<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Düşünce &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/kategori/dusunce/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 28 Aug 2026 12:40:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Düşünce &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Her Şeyden Biraz, Hiçbir Şeyden Yeterince</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/her-seyden-biraz-hicbir-seyden-yeterince/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/her-seyden-biraz-hicbir-seyden-yeterince/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Aug 2026 12:40:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Öğretim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20257</guid>

					<description><![CDATA[Eğitim, Bir Milletin En Öncelikli Meselesidir Ayakta kalabilmek, rahat ve huzurlu bir hayatı yakalayabilmek, uluslararası yarıştan kopmamak, üstelik ön plana çıkabilmek ve geleceğe uzanabilmek için bir milletin en öncelikli meselesi eğitim olmalıdır. Günümüzde her yönüyle öne çıkan ülkelerin, geldikleri bu seviyeleri iyi bir eğitimle yakaladıkları tartışma götürmez bir gerçektir. Bir başka ifadeyle milletler, değişik zaman dilimlerinde bireylerini çağın gerekleri olan bilgilerle ne ölçüde donatmışlarsa o ölçüde başarılı olmuşlar ve bilgi çağının içinde yer alabilme şansını yakalayabilmişlerdir. Buna karşılık vatandaşını çağın gerektirdiği bilgiler yerine belli bir ideolojinin dar kalıpları içindeki bilgilerle oyalayan ülkeler, onayladıkları bilgiler ve amaçladıkları hedefler yönünden kendilerine göre oldukça iyi bir eğitim vermelerine rağmen hem bilgi çağının dışında kalmış hem de özledikleri ve önemsedikleri ideolojilerinin yıkılmasına engel olamamışlardır. Sovyetler Birliği bunun en son, en açık ve en çarpıcı örneğidir. Çağın Gerektirdiği Bilgiyi Belirlemek Dünya sahnesinden silinip yıkılmamak için öncelikle çağın gerektirdiği bilgilerin tarafsız bir gözle ve doğru bir şekilde belirlenmesi gerekir. Böyle bir tespitin dayatmacı bir zihniyetle, ideolojinin daracık kalıplarına sıkıştırılmış bir kafa yapısıyla, “Ben yaparsam olur” ya da “Ben yaptım oldu” vurdumduymazlığıyla, “Ben her şeyi bilirim” veya “Her şeyi sadece ben bilirim” ahmaklığıyla, “Devlet olarak ben ne dersem olur” anlayışıyla sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi mümkün değildir. O &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Eğitim, Bir Milletin En Öncelikli Meselesidir</strong></p>
<p>Ayakta kalabilmek, rahat ve huzurlu bir hayatı yakalayabilmek, uluslararası yarıştan kopmamak, üstelik ön plana çıkabilmek ve geleceğe uzanabilmek için bir milletin en öncelikli meselesi eğitim olmalıdır.</p>
<p>Günümüzde her yönüyle öne çıkan ülkelerin, geldikleri bu seviyeleri iyi bir eğitimle yakaladıkları tartışma götürmez bir gerçektir.</p>
<p>Bir başka ifadeyle milletler, değişik zaman dilimlerinde bireylerini çağın gerekleri olan bilgilerle ne ölçüde donatmışlarsa o ölçüde başarılı olmuşlar ve bilgi çağının içinde yer alabilme şansını yakalayabilmişlerdir.</p>
<p>Buna karşılık vatandaşını çağın gerektirdiği bilgiler yerine belli bir ideolojinin dar kalıpları içindeki bilgilerle oyalayan ülkeler, onayladıkları bilgiler ve amaçladıkları hedefler yönünden kendilerine göre oldukça iyi bir eğitim vermelerine rağmen hem bilgi çağının dışında kalmış hem de özledikleri ve önemsedikleri ideolojilerinin yıkılmasına engel olamamışlardır. Sovyetler Birliği bunun en son, en açık ve en çarpıcı örneğidir.</p>
<p><strong>Çağın Gerektirdiği Bilgiyi Belirlemek</strong></p>
<p>Dünya sahnesinden silinip yıkılmamak için öncelikle çağın gerektirdiği bilgilerin tarafsız bir gözle ve doğru bir şekilde belirlenmesi gerekir.</p>
<p>Böyle bir tespitin dayatmacı bir zihniyetle, ideolojinin daracık kalıplarına sıkıştırılmış bir kafa yapısıyla, “Ben yaparsam olur” ya da “Ben yaptım oldu” vurdumduymazlığıyla, “Ben her şeyi bilirim” veya “Her şeyi sadece ben bilirim” ahmaklığıyla, “Devlet olarak ben ne dersem olur” anlayışıyla sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi mümkün değildir.</p>
<p>O hâlde, çağın gerektirdiği bilgileri kim veya kimler, nasıl ve hangi ölçülere dayanarak tespit edeceklerdir?</p>
<p>İlk bakışta cevaplandırması zor bir soru gibi gözükmesine rağmen bu, hiç de zor bir soru değildir.</p>
<p><strong>Belirleyici Güç: Hayatın Kendisi</strong></p>
<p>Dikkatli bir gözle bakıldığında, bu tespitte hak ve yetki sahibi olan iki ana faktörün, belirleyici gücün varlığı derhâl görülecektir.</p>
<p>Birinci faktör, hayatın bizzat kendisidir ve asıl belirleyici güç odur. Gerçekten de hayat neyi gerektiriyorsa, zaman neyi gerektiriyorsa, gün neyi gerektiriyorsa çocuğa bilgi olarak o verilecektir.</p>
<p>Hayatın, zamanın, günün ne gerektirdiğini ya da gerektireceğini bilmek ise hiç de zor değildir.</p>
<p>Çevreye şöyle bir bakmamız ve çağın nereye doğru gittiğini görmemiz, bu sorunun cevabını bulmamız için yetecektir.</p>
<p>Fakat çağa gözlerimizi kapar ya da görmek amacıyla bakmazsak; üstelik kimi ön kabuller doğrultusunda çocuğun beynini yıkayıp onu ideolojimizin bekçisi yapmak amacıyla ne işe yaradığını kimselerin bilmediği arkaik bilgileri çocuğa enjekte etmeye kalkışacak olursak hayatın, zamanın, günün, kısacası çağın gerektirdiği bilgilerin ne olduğunu bulmamız ve bilmemiz hiçbir şekilde mümkün olmayacaktır.</p>
<p><strong>Üretim Alanları Çağın Aynasıdır</strong></p>
<p>Çağın neler gerektirdiğinin en çarpıcı ve en açık örneklerini üretim alanlarında görüyoruz.</p>
<p>Dün gündemimizde olmayan, üstelik hayalini bile edemeyeceğimiz yüzlerce ve hatta binlerce ürün bugün üretiliyor; bu ürünleri daha da geliştirmenin, daha kaliteli hâle getirmenin ve ucuza mal etmenin yolları aranıyorsa bütün bu arayışların nedeni bugünün, yani çağın gerektirdikleridir.</p>
<p>Günümüz dünyasında ayakta kalmak isteyen her millet, günün ve çağın gerektirdiği bu ürünleri üretebilmek için gerekli teknolojik bilgileri edinmek, bu bilgileri sürekli geliştirmek ve yenileştirmek zorundadır.</p>
<p>Aksi hâlde kılık kıyafetiyle, oturup kalkmasıyla, yiyip içmesiyle, afra tafrasıyla, kısacası her çeşit monşer davranışlarıyla kendisini çağdaş sansa bile çağın tamamen dışında kalmıştır da haberi bile olmamıştır.</p>
<p><strong>Hayat Durağanlığı Kabul Etmez</strong></p>
<p>Hayat gerçekten son derece dinamiktir; yeter ki bizler hayatın bu dinamizminin önünü kesmek için çaba göstermeyelim.</p>
<p>Hayat durağanlığı sevmediği gibi boşluk da kabul etmez.</p>
<p>Eğer insanlar hayatın dinamizmine ayak uyduramaz ve onun boşluklarını iyi, güzel ve kendileri için yararlı şeylerle dolduramazlarsa o boşluklar başkaları tarafından kötü, çirkin ve zararlı şeylerle doldurulacaktır.</p>
<p>Bu nedenle insan, zamanla yarışmak ve hayatın boşluklarını zamanında ve istediği biçimde iyi, güzel ve yararlı şeylerle doldurmak zorundadır.</p>
<p>İşte bu noktada insana bir gözleyici, bir yol ve yön gösterici, bir elinden tutucu ve yardımcı gerekir.</p>
<p><strong>Ailenin Eğitimdeki Rolü</strong></p>
<p>Bir başka ifadeyle, insanı birinci derecede yönlendiren ve herhangi bir konuda motive eden ilk faktör günün ve çağın gerektirdikleriyse ikinci faktör, insanın en yakınları olan anne babası, yakın akrabaları ve aile çevresidir. Bunlar çocuğun hangi bilgilerle donanması ve bezenmesi gerektiğine karar verecek olanlardır.</p>
<p>Aslında demokrasinin ve insan haklarına saygının gereği budur. Çünkü demokrasilerde çocuğun sahibi, yani velisi, anne babasıdır. Hiçbir şekilde devlet değildir. Devletin velayeti komünist ülkelerde söz konusu olabilir.</p>
<p>Bir başka ifadeyle, komünist ülkeler dışında millet adına devlet yönetimini ellerinde tutanların milletin iradesine ve doğal haklarına ipotek koyma hakları yoktur.</p>
<p>Üstelik eğitim hiçbir şekilde devletin görevi değildir.</p>
<p>Eğer bir ülkede herkes kendi üzerine düşen görevi yaparsa o ülkede hem gelişme hem de kalkınma olur. Bunun doğal sonucu olarak o ülke güçlenir ve diğer ülkeler arasında saygın bir yere sahip olur.</p>
<p><strong>Eğitim Sistemine İki Farklı Açıdan Bakmak</strong></p>
<p>Eğitim sistemi üzerinde söz ederken konuya iki ayrı açıdan bakmak gerekmektedir:</p>
<p><strong>İlki sistem açısından…</strong></p>
<p><strong>İkincisi uygulama açısından…</strong></p>
<p>Gerçekten de mevcut eğitim sistemimizle insanımızı yetiştirmemiz, bilgi çağını yakalamamız, uluslararası yarıştan kopmamamız ve büyük başarılara imza atmamız zor görünmektedir.</p>
<p><strong>Mevcut Eğitim Sisteminin Temel Sorunları</strong></p>
<p>İlkokuldan başlayarak lise sona kadar devam eden on iki yıllık mecburi eğitim süreci, çocuğun kafasını karıştırmaya, zihnini tahrip etmeye ve gönlünü incitmeye yönelik öyle bir eğitim sürecidir ki çocuk, akla gelebilen her konuda ders almak ve aldığı bu derslerden başarılı olmak zorundadır.</p>
<p>Yakından bakınca daha kolay görülebileceği gibi bu eğitim sürecinde, tıpkı aşure çorbasına benzer şekilde, her şeyden biraz bir şeyler vardır.</p>
<p>Her şeyden biraz bir şeylerin öğretildiği fakat herhangi bir şeyin çok iyi öğretilmediği bu eğitim süreci, ülkemiz ortalamasına göre insan ömrünün yaklaşık yüzde 16-17&#8217;lik bir kısmına karşı gelmektedir.</p>
<p>Bir eğitim sürecinde bu kadar farklı ders okutulmasının anlamı, çocuğun nereye gideceğinin ve ne olacağının belli olmaması olarak özetlenebilir. Gerçekten de on iki yıllık bu eğitim döneminin yolu ve yönü belli olmayan, tamamen genel kültüre dayalı bir eğitim süreci olduğunu görüyoruz.</p>
<p>Üstelik genel kültür adı altında verilen bu bilgilerin büyük çoğunluğunun güncellikten uzak, eski ve dolayısıyla yanlış olduğunu söylemek pek de abartılı bir değerlendirme olmayacaktır.</p>
<p><strong>Bilgi Çağında Eski Eğitim Anlayışı</strong></p>
<p>İletişim teknolojisinin çok geliştiği ve her türlü sınırı kaldırdığı günümüz dünyasında genel kültür edinmek isteyen bir genç, bu bilgilerin çok daha fazlasını ve doğrusunu çok daha kısa sürede, daha kolay ve daha masrafsız öğrenme imkânına sahiptir.</p>
<p>Çocuğun ilgi alanını hiç dikkate almadan, “Her şeyden biraz bilsin, belki ileride lazım olur.” mantığıyla kimi bilgilerin, temcit pilavı gibi ısıtılıp tekrar çocuğun önüne konmasını, bilginin şimşek hızıyla değiştiği bu çağda bilimsellikle bağdaştırmak mümkün değildir.</p>
<p>Ülkemiz eğitim sistemi bu açmazdan kurtarılamayacak olursa eğitim seviyesinin bir yerlere gelmesi, bu eğitim sistemimizde yetişen insanlarla bilgi çağında kendimize yer bulmamız imkânsızdır.</p>
<p><strong>Eğitim Sisteminin Altı Temel Açmazı</strong></p>
<p>İlkokuldan başlayarak üniversite sona kadar eğitim sistemimiz açmazlarla doludur.</p>
<p>Bu açmazları şu şekilde sıralayabiliriz:</p>
<ol>
<li><strong> Eğitim sürecinin yön ve hedef eksikliği</strong></li>
</ol>
<p>Eğitim sürecinin tamamı gerek ders çeşidi gerekse derslerin içeriği bakımından özden ve esastan uzak olup eğitimin belli bir yönü ve hedefi yoktur.</p>
<ol start="2">
<li><strong> Korku ve dayatma</strong></li>
</ol>
<p>Sistem, bir bütün olarak daimî bir korku içindedir ve bu korku aynıyla eğitime de yansımaktadır.</p>
<ol start="3">
<li><strong> Diploma merkezli eğitim</strong></li>
</ol>
<p>Ülkemiz eğitim sisteminin esası, diplomalara ve bu diplomaları kazanmak için harcanması gereken sürelere endekslidir. Yani eğitim tamamen şeklidir; muhteva hiçbir şekilde önde değildir.</p>
<ol start="4">
<li><strong> Öğrenmeyi sürekli ertelemek</strong></li>
</ol>
<p>Sistemin belki de en büyük çelişkisi, iyi olsun kötü olsun, yararlı olsun zararlı olsun hiçbir şeyi tam olarak öğretmemesidir. Öğrenmeyi sürekli olarak bir sonraki eğitim dönemine bırakması sistemin en önemli çıkmazıdır.</p>
<ol start="5">
<li><strong> Yarım insan yetiştirme sorunu</strong></li>
</ol>
<p>Sistemi ellerinde tutanlar, iyi yetişmiş, yani bilen insandan hoşlanmamaktadır. Bu bakımdan yarım adam yetiştiren sistem, sistemin ağalarının işine gelmektedir.</p>
<ol start="6">
<li><strong> Yenilik yapamama</strong></li>
</ol>
<p>Sistemin bir başka açmazı ise sistemin bütününde olduğu gibi eğitim sisteminde de sistemin ağalarının, yanlış da olsa kendilerine ait orijinal hiçbir fikirlerinin ve görüşlerinin olmayışıdır.</p>
<p><strong>Sadece Küçük Düzenlemeler Yetmez</strong></p>
<p>Bu sistem içinde yapılacak kimi düzenlemelerle gençlerimizi biraz daha bilgili hâle getirmek mümkünse de evrensel yarıştaki kayıplarımızın telafisi için <strong>“Biraz daha bilgili olmak yeterli olmaz.”</strong></p>
<p>Yeni bilgiler ve yeni teknolojiler üreterek bilgi çağının içinde yer alabilecek yepyeni bir gençlik yetiştirebilmek için yeni bir eğitim sistemini aramak ve bulmak zorundayız.</p>
<p><strong>Yeni Eğitim Sisteminin Temel Unsurları</strong></p>
<p>Bu yeni eğitim sisteminin ana unsurları şunlar olabilir:</p>
<ol>
<li>Sistem, bilgi çağının gereklerine uygun bilgileri içermeli; eğitim, hayatın ihtiyaçları göz önüne alınarak düzenlenmelidir.</li>
<li>Sistem, anne babanın ve çocuğun tercihlerine cevap verecek biçimde olmalıdır. Çocuk geleceğin büyüğüdür, hür olarak yaratılmıştır, hür olarak yaşama hakkına sahiptir.</li>
<li>Sistem, “Ağacı yaşken eğecek”, “Demiri tavında dövecek”, “Su akarken testiyi dolduracak” biçimde sürekli ve yoğun olmalıdır.</li>
<li>Sistem, malumat sahibi olanı değil, eğitim sürecinde öğrenen ve bilen insanlar yetiştirmelidir.</li>
<li>Sistem, mevcut kaynakları ve her türde atıl kapasiteyi en iyi şekilde değerlendirecek biçimde olmalıdır.</li>
</ol>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Bilgi çağında ayakta kalabilen, yeni bilgiler ve teknolojiler üretebilen bir toplum oluşturmak istiyorsak eğitim sistemimizi çağın ihtiyaçlarına göre yeniden düşünmek ve şekillendirmek zorundayız.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/her-seyden-biraz-hicbir-seyden-yeterince/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İdare Etmek Yönetmek Değildir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/idare-etmek-yonetmek-degildir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/idare-etmek-yonetmek-degildir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Korkut Daban]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Aug 2026 14:06:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[Yönetim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20253</guid>

					<description><![CDATA[Başta Siyaset Bilimi olmak üzere hayatın birçok aşamasında özellikle Yönetim Bilimi alanında farklı tecrübeler ve yaşanmış hikayelerle karşı karşıya geliyoruz. Toplumu oluşturan en küçük yapı olan Aile her konuda olduğu gibi bu hususta yine başlangıç, daha doğrusu çıkış noktası olmaktadır. Bu nedenledir ki insan için Yönetim Becerisi Aile Reisliği ile başlar! Bir Evi Yönetmekte güçlük çeken bir insanın Hayatın farklı boyutlarında dolayısıyla Yönetim Süreçlerinde başarılı olması biraz hayalcilik olur. Keza İdare etmek Yönetmek demek değildir! Yani hayatın olağan akışına kendisini ve sorumluluk duyduğu mecraları teslim eden kimseler, en iyi ihtimalle İdareci olurlar! Yönetici vasfına sahip kimseler, aynı şekilde, Liderlik Ruhuna sahip modellerdir. İşte Yönetici ile İdareci arasında ki fark bu noktada ortaya çıkmaktadır. İdareci isminden de anlaşılacağı üzere, görev almış olduğu sorumluluk alanı ile ilgili en ufak bir inisiyatif ve risk almayan insan modelidir. Bu yüzdendir ki Resmi ve Özel İşletmeler için İdareci bulmak çok kolay iken Yönetici bulmaları nispeten daha zor olmuştur. Oturduğu koltukta Görev Tanımları dışına çıkmayacak veya kendisine gelecek olan talimatı uygulamaktan başka bir fark ortaya koymayan kişilerin toplumuna herhangi bir fayda sağlaması mümkün olmamaktadır. Yönetici ile İdareci arasında ki başka bir nüans şudur! Yönetici olmak istiyorsanız yönetecek İnsanlar yetiştirmeniz gerekirken, İdareci olmak isteyenlerin ise herhangi bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Başta Siyaset Bilimi olmak üzere hayatın birçok aşamasında özellikle Yönetim Bilimi alanında farklı tecrübeler ve yaşanmış hikayelerle karşı karşıya geliyoruz.</p>
<p>Toplumu oluşturan en küçük yapı olan Aile her konuda olduğu gibi bu hususta yine başlangıç, daha doğrusu çıkış noktası olmaktadır.</p>
<p><strong>Bu nedenledir ki insan için Yönetim Becerisi Aile Reisliği ile başlar!</strong></p>
<p>Bir Evi Yönetmekte güçlük çeken bir insanın Hayatın farklı boyutlarında dolayısıyla Yönetim Süreçlerinde başarılı olması biraz hayalcilik olur.</p>
<p><strong>Keza İdare etmek Yönetmek demek değildir!</strong></p>
<p>Yani hayatın olağan akışına kendisini ve sorumluluk duyduğu mecraları teslim eden kimseler, en iyi ihtimalle İdareci olurlar!</p>
<p><strong>Yönetici vasfına sahip kimseler, aynı şekilde, Liderlik Ruhuna sahip modellerdir. İşte Yönetici ile İdareci arasında ki fark bu noktada ortaya çıkmaktadır.</strong></p>
<p>İdareci isminden de anlaşılacağı üzere, görev almış olduğu sorumluluk alanı ile ilgili en ufak bir inisiyatif ve risk almayan insan modelidir.</p>
<p><strong>Bu yüzdendir ki Resmi ve Özel İşletmeler için İdareci bulmak çok kolay iken Yönetici bulmaları nispeten daha zor olmuştur.</strong></p>
<p>Oturduğu koltukta Görev Tanımları dışına çıkmayacak veya kendisine gelecek olan talimatı uygulamaktan başka bir fark ortaya koymayan kişilerin toplumuna herhangi bir fayda sağlaması mümkün olmamaktadır.</p>
<p><strong>Yönetici ile İdareci arasında ki başka bir nüans şudur! Yönetici olmak istiyorsanız yönetecek İnsanlar yetiştirmeniz gerekirken, İdareci olmak isteyenlerin ise herhangi bir şekilde personel yetiştirme ihtiyacı doğmamaktadır!</strong></p>
<p>Bu yüzdendir ki başta Siyasi Partiler ve Bürokrasi olmak üzere Yönetim Süreçlerinde başarılı figürlerin çoğunun kendi hür ve özgür iradesi ile kararlar aldığını gözlemleriz.</p>
<p>Buradan hareket ile deyim yerindeyse, her Yöneticinin kendi karakteristik yapısına mahsus bir “Yoğurt Yeme Tarzına” sahiptirler.</p>
<p>Özellikle resmi ve kamu kurumlarında çoğu zaman İdareci Profilinde insanlar Yönetim Makamlarına tercih edilmek suretiyle Atanmış olurlar!</p>
<p>Buna mukabil sorumluluk gerektiren Siyasi Parti Teşkilatları ve benzeri kurumsal yapılarda Motivasyon sağlayacak ve çalışacağı takımı oluşturma yetkisine sahip figürlerin Yönetici Özelliğine sahip olmaları gereklidir.</p>
<p><strong>Bu yüzdendir ki herhangi bir Kurumda görev alan Yönetim Kadrosu hakkında konuşurken “Bu Adam Sadece İşi İdare ediyor” derler!</strong></p>
<p>O nedenledir ki Kurumlarda, işleri idare edecek değil Kurumları Koordine edecek ve yönetecek yetkinliklere sahip Yöneticiler tercih edilmektedir.</p>
<p>Bugün Türkiye’de başarılı olmuş Kamu ve Özel Kurum İşletmelerinin Yönetici kadrosuna baktığınızda, Yönetim ve Koordinasyon becerisi yüksek Yönetici Profilleri ile karşılaşırsınız!</p>
<p>Bu yüzdendir ki tek hedefi koltuğa oturup “Durumu İdare Etmeyi” vazife edinen Yöneticilerin yer aldığı Kurum ve Müesseselerin her geçen gün kan kaybettiğine tanık olmaktayız.</p>
<p><strong>Kimse üzerine alınmasın alınmak isteyene de herhangi bir sözümüz olmayacaktır!</strong></p>
<p>Bugün Türkiye’de gerek Siyasette gerekse Bürokraside Makam sahiplerinin ciddi anlamda başarısızlıklar yaşamasının en canlı örnekleridir diyebiliriz!</p>
<p>Bir Siyasi Partinin Şehir bazında bir tane dahi Belediye Kazanamamış olması bunu ispatlar!</p>
<p><strong>Bir Sendika Başkanının sadece mevcut pozisyonunu koruması ve aktif üyelerinin haklarını gereğince savunamaması yine net bilgi olarak karşımıza çıkar!</strong></p>
<p>Günümüzde bu hususta asıl tartışılması gereken verimlilik ve performans iken, aksine, salt Üye Sayıları ve İstatistiksel bir takım istatsstistiki veriler üzerinden yapılan analizler müesseselerin başarısızlıklarını sadece “Halının Altına Süpürmelerine” neden olmaktadır.</p>
<p>Ez cümle yanlış tercih edilmiş Yöneticilerden kaynaklı başarısızlık hikayeleri yine onlara referans olan kişiler tarafından kapatılmaya çalışılmaktadır!</p>
<p><strong>Günün sonunda kaybeden ise bu kamuya mal olmuş müesseselere gönül veren Samimi Dava Neferleri olmaktadır.</strong></p>
<p>Kendisini temsil etmekte yetersiz bu insanları çoğu zaman savunmak zorunda kalmak gibi zorlu sınavlarla karşı karşıya kalmaktadırlar!</p>
<p><strong>Bu durum, Yağmur ve Tarla Sahibi İlişkisi misali vicdanlara ciddi zarar vermekte çoğu zaman ise açılan yaralar dikiş tutmaz bir hale gelmektedir.</strong></p>
<p>Bu nedenle diyoruz ki her İdareci Yönetici olamayacağı gibi, İdare edenlerin gölgesinde kalanların gelişimi de mümkün olmamaktadır! Kötü Yönetici sadece kendine değil aynı zamanda yanında çalışanlar için de zararlı olmaktadır.</p>
<p><strong>Bu noktada, Yazımızın başlığı zihinlerde muhakkak anlam ve karşılık bulacaktır!</strong></p>
<p>O yüzden diyoruz ki, “İdare etmek Yönetmek değildir!”</p>
<p><strong>Selam Ve Dua İle…  </strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/idare-etmek-yonetmek-degildir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dil, Dinden Mühimdir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dil-dinden-muhimdir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dil-dinden-muhimdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Aug 2026 14:02:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20249</guid>

					<description><![CDATA[Bir ülkenin ayakta kalmasını sağlayan en önemli unsurlardan biri dildir. Hatta dil birliği, bir ülke için din birliğinden daha önemli bir mesele olarak değerlendirilebilir. Bu söz o kadar mühimdir ki serlevha yapılıp cümle âlemin görebileceği yerlere asılsa yeridir. Konunun ciddiyetini daha iyi anlatabilmek için güzel bir misal verelim. Konfüçyüs’ün Dikkat Çekici Cevabı “Bir ülkeyi idare etmeye çağırılsaydınız, ilk iş olarak ne yapardınız?” diye sorulduğunda, Çinli ünlü düşünür Konfüçyüs şöyle cevap vermiş: “İşe dil ile başlar, önce dili düzeltirdim. Dil düzgün olmaz ise kelimeler düşünceyi düzgün anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılamaz ise yapılması gereken şeyler iyi yapılmaz. Gereken yapılmazsa ahlak ve kültür bozulur. Ahlak ve kültür bozulursa adalet yolunu şaşırır. Adalet yanlış yola saparsa halk güçsüzlük ve şaşkınlık içine düşer. Ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. Bu sebeple söylenen sözü doğru söylemeli ve doğru anlamalıdır.” Bu sözler, dilin yalnızca bir iletişim aracı olmadığını; düşüncenin, kültürün, ahlâkın ve adalet anlayışının da taşıyıcısı olduğunu ortaya koyuyor. Dilimiz Büyük Bir Tehdit Altında Dilimiz, dün olduğu gibi bugün de hayatını devam ettiriyor. Ancak gereken özeni göstermediğimiz için büyük bir tehdit altında. Özellikle okul çağındaki öğrencilerimizin kullandıkları dil o kadar bozulmuş durumda ki bazen onları öz anne babaları dahi anlamakta güçlük çekiyor. Bu durum yalnızca gençlerimizin problemi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir ülkenin ayakta kalmasını sağlayan en önemli unsurlardan biri dildir. Hatta <strong>dil birliği, bir ülke için din birliğinden daha önemli</strong> bir mesele olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>Bu söz o kadar mühimdir ki serlevha yapılıp cümle âlemin görebileceği yerlere asılsa yeridir.</p>
<p>Konunun ciddiyetini daha iyi anlatabilmek için güzel bir misal verelim.</p>
<p><strong>Konfüçyüs’ün Dikkat Çekici Cevabı</strong></p>
<p>“Bir ülkeyi idare etmeye çağırılsaydınız, ilk iş olarak ne yapardınız?” diye sorulduğunda, Çinli ünlü düşünür Konfüçyüs şöyle cevap vermiş:</p>
<p>“İşe dil ile başlar, önce dili düzeltirdim. Dil düzgün olmaz ise kelimeler düşünceyi düzgün anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılamaz ise yapılması gereken şeyler iyi yapılmaz. Gereken yapılmazsa ahlak ve kültür bozulur. Ahlak ve kültür bozulursa adalet yolunu şaşırır. Adalet yanlış yola saparsa halk güçsüzlük ve şaşkınlık içine düşer. Ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. Bu sebeple söylenen sözü doğru söylemeli ve doğru anlamalıdır.”</p>
<p>Bu sözler, dilin yalnızca bir iletişim aracı olmadığını; düşüncenin, kültürün, ahlâkın ve adalet anlayışının da taşıyıcısı olduğunu ortaya koyuyor.</p>
<p><strong>Dilimiz Büyük Bir Tehdit Altında</strong></p>
<p>Dilimiz, dün olduğu gibi bugün de hayatını devam ettiriyor. Ancak gereken özeni göstermediğimiz için büyük bir tehdit altında.</p>
<p>Özellikle okul çağındaki öğrencilerimizin kullandıkları dil o kadar bozulmuş durumda ki bazen onları öz anne babaları dahi anlamakta güçlük çekiyor.</p>
<p>Bu durum yalnızca gençlerimizin problemi olarak görülmemeli. Çünkü çocukların ve gençlerin kullandığı dil, toplumun genel dilinden bağımsız değildir.</p>
<p><strong>Dijital Dil: Yeni Bir Dil Çöplüğü</strong></p>
<p>Dilimizi bozan etmenlerin belki de en başında, kendiliğinden oluşan <strong>“dijital dil”</strong> gelmektedir.</p>
<p>Dijital dilin hâkim olduğu sosyal medya, bugün adeta bir <strong>dil çöplüğüne</strong> dönüşmüş durumda. Her türlü suni, kısaltılmış ve bozuk dil kullanımı, özellikle gençler arasında hızla yayılıyor.</p>
<p>Kelimelerin bilinçli olarak eksiltilmesi, harflerin rastgele kullanılması, noktalama işaretlerinin tamamen terk edilmesi, yabancı kelimelerin gelişigüzel Türkçenin içine yerleştirilmesi ve yeni bir iletişim biçimi oluşturma adına dilin kurallarının yok sayılması, zamanla anlaşılmayı neredeyse imkânsız hâle getiriyor.</p>
<p>Sosyal medyada birkaç saniyede yazılıp gönderilen mesajlar, çoğu zaman düşünülmeden ve düzeltilmeden dolaşıma giriyor. Bir kişinin yaptığı dil hatası, kısa süre içerisinde binlerce kişi tarafından tekrar edilerek adeta yeni bir doğruymuş gibi kabul ediliyor.</p>
<p>Üstelik mesele yalnızca yazım hatalarından ibaret değil. Dijital ortamda oluşan bu yapay dil, zamanla günlük konuşma diline de sirayet ediyor.</p>
<p>Bugün gençlerimizin bir kısmı sosyal medyada kullandığı ifadelerle konuşuyor, düşünüyor ve kendisini ifade etmeye çalışıyor. Sonuçta ortaya, ne tam anlamıyla Türkçe olan ne de başka bir dile benzeyen, kendine özgü ve giderek anlaşılması güçleşen bir iletişim biçimi çıkıyor.</p>
<p>Teknolojiye veya sosyal medyaya karşı çıkmak elbette çözüm değildir. Ancak teknolojiyi kullanırken <strong>dilimizi teknolojiye teslim etmemek</strong> zorundayız.</p>
<p><strong>Sokakta da Durum Farklı Değil</strong></p>
<p>Diğer taraftan dil meselesi söz konusu olduğunda sokağın da okuldan pek farklı olmadığını gözlemliyoruz.</p>
<p>Kaldırımlarda yürürken, bir alışveriş merkezinde veya toplu ulaşım aracında işittiğimiz kelimelerin bizim güzel Türkçemiz olup olmadığı konusunda ciddi tereddütler yaşayabiliyoruz.</p>
<p>Dejenere olmuş, kısırlaşmış ve giderek yabancılaşan bir dil her tarafı kaplamış durumda.</p>
<p>Dilin bozulması yalnızca birkaç kelimenin yanlış kullanılması meselesi değildir. Dil bozulduğunda düşünme biçimimiz, ifade kabiliyetimiz ve nihayetinde kültürel hafızamız da bundan etkilenir.</p>
<p><strong>Dilimizi Bozan Unsurlar</strong></p>
<p>Günlük hayatta kullandığımız dilimizi bozan nedenleri şöyle sıralayabiliriz:</p>
<ul>
<li>İş yerleri ve ürün adlarında yabancı kelimelerin tercih edilmesi,</li>
<li>Kitle iletişim araçlarının bozuk dil kullanımını özendirmesi,</li>
<li>Türk alfabesinde bulunmayan harflerin Türkçe kelimelerde kullanılmaya başlanması,</li>
<li>Söz varlığımızın giderek kısırlaşması,</li>
<li>Kaba dil kullanımının yaygınlaşması,</li>
<li>Söyleyiş bozuklukları,</li>
<li>Kelimelerin yanlış anlamda ve yanlış biçimde kullanılması,</li>
<li>İlim ve teknolojideki hızlı gelişmeler,</li>
<li>Basın ve yayın kuruluşlarının doğru olmayan dil kullanımı,</li>
<li>Ticari hayatın getirdiği yabancılaşma,</li>
<li>Bilişim dilindeki yabancılaşma,</li>
<li>Bilgisayar ve internet kullanımının dili dönüştürmesi,</li>
<li>Q klavyenin yaygınlaştırılması,</li>
<li>Yabancı dille eğitim,</li>
<li><strong>Sosyal medyada giderek yaygınlaşan yapay ve kuralsız dijital dil.</strong></li>
</ul>
<p>Elbette teknolojiye, bilime veya yabancı dillere karşı çıkmak mesele değildir. Mesele, bütün bunlardan faydalanırken kendi dilimizi ihmal etmemektir.</p>
<p><strong>Dil Sadece Kelimelerden İbaret Değildir</strong></p>
<p>Bir milletin dili, o milletin hafızasıdır.</p>
<p>Atalarımızın tecrübeleri, düşünceleri, inançları, sevinçleri, acıları ve dünyaya bakışları dil aracılığıyla nesilden nesile aktarılır.</p>
<p>Söz varlığımızın daralması, aslında düşünce dünyamızın da daralması anlamına gelir.</p>
<p>Kelime hazinesi zayıflayan bir toplum, zamanla kendisini ifade etmekte de zorlanır. Kendi kavramlarını üretemeyen veya mevcut kavramlarının anlamını kaybeden bir toplumun düşünce dünyası da başkalarının kavramlarına bağımlı hâle gelir.</p>
<p><strong>Dil ve Millî Şuur</strong></p>
<p>Yukarıda saydığımız unsurlar, dilimizdeki bozulmalara yol açan başlıca sebepler olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Bu kötüye gidişin temelinde, dilimizin gücünü yeterince bilmememiz ve millî bilincimizin dil ile olan bağının giderek zayıflaması yatıyor.</p>
<p>Oysa bir milletin millî şuuru ile dili arasında doğrudan bir bağ vardır.</p>
<p>Dilimize sahip çıkmak, yalnızca doğru yazmak ve doğru konuşmak değildir. Aynı zamanda kendi tarihimize, kültürümüze ve medeniyet birikimimize sahip çıkmaktır.</p>
<p><strong>Okullarda Türkçeye Daha Fazla Önem Verilmeli</strong></p>
<p>Bu noktada en büyük sorumluluklardan biri eğitim sistemine düşüyor.</p>
<p>Çocuklarımızın yalnızca yabancı dil öğrenmesini değil, <strong>kendi dilini doğru, güzel ve etkili kullanmasını</strong> da önemsemeliyiz.</p>
<p>Bir öğrencinin çok sayıda yabancı kelime bilmesi elbette bir zenginliktir. Ancak kendi dilindeki kelimeleri bilmemesi, kendisini ifade etmekte zorlanması ve Türkçenin inceliklerinden habersiz yetişmesi ciddi bir kayıptır.</p>
<p>Öğretmenlerimiz, ailelerimiz, basın-yayın kuruluşlarımız ve özellikle sosyal medya kullanıcıları bu konuda sorumluluk taşıyor.</p>
<p>Çünkü çocuklar yalnızca ders kitaplarından değil, çevrelerinde duydukları ve gördükleri her şeyden dil öğreniyor.</p>
<p><strong>Dilimize Sahip Çıkmak Geleceğimize Sahip Çıkmaktır</strong></p>
<p>Bugün dilimizde meydana gelen bozulmaları önemsemezsek yarın çok daha büyük bir kültürel kopuşla karşı karşıya kalabiliriz.</p>
<p>Dil giderse kavramlar gider.</p>
<p>Kavramlar giderse düşünce zayıflar.</p>
<p>Düşünce zayıflarsa kültür zayıflar.</p>
<p>Kültür zayıflarsa millî hafıza yara alır.</p>
<p>Bu nedenle dil meselesini basit bir imla veya kelime meselesi olarak görmemek gerekir.</p>
<p><strong>Dil, bir milletin varlık alanıdır.</strong></p>
<p>Kendi dilini koruyamayan bir millet, zaman içerisinde kendi düşünce dünyasını da başkalarının kavramlarıyla kurmaya başlar.</p>
<p>İşte bu yüzden <strong>dil meselesi, üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir millî meseledir.</strong></p>
<p>Ve kanaatimce:</p>
<p><strong>Dil, dinden mühimdir.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dil-dinden-muhimdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MEB&#8217;te En Muteber Personel Kim?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/mebte-en-muteber-personel-kim/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/mebte-en-muteber-personel-kim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Aug 2026 13:26:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Öğrenci]]></category>
		<category><![CDATA[Öğretmen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20231</guid>

					<description><![CDATA[9 Nisan 2014 Çarşamba 20.31 Sizde hâlâ hakkın hatırını âli tutma duygusu kaybolmamışsa, muhtemelen öğretmen olmaktan utanç duyma noktasına gelmiş olmalısınız. Özellikle ilk ve ortaokullarda (ve şimdi mecburi eğitim kapsamına alınarak ortaokula benzetilen liselerde) sınıfta ders yapmak, imkânsıza yakın bir güçlük ifade ediyor. Aşırı değer verilerek egosu şişirilmiş veliler, artık okulları da yönetmeyi gözlerine kestirdiler. Sınıfa müdahale edebilen velilerin bir sonraki adımının öğretmene ve hatta idareye karışma noktasına ulaşacağından şüphe yok. Bazı okullarda bu da iddia edilebilir. Ne yazık ki durum vahim. Artık zilin çalmasıyla sınıfa giren, yerine oturan, defter ve kitabını çıkarıp öğretmenin sınıfa girmesini bekleyen öğrencilerin olduğu sınıflar yok. Onun yerine, nöbetçi öğretmenin öğrencileri sınıfa katabilmek için saçını başını yolduğu okullar var. Zorla sınıfa giren öğrenci, kesinlikle gidip sırasına oturmuyor. Sınıf içindeki her türlü laubalilik işte bu vakitte yapılıyor. En sulu şakalar, küfürler ve kavgalar öğretmen gelinceye kadar devam ediyor. Öğretmen içeri girdikten sonra da disiplinsiz davranışların dozu kısmen düşüyor ama yine de devam ediyor. Hoca, bütün iyi niyetine rağmen derse başlayamıyor. Başlayabilen öğretmenlerin de iki cümle arasına sıkıştırdığı uyarı ve ikaz sözcükleri, dersi ders olmaktan çıkarıyor. Bazılarının iddia ettikleri gibi, “Öğrenci öğretmenine göre davranır.” lafının sanırım pek geçerliliği kalmadı. Öğrencilerimiz sınıf içinde, “Nasıl yaparız, ne ederiz de &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>9 Nisan 2014 Çarşamba 20.31</p>
<p>Sizde hâlâ hakkın hatırını âli tutma duygusu kaybolmamışsa, muhtemelen öğretmen olmaktan utanç duyma noktasına gelmiş olmalısınız.</p>
<p>Özellikle ilk ve ortaokullarda (ve şimdi mecburi eğitim kapsamına alınarak ortaokula benzetilen liselerde) sınıfta ders yapmak, imkânsıza yakın bir güçlük ifade ediyor.</p>
<p>Aşırı değer verilerek egosu şişirilmiş veliler, artık okulları da yönetmeyi gözlerine kestirdiler.</p>
<p>Sınıfa müdahale edebilen velilerin bir sonraki adımının öğretmene ve hatta idareye karışma noktasına ulaşacağından şüphe yok.</p>
<p>Bazı okullarda bu da iddia edilebilir.</p>
<p>Ne yazık ki durum vahim.</p>
<p>Artık zilin çalmasıyla sınıfa giren, yerine oturan, defter ve kitabını çıkarıp öğretmenin sınıfa girmesini bekleyen öğrencilerin olduğu sınıflar yok.</p>
<p>Onun yerine, nöbetçi öğretmenin öğrencileri sınıfa katabilmek için saçını başını yolduğu okullar var.</p>
<p>Zorla sınıfa giren öğrenci, kesinlikle gidip sırasına oturmuyor.</p>
<p>Sınıf içindeki her türlü laubalilik işte bu vakitte yapılıyor.</p>
<p>En sulu şakalar, küfürler ve kavgalar öğretmen gelinceye kadar devam ediyor.</p>
<p>Öğretmen içeri girdikten sonra da disiplinsiz davranışların dozu kısmen düşüyor ama yine de devam ediyor.</p>
<p>Hoca, bütün iyi niyetine rağmen derse başlayamıyor. Başlayabilen öğretmenlerin de iki cümle arasına sıkıştırdığı uyarı ve ikaz sözcükleri, dersi ders olmaktan çıkarıyor.</p>
<p>Bazılarının iddia ettikleri gibi, “Öğrenci öğretmenine göre davranır.” lafının sanırım pek geçerliliği kalmadı.</p>
<p>Öğrencilerimiz sınıf içinde, “Nasıl yaparız, ne ederiz de dersi kaynatabiliriz?” arayışı içine giriyorlar.</p>
<p>Ne oldu da böyle oldu?</p>
<p>Nasıl yetiştirdi aileler ve öğretmenler bu çocukları?</p>
<p>Yönetici konumundakiler neden öğretmenin etkinliğini sıfırlayıp öğrenci ve veli karşısında çaresiz bırakacak düzenlemeler yaptılar?</p>
<p>Amaç ne idi?</p>
<p>Aklıma Yahudilerin Alman gençlerini nasıl yoldan çıkardıkları ve itaatsiz bir nesil hâline getirdikleri geliyor.</p>
<p>Acaba diyorum, birileri bu amaçla öğretmenleri özellikle itibarsızlaştırmış olabilirler mi?</p>
<p>Acaba?</p>
<p>Burada Sayın Bakanımız <strong>Yusuf Tekin&#8217;e</strong> bir çağrı yapmak istiyorum.</p>
<p><strong>Sevgili Hocam!</strong></p>
<p>Hâlimiz içler acısı. Sınıflarda ders ortamı kalmadı. Öğretmen, birikimini öğrencilere aktaramıyor.</p>
<p>Öğrencilerden olgun davranışlar beklememiz hakkımız ama çoğu, bunun değerini kavrama noktasından uzak.</p>
<p>Aileler, anlaşılmaz bir biçimde hemen her konuda öğretmenleri suçluyorlar.</p>
<p>“Benim çocuğum yapmaz.”, “Ben onu en güzel şekilde yetiştirdim.”, “Siz çocuğuma iftira atıyorsunuz.” diyen veliler var, muhterem hocam.</p>
<p>Sanırım öğretmenin itibarını artıracak tedbirler almanın zamanı geldi.</p>
<p>Affınıza sığınarak ve de size akıl vermemin haddim olmadığını bilerek bazı fikirler öne sürmek istiyorum:</p>
<ol>
<li><strong> Öğretmen özgürleştirilmeli.</strong> Kılık kıyafet ve fikrî anlamda her türlü vesayetten ve kısıtlamadan kurtulmalı.</li>
<li><strong> Tavassut anlayışı bitmeli.</strong> Hak ettiği en basit şeyi yaptırabilmek için öğretmen sendikadan, siyasi partilerden medet ummamalı. Kelimenin tam anlamıyla Millî Eğitim&#8217;de her şeye “sistem” hâkim olmalı.</li>
<li><strong> Liyakat bütün kriterlerden önce gelmeli.</strong></li>
<li><strong> Kıdem anlayışı kesinlikle kalkmalı.</strong> (Askerlik yapmıyoruz, değil mi?)</li>
<li><strong> Eğitim araçsallaştırılmamalı.</strong></li>
<li><strong> Millî Eğitim&#8217;de en itibarlı işin “sınıfa girmek” olduğu yerleşmeli.</strong> En muteber personel “öğretmen” olmalı.</li>
<li><strong> Sınıftan kaçışı önlemek için öğretmen maaşı, müdür ve müdür yardımcılarının maaşından yüksek olmalı.</strong></li>
</ol>
<p><strong>Sayın Bakanım!</strong></p>
<p>Şimdilik yazabildiklerim bunlar.</p>
<p>Elbette siz daha iyisini bilir ve takdir edersiniz…</p>
<p>Not: Bu yazıyı (9 Nisan 2014 Çarşamba)  dönemin Millî Eğitim Bakanı Sayın Prof. Dr. Nabi Avcı’ya hitaben kaleme almıştım. Aradan geçen yılların ardından, yazının güncelliğini koruyan tespit ve önerilerini muhafaza ederek Sayın Millî Eğitim Bakanı Prof. Dr. Yusuf Tekin’e hitaben yeniden düzenledim.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/mebte-en-muteber-personel-kim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üniversite Putuna Daha Ne Kadar Tapacağız?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/universite-putuna-daha-ne-kadar-tapacagiz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/universite-putuna-daha-ne-kadar-tapacagiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Aug 2026 14:17:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Gençlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20210</guid>

					<description><![CDATA[Dün işten eve dönerken, ara sıra alışveriş yaptığım seyyar meyve satıcısına uğradım. Gün boyu güneşin altında çalışmaktan yüzünden adeta bulgur tanesi gibi terler akıyordu. Meyveleri tartarken birden içini dökmeye başladı. &#8220;Hocam,&#8221; dedi, &#8220;Kızım dört yıldır üniversite sınavına giriyor. İlla tıp okuyacağım diye tutturdu. Hemşirelik geliyor ama kabul etmiyor. Şimdi de Sırbistan&#8217;a gidip tıp okuyacakmış. Bana bir akıl ver. Ben bunun parasını nasıl bulacağım? Hem kızımı hiç bilmediğim bir ülkeye nasıl göndereceğim?&#8221; Bir süre sustum. Çünkü verecek cevabım yoktu. Aslında sorun ne kızındaydı ne de çaresizlik içinde çözüm arayan babasında. Sorun, yıllardır hepimize ezberletilen tek cümledeydi: &#8220;Mutlaka üniversite okuyacaksın.&#8221; Kim söyledi bunu? Neye göre söyledi? Üniversite okumayan insan başarısız mı? Sanatkârlar, teknisyenler, ustalar, girişimciler, çiftçiler, yazılımcılar, aşçılar, tasarımcılar, üreticiler&#8230; Bunların hepsi başarısız insanlar mı? Bugün milyonlarca genç, kendi yeteneğini keşfetmek yerine ailesinin hayalini yaşamaya çalışıyor. Kimi mühendis olmak istemediği hâlde mühendislik okuyor, kimi öğretmenliği sevmiyor ama puanı yettiği için kayıt yaptırıyor, kimi sağlık sektörüne ilgisi olmadığı hâlde &#8220;garanti meslek&#8221; denilerek hemşireliğe yönlendiriliyor. Sonra ne oluyor? Diplomalı ama mutsuz insanlar ordusu&#8230; Çalıştığı işi sevmeyen milyonlar&#8230; Hayatı boyunca pazartesiyi lanetleyen çalışanlar&#8230; Biz buna eğitim diyoruz. Oysa bu, insan kaynağını yanlış kullanmanın en sistematik biçimidir. Üniversite sınavı denilen şey aslında bir bilgi yarışından çok &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dün işten eve dönerken, ara sıra alışveriş yaptığım seyyar meyve satıcısına uğradım. Gün boyu güneşin altında çalışmaktan yüzünden adeta bulgur tanesi gibi terler akıyordu. Meyveleri tartarken birden içini dökmeye başladı.</p>
<p>&#8220;Hocam,&#8221; dedi, &#8220;Kızım dört yıldır üniversite sınavına giriyor. İlla tıp okuyacağım diye tutturdu. Hemşirelik geliyor ama kabul etmiyor. Şimdi de Sırbistan&#8217;a gidip tıp okuyacakmış. Bana bir akıl ver. Ben bunun parasını nasıl bulacağım? Hem kızımı hiç bilmediğim bir ülkeye nasıl göndereceğim?&#8221;</p>
<p>Bir süre sustum.</p>
<p>Çünkü verecek cevabım yoktu.</p>
<p>Aslında sorun ne kızındaydı ne de çaresizlik içinde çözüm arayan babasında.</p>
<p>Sorun, yıllardır hepimize ezberletilen tek cümledeydi:</p>
<p><strong>&#8220;Mutlaka üniversite okuyacaksın.&#8221;</strong></p>
<p>Kim söyledi bunu?</p>
<p>Neye göre söyledi?</p>
<p>Üniversite okumayan insan başarısız mı?</p>
<p>Sanatkârlar, teknisyenler, ustalar, girişimciler, çiftçiler, yazılımcılar, aşçılar, tasarımcılar, üreticiler&#8230; Bunların hepsi başarısız insanlar mı?</p>
<p>Bugün milyonlarca genç, kendi yeteneğini keşfetmek yerine ailesinin hayalini yaşamaya çalışıyor. Kimi mühendis olmak istemediği hâlde mühendislik okuyor, kimi öğretmenliği sevmiyor ama puanı yettiği için kayıt yaptırıyor, kimi sağlık sektörüne ilgisi olmadığı hâlde &#8220;garanti meslek&#8221; denilerek hemşireliğe yönlendiriliyor.</p>
<p>Sonra ne oluyor?</p>
<p>Diplomalı ama mutsuz insanlar ordusu&#8230;</p>
<p>Çalıştığı işi sevmeyen milyonlar&#8230;</p>
<p>Hayatı boyunca pazartesiyi lanetleyen çalışanlar&#8230;</p>
<p>Biz buna eğitim diyoruz.</p>
<p>Oysa bu, insan kaynağını yanlış kullanmanın en sistematik biçimidir.</p>
<p>Üniversite sınavı denilen şey aslında bir bilgi yarışından çok bir eleme mekanizmasıdır. Birkaç saatlik sınavın sonucuyla gençlerin hayatına yön veriliyor. Kazananların önemli bir kısmı ise gerçekten istediği bölüme değil, puanının yettiği yere gidiyor.</p>
<p>Neden?</p>
<p>Çünkü toplumun gözünde asıl amaç meslek sahibi olmak değil, &#8220;bir üniversite kazanmış olmak.&#8221;</p>
<p>İşte asıl hastalık burada başlıyor.</p>
<p>Belki de artık ezberleri bozmanın zamanı geldi.</p>
<p>Benim önerim radikal ama tartışılmaya değer.</p>
<p>Üniversiteye giriş sınavları kaldırılsın.</p>
<p>İsteyen istediği üniversiteye ve istediği bölüme kayıt yaptırabilsin.</p>
<p>Asıl eleme kapıda değil, içeride yapılsın.</p>
<p>Çalışan, üreten, gerekli başarıyı gösteren eğitimine devam etsin ve mezun olsun.</p>
<p>Başaramayan ise &#8220;Bu alan bana göre değilmiş.&#8221; diyerek başka bir yola yönelsin.</p>
<p>Hayatın kendisi zaten en büyük sınav değil mi?</p>
<p>Gerçek başarı, sınava girebilmekte değil; başladığın yolu tamamlayabilmektedir.</p>
<p>Bugün üniversite kapısında yüz binlerce genci eliyoruz. Belki de yapmamız gereken, kapıları açıp insanlara fırsat vermek; ardından emeği, disiplini ve başarıyı esas almaktır.</p>
<p>Belki o zaman dört yıldır sınav peşinde koşan gençler de, güneşin altında alın teri dökerken kızının geleceğini düşünen babalar da biraz olsun nefes alabilir.</p>
<p>Asıl soru şu:</p>
<p><strong>Biz gerçekten gençleri mi eğitiyoruz, yoksa onları tek tip bir başarı kalıbına mı mahkûm ediyoruz?</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/universite-putuna-daha-ne-kadar-tapacagiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CHP Neden Sürekli Bölünüyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/chp-neden-surekli-bolunuyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/chp-neden-surekli-bolunuyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Jul 2026 05:55:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20193</guid>

					<description><![CDATA[Cumhuriyet Halk Fırkası&#8217;ndan Günümüze Ayrılıklar ve Siyasi Akıbetleri Cumhuriyet Halk Partisi&#8217;nin (ilk adıyla Cumhuriyet Halk Fırkası) tarihi, yalnızca seçimlerin ve iktidar mücadelelerinin değil, aynı zamanda ayrılıkların da tarihidir. Yaklaşık bir asırlık süreçte parti içindeki fikir ayrılıkları, liderlik mücadeleleri ve ideolojik farklılıklar birçok yeni siyasi hareketin doğmasına yol açtı. Ancak dikkat çekici olan şudur: CHP&#8217;den ayrılarak kurulan partilerin büyük çoğunluğu uzun vadede kalıcı bir siyasi güç olamadı. 1924: İlk Büyük Bölünme – Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Cumhuriyet tarihinin ilk büyük siyasi ayrılığı, henüz Cumhuriyet Halk Fırkası&#8217;nın ilk yıllarında yaşandı. Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele gibi Millî Mücadele&#8217;nin önde gelen komutanları, hükümetin uygulamaları ve parti yönetimiyle yaşadıkları görüş ayrılıkları nedeniyle Cumhuriyet Halk Fırkası&#8217;ndan ayrıldılar. 17 Kasım 1924&#8217;te Türkiye&#8217;nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurdular. Ayrılma nedeni: Yönetim anlayışı, siyasal özgürlükler ve rejimin uygulanışına ilişkin görüş ayrılıkları. Akıbeti: Şeyh Said İsyanı sonrasında çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu kapsamında 1925 yılında kapatıldı. 1930: Serbest Cumhuriyet Fırkası Bir Bölünme Değildi CHP tarihindeki önemli siyasi gelişmelerden biri de Serbest Cumhuriyet Fırkası&#8217;nın kurulmasıdır. Ancak bu parti, CHP&#8217;den kopan bir hareket değildir. Ali Fethi Okyar tarafından 1930 yılında, Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün teşviki ve çok partili hayat denemesi amacıyla kurulmuştur. Dolayısıyla Serbest Cumhuriyet Fırkası, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Cumhuriyet Halk Fırkası&#8217;ndan Günümüze Ayrılıklar ve Siyasi Akıbetleri</strong></p>
<p>Cumhuriyet Halk Partisi&#8217;nin (ilk adıyla Cumhuriyet Halk Fırkası) tarihi, yalnızca seçimlerin ve iktidar mücadelelerinin değil, aynı zamanda ayrılıkların da tarihidir. Yaklaşık bir asırlık süreçte parti içindeki fikir ayrılıkları, liderlik mücadeleleri ve ideolojik farklılıklar birçok yeni siyasi hareketin doğmasına yol açtı.</p>
<p>Ancak dikkat çekici olan şudur: CHP&#8217;den ayrılarak kurulan partilerin büyük çoğunluğu uzun vadede kalıcı bir siyasi güç olamadı.</p>
<p><strong>1924: İlk Büyük Bölünme – Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası</strong></p>
<p>Cumhuriyet tarihinin ilk büyük siyasi ayrılığı, henüz Cumhuriyet Halk Fırkası&#8217;nın ilk yıllarında yaşandı.</p>
<p>Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele gibi Millî Mücadele&#8217;nin önde gelen komutanları, hükümetin uygulamaları ve parti yönetimiyle yaşadıkları görüş ayrılıkları nedeniyle Cumhuriyet Halk Fırkası&#8217;ndan ayrıldılar.</p>
<p>17 Kasım 1924&#8217;te Türkiye&#8217;nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurdular.</p>
<p>Ayrılma nedeni: Yönetim anlayışı, siyasal özgürlükler ve rejimin uygulanışına ilişkin görüş ayrılıkları.</p>
<p>Akıbeti: Şeyh Said İsyanı sonrasında çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu kapsamında 1925 yılında kapatıldı.</p>
<p><strong>1930: Serbest Cumhuriyet Fırkası Bir Bölünme Değildi</strong></p>
<p>CHP tarihindeki önemli siyasi gelişmelerden biri de Serbest Cumhuriyet Fırkası&#8217;nın kurulmasıdır.</p>
<p>Ancak bu parti, CHP&#8217;den kopan bir hareket değildir.</p>
<p>Ali Fethi Okyar tarafından 1930 yılında, Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün teşviki ve çok partili hayat denemesi amacıyla kurulmuştur.</p>
<p>Dolayısıyla Serbest Cumhuriyet Fırkası, CHP&#8217;deki bir bölünmenin sonucu olarak değerlendirilmez.</p>
<p>Parti kısa sürede büyük ilgi gördü ancak artan siyasi gerilim nedeniyle aynı yıl kendi kararıyla faaliyetlerine son verdi.</p>
<p><strong>1946: Demokrat Parti ve İktidar Değişimi</strong></p>
<p>CHP tarihindeki en başarılı ayrılık şüphesiz Demokrat Parti&#8217;dir.</p>
<p>Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan, &#8220;Dörtlü Takrir&#8221; sonrasında CHP&#8217;den ayrılarak Demokrat Parti&#8217;yi kurdu.</p>
<p>Ayrılma nedeni: Tek parti yönetimine karşı daha demokratik bir düzen, temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi ve liberal ekonomi anlayışı.</p>
<p>Akıbeti: 1950, 1954 ve 1957 seçimlerini kazanarak iktidar oldu. Ancak 27 Mayıs 1960 askerî darbesiyle kapatıldı. Adnan Menderes idam edildi.</p>
<p><strong>1967: Turhan Feyzioğlu ve Güven Partisi</strong></p>
<p>1960&#8217;lı yıllarda CHP&#8217;nin &#8220;ortanın solu&#8221; politikası yeni bir ayrılığa yol açtı.</p>
<p>Turhan Feyzioğlu ve arkadaşları, CHP&#8217;nin sola yöneldiğini savunarak partiden ayrıldı.</p>
<p>47 milletvekili ve senatörle birlikte Güven Partisini kurdular.</p>
<p>Parti daha sonra Millî Güven Partisi, ardından Cumhuriyetçi Güven Partisi adını aldı.</p>
<p>Akıbeti: Koalisyon hükümetlerinde yer aldı ancak kalıcı bir iktidar alternatifi olamadı. 12 Eylül 1980 darbesiyle kapatıldı.</p>
<p><strong>1985: Bülent Ecevit ve DSP</strong></p>
<p>12 Eylül sonrasında CHP&#8217;nin kapalı olduğu dönemde Bülent Ecevit, Demokratik Sol Parti&#8217;yi kurdu.</p>
<p>Ayrılma nedeni: Kendi sosyal demokrat siyasi çizgisini sürdürmek istemesi.</p>
<p>Akıbeti: 1999 seçimlerinde Türkiye&#8217;nin birinci partisi oldu. Ancak 2002&#8217;de Meclis dışında kaldı ve zamanla etkisini kaybetti.</p>
<p>2014: Emine Ülker Tarhan ve Anadolu Partisi</p>
<p>Emine Ülker Tarhan, CHP&#8217;nin Atatürkçü ve ulusalcı kimliğinden uzaklaştığını savunarak partiden ayrıldı.</p>
<p>Akıbeti: Anadolu Partisi beklenen desteği bulamadı ve kısa sürede siyasi hayattan çekildi.</p>
<p><strong>2021: Muharrem İnce ve Memleket Partisi</strong></p>
<p>Muharrem İnce, parti yönetimiyle yaşadığı görüş ayrılıkları nedeniyle CHP&#8217;den ayrılarak Memleket Partisi&#8217;ni kurdu.</p>
<p>Akıbeti: Kamuoyunda ses getirse de beklenen seçim başarısını elde edemedi.</p>
<p><strong>2026: Özgür Özel ve Yeni Parti</strong></p>
<p>CHP tarihindeki son büyük ayrılık, Özgür Özel&#8217;in istifasıyla yaşandı.</p>
<p>24 Temmuz 2026&#8217;da kurulan Yeni Partinin ilk genel başkanı seçilen Özgür Özel, CHP&#8217;den ayrılarak yeni bir siyasi sayfa açtı.</p>
<p>Partinin Türk siyasetindeki geleceğini ise zaman gösterecek.</p>
<p><strong>Tarihin Ortak Mesajı</strong></p>
<p>Yaklaşık yüz yıllık siyasi tarih incelendiğinde CHP&#8217;den ayrılan hareketlerin ortak özellikleri dikkat çekmektedir.</p>
<p>&#8211; Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldı.<br />
&#8211; Demokrat Parti iktidara geldi ancak darbeyle sona erdi.<br />
&#8211; Cumhuriyetçi Güven Partisi koalisyon ortağı oldu fakat kalıcı olamadı.<br />
&#8211; DSP zirveye çıktı, ardından geriledi.<br />
&#8211; Anadolu Partisi ve Memleket Partisi beklenen etkiyi oluşturamadı.<br />
&#8211; Yeni Parti ise tarihinin henüz başında bulunuyor.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>CHP&#8217;nin tarihi, aynı zamanda ayrılıkların tarihidir. Ancak bu ayrılıkların büyük kısmı, yeni ve kalıcı bir siyasi merkez oluşturmayı başaramamıştır.</p>
<p>Siyaset, yalnızca yeni bir parti kurma cesareti değil; toplumsal karşılık bulma, güçlü bir teşkilat oluşturma ve uzun yıllar ayakta kalabilme sanatıdır.</p>
<p>Özgür Özel&#8217;in liderliğindeki Yeni Parti&#8217;nin, CHP&#8217;den doğan önceki siyasi hareketlerin kaderini mi paylaşacağı, yoksa Türk siyasetinde kalıcı bir yer mi edineceği sorusunun cevabını ise yine millet ve zaman verecektir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/chp-neden-surekli-bolunuyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İrfânımızı Öldüren Sekülerleşme</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/irfanimizi-olduren-sekulerlesme/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/irfanimizi-olduren-sekulerlesme/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Jun 2026 08:17:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülerleşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20151</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim.&#8221; Michel De Montaigne &#160; “Bu ümit Neriman’ın neşesini iâde etti. Fakat tramvay biraz ilerledikten sonra, Neriman parmağıyla Fahriye’ye caddede bir şey gösterdi: -Allah aşkına bak! dedi, yol üstünde mezârlık olur mu? Koskoca cadde… Ortasında mezârlık… Mezârlar arasında yaşıyoruz.” Yukarıdaki pasaj Peyami Safa’nın 1931 yılında basılan ünlü romanı Fatih-Harbiye’de geçer. Modern bir yaşantıyla kadîm değerlere bağlı bir hayât arasında bocalayan, hayrânlık duymaya başladığı garpla ait olduğu şark arasında gidip gelen Neriman’ın sözleridir bunlar. Bu sözler, şehrin ortasında mezâr görmeye tahammül edemeyen bir insanın hâlet-i rûhiyyesini yansıtır bize. Dîn ve dünya işlerini birbirinden ayıran lâiklik umdesinin anayasaya girmesiyle başladığını sanırız her şeyin. Hâlbuki bu romanın yazıldığı yıllarda lâiklik henüz Türkiye Cumhûriyeti anayasasına girmemişti bile. Bölünmüş bir kimlik ve kişilik inşâsı demek olan sekülerleşme ise çok öncesinden hulûl etmişti hayâtımıza. Ve rûhumuzu kemirip mânâmızı iğdiş eden bu illet, bizi kültürümüzün odak noktasındaki tevhîd idrâkinden uzaklaştırdı. Ecdâd ölümle her dem yüzleşen bir hayât telâkkisine sahipti. O yüzden de her mahallede bir mezârlık vardı. Tevhîdin de gereğiydi zaten bu. Dünya-ukbâ dengesini kurmak ve ölümü insanoğluna unutturmamak adına alınmış bir tedbirdi âdeta ölümle koyun koyuna yaşamak. Eski semtlerin sokak aralarına saklanmış türbeler, câmilerin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>&#8220;Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim.&#8221;<br />
Michel De Montaigne<br />
</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: right;"><em>“Bu ümit Neriman’ın neşesini iâde etti. Fakat tramvay biraz ilerledikten sonra, Neriman parmağıyla Fahriye’ye caddede bir şey gösterdi:</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>-Allah aşkına bak! dedi, yol üstünde mezârlık olur mu? Koskoca cadde… Ortasında mezârlık… Mezârlar arasında yaşıyoruz.”</em></p>
<p>Yukarıdaki pasaj Peyami Safa’nın 1931 yılında basılan ünlü romanı Fatih-Harbiye’de geçer. Modern bir yaşantıyla kadîm değerlere bağlı bir hayât arasında bocalayan, hayrânlık duymaya başladığı garpla ait olduğu şark arasında gidip gelen Neriman’ın sözleridir bunlar. Bu sözler, şehrin ortasında mezâr görmeye tahammül edemeyen bir insanın hâlet-i rûhiyyesini yansıtır bize.</p>
<p>Dîn ve dünya işlerini birbirinden ayıran lâiklik umdesinin anayasaya girmesiyle başladığını sanırız her şeyin. Hâlbuki bu romanın yazıldığı yıllarda lâiklik henüz Türkiye Cumhûriyeti anayasasına girmemişti bile. Bölünmüş bir kimlik ve kişilik inşâsı demek olan sekülerleşme ise çok öncesinden hulûl etmişti hayâtımıza. Ve rûhumuzu kemirip mânâmızı iğdiş eden bu illet, bizi kültürümüzün odak noktasındaki tevhîd idrâkinden uzaklaştırdı.</p>
<p>Ecdâd ölümle her dem yüzleşen bir hayât telâkkisine sahipti. O yüzden de her mahallede bir mezârlık vardı. Tevhîdin de gereğiydi zaten bu. Dünya-ukbâ dengesini kurmak ve ölümü insanoğluna unutturmamak adına alınmış bir tedbirdi âdeta ölümle koyun koyuna yaşamak. Eski semtlerin sokak aralarına saklanmış türbeler, câmilerin hazîrelerine sırlanmış mevtâlar, insanoğluna hep o gerçeği hatırlatmak için vardı. “Benden nasîhat mi istiyorsun ey Ömer! Nasîhatçi olarak ölüm sana yeter!” diyen nebevî hitâp, bize hayâtı hep o şuûr içinde yaşamayı öğütlüyordu. Sekülerleşen hayâtsa bizi ölüm duygusundan uzaklaştırdığı ölçüde mezârlıkları da şehirlerin dışına itti. Her gün değil de ayda âlemde bir yüzleşir olduk hayâtımızın bu en kesin hakikatiyle…</p>
<p>“Doğum ölümün müjdecisidir.” diyen kelâm-ı kibâr hayâtımızın mihveriyken hayâtla ölüm birbirinin mütemmimiydi. Yapılan ilk yanlış dünya ile ukbâyı birbirinden ayırmak oldu. Hayâtımıza giren sekülerleşme, onları birbirini tamamlayan değil de birbirine zıt realiteler olarak sundu bize. Böylece bütünlük duygumuzu kaybettik. Artık iki dünyaya bir gözle bakamaz olduk. Ve tabîatıyla her ikisi için de birbirinden bağımsız ölçüler ihdâs ettik.</p>
<p>Yıllar önce bacanağından şikâyet eden bir büyüğümün dert yanışı hâlâ kulaklarımda çınlar: “Bacanak musallîdir, beş vakit namâzını kaçırmaz. Buna rağmen bir düğünde önüne içki konulduğunda da aslâ geri çevirmez, hemen diker. Ne zaman bu konuyu konuşsak itirâzlarıma karşı hep şu cevâbı veriyor: ‘O iş başka, bu iş başka…’ ”</p>
<p>Çok tipik bir sekülerleşme örneği. Hayâtı tevhîd şuûru içinde yaşayan bir Müslümân alkole müptelâ da olsa, kesinlikle bu cevâbı vermezdi. İçkiyle dostluğu cümlenin malûmu olan, hayâtı ve fıkralarıyla ölümsüzleşmiş pratik Türk zekâsının timsâli Neyzen Tevfik, bu yanlışa düşer miydi meselâ? Ya da kandîlleri çalmak üzere câmiye dadanan hırsızı yakalamak arzusuyla bir gece câmide sabahlayan ve attığı tokatla hırsıza dünyayı dar eden Bekri Mustafa, böylesine bir densizliğe imzâ atar mıydı hiç?</p>
<p>Bizim eski devirlerdeki serhôşlarımız bile evvelemirde o hikemî hakikatin zebûnu olup içtikleri şaraptan evvel kâinâta hükmeden küllî irâdenin serhôşuydular. Biz öncelikle bizi biz yapan o medeniyet kimliğimizi kaybettik. Her şeyin Hâk’tan olduğunu bilip cümlesini kendi potasında eriten o nâmütenâhî şuûru, her an Hâk’la hemdem olan o haysiyetli duruşu yitirdik.</p>
<p>Yahya Kemal’e Madrid Ortaelçisiyken bir sohbet deminde İstanbul’un nüfusunun ne kadar olduğu sorulur. Üstâd tereddütsüz; “Otuz milyon civarındadır.” der. “Aman efendim, bu mümkün değil, herhalde yanlışlıkla söylediniz.” denildiğinde ise hayli enteresan bir cevap verir: “Ben ölüleri de saydım. Çünkü biz ölülerimizle birlikte yaşarız.”</p>
<p>Medeniyet kimliğimizin en kudretli müterennimi olan üstâdın verdiği cevap, tevhîd ikliminde yaşanan bir hayâtın özetidir. Gün geldi, o iklimden uzaklaştık ve mezârlıklarımızın kapısında asılı; “Her nefis ölümü tadacaktır.” âyetine bile burun büken, “Kaldırın onu buradan, moralimi bozuyor.” diye feryâdı basan özüne yabancılaşmış irfândan mahrûm aydın müsveddeleriyle karşılaştık.</p>
<p>İlim ve teknik moral değerlerle teçhîz edilmemişse, atom bombası olur, şehirleri yok ederdi. Ve yine o ilim, irfândan mahrûmsa eğer, artık hayâtta olmayan bir sanatçımızın(!) dediği gibi; “Emek Sineması açılacaksa, film göstermek, insanlar sinema seyretsinler diye açılsın. Sahnesinde namâz kılınacaksa, hiç açılmasın daha iyi.” diyen çiğ ve isyankâr tabiatlı hezeyânlara dönüşürdü.</p>
<p>Er ya da geç bizi bulacak ölümle teması kaybetmemek, hakikatte huzûrlu bir hayâtın da reçetesiydi. Değil mi ki ölümün bizimle olan randevusunu tek saniye bile erteleme ihtimâli yoktu, o hâlde en güzeli onunla barış yapıp dost olmaktı. Ama sekülerleşen hayât, bize ölüme dost olmayı unutturdu.</p>
<p>O hayâtımıza girdikten sonradır ki mezârlık gören evler bize soğuk gelmeye başladı. Ya satılmaz oldular, ya da gerçek değerlerinden daha düşük fiyatlara el değiştirdiler. Dünyevileşen zihinler mezâr taşı görmeye tahammül edemiyordu zîrâ. Hiçbir şey onlara bundan sonraki adreslerini hatırlatıp morallerini bozmamalıydı. El’ân yaşıyor, nefes alıp veriyorlardı ya&#8230; Durup dururken ne gereği vardı ölümle yüzleşmenin? Ölümü düşünceden kovmak, derinlere itmek, bastırıp unutmaya çalışmak, çâre zannedildi. Hâlbuki o, şişirirken patlayacak balondan başka bir şey değildi. Kendimize söylediğimiz koskocaman bir yalandı.</p>
<p>Cemil Meriç yazdığı şâheserine boşuna mı vermişti “Kültürden İrfâna” ismini. Çünkü bizim ana değerimizdi o. Ve elbette onun da kaynağında tevhîd vardı. Tevhîd olmadan irfân olur muydu hem? Tevhidi şuûrumuzdan kovunca irfânî ölçüler de çekip gitti hayâtımızdan. Sözünün nereye gittiğini bilmeyen, rûhu yağmalanmış, iç dünyasında denge kuramamış tipler sardı ortalığı. Hikmetten, irfândan tek katre nasîbi olmayan yaşı büyük aklı küçük nevzuhûr adamlarla doldu cemiyet.</p>
<p>Teslisin hâkim olduğu Batı’da tevhîd yoktu. Sekülerleşmeyle beraber farkında olmadan kesrete kucak açtık biz. Onu alırken de en ağır bedeli ödeyerek kültürümüzün mihenk taşını fedâ ettik. Ve insanımız da zamanla kendi aslî cevherine yabancılaştı. Türk, asırlar boyu kendisini Batı’ya üstün kılan tevhîd şuûrundan uzaklaştı.</p>
<p>Benliğimizi işgal eden sekülerleşme irfânımızı iğdiş etti. Gerçekte ne yaşadığımız hayât, ne ölüm, ne de âhiret birbirine uzak hakikatlerdi. Tek bir hayâtın birbirini takîb eden farklı safhalarıydı her biri. Ölüm var mıydı ki gerçekte? Ölüm dediğimiz şey, hayâtın bir safhasından diğerine atlarken altından geçtiğimiz kapının adıydı. Onunla ebedî bir hayâta uyanıyorduk biz. Dünya ve âhiret demek bile bir tasnîf ve isimlendirmeden ibâretti yalnızca. Aynı hayâtın farklı mevsimleriydi onlar. Biri ekim yeriydi, diğeriyse hasad. Net çizgilerle birbirinden ayırabilir miydik ki onları? Dünya ve âhiret işi birbirinden ayrılamazdı o yüzden de. Kısacası; “O iş başka, bu iş başka…” denilemezdi kesinlikle.</p>
<p>Sekülerleşme en esaslı darbeyi irfânımıza vurdu. Onun hayâtımıza girmesiyle beraber, “Biz ölülerimizle birlikte yaşarız.” diyen kâmil münevver sahneyi terk etti, yerini mezârlığın kapısındaki mevt âyetine bile tahammül edemeyen nâdân aldı. Onunla beraber türbe ve hazîrelerin önünden geçerken ağzından dûa ve niyâz eksik olmayan şükür ehli nineler gitti, yerini şehrin ortasında mezârlık gördüğü için hayıflanan çiğ ve isyankâr tabiatlı torunlar aldı. Ve yine onunla beraber, türbe ve yatırları şehirlerin zîneti addeden ecdâd gitti, yerini karşısında mezârlık var diye çok beğendiği evi bile satın almaktan vaz geçen hâm ervâh aldı.</p>
<p>Gerçekte sekülerleşme örtülü bir tevhîd inkârıydı. Hâk’tan gayrı bir hayât sırrı olabileceğine inanan kör ve sefil bir iddiâya sığınmaktı. O iddiânın varacağı son duraksa ateizm olmasa bile deizmdi. Hâk’kı âdeta âhirete sürgün(!) etmekti yapılmaya çalışılan.</p>
<p>Dîn ile dünya işlerinin birbirinden ayrılması olarak bize yutturulan lâiklik, hayâtımızın içinde birbirine zıt iki farklı alan oluşturarak bize bölünmüş bir benlik hediye etti. Ve neticede, hayâtı bir bütün olarak gören cemiyetimiz gitti, yerini bölünmüş bir kimlik ve kişilikle yamalı bohçaya dönmüş bir hayâta tutunmaya çalışan maneviyâtı ifsâd edilmiş bir garip topluluk aldı.</p>
<p>Günümüz insanı ölümden korkuyor ve o duygudan uzaklaşmaya çalışıyor. Çünkü panzehir kendisine zehir olarak sunulduğundan, hayâtı huzûrla yaşamanın formülünün ölmeden evvel ölmek olduğunu unuttu. Hâlbuki geçmişte bütün elemlerinin, içine düştüğü rûh buhrânlarının tek ve biricik panzehriydi bugün kendisine zehir olarak belletilen.</p>
<p>O yüzden de bugünün insanı ölüme doğru yürürken ecdâdın sahip olduğu o rindâne, vakur ve mütevekkil duruşu sergileyemiyor. Necip Fazıl Kısakürek ne güzel söylemiş:</p>
<p><em>“O demde ki, perdeler kalkar, perdeler iner,                                                                                                 Azrâil’e “hoş geldin!” diyebilmekte hüner…”</em></p>
<p>Günümüzde ise o hüneri gösterebilenlerin sayısı gittikçe azalıyor. Zîrâ hayât hızla sekülerleşiyor ve hepimiz de o hayâtın içinde yaşıyoruz ne yazık ki. O hüneri gösterebilenlerse, sekülerleşme illetine benliğini kurban etmemiş bahtiyârlar arasından çıkıyor ancak.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/irfanimizi-olduren-sekulerlesme/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tam Bağımsızlık Sürecinde Neredeyiz?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tam-bagimsizlik-surecinde-neredeyiz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/tam-bagimsizlik-surecinde-neredeyiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet BELENKUYU]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Jun 2026 15:51:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20147</guid>

					<description><![CDATA[Bir “tarihte bugün” bilgisi olarak, “Adana Elektrik Şirketi”nin 1939 yılında devletleştirildiğini okuyunca, Cumhuriyetin ilk yıllarının devletçi ve milli ekonomi anlayışına göre “Bu şirket bu tarihe kadar neden devletleştirilmedi?” sorusu aklımıza geliyor. Sorunun cevabı için araştırmaya başlayınca sadece bu şirket değil, yabancı sermayeli olan onlarca yabancı kuruluşun Cumhuriyetin başından 1940’lara kadar faaliyetini sürdürdüğünü görüyoruz. Şimdi önce bu firmalara bakalım ve sonra kanaatimizi ve fikirlerimizi paylaşalım. Cumhuriyetin ilk yıllarında çalışmalarına devam eden yabancı şirketler: Demiryolu Şirketleri ve Bağlantılı Limanlar Anadolu Demiryolları ve Haydarpaşa Liman Şirketi (1928): Alman sermayeli bu dev hat ve stratejik liman, cumhuriyetin ilk büyük kamulaştırma hamlesidir. Mersin-Tarsus-Adana Demiryolu Şirketi (1929): İngiliz ve Fransız ortaklı bu hat, Çukurova tarım ürünlerinin limana taşınması açısından kritik öneme sahipti. Mudanya-Bursa Demiryolu Şirketi (1931): Fransız sermayeli hat sembolik bir bedelle devralınmıştır. İzmir-Kasaba (Turgutlu) ve Uzantıları Demiryolu Şirketi (1934): Fransız imtiyazındaki bu hat Ege bölgesinin iç kısımlarını birbirine bağlıyordu. İzmir-Aydın Demiryolu Şirketi (1935): Anadolu&#8217;nun ilk demiryolu hattı olan bu hat, İngilizlerin elinden satın alınmıştır. Şark Demiryolları (1937): Rumeli ve Trakya hattını işleten bu Fransız/Avusturya ortaklı şirket, Avrupa bağlantısını millîleştirmek adına devralınmıştır. Dağıtım Şirketleri (Elektrik, Su, Gaz ve Tramvay) Şehirlerin altyapı hizmetlerini yürüten ve tekel konumunda olan yabancı şirketler kamu yararı ve fiyat denetimi amacıyla belediyelere &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir “tarihte bugün” bilgisi olarak, “Adana Elektrik Şirketi”nin 1939 yılında devletleştirildiğini okuyunca, Cumhuriyetin ilk yıllarının devletçi ve milli ekonomi anlayışına göre “Bu şirket bu tarihe kadar neden devletleştirilmedi?” sorusu aklımıza geliyor.</p>
<p>Sorunun cevabı için araştırmaya başlayınca sadece bu şirket değil, yabancı sermayeli olan onlarca yabancı kuruluşun Cumhuriyetin başından 1940’lara kadar faaliyetini sürdürdüğünü görüyoruz.</p>
<p>Şimdi önce bu firmalara bakalım ve sonra kanaatimizi ve fikirlerimizi paylaşalım.</p>
<p><strong>Cumhuriyetin ilk yıllarında çalışmalarına devam eden yabancı şirketler:</strong></p>
<ul>
<li><strong><em>Demiryolu Şirketleri ve Bağlantılı Limanlar</em></strong></li>
</ul>
<ol>
<li><strong>Anadolu Demiryolları ve Haydarpaşa Liman Şirketi (1928):</strong> Alman sermayeli bu dev hat ve stratejik liman, cumhuriyetin ilk büyük kamulaştırma hamlesidir.</li>
<li><strong>Mersin-Tarsus-Adana Demiryolu Şirketi (1929):</strong> İngiliz ve Fransız ortaklı bu hat, Çukurova tarım ürünlerinin limana taşınması açısından kritik öneme sahipti.</li>
<li><strong>Mudanya-Bursa Demiryolu Şirketi (1931):</strong> Fransız sermayeli hat sembolik bir bedelle devralınmıştır.</li>
<li><strong>İzmir-Kasaba (Turgutlu) ve Uzantıları Demiryolu Şirketi (1934):</strong> Fransız imtiyazındaki bu hat Ege bölgesinin iç kısımlarını birbirine bağlıyordu.</li>
<li><strong>İzmir-Aydın Demiryolu Şirketi (1935):</strong> Anadolu&#8217;nun ilk demiryolu hattı olan bu hat, İngilizlerin elinden satın alınmıştır.</li>
<li><strong>Şark Demiryolları (1937):</strong> Rumeli ve Trakya hattını işleten bu Fransız/Avusturya ortaklı şirket, Avrupa bağlantısını millîleştirmek adına devralınmıştır.</li>
</ol>
<ul>
<li><strong><em>Dağıtım Şirketleri (Elektrik, Su, Gaz ve Tramvay)</em></strong></li>
</ul>
<p>Şehirlerin altyapı hizmetlerini yürüten ve tekel konumunda olan yabancı şirketler kamu yararı ve fiyat denetimi amacıyla belediyelere veya ilgili devlet kurumlarına devredilmiştir:</p>
<ol>
<li><strong>İstanbul Elektrik, Tramvay ve Tünel Şirketleri (1938-1939):</strong> Belçika ve Fransız sermayeli bu dev altyapı ağı satın alınarak bugünkü İETT&#8217;nin temeli atılmıştır.</li>
<li><strong>İstanbul Türk Anonim Su Şirketi (1933):</strong> İstanbul’un su dağıtımını yürüten Fransız şirketi feshedilerek İstanbul Belediyesi’ne devredilmiştir.</li>
<li><strong>İzmir Tramvay ve Elektrik Şirketi ile İzmir Suları Şirketi:</strong> Belçika ortaklı bu altyapı şirketleri de batı Anadolu’nun en büyük dağıtım ağları olarak kamulaştırılmıştır.</li>
<li><strong>Bursa Elektrik Şirketi (1939):</strong> İlk olarak Fransızlar tarafından kurulan, ardından İtalyan Marelli firmasına geçen şirket Adana Elektrik ile aynı dönemde millîleştirilmiştir.</li>
<li><strong>Ankara Elektrik ve Havagazı İşletmesi:</strong> Başkentin altyapısını elinde bulunduran yabancı imtiyazlar satın alınmıştır.</li>
</ol>
<ul>
<li><strong><em>Liman, Rıhtım ve Denizcilik İşletmeleri</em></strong></li>
</ul>
<ol>
<li><strong>İzmir Rıhtım Şirketi (1933):</strong> Fransızların elindeki rıhtım imtiyazı satın alınarak liman ticareti millîleştirilmiştir.</li>
<li><strong>İstanbul Rıhtım, Dok ve Tersaneler Şirketi:</strong> Boğaz trafiği ve liman hizmetlerindeki yabancı imtiyazlara son verilmiştir.</li>
<li><strong>Kabotaj Kanunu (1926):</strong> Doğrudan bir şirketin satın alınması olmasa da, Türk karasularında gemi işletme hakkını tamamen yabancılardan alıp Türk bayraklı gemilere devrederek denizcilikte millîleşmenin en büyük adımı olmuştur.</li>
</ol>
<p><strong> </strong></p>
<ul>
<li><strong><em>Maden Şirketleri ve Endüstriyel Tesisler</em></strong></li>
</ul>
<ol>
<li><strong>Ereğli Kömür Şirketi (1937-1940):</strong> Zonguldak havzasında kömür üretimi yapan Fransız sermayeli şirket, &#8220;Füzyon Kanunu&#8221; ile tamamen devletleştirilmiş ve Etibank bünyesine katılmıştır.</li>
<li><strong>Keçiborlu Kükürt Madeni (1932):</strong> Fransızların elindeki işletme imtiyazı iptal edilerek sanayinin ham madde ihtiyacı için devlet eline alınmıştır.</li>
<li><strong>Balya &#8211; Karaaydın Linyit ve Kurşun Madenleri:</strong> Fransız ortaklı şirketler zaman içinde kamulaştırılmıştır.</li>
</ol>
<p><strong> </strong></p>
<ul>
<li><strong><em>İletişim Şirketleri</em></strong></li>
</ul>
<ol>
<li><strong>İstanbul Telefon Şirketi (1936):</strong> İngiliz sermayeli (Anglo-French) bu şirket satın alınarak dönemin Nafia Vekaleti’ne (Bayındırlık Bakanlığı) bağlı Telefon Müdürlüğü’ne devredilmiştir. (1)</li>
</ol>
<p><strong>*****</strong></p>
<p>Listeyi görünce aklımıza şu temel soru geliyor: <strong><em>“Askeri zafer kazanmış tam bağımsız bir devlet, neden 17 yıl boyunca kendi kaynaklarını yabancıların işletmesine izin verdi?”</em></strong></p>
<p>Bu soru sorulduğunda, birkaç ihtimal söz konusu:</p>
<ol>
<li><strong>Uluslararası hukuk, </strong></li>
<li><strong>Lozan Antlaşması&#8217;nın getirdiği ekonomik bağlayıcılıklar. </strong></li>
<li><strong>Mali sıkıntılar.</strong></li>
</ol>
<p>Aslında, birinci ve ikinci madde birbiriyle bağlantılı. “Bağımsızlık Belgemiz” kabul edilen Lozan, kendi içinde çok sıkıntılar barındırıyor:</p>
<p>Lozan&#8217;a göre Türkiye, Osmanlı döneminde yabancı devletlerle yapılmış olan imtiyaz sözleşmelerine (demiryolları, elektrik, su imtiyazları) sadık kalmayı taahhüt etti. Uluslararası hukuka göre bir şirkete el koyduğunuz an, o devletler (İngiltere, Fransa, Belçika) bunu savaş sebebi sayabilir veya uluslararası mahkemelerde Türkiye&#8217;yi tamamen bloke edebilirdi. Şirketleri devralmanın tek yolu, paralarını kuruşu kuruşuna ödeyerek (satın alma hakkı da sözleşmelerde genellikle belirli yıllara bağlanmıştı! ) satın almaktı.</p>
<p>Diğer taraftan bu kuruluşları işletecek teknik personel de yeterli değildi. Daha sonra 1929 ekonomik buhranıyla birlikte, bu kuruluşlar da görevlerini tam yapmaz hale geldiler. Bununla birlikte Osmanlıdan devralınan borçlar da vardı.</p>
<p>Yani Cumhuriyetin kurucu iradesinde söz sahibi olanlar, anlaşılıyor ki Batılı devletlere şunu da diyememişler: “<strong>Bakın biz Osmanlıyı tanımıyoruz, hanedanı sınır dışı ettik, onların hukuki normlarını, kültürel kalıplarını reddettik. Siz bizi meşru hükümet sayıyorsanız, biz neden onların borçlarını ödüyoruz?”</strong></p>
<p>Demek ki batının derdi<strong> günümüz Suudi Arabistan veya Avrupalı örneklerde olduğu gibi, başta kral, sultan ya da sistemin Cumhuriyet olup cumhurbaşkanı olması değil, </strong>kendi çıkarları.</p>
<p>Yani aslında savaş meydanında kazanmış görünürken, ülke kaynaklarının işletilmesinde yabancıların varlığından hiç de şikayetçi olunmamış, hatta 29 buhranı olup bu şirketler güç kaybetmese, işletilmesine devam edilmesine pek ses çıkarılmamış. Diğer taraftan bu kuruluşların tamamı da Osmanlı dönemine ait değil. Konuyu gündemimize taşıyan Adana Elektrik Şirketi 1929 da faaliyete başlamış.</p>
<p>Burada kabaca, kuşbakışı baktığımızda görünen şu:</p>
<p>“Evet, size kağıt üzerinde bağımsızlığınızı veriyoruz ama yasalar, ekonomik sistem ve bazı kültürel ve sosyal inkılaplar bizim istediğimiz gibi düzenlenecek.”</p>
<p>Dönem gelişmelerinden küresel çapta haberi olmayan okuyucularımıza hatırlatalım ki, 20. yy başlarında kurulan Türkiye dahil devletlerin çoğu, batılıların bu şartlarını kabul ettiler. Özellikle İran ve Mısır’da batılıların işlettiği yeraltı kaynaklarına “millileştirme” adına yapılan her müdahale, kanlı devrimlerle, batılı işbirlikçi ordularla bastırıldı ya da İran’da olduğu gibi şahlık ve cumhuriyet arasında rejim değişiklikleri gitti geldi.</p>
<p>Biz hatta aslında bu maden konusuna tam dahil olduk mu emin değiliz. Madenlerimizin gerçek durumu ve işletilmesinin askeri darbelere etkisi var mı? Altın, petrol, bor, krom ve diğer madenlerin rezervleri gerçekten bu kadar mı?</p>
<p>Ana konuya dönecek olursak, 50 sonrası dönem için şikayet edilen “ABD baskısı, uluslararası emperyalizm, kamu kaynaklarının özel sermaye ve yabacılara verilmesi durumu”, aslında Osmanlıdan beri çok da kesintiye uğramamış. Mesele “bu doğrudur ve yanlıştır”dan çok, gerçekleri herkesin kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etmesi. Bir dönemi “Asr-ı Saadet” haline getirip kutsallaştırma, taraftarlarına huzur verse de gün gelir adaletin ve tarihin süzgecine takılır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<ul>
<li><em>(Listeler YZ desteği ile oluşturulmuş olup, ana konuyu – yani bu sürede yabacı şirketlerin varlığı ve etkinliği sürdürdüğü- etkilemeyeceği için maddeler tek tek incelenmemiştir.)</em></li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Mehmet BELENKUYU</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/tam-bagimsizlik-surecinde-neredeyiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vaktin Kölesi Değil, Efendisi Olmak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/vaktin-kolesi-degil-efendisi-olmak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/vaktin-kolesi-degil-efendisi-olmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Aug 2025 11:39:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20084</guid>

					<description><![CDATA[“Geçmiş ve gelecek yoktur; yalnızca sonsuz bir Şimdi vardır.” ABRAHAM COWLEY Sabahleyin evinden çıkıp işine giden adamın zihni ekseriyetle mesainin başlayacağı ana değil de biteceği vakte akortludur. Daha günün iptidasında işine odaklanacağı yerde paydos zilinin çalacağı vakte kilitlenir. O yüzden de sabahın alacakaranlığında bölünmüş bir zihinle yola revan olur. Gün boyunca da içinde yaşadığı ana dargın bu ruh hâli onu terk etmez. İkiye bölünmüş böyle bir zihinse zamanın önünde koşmaya çalışırken ona yenik düşmeye mahkûmdur. Bu hâliyle o, ne içinde yaşadığı ana aittir ne de geleceğe. Ne içinden geçtiği vakte hükmedebilir ne de istikbale… Cismiyle içinden geçtiği ana aitken gönlü bir başka vaktin hasretiyle dolu insanın zihni büyük bir keşmekeş içindedir. Vukufla bakıldığında görülür ki hayal kırıklığı ve başarısızlıklarımızın altında yatan sâiklerden biri de odur. Kendisini yaşadığı ana akort edemeyen, gerisi ya da ilerisinde saf tutmuş bir zihnin zamanın hakkını verebilmesi mümkün müdür? Zîrâ bir zihin içinde bulunduğu anla bütünleştiğinde verimli olabilir ancak. Sadece çalışma hayatıyla da sınırlı değildir bu durum. Hayatın farklı kompartımanlarında onun daha pek çok yüzüyle karşılaşırız. Meselâ eğitim hayatımız da bu şartlanmışlığın gölgesinde nefes alıp verir. Giriş ziliyle derse “merhaba” diyen talebenin zihni çoğunlukla son ders zilinin çalacağı vakte akortludur. Zaman ilerledikçe bu durum baskısını daha &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>“Geçmiş ve gelecek yoktur; yalnızca sonsuz bir Şimdi vardır.”</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>ABRAHAM COWLEY</p>
<p></em></p>
<p>Sabahleyin evinden çıkıp işine giden adamın zihni ekseriyetle mesainin başlayacağı ana değil de biteceği vakte akortludur. Daha günün iptidasında işine odaklanacağı yerde paydos zilinin çalacağı vakte kilitlenir. O yüzden de sabahın alacakaranlığında bölünmüş bir zihinle yola revan olur. Gün boyunca da içinde yaşadığı ana dargın bu ruh hâli onu terk etmez. İkiye bölünmüş böyle bir zihinse zamanın önünde koşmaya çalışırken ona yenik düşmeye mahkûmdur. Bu hâliyle o, ne içinde yaşadığı ana aittir ne de geleceğe. Ne içinden geçtiği vakte hükmedebilir ne de istikbale…</p>
<p>Cismiyle içinden geçtiği ana aitken gönlü bir başka vaktin hasretiyle dolu insanın zihni büyük bir keşmekeş içindedir. Vukufla bakıldığında görülür ki hayal kırıklığı ve başarısızlıklarımızın altında yatan sâiklerden biri de odur. Kendisini yaşadığı ana akort edemeyen, gerisi ya da ilerisinde saf tutmuş bir zihnin zamanın hakkını verebilmesi mümkün müdür? Zîrâ bir zihin içinde bulunduğu anla bütünleştiğinde verimli olabilir ancak.</p>
<p>Sadece çalışma hayatıyla da sınırlı değildir bu durum. Hayatın farklı kompartımanlarında onun daha pek çok yüzüyle karşılaşırız. Meselâ eğitim hayatımız da bu şartlanmışlığın gölgesinde nefes alıp verir. Giriş ziliyle derse “merhaba” diyen talebenin zihni çoğunlukla son ders zilinin çalacağı vakte akortludur. Zaman ilerledikçe bu durum baskısını daha da hissettirir. Sık sık saate bakar, sabırsızlıkla üfleyip püfler. İpini koparacağı, okulu terk edeceği anın heyecanıyla yaşar. Okuldan kaçmak, eve gitmek yegâne hedefidir. Hâlbuki kendisine sorsanız, neden eve gitmek istediğini de bilmez. Ama nedense şuursuzca ister. Nitekim siz akıllı tahtayı açıp bir film koyduğunuzda hemen havası değişir. Kendisini sınırlayan kayıtlarla o bezgin ruh hâlinden sıyrılıp ana konsantre olur. Zamandan kopuk zihin birden içinde yaşadığı ana odaklanır. Bu da göstermektedir ki aslında o mekândan değil, zamandan kaçmanın peşindedir. Çünkü sevip benimseyemediği bir faaliyetle dolu zaman onun için kâbustur. Yaptığı işi sevmek yerine zamandan sürgün olmayı tercih eder.</p>
<p>Öğrenciyi teslim alan bu ruh hâli sadece yirmi dört saatlik bir zaman dilimine de has değildir.  Mayıs ayına girerken talebenin zihni çoktan haziran ortalarına uçmuştur. Tabiatıyla o tarihten sonra onunla ders işlemek de zorlaşır. Çünkü o zihninde okulu çoktan kapatmıştır. O tarihten sonra okula gidip gelmek gayeye dönük bir eylem olmaktan çıkıp rutine biner. Bu aylar öğrenci milleti için zamanın önemsizleştiği hattâ su gibi harcandığı zaman dilimleridir. Artık onunla anlamlı bir faaliyet icra edemezsiniz. Böylelikle okul kapanmadan önceki son bir ayı da zamandan kopuk bu ruh hâli içinde yaşar.</p>
<p>O tarihten sonra yalnız öğrenci değil, hoca da dâhil herkes zamanın bir an önce geçmesini bekler. Hâlbuki geçen ömür sermayesinden geçmektedir. Eğitim hayatı boyunca her yılın en az bir ayı gelmesi arzulanan bir zaman dilimine kavuşmak adına hoyratça harcanır. Zaman artık zembereğinden boşanmıştır. Herkes gidenin bir daha yerine konulamayacak bir hazine olduğunun farkındadır amma nedense insanoğlu bu konuda gaflete sığınmayı tercih eder.</p>
<p>Ne bir eğitimcinin ne de talebenin buna hakkı vardır. Hele daha hayata bile atılmamış bir delikanlının her yıl eğitim-öğretim döneminin son günlerini rind-meşrep şâirin ifadesiyle <em>“Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!”</em> mantığı içerisinde yaşaması ne kabul edilebilir bir durumdur ne de rasyoneldir.</p>
<p>Zaman zaman bir eğitimci olarak yaptığım bu tespiti öğrencilerimle paylaşır, hedefi on ikiden vurduğumu gösteren dönüşler alırım. Benim yaptığım farkındalık kazandırmaktır. Gaflet ve rehâvetle içine düştükleri fakat tam anlamıyla içyüzünü kavrayamadıkları bir durumla onları yüzleştirmektir.</p>
<p>“Evet, haklısınız hocam!” demeseler de tavır, jest ve mimikleriyle beni onaylarlar. Kaçamak bakışlarla birbirlerinin yüzüne bakıp bıyık altından mânidâr gülücükler fırlatırlar. Çehrelerde beliren tebessüm, zımnen de olsa haklılığımıza alkış tutar.</p>
<p>Ne yazık ki ibadet hayatımız da ana odaklanamayan sürekli olarak ileri ve geri vitese basan bu zihin ve gönül sefaletinin gölgesinde gidip gelir. Çoğu zaman kılınan namaz, edilen duadan geriye kalan vücut yorgunluğudur. Hâlbuki namaz bir ruhî meditasyondur. Yapılan ibadetten sonra yüreğe bir ferahlık hissi düşmüyor, huzûr ve itmînan hâli hâsıl olmuyorsa o namaz namaz olur mu hiç!</p>
<p>Namazın bizde bir hakkı varsa, bizim de onda bir hakkımız vardır. Eğer ondaki hakkımızı alamıyorsak ona hakkını vermediğimiz içindir. Zîrâ siz kendinizi bir şeye vermedikçe o da size kendisini vermez. Şüphesiz bedenen eksik ya da sakat olmak namaza mâni değildir. Çünkü namaz için gereken vücut tamlığı değil, gönül ve ruh disiplinidir.</p>
<p>Maalesef “Allahuekber” derken bile zihnimiz o disiplinden mahrumdur. Namaz kılmak için camiye giren adamın zihni ekseriyetle namazın biteceği vakte ayarlıdır. O yüzden de kendisini namaza akort edemez. Hâliyle namazın rükünleri de içine düştüğü o acele ve telâş deryasının girdabında kaybolur. Zihin anda olmadığından beden de ta’dîl-i erkândan uzaktır. Dil ile gönül arasında sağlam bir rabıta yoktur. Ancak dingin bir ruhla yapılan secde, dille gönül arasındaki râbıtayı tesis eder.</p>
<p>İşine olan muhabbeti ve eşine ender rastlanan çalışma temposuyla dünya çapında bir fenomen olan büyük dâhi Edison’a bir gün yakın dostlarından birisi sorar: “Bu sıra dışı çalışma temponu neye borçlusun, nasıl bu kadar çok çalışıyorsun?” Edison’un cevabı enteresandır: “Ben hayatım boyunca tek bir gün bile çalışmadım.” Şu hayatta Edison’un bakış açısıyla hayat disiplinine sahip insan sayısı ne yazık ki çok azdır. Ama vaktini kıymetlendirip hayatına anlam katanlar da ekseriya onlar içinden çıkar. Olağanüstü başarıların altında dâima onların imzası vardır.</p>
<p>Evet, Edison gibilerdir zamanı yaşayan. Ne gerisindedirler vaktin ne de ilerisinde… Zamana hükmedebilmenin sırrı da orada yatar zaten. Beden ile zihnin tam bir uyum içinde anda var olması. Bu hakikati kavrayamayansa vaktin bereketinden mahrum kalır.</p>
<p>İnsanoğlu vaktin hükmüne uymak, talebine râm olmak zorunda. On gün ya da on saat değil, on dakika sonrasında bile gezinen zihin, topallamaya mahkûmdur.</p>
<p>Bu konuda sufilerin ahlâk ve hayat disiplini bizim için her zaman yol gösterici olmuştur. Sufi, ibnü&#8217;l-vakt’tir. Yani vaktin çocuğudur. İbnü&#8217;l-vakt olan şahıs, geçmiş ve gelecek kaygısından kurtulmuş olup yalnızca anı değerlendirmekle meşguldür. Gücünün yettiği yalnızca o andır, o da onu kıymetlendirmenin peşindedir. O yüzden de hep anda yaşar, onun dışına çıkmaz; geçmişe dönük bir hayıflanmayla geleceğe dönük bir kaygının seline kapılmaz.</p>
<p>Zamanın keşkesi yok. Bizse vaktimizin çoğunu geçmişle gelecek arasında köşe kapmaca oynayarak geçiriyoruz. Geçmişle geleceğin olmadığını, sonsuz bir şimdinin içinde olduğumuzu bilelim. Evet, var olan yalnızca şimdidir. Daha doğrusu zamana ilişkin elle tutulur tek hakikat odur. Gayrısı müphemdir. Zamandan kopuk yaşayarak başardığımız tek şey, elden çıkmış ya da henüz ele geçmemiş zamanların vehim ve hayaliyle elimizin altındaki anı da buruşturup çöp sepetine atmaktır. Geçmiş-gelecek döngüsü içinde elimizdeki biricik imkânı da ıskalamaktır.</p>
<p>Zamanın kovalamadığı, onun baskısı altında yaşamayan insanlar. İşte onlar en mutlu olanlar. Huzûr duygusunu serâpâ yaşayanlar. Telâş ve acele hâli bütün işlerin önündeki engel. Kaygılar içinde hep bir yerlere yetişme modunda olan insan hiçbir yere yetişemez ve de hiçbir işin hakkını veremez.</p>
<p>İnsanoğlu zamanın önünde koşmaya çalışırken ona yenik düşüyor. Zamana galebe çalmanın yoluysa ibnü&#8217;l-vakt olmaktan geçiyor. Ancak hayatın doğal ritmine uyarak bir şeyleri başarırsınız. Ve yaptığınız şey de ancak o zaman anlamlı ve kalıcı olur.</p>
<p>Yaşadığını zanneden birçok insan gerçekte yaşamıyor, sadece nefes alıp veriyor. Hakikî anlamda yaşamaksa vaktin efendisi olmakla mümkün. Hâlbuki günümüz insanı acele edip zamanın önüne geçmeye çalışırken akıntıya kapılmış yaprak misâli onun ardından sürükleniyor. Vaktin efendisi değil, kölesi oluyor.</p>
<p>İnsanoğlu îmarla mükellef. Ama yalnızca mekânı değil, zamanı da îmarla yükümlü o. Zamanın hakkını verelim. Vaktin kaybolmasını, elinin altından kayıp gitmesini istemeyen kişi, içinden geçtiği ana zihin ve gönül tellerini akort etmek zorunda. Ne yazık ki çoğu yürek bu hakikatten bîgâne olduğu için yaşamadığı bir hayatın sahibi olarak son nefesini veriyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/vaktin-kolesi-degil-efendisi-olmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cumhurbaşkanının Hatası Gerçeklerle Yüzleşmek mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cumhurbaskaninin-hatasi-gerceklerle-yuzlesmek-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cumhurbaskaninin-hatasi-gerceklerle-yuzlesmek-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Nov 2024 12:22:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhurbaşkanı]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19188</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;Siz meseleyi Suriye mi sanıyorsunuz? Suriye&#8217;yi istemelerinin tek bir nedeni vardır. O da Türkiye&#8217;yi işgal etmek için zemin hazırlamaktır. Eğer bir gün mesele Suriye olursa bilin ki hedef Türkiye&#8217;dir. Bu söylediklerimi bir gün anlayacaksınız.&#8221; Necmettin Erbakan Cumhurbaşkanı yeni bir şey söylemedi. Sadece mâlûmu îlâm etti. Bazılarımızın hurda teferruatına kadar bilip telaffuz etmekten çekinmediği, çoğunluğunsa ya bilmediği ya da bilse dahi görmezden gelip bastırarak iç dünyasının derinliklerine ittiği bir hakikati üst perdeden ifşâ etti. Ne yazık ki tarafgir zihinler bunu, onun millî görüş günlerinden kalma bir takıntısı olarak görüyor. Mal bulmuş mağribi gibi de eleştiriyor. Kendisi ise bundan dolayı ne eleştirilebilir ne de muâheze olunur. Zîrâ bir devlet başkanının aslî görevlerinden biri de sorumluluğunu taşıdığı topluma yaklaşmakta olan tehlikeyi işâret etmek ve hakikî düşmanını göstermektir. Anlaşılır iş değil! Cumhurbaşkanının kapıya kadar gelen tehlikeye vurgu yapması, milleti uyandırıp bilgilendirmesi maalesef bazı çatlak seslerin çıkmasına sebep oldu. Ayrılıkçı hareketin mümessili bir milletvekili cumhurbaşkanını kast ederek “Eğer bunu söyleyen benim öğrencim olsaydı, sınavdan geçer not alamazdı.” diyecek kadar bayağılaştı. Bu, bir hedef saptırmadır, ustaca ve kurnazca tehlikenin üzerini örtmektir. Dikkatleri oradan uzak tutmaya çalışmaktır. Abdülhamit’ten bu yana hiçbir devlet adamımız bugünkü cumhurbaşkanımız kadar aralıksız olarak icranın başında bulunmadı. Bu kadar uzun bir süre fâsılasız &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right">&#8220;<em>Siz meseleyi Suriye mi sanıyorsunuz? Suriye&#8217;yi istemelerinin tek bir nedeni vardır. O da Türkiye&#8217;yi işgal etmek için zemin hazırlamaktır. Eğer bir gün mesele Suriye olursa bilin ki hedef Türkiye&#8217;dir. Bu söylediklerimi bir gün anlayacaksınız.&#8221;</em></p>



<p class="has-text-align-right"><em>Necmettin Erbakan</em></p>



<p>Cumhurbaşkanı yeni bir şey söylemedi. Sadece mâlûmu îlâm etti. Bazılarımızın hurda teferruatına kadar bilip telaffuz etmekten çekinmediği, çoğunluğunsa ya bilmediği ya da bilse dahi görmezden gelip bastırarak iç dünyasının derinliklerine ittiği bir hakikati üst perdeden ifşâ etti. Ne yazık ki tarafgir zihinler bunu, onun millî görüş günlerinden kalma bir takıntısı olarak görüyor. Mal bulmuş mağribi gibi de eleştiriyor. Kendisi ise bundan dolayı ne eleştirilebilir ne de muâheze olunur. Zîrâ bir devlet başkanının aslî görevlerinden biri de sorumluluğunu taşıdığı topluma yaklaşmakta olan tehlikeyi işâret etmek ve hakikî düşmanını göstermektir. </p>



<p>Anlaşılır iş değil! Cumhurbaşkanının kapıya kadar gelen tehlikeye vurgu yapması, milleti uyandırıp bilgilendirmesi maalesef bazı çatlak seslerin çıkmasına sebep oldu. Ayrılıkçı hareketin mümessili bir milletvekili cumhurbaşkanını kast ederek “Eğer bunu söyleyen benim öğrencim olsaydı, sınavdan geçer not alamazdı.” diyecek kadar bayağılaştı. Bu, bir hedef saptırmadır, ustaca ve kurnazca tehlikenin üzerini örtmektir. Dikkatleri oradan uzak tutmaya çalışmaktır.</p>



<p>Abdülhamit’ten bu yana hiçbir devlet adamımız bugünkü cumhurbaşkanımız kadar aralıksız olarak icranın başında bulunmadı. Bu kadar uzun bir süre fâsılasız olarak devletin mahreminde yaşamadı. Eğer bir şey söylüyorsa bu, yalnızca bizim gördüğümüzü onun da görüyor olmasından değildir. Bizim göremediklerimiz ve dahi duyamadıklarımızı da hem görüyor hem de duyuyor olmasındandır. O yüzden de yapılan açıklamayı ciddiye almak zorundayız.</p>



<p>Son günlerde yaşadığımız hâdiselerin basamak taşı olan Ortadoğu’nun işgal süreci 1990 senesinin Ağustos ayında Irak’ın Kuveyt’e saldırması ve akabinde de ABD öncülüğündeki Batı ittifakının mes’eleye el koymasıyla birlikte başladı. O günlerde büyük resmi bu kadar net okuyamıyorduk. Irak’ta yaşananlar, 32 ilâ 36. paralel arasında kalan sahanın uçuşa yasak bölge ilân edilmesi, Kaddafi’nin öldürülmesi, Mursi’nin devrilmesi, PKK, YPG ve türevlerinin ABD’nin öncülüğünde üzerimize çullanması ve Suriye’nin kaosa teslim edilmesiyle birlikte milyonların mülteci durumuna düşürülmesi ve takip eden daha bir yığın gelişme o resmi netleştirdi. Kısacası Saddam’ın Kuveyt’i işgale zorlanması ve ardından da ABD’nin körfeze müdâhalesi bugünler için atılmış ilk adımdı.</p>



<p>Gazze’de yaşanan katliam ve son günlerde İsrail’in Hizbullah’ı bahane ederek Lübnan’a yönelik orantısız güç kullanımı ise artık hedefin biz olduğunu ve büyük hesaplaşmanın er ya da geç bizimle olacağını gösteriyor. Bunu görmemek için ya fazla iyimser ya da su katılmamış bir ahmak olmak lazım. Bir ihtimal daha var ki, onu söylemeye dilim varmıyor. </p>



<p>Haçlı sürülerinin Saddam’ın Kuveyt’i işgalini bahane ederek Körfez’e çullandığı günden itibaren nihâî hedefin Türkiye olduğunu dönemin cumhurbaşkanı Turgut Özal bilmiyor muydu sanki. Hiç şüphesiz Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit gibi siyasiler de işin başından beri bu hakikate vakıftı. Hepsi bunun Irak ile Kuveyt arasındaki bir sınır ihtilâfından ibâret olmadığını biliyordu. </p>



<p>Fakat riya devrinin politik figürleri olan bu şahıslar bilseler de söyleyemezlerdi. Bilmezden gelmeye, bilmiyormuş gibi yapmaya mecburlardı. Bazı beyânatları ise zaman zaman iç âlemlerinde bu gerçekle yüzleşip sınırları zorladıklarını gösteriyor. Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanı iken söylediği şu sözler mızrağın çuvala sığmadığının işâretidir: </p>



<p>“<em>Bunların (Batı’nın) istediğini ben biliyorum. Sevr’i istiyorlar. Fırat’ın ötesini istiyorlar. Ne yapsak Batı’yı tatmin edemeyiz. Biz Osmanlı bakiyesiyiz. Osmanlı’dan yirmi beş devlet çıkmış. İki devlet çıkamamış. Kürt devleti ve Ermeni devleti. Şimdi adam ne diyor? Uzat kolunu… Ne yapacaksın? Keseceğim. Kolumuzu kestirmeyiz.</em>”*</p>



<p>Yukarıdaki sözler, barajın taşması, tahammül sınırlarının zorlanmasıdır. Gerçeklerle yüzleşmenin neticesinde ortaya çıkan bir vicdan infialidir. Ama ne yazık ki gerek Demirel ve de gerekse diğer siyasiler onunla ancak bıçak kemiğe dayanınca yüzleşmiştir. Devamını da getirememişlerdir. Ve de çok geçmeden yeniden sessizliğe gömülmüşlerdir. Bulundukları makam ve devrin şartları da bunu onlara dikte etmiştir. </p>



<p>Yalnızca Necmettin Erbakan yıllar öncesinden bu hakikati hiç yüksünmeden her platformda ifade etti. Kendisiyle dalga geçilmesine, sürekli aşağılanıp hor görülmesine rağmen bu konuda taviz vermedi ve de asla geri adım atmadı. İnandığını söylemekten çekinmedi. Böylelikle kendisine gönül veren kitlenin zihnine ufukta görünen bir tehdit olarak Yahudinin arz-ı mev’ûd fikrini yerleştirdi.</p>



<p>Artık riya devri kapanmıştır. Bilip de bilmezden gelme devri sona ermiştir. Bundan böyle soğuk savaş döneminden kalma reflekslerle hareket edemeyiz. Çünkü kralın çıplak olduğunu söylemesek de kral çıplaktır. Görünen köyün kılavuz istemediği ise açıktır. </p>



<p>Bu tür eleştirilerin üzerindeki örtü kaldırılırsa, altındaki gücün ülkemizdeki gizli Yahudi lobisi olduğu görülür. Hakikati ters yüz etme gayretlerinin arkasındaki niyetin de ne olduğu hemen anlaşılır.  </p>



<p>Burnumuzun dibinde yaşananlar, birkaç komşu devlet arasında cereyan eden basit birer sınır çatışması değildir. Bizim de bir parçası olduğumuz coğrafya, birinci ligde oynayan devletlerin top koşturduğu ve küresel menfaatlerin söz konusu olduğu büyük bir hesaplaşmanın yaşandığı yerdir. İşte bizler bugün, öylesine bir kıyametin ortasındayız. </p>



<p>Yaklaşık bir yıl önce, bir dönem Cumhurbaşkanının yakın çalışma arkadaşı olan Cüneyt Zapsu’nun Malatyalı İşadamları Derneği’nde yaptığı bir konuşmada sarf ettiği şu sözler, Erdoğan’ın yıllar öncesinden tehlikenin farkında olup ne kadar öngörülü, müdebbir ve kararlı olduğunu gösteriyor: </p>



<p>&#8220;<em>Ben Sayın Cumhurbaşkanımız ile beraber çok yakın çalıştım. İlk başlarda hele neredeyse günde 18-19 saat. O sıralar anlaşamadığım bir tane önemli husus vardı. 2000’li yılların başları işte. Ben diyordum ki parayı savunma sanayiine değil, şuralara yatıralım. Haklı çıktı. Hem de öyle haklı çıktı ki. Bunu da açıkça söyleyeyim. Ben bu kadar böyle anti-militarist, globalist bir adamım, haklı çıktı. Çünkü bizim şu anda savunma sanayimiz bu durumda. O zamanlar yatırımlar başladı. Rahmetli babam da söylerdi; ya baba komplo teorileri bunlar, diye düşünüyordum. Babamdan özür dilerim. Öyle değil paramparça ederlerdi. Lübnan, Suriye, Irak, Libya bir de Türkiye derdi, olur biterdi.</em>&#8220;</p>



<p>Şu sözler, muhasebesini yapmış, eksiğini görmüş ve yıllar sonra da olsa bunu söylemekten imtinâ etmeyen, sürecin ve hâdisâtın birinci dereceden şâhidi bir aydının itiraflarıdır.</p>



<p>Son yirmi yılda atılan adımlar bugün meyvesini veriyor. Savunma sanayinde yaptığımız dev atılımlar sayesinde çıkacak bir savaşa karşı askerî açıdan hazırlıklıyız. En az onun kadar zor olansa böyle bir hesaplaşmaya zihnen de hazırlıklı olmaktır. Temenni etmesek de bir gün onunla yüzleşebiliriz. Mevcut gelişmelerse bize artık onun bir hayli yakınımızda olduğunu gösteriyor. </p>



<p>Eğitim sisteminin daha ilk aşamasında nesillerinin zihnine İslâm düşmanlığını yerleştirip rûhlarını kirleten ve Mescid-i Aksâ’nın yıkılarak yerine tapınağın inşâ edileceği fikrini aşılayan bir zihniyetinse Nil ile Fırat arasının kendisine vaat edildiği iddiasından uzak olduğunu düşünmek yalnızca ham bir hayaldir. </p>



<p>Basit gibi görünse de cumhurbaşkanının açıklamalarını bu çerçevede okumak ve de hiç vakit kaybetmeden sınırlarımız dâhilinde ortaya çıkması muhtemel tehdit ve tehlikelere karşı devlet ve millet olarak hazırlık yapmak zorundayız. Ve tabiî en başta da zihnen kendimizi buna hazırlamakla mükellefiz.</p>



<p>* Milliyet Gazetesi, 2 Mayıs 1995 Salı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cumhurbaskaninin-hatasi-gerceklerle-yuzlesmek-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
