<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Genel &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/kategori/genel/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 27 Aug 2026 09:09:27 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Genel &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İdare Etmek Yönetmek Değildir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/idare-etmek-yonetmek-degildir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/idare-etmek-yonetmek-degildir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Korkut Daban]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Aug 2026 14:06:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[Yönetim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20253</guid>

					<description><![CDATA[Başta Siyaset Bilimi olmak üzere hayatın birçok aşamasında özellikle Yönetim Bilimi alanında farklı tecrübeler ve yaşanmış hikayelerle karşı karşıya geliyoruz. Toplumu oluşturan en küçük yapı olan Aile her konuda olduğu gibi bu hususta yine başlangıç, daha doğrusu çıkış noktası olmaktadır. Bu nedenledir ki insan için Yönetim Becerisi Aile Reisliği ile başlar! Bir Evi Yönetmekte güçlük çeken bir insanın Hayatın farklı boyutlarında dolayısıyla Yönetim Süreçlerinde başarılı olması biraz hayalcilik olur. Keza İdare etmek Yönetmek demek değildir! Yani hayatın olağan akışına kendisini ve sorumluluk duyduğu mecraları teslim eden kimseler, en iyi ihtimalle İdareci olurlar! Yönetici vasfına sahip kimseler, aynı şekilde, Liderlik Ruhuna sahip modellerdir. İşte Yönetici ile İdareci arasında ki fark bu noktada ortaya çıkmaktadır. İdareci isminden de anlaşılacağı üzere, görev almış olduğu sorumluluk alanı ile ilgili en ufak bir inisiyatif ve risk almayan insan modelidir. Bu yüzdendir ki Resmi ve Özel İşletmeler için İdareci bulmak çok kolay iken Yönetici bulmaları nispeten daha zor olmuştur. Oturduğu koltukta Görev Tanımları dışına çıkmayacak veya kendisine gelecek olan talimatı uygulamaktan başka bir fark ortaya koymayan kişilerin toplumuna herhangi bir fayda sağlaması mümkün olmamaktadır. Yönetici ile İdareci arasında ki başka bir nüans şudur! Yönetici olmak istiyorsanız yönetecek İnsanlar yetiştirmeniz gerekirken, İdareci olmak isteyenlerin ise herhangi bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Başta Siyaset Bilimi olmak üzere hayatın birçok aşamasında özellikle Yönetim Bilimi alanında farklı tecrübeler ve yaşanmış hikayelerle karşı karşıya geliyoruz.</p>
<p>Toplumu oluşturan en küçük yapı olan Aile her konuda olduğu gibi bu hususta yine başlangıç, daha doğrusu çıkış noktası olmaktadır.</p>
<p><strong>Bu nedenledir ki insan için Yönetim Becerisi Aile Reisliği ile başlar!</strong></p>
<p>Bir Evi Yönetmekte güçlük çeken bir insanın Hayatın farklı boyutlarında dolayısıyla Yönetim Süreçlerinde başarılı olması biraz hayalcilik olur.</p>
<p><strong>Keza İdare etmek Yönetmek demek değildir!</strong></p>
<p>Yani hayatın olağan akışına kendisini ve sorumluluk duyduğu mecraları teslim eden kimseler, en iyi ihtimalle İdareci olurlar!</p>
<p><strong>Yönetici vasfına sahip kimseler, aynı şekilde, Liderlik Ruhuna sahip modellerdir. İşte Yönetici ile İdareci arasında ki fark bu noktada ortaya çıkmaktadır.</strong></p>
<p>İdareci isminden de anlaşılacağı üzere, görev almış olduğu sorumluluk alanı ile ilgili en ufak bir inisiyatif ve risk almayan insan modelidir.</p>
<p><strong>Bu yüzdendir ki Resmi ve Özel İşletmeler için İdareci bulmak çok kolay iken Yönetici bulmaları nispeten daha zor olmuştur.</strong></p>
<p>Oturduğu koltukta Görev Tanımları dışına çıkmayacak veya kendisine gelecek olan talimatı uygulamaktan başka bir fark ortaya koymayan kişilerin toplumuna herhangi bir fayda sağlaması mümkün olmamaktadır.</p>
<p><strong>Yönetici ile İdareci arasında ki başka bir nüans şudur! Yönetici olmak istiyorsanız yönetecek İnsanlar yetiştirmeniz gerekirken, İdareci olmak isteyenlerin ise herhangi bir şekilde personel yetiştirme ihtiyacı doğmamaktadır!</strong></p>
<p>Bu yüzdendir ki başta Siyasi Partiler ve Bürokrasi olmak üzere Yönetim Süreçlerinde başarılı figürlerin çoğunun kendi hür ve özgür iradesi ile kararlar aldığını gözlemleriz.</p>
<p>Buradan hareket ile deyim yerindeyse, her Yöneticinin kendi karakteristik yapısına mahsus bir “Yoğurt Yeme Tarzına” sahiptirler.</p>
<p>Özellikle resmi ve kamu kurumlarında çoğu zaman İdareci Profilinde insanlar Yönetim Makamlarına tercih edilmek suretiyle Atanmış olurlar!</p>
<p>Buna mukabil sorumluluk gerektiren Siyasi Parti Teşkilatları ve benzeri kurumsal yapılarda Motivasyon sağlayacak ve çalışacağı takımı oluşturma yetkisine sahip figürlerin Yönetici Özelliğine sahip olmaları gereklidir.</p>
<p><strong>Bu yüzdendir ki herhangi bir Kurumda görev alan Yönetim Kadrosu hakkında konuşurken “Bu Adam Sadece İşi İdare ediyor” derler!</strong></p>
<p>O nedenledir ki Kurumlarda, işleri idare edecek değil Kurumları Koordine edecek ve yönetecek yetkinliklere sahip Yöneticiler tercih edilmektedir.</p>
<p>Bugün Türkiye’de başarılı olmuş Kamu ve Özel Kurum İşletmelerinin Yönetici kadrosuna baktığınızda, Yönetim ve Koordinasyon becerisi yüksek Yönetici Profilleri ile karşılaşırsınız!</p>
<p>Bu yüzdendir ki tek hedefi koltuğa oturup “Durumu İdare Etmeyi” vazife edinen Yöneticilerin yer aldığı Kurum ve Müesseselerin her geçen gün kan kaybettiğine tanık olmaktayız.</p>
<p><strong>Kimse üzerine alınmasın alınmak isteyene de herhangi bir sözümüz olmayacaktır!</strong></p>
<p>Bugün Türkiye’de gerek Siyasette gerekse Bürokraside Makam sahiplerinin ciddi anlamda başarısızlıklar yaşamasının en canlı örnekleridir diyebiliriz!</p>
<p>Bir Siyasi Partinin Şehir bazında bir tane dahi Belediye Kazanamamış olması bunu ispatlar!</p>
<p><strong>Bir Sendika Başkanının sadece mevcut pozisyonunu koruması ve aktif üyelerinin haklarını gereğince savunamaması yine net bilgi olarak karşımıza çıkar!</strong></p>
<p>Günümüzde bu hususta asıl tartışılması gereken verimlilik ve performans iken, aksine, salt Üye Sayıları ve İstatistiksel bir takım istatsstistiki veriler üzerinden yapılan analizler müesseselerin başarısızlıklarını sadece “Halının Altına Süpürmelerine” neden olmaktadır.</p>
<p>Ez cümle yanlış tercih edilmiş Yöneticilerden kaynaklı başarısızlık hikayeleri yine onlara referans olan kişiler tarafından kapatılmaya çalışılmaktadır!</p>
<p><strong>Günün sonunda kaybeden ise bu kamuya mal olmuş müesseselere gönül veren Samimi Dava Neferleri olmaktadır.</strong></p>
<p>Kendisini temsil etmekte yetersiz bu insanları çoğu zaman savunmak zorunda kalmak gibi zorlu sınavlarla karşı karşıya kalmaktadırlar!</p>
<p><strong>Bu durum, Yağmur ve Tarla Sahibi İlişkisi misali vicdanlara ciddi zarar vermekte çoğu zaman ise açılan yaralar dikiş tutmaz bir hale gelmektedir.</strong></p>
<p>Bu nedenle diyoruz ki her İdareci Yönetici olamayacağı gibi, İdare edenlerin gölgesinde kalanların gelişimi de mümkün olmamaktadır! Kötü Yönetici sadece kendine değil aynı zamanda yanında çalışanlar için de zararlı olmaktadır.</p>
<p><strong>Bu noktada, Yazımızın başlığı zihinlerde muhakkak anlam ve karşılık bulacaktır!</strong></p>
<p>O yüzden diyoruz ki, “İdare etmek Yönetmek değildir!”</p>
<p><strong>Selam Ve Dua İle…  </strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/idare-etmek-yonetmek-degildir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Laiklik Bir Hayat Tarzı Mıdır?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/laiklik-bir-hayat-tarzi-midir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/laiklik-bir-hayat-tarzi-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 29 Mar 2025 18:03:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[laiklik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19284</guid>

					<description><![CDATA[Laiklik sınırları çizilmiş belli bir hayat tarzının zorunlu tercihi midir, yoksa insanlara istedikleri inanç ve hayat tarzını seçme hakkı tanıyan bir siyasî ve idarî düzenleme mi? Seksenli yılların ortalarından itibaren gündeme düşüp Türk toplumunu çeyrek yüzyıl meşgul eden laiklik bağlamındaki tesettür, kamusal alan, irticâ tartışmaları çoğu zaman bu soru sorulmadan yapılmıştır. Daha doğrusu cevap, soru sorulmadan peşinen verilmiş ve laiklik onu savunanlarca batılı hayat tarzı ve modernizmin mütemmimi gibi algılanıp yansıtılmıştır. Avrupa tarihinde devlet, toplum ve din üçgenindeki çatışmayı bitirip uzlaşma sağlamak adına ortaya atılan laiklik, ülkemizde ise aynı üçgen üzerinde yaşanan çatışmanın fitilini ateşlemiştir. Kavram batıda taraflar arasında sağlanan konsensüsün ifadesi olarak sorun çözen bir mahiyete sahipken bizde taraflar arasındaki çatışmanın çıkış noktası hâline gelerek sorun üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bu tarihî paradoksun ortaya çıkmasındaki en önemli etkense bizdeki laiklik uygulamasının batı tipi laiklikten, özellikle de Anglosakson ülkelerindekinden çok farklı olması ve tarafsız olacağı yerde, belli bir hayat tarzını idealize ve icbar etme esası üzerine oturmasıdır. Tarafsızlığı temsil edecekken belli bir tarafın isim ve sembolü hâline dönüşmesidir. Hâlbuki kavram olarak laiklik hiçbir hayat tarzına ve dünya görüşüne vurgu yapmaz, onu kutsamaz veya ona az da olsa diğer inanç ve yaşam alanlarına göre bir öncelik veya üstünlük tanımaz. Devleti temsil &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Laiklik sınırları çizilmiş belli bir hayat tarzının zorunlu tercihi midir, yoksa insanlara istedikleri inanç ve hayat tarzını seçme hakkı tanıyan bir siyasî ve idarî düzenleme mi?</p>
<p>Seksenli yılların ortalarından itibaren gündeme düşüp Türk toplumunu çeyrek yüzyıl meşgul eden laiklik bağlamındaki tesettür, kamusal alan, irticâ tartışmaları çoğu zaman bu soru sorulmadan yapılmıştır. Daha doğrusu cevap, soru sorulmadan peşinen verilmiş ve laiklik onu savunanlarca batılı hayat tarzı ve modernizmin mütemmimi gibi algılanıp yansıtılmıştır. Avrupa tarihinde devlet, toplum ve din üçgenindeki çatışmayı bitirip uzlaşma sağlamak adına ortaya atılan laiklik, ülkemizde ise aynı üçgen üzerinde yaşanan çatışmanın fitilini ateşlemiştir. Kavram batıda taraflar arasında sağlanan konsensüsün ifadesi olarak sorun çözen bir mahiyete sahipken bizde taraflar arasındaki çatışmanın çıkış noktası hâline gelerek sorun üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bu tarihî paradoksun ortaya çıkmasındaki en önemli etkense bizdeki laiklik uygulamasının batı tipi laiklikten, özellikle de Anglosakson ülkelerindekinden çok farklı olması ve tarafsız olacağı yerde, belli bir hayat tarzını idealize ve icbar etme esası üzerine oturmasıdır. Tarafsızlığı temsil edecekken belli bir tarafın isim ve sembolü hâline dönüşmesidir.</p>
<p>Hâlbuki kavram olarak laiklik hiçbir hayat tarzına ve dünya görüşüne vurgu yapmaz, onu kutsamaz veya ona az da olsa diğer inanç ve yaşam alanlarına göre bir öncelik veya üstünlük tanımaz. Devleti temsil eden cumhurbaşkanının nasıl bütün siyasî partilere eşit mesafede durması gerekirse, laikliği benimseyen bir devletin de toplumdaki bütün din ve inançlara karşı aynı tutumu benimsemesi gerekir. Bu bağlamda lâiklik bir İslâm ülkesinde bile uygulanıyor olsa, İslâmiyet’e, Hıristiyanlık, Yahudilik ve diğer dinlerden daha yakın duramaz. Doksanlı yıllarda bir siyasî partinin sürekli olarak tekrarladığı “inançlara saygılı laiklik” söylemi de teorik açıdan yanlış bir zemine oturmaktadır. Söylemde zımnî bir eleştiri olup süregelen uygulamaların inançlara saygısız bir zeminde seyrettiği vurgusuna sahiptir. Bu noktadan hareketle o siyasî parti farkında bile olmadan “inançlara saygılı laiklik” söylemini benimsemiştir. Laiklik herhangi bir din, inanç ve onun belirleyeceği hayat tarzına karşı saygısız olamayacağı gibi, tarafsızlığı icabı saygılı da olamaz. O, bütün inançlara ve onların tabiî bir tezahürü olan hayat tarzlarına karşı bir tür nötr olma durumunu yani tarafsız olma hâlini ifade eder. Türkiye’de ise yıllar boyunca batılı hayat tarzı hep laiklikle birlikte anılarak kavram alenen belli bir tarafın simgesi olarak lanse edilmiştir.</p>
<p>Hattâ bu çerçevede Tanzimat alafrangalığını benimsemiş endişeli modernlerin oluşturduğu sosyal kategori tanımlanırken “laik kesim” tabiri kullanılmıştır. Yine bu tabir de laikliğin teorik çerçevesine aykırı düşen bir mantığın uzantısıdır. Bütün inanç alanlarıyla toplum kesimlerinin dışında ve hepsine aynı mesafede durması gereken laiklik zamanla bir kesimin tanımlayıcı ifadesi hâline dönüşmüştür. Bu, zaman içinde o sosyal kategoriye mensup olan insanlara hariçten verilen bir isim olmaktan çıkmış, bizzat bu kitlenin de kendisini tanımlarken kullandığı bir kimliğe dönüşmüştür. Çoğunluğu alafranga hayat tarzını benimsemiş bu topluluk bugün artık laik olmayı(!) kendi kimliklerinin ayrılmaz bir parçası olarak görmektedir.</p>
<p>Adama dünya görüşünü, temel fikriyatını sorduğunuzda: “Ben laikim.” cevabını verir. Âdeta “Ben muhafazakârım.”, “Ben liberalim.”, “Ben sosyal demokratım.” dercesine kullanır bu kavramı. Muhafazakârlığın, liberalizmin, sosyal demokrasinin, hattâ ülkücülük ve İslâmcılığın benzeri gibi görür onu. Bu kavramlar laikliğe nispetle çok daha geniş bir fikir yelpazesine sahiptirler. Laikliğin muhtevası ise zikredilen kavramlar ölçüsünde geniş değildir. Şümûllü bir dünya görüşü oluşturmaya yetecek bir vüs’ate ve kuşatıcılığa sahip bulunmamaktadır. Ancak belli konularda bir bakış açısı sunabilir insana. Kavram hayatın geneline hitap eden bir derinlik ve her şeyin kendisine ircâ edilmesini mümkün kılacak kadar geniş bir mânâ kesâfetine sahip olmadığı hâlde, mensubu olduğumuz toplumda zamanla bir dünya görüşünün ve hayat üslûbunun simgesi olarak yerleşmiştir.</p>
<p>Laikliğin ve sekülerizmin doğup geliştiği yer olan Katolik ve Anglosakson dünyada insanlar kendilerini “Ben laikim.” şeklinde tanımlamazlar. Bu dünyada laik kesim adını alan bir sosyal kimlik de yoktur zaten. İnsanlar ya Hristiyan’dır ya da ateist. Nüfus cüzdanlarında din hanesi bile yer almaz. Yani mensubiyetlerini açıklamak zorunda da değildirler. Ama kimse kendisini laik olarak da tarif etmez. Laiklik olması gerektiği gibi en büyük tüzel kişilik olan devlete ait bir niteliktir. Batı’da laik olan devlettir. Fert ya da toplum değil. İnsanlar laik değildir ama laikliğin kendilerine sağlamış olduğu hürriyetin teminatı altında yaşarlar.</p>
<p>Laiklik en büyük tüzel kişilik olan devlete ait bir nitelikken ülkemizde zamanla şahısların kendilerini tanımlarken kullandığı garip bir özellik kazanmıştır. “Ben Müslümanım ama laikim.” gibisinden gülünç sözler içerisinde ciddî bir tenakuzu barındırmaktadır. Bu sözü sarf eden kişi, hem ben İslâm dininin müntesibiyim demekte hem de bütün din ve inançlara karşı eşit mesafede olduğunu söylemektedir. Gerçekte ise “Ben Müslümanım ama laikim.” sözünün altında batılı hayat tarzı ile İslâm inancını uzlaştırma gayreti vardır. İslâm toplumunda bir kişinin laik, daha doğrusu batılı hayat tarzını yaşayabileceği ama aynı zamanda İslâm inancına da sadık kalabileceği anlatılmak istenmektedir. Yani tek bir hayatın içinde iki farklı anlayışın birbiriyle çelişmeyen uyumlu bir terkibe kavuşturulabileceği mesajı verilmektedir.</p>
<p>Yıllardan beri ülkemizde İslâmla laiklik mefhumlarının birbirine zıt mânâlar taşımadığı, o itibarla da pekâlâ bağdaşabileceklerinin propagandası yapıldı. Hâlbuki birisi bütün inançlara karşı tarafsız olmayı, diğeri ise bir inancın müntesibi olup onun gereğine göre yaşamayı vâzetmekteydi. Yani hem tarafsız olmak hem de belli bir tarafta olmak. Bu mümkün müydü? Elbette bununla laiklikle toplumun dini olan İslâmiyet’i bağdaştırmak hedeflenmiyordu. Laiklik maskesi altında takdim edilen batılı hayat tarzıydı. Maksat İslâmî referanslar ile batılı hayat tarzını uzlaştırmaktı. Laiklik, batılı değerleri kitleye kanunî yoldan kabul ettirmenin vasıtası olarak hayatımıza girmiştir. Yeni bir yaşam tarzının benimsetilmesi aşamasında laiklik motor vazifesi görecek ve çizginin dışına çıkan unsurlar bir anayasa umdesi olan laiklik cetveliyle hizâya çekilecekti.</p>
<p>1937 senesinde anayasaya giren laiklik modernleşmenin yönlendirici ve icbar edici gücü olarak kullanılmıştır dâima. Altyapı reformlarını gerçekleştirmeden üstyapı reformlarına girişen otokratik Türk modernleşmesi görüntü olarak alafranga bir toplum oluşturma hedefine doğru koşarken laikliği yardımcı bir partner olarak seçmiştir kendisine. Kavramı anayasanın teminatı altına almış ve onun üzerinden toplumu dönüştürmeye çalışmıştır. Bir sosyal mühendislik projesi olan Türk modernleşmesine laiklik motoruyla hız verilmek istenmiş fakat cebrî uygulamalar her zaman toplumun direnciyle karşılaşmıştır. Bu durum özellikle yükseköğretimdeki kılık kıyafet zorunluluğu mes’elesinde yıllar boyu devam ederek doruk noktasına erişmiştir. Başörtüsü mes’elesinde kanun gücüyle dayatılan laiklik çok ciddî bir içtimâî kaosa yol açmış, çeyrek asrı deviren mücadelenin ardından kaybeden hayat tarzı icbarı, kazanansa cebir karşısında direnen toplumun reaksiyonu olmuştur.</p>
<p>Laiklik ne alafranga olmayı gerektiriyordu ne de daha farklı bir hayat tarzına angaje olmayı. O bütün inançlar ve hayat tarzlarına karşı gösterilmesi gereken tarafsızlığın sembolüydü. Batıda laiklik devleti ve toplumu din kurumunun yani kilisenin tahakkümünden kurtarmak adına ortaya çıkmıştı. Bizde ise laiklik devlet eliyle toplumun inanç ve inançtan kaynaklanan özgürlük alanını daraltmanın kanunî gerekçesi hâline dönüştü. Türk tipi lâikliğin misyonu, İslâm dinini din ve vicdan özgürlüğü adı altında vicdanlara kilitlemek, camiler ve belli toplum alanları dışında, İslâmî renkleri devlet ve toplum hayatından sürgün etmekti. Buna rağmen bu çabalar tam aksi bir netice vermiş, bugün kılık kıyafet özgürlüğü üniversite çatısından taşarak bütün devlet kurumlarını kapsayan bir hürriyet alanına kavuşmuştur.</p>
<p>Artık Türkiye’de laiklik üzerinden sürdürülmekte olan kavga da sona ermek üzeredir. Fakat laiklik siyasî etkinliği gittikçe zayıflayan belli bir toplum kesiminin etiketi olarak yaşamaya bundan sonra da devam edecektir. Bundan böyle Türkiye’de laikliği bir sosyal kimlik olarak algılayan ve adları “laikler” olan yeni bir kitle mevcuttur. Ülkemizde bundan sonra laiklik, devlete ait bir nitelik olarak teorisiyle çelişmeyen ve çatışmaları önleyen bir düzlemde uygulansa bile kendilerini laikler olarak niteleyen bir kesim bundan sonra da var olmaya devam edecektir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/laiklik-bir-hayat-tarzi-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Millî Eğitim Bakanlığı’nda Doktora Yapmak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/milli-egitim-bakanliginda-doktora-yapmak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/milli-egitim-bakanliginda-doktora-yapmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Dec 2024 11:59:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Eğitim Bakanlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19218</guid>

					<description><![CDATA[I-GİRİŞ Milli Eğitim Bakanlığı, ülkenin eğitim ve öğretiminden sorumlu bakanlıktır. Ülkedeki bütün bireylerin bulundukları durumlardan ileri istendik davranışlar geliştirmeyi planlar, uygular ve kontrol eder. Yazılırken kolay olan bu ifadenin milli eğitim bürokrasisinin uygulamaları ile hiç de öyle olmadığı konusunda sayısız örnekler vardır. II-OLAYLAR Bu günlerde Milli Eğitim Bakanlığında “insan kaynağının niteliğini artırmak” kavramı çok kullanılır oldu. Akademik çalışmalar, proje hazırlamalar ve saha çalışmaları bu kavramı besler. Ancak bu kavramın önemli olduğunu vurgulayan bir Bakanlıkta görev yapmakta olan personelin doktora yapma sürecinde zorluk çıkarılması kabul edilemez bir durumdur. 1995 yılında Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsünde doktoraya başlayan bir kişi, MEB’nca sınıf öğretmeni olarak atanıyor ve Ocak 1997’de göreve başlıyor. Türkiye’nin en doğusundaki ilimizde görev yapan öğretmen, doktorasına devam etmek istiyor. Eğitim mazereti ile İl emrine atanan öğretmeni, Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü Konya ili sınırındaki bir köy okuluna atıyor. Öğretmen doktorasına devam edebileceği bir okula atamasının yapılmasını talep ettiği dilekçe yazıyor. …/…/1998 tarihli dilekçesi Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü Genel Evrakında …/…/1998 tarih ve ………..sayı ile kayda alınıyor. Atamalardan sorumlu İl Milli Eğitim Müdür Yardımcısı dilekçe üzerindeki evrak kayıt kaşesine makamındaki mürekkepli kalemle çarpı atarak dilekçeyi işleme almıyor. Öğretmen derslere devam edemediği için doktorayı bırakmak zorunda kalıyor. Doktorayı bırakmak zorunda kalan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>I-GİRİŞ</strong></p>



<p>Milli Eğitim Bakanlığı, ülkenin eğitim ve öğretiminden sorumlu bakanlıktır. Ülkedeki bütün bireylerin bulundukları durumlardan ileri istendik davranışlar geliştirmeyi planlar, uygular ve kontrol eder. Yazılırken kolay olan bu ifadenin milli eğitim bürokrasisinin uygulamaları ile hiç de öyle olmadığı konusunda sayısız örnekler vardır.</p>



<p><strong>II-OLAYLAR</strong></p>



<p>Bu günlerde Milli Eğitim Bakanlığında “insan kaynağının niteliğini artırmak” kavramı çok kullanılır oldu. Akademik çalışmalar, proje hazırlamalar ve saha çalışmaları bu kavramı besler. Ancak bu kavramın önemli olduğunu vurgulayan bir Bakanlıkta görev yapmakta olan personelin doktora yapma sürecinde zorluk çıkarılması kabul edilemez bir durumdur.</p>



<p>1995 yılında Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsünde doktoraya başlayan bir kişi, MEB’nca sınıf öğretmeni olarak atanıyor ve Ocak 1997’de göreve başlıyor. Türkiye’nin en doğusundaki ilimizde görev yapan öğretmen, doktorasına devam etmek istiyor. Eğitim mazereti ile İl emrine atanan öğretmeni, Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü Konya ili sınırındaki bir köy okuluna atıyor. Öğretmen doktorasına devam edebileceği bir okula atamasının yapılmasını talep ettiği dilekçe yazıyor. …/…/1998 tarihli dilekçesi Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü Genel Evrakında …/…/1998 tarih ve ………..sayı ile kayda alınıyor. Atamalardan sorumlu İl Milli Eğitim Müdür Yardımcısı dilekçe üzerindeki evrak kayıt kaşesine makamındaki mürekkepli kalemle çarpı atarak dilekçeyi işleme almıyor. Öğretmen derslere devam edemediği için doktorayı bırakmak zorunda kalıyor.</p>



<p>Doktorayı bırakmak zorunda kalan öğretmenin görevli olduğu okula kendisinden bir bir buçuk sene sonra atanan dönemin SSK Genel Müdürünün akrabası bir öğretmen, doktora yapan öğretmen Ankara’ya gelemeden Ankara İli Çankaya İlçesi Seyranbağları’ndaki bir başka okula atanıyor. Bu da kişiye göre muamelenin tüyünü dikiyor.&nbsp;</p>



<p><strong>III-TAHLİL MÜNAKAŞA</strong></p>



<p>Doktorayı bırakmak zorunda kalan öğretmen bu süreçte çok zarar gördü ancak ülkemiz ondan daha fazla zarar gördü. Ülkemiz florasındaki bir mantardan kansere karşı bir ekstrat elde etmeye çalışan bu öğretmen ülkesine bu buluşu getirmekten mahrum bırakıldı. Zorluk çıkarılarak akademik çalışma yapmasının önün kesilen öğretmen yıllar sonra pandemi zamanında aşı geliştirme ekibinde yer alsa ülke karda mı olurdu zararda mı? düşünmek lazım.</p>



<p>Bu gün de, hem görevini yerine getirmek hem de doktora yapmak isteyen, Milli Eğitim Bakanlığının resmî tabiri ile “insan kaynağının niteliğini artırmak” isteyen çok sayıda öğretmen var. Ancak okullarındaki yöneticilerin bu durumdaki öğretmenlere zorluk çıkarması, ülkemizin geleceğine hizmet etmemektedir. Geçmişte doktorayı bırakmak zorunda bırakılan öğretmene yapılan muamele BİZDEN DEĞİL diye idi. Bu gün de aynı saikle başkasına bu muameleyi reva görenler, eleştirdikleri kişilerin yaptıklarını yapan kişilere dönüşürler.</p>



<p><strong>IV-SONUÇ VE TEKLİF</strong></p>



<p>Bırakın insanlar akademik çalışma yapsınlar. Yüksek lisans ve doktora yapsınlar. Kamu olarak onlara yardımcı olalım. İşlerini kolaylaştıralım. Görevini yerine getirmek için ikili eğitim yapan okullarda görevlendirelim. Daha da olmuyorsa mazeret izni verelim. Bunda yasal engel varsa, bu engeli ortadan kaldıralım.</p>



<p>“İnsan kaynağının niteliğini artırmak” amacıyla yapılan çalışmaların kişiye faydası bir ise ülkeye faydası birde çok fazladır…</p>



<p><strong>V-SON SÖZ</strong> </p>



<p>Unutmayalım insanlar başkalarına yaşattığını yaşamadan ölmezler. İktidarda iken yaptıklarınla örtüşmüyorsa, muhalefette iken söylediğin ehliyet liyakat lakırdıları masaldan ibaret olur.</p>



<p>Burak Selimoğlu</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/milli-egitim-bakanliginda-doktora-yapmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İdâm Zindanda Olmaz, Meydanda Olur</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/idam-zindanda-olmaz-meydanda-olur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/idam-zindanda-olmaz-meydanda-olur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Sep 2024 13:31:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19154</guid>

					<description><![CDATA[Çocukluk yıllarıma ait bir hâtıradır. Babamdan dört yaş büyük olan rahmetli amcam, bir gün rahmetli babamla annemin de bulunduğu bir ortamda, yıllar öncesinde İzmir’de şâhit olduğu bir îdâm merâsimini ayrıntılarıyla anlatmıştı bize. Ondan bunu sadece bir kez dinledim. Ölümünden kısa bir süre önce kendisinden bu hâdiseyi tekrar anlatmasını istediğimde ise; “Aman Haldun, hatırlatma o dehşetli manzarayı bana!” demişti. Bunu söylerken şâhit olduklarını hâtır ve hayâlinden uzak tutmaya çalışan bir ifade hâkimdi çehresine. Benzer şeyleri babam ve babamdan dört yaş büyük olan halasının kızından da duyardım zaman zaman. Otuzlu yıllarda bu cezâların infâzı, ata ocağım olan Bergama’da, İstiklâl Meydanı’nda olurmuş. Cezânın sabaha doğru infâz olunduğunu fakat cesedin öğleden sonraya kadar sehpânın üzerinde boynundaki yaftayla beraber asılı durduğunu, sabahleyin okula giderken ruhları bedenlerinden ayrılmış îdâm mahkûmlarının yağlı urganda sallanan kadavralarını gördüklerini kaç kez dinlemiştim kendilerinden. İnfâzlar 1965 yılına kadar çoğunlukla gündüz vakitlerinde ve halkın izleyebilmesi için de şehirlerin büyük meydanlarında gerçekleştirilmiştir. İstanbul’da bu iş için tercîh edilen mekân Sultanahmet, Ankara’da ise Samanpazarı’dır. Fakat İnfâz Kanunu’nda yapılan değişiklikle o yıldan sonra bütün îdâmlar, cezâevi avlularında, güneş doğmadan önce gizli olarak yapılmıştır. İnfâzlara yalnızca infâzdan sorumlu savcı, infâz memurları, dinî telkinde bulunmakla görevli imâm ve bir de gardiyanlar nezâret etmiştir. O tarihten sonra, bu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Çocukluk yıllarıma ait bir hâtıradır. Babamdan dört yaş büyük olan rahmetli amcam, bir gün rahmetli babamla annemin de bulunduğu bir ortamda, yıllar öncesinde İzmir’de şâhit olduğu bir îdâm merâsimini ayrıntılarıyla anlatmıştı bize. Ondan bunu sadece bir kez dinledim. Ölümünden kısa bir süre önce kendisinden bu hâdiseyi tekrar anlatmasını istediğimde ise; “Aman Haldun, hatırlatma o dehşetli manzarayı bana!” demişti. Bunu söylerken şâhit olduklarını hâtır ve hayâlinden uzak tutmaya çalışan bir ifade hâkimdi çehresine.    </p>



<p>Benzer şeyleri babam ve babamdan dört yaş büyük olan halasının kızından da duyardım zaman zaman. Otuzlu yıllarda bu cezâların infâzı, ata ocağım olan Bergama’da, İstiklâl Meydanı’nda olurmuş. Cezânın sabaha doğru infâz olunduğunu fakat cesedin öğleden sonraya kadar sehpânın üzerinde boynundaki yaftayla beraber asılı durduğunu, sabahleyin okula giderken ruhları bedenlerinden ayrılmış îdâm mahkûmlarının yağlı urganda sallanan kadavralarını gördüklerini kaç kez dinlemiştim kendilerinden.  </p>



<p>İnfâzlar 1965 yılına kadar çoğunlukla gündüz vakitlerinde ve halkın izleyebilmesi için de şehirlerin büyük meydanlarında gerçekleştirilmiştir. İstanbul’da bu iş için tercîh edilen mekân Sultanahmet, Ankara’da ise Samanpazarı’dır. Fakat İnfâz Kanunu’nda yapılan değişiklikle o yıldan sonra bütün îdâmlar, cezâevi avlularında, güneş doğmadan önce gizli olarak yapılmıştır. İnfâzlara yalnızca infâzdan sorumlu savcı, infâz memurları, dinî telkinde bulunmakla görevli imâm ve bir de gardiyanlar nezâret etmiştir. O tarihten sonra, bu işle vazîfeli resmî zevât hâricinde, infâz olunan hükümlerin yegâne şâhidi hapishânelerin soğuk duvarları olmuştur.  </p>



<p>1984 senesinden sonra ise îdâm cezâsı hukuken olmasa da fiilen kalktı. Mahkemeler tarafından verilen ölüm cezâlarının hiçbiri meclîs tarafından onaylanmadığı için uygulanmadı. 2004 yılında yapılan düzenleme ile de ölüm cezâsıyla ilgili tüm maddeler anayasadan çıkarılarak îdâm tamamıyla hukuk sistemimizin dışına çıkarıldı. Bunun bir cezâ olmadığı, suçluları ıslâh etmeye dönük bir vasfının bulunmadığı vurgulandı ısrarla.   </p>



<p>Son günlerde ise îdâm cezâsı, bir süredir artış gösteren çocuk cinâyetleri ve terörle ilgili suçlara ilişkin olarak yeniden toplumun gündemine oturmuş durumda. Kamuoyu bilhassa çocuk cinâyetleri ve yine onlara yönelik işlenen suçlarla ilgili olarak îdâm cezâsının geri gelmesini istiyor. Biz de aynı kanâatteyiz. Hiç şüphesiz ölüm cezâsı, mevcut cezâlar içerisinde en caydırıcı olanı. Ayrıca Kur’ân’ın da bir emri olan kısâs hükmünün icrâsı, toplum vicdânının tatmîn ve tesellîsi açısından da şart. Fakat burada kesinlikle göz ardı edilmemesi gereken çok önemli bir husûs var: cezânın nasıl ve ne şekilde tatbîk olunacağı.  </p>



<p>Öncelikle şu çok iyi bilinmeli ki, îdâm; maktûlün kanını yerde bırakmamaya, ailesinin mağdûriyetini bir nebze de olsa ortadan kaldırmaya yani vicdânları rahatlatmaya yönelik tesellî maksatlı bir cezâ değil yalnızca. Sadece mağdûr edilmiş, ciğerpâresini kaybetmiş bir ailenin hakkını teslîm etmeye dönük bir yaptırım değil o. Aynı zamanda benzer hâdiselerin önüne geçebilmek için de alınmış en şiddetli tedbîr, en amansız bir gözdağı o.  </p>



<p>Yüce kitâbımızda; “Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki suç işlemekten sakınırsınız.” denirken de bu kastediliyor zâten. Yani suçlunun cezâlandırılmasıyla, benzer suçların işlenmesine dönük niyet aşamasındaki bir yığın teşebbüsün akim kalacağına işâret ediliyor. Bir fâilin cezâlandırılmasıyla hem yeni fâillerin ortaya çıkmasının önüne geçiliyor hem de yeni mağdûrların. Yani cezâ, istikbâlde olması muhtemel birçok yeni hâdiseyi önleyeceği için her iki taraf açısından da koruyucu bir kalkan özelliğine sahip. Cezâ, potansiyel olarak öldürme fiilini işlemeye yatkın kişiyi mânevî yönden eğitip terbiye edemese de korkutmakta, sakındırmakta ve dolaylı olarak onu da korumaktadır bir şekilde.  </p>



<p>İnsan ırkı içinde sayısı az da olsa, suç işlemeye meyilli, potansiyel olarak bu işe eğilimli insanlar vardır dâima. Bu bir realitedir. Bunların eğitilmeleri kolay olmadığı gibi bazı hâlde de imkânsızdır. Bunların çoğunda utanma ve ar duygusu da yoktur. Kontrol edemedikleri başkalarına zarar verme dürtüsünü, varlıklarına dönük ciddî bir tehdit olmadığını gördükleri anda devreye sokacak ve çevrelerine zarar vereceklerdir.  Îdâm topluma mesaj veren bir cezâ. Mesajın adresine ulaşabilmesi, hedefi on ikiden vurabilmesi içinse cezânın yeniden ihdâs edilmesi kadar, uygulanma biçimi de önemli. </p>



<p>Îdâm, duvarların arkasında, halka kapalı mekânlarda olamaz. Kesinlikle açık alanlarda, büyük meydanlarda, halkın gözleri önünde olmak zorundadır. Hattâ günümüzde bazı infâzlar, devletin resmi televizyonundan da naklen yayınlanmalıdır. Cezâ alenen herkesin önünde uygulanmazsa gücünü kaybeder, caydırıcılığını büyük ölçüde yitirir. Topluma ve özellikle de suça meyilli kişilere mesajını gerektiği şekilde ulaştıramaz.    </p>



<p>O meydanlar, siyasî mitinglerin düzenlenip ruhların ateşlendiği, rock gruplarının sahne alıp pop starların alkışlandığı, kısacası çoşkulu kalabalıkların heyecanlarını bütün çıplaklığıyla sergilediği alanlar olmamalı sadece. Kitlelerin nefislerini terbiye ettiği, suça eğilimli insanların cesâretlerinin kırıldığı yerler de olmalı aynı zamanda. Gerektiğinde o meydanlar, suçluların en ağır cezâlara çarptırıldığı bir ibret meşheri görevini de yerine getirebilmeli.    </p>



<p>Yaşanan acılardan sonra, bugün artık toplum ölüm cezâsını yeniden tartışmaya açıyor. Îdâm yeniden anayasamıza ve cezâ hukukumuza girebilir. Fakat cezânın geri gelmesi kadar şekil şartları da önemli. Eğer cezânın topluma yönelik mesajını görmez ve îdâm cezâsını 1965’ten sonra olduğu gibi yine duvarların arkasına hapsedersek arzu ettiğimiz netîceyi alamayız.  </p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/idam-zindanda-olmaz-meydanda-olur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kaçakçı Paolides&#8217;in İbretlik Öyküsü: Zâlimler Korkak Olur!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kacakci-paolidesin-ibretlik-oykusu-zalimler-korkak-olur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kacakci-paolidesin-ibretlik-oykusu-zalimler-korkak-olur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Jul 2024 10:59:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Zulüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19141</guid>

					<description><![CDATA[Bizim eski kültürümüzde insanoğlunun özel yaşam alanı hiçbir zaman ekonomik değere konu olan bir emtia aracı olarak görülmemiştir. Her mâlın bir fiyatı olduğu gibi içinde yaşanılan ahşap ve kârgîr evlerin, haremlik ve selâmlıktan oluşan devâsâ konakların da zamanın şartlarına göre değişen reel bir değeri olmuştur elbet. Ama irfânla yoğrulmuş insanımız gönlünün ve rûhunun buğusunu akıttığı mekâna hiçbir zaman için bu gözle nazar etmemiştir. Kimi zaman elem ve kederin, kimi zamansa sevinç ve sürûrun tütsülendiği o çatı altındaki yuva her şeyden evvel huzûr ve mutluluğun mayalandığı bir saâdethânedir. İnsanoğlu kendisine lûtfedilmiş olan hayât nimetinin en tatlı anlarını o mekânda yaşar. O çatı altında gönlü ve rûhu en şefkatli demlerin hâtıralarıyla dolar. İlk ve hakîkî mürebbîsi olan ebeveyninden ezelî ve ebedî ahlâk prensiplerini orada öğrenir. O itibârla bizim kadîm geleneğimizde insanımızın özel yaşam mekânı ne bir mâl, ne de bir evdir; o, kucağında dünyaya “merhaba” deyip hayât merdiveninin ilk basamaklarını tırmanmaya başladığımız bir yuvadır. İleriki yıllarda orada yaşamasak bile, o ev ne zaman hâtır ve hayâlimizden geçse eski hâtıraların buğusu gözümüzde ve gönlümüzde tütmeye başlar. Acıyla tatlının karıştığı, saâdetle kederin sarmaş dolaş olduğu içinde hasret barındıran bir melâl duygusu ılık bir bahar meltemi gibi rûhumuzu okşar, geçer. Bizim mânâ dünyamızda ev budur. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bizim eski kültürümüzde insanoğlunun özel yaşam alanı hiçbir zaman ekonomik değere konu olan bir emtia aracı olarak görülmemiştir. Her mâlın bir fiyatı olduğu gibi içinde yaşanılan ahşap ve kârgîr evlerin, haremlik ve selâmlıktan oluşan devâsâ konakların da zamanın şartlarına göre değişen reel bir değeri olmuştur elbet. Ama irfânla yoğrulmuş insanımız gönlünün ve rûhunun buğusunu akıttığı mekâna hiçbir zaman için bu gözle nazar etmemiştir. Kimi zaman elem ve kederin, kimi zamansa sevinç ve sürûrun tütsülendiği o çatı altındaki yuva her şeyden evvel huzûr ve mutluluğun mayalandığı bir saâdethânedir.</p>



<p>İnsanoğlu kendisine lûtfedilmiş olan hayât nimetinin en tatlı anlarını o mekânda yaşar. O çatı altında gönlü ve rûhu en şefkatli demlerin hâtıralarıyla dolar. İlk ve hakîkî mürebbîsi olan ebeveyninden ezelî ve ebedî ahlâk prensiplerini orada öğrenir. O itibârla bizim kadîm geleneğimizde insanımızın özel yaşam mekânı ne bir mâl, ne de bir evdir; o, kucağında dünyaya “merhaba” deyip hayât merdiveninin ilk basamaklarını tırmanmaya başladığımız bir yuvadır. İleriki yıllarda orada yaşamasak bile, o ev ne zaman hâtır ve hayâlimizden geçse eski hâtıraların buğusu gözümüzde ve gönlümüzde tütmeye başlar. Acıyla tatlının karıştığı, saâdetle kederin sarmaş dolaş olduğu içinde hasret barındıran bir melâl duygusu ılık bir bahar meltemi gibi rûhumuzu okşar, geçer. Bizim mânâ dünyamızda ev budur.</p>



<p>Kıbrıs seyahatimiz esnasında Girne Çamlıbel’de öyle bir ev gördük ki yukarıda tasvîr etmeye çalıştığımız mânâların hiçbirisini orada bulmaya imkân yoktu. Görüp işittiklerimiz bize o duyguların hiçbirisini tedâî ettirmiyordu. Bu mekân bir yuvanın sahip olması gereken husûsiyetlerden hiçbirisine sahip değildi. Evin geçmişini ve içinde nasıl bir hayâtın hüküm sürdüğünü işittikçe burasının bir ev değil de daha dünyada iken sırtına cehennemini yüklenmiş zâlim ve korkak bir adamın mahbesi olduğunu fark ettik. Hayâtın mânâsını kavrayamamış bir zavallının kendisi için hazırladığı ultra-lüks bir hapishane olduğunu anladık. İşittiklerimizin, bir kısmı şehir efsânesi olsa bile, muhakkak ki ciddî bir gerçeklik payına sahipti birçoğu. Zîrâ ateş olmayan yerden duman çıkmazdı. Rehberimiz anlattıkça artık hayâl olmuş bir hakikat bütün çıplaklığıyla gözlerimizin önünde canlandı. Mihmândârımızın güzel ve canlı anlatımı her bir köşesinde binlerle sır saklayan dilsiz duvarların manîdâr sükûtuyla birleşince hayâlimiz daha da coştu ve gözümüzün önünden akmaya başlayan film şeridi bize ibret aynasından Paolides’in hayâtını seyrettirdi.</p>



<p>1957 senesinde inşâ edilen bu saray yavrusu halk arasında Mavi Köşk olarak biliniyordu. Paolo Paolides isimli aslen hukukçu olan bir mafya babasının eviydi burası. Kıbrıs doğumlu ve İtalyan asıllı bir Rum olan bu silâh kaçakçısı gangster, bir dönem Ortadoğu’nun en ünlü silâh baronuydu. Aynı zamanda adayı Yunanistan’a bağlamaya niyetli Enosis heveslisi Başpiskopos Makarios’un da avukatlığını yapıyordu bu meş’ûm adam. Gerçekte ise avukatlığını, yaptığı silâh ticaretini maskelemek için kullanıyordu. Bütün iş ve özel ilişkilerini Doğu Akdeniz’in en mu’tenâ köşesine yaptırdığı bu evden yönetiyordu.</p>



<p>Günümüzde askerî bölgenin içinde kalan köşkün bütün bölümlerini asker olan rehberimizin kılavuzluğunda gezdik. Köşkün alt katında dikkatimizi çeken ilk unsur müzik odasının içine yaptırılmış olan küçük, fakat son derece güzel tasarlanmış süt havuzuydu. Rehberimizin anlatımına göre bu havuz köşkün bayan misâfirleri için düşünülmüştü. Hanım misâfirler süt banyosu yaparken bir yandan da müzik eşliğinde rahatlayacaklardı. Bu arada ünlü aktrist Sophia Loren’in de köşkte ağırlandığını ve burada süt banyosu yaptığını öğrendik.</p>



<p>Mavi Köşk son derece ilginç ayrıntıları sinesinde barındıran bir ikametgâhtı. Rehberimizin eşliğinde gezerken köşkün ilginç serüvenine şahit olmaya devam ettik. Evin içindeki möblelerin çoğu orijinaldi ve devrinin özelliğini yansıtıyordu. Evin en ilginç özelliklerinden birisi ise Westinghouse marka merkezi klima sistemine sahip olmasıydı. Köşkün yapıldığı dönemde hemen hiçbir yerde olmayan klima sistemi burada mevcuttu. Daha neler yoktu ki bu saray yavrusunda… Kuş tüyü yastıklı stres koltuklarından mevsimine göre renk değiştiren bukalemun derisinden imâl edilmiş içki dolabına, İtalyan işi yer döşemelerinden istenirse yirmi dört saat şarap akıtan aslanlı çeşmesine kadar her şey devrine göre birer tasarım hârikasıydı.</p>



<p>Bütün bu göz kamaştırıcı detayların yanında evin sahibinin güvenlik endişesini gidermeye yönelik mekanizmalar da yok değildi elbet. Evin üst kattaki odalarından birinde bulunan Paolides’in uzak doğudan getirttiği dokuz boyutlu güvenlik aynası bunlardan biriydi. Burası gangsterin günâh çıkartma odasıydı. Aynanın karşısına geçip günâh çıkartırken bir yandan da odanın her köşesini seyrediyordu. Bu dokuz boyutlu aynadan odanın istisnâsız her noktası görülebiliyordu. Ayna arkadan gelebilecek tehlikelere karşı tedbîr amaçlı yapılmıştı. Dua edip günâh çıkartırken bile dikkati elden bırakamıyordu Paolides! Bu öylesine bir korkuydu ki sahibini her an, hattâ Tanrı’sına yaklaşırken(!) bile tetikte olmaya zorluyordu.</p>



<p><br>Bu odada dikkatlerden kaçmayan bir başka önemli ayrıntı da içeriye girdiğinizde hemen gözünüze çarpan duvara gömülmüş para kasasıydı. 1977’de Ankara’dan gelen bir heyet tarafından bu kasa açılmış, içinden yirmi sterlin parayla beraber bir adet de altın anahtar çıkmıştı. Bu anahtar köşkün her yerinde denenmiş fakat hiçbir yere uymamıştı. Günümüzde Genelkurmay envanterine kayıtlı olan bu anahtarın zenginlere satılan ve bugün dünya üzerinde yedi adet olduğuna inanılan cennet anahtarlarından biri olduğu sanılıyordu.<br></p>



<p>Gezdiğimiz odalardan birinde gördüğümüz bir diğer önemli ayrıntı ise Paolides’in hemen hemen hiç kimseye güvenmediğinin ispatı gibiydi. Burası toplantı odasıydı. Ortada bir masa ve etrafında da kanepeler vardı. Paolides’in kendine ait koltuğu ise ortadaki halkadan uzakta ve kapının yanında idi. Paolides toplantılarını, silâh pazarlıklarını hep burada yapıyor ve yine tedbîr olarak salonun ortasında yer alan masanın etrafındaki halkadan uzakta ve sırtını duvara dönmüş olarak bir kenarda oturuyordu. Anlatılanlara göre o, sırtını duvardan başkasına dönmemeye yeminliydi âdeta…</p>



<p><br>Evin üst katındaki yeşil odaya, Paolides’in uzlet ve dinlenme mekânına girdiğimizde de yine ölüm korkusunun farklı bir tezâhürü ile karşılaştık. Rehberimizin anlattığına göre bu odanın bir gizemi vardı. Kapı özel bir mekanizmaya sahipti ve onun sırrını da yalnızca Paolides ve en yakınındaki oda hizmetçisi biliyordu. Kapıyı açmak için kapı kolunu aşağıya doğru değil, yukarıya doğru kaldırmak gerekiyordu. Kapı kolu aşağıya doğru bastırıldığında kilit sistemi devreye girip kapı hemen kilitleniyordu. Ânî ve hiç umulmadık tehdîtlere karşı bile önlem alınmıştı bu evin içinde. Dinlenirken bile tedbîri elden bırakamazdı Paolides. Bu odadaki bir diğer ilginç ayrıntı ise 1967 yılı yapımı Renato marka televizyondu. Öğrendiğimize göre Kıbrıs’a giriş yapan ilk siyah-beyaz televizyondu o.</p>



<p><br>Bu odanın yanında ise Paolides’in yatak odası yer alıyordu. Burası da diğerleri gibi hayli ilginç bir mekândı. Zîrâ o da sahibinin ölüm korkusundan fazlasıyla nasibini almıştı. Yatağın yanında, yatanın sol tarafına gelecek noktada kapaklar vardı. Bu kapaklar vakt-i zamanında Paolides’in gerektiğinde kaçmak üzere yaptırmış olduğu tünele açılan kapılardı. Tünelin çıkış noktasının neresi olduğu da belli değildi. Ve nitekim tahmîn ettiği gibi bu tünel onun işine çok yaramıştı. 1974’te Barış Harekâtı başlar başlamaz bu tüneli kullanarak kaçmıştı. Tünelden çıktıktan sonra ise hazırlattığı bir düzenekle tüneli patlatmıştı. O yüzden tünelin nerede bittiği ve Paolides’in tam nereye çıktığı bilinmiyordu. Rivâyete göre önce yakınlardaki bir İngiliz köyüne, oradan da deniz yoluyla İtalya’ya kaçmıştı. Mehmetçiğin nefesini ensesinde hissettiği an yaptığı ilk iş, kendisi için yaptırdığı gizli bölmeden kaçarak sırra kadem basmak olmuştu.</p>



<p><br>Köşkün enteresan bir mimârî projesi vardı. Evin iç detayları kadar, dış görünümü de ilginçti. Kuşbakışıyla ev, o dönemin meşhûr İsrail yapımı suikast silâhı olan Uzi’ye benziyordu. Silâh kaçakçısı özel ikametgâhını bile silâha benzetmişti. Belki de o sebeple bu mekân, çevrede “kaçakçının evi” olarak biliniyordu. Ayrıca köşk hiç kimsenin dışarıdan göremeyeceği, ancak her tarafa hâkim olan bir mevkide konumlanmıştı. Böylelikle köşk silâh dağıtım noktası olarak da kullanılabilecekti.<br></p>



<p>Paolides köşkün mimârî projesini İtalyan asıllı mimâr arkadaşlarına çizdirmişti. Daha sonraki günlerde mimâr arkadaşları ve köşkün inşââtında çalışan işçiler için bir davet vermişti. Davet esnasında da köşkün güvenlik sırları ve mimârî projesi başkalarının eline geçebilir endişesiyle hem işçileri hem de mimâr arkadaşlarını gözünü kırpmadan öldürtmüştü.<br></p>



<p>Dünyaya gelmek âdemin kaderi, insan olarak yaşamaksa bahtıdır. Paolides’in hayâtı gerçekte yaşamayan fakat ne pahasına olursa olsun hayâtta kalmaya çalışan bahtsız bir âdemin dramıdır. Hayât nimetini nefes alıp vermekle sınırlamış ve en büyük lûtuf olan huzûru hırs ve iştihâsıyla kendi kendisine harâm kılmış bir bîçârenin hayâtıdır. Yıllarca EOKA’nın silâhlarını temîn eden ve binlerce mazlûmun kanına giren bu adamın en büyük korkusu öldürülmektir. Huzûr bulmak ve mutlu olmak için değil, ölmemek için yaşayan bir mahlûktur o. O yüzden de beraber yola çıktığı insanlara dahi gözünü kırpmadan kıyar.<br></p>



<p>Bütün zâlimlerin ortak özelliğidir bu! Emirleri altındaki insanlara ölmeyi emrederler, kılları dahi kıpırdamadan binlerce masûmu ölüme gönderirler, fakat kendileri ölümle yüzleşmek durumunda kaldıklarında ise özlerindeki korkaklık sebebiyle bu randevuyu sürekli olarak ertelerler.<br></p>



<p>Ötenazi isteyerek bedenî ıztırâblarından kurtulmaya çalışan insanlar bile daha bahtiyârdır bu korkak gangstere göre… Fakat bu adam “Bu da hayat mı? Ölsem de kurtulsam!” diyebilecek bir şansa da sahip değildir.<br></p>



<p>Lüks otel konforundaki bu muhteşem cezaevinde korku ve buhranların anaforunda yaşayan bu adamın ömrünün tek bir günü dahi huzûr ikliminde geçmemiştir. Bindiği hayât gemisi sürekli olarak korku burnundan geçmeye mahkûm bir adamın psikolojisine sahiptir o. Ne yazık ki fırtınası hiç dinmeyen puslu bir denizde yol almaktadır ve yıllar önceki tercihinden dolayı artık rotasını selâmet sahiline çevirebilme şansına da sahip değildir. Batmamak için yapabileceği tek şey, azamî bir dikkat ve mahâretle her an dalgalarla boğuşmaktır. Zîrâ anlık bir gafletin bedelini hayâtıyla ödeyeceğinin farkındadır. Fırtınası dinmiş, durgun ve sessiz bir denizde yol almak, onun için sadece bir hayâldir.<br></p>



<p>Zâhirde Kıbrıs’ın en güzel villasında yaşıyor görünen bu adam gerçekte hayâtını manevî bir kanalizasyon çukurunun içinde geçiren bir bedbahttır. Bedeni kuş tüyü yataklarda dinlenirken rûhu korku ve buhranların anaforunda savrulan, âdeta hayâtla ölüm arasında gidip gelen bir med-cezir hâli içindedir. İnsan burada şunu düşünmeden edemez: Ölümlü olan bedenin rahatı mı önemlidir, yoksa ölümsüz olan rûhun selâmeti mi? İşte bu saray yavrusu, içinde gezerken bize bunları ilhâm ettirdi.<br></p>



<p>Silâh pazarlıklarının yapılıp ölüm emirlerinin verildiği, komploların kurulup mezâlim ve katliamlara çanak tutan kirli alışverişlerin gerçekleştiği sır kâtibi duvarların arasında dolaşırken sanki bir evin değil de bir labirentin içinde olduğunuzu sanırsınız. Köşkün içinde gezerken bir yuvanın huzûr ve sıcaklığını değil de bir labirentin soğukluğunu ve boğuculuğunu hissedersiniz. Gerçekten de öyledir burası. Huzûru teneffüs etmek için değil de içinde kaybolmak için yapılmıştır.<br></p>



<p>Servetiyle cennetini inşâ etmeye çalışırken seçtiği hayât tarzıyla cehennemini satın alan bir adamın yedi yıldızlı hapishanesidir burası. Saray yavrusunda adımlarken cennet ve cehennemin gayretlerinizden evvel tercihlerinizin bir sonucu olduğunu fark edersiniz.<br></p>



<p>Paolides’in yaşadığı bu ev âdeta bir ibret akademisidir. Ama onun sadece hayâtı değil, ölümü de ibret kalemiyle yazılmıştır. Yaşadığı hayat “Korkunun ecele faydası yoktur.” sözünün ispatı gibidir. Her anını öldürülme korkusuyla geçiren bu adam, neticede korktuğuna uğramaktan kurtulamaz. Kıbrıs’ı terk ettikten on iki yıl sonra 1986 senesinde İtalya’daki bir mafya toplantısında hayât defterinin son yaprağı kanla mühürlenir. Azrail ile buluşma vakti geldiği an tehîri imkânsız ölüm gongu çalar ve bu karanlık dehlizin yolcusu olan her bedbaht gibi “Su testisi suyolunda kırılır.” hükmüne râm olarak bir başka zâlimin elinde can verir. Her zaman olduğu gibi ilâhî takdîr hükmünü icrâ eder: “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz.”<br></p>



<p>Mekânlara anlam katan içinde yaşayan insanların dünyasıdır. Bu ev bütün ihtişâm ve konforuna rağmen soğuktur. Duvarların sır saklayan sükûtunu hemen hissedersiniz. Bu esrarengiz adamın simsiyâh bir sükûnet şâlının arkasından yankılanan boğuk ve soğuk sesini, “Hayâtımı çok ucuza sattım!” diyen feryâdını sükûtun perdesini yırtan bir derinlikten duyar gibi olursunuz.<br></p>



<p>Mavi Köşkü gezerken gönül dünyamıza bunlar aksetti. Bu ev sahip olduğu ihtişâma, konfora ve eşsiz manzarasına rağmen bize huzûr vermedi. Çünkü bu ev ölümü kâbûs bilen, evinin içinde dahi sırtını duvardan başkasına dönemeyen zavallı bir zâlimin çilehânesiydi.<br></p>



<p>Evet, bu evde ölüm yoktu belki ama ondan daha beter olan bir başka gerçek vardı. Ân-be-ân ölümün sıcak nefesi kol geziyordu bu evin loş koridorlarında…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kacakci-paolidesin-ibretlik-oykusu-zalimler-korkak-olur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ve Nihayet Seçim Geldi!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ve-nihayet-secim-geldi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ve-nihayet-secim-geldi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Seyit Mehmet Şen]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Mar 2024 06:31:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19102</guid>

					<description><![CDATA[Evet, beş yılda bir yapılan seçim geldi. Kimisi bulunduğu şehri en iyi idare edeceğine inandığı kişiye ve oluşturduğu ekibine oy verecek. Kimisi inandığı partinin ‘tuvalet terliği de olsa’ adayına ve ekibine oy verecek.Kimisi devlet ebet müddet çizgisinde gideceğine inandığı adaya ve ekibine destek verecek. Kimisi yaşadığı şehrin iyi yönetilip yönetilmemesini hiç düşünmeden, kendisine biçtiği fiyatı vermeyenler kazanmasın, kendisine biçtiği fiyatı verenlerin ‘terlik adayı’ kazansın diye devlet ebet müddet çizgisine inanmış olan büyük Türkiye sevdalıların oturduğu zeminden oy devşirebilmek için canhıraş bir gayretin içinde olacak.Kimisi içenleri rahatsız edecek olan ham çayını Biden muhalefetinin potasında demleyerek bu milletin çay içme zevkinin içine etmenin hesabıyla oyunu kullanacak.Ve sonunda devlet ebet müddet çizgisinde oy veren büyük Türkiye sevdalıları seçimleri kazanacak; bazı yerlerde ‘terlik siyasetçileri’ başkanlığı almış olsalar da… Rabbim bu milleti hayır üzerinde daim eylesin!]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Evet, beş yılda bir yapılan seçim geldi. Kimisi bulunduğu şehri en iyi idare edeceğine inandığı kişiye ve oluşturduğu ekibine oy verecek.</p>



<p>Kimisi inandığı partinin ‘tuvalet terliği de olsa’ adayına ve ekibine oy verecek.<br>Kimisi devlet ebet müddet çizgisinde gideceğine inandığı adaya ve ekibine destek verecek.</p>



<p>Kimisi yaşadığı şehrin iyi yönetilip yönetilmemesini hiç düşünmeden, kendisine biçtiği fiyatı vermeyenler kazanmasın, kendisine biçtiği fiyatı verenlerin ‘terlik adayı’ kazansın diye devlet ebet müddet çizgisine inanmış olan büyük Türkiye sevdalıların oturduğu zeminden oy devşirebilmek için canhıraş bir gayretin içinde olacak.<br>Kimisi içenleri rahatsız edecek olan ham çayını Biden muhalefetinin potasında demleyerek bu milletin çay içme zevkinin içine etmenin hesabıyla oyunu kullanacak.<br>Ve sonunda devlet ebet müddet çizgisinde oy veren büyük Türkiye sevdalıları seçimleri kazanacak; bazı yerlerde ‘terlik siyasetçileri’ başkanlığı almış olsalar da…</p>



<p>Rabbim bu milleti hayır üzerinde daim eylesin!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ve-nihayet-secim-geldi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Büyük İhmaller, Büyük Felaketler, Büyük Acılar</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/buyuk-ihmaller-buyuk-felaketler-buyuk-acilar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/buyuk-ihmaller-buyuk-felaketler-buyuk-acilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet BELENKUYU]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Feb 2024 07:50:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18955</guid>

					<description><![CDATA[21. Yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarında, 2023’te, ülkemiz Kahramanmaraş merkezli iki büyük deprem felaketi yaşadı.(1) &#160;Resmi kayıtlara göre 50 binden fazla insanımız vefat etti. Yüce Allah’ın takdiri ile meydana gelen deprem hadisesinde, gözle görülen ihmaller sonucu can ve mal kayıplarımız felaketin büyüklüğünü etkiledi. Yüce Allahın takdiri ile o gün o saatte, o bölgelerde o deprem olacaktı. Deprem bölgelerinin meskun mahal olup olmaması, üzerinde yaşayan insanların, diğer canlıların, bitkilerin, su kaynaklarının varlığı veya yokluğu, ne kadarının sonunun ne olacağı hususu, din adamları, yerbilimciler ve siyasetçilerden önce Yüce Allah’ın bilgisi dahilindeydi ve takdir edilen oldu. Bugün her an dünyanın değişik yerlerinde yüksek şiddette depremler yaşanmakta, ancak insan nüfusunun azlığı veya yokluğu nedeniyle gündemimizde yer almamaktadır. (2) İnsanoğlu kendisine verilen akıl ve bilgi birikimi sayesinde, muhtemel yer kabuğu hareketlerini tanımlayarak, deprem haritalarını çıkarmış ve belirli periyotlarda bunların oluşabileceğini öngörür hale gelmiş iken, gerekli tedbirleri almamış olması kendisinin bir ihmali, bir hatasıdır. Yüce Allah geçmişte açık uyarılara rağmen, kendisinin bizim dünyada uymamız için koyduğu itikadi, toplumsal, biyolojik ve fiziksel yasalarına uymada gösterilen ihmallerde, bizlere hastalıklar, savaşlar, sel felaketleri, depremler ve yangınlarla yaptığımız hataların sonucunu acı bir şekilde tattırmıştır. Kur’an-ı Kerim’de ve diğer ilahi kitaplarda, tarihi kaynaklarda, efsanelerde bu tür büyük felaketlere ve acılara, insanlık tarihi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>21. Yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarında, 2023’te, ülkemiz Kahramanmaraş merkezli iki büyük deprem felaketi yaşadı.(1) &nbsp;Resmi kayıtlara göre 50 binden fazla insanımız vefat etti. Yüce Allah’ın takdiri ile meydana gelen deprem hadisesinde, gözle görülen ihmaller sonucu can ve mal kayıplarımız felaketin büyüklüğünü etkiledi.</p>



<p>Yüce Allahın takdiri ile o gün o saatte, o bölgelerde o deprem olacaktı. Deprem bölgelerinin meskun mahal olup olmaması, üzerinde yaşayan insanların, diğer canlıların, bitkilerin, su kaynaklarının varlığı veya yokluğu, ne kadarının sonunun ne olacağı hususu, din adamları, yerbilimciler ve siyasetçilerden önce Yüce Allah’ın bilgisi dahilindeydi ve takdir edilen oldu.</p>



<p>Bugün her an dünyanın değişik yerlerinde yüksek şiddette depremler yaşanmakta, ancak insan nüfusunun azlığı veya yokluğu nedeniyle gündemimizde yer almamaktadır. (2) İnsanoğlu kendisine verilen akıl ve bilgi birikimi sayesinde, muhtemel yer kabuğu hareketlerini tanımlayarak, deprem haritalarını çıkarmış ve belirli periyotlarda bunların oluşabileceğini öngörür hale gelmiş iken, gerekli tedbirleri almamış olması kendisinin bir ihmali, bir hatasıdır.</p>



<p>Yüce Allah geçmişte açık uyarılara rağmen, kendisinin bizim dünyada uymamız için koyduğu itikadi, toplumsal, biyolojik ve fiziksel yasalarına uymada gösterilen ihmallerde, bizlere hastalıklar, savaşlar, sel felaketleri, depremler ve yangınlarla yaptığımız hataların sonucunu acı bir şekilde tattırmıştır.</p>



<p>Kur’an-ı Kerim’de ve diğer ilahi kitaplarda, tarihi kaynaklarda, efsanelerde bu tür büyük felaketlere ve acılara, insanlık tarihi boyunca düçar olduğumuz bildirilmektedir. İnsanoğlu bu tür felaketleri ve acıları yaşamasına rağmen, gerek ferdi olarak mal, şöhret, dünya sevgisi gibi nedenlerle nefislerine, gerekse içtimai olarak idarecilerinin makam sevdası, iktidar hırsı ve adaletsizliklerinin ağır basması sonucu mütemadiyen aynı hataları yapmaya devam etmekte ve aynı sonuçlarla karşılaşmaktadır.</p>



<p>Allah-ü Teâla’nın elçileri bütün bu hatalar konusunda bizleri uyarmış, sonucunun dünya ve ahrette hüsran olacağını bildirmişlerdir. Buna rağmen insanoğlu fert ve cemiyet olarak nefsine uymuş ve cezayı hak etmiştir.</p>



<p>Burada üzerinde duracağımız mesele, tabiatta cereyan eden biyolojik ve fiziki hadiselerin sonucu meydana gelen felaketler ve onlar için alacağımız tedbirlerden çok, manevi ve toplumsal hayatımızda oluşan, devam eden ve onların yıkımlarına neden olacak ihmal ve felaketlerin neden olacağı acılar olacaktır.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;*****</p>



<p>Yukarıda da temas edildiği üzere, kendi tarihimizde meydana gelen toplumsal hadiselerin çoğunu tam olarak tahlil etmemiş/edememiş, görmemiz gerekenleri göz ardı etmiş, bunun sonucu da yapılması gerekenleri ihmal etmiş ve devamında yine büyük acılarla karşılamışız.</p>



<p>Tarihimizde yaşadığımız iki büyük savaşı ele alarak, sonuçlarını yukarıda çizmeye çalıştığımız bakış açısından değerlendirmeye çalışalım.</p>



<p>Birincisi “93 Harbi” (3) olarak bilinen ve yaklaşık bir yıl süren Osmanlı &#8211; Rus Savaşı’dır. Bu savaş bütün açıklığı ile anlaşılmadan ve alınacak dersler, ders olarak okutulmadan, sadece başarılı cepheler ve savunmalar öne çıkarılarak, gerçekler göz ardı edilerek, sonuçların tahliline dayalı politikalar üretilmeden ve uygulanmadan geçen her gün, ülkemiz ve ümmet adına kayıptır.</p>



<p>Bu savaşta, liyakatsizlik, ihanet, tedbirsizlik, ağır can ve mal kaybı, askeri ve siyasi başarısızlık, yüz binleri aşan mülteci sorunu, soykırım, savaşa ve siyasete dinlerin ve mezheplerin etkisi, toplumsal kırılmalar, halkta ve siyasi erkanda panik vb. pek çok alınacak dersler vardır.</p>



<p>Özetle 93 Harbi dediğimiz büyük hadise şöyledir:</p>



<p>Osmanlı Devleti’nin devam eden güç kaybından yararlanmak isteyen Rusya ve Batı Avrupa ülkeleri, Osmanlı Devleti&#8217;nde yaşayan Hıristiyanların, insan haklarının çiğnendiği konusunu bahane ederek, Osmanlı’dan toprak talebinde bulunmuşlardı. Bunun reddi üzerine Rusya, Osmanlıya savaş açarak, Balkan cephesinde Romanya’nın kuzey sınırından İstanbul Yeşilköy’e kadar, Kafkas cephesinde ise Erzurum’a kadar ilerleyerek bizi ağır bir yenilgiye uğratmıştır. Savaşın sonunda Ayastefanos (Yeşilköy) antlaşması imzalanmak zorunda kalınmış, ancak Batı Avrupa ülkelerinin (özellikle İngiltere’nin) bu antlaşmanın şartlarından hoşnut kalmamaları sonucu, bu antlaşma geçerliliğini yitirmiş ve yeniden imzalanan&nbsp;Berlin Antlaşması&nbsp;ile&nbsp;Osmanlı Devleti yok olmaktan dönmüştür. Bununla beraber savaşın sonunda, çok fazla toprak kaybetmiş, savaş tazminatı ödemek zorunda kalmış ve Balkanlardaki nüfuzunu önemli ölçüde yitirmiştir.</p>



<p>Savaş sonucu Balkanların ve Kafkasya’nın demografik ve dini yapısı değişmiş, pek çok balkan ülkesinin tarihi şekillenmiştir. Balkanlar’da Romanya ve Sırbistan bağımsız, Bosna-Hersek imtiyazlı bir devlet olarak varlıklarını sürdürürken, Kafkasya’da Batum, Kars, Ardahan Ruslara verilmiştir. Daha ilginci, bize vereceği siyasi destek için Kıbrıs’ın yönetimi geçici olarak İngiltere’ye verilmiş ve maalesef İngiltere Kıbrıs’ı daha sonra bize iade etmemiştir.</p>



<p>Şimdi Türk – İslam tarihinde meydana gelen bu elim hadiselerde yurtlarından edilen yüz binlerce Müslümanın, şehit ve sürgün edilmesinde, sorumlular kimlerdir? Bu büyük felaket ve acının sonunda gerekli dersler alınmış mıdır?</p>



<p>Bu sorunun cevabını ikinci savaş olan 1. Dünya Savaşı’ndaki (4) benzer hadiseleri özetledikten sonra verelim.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>1. Dünya Savaşı, 1914-1918 yılları arasında dünyanın çeşitli kıtalarında birçok devletin iki gruba ayrılarak yapılan, Osmanlı Devleti’nin de katılmak zorunda kaldığı savaştır. Bu savaşta Osmanlı Devleti, İttifak Devletleri grubunda yer aldığı için, savaşın sonunda yenilen taraf olarak yine büyük kayıplar vermiştir.&nbsp;</p>



<p>1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti, &nbsp;Çanakkale, Kafkasya, Balkan, Galiçya,&nbsp; Hicaz &#8211; Yemen, Sina &#8211; Filistin, Irak cephelerinde savaşmıştır. Savaştan sonra Osmanlı Devleti, Balkanlardan sonra Irak, Hicaz, Filistin ve Suriye topraklarını kaybetmiş, iyice küçülmüştür. Bu savaşta da, dinin etkisi olmasına rağmen, daha çok siyasi ve ekonomik nedenler etkili olmuş, sonuçları da ona göre şekillenmiş, ancak dini bir kurum olan halifelik gücünü yitirmiş, İngilizlerin Müslüman topraklarda dinin gücünü kırması ve yerel halkları milliyetçilik saikiyle kışkırtması sonucu, milliyete dayalı çok sayıda küçük devletçik oluşturulmuştur. Yine göçler, sürgünler, acılar yaşanmış ve tesiri onlarca yıl sürmüştür.</p>



<p>*****</p>



<p>Yukarıdaki sorumuza dönecek olursak, bu büyük felaketlerin ve acıların sorumluları kimlerdir? Hadi 1. Dünya savaşı bir miktar bizim kontrolümüzün dışında iken, 93 Harbi başlayana kadar, ulema ve devlet erkanı ne yapmıştır? Neden bu felaketler tahmin edilememiştir? Tahmin edildi ise neden tedbir alınmamıştır?</p>



<p>Aslında Osmanlı devlet adamları yapmaya çalıştıkları ıslahat, tanzimat ve diğer bütün iyileştirme hareketlerinde, çok farklı yöntemlerle gidişatı düzeltmeye çalışmışlardır. Ancak bu çözüm arayışları, meseleler dallanıp budaklanıp, topluma zarar vermeye başladığında başlamıştır. Hem önceden tedbir alınmamış ve pek çok ihmal söz konusudur, hem de çözüm ya farklı alanlarda, (askeri alan) aranmış, ya da ağır vergiler veya ağır cezalar verilerek çok katı yöntemler uygulanmıştır.</p>



<p>Bu durumda yöneticiler ile halk arasında bağlar kopmuş, bu güvensiz ortamda savaşlar arka arkaya gelmiş ve devlet bir daha kendine gelememiştir. Halk ise yokluk içinde, yüzyıllarca o cepheden bu cepheye sürülmüş, sırf dininin kurtuluşu saikiyle, nerdeyse her aileden birden fazla şehit vererek, devletin ayakta kalması için uğraşmıştır.</p>



<p>Osmanlıya ve halifeliğe bel bağlayan nice uzak beldelerde Müslüman halk, İngilizlerin, Fransızların, Rusların ve daha başka küffarın zulmüne maruz kalmıştır. &nbsp;&nbsp;Merhum Osman Yüksel Serdengeçti’nin “İmparatorluğa Mersiye” (5) şiirinde sorduğu gibi, “biz neyledik o koskoca elleri?”&nbsp; Önceleri haritamızı kendimiz çizer iken, sonradan bizim topraklarımız cetvelle bölüştürülmüş, İslam’ın tesirini yitirdiği bazı beldelerde, camilerimiz yosun tutmuş, minarelerimiz boynu bükük kalmıştır.</p>



<p>Ayasofya Camii kapalı iken, camiinin açılmasını isteyen Müslümanların fazla telaş ettiğini, “Nasıl olsa Ayasofya’nın bundan sonra kilise olacak hali yok ya!” diye laf edenlere Merhum Necmettin Erbakan, yüzyıllarca varlığını sürdüren Endülüs Emevi Devleti’nin (711- 1090) (6) bugün yerinde yeller estiğini, camilerin yerini kiliselerin aldığını hatırlatmıştır. İstanbul’un ve diğer İslam beldelerinin de her an aynı tehlike ile karşı karşıya olduğuna işaret etmiştir.</p>



<p>*****</p>



<p>Bütün bu hadiseler ışığında günümüze bakacak olursak, Osmanlı’dan yüz yıl sonra Müslümanların durumu kontrollü bir izinle, İmparatorluğun merkezinde nispeten iyi iken İslam coğrafyası, sahipsiz, başıbozuk, birbirinden habersiz, kopuk, her biri yerel ve kendini düşünen küçük emirlikler ve devletçikler halinde, kendi inanç, kültür ve medeniyetinden uzak ve habersiz yaşamaktadır.</p>



<p>Memleketimizde halkımız, son gayretlerle kendi gibi düşündüğü sandığı insanları başa getirmeye çalışmış, fakat mevcut durumda da bir asır önceki gibi büyük ihmaller ve büyük hatalar tekrar edilmektedir. Korkarız ki Yüce Allah’ın toplumsal yasalarına uyulmadığı sürece, yine büyük felaketler ve büyük acılar yaşanacaktır.</p>



<p>Maalesef karar vericilerimiz tarafından ekonomik, siyasi ve kültürel tedbirler alınmamaktadır. Kültürel yozlaşmayı, yoksulluğu, adaletsizliği ve ahlaksızlığı önleyici tedbirleri almada yapılacak her ihmal, bize felaket ve acı olarak geri dönecektir.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Bir misal olarak, kültür ve milli şuur oluşturma cihetinden uygulamalara bakarsak, yapmamız gerekenler ortadadır. Öncelikle tarihimiz şuurlu bir şekilde gençliğimize öğretilmemektedir. Ne yazık ki, hatırlattığımız tarihi olaylar ve genel olarak tarih öğretiminde, İslam tarihi ve Cumhuriyet öncesi dönemler ve olaylara yeterli önem verilmeyip, gerekli dersler çıkarılmamaktadır. Plevne Savunması, Çanakkale veya Kût&#8217;ül-Amârezaferleri kadar, Kafkas cephesinde, Yemen’de, Filistin’de yenildiğimiz; Çanakkale zaferine rağmen, Balkanlar, Hindistan, Mısır gibi nispeten uzak beldeler değil, &nbsp;İstanbul’un, Adana’nın, İskenderun ve pek çok şu an ülkemiz hududu dahilindeki illerin İngilizlerce işgal edildiği,&nbsp; o İngilizlerin bugün uluslararası camiada yine bizim tekerimize taş koymaya çalıştığı anlatılmalıdır.&nbsp;</p>



<p>Öğrencilerimiz sekiz yıl okula devam ettikten sonra, ortaokul sonunda, sadece İnkılap Tarihi’nden sorumlu tutulmaktadır. 14 yaşına kadar temeli oluşmuş kişiliği, sonra nasıl tekrar İslam’dan ve İslam tarihinden haberdar edebiliriz? Biz onları kendi tarihimizden uzak tutarken, gençlerimizi internet ve film platformlarından, putperest tarihleri ballandıra ballandıra anlatan Vikinglerden, Romalılara yabancı kültürlerin bombardımanına terk etmiş oluyoruz.</p>



<p>Bu şuursuzlukla yetişen nesil, yabancı kültürler karşısında ezik, silik ve özgüven mahrumu kişilikler ile dış dünyaya hayran ve emirlerini yapmaya hazır hale geliyor. Devletin yaptığı bu ihmaller yetmiyor, aileler geçim kaygısı omuzlarında, süregelen bilgisizliğin de etkisi ile gençleri kendi haline bırakıyor veya ne yapacağını bilemiyor.</p>



<p>Bu durumda yapılacak şey, bu gidişatın farkında olan, yöneticilerin, eğitimcilerin ve din alimlerinin ortak bir çalışma ile önce şerleri ortadan kaldırmak, sonra yerine hayırlı davranışları ikame etmek suretiyle, yeni bir toplum oluşturmak için harekete geçmeleridir.&nbsp;</p>



<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>



<ol class="wp-block-list"><li>https://tr.wikipedia.org/wiki/ 2023_Kahramanmaraş_depremleri</li><li>https://earthquake.usgs.gov/earthquakes/map</li><li>Miladi: (1877-1878) https://tr.wikipedia.org/wiki/93_Harbi, &nbsp;&nbsp;&nbsp;<br>https://islamansiklopedisi.org.tr/doksanuc-harbi&nbsp;</li><li>https://tr.wikipedia.org/wiki/I._Dünya_Savaşı &nbsp;https://islamansiklopedisi.org.tr/birinci-dunya-savasi</li><li>https://www.antoloji.com/imparatorluga-mersiye-siiri/</li><li>https://islamansiklopedisi.org.tr/endulus</li></ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/buyuk-ihmaller-buyuk-felaketler-buyuk-acilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Murâd-ı Hüdâvendigâr&#8217;dan Noel Baba&#8217;ya</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/murad-i-hudavendigardan-noel-babaya/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/murad-i-hudavendigardan-noel-babaya/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Jan 2021 08:29:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[noel]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16558</guid>

					<description><![CDATA[Âbidelere hayrânlık duyarız da onları inşâ eden rûha yabancıyızdır nedense. Eseri hakkıyla takdir edebilmek içinse, evvelemirde müessiri tanımak gerekir. Nasıl bir harçla temel atıldığını bilmezsek eğer, beka ve oluş sırrına da eremeyiz zîrâ. Yahya Kemal gibi tefekkür ve san’atıyla zamanlara hükmeden müstesnâ bir kıymete sahip olmakla övünürüz de onun nasıl bir muhîtte yetiştiğini bilmeyiz. Bu büyük adamın hangi hamiyetli ellerde, nasıl bir şuûrla mayalandığını hiç mi hiç merak etmeyiz. Böyle büyük adamların hayât hikâyelerini bilmek, karakterleri teşekkül ederken onlara tesîr eden şahsiyet ve âmilleri tanımak da en az görüşlerine vâkıf olmak derecesinde önemlidir hâlbuki. Milletinin târihinde rol modeli olan bir insanı tanımak için şahsiyetindeki hâkim unsurların kaynağına inmek, onu yetiştiren kültür malzemesinin ne olduğunu bilmek de onu anlamak açısından ziyâdesiyle ehemmiyetlidir. Bu büyük adamın oluş sırrını kavrayabilmek içinse, evvelemirde onu büyüten kadını tanımamız gerekir. Çünkü O’nun hayâtındaki ilk ve en önemli figür, hiç şüphesiz vâlidesi Nakıye Hanımdır. Zerrelerine kadar İslâm ahlâk ve fazîleti, Türklük şuûr ve gururuyla meşbû olan bu kadın, evlâdının gönül mabedine kültür ve medeniyetimizin ışığını düşüren insanın ta kendisidir. Şâirimizin şahsiyetine damgasını vuran hâkim unsurların kaynağında O vardır. İlk çocukluk devresinin, şahsiyetin teşekkülündeki önem açısından da Yahya Kemal’in hayâtı ayrıca incelenmeye değerdir. Hattâ diyebiliriz ki onun hayâtı, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Âbidelere hayrânlık duyarız da onları inşâ eden rûha yabancıyızdır nedense. Eseri hakkıyla takdir edebilmek içinse, evvelemirde müessiri tanımak gerekir. Nasıl bir harçla temel atıldığını bilmezsek eğer, beka ve oluş sırrına da eremeyiz zîrâ.</p>



<p><br>Yahya Kemal gibi tefekkür ve san’atıyla zamanlara hükmeden müstesnâ bir kıymete sahip olmakla övünürüz de onun nasıl bir muhîtte yetiştiğini bilmeyiz. Bu büyük adamın hangi hamiyetli ellerde, nasıl bir şuûrla mayalandığını hiç mi hiç merak etmeyiz. Böyle büyük adamların hayât hikâyelerini bilmek, karakterleri teşekkül ederken onlara tesîr eden şahsiyet ve âmilleri tanımak da en az görüşlerine vâkıf olmak derecesinde önemlidir hâlbuki. Milletinin târihinde rol modeli olan bir insanı tanımak için şahsiyetindeki hâkim unsurların kaynağına inmek, onu yetiştiren kültür malzemesinin ne olduğunu bilmek de onu anlamak açısından ziyâdesiyle ehemmiyetlidir.</p>



<p><br>Bu büyük adamın oluş sırrını kavrayabilmek içinse, evvelemirde onu büyüten kadını tanımamız gerekir. Çünkü O’nun hayâtındaki ilk ve en önemli figür, hiç şüphesiz vâlidesi Nakıye Hanımdır. Zerrelerine kadar İslâm ahlâk ve fazîleti, Türklük şuûr ve gururuyla meşbû olan bu kadın, evlâdının gönül mabedine kültür ve medeniyetimizin ışığını düşüren insanın ta kendisidir.</p>



<p><br>Şâirimizin şahsiyetine damgasını vuran hâkim unsurların kaynağında O vardır. İlk çocukluk devresinin, şahsiyetin teşekkülündeki önem açısından da Yahya Kemal’in hayâtı ayrıca incelenmeye değerdir. Hattâ diyebiliriz ki onun hayâtı, pedagojik açıdan ders kitaplarına girecek kadar nümûne-i imtisâldir.</p>



<p><br>Büyük insan, on üç yaşının baharında, kendi ifâdesiyle daha hayâtı şafaklandıran çağa girmeden kaybetmiştir anacığını. Yani Nakıye Hanım vuslat semâsına kanat açtığında, O ergenliğe bile ayak basmamıştır henüz. Buna rağmen mübârek kadın, yirmi dokuz yıllık kısa ömründe, bir ucu Türklük, diğer ucu İslâm olan çift başlı sağlam bir düğüm atar çocuğunun rûhuna…</p>



<p><br>Ağaç yaşken eğilir. Bizimle bir ömür yaşayan değerler, en masûm çağımızda gönlümüze düşenlerdir. Ümmî fakat görgülü bir kadın olan Nakıye Hanım, şifâhî kültürün müktesebâtını bir anne rikkatiyle üfler evlâdının rûhuna. Daha mektep çağından önce yavrusuna; “Oğlum, dünyada iki insanı sev… Peygamber Efendimizi, bir de Sultan Murâd Efendimizi…” diyen O’dur. Yunus ilâhileriyle, Muhammediyye’lerin günaşırı okunduğu bir evde büyüyen küçük Ahmed,* içine doğduğu ortamda hem târih ve kültürüne âşık olur, hem de kendisine uhrevî bir âlemin kapıları açılır.</p>



<p><br>Yirmi dokuz yaş gibi çok genç bir yaşta masivâ perdesini yırtarak mâverâya kanat çırpan bu asîl rûhlu kadın, birçok hemcinsinden daha üstün bir kavrayışla yerine getirmiştir analık vazîfesini. Evlâdının rûhuna mensûbu olduğu medeniyetin mayasını çalarak göçmüştür bu dünyadan.</p>



<p><br>“Bugün analar niçin Yahya Kemaller doğurmuyor?” diye hiç soruyor muyuz acaba kendimize. Ondan önce sorulması gereken en can alıcı soru ise hiç şüphesiz şudur: Acaba bugün yavrusunun rûh iklimine Sultan Murâd’ın muhabbetini düşüren bir Nakıye annemiz yaşıyor mu bu toplumda? Kaç anne var en masûm çağında evlâdının gönlünü, Kosova kahramânı, şehid-i muazzez Murâd-ı Hudâvendigâr’ın sevgisiyle ilmek ilmek dokuyup yumak yumak işleyen. Evvelemirde kendimize, daha sonra da birbirimize sormamız gereken ilk soru bu olmalı…</p>



<p><br>Bir yılbaşını daha geride bıraktık. O da hayâtımızdan uçup giden eski zamanlara karıştı. Ve artık çok şükür eskisine nispetle büyük bir muhabbetle de kutlanmıyor. Seksenli yıllardaki kutlamaları hatırlıyorum da… </p>



<p>Devletin televizyonu en az on beş gün öncesinden başlardı reklamını yapmaya o menhûs gecenin. Ve bu reklam mutantan bir edâ ile son güne kadar da sürerdi.</p>



<p><br>Aleyhinde neşriyât yapılamaz, sadece birkaç cılız ses çıkardı basın yayın organlarında. Onları da kamuoyunun yularını elinde tutan Noel korosunun çığlığı bastırırdı. Artık günümüzde yılbaşı eski yılların heyecânıyla kutlanmıyor. On beş gün öncesinden başlayan; “Şu sanatçı bu kanalda çıkacak, filânca kanalda dansöz var.” gibisinden reklamlarla suni gündemler oluşturulmuyor. Çok şükür, bir gecenin zevk ve tantanası en az on geceyi alıp götürmüyor hayâtımızdan.</p>



<p><br>Ama bugün bile bazı şuûrsuz ebeveynler hâlâ çocuğunun gönlüne, o gecenin baş aktörü Noel Baba’nın ufûnetini saçmakla meşgul. Mânâmızla bağdaşmayan o uğursuz figürün sevgisiyle besliyor yavrusunun rûhunu. Ve böylelikle daha çocukluk devresinde kaybettiğimiz nesiller kervânına katılıyor o güzelim yavrular da…</p>



<p><br>Son yıllarda kulağımıza sıkça çalınan bir döviz var: “Noel Baba’nın Antalyalı olduğunu biliyor muydunuz?” Söyleyen öylesine masûmane söylüyor ki… Şuûr kalkanıyla mücehhez değilseniz eğer, altında yatan niyeti göremiyorsunuz. “Evet, belki bilmiyorsunuz ama geçmişte O da bu topraklarda yaşamış. Yani içimizden biri.” diye fısıldıyor bir karanlık ses size derinden…</p>



<p><br>Ren geyiklerinin çektiği kızağın üzerinde kırmızı kürküyle yolculuk eden soğuk kış gecelerine has bir figür bu Noel Baba. Yani kar canavarıyla çarpışan kuzeyli bir kutup adamı. Sormak lazım şimdi iddia sahiplerine: Acaba Antalya’ya ne zaman, târihin hangi devrinde bu kadar kar yağmış?</p>



<p><br>İnanç turizmi adına kendimize mâl etmeğe çalıştığımız o şâibeli figürün rûh kökünde mevcût kıymet hükümlerine yabancıyız ne yazık ki. Destûrsuz hânemize girerken bile bizden olmadığı çok açık… “Sizden biriniz başkasının evine girmek isterse üç defa izin istesin, kendisine izin verilmezse geri dönsün.” diyen nebevî hitap bile gözlerimizi açmaya yetmiyor.<br>Bu yılbaşı arifesinde bazı arkadaşlarımın, istikbâllerinin umudu evlâtlarını Noel Baba’nın elbisesiyle süslediklerine şâhit oldum sosyal medyada. Beğeni yağmuruna tutulan o çirkin manzarayı yüreğim yanarak seyrettim. Perestiş edip alkışlayanlara da en az o masûm(!) cinâyetin fâilleri kadar acıdım.</p>



<p><br>Fakat yalnızca acıyabildim. Zîrâ bu zevâta bir şey söylemeye kalktığınızda alacağınız cevap bellidir: “Ne var ki bunda canım? Biz eğleniyoruz, eğlendiriyoruz sadece. Yoksa Noel Baba’yı benimsediğimizden değil. Endişeye mahal yok, daha çocuk o!”</p>



<p><br>Bugün Batı emperyalizmi, nesillerimizi kendi hesâbına devşirirken taşeron olarak böyle şuûrsuz ebeveynleri kullanıyor. Çocuğunu Noel Baba’ya benzeten bir anne-baba aynı zamanda o şeytânî figürün sevgisini de evlâdının rûhuna giydirdiğinin farkında değil. Kendisine lütfedilmiş Hâk emânetine o sevimli(!) haydut maskesini layık gören pusulası şaşmış bu zihniyet, cisimlerinden evvel rûhlarını gömdüğümüz nesillerin gönüllü katilidir ne yazık ki.</p>



<p><br>Zaman elbette kimin haklı olduğunu gösterecek. Üç yaşındaki çocuğunu Noel Baba’nın kıyafetiyle süsleyip daha bu yaşta onun gönlüne putperest kültürlerden aparılıp Hıristiyanlığa sokulmuş o nesebi gayr-i sahîh figürün muhabbetini düşüren yalnızca adı Müslümân(!) ebeveynler, günün birinde nasıl bir cinâyet işlediklerinin farkına varırlar mı acaba? Heyhat! Belki varırlar ama o gün geldiğinde de köprünün altından çok sular geçmiş olur.<br>Evet, İskandinav mitolojisinden aparılarak Hıristiyan kültüre yamanmış bu zombi kılıklı adam, evimize kapıdan değil de bir hırsız edâsıyla bacadan iniyor. Keşke o da diğer hırsızlar gibi ev eşyalarımıza göz koysaydı. Cüzdânımızdaki parayı, sandığımızdaki ziyneti, komidinin üzerindeki abajuru aşırmanın telâşında olsaydı. Keşke bize verdiği zarar, sadece bunlarla sınırlı kalsaydı. Fakat bu hırsız hepsinden daha yaman. O bir gönül hırsızı. Maddî varlıklarımıza dokunmuyor. Hattâ bize kendisi ikrâm ediyor. Evimize hediyelerle girip oyuncaklarla çalıyor yavrularımızın gönüllerini. Bizden alıp götürdükleriyse hiç de azımsanacak gibi değil. O yüzden de bütün hırsızlardan daha sinsi ve harîs. Tam anlamıyla bir medeniyet tecâvüzcüsü bu adam. Yani kadîm kimliğimizin baş düşmânı. Ve sanıldığı gibi cömert de değil… Kesinlikle almadan vermiyor.</p>



<p><br>Kendimizi Batı medeniyetine hapsettiğimiz günden bu yana bizden hep çaldı bu adam. Ve biz kendisine kapıyı göstermedikçe de çalmaya devam edecek.</p>



<p><br>Onu tonton bir ihtiyar, cömert bir amca zannetmekse büyük gaflet! Ne kılığı kıyafeti, ne eve giriş biçimi, ne de o sevimli maskenin altında sakladığı karanlık çehresiyle bizden biri O. Sakalını çektiğimizde altından luciferin fırladığı bu papaz kılıklı şeytân taslağını hakikî veçhesiyle tanımak zorundayız.</p>



<p><br>Noel Baba sevgisi, Müslümân çocuğun gönlüne dökülmüş Rum ateşi. İslâm fıtratı üzere doğan sabînin rûhunu kor ateşle dağlamak gibi bir şey. Medeniyet kimliğimizin ve büyük îmânımızın mümessili olan âbide şahsiyetlerin muhabbetiyle evlâtlarımızın gönlünü yıkamak varken bizler, bu ne idüğü belirsiz figürün sevgisini dolduruyoruz nesillerimizin rûhuna.<br>Peki, gelin onun yerine bize ait olan bir değeri koyalım. O gece evimize Noel Baba değil de Nasrettin Hoca gelsin. Eğer ziyâretçiniz kapıdan girmeyip de bacadan iniyorsa değişen bir şey olmaz. Ve o gece evinize misâfir olan bir Nasrettin Hoca, olsa olsa ancak Noel Baba’nın ikiz kardeşi olabilir. Noel Baba hidâyete eremediği gibi Nasrettin Hoca’yı da aslî kimliğinden kopararak ait olmadığı bir dünyaya savurursunuz.</p>



<p><br>Değerlerimiz bizi biz yapan varlık sebebimizdir. Ve her değer de ait olduğu dünyada şahsiyetini bulur. Aksî hâlde anlamını kaybederek kıymetini yitirir. Çocuklarımıza yılbaşı akşamı hediye getiren kim olursa olsun, kesinlikle bizden değildir. Zîrâ kültür ve millî yaşayış üslûbumuzla hiçbir alâkası olmayan o gece, bizim için milâdî takvim başlangıcı olmaktan öte bir anlam taşımıyor. Kısacası artık sadece Noel Baba’yı ya da çam ağacını değil, bütün mazarrâtıyla beraber bu yılbaşı çılgınlığını hayâtımızdan kovmak mecbûriyetindeyiz.<br>Buhrân ve savruluşlarımızın kaynağında kültürel açıdan iktidâr olamayışımız yatıyor. Ondan daha büyük zafiyet ise birilerinin kendilerini iktidârda zannetmesi. Hâlbuki siyâsî iktidâr ekonomik iktidârın üzerine oturur. En altta ise kültürel iktidâr vardır. Siyâsî ve ekonomik iktidâra sahip olsanız bile memleketin kültür hayâtına yön veremiyorsanız, kitlenin nabzını tutamaz, umut ve heyecân aşılayamaz, nesillere millî kültür şuûru kazandıramazsınız. Sahipsiz olan kalabalıklar da Noel Baba’nın kayığına binerler.<br>Yapılacak ilk iş, hiç şüphesiz aileyi güçlendirmek. Onu millî mânevî mukaddeslerin kalkanı hâline getirmek.</p>



<p><br>Tabiî bunun için de anneliği yalnızca biyolojik bir olgu olarak görmeyen vâlidelere ihtiyâcımız var. Yani sütüyle yavrusunun bünyesini beslerken irfânıyla da rûhunu emziren Nakıye analara her zamankinden daha fazla muhtâcız bugün. Cemiyet olarak bu ihtiyâcın farkına vardığımız gün, Noel Baba ve şürekâsı için sonun başlangıcı olacaktır.</p>



<p>* Yahya Kemal’in gerçek adı Ahmed Agâh’tır. Yahya Kemal ismini sonradan almıştır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/murad-i-hudavendigardan-noel-babaya/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Merkezi Ezan Yayınında Güvenlik</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/merkezi-ezan-yayininda-guvenlik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/merkezi-ezan-yayininda-guvenlik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erşahin Ahmet AYHÜN]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 May 2020 07:30:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[merkezi ezan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14559</guid>

					<description><![CDATA[İlk bakışta ezan sistemine müzik yayını karışmasının bir yanlışlık sonucu olabileceği düşünülebilir[1]. Ancak, bu eylemin inat edercesine tekrar edilmesi[2], toplumun manevi duygularının en yüksek olduğu Ramazan ayında ve bu ayın da en faziletli zaman dilimi olan Kadir günlerinde cereyan etmiş olması, bu olaya yakın tarihimizde toplumsal travmaya yol açan Türkçe ezan meselesinin[3] ilk uygulandığı illerden biri olan İzmir ilimizin alet edilmesi[4], ezan yasağını kaldırmaya muvaffak olan[5] millet iradesine yapılan darbeyle[6] aynı tarihlere denk gelmesi ve yayınlanan müziklerin provokatif mesajlar içermesi[7] gibi faktörler dikkate alındığında masumane bir eylem olduğunu düşünmek oldukça zor görünüyor. Kaldı ki, işçi hakları, emeğe saygı ve ezilenin yanında oldukları sloganlarını dillerinden düşürmeyenlerin, inancından dolayı ağır işkenceler gören bir köle iken kurtarılıp efendiliğe yükseltilen Müezzinlerin Efendisi Bilal-i Habeşi’nin hatırası olan ezanlara herkesten daha çok saygı göstermeleri beklenir. Kur’ân-ı Kerîm’deki “Namaza çağırdığınızda onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu davranışları onların düşünemeyen bir toplum olmasından dolayıdır” âyet-i kerimesi ezana yapılan bu saldırıya asırlar öncesinden verilmiş en güzel ilahi cevaptır[8]. Bu tür eylemlerin İlahi gazaba davetiye çıkartabileceği de göz ardı edilmemelidir. Manevi değerlere saldırı olarak ülke gündemine oturan bu olay merkezi ezan meselesini de gündeme getirmiş oldu[9]. Merkezi ezanın müsbet ve menfi yönlerini ele almadan önce ezanın İslam dinindeki önemine &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İlk bakışta ezan sistemine müzik yayını karışmasının bir yanlışlık sonucu olabileceği düşünülebilir[1]. Ancak, bu eylemin inat edercesine tekrar edilmesi[2], toplumun manevi duygularının en yüksek olduğu Ramazan ayında ve bu ayın da en faziletli zaman dilimi olan Kadir günlerinde cereyan etmiş olması, bu olaya yakın tarihimizde toplumsal travmaya yol açan Türkçe ezan meselesinin[3] ilk uygulandığı illerden biri olan İzmir ilimizin alet edilmesi[4], ezan yasağını kaldırmaya muvaffak olan[5] millet iradesine yapılan darbeyle[6] aynı tarihlere denk gelmesi ve yayınlanan müziklerin provokatif mesajlar içermesi[7] gibi faktörler dikkate alındığında masumane bir eylem olduğunu düşünmek oldukça zor görünüyor. Kaldı ki, işçi hakları, emeğe saygı ve ezilenin yanında oldukları sloganlarını dillerinden düşürmeyenlerin, inancından dolayı ağır işkenceler gören bir köle iken kurtarılıp efendiliğe yükseltilen Müezzinlerin Efendisi Bilal-i Habeşi’nin hatırası olan ezanlara herkesten daha çok saygı göstermeleri beklenir.</p>



<p>Kur’ân-ı Kerîm’deki “Namaza çağırdığınızda onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu davranışları onların düşünemeyen bir toplum olmasından dolayıdır” âyet-i kerimesi ezana yapılan bu saldırıya asırlar öncesinden verilmiş en güzel ilahi cevaptır[8]. Bu tür eylemlerin İlahi gazaba davetiye çıkartabileceği de göz ardı edilmemelidir.</p>



<p>Manevi değerlere saldırı olarak ülke gündemine oturan bu olay merkezi ezan meselesini de gündeme getirmiş oldu[9]. Merkezi ezanın müsbet ve menfi yönlerini ele almadan önce ezanın İslam dinindeki önemine değinmek yerinde olacaktır.</p>



<p><strong>Davete İcabet</strong></p>



<p>Ezan kelimesi “bildirmek, duyurmak, çağrıda bulunmak, ilân etmek” anlamına gelmektedir. Terim olarak farz namazların vaktinin geldiğini duyurmaktır[10]. İslam’da ezan bizzat Allah’ın daveti, o vaktin namazını kılmak da bu davetin icabeti olarak kabul edilmektedir.</p>



<p>Yeni doğan bebeklere ad konulurken[11], savaş sırasında, yangında ve yolcunun arkasından ezan okumak menduptur[12]. Ayrıca, kötülüklerden korunmak[13], şeytanı kaçırmak[14] ve yormak[15], korkuları yenmek[16] gibi maksatlarla da ezan okunuyor.</p>



<p><strong>İlk Ezan</strong></p>



<p>Müslümanlar Medine’ye hicret ettikten sonra namaz vaktinin girdiğini duyurmak için çeşitli çareler aradıkları sırada sahabelerden bazıları rüyasında ezanı görüp öğrendi. Abdullah b. Zeyd b. Sa’lebe uyanır uyanmaz bu rüyasını Hz. Peygamberimize (sav) anlattı<sup>[17]</sup>. Efendimiz (sav) de sesi daha gür ve güzel olduğu için ezan okumak üzere Bilal-i Habeşi’yi görevlendirdi[18]. Bilâl de, yüksek bir evin üstüne çıkıp ilk olarak sabah ezanını okudu[19]. Ezanlar, hicretin birinci yılından beri yani 1441 yıldan beri aralıksız olarak okunmakta ve bu davet her gün beş vakitte milyarlarca insana ulaştırılmaktadır<sup>[20]</sup>.</p>



<p><strong>Şiar olması</strong></p>



<p>Ezan İslam’ın şiarı ve Müslümanların sembolü olarak kabul edilmektedir[21]. İslam hukukunda ezana saldırmak ya da okunmasına engel olmak bayrak, vatan, millet, hürriyet gibi manevi değerlere saldırı olarak kabul edilmiştir. Bu tür davranışlar Türk Ceza Kanunu’nda da hakaret suçu sayılmaktadır[22].</p>



<p><strong>Okunması ve Dinlenmesi</strong></p>



<p>Ezanı yüksekçe bir yerde, ayakta ve kıbleye dönük olarak okumak ezanın şartlarındandır[23]. Ezanı sesi gür ve güzel olan okumalıdır, Hz. Peygamber (sav) de müezzinlik görevini, ezanı rüyasında görüp anlatan kişiye değil sesi daha güzel ve gür olana vermiştir. Müezzinin aynı zamanda dinî hassasiyete sahip olması ve ezanı okurken dinleyenlerin tekrar etmelerine imkan verecek şekilde yavaş okuması müstehabdır[24].</p>



<p>Ezan okunurken işitenlerin konuşmayı kesmeleri, hatta Kur’an okuyanların da durup ezanı dinlemeleri daha faziletlidir[25]. Ezanı işiten bir Müslüman müezzinin ardından ezan sözlerini tekrar eder Hayya es-salah ve hayya alelfelah sözlerinin ardından “la havle vela kuvvete illa billah”<sup>[26]</sup>, essalatu hayrun minennevm[27] sözlerinin ardından da “sadakte ve berirte” der. Ezan bitince de, Sevgili Peygamberimiz’in (sav) tavsiye ettiği şu duayı okur: “Allahümme rabbe hâzihi’d-da‘veti’t-tâmme ve’s-salâti’l-kaime âti Muhammedeni’l-vesîlete ve’l-fazîlete ve’b‘ashü makamen mahmûdeni’l-lezî veadteh.”<a href="#_ftn28"><sup>[28]</sup></a></p>



<p><strong>Merkezi Ezan Meselesi</strong></p>



<p>Ülkemizde merkezi ezan uygulaması 28 Şubat 1997&#8217;de Milli Güvenlik Kurulu toplantısı kararlarıyla başladı[29]. 28 Şubat sürecinde olarak bilinen bu dönemde, irticayla mücadele bir güvenlik sorunu olarak görülüyordu. İrticayla mücadeleden en çok dini kurumlar, camiler, Kur’an Kursları, İmam-Hatip Liseleri, İlahiyat Fakülteleri ve ilgili vakıf ve dernekler etkilendi. Bu dönemde camideki müezzin kadroları boşaltıldı. Camilerdeki müezzinler hiç görevlisi bulunmayan camilere imam olarak görevlendirilince bir anda camiler müezzinsiz kaldı. Camilerde ezan okuyacak müezzin kalmayınca bu sorun merkezi ezan sistemiyle çözüldü. Ezanlar şehir merkezindeki bir camiden okunarak radyo frekansı yayını yoluyla canlı olarak diğer semt, ilçe, belde ve köylerdeki camilere ulaştırıldı. 1995&#8217;te kararı alınıp 2001 yılında uygulanmaya konulan bu uygulama ezanın vasıtasız olarak okunup okunmaması tartışmalarını da beraberinde getirdi.</p>



<p>Ezanın vasıtalı olarak okunmasına karşı çıkanlar ilmihal kitaplarındaki[30] “secde ayeti” bir papağandan, yankıdan veya ses kayıt cihazından işitildiği takdirde tilavet secdesi yapılmasının gerekmediğini ileri sürebilirler. Ancak aynı ilmihal kitapları hoparlör ve canlı yayından işitilen sesin okuyucudan dinlemek gibi olduğunu kabul ederek tilavet secdesinin vacip[31] olduğu da yazılıdır.</p>



<p>Ezan, diğer dinlerle mukayese edildiğinde ibadet çağrısı olarak çan, zil, boru, ateş, duman gibi aletler yerine “insan kaynaklı estetik bir ses” olmasıyla öne çıkar. İnsan sesi ilahi kaynaklı iken diğerlerinin hepsi de insan eliyle yapılmıştır. Ezandaki bu estetik güzelliğin cezbedici bir yönü de bulunmaktadır. Ezandaki bu güzellik bir çok mühtedinin İslam’la tanışmasında ilk etkenlerden biri olmaktadır.[32] İnsan eliyle üretilen amfi, hoparlör gibi vasıtalar insan sesinin bu estetik ruhunu aynı tesirle yansıtamayabilir.</p>



<p>Bu bilgiler ışığında merkezi ezan sisteminin olumlu ve olumsuz yönleri neler olabilir?</p>



<p>Olumlu tarafları:</p>



<p>1) Merkezden ezanı okumak için en güzel sesli ve güzel ezan okuyan görevlilerin okuduğu ezan şehrin en uzak köyünde de aynı güzellikte yankılanıyor, cami yakınında oturanlar o ezanın kendi cami görevlisi tarafından okunduğunu zannederek seviniyor olabilir.</p>



<p>2) Ezanlar il müftülüğüne bağlı bütün camilerde tam vaktinde okunabilmektedir.</p>



<p>3) Cami görevlisinin olmadığı vakitlerde de ezan yayını otomatik olarak yapılabilmektedir.</p>



<p>4) Olağanüstü hallerde halkın uyarılmasında pratik çözüm olarak iş görebilir.</p>



<p>Olumsuz yönleri:</p>



<p>1) Şehrin semaları eskiden olduğu gibi farklı camilerden gelen ezan sesleriyle çalkalanmıyor, insanlar bu estetik güzellikten mahrum kalıyor. Farklı minarelerden yükselen sesler yerine mekanik tek bir sesin yankılanıyor olması ürkütücü olabilir.</p>



<p>2) Cami görevlilerinin motivasyonu düşebilir, kendi camiinde ezan okumayan müezzinlerin güzel ezan okuma yeteneği körelebilir.</p>



<p>3) Dün İzmir&#8217;de, bir-kaç yıl önce de Rize&#8217;de olduğu gibi, bu teknolojiye hakim biri ya da birileri tarafından (bu bir çocuk bile olabilir) ezan yayını sabote edilebilir.</p>



<p>4) Merkezi ezan yayınının öncesinde ve sonrasında yayının başladığını ve bittiğini belirten üç notalı melodik bir klik sesi de yayınlanmaktadır. Sanki ezanın bir parçası gibi her ezan öncesi ve sonrasında yapılan bu yayın bilinç altımızda farklı kodlamalara sebep olabilir.</p>



<p><strong>Sonuç</strong> Diyanet teşkilatı eskisinden çok daha güçlü, artık her camiye müezzin ataması yapabilir ve merkezi sistemle ezan okuma işine son verebilir. Bunu hemen yapmak mümkün olamıyorsa saldırının yapıldığı yerlere öncelik verilerek kademeli olarak geçiş yapabilir. Camilerde cihaz kullanımında İslam sanat ve estetiğine titizlikle uyulmalıdır, ezanda asıl olan vaktin ilan edilmesidir. Bu, çift camlı ses geçirmez pencerelerden içeriye zorla ezan sesini duyurmak olmamalıdır. Camilere konulan ses cihazları kaliteli olmalı, parazit, çınlama ve yankı yapmamalı, insanın doğal sesine yakın sesler dışında başka sesler çıkarmamalıdır. Ses tesisatı ve hoparlörlerin yerleri ses mühendisleri tarafından tespit edilmelidir. İmamın arkasında namaz kılan biri imamın sesini başka yönlerden işitmemelidir. Dışarıda minarelere konulan hoparlörlerin ses ayarlarına denetim getirilmeli, çevreye rahatsızlık verilmeyecek şekilde ayar yapmak zorunlu olmalıdır. Aynı titizlik cami içinde de gösterilmeli mecbur kalmadıkça mekanik seslerden kaçınılmalıdır. İnsan sesinin yeterli olduğu camilerde mikrofon ve hoparlör gibi ses yükseltici cihazlar kullanılmamalıdır. İmamın yakasına ve mihrabın içine ayaklı olarak konulan mikrofonların namaza odaklanmaya ve namazın rukünları dışında farklı hareketlere sebep olabileceği de unutulmamalıdır. Gelişmekte olan teknoloji bu konuda önümüze yeni fırsatlar çıkarabilir, bu fırsatları değerlendirirken ezan ve namazın özünden uzaklaşılmamalıdır.</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p>[1] İzmir Müftülüğü’nün 20.05.2020 tarihli “Basın Duyurusu”, https://izmir.diyanet.gov.tr/sayfalar/contentdetail.aspx?MenuCategory=Kurumsal&amp;ContentId=973 (23.05.2020); Daha geniş bilgi için bkz. 20-22 Mayıs 2020 tarihli medya haberlerine bakınız. Örneğin: https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/izmirde-cami-hoparlorlerinden-muzik-yayinina-sorusturma/1848414 (23.05.2020).</p>



<p>[2] İzmir Müftülüğü’nün 21.05.2020 tarihli “Basın Açıklaması”, https://izmir.diyanet.gov.tr/sayfalar/contentdetail.aspx?MenuCategory=Kurumsal&amp;ContentId=975 (23.05.2020).</p>



<p>[3] “Bugün Ramazan’ın biri camilerin hepsinde ezan ve mukabeleler Türkçe okunuyor.”, <em>Milliyet Gazetesi</em>, 29 Kanunevvel 1932; Diyanet İşleri Reisliği Tahrirat Müdüriyeti [Sayı:] 730-265 ve 6-3-[1]933 tarihli yazı, İSAM Dokümantasyon Servisi, Dosya nr. 51202; Diyanet İşleri Başkanlığı Yazı İşleri Müdürlüğü N: 1287 ve 22/9/[1]948 tarihli yazı, İSAM Dokümantasyon Servisi, Dosya nr. 51202.</p>



<p>[4] İzmir Kuşadası’nda ilk Türkçe ezan Hisar Camii’nde Cuma namazından önce Selanikli Hafız Ömer Bey tarafından okunmuştu. Bkz. <em>Cumhuriyet Gazetesi</em>, 2 Şubat 1932.</p>



<p>[5] “Adnan Menderes, C. H. Partisinin Tenkitlerine Cevap Verdi”. <em>Akşam Gazetesi</em>, 14 Haziran 1950; “Meclis, Arabca Ezan Yasağını Kaldırdı. C.H.P. milletvekilleri de kanunu tasvib ve kabul ettiler”, <em>Cumhuriyet Gazetesi</em>, 17 Haziran 1950.</p>



<p>[6] https://www.aa.com.tr/tr/demokrasinin-infazi-27-mayis/27-mayis-darbesi-en-buyuk-tahribat-yapan-darbelerden-biridir/1489523 (23.05.2020); https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/27-mayis-ihtilali-64104</p>



<p>(23.05.2020). Bu darbecilerin yıllar sonra ezan yasağını tekrar geri getirmek için çaba sarfettikleri ancak başarılı olamadıkları görülmektedir: “27 Mayıs 1960 darbesinden sonra, Dil ve Tarih &#8211; Coğrafya Fakültesi Târih profesörlerinden rahmetli Adnan Sâdık Erzi Diyânet İşlerinden sorumlu Bakan yapılmıştı. Ezânın Türkçe okunması için mâlûm gazetelerin yürüttüğü kampanya sırasında (o zaman televizyon yoktu), bâzı diplomalılar Bakan’a gelmişler ve Türkçe ezân istemişler. O da: “Peki, siz bir câmi belirleyin, gideceğiniz o câmide ezânı Türkçe okusunlar” demiş. Dayatma heveslilerinin gidişi o gidiş! Bir daha gelmemişler.” Bkz. Mehmet Maksudoğlu, <em>Hz. Muhammed Aleyhisselam</em>, İstanbul 2010,s. 92.</p>



<p>[7] 20 Mayıs 2020 tarihinde ezan vaktinde İzmir minarelerinden yayınlanan müzikler: 1) &#8220;Hoşça kal güzelim&#8221; anlamına gelen, karısını evde bırakıp tarlada çalışmaya giden bir işçinin isyanını dile getiren “Çav bella” adlı İtalyan Halk Müziği şarkısıdır. 2. Dünya Savaşı&#8217;nda direnişin sembolü haline gelen bu şarkı Mussolini döneminde anti-faşist, komünist, devrimci, sosyalist grupların marşı olarak uyarlanmıştır. Bkz. https://tr.wikipedia.org/wiki/Bella_Ciao (23.05.2020); 2) Özellikle sol partilerin ve kuruluşların düzenlediği etkinliklerde konserler vermesiyle bilinen ve Türkiye’de protest müziğin temsilcilerinden olan bir şarkıcının “Yuh Yuh” şarkısı.</p>



<p>Bkz. https://tr.wikipedia.org/wiki/Selda_Ba%C4%9Fcan (23.05.2020)</p>



<p>[8] el-Mâide 5/58.</p>



<p>[9] https://www.yenisafak.com/gundem/izmirde-camilere-alcak-saldiri-ezan-sistemine-sizip-cav-bella-caldilar-3540812 (23.05.2020).</p>



<p>[10] Abdurrahman Çetin, &#8220;Ezan&#8221;, <em>TDV İslâm Ansiklopedisi</em>, https://islamansiklopedisi.org.tr/ezan#1 (23.05.2020).</p>



<p>[11] Ad koyma merasimi esnasında sağ kulağına ezan sol kulağına kamet okunur. Ebu Davud, Edeb, 107; Tirmizi, Edahi, 16; İbn Hanbel, VI, 9, 391, 392.</p>



<p>[12] Hamdi Döndüren, <em>Delilleriyle İslam İlmihali</em>, İstanbul 1991, s. 219.</p>



<p>[13] Döndüren, <em>Delilleriyle İslam İlmihali</em>, s. 215 (Dipnot 104’ten naklen: Zeylâi, Fahruddin Osman b. Ali (ö. 743/1342), <em>Tebyînu’l- Hakâik alâ Kenzi’d-Dekâik</em>, el-Emiriyye tabı, I, 561-562.).</p>



<p>[14] Müslim, Salat, 16.</p>



<p>[15] İbn Hanbel, II, 380.</p>



<p>[16] İbn Hanbel, III, 306.</p>



<p>[17] İbn Hanbel, IV, 43.</p>



<p>[18] Tirmizî, Salat, 25.</p>



<p>[19] Ebû Dâvûd, Salât, 3.</p>



<p>[20] İbn İshak, <em>Siyer</em>, çev. Sezai Özel, İstanbul 1988, s. 354.</p>



<p>[21] Çetin, &#8220;Ezan&#8221;, https://islamansiklopedisi.org.tr/ezan#1 (22.05.2020).</p>



<p>[22] Türk Ceza Kanunu, Madde 125.</p>



<p>[23] Döndüren, <em>Delilleriyle İslam İlmihali</em>, s.215; Bilâl-i Habeş’î ilk ezanı Necaroğullarından bir kadına ait yüksekçe bir evin çatısına çıkarak okumuştu. Ebû Dâvûd, Salât, 3.</p>



<p>[24] Çetin, &#8220;Ezan&#8221;, https://islamansiklopedisi.org.tr/ezan#1 (22.05.2020).</p>



<p>[25] Döndüren, <em>Delilleriyle İslam İlmihali</em>, s. 216.</p>



<p>[26] Manası: Bütün değişimler, bütün güç ve hareket Allah’ın iradesiyle mümkündür.</p>



<p>[27] Manası: Doğru ve haklı söyledin.</p>



<p>[28] (اللهم رب هذه الدعوة التامة والصلاة القائمة آت محمدا الوسيلة والفضيلة وابعثه مقاما محمودا الذي وعدته Ey bu mükemmel davetin ve dâimî çağrının [veya kılınacak namazın] rabbi olan Allahım! Muhammed’e sana yaklaştırıcı her türlü vesileyi ihsan et, onu faziletlerle donat. Onu -Kur’ân-ı Kerîm’inde- vaad ettiğin övgü makamına yücelt. Buhârî, Eẕân, 8.</p>



<p>[29] Hamza Adiyaman, “Merkezi Ezan Sistemi Geri mi Geliyor?”, https://www.haksozhaber.net/merkezi-ezan-sistemi-geri-mi-geliyor-109769h.htm (23.05.2020).</p>



<p>[30] Döndüren, <em>Delilleriyle İslam İlmihali</em>, s.373.</p>



<p>[31] Hanefilere göre vacip, diğer üç mezhebe göre sünnettir.</p>



<p>[32] Rıfat Atay, “Türkçe Ezan Uygulamasının Toplumsal Hafızada Yol Açtığı Travmalar Üzerine”, http://static.dergipark.org.tr/article-download/4aa9/6759/4f36/5c013a91ec8ae.pdf? (23.05.2020).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/merkezi-ezan-yayininda-guvenlik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yasak Karşısında İnsanların Halleri</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yasak-karsisinda-insanlarin-halleri/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yasak-karsisinda-insanlarin-halleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Mar 2020 07:18:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[yasak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=13795</guid>

					<description><![CDATA[Kur’an kıssaları bize çarpıcı tarihi tecrübeler sunmakta. Onlardan bir tanesi de bir deniz kıyısında yaşayan ve geçimlerini balıkçılıkla sağlayan bir Yahudi topluluğu hakkında. Sebebin ve olayın özel olması tecrübenin genel olmasına engel değil. Yüce Allah bu tecrübeyi Kur’an’ın tüm muhataplarına bildirdiğine göre bizim de almamız gereken bir hisse bulunsa gerek. Önce konumuz olan ayet-i kerîmeleri topluca görelim: &#8220;وَسْـَٔلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّت۪ي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِۢ اِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ اِذْ تَأْت۪يهِمْ ح۪يتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعاً وَيَوْمَ لَا يَسْبِتُونَۙ لَا تَأْت۪يهِمْۚ كَذٰلِكَ نَبْلُوهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ. وَاِذْ قَالَتْ اُمَّةٌ مِنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْماًۙ اللّٰهُ مُهْلِكُهُمْ اَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً شَد۪يداًۜ قَالُوا مَعْذِرَةً اِلٰى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ. فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِه۪ٓ اَنْجَيْنَا الَّذ۪ينَ يَنْهَوْنَ عَنِ السُّٓوءِ وَاَخَذْنَا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا بِعَذَابٍ بَـ۪ٔيسٍ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ.&#8221; &#160; “Sor bakayım onlara, deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu. Hani cumartesi yasağını çiğniyorlardı. Balıklar cumartesi öbek öbek gelirken diğer günler gelmiyorlarmış. Bu yüzden yoldan çıkmışlardı. İşte böylece onları sınamıştık. Nitekim içlerinden bir grup şöyle demişti: Ne diye bu insanlara öğüt veriyorsunuz ki? Allah onların belasını verecek, helak edecek ve şiddetli bir azaba çarptıracak. Uyaranlar ise onlara cevaben demişlerdi ki: bu uyarımız Rabbiniz katında bir mazeretimiz olsun diyedir! Kim bilir belki de yaptıklarından sakınırlar. Böylece onlar yapılan bunca uyarıyı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kur’an kıssaları bize çarpıcı tarihi tecrübeler sunmakta. Onlardan bir tanesi de bir deniz kıyısında yaşayan ve geçimlerini balıkçılıkla sağlayan bir Yahudi topluluğu hakkında. Sebebin ve olayın özel olması tecrübenin genel olmasına engel değil. Yüce Allah bu tecrübeyi Kur’an’ın tüm muhataplarına bildirdiğine göre bizim de almamız gereken bir hisse bulunsa gerek.</p>
<p>Önce konumuz olan ayet-i kerîmeleri topluca görelim:</p>
<p>&#8220;وَسْـَٔلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّت۪ي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِۢ اِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ اِذْ تَأْت۪يهِمْ ح۪يتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعاً وَيَوْمَ لَا يَسْبِتُونَۙ لَا تَأْت۪يهِمْۚ كَذٰلِكَ نَبْلُوهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ. وَاِذْ قَالَتْ اُمَّةٌ مِنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْماًۙ اللّٰهُ مُهْلِكُهُمْ اَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً شَد۪يداًۜ قَالُوا مَعْذِرَةً اِلٰى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ. فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِه۪ٓ اَنْجَيْنَا الَّذ۪ينَ يَنْهَوْنَ عَنِ السُّٓوءِ وَاَخَذْنَا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا بِعَذَابٍ بَـ۪ٔيسٍ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Sor bakayım onlara, deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu. Hani cumartesi yasağını çiğniyorlardı. Balıklar cumartesi öbek öbek gelirken diğer günler gelmiyorlarmış. Bu yüzden yoldan çıkmışlardı. İşte böylece onları sınamıştık. Nitekim içlerinden bir grup şöyle demişti: Ne diye bu insanlara öğüt veriyorsunuz ki? Allah onların belasını verecek, helak edecek ve şiddetli bir azaba çarptıracak. Uyaranlar ise onlara cevaben demişlerdi ki: bu uyarımız Rabbiniz katında bir mazeretimiz olsun diyedir! Kim bilir belki de yaptıklarından sakınırlar. Böylece onlar yapılan bunca uyarıyı dikkate almayıp burunlarının dikine gittiklerinde, içlerinden uyarıcıları kurtardıktan sonra bu zalimleri ağır bir cezaya çarptırdık. Çünkü onlar yasakları çiğnemek suretiyle yoldan sapmışlardı.” (A’raf 7/163-165)</p>
<p>*</p>
<p>Tefsirler yardımıyla kıssayı anlamaya çalıştığımızda görünen manzara şöyleydi: Olay, balıkçılığın önemli geçim kaynağı olduğu bir kıyı kentinde geçiyor. İşin içinde cumartesi yasağı olduğuna göre, bunlar Yahudiler olmalı.</p>
<p>İşler yolunda giderken bir gün bir şeyler oluyor her nasılsa, balıkların hareketlerinde bir değişim meydana geliyor. Balık denen akılsız varlıklar bazı günler sürü sürü gelirken bazı günler kıyının yüzüne bakmıyor. Şehir halkı şaşkın. Bu akılsız varlılara bir akıl mı veren oldu? Buna bir anlam veremiyorlar. Özellikle cumartesi günü kıyı adeta balık kaynıyor. Eee cumartesi de avlanmak yasak. Ne olacak şimdi? Nereye kadar böyle gidecek bu iş? Fakat bu balıklar niye diğer günler kaçıyor da cumartesi günü geliyor diye hiç düşünmüyorlar da yasağı delmenin bir yolunu arıyorlar şehrin şımarıkları?</p>
<p>Yıllar önce Bosna Hersek’e gitmiştik. Eh oraya gitmişken Blagay Tekkesine uğramamak olmazdı. Muhteşem bir yerde, muhteşem bir tekke. Fotoğrafını bile görseniz hayran kalırsınız. İsterseniz şöyle bir internetten açın bakın! Hak vermezseniz, gelin yüzüme ne derseniz deyin. Aklınıza başka bir şey gelmesin. Korona virüslü günlerde yaşıyoruz da. Kimseye bir şey sıçratmayın bu günlerde, aman ha! Gözünüzü seveyim uzaktan. Önlemlere harfiyen uyun, kendinizi de yakınlarınızı da koruyun&#8230; O şehir halkından beter oluruz sonra Allah korusun!</p>
<p>Efendim ne diyorduk? Bosna’dan bahsediyorduk. Oraya gidişimiz savaştan sonraydı. Tekkeye vardığımızda savaş esnasında yaşanan bir olay anlatıldı. Hırvatlar ağır silahlarla Müslümanlara saldırdıklarında garibanlar Tekkenin bulunduğu kayanın duldasına sığınmışlar. Kaya da kaya, koca bir dağ! Bu onları top menzilinin dışında tutmuş ve böylece canlarını Allah’ın izniyle kurtarmışlar. Sığınmışlar ama ne yiyecekler ne içecekler? İçecek belli, dağın altından çıkan koca bir nehir. Eee yiyecek? Bakıyorlar hiç balığın bulunmadığı nehrin çıktığı noktada bir anda bir sürü balık. Bayram ediyorlar tabi. Günlerce o balıkları tutup pişirip yiyerek hayatta kalıyorlar. Gerçekten etkileyici bir olay. Bunu anlattılar ve işte bu büyük bir keramet dediler. Doğru, Allah’ın ikramı anlamında keramet olduğu kesin. <em>Kul sıkışmayınca Hızır imdada yetişmezmiş</em> derler. Derler de, olağandışı (harikun li’l-ade) anlamında bir keramet midir bu? Yani balıklar o an orada mı yaratıldı yoksa nehrin alt tarafında zaten vardılar, bir sebeple, doğal yoldan mı buraya geldiler? Çünkü keramet olağan dışıdır. Ya sebebin olmaması ya da sonucun olmamasıdır. Hem sebep hem sonuç ikisi birden varsa, bu olağan bir olaydır.</p>
<p>Ben de onlara başka bir ihtimale göre bir yorum denemesi yaptım. Sorum şuydu: İnsanlar niye buraya sığındı? Can korkusundan değil mi? Evet! Balıklar da canlı da. İnsanların üzerine düşen top mermileri onların da üstüne düşüyor. Onlar da can havliyle sığınacak bir yer arıyor. Bu yüzden nehrin yukarısına kaçıyorlar ve bu kayanın duldasına sığınıyorlar. Tıpkı insanlar gibi. Tabi ki buradaki insanlara da can simidi oluyorlar. İstanbul simidi kadar olmasa da karınlarını doyuruyorlar netice. Yorumumu hiç beğenmediler. Ne olacak işte? Kelamcı dediler. Geçti gittiler. Niye? Kafalarında tek cevap olsun istyorlar! Kafa konforları bozulmasın yeter ki. Eh üzülmedim. Baktıkları açıdan haklıydılar. Onlar gibi baksam ben de öyle düşünürdüm. Ama ben de haklıydım. Bu kent halkının hikayesini yazmaya başlayınca o olay aklıma geldi. Haklılığımı bir kez daha teyit etti.</p>
<p>Şehir halkının hikayesine tekrar dönelim. Soru şu: Bu balıklar bu insanlardan niye kaçıyor? Acaba nasıl davrandılar da onları ürküttüler? Balıklar da onları nasıl çözdüler? Yani her gün avlanırken cumartesi günü avlanmadıklarını. Yüce Allah insanları zaman zaman mucize ve keramet gibi olağandışı olaylarla sınarken genelde adetullah yani olayların doğal akışı içinde sınar. Buradaki de öyle görünüyor. En azından ben öyle anlıyorum. İşin hakikatini tabi ki Allah bilir!</p>
<p>“<em>Başınıza gelenler yapıp ettiklerinizdendir</em>” diye buyuyor ya Yüce Allah. Buradaki de tam öyle değil mi? Demek ki bırakın insanları balıklara bile zulmeden bir topluluk söz konusu. Balıkların doğallığını bozmuşlar. Balıklar da onları çözmüş. Akılları yok ama Allah’ın inayetiyle zalime uzak, mazluma yakın duruyorlar. Buna rağmen içlerinden azılı grup zulme devam ediyor. Hem de cumartesi yasağını delme pahasına. Eeee, ne diyelim? Balıklar kadar olamazlarsa, olacağı budur işte!</p>
<p>Bir başka grup da üzülüyor buna. Sayıları da çok değil anlaşılan. Gene de sorumluluk duyuyorlar. Allah yarattı, göz verdi, kulak verdi üstüne bir de akıl. Allah niye verdi bunları imtihan için. Ellerinde olanlar çoğalınca şükretsin, azalınca sabretsinler; yasağa uysunlar, yasalara saygılı olsunlar diye. Böyle düşündüler. Uyarmak lazım dediler. Hem kendi sorumluluklarını yerine getirmek hem de düştükleri çukurdan onları çıkartmak için. Dikildiler karşılarına. Yapmayın kardeşler, etmeyin! Yukarıdaki Allah’tan korkun, yerdeki kuldan utanın. Kendinizi de, koca kent halkını da tehlikeye atmayın. Çok şey istemiyoruz azıcık sorumluluk. Yasaklara uyun, yasaları koruyun. Bu bozgunculukla var olan üç beş balığı da kaçıracaksınız.</p>
<p>Dinlerler mi hiç! Adı üstünde bozguncu.</p>
<p>Sessiz, sakin, etliye sütlüye karışmayan veya o bozguncuların yola gelmeyeceğini tastamam anlamış bir başka grup vardı. Onlar da bu uyarıcılara üzülüyorlardı. Zavallılar boş yere nefes tüketiyor diye geçiriyorlardı içlerinden. Bunlardan bir cacık olmaz. Uğraşmak boşuna bu bozguncu tayfasıyla. Böyle düşüncelere dalıp gidiyorlar ama hiçbir şeye de karışmıyorlar, sadece uzaktan gözlüyorlardı. Ancak çok dertlenmiş, içlerine oturmuş olacak ki, bir gün çıkıverdiler önlerine öğüt verenlerin. Durun be dostlar! Bunlardan adam olmaz. Boş yere nefesinizi tüketmeyin, kendinizi bu kadar yormayın! Neyi, kime ispat ediyorsunuz? Nedir sizin derdiniz?</p>
<p>Cevap çok etkileyiciydi: Biz bilemeyiz! Belki ıslah olurlar belki de olmazlar. Ama bir şeyi çok iyi biliyoruz: Yarın Allah’ın huzuruna çıkacağız. Orada bir mazeretimiz, sizin anlayacağınız bizi kurtaracak bir gerekçemiz olsun diyoruz. Kendimizi kimseye de ispat etmek gibi bir derdimiz yok. Allah bilsin yeter! O bizim olduğu kadar sizin de Rabbiniz da. Nasıl siz böyle durabiliyorsunuz? Biz de bu tavrınızı anlamıyoruz.</p>
<p>Bu cevabı beklemiyorlardı, sustular. Ama tavırlarını da değiştiremediler. Ya tam anlamışlardı ya da kaçıyorlardı. Ama belli ki içlerinin bir tarafında bir kıpırtı vardı. O kadar da duyarsız ve duygusuz değillerdi. Ne ki, bir türlü harekete geçemiyorlardı. Eh bütün duyarlılığı kaybolmuş bir toplumda bu kadarlık da olsa duyarlılık gösterenlerin bulunması hiç yoktan iyiydi. Ne buyurmuş Yüce Peygamber? “<em>Bir yerde kötülük gördüğünüzde elinizle düzeltin, olmazsa dilinizle tepki verin, hiç değilse kalbinizle onaylamayın, içinizde bir karşı duruş duygusu her zaman olsun!”</em> Demek ki, elleriyle düzeltmeye öğüt verenlerin güçleri yetmemiş, dilleriyle tepki vermişler. Ötekiler de içlerine atıp tepkilerini ancak orada ortaya koyabilmişler. Bozgunculara diyemediklerini de öğüt verenlere diyebilmişler.</p>
<p>Bu kadar bozgunculuk olur da Allah’ın adaleti olmaz mı? Kimini ensesinden kimi de perçeminden yakalar ilahî adalet. Zira zulümle abad olunmaz. Mazlumların âhı yerde kalmaz. Kim bilir, belki bu dünyada olayların doğal akışı içinde şımarıklığın dip yaptığı bir anda, beklenmedik zamanda aniden çıkıverir zalimin karşısına, çarpıverir alnının çatına. Bazen burada olmaz, ama emin ol, ilahi adalet asla ıskalamaz. Onu büyük toplantı yerinde perçeminden yakalar da alnını karışlar. O gün varını yoğunu hatta bütün sülalesini vermek ister de hiçbir işe yaramaz. Ne demişler? Aheste çıkar mazlumun âhı, ama mutlaka çıkar. Bu yüzden sakın ha, âh alma, sonunda âh edersin!</p>
<p>*</p>
<p>Efendim ben böyle tek düze bir çırpıda anlattım kıssayı. Bilesin ki, o kadar da kolay anlaşılacak ve yorumlanacak kadar basit değil bu olay. On dört asırdır insanlar bu konuda kafa yormuşlar. Nice güzel ve çarpıcı yorumlar ortaya koymuşlar. Onları da dinleyip, bir zahmet okuyup anlamak ve değerlendirmek lazım. Tek açıdan bakıp tek yönlü, sığ ve sabit fikirli olmamak için.</p>
<p>Soru şu: Kıssadaki iki grubun akıbetini anladık da üçüncüye ne oldu? Benim tek düze hikaye etmem kıssayı epeyce anlaşılır kılmış olmalı. Üçüncü grup bana göre masum. Ama herkes böyle düşünmemiş. Bendeniz masum diyenlerin düşüncesini tercih ettim. İyi de ettim ama ötekilerin düşüncelerini de bilmek gerek. O kadar düşünmüşler, söylemişler, yazmışlar onlara hak ettikleri değeri vermek, torunları olarak bizim boynumuzun borcu.</p>
<p>Tekrar soruya dönelim: Bu üçüncülerin akibeti bildirilmediğine göre acaba bunlar ilahî muamelede iki gruptan hangisine dahil edildi? Birinciye dahil edildi diyenlerin gerekçesi hazır: Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. Bunlar haksızlığa kayıtsız kalarak adeta onay vermişler. Öyleyse bozguncular gibi muamele görmeliler. İyi de durum bu kadar açık değil. Bir kere adamlarda bir tepki var. Güm güm olmasa da içlerinde bir vicdan kıpırtısı olduğu aşikar. Böyle düşünenler diyorlar ki: Bunlar kurtuluşa eren ikinci grubun safında ama biraz arkada. Demek ki her olayın görüntüsü baktığımız yere göre değişiyor. Bakış açısına göre bir yargı ortaya çıkıyor.</p>
<p>Ancak temkinli düşünen de yok değil. Maturidî onlardan biri. Hak Teala bildirmediyse bize kafa yormak düşmez diyor. Kıssalar konusunda hep böyledir Büyük İmam. Allah’ın bildirdiğinin ne ötesine geçin ne de berisinde kalın. Gerçek dışı beyan tehlikesinden kendinizi kurtarmış olursunuz. Bu duruş da saygıyı hak ediyor. Koca İmam. Ona saygı duymayacağız da kime duyacağız. Ama canım, Semerkandî var, Zemahşerî var, Razî var, Nesefî var, Safedî var… Var oğlu var. Hepsi de deve dişi gibi alim. Hepsine saygı duyacağız ve haklarını teslim edip her birine dua edeceğiz. Bu bizim o yüce insanlara teşekkürümüzdür. Ne güzel bir sözdür! <em>Kula teşekkür etmeyen Rabbine şükürde bulunamaz</em>.</p>
<p>27 Recep 1441/22 Mart 2020</p>
<p>Cağfer KARADAŞ</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yasak-karsisinda-insanlarin-halleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
