gözleri önünde Derin Amerika’nın köşe taşı İsrail’e “one minute” diyen, Filistin’e her türlü riski göze alarak “otoritenin iznine ihtiyaç” duymadan insani yardım gönderen, mazide başkalarının kontrolünde olan mahrem kurumları yerli ve milli insan kaynağıyla donatan, 40 yıl öncesinden planlanmış ve adım adım işgale hazırlanan yine Amerika ve CIA ürünü sivil ve hümanist görünümlü bir terör örgütünü en uç bölgelere kadar iğneyle kuyu kazarcasına mücadele ederek devletin sinir uçlarından söküp atan ve en sonunda tanklarla, savaş uçaklarıyla, silahlarla başlatılmak istenen kanlı darbe girişimini canlarını ortaya koyan milletiyle beraber alaşağı eden bir Türkiye vardı. Sadece kendi içerisinde de değil, yakın ve uzak coğrafyada el uzatılmayı bekleyen mazlum milletlere kol kanat germeye çalışan; 15 Temmuz 2016’da, 93 yıllık tarihinde maruz kalmadığı ölçekte bir alçaklıkla uygulamaya konulmaya çalışılan darbe girişiminden yaklaşık bir buçuk ay sonra sınır ötesi yapacak kadar dirayetli bir Türkiye. “Süper güç” Amerika için “fırtına gibi” geçen 90’lı yıllar nihayetlendi, Amerikan rüyası sona erdi.</p>
<p class="p1"><b>Barış Pınarı Harekâtı Ne Söylüyor?</b></p>
<p class="p1">1984’te PKK terörüyle tanışan Türkiye, önceki satırlarda da anlatmaya çalıştığım gibi Amerika Birleşik Devletleri’nin desteklediği bu kamburla beynelmilel projeksiyonda 45 yıldır ilk defa bu kadar net ve tavizsiz mücadele ediyor. Terör örgütünü tamamen tarihin derinliklerine gömme çabası, bataklığı kurutamadıktan sonra sinekleri öldürmenin ötesinde bir anlam taşımadı. Türkiye; Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı Harekâtı’yla sınır güvenliğini sağlamış olmadı, 1950’li yıllarda NATO’ya girişimizle ve Truman Doktrinini kabul edişimizle başlayan yarı sömürge pozisyonu, sergilenen tavırla kötü bir anı olarak geçmişte kaldı. ABD ve Batı’nın şantajlarına boyun eğmeyen, Birleşmiş Milletler toplantılarında gür bir sesle “Dünya beşten büyüktür” diye haykıran, bir zamanlar küçük bir iltifatı bile ödül olarak kabul edilen Avrupa Birliği’nin sacayaklarından Almanya ve Fransa gibi ülkelere hiçbir boşluk olmayacak kadar ödünsüz mesaj veren; izin almayan, haber veren Türkiye yeni dünya düzeninin başat aktörlerinden biri haline gelecek. “Ya Amerika’nın dostu olursunuz, ya da yok olursunuz” felsefesi yerini Lord Palmerston’ın “Dış politikada dostluklar yoktur çıkarlar vardır…” düsturuna bıraktı. Barış Pınarı Harekâtı gösterdi ki, Türkiye şimdiden itibaren Amerika’nın “dostluğu”nu değil, kendi çıkarlarını gözetecek. Ve yeni dünya düzeninde, Amerika kadar Rusya ve Türkiye de yer alacak. <span class="Apple-converted-space">     </span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yeni-dunya-duzeninde-abd-rusya-ve-turkiye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Babamın Adı Hıdır, Elimden Gelen Budur</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/babamin-adi-hidir-elimden-gelen-budur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/babamin-adi-hidir-elimden-gelen-budur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İyidiker]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 18:25:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12917</guid>

					<description><![CDATA[Bazen bir varlıklının bir fakire kızıp “Paran kadar konuş ulan” demesi her ne kadar kendini bilmezlik ise de insanın bir alıcı olarak ve bir yardım yaparken ancak parası kadar konuşabildiği de gerçeğin ta kendisidir. Siyasette de gücünüz kadar hükmünüz vardır. Bu güç de ‘vurma’ ve ‘verme’ gücüdür. Bir insanın babasının adının Hıdır olmasıyla o insanın elinden gelenin az veya çok olması arasında elbette bir ilişki yoktur ama “Eh, elimden gelen budur işte” lafından “Babamın adı Hıdır, elimden gelen budur” lafı biraz daha şiirsi olduğundan ve bu sebeple de kulağa da daha hoş geldiğinden olsa gerek, bu laf böyle söylenmiştir: “Babamın adı Hıdır, elimden gelen budur.” Ya bizim Suriye konusundaki, ABD ile 18 Ekim 2019 tarihinde yaptığımız mutabakat ve Rusya ile 22.Ekim 2019’da yaptığımız mutabakat için kim ne demeli? “Eşeğinin kuyruğunu kesme, kimi uzun, kimi de kısa der” diye çok doğru bir laf var ama bazen bunun istisnası da olmaz değil. Rusya’nın Politik Başarısı Sorgulanamaz Mesele şu son olayda Rusya’nın durumu böyle sorgulanamaz bir başarı galiba. Rusya, kendi halkına karşı bu hususta kendini anlatma gereği bile duymuyordur herhalde. Rusya halkının aklına da “Acaba daha fazlasını alabilir miydik?” sorusunun geldiğini ve hatta Rusya muhalefetinin de hükümeti sorgulamaya mecalinin olduğunu hiç zannetmiyorum. Yani Rusya’nın &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bazen bir varlıklının bir fakire kızıp “Paran kadar konuş ulan” demesi her ne kadar kendini bilmezlik ise de insanın bir alıcı olarak ve bir yardım yaparken ancak parası kadar konuşabildiği de gerçeğin ta kendisidir. Siyasette de gücünüz kadar hükmünüz vardır. </strong><strong>Bu güç de ‘vurma’ ve ‘verme’ gücüdür.</strong></p>
<p class="p1">Bir insanın babasının adının Hıdır olmasıyla o insanın elinden gelenin az veya çok olması arasında elbette bir ilişki yoktur ama “Eh, elimden gelen budur işte” lafından “Babamın adı Hıdır, elimden gelen budur” lafı biraz daha şiirsi olduğundan ve bu sebeple de kulağa da daha hoş geldiğinden olsa gerek, bu laf böyle söylenmiştir: “Babamın adı Hıdır, elimden gelen budur.”</p>
<p class="p1">Ya bizim Suriye konusundaki, ABD ile 18 Ekim 2019 tarihinde yaptığımız mutabakat ve Rusya ile 22.Ekim 2019’da yaptığımız mutabakat için kim ne demeli? “Eşeğinin kuyruğunu kesme, kimi uzun, kimi de kısa der” diye çok doğru bir laf var ama bazen bunun istisnası da olmaz değil.</p>
<p class="p2"><b>Rusya’nın Politik<br />
Başarısı Sorgulanamaz</b></p>
<p class="p1">Mesele şu son olayda Rusya’nın durumu böyle sorgulanamaz bir başarı galiba. Rusya, kendi halkına karşı bu hususta kendini anlatma gereği bile duymuyordur herhalde. Rusya halkının aklına da “Acaba daha fazlasını alabilir miydik?” sorusunun geldiğini ve hatta Rusya muhalefetinin de hükümeti sorgulamaya mecalinin olduğunu hiç zannetmiyorum. Yani Rusya’nın tartışılmaz bir başarısı var bu meselede.</p>
<p class="p1"><b>ABD’de Kıyamet Kopuyor</b></p>
<p class="p1">Ya ABD aynı rahatlıkta mı bu hususta? Elbette değil. ABD’de kıyametler kopuyor. ABD’de “En iyisini yaptık” veya “Bu şartlarda bundan fazlası olmazdı” diyen galiba pek yok. Öyle ya, en büyük rakip mutlak bir pozisyon kazanmış. Araçlar dolusu silah verilen müttefik geri çekilmiş. Bir müttefiki yüzüstü bırakıp gitmenin utancı da cabası. Hoş, Rusya’nın siyasi düzeni elbette daha otoriter, ABD’ninki de elbette daha liberal-demokratik ama Rusya’da şu son olayda Hükümetin başarısının hiç tartışılmaması, ABD’de de şu son olayla ilgili kıyametlerin kopması asla bu iki ülkenin rejim farkıyla açıklanacak bir şey değil. Ya neyle açıklanabilir bu fark? Elbette Rusya’nın mutlak bir başarısı ve ABD’nin de bu işi eline-yüzüne bulaştırmasıyla açıklanabilir bu fark.</p>
<p class="p2"><b>Batı, Şam Yönetimini<br />
Hiçbir Zaman İtiraz Etmedi</b></p>
<p class="p1">Ya Esed Suriye’sinin başarı veya başarısızlığı konusunda ne söylenebilir? Azınlığa dayalı rejimler bir dış gücün desteği olmadan ayakta duramazlar. Böyle olunca Esed Suriye’sini dışarıdan güç alarak ayakta durmakla itham etmek anlamsızdır. Doğrusu Esed Suriye’si uzun yıllar hem Batı’nın, hem de Rusya’nın desteğini alabilmek başarısını gösterebilmiştir.</p>
<p class="p1">1995 yılında gördüğüm bir NATO raporunda “Kaddafi’yi devirmek NATO için hiç zor değil ama Kaddafi giderse İslamcılar gelir iktidara. Bu sebeple Kaddafi şimdilik devrilmemeli” gibi bir değerlendirmeye rastlamıştım. Batı aynı mantıkla Esed rejimine sınırlı da olsa bir destek vermiş, uzun yıllar bu rejimi devirmekten imtina etmiştir. Suriye’de serbest seçimlerin yapılmasını isteyen yegane ülke Türkiye’dir. Hem Rusya hem İran hem de Batı “Suriye’yi serbest seçimlerle gelmiş bir hükümet idare etmesin de, varsın Esed yerinde kalsın” noktasındaysa hala, Esed pek başarısız da sayılmaz yani.</p>
<p class="p2"><b>Türkiye’nin 2011’de Yanıldığı Nokta</b></p>
<p class="p1">Gelelim Türkiye’nin durumuna&#8230;</p>
<p class="p1">Esasen Türkiye de Batı’nın yıllarca, “Suriye’yi serbest seçimle gelen bir hükümet yönetmesin de varsın Esed yerinde kalsın” diye düşünerek Esed’e kısmi destek verdiğinin farkındaydı. Arap Baharı diye adlandırılan hadiseler başlayıp da Libya diktatörü Kaddafi, Tunus diktatörü Zeynel Abidin, Mısır diktatörü Hüsnü Mübarek ve Yemen diktatörü Ali Abdullah Salih devrilince Türkiye’nin sıranın Esed’e geldiğini düşünmemesi mümkün değildi. Yani görüneni başka türlü okumak mümkün değildi.</p>
<p class="p1">Evet, Türkiye’nin, sıranın Esed’e geldiğini düşünüp ona göre de hareket etmekle gerçekten de yanıldığı net bir şekilde anlaşıldı ama bu yanılgıya düşenleri miyoplukla suçlamak gerçekten her şeye rağmen insafsızlık olur.</p>
<p class="p2"><b>2011’de Her Hükümet<br />
Aynı Davranırdı</b></p>
<p class="p1">Ha, şu soruyu da soralım: 2011 yılında Suriye’de halkın harekete geçtiği sıralarda Türkiye’de tek başına bir CHP hükümeti, CHP’nin başını çektiği bir koalisyon hükümeti veya bir askeri darbe hükümeti gibi Türkiye’yi daha Batı yanlısı bir hükümet idare ediyor olsaydı Türkiye farklı hareket edebilir miydi? Hiç zannetmiyorum, çünkü böyle hükümetler bürokrat aklıyla hareket ederler ve bürokrat aklı da her zaman Batı’nın yanındadır.</p>
<p class="p2"><b>Rusya’ya Yaklaşmamızın Nedeni<br />
15 Temmuz’daki Gerçekler</b></p>
<p class="p1">CHP’nin şu günlerde “Ankara Şam ile uzlaşsın” deyip durduğu bakmasın hiç kimse, Türkiye’yi bu türden hükümetler idare ediyor olsaydı da, o yıllarda ABD’nin karşısına geçip de Rusya’dan destek alan Esed’e arka çıkamazdık.</p>
<p class="p1">Bir FETÖ numarasıyla Rus uçağını düşürdüğümüz aklımızı başımıza devşirmemize yardımcı olmuştu ama bu bile Batı’dan bu derece uzaklaşıp Rusya’ya bu derece yaklaşmamız için yeterli olamazdı. Batı’dan bu derece uzaklaşıp Rusya’ya bu derece yaklaşmamızın en temel sebebi 15 Temmuz darbe girişimine Batı’nın destek verdiğini apaçık görmemiz olmuştur.</p>
<p class="p2"><b>CHP İktidar Olsaydı<br />
Rus Uçağı Yine Düşürülürdü</b></p>
<p class="p1"><span class="s1">2011 yılında Suriye’de halkın harekete geçtiği sıralarda Türkiye’de tek başına bir CHP hükümeti, CHP’nin başını çektiği bir koalisyon hükümeti veya bir askeri darbe hükümeti iktidarda olsaydı da belki bir Rus uçağı FETÖ numarasıyla düşürülebilirdi, eyvallah!<span class="Apple-converted-space">  </span>Lakin böyle hükümetlere karşı 15 Temmuz gibi bir darbe girişimi asla olmaz ve Türkiye de asla Batı’dan bu derece uzaklaşıp Rusya’ya bu derece yaklaşmazdı. Ha, “İktidarda Ak Parti değil de daha Batı yanlısı bir hükümet olsaydı Batı hep Türkiye’nin yanında durur ve Kürt bölücü hareketine hiç yüz vermezdi” denilebilir mi? Denilemez, çünkü Ak Parti iktidara gelmeden çok daha önce Batı Kürt bölücü hareketine destek vermeye başlamıştı bile.</span></p>
<p class="p2"><b>Gücün Kadar Konuşabilirsin</b></p>
<p class="p1">Bazen bir varlıklının bir fakire kızıp “Paran kadar konuş ulan” demesi her ne kadar kendini bilmezlik ise de insanın bir alıcı olarak ve bir yardım yaparken ancak parası kadar konuşabildiği de gerçeğin ta kendisidir. Siyasette de gücünüz kadar hükmünüz vardır. Bu güç de ‘vurma’ ve ‘verme’ gücüdür.</p>
<p class="p1">Akla hemen “Ağalık vermekle, yiğitlik vurmakla olur” lafı geliyor. Suriye’de bir tarafta ABD, diğer tarafta Rusya var karşımızda. Avrupa Birliği, Arap Birliği falan da var ama hadi onları saymayıverelim. Hadi Rusya karşısında verme güzümüzün az-çok esamesi okunabilir ama vurma gücü söz konusu olduğunda her ikisi karşısında da adeta solda sıfır gibi bir durumdayız.</p>
<p class="p1"><b>Denge Politikası İzlemeye Mecburuz</b></p>
<p class="p1">Nükleer gücü olanla olmayan hiç mukayese edilebilir mi?</p>
<p class="p1">Ne yapılabilirdi bu durumda?</p>
<p class="p1">Ya bunlardan birine sığınacaktık, ya da bu ikisinin rekabetinden istifade ederek denge politikası izleyecektik. Bunlardan birinin himayesine girenlerin nasıl dost kazığı yediği aşikar değil mi? Eh, o halde dengeye oynamaktan başka çaremiz yoktu. Biz de onu yapmaya çalıştık zaten.</p>
<p class="p1">Yapabildik mi peki?</p>
<p class="p1">Şu anda kamuoyuna hakim olan görüş yapabildiğimiz yönünde. Elbette aksini söyleyen de yok değil, elbette birileri de aksini söyleyecek. Ne demişler; “Eşeğiyin kuyruğunu kesme, kimi uzun, kimi de kısa der.” Mümkün olan en iyi yapılabilse bile gönüllerdeki en iyi gerçekleşmediği sürece başarısızlık iddiası ve algısı mutlaka olur. Dürüstçe söylemek gerekirse, hepimizin gönlünde sınırlarımızın güneyinde 450X30 Km’lik bir şeridin bizim kontrolümüzde olmasıydı. Böyle bir şey önceleri hükümet tarafından da dillendirildi zaten. Bunun mümkün olmadığını bilenler bile biraz buruk doğrusu.</p>
<p class="p2"><b>Planımız Tamamen<br />
Gerçekleşseydi Bile…</b></p>
<p class="p1">Hoş, bu gerçekleşseydi bile gönlümüz tam hoşnut olacak mıydı? Olmayacaktı, çünkü gönlümüzde daha da fazlası var. O da, Rusya’nın da, ABD’nin de, İran’ın da Suriye’den ellerini tamamen çekmeleriydi. Bu gerçekleşmediği sürece hiç birimizin gönlü yerine tam olarak gelecek de değildir. Yani yapılan yetersiz midir? Evet, bir bakıma öyle ama vurma ve verme gücümüz dikkate alındığında bir başarısızlıktan söz etmek hakikaten insafsızlık olur. Selahaddin Eyyubi hazretlerine “Neden yüzün hiç gülmüyor?” diye sorduklarında o büyük adamın “Nasıl güleyim, Kudüs hala onların elinde” dediği rivayet olunur. Evet, hala gülmeyi pek hak etmiş değiliz ama bu işi bu safhada bu kadar yapabilenlerin “Babamın adı Hıdır, elimden gelen budur” demeye de kesinlikle hakları vardır.</p>
<p class="p1"><b>Rusya’ya Karşı Denge Unsuru NATO</b></p>
<p class="p1">Tabii bir de şu soru sorulabilir: Batı’dan uzaklaşıp Rusya ile böyle bir ilişki kurmak tam da ‘sıçanın kuyruğunu çuvala bağlamak’ değil midir? Evet, Rusya bizden güçlüdür ve güçlü olanın gücünü ne zaman kullanacağı da belli olmaz. O halde Rusya’ya karşı kalabildiğimiz kadar NATO’da kalmaya devam edelim. Ya Rusya ile bu derece yakınlaşırsak bizi NATO’dan çıkarırlar mı? Bunun yakın zamanda olası bir durum olmadığını galiba bu işleri biraz bilen herkes tahmin edebilir.</p>
<p class="p1"><b>Türk Dünyası’nı Korumanın Yolu</b></p>
<p class="p1">İşte bir hayati soru daha: Rusya olmasa Orta Asya’daki kardeş devletleri Çin’e karşı kim korur? ABD mi? Yahu, güldürmeyin adamı! Evvela can, sonra canan, eyvallah. Rusya’ya karşı NATO’da kalalım ama Orta Asya’daki kardeşlerimizin Çin’e karşı korunması için de Rusya’ya ihtiyacımızın olduğunu bilelim.</p>
<p class="p1">Nüfusu bile azalan, komünizm gibi bir ideolojiyi artık alet olarak kullanamayan bir Rusya’nın Afganistan tecrübesinden de sonra Türkiye gibi büyük bir ülkeyi hegemonyası altına alma teşebbüsünde bulunması hiç de akılcı görünmüyor. Bu sebeple “Ya bizi NATO’dan çıkarırlarsa” diye kaygılanmaya da hiç gerek yok.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/babamin-adi-hidir-elimden-gelen-budur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güneydoğu Asya Açısından Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/guneydogu-asya-acisindan-cinin-kusak-ve-yol-inisiyatifi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/guneydogu-asya-acisindan-cinin-kusak-ve-yol-inisiyatifi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ulaş Başar Gezgin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 18:24:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Asya]]></category>
		<category><![CDATA[Güneydoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Kuşak ve Yol]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12914</guid>

					<description><![CDATA[Güneydoğu Asya ülkeleri, bir denge siyaseti gütmek durumundalar. Çin’den de vazgeçemezler, başka seçeneklerden de… Başka seçeneklerden kasıt, Çin ve KYİ karşıtı ülkeler. Bunların belli başlıları, ABD, Avustralya, Hindistan ve Japonya. Bunlar, Çin’i dışarıda bırakan ‘Hint-Pasifik Stratejisi’ diye bir kavramsallaştırma üzerinden bir dörtlü oluşturmaya çalışıyorlar. Ancak, bölgede etkileri oldukça zayıf. Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi’nden en başta ve en çok etkilenecek bölgelerden biri, toplam 600 milyon nüfuslu Güneydoğu Asya. Bunun birinci nedeni, Güneydoğu Asya’nın Myanmar, Laos ve Vietnam üzerinden kara yoluyla, Filipinler, Vietnam, Malezya, Singapur, Brunei ve Endonezya üzerinden deniz yoluyla Çin’e komşu olması. İkincisi, Çin’i Afrika’ya ve Avrupa’ya bağlayacak olan Deniz İpek Yolu, Çin’le çevre ülkelerin kara suları anlaşmazlığı yaşadığı Güney Çin/Doğu Vietnam/Batı Filipinler Denizi’nden başlıyor ve oradan yine Güneydoğu Asya ülkeleri kıyılarından geçerek ve ancak bu biçimde Hint Okyanusu’na ulaşabiliyor. On Birbirine Benzemezin Birliği Güneydoğu Asya’nın, Avrupa Birliği kadar yerleşik olmasa da, ‘Güneydoğu Asya Birliği’ (GAB/ASEAN) adı altında oluşturduğu gevşek bir bölgesel birlik var. Bu birlik, 10 ülkeden oluşuyor: Vietnam, Tayland, Malezya, Kamboçya, Laos, Myanmar, Singapur, Endonezya, Filipinler ve Brunei. GAB, gerçekte Soğuk Savaş yıllarında komünizme karşı kurulmuştu. Fakat Soğuk Savaş sonrasında, eski hesaplar bir yana bırakıldı ve ekonomik büyüme temelinde birleşmek üzere, sonradan bağımsız olan Doğu Timor dışında &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Güneydoğu Asya ülkeleri, bir denge siyaseti gütmek durumundalar. Çin’den de vazgeçemezler, başka seçeneklerden de… Başka seçeneklerden kasıt, Çin ve KYİ karşıtı ülkeler. Bunların belli başlıları, ABD, Avustralya, Hindistan ve Japonya. Bunlar, Çin’i dışarıda bırakan ‘Hint-Pasifik Stratejisi’ diye bir kavramsallaştırma üzerinden bir dörtlü oluşturmaya çalışıyorlar. Ancak, bölgede etkileri oldukça zayıf.</strong></p>
<p class="p1">Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi’nden en başta ve en çok etkilenecek bölgelerden biri, toplam 600 milyon nüfuslu Güneydoğu Asya. Bunun birinci nedeni, Güneydoğu Asya’nın Myanmar, Laos ve Vietnam üzerinden kara yoluyla, Filipinler, Vietnam, Malezya, Singapur, Brunei ve Endonezya üzerinden deniz yoluyla Çin’e komşu olması.</p>
<p class="p1">İkincisi, Çin’i Afrika’ya ve Avrupa’ya bağlayacak olan Deniz İpek Yolu, Çin’le çevre ülkelerin kara suları anlaşmazlığı yaşadığı Güney Çin/Doğu Vietnam/Batı Filipinler Denizi’nden başlıyor ve oradan yine Güneydoğu Asya ülkeleri kıyılarından geçerek ve ancak bu biçimde Hint Okyanusu’na ulaşabiliyor.</p>
<p class="p1"><b>On Birbirine Benzemezin Birliği</b></p>
<p class="p1">Güneydoğu Asya’nın, Avrupa Birliği kadar yerleşik olmasa da, ‘Güneydoğu Asya Birliği’ (GAB/ASEAN) adı altında oluşturduğu gevşek bir bölgesel birlik var. Bu birlik, 10 ülkeden oluşuyor: Vietnam, Tayland, Malezya, Kamboçya, Laos, Myanmar, Singapur, Endonezya, Filipinler ve Brunei. GAB, gerçekte Soğuk Savaş yıllarında komünizme karşı kurulmuştu.</p>
<p class="p1">Fakat Soğuk Savaş sonrasında, eski hesaplar bir yana bırakıldı ve ekonomik büyüme temelinde birleşmek üzere, sonradan bağımsız olan Doğu Timor dışında tüm Güneydoğu Asya ülkeleri GAB çatısı altında toplandı.</p>
<p class="p2"><b>Projenin Güneydoğu<br />
Asya Birliği’ne Etkileri</b></p>
<p class="p1">GAB’da Kamboçya, Laos ve Myanmar gibi düşük gelirli tarım ülkeleri de var; Singapur ve Brunei gibi yüksek gelirli ülkeler de… Siyasal düzenler ve kültürler de oldukça farklı. Ancak, GAB’ı yarım yüzyılı aşkın bir süredir bir arada tutan, farklılıkları yerine ortak noktalarına odaklanmaları.</p>
<p class="p1">Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi’nin (KYİ) GAB’a etkilerine ilişkin olarak temelde iki görüş var: İyimserler, “bölgedeki büyük altyapı uçurumu Çin sayesinde kapanmış olacak” diyorlar.</p>
<p class="p1">GAB’ın kendi altyapı projeleri var, fakat bunlar için mali kaynaklar yetersiz. Bu nedenle, GAB’ın plan ve projeleri genelde havada kalıyor ve somutlaşıp uygulamaya geçmiyor. Oysa Çin, KYİ ile bu mali kaynağı sağlamış oluyor. Projelerde, yollar, köprüler, limanlar, derin su limanları, barajlar, HES’ler, havaalanları vb. var.</p>
<p class="p1"><b>İyimserler ve Kötümserler</b></p>
<p class="p1">Bölge, iyimserlere göre, KYİ sayesinde, enerji talebini de karşılamış olacak. Altyapı ve enerji sorunları çözülmüş bir Güneydoğu Asya, elbette daha yüksek düzeyde ve daha hızlı bir ekonomik büyüme kaydedecek.</p>
<p class="p1">Kötümserlere göre ise, bu gidişle, KYİ, GAB’ın ortadan kalkmasına yol açacak. Bunun birinci nedeni, KYİ’nin Güneydoğu Asya ülkeleri üzerindeki etkilerinin aynı olmaması. Düşük gelirli ve yatırım açlığı içindeki Kamboçya, Laos ve Myanmar gibi ülkeler, ‘borç tuzağı’ ve ‘borç diplomasisi’ gibi kavramlarla birlikte anılıyor.</p>
<p class="p1">Bu üçlünün altyapı projeleri için Çin’den aldığı borç, çok yüklü. Bir örnek vermek gerekirse, Laos’taki tek bir demiryolu projesi, ülkenin Toplam Yerel Üretim’inin (Gayrisafi Yurtiçi Hasıla) yaklaşık yarısına karşılık geliyor. Çin, bu ülkelere ödeyemeyecekleri borçlar veriyor; bunun karşılığında da, dış politikada Çin’e arka çıkan, egemenliklerinden ödün veren bir noktaya gidiyorlar.</p>
<p class="p1">Örneğin, karasuları anlaşmazlığında, GAB’ın Çin’i kınayan bir açıklama yapması beklenirken, bu, bu üçlü tarafından engellendi. GAB, oybirliğiyle karar alan bir oluşum. Hatta buna ‘GAB usulü karar’ deniyor. Fakat Çin’le yakınlaşan bu üye ülkeler nedeniyle, GAB artık karar alamaz duruma geliyor.</p>
<p class="p1">Dahası, KYİ projeleri GAB’da gerçekleştikçe, kartlar yeniden karılıyor olacak. Örneğin, bugün GAB’ın ekonomik lideri, Singapur. Ancak, diğer bölge ülkeleri, altyapı ve enerji açıkları giderildikçe, daha iyi bir konuma gelmiş olacak. Singapur’u zorlayabilirler. Üstelik, uygulamaya dökülecek kimi projelerin, Singapur’un ve Malezya’nın büyük gelir kaybı yaşamasına yol açacağına kesin gözüyle bakılıyor.</p>
<p class="p1">En az 3 proje, özellikle Singapur’un yıldızlarını söndürecek nitelikte: Birincisi, karayolu kestirmesiyle Singapur’u es geçen Myanmar enerji koridoru. İkincisi, yine karayoluyla mesafeyi kısaltan Çin Pakistan Ekonomik Koridoru. Üçüncüsü ise, deniz yolunu kısaltacak Tay Kanalı projesi. Bu projeyle, artık gemiler Singapur’u dolaşmak zorunda kalmayacak.</p>
<p class="p2"><b>Çin’in ve Kuşak ve Yol<br />
İnisiyatifi’nin Alternatifleri</b></p>
<p class="p1">Güneydoğu Asya ülkeleri, bir denge siyaseti gütmek durumundalar. Çin’den de vazgeçemezler, başka seçeneklerden de… Başka seçeneklerden kasıt, Çin ve KYİ karşıtı ülkeler.</p>
<p class="p1">Bunların belli başlıları, ABD, Avustralya, Hindistan ve Japonya. Bunlar, Çin’i dışarıda bırakan ‘Hint-Pasifik Stratejisi’ diye bir kavramsallaştırma üzerinden bir dörtlü oluşturmaya çalışıyorlar.</p>
<p class="p1">Ancak, bölgede etkileri oldukça zayıf. Bunda, Trump’ın içe dönük, dünyadan çekilme yanlısı dış politika tercihinin payı büyük. Bu, Çin’in KYİ projeleri için bir manevra alanı ve güç boşluğu yarattı.</p>
<p class="p1">Güneydoğu Asya ülkelerinin kimileri, Çin’e kuşkuyla yaklaşmakta haklılar. Sri Lanka örneğinde, ülke, kapalı kapılar ardında, sessiz sedasız, halktan ve hatta meclisten habersiz olarak, Çin’e yüklü miktarda borçlandırılmıştı.</p>
<p class="p2"><b>Çin Bölgesel Oluşumlarını Değil<br />
İkili İlişkileri Tercih Ediyor</b></p>
<p class="p1">Bu durum, ancak, başkan, seçimleri kaybedince ortaya çıktı. Çin de, ABD gibi, bu tür gelişmelere büyük güç mantığıyla bakıyor, bölgesel işbirliği gibi oluşumları tercih etmiyor; onun yerine ikili görüşmeler yapıyor.</p>
<p class="p1">Bunun nedeni şu: Birkaç devletin olduğu bir ortamda, kimi devletler Çin’e karşı güçbirliği içinde pazarlık yapma olanağı kazanabilir; ama ikili görüşmelerde bu olamıyor. Öte yandan, Singapur ve Brunei dışındaki Güneydoğu Asya ülkelerinin KYİ yatırımlarına aç olduğu da bir gerçek.</p>
<p class="p2"><b>Dörtlü güç Kuşak ve<br />
Yol’a alternatif sunar mı?</b></p>
<p class="p1">Dörtlü güç toparlanıp KYİ’nin alternatifini sunabilirse, Güneydoğu Asya ülkelerinin eli güçlenecek. Ama bu da, kısa erimde, Trump’ın başta olduğu bir Amerika’yla olanaksız. Dolayısıyla, Güneydoğu Asya ülkeleri için en kestirme çözüm, toptan Çin yandaşlığı ya da karşıtlığı yerine, projeleri zamana yayıp bir yandan da Japon yatırımcılara bir bakmak oluyor. Mahathir Muhammed tam da bunu yaptı.</p>
<p class="p1"><b>Sonuç</b></p>
<p class="p1">Bundan sonra bölgede gelişmeler ne yönde olur? KYİ, GAB’ı güçlendirir mi, tersine dağıtır mı? Bu soruyu yanıtlamak için elimizde yeterli veri şimdilik bulunmuyor. Biraz daha zaman geçmeli ki, ortaya çıkan bulgularla birtakım öngörülerde bulunabilelim. Belirleyici olan, Çin, Güneydoğu Asya ülkeleri ve dörtlünün planladıkları ve yapacakları olacak.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/guneydogu-asya-acisindan-cinin-kusak-ve-yol-inisiyatifi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vietnam Açısından Kuşak ve Yol İnisiyatifi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/vietnam-acisindan-kusak-ve-yol-inisiyatifi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/vietnam-acisindan-kusak-ve-yol-inisiyatifi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ulaş Başar Gezgin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 18:22:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Kuşak ve Yol]]></category>
		<category><![CDATA[Vietnam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12911</guid>

					<description><![CDATA[Vietnam, Çin’den tümüyle kopmak istemez. İki ülke, çok yakın ilişki içindeler. Ancak, yalnızca Çin’e de yaslanamaz. KYİ, Vietnam üstündeki Çin etkisini arttıracağı için, ülke, Ho Amca’nın zamanında başarılı olmuş olan, dengeleme ve risk azaltma türünden bir siyaset uyguluyor; bir tarafın yandaşı olmadan “kimden ne koparırım?” diye bakıyor. Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi (KYİ), Vietnam’da bir yandan olumlu, bir yandan da olumsuz karşılanıyor. Olumlu karşılanıyor çünkü KYİ projelerinin Vietnam’ın altyapı sorununu çözmenin iyi bir yolu olabileceği düşünülüyor. Vietnam’ın yabancı yatırımcı çekmesinin nedenlerinden biri, düşük işgücü maliyeti ise, diğeri, çevre ülkelere göre daha düzgün bir altyapıya sahip olması. Ancak, ülkenin ekonomik büyümeyle birlikte altyapı gereksinimleri iyice artacak. Örneğin, Vietnam hükümetinin resmi planlarına göre, büyüme için gerekli olan yol ve köprülerin yalnızca altıda biri halihazırda kullanımda. İkincisi, Vietnam’da elektriğe olan talep, ekonomik büyümeden daha hızlı bir biçimde artıyor. KYİ projeleri, çoğunlukla altyapıya yönelik. Yollar, köprüler, hızlı trenler ve enerji yatırımları öne çıkıyor. Bu açıdan, KYİ, Vietnam için olumlu karşılanıyor. Vietnam’daki KYİ Kuşkuculuğunun Nedeni Vietnam’ın KYİ’ye kuşkuyla yaklaşmasının nedeni ise, temel olarak, Güney Çin/Doğu Vietnam Denizi’ndeki kara suları anlaşmazlığı. Bu anlaşmazlığa karşın, KYİ’nin deniz yolları, bu bölgeden geçiyor. Bu da, Vietnamlıları, KYİ’nin yalnızca bir ekonomik proje değil, jeo-stratejik bir çalışma olduğu yönünde düşünmeye itiyor. İçe kapanık, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Vietnam, Çin’den tümüyle kopmak istemez. İki ülke, çok yakın ilişki içindeler. Ancak, yalnızca Çin’e de yaslanamaz. KYİ, Vietnam üstündeki Çin etkisini arttıracağı için, ülke, Ho Amca’nın zamanında başarılı olmuş olan, dengeleme ve risk azaltma türünden </strong><strong>bir siyaset uyguluyor; bir tarafın yandaşı olmadan </strong><strong>“kimden ne koparırım?” diye bakıyor.</strong></p>
<p class="p1"><span class="s1">Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi (KYİ), Vietnam’da bir yandan olumlu, bir yandan da olumsuz karşılanıyor. Olumlu karşılanıyor çünkü KYİ projelerinin Vietnam’ın altyapı sorununu çözmenin iyi bir yolu olabileceği düşünülüyor. Vietnam’ın yabancı yatırımcı çekmesinin nedenlerinden biri, düşük işgücü maliyeti ise, diğeri, çevre ülkelere göre daha düzgün bir altyapıya sahip olması. Ancak, ülkenin ekonomik büyümeyle birlikte altyapı gereksinimleri iyice artacak. Örneğin, Vietnam hükümetinin resmi planlarına göre, büyüme için gerekli olan yol ve köprülerin yalnızca altıda biri halihazırda kullanımda. İkincisi, Vietnam’da elektriğe olan talep, ekonomik büyümeden daha hızlı bir biçimde artıyor. KYİ projeleri, çoğunlukla altyapıya yönelik. Yollar, köprüler, hızlı trenler ve enerji yatırımları öne çıkıyor. Bu açıdan, KYİ, Vietnam için olumlu karşılanıyor.</span></p>
<p class="p2"><b>Vietnam’daki KYİ<br />
Kuşkuculuğunun Nedeni</b></p>
<p class="p1">Vietnam’ın KYİ’ye kuşkuyla yaklaşmasının nedeni ise, temel olarak, Güney Çin/Doğu Vietnam Denizi’ndeki kara suları anlaşmazlığı. Bu anlaşmazlığa karşın, KYİ’nin deniz yolları, bu bölgeden geçiyor. Bu da, Vietnamlıları, KYİ’nin yalnızca bir ekonomik proje değil, jeo-stratejik bir çalışma olduğu yönünde düşünmeye itiyor. İçe kapanık, dünya işlerinden el ayak çekmiş bir ABD, yükselen bir Çin’le birleştiğinde, ortaya Vietnam zararına bir sonuç çıkıyor: Çin, er ya da geç bu karasularına el koyacak ve bu durumun, büyük çaplı bir askeri çatışmaya yol açması beklentisi doğuyor. Çin’in de Vietnam’ın da kalkınma planlarında, bu tartışmalı suların getireceği enerji, ticaret ve denizcilik kazançlarının merkezi nitelikte olduğunu görüyoruz.</p>
<p class="p1"><b>Çin’in Başka Yol Arayışları</b></p>
<p class="p1"><span class="s1">Öte yandan, Çin’in bu kara suları sorununun kısa erimde çözülemeyeceğini artık kabullendiğini ileri sürebiliriz. Bunun kanıtı, bu bölgeden geçireceği deniz ticaret yolları yerine, Güneybatı Asya petrolüne doğrudan erişimini sağlayacak Çin Pakistan Ekonomik Koridoru’na (ÇPEK) ağırlık vermesinde. Güney Çin/Doğu Vietnam Denizi, Çin açısından sallantıda olmasaydı, belki böyle bir proje akla bile gelmeyecekti; üstelik, bölgedeki çatışmalar nedeniyle oldukça riskli bir proje. ÇPEK sayesinde, gerçekte, Vietnam, KYİ projelerine karşı daha az baskı altında kalmış oluyor. Güneydoğu Asya ve özel olarak Vietnam, KYİ projesinde birincil önemde değil. Bunu nereden anlıyoruz? En büyük yatırım harcamalarının Avrasya kara köprüsü gibi Batı Asya’ya yönelik projelere ayrılmış olmasından. Üstelik, Vietnam ve Çin, komşu ülkeler olarak, zaten ekonomik anlamda iyice içiçe geçmiş durumdalar. KYİ projelerinin Vietnam için olumlu getirileri, Laos ya da Orta Asya ülkeleri gibi denizsiz coğrafyaların elde edeceği getirilerin çok altında olacak. Vietnam’ın KYİ’deki görece önemsizliği, aslında onun elini güçlendiriyor ve Çin’in alternatiflerini düşünmek için ona zaman kazandırıyor.</span></p>
<p class="p1"><b>Ho Amca Tavrı</b></p>
<p class="p1">Obama’yla birlikte, Çin’e karşı Pasifik Aşırı Ortaklık gibi projeler rafa kalktı. Onun yerini, ‘Hint-Pasifik Stratejisi’ (HPS) adıyla, Çin’in yükselişinden en çok rahatsız olan 4 ülkenin (ABD, Avustralya, Japonya ve Çin) gevşek ortaklığı aldı. Ortada resmiyete dökülmüş bir durum yok, ama bu dörtlü, bölgede Çin’in toplu alternatifi olarak görülüyor. Vietnam, Çin’den tümüyle kopmak istemez. İki ülke, çok yakın ilişki içindeler. Ancak, yalnızca Çin’e de yaslanamaz. KYİ, Vietnam üstündeki Çin etkisini arttıracağı için, ülke, Ho Amca’nın zamanında başarılı olmuş olan, dengeleme ve risk azaltma türünden bir siyaset uyguluyor; bir tarafın yandaşı olmadan “kimden ne koparırım?” diye bakıyor. Soğuk Savaş döneminde, Sovyetlerle Çin birbirine girmişken, Ho Amca, üstün liderlik becerileri ve yurtseverliğiyle, iki güçten de destek alabiliyordu; “ya beni seç ya onu” diyenleri de dikkate almıyordu. Bu, dünya solunda, ‘Ho Amca Tavrı’ adı altında haklı olarak övülüyordu. Sol içi şiddet ve çatışmalar doruğa çıkmışken, solun değişik kesimleri Ho Amca’nın liderliğinde birleşiyordu. Bugün de Vietnam, benzer bir siyaset uyguluyor; uygulamak zorunda, çünkü süper güçler arası yeni bir askeri savaşı kendi topraklarında ya da yakınlarında bir daha yaşamak istemiyor. Vietnam Direnme Savaşı, bugünün Vietnam’ı için de büyük dersler taşıyor.</p>
<p class="p2"><b>Çin-Amerikan Ticaret<br />
Savaşının Kazananı</b></p>
<p class="p1">Vietnam’ın işi zor. ABD ile Çin çatışırsa, savaşın Vietnam-Çin tartışmalı kara sularında başlaması bekleniyor. Tersine, iki süper gücün barış içinde yaşaması, Çin’in tartışmalı kara sularındaki ilerlemelerine ABD’nin ses çıkarmaması anlamına geliyor. Obama, bir yandan Vietnam’a yönelik Amerikan silah ambargosunu kaldırırken, bir yandan da uyguladığı dış siyaset gereği, Çin’e karşı sertlikten kaçındı. Bu durumun Vietnam’ın zararına olduğu düşünülüyor. Ancak, Trump zamanında beklenmedik bir gelişme oldu ve ABD-Çin ticaret savaşı, Vietnam’a yaradı. Birçok Çin şirketi, ABD’nin ticaret kısıtlamalarıyla başa çıkmak için üretimlerini Vietnam’a taşıdı. Bu, KYİ’den bağımsız, fakat aynı zamanda onunla dolaylı olarak ilişkili bir gelişme oldu. Birçok Çin malı, artık Vietnam’da üretilip ABD’ye Vietnam ürünü olarak satılıyor. Vietnam, zaten Çinli ve genel olarak yabancı yatırımcı için çekici bir üretim alanıydı; fakat yine de, Çin’in stratejik sayılan çeşitli üretim etkinlikleri, anakara Çin’inden ayrılmıyordu. Bu, vesilesi oldu.</p>
<p class="p1"><b>Vietnam’ın Geleceği</b></p>
<p class="p1">KYİ’yle Vietnam’ın geleceği ne olur? KYİ, diyalektik bir açıdan bakarsak, yalnız Çinli değil genel olarak yabancı yatırımcıyı çok daha yüksek oranda Vietnam’a çekebilir. Neden? Birincisi, ülkenin altyapısı daha da gelişmiş olacak. İkincisi, Çin’in KYİ yatırımlarına karşı, HPS modeli de boş durmayacak. KYİ ile HPS, proje önerileri için Vietnam hükümetinin olurunu almak üzere, daha uygun koşullar sunmak durumunda olacak. Vietnam, başkent Hanoi’daki havaray projesini Çin’e, en büyük şehir olan Ho Çi Min Kenti’ndeki metro projesini ise Japonya’ya verdi. Dolayısıyla, ülkenin “ya şunu ya bunu seçmek durumundayım” gibi bir açmazı bulunmuyor; ancak birilerinin gelip altyapı sorunlarını çözmesi gerekiyor.</p>
<p class="p1"><b>Ya Yeşil Ya Gri Vietnam</b></p>
<p class="p1"><span class="s1">Belki bu, Vietnam için bir dönüm noktası olabilir: Tropikal ülke, hâlâ güneş enerjisi kullanımında çok geride. Çin ise, dünyada güneş paneli üretiminde bir numara. KYİ’nin daha fazla Çinli güneş enerjisi şirketini Vietnam’a çekmesi bekleniyor. Çin, alternatif enerjili taşıtlarda da bir numara. Öte yandan, birçok Çin şirketi, çevreye verdikleri zararlarla kötü bir üne sahip. Çeşitli Çin şehirlerinde hava kirliliğinden kaynaklı puslu hava ve bunun doğurduğu hastalıklar biliniyor. KYİ, Vietnam’a, Çin’den ikinci sınıf şirketleri de çekebilir, en çevre dostu olanları da… Bu, büyük ölçüde, iki ülke arasındaki pazarlığa bağlı. Kimi araştırmacılar, Vietnam ile Çin arasındaki KYİ görüşmelerinin somut bir sonuca bağlanmasındaki gecikmenin, kapalı kapılar ardında kalıp basına sızmayan birçok anlaşmazlığın belirtisi olduğunu ileri sürüyor. Oysa KYİ’ye olumlu bakan çeşitli ülkelerde, görüşmeler hızla somut adımlara dönüşmüştü.</span></p>
<p class="p1"><b>Tay Kanalı’na Dikkat</b></p>
<p class="p1">Dikkate almamız gereken bir gelişme de şu: Malakka Boğazı’nı devre dışı bırakacak bir kanal projesi var. Bu, Tayland’ın Pasifik kıyısıyla Hint Okyanusu kıyısını bağlayacak olan Kra Kanalı, diğer adıyla Tay Kanalı projesi. Bu proje gerçekleşirse, Vietnam’ın güney ucunun önemi artacak. Şimdiden oraya bir liman yapılmış durumda. Kanalın işler hale gelmesi durumunda, Vietnam’la Hindistan arasındaki denizsel mesafe kısalacak. Bu da, HPS ekseninde, daha yakın ilişkiler anlamına gelecek.</p>
<p class="p1"><b>Sonuç: Kıvraklık ve Zeka</b></p>
<p class="p1">Sonuç olarak, KYİ ile olsun ya da olmasın, Vietnam, daha fazla Çinli ve Çinli olmayan yabancı yatırımcının, çalışanın ve turistin olduğu bir coğrafya olacak. Bu koşulları ülke yararına çevirmek, Vietnam hükümeti için kıvraklık ve zeka gerektiren büyük bir iş olmaya devam edecek.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/vietnam-acisindan-kusak-ve-yol-inisiyatifi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yetmez Ama Evet</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yetmez-ama-evet/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yetmez-ama-evet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İyidiker]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 18:21:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12908</guid>

					<description><![CDATA[Güçlü ülkelerin melek olmadıklarını, fakir ülkeleri taammüden istikrarsızlaştırdıklarını, komşu fakir ülkeleri birbirine düşürdüklerini, fakir ülkeleri birbirine düşürmeseler bile bu ülkeler birbirinde düştüklerinde bu ülkeleri uzlaştırmaya güçleri yettiği halde bu insani çabayı göstermediklerini bilmiyor değiliz. Lakin fakir ülkelerdeki her kötülüğün altında da gelişmiş ülkelerin melanetliklerini aramak pek doğru değil. Başarısızlık için her zaman bazı bahaneler bulunabilir ama bazı başarısızlıkların pek de haklı bahanesi yoktur. Bazı başarısızlıkları görünce aklıma, ağır bir günah işleyen bir adamın gene her zamanki gibi bu ağır günahı işledikten sonra “Vay şeytan! &#8230; Gene beni yoldan çıkardın” diyerek Şeytan’a sövmesinden sonra Şeytan’ın da ona “Vay utanmaz. Ben de senin&#8230; Bu kadarına benim bile aklım ermezdi. Bu iş senin işin” diye karşılık verip küfrü iade etmesi geliverir. Hadi diyelim ki, Güney Kore’nin kalkınması, dininden bile vazgeçmesinin bedeli olarak, gelişmiş Batılı ülkelerin ona verdikleri o muazzam destek sayesinde oldu! Ya Japonya nasıl kalkındı? Yoksa “Bu küçücük ada gelişip güçlense ne yazar, bize gücü yetecek değil ya” diye düşünerek birileri Japonya’nın tekerine taş koymaktan imtina ettiler de, Japonya bu sebepten mi kalkınabildi? Bu düşünce teorik olarak tamamen reddedilemese bile pek de doğru gibi gözükmüyor. Hatta “Allah ABD’nin sevdiklerinden değil, dövdüklerinden etsin” diye bir düşünce bile var. Neymiş efendim, ABD bir ülkeyi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Güçlü ülkelerin melek olmadıklarını, fakir ülkeleri taammüden istikrarsızlaştırdıklarını, komşu fakir ülkeleri birbirine düşürdüklerini, fakir ülkeleri birbirine düşürmeseler bile bu ülkeler birbirinde düştüklerinde bu ülkeleri uzlaştırmaya güçleri yettiği halde bu insani çabayı göstermediklerini bilmiyor değiliz. Lakin fakir ülkelerdeki her kötülüğün altında da gelişmiş ülkelerin melanetliklerini aramak pek doğru değil.</strong></p>
<p class="p1">Başarısızlık için her zaman bazı bahaneler bulunabilir ama bazı başarısızlıkların pek de haklı bahanesi yoktur. Bazı başarısızlıkları görünce aklıma, ağır bir günah işleyen bir adamın gene her zamanki gibi bu ağır günahı işledikten sonra “Vay şeytan! &#8230; Gene beni yoldan çıkardın” diyerek Şeytan’a sövmesinden sonra Şeytan’ın da ona “Vay utanmaz. Ben de senin&#8230; Bu kadarına benim bile aklım ermezdi. Bu iş senin işin” diye karşılık verip küfrü iade etmesi geliverir.</p>
<p class="p1">Hadi diyelim ki, Güney Kore’nin kalkınması, dininden bile vazgeçmesinin bedeli olarak, gelişmiş Batılı ülkelerin ona verdikleri o muazzam destek sayesinde oldu! Ya Japonya nasıl kalkındı? Yoksa “Bu küçücük ada gelişip güçlense ne yazar, bize gücü yetecek değil ya” diye düşünerek birileri Japonya’nın tekerine taş koymaktan imtina ettiler de, Japonya bu sebepten mi kalkınabildi? Bu düşünce teorik olarak tamamen reddedilemese bile pek de doğru gibi gözükmüyor. Hatta “Allah ABD’nin sevdiklerinden değil, dövdüklerinden etsin” diye bir düşünce bile var. Neymiş efendim, ABD bir ülkeyi döverse sonra da pişman olurmuş da, “Haksızlık ettik be! Şu ülkeye biraz yardım yapalım da haksızlığımızı telafi edelim” dermiş güya ve bu ülke de böylece kalkınırmış! En büyük darbeyi Japonya yemiş, en büyük mükafatı da Japonya kapmış! Hatta Almanya’nın İngiltere ve Fransa’dan daha önde oluşunun sebebi de ABD dayağı yemesiymiş! Güçlü ülkelerin melek olmadıklarını, fakir ülkeleri taammüden istikrarsızlaştırdıklarını, komşu fakir ülkeleri birbirine düşürdüklerini, fakir ülkeleri birbirine düşürmeseler bile bu ülkeler birbirinde düştüklerinde bu ülkeleri uzlaştırmaya güçleri yettiği halde bu insani çabayı göstermediklerini (1996’da Ruanda’da olduğu gibi) ve daha nice Şeytani işleklerini bilmiyor değiliz. Lakin fakir ülkelerdeki her kötülüğün altında da gelişmiş ülkelerin melanetliklerini aramak pek doğru değil.</p>
<p class="p1">Bir tarihte bir üniversitedeki arkadaşımı ziyarete gittiğimde her bir soyaddan insanın isimlerini hocaların kapılarında sadece bir değil, ikişer, bazen de üçer tane görmüştüm. Böyle bir durum istisnai olarak olabilirdi ama durum öyle pek de istisna değildi. Belli ki bir yere hoca olarak girenler çocuklarını, olmadığı yeğenlerini de aynı okula hoca olarak sokuyorlardı. Böyle durumlara büyükçe devlet kurumlarında da çok sık rastlanır.</p>
<p class="p1">ÖSYM Başkanı Ünal Yarımağan zamanında 2010 yılında soru çalınıp da gözler bu kuruma odaklanınca bu kurumda çalışanların ekseriyetinin birbiriyle akrabalık ilişkisi içinde olduğu net bir şekilde görülmüştü. Böyle şeyleri de bize yabancılar zorlamadılar herhalde. Üç kardeş arasındaki üç dönüm tarla davasının 30 sene sürdüğünü hepimiz bilirdik ama rahmetli Abdürrahim Karakoç o meşhur şiirinde “Bu dava dedemden kaldı hakim beğ” deyince hepimizin hafızasına kazındı ve dilimizde pelesenk oldu. Neden acaba üç dönüm tarlanın üç kardeş arasındaki davası bir türlü bitmiyordu?</p>
<p class="p1">Köylüler mahkemeye gitme bahanesiyle ara sıra şehre uğramaktan birazcık hoşlanmıyor değillerdi ama mahkeme masraflarına katlanmaktan rahatsız oldukları gibi ellerindeki bir karış toprağı kaybetmekten korkmuyor da değillerdi. Ayrıca akrabalarla kavgalı-nizalı olmak hiç keyif verici bir şey değildi. Davaların bu şekilde bir türlü bitmemesi sebebiyle vatandaşın musdarip olması kaçınılmazdı ve bu meselelere çözüm bulmuyor diye vatandaşların hükümeti suçlaması seçilmiş hükümetleri memnun etmiş olamazdı. Peki, hem vatandaş hem de seçilmiş hükümetler çözüm istiyorlardı da neden çözülmüyordu bu meseleler? İnsanın aklına “Acaba hukuk adamları acze düştüklerinden mi çözemiyorlardı bu davaları?” diye geliyor ama pek de böyle değildi. Bazı ehliyetli ve iyi niyetli hakimlerin bu türden davaları tüm tarafları tatmin ederek çözdükleri görülüyordu ara sıra. Besbelli ki bu davaların süre gitmesinden hukuk camiasının bir bütün olarak menfaati vardı ve hukuk camiası “Yürütme yasamaya karışmasın” diyerek kuvvetler ayrılığı ilkesini suiistimal etmek suretiyle hükümetleri bu işlere müdahaleden uzak tutuyorlardı. Hoş, hükümetler de bir fırsatını bulup bu işlere müdahale ettiklerinde daha iyi şeyler oluyor da değildi. Yargı kurumunun halkın taleplerini hiç dikkate almadan başına buyruk hareket etmesi elbette demokratik mekanizmanın iyi işlememesindendi ve demokratik mekanizmanın iyi işlememesinde de dışarıdan müdahalelerin rolü vardı ama adalet mekanizmasının fakir ülkelerde böyle kötü işlemesinin asli faili de güçlü ülkelerin müdahalesi değildi.</p>
<p class="p1"><span class="s1">Bir şeyin (mal-mülk, makam-mevkii) emek ile, liyakatle ve ehliyetle elde edildiği görülürse herkes bu değerli şeyleri elde etmek için alın teri döker, dizini kırıp göz nuru ile ehliyet ve liyakatini geliştirmeye çalışır ama bu böyle değil de, bu değerli şeyleri elde etmek için alın terinden ve göz nurundan ziyade birilerini aracı etmek gerekiyorsa insanlar gayretini birilerini bulmaya teksif eder. Bu değerli şeyleri elde etmekte alın teri ve göz nurunun tamamen ihmal edilmesi mümkün değildir, mutlaka bazı başarı kriterleri aranacaktır. Başarı kriterleri söz konusu olunca da diploma ve sertifikaları esas almak kaçınılmazdır. Bu defa da insanlar diploma ve sertifika elde etmek için olmadık kapıları zorlayacaklar ve piyasa kalitesiz diploma ve sertifika veren kurumlarla dolacaktır. Eh işte, ülkemizde üniversite sayısının 206’ya ulaşması tam da budur. Lakin tıp ve dişçilik gibi bazı mesleklerin belirli bir standardın altına düşmesi tehlikeli olacağı için bu mesleklerin okullarının kalitesi bir şekilde korunur. Ayrıca bazı nam yapmış üniversiteler, icabında dış ülkelerin de yardımıyla, müdahalelere direnirler ve kalitelerini koruyabilirler, ODTÜ, BOĞAZİÇİ ve BİLKENT’te olduğu gibi.</span></p>
<p class="p1">Bu makalenin konusu ekonomi olması lazımdı ama henüz doğrudan ekonomi ile ilgili konulara dokunulmadı. Neden acaba? Başarılı bir ekonomi idaresi denince akla; enflasyonu kontrol etmek ve bunun için de para arzına ince ayar vermek, yatırım ve ihracat teşviklerini iyi belirlemek ve uygulamak, altyapı yatırımlarını isabetli ve yeterli yapmak, yabancı sermaye girişini başı boş bırakmamak, vergi politikasını isabetli belirlemek, ithalat ve ihracata konulacak vergi ve kısıtlamaları akıllıca yapmak gibi şeyler gelir ama adalet, ehliyet ve istikrar olmadan bunların hiç birisi doğru-düzgün uygulanamaz. Peki, “Biz hiç bir şeyi düzgün yürütemiyoruz; adalet hak getire&#8230; tayin ve terfilerde ehliyet ve liyakat kimsenin umurunda değil&#8230; hakim ve savcılar artık talimatla iş yapıyorlar&#8230; iş yaptırmak için ya rüşvet vereceksin ya da adamını bulacaksın&#8230;” gibi şikayetler ne kadar doğru-ne kadar yanlış, biz bu illetlerden kurtulma yolunda hiç olumlu adımlar atmıyor muyuz? Bu ülkede adalet mekanizması külliyen felç olsa herkes birbirinin gırtlağına sarılır, herkes diğerlerinin malına ve ırzına uzanmaya kalkar ve kimse de doğru-düzgün taş üstüne de taş koyamaz. Elhamdülillah durum bu derecede kötü olmadığı gibi mala, cana ve ırza karşı işlenen suçlar bakımından da dünya ülkeleri arasında öyle çok kötü bir durumda da değiliz. Malına, canına, ırzına aile dışından birinden zarar gelme endişesiyle yaşayan arlı-namuslu insanların sayısı çok da fazla değil bu ülkede elhamdülillah. Lakin eşinden, çocuğundan, kardeşinden, babasından, yani ailesinden birinden zarar geleceği endişesiyle yaşayanların sayısı pek de az değil bu ülkede maalesef. Sahip olduğu mülkü birinin gasp edeceği endişesini taşıyanların sayısı bakımından da kötü durumda olmadığımız kesin.</p>
<p class="p1">Ehliyet ve liyakate hiç dikkat edilmese önemli kurumlardaki bazı önemli görevleri işgal edenlerin en sıradan okulları zar-zor bitirmiş olmaları gerekir, değil mi? Hayır, pek de öyle değil. Önemli görevlerdeki insanların kahir ekseriyeti kaliteli okullardan mezun iyi derecelerle okullarını bitirmiş insanlar. Böyle olmasa herkes neden en iyi okullara girmek için kendini paralasın? Bu durumun böyle olması kayırmacılığın olmadığı anlamına gelmez tabii ki de. Elbette iyinin de iyisi var. Önemli görevlerdeki insanların kahir ekseriyetinin kaliteli okullardan ve iyi derecelerle okullarını bitirmiş insanlar olmaları kayırmacılığın hiç olmadığı anlamına gelmez ama tayin ve terfilerde azami derecede olmasa bile yabana atılmayacak derecede dikkatli davranıldığı anlamına gelir.</p>
<p class="p1">Ehliyet ve liyakate dikkat hususunda belli bir derecede hassasiyet gösterilse bile bu dikkat azami derecede değilse bu yetersiz hassasiyetin ülkeye büyük bir maliyeti olacaktır elbette. Tayin ve terfilerde liyakat ve ehliyete azami derecede dikkat etmeyenler, imtihan komisyonlarında görev aldıklarında oradan-buradan verilmiş isimleri ceplerine koyup eşitliğe riayet etmeyerek iltimas yapanlar, böyle yapacaklarını bilerek ve böyle yapmalarını isteyerek imtihan komisyonlarını oluşturanlar bilmeliler ki en büyük günahlardan ve en büyük ahlaksızlıklardan birini irtikap ediyorlar. Bu ülkede iş arayan hemen herkes kendisine torpil olacak birini arıyorsa ve çekinmeden “falan kişi falan yerde imtihana girecek, tanıdığın biri yok mu?” diye sorabiliyorsa o ülkede en büyük ahlaksızlıklardan biri meşrulaşmış demektir. Bir ülke için bundan daha tehlikeli bir şey pek yoktur. Şimdi de soruyorum, hangimiz kendimiz veya bir yakınımız işe girmeye çalışırken iltimas geçecek (eşitliği bozacak) birini aramadık? Bir defasında yüksek seviyede birçok insanın bir arada bulunduğu bir hemşeri toplantısında herkes ne kadar iyi hemşeri kolladığıyla övünüyordu. Ben “Yahu ne yapıyorsunuz, çok kötü bir şeyle övünme yarışına girdiniz ha!” deyince bir süre ortalık buz kesti. Bu ülkede böyle şeylerle övünmek şöyle dursun, bir gün gelir de böyle şeyleri yapmaya yeltenmek çok büyük bir ayıp haline gelirse işte o zaman bu ülke bir başka hızla yol almaya başlar.</p>
<p class="p1">Türkiye, tasarruf seviyesinin düşüklüğü gibi büyük bir bela ile karşı karşıya. Neden acaba? Paranızı harcarsanız gönenirsiniz ama yatırıma koyarsanız birileri bazen suç işleyerek, bazen de suç işlemeksizin malınıza ve paranıza zarar verebilir. Bu da, bu ülkede suçun iyi tanımlanamadığı, suç işleyenin tespit edilemediği ve cezaların hafifliği sebebiyle birilerinin suç işlemeyi göze aldığı anlamına gelir. Bir ülkede suçun tanımı iyi yapılamıyorsa, suç işleyen tespit edilemiyorsa ve cezaların hafifliği sebebiyle birileri suç işlemeyi göze alabiliyorsa insanlar yatırımlarını en verimli alanlara değil de, en güvenli alanlara yaparlar. Bu da yatırımların nemasını düşürür ve insanlardaki yatırım yapma eğilimini zayıflatır. İşte Türkiye’de tasarruf oranının düşüklüğünün asli sebebi budur. Bu tasarruf seviyesiyle dışarıdan kaynak temin etmeksizin tatminkar bir kalkınma hızına ulaşmamız da hayaldir.</p>
<p class="p1">17 yıldır ülkemizi idare edenler güvenli yatırım ortamı oluşturmada ülkemizi arzu edilen seviyeye ulaştırabildiler mi? Hayır. Elbette belirli bir seviyede güvenli bir yatırım ortamı var ama bu seviye arzu ettiğimiz seviye değil. Ne yapalım bu durumda? “Bu adamlar yeterli notu tutturamadılar, gönderelim o halde” diyelim, öyle mi? Hayır, yeterli hale getiremediler ama epeyce de iyileşme yaptılar. Yani, yetmez ama evet. Ve orta yerde daha iyisi görünmediği için de mevcutlarla yola devam.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yetmez-ama-evet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
