<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dış Politika &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/kategori/dis-politika/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 17 Sep 2026 13:21:09 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Dış Politika &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İran’ın Vekil Güçler Stratejisi ve Türkiye Sorusu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iranin-vekil-gucler-stratejisi-ve-turkiye-sorusu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/iranin-vekil-gucler-stratejisi-ve-turkiye-sorusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Sep 2026 13:21:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20261</guid>

					<description><![CDATA[Bugün güne İran’ı sorgulayarak başlayalım. 1979’daki Humeyni Devrimi’nden sonra İran’ın dış politika ve güvenlik anlayışında önemli bir dönüşüm yaşandı. İran, kendi sınırlarının ötesinde siyasi ve askeri nüfuz alanları oluşturmayı hedefleyen bir strateji geliştirdi. Bu stratejinin en dikkat çekici unsurlarından biri ise farklı ülkelerde kendisine yakın siyasi ve silahlı yapılarla ilişkiler kurması ve bunları zaman içerisinde etkili birer aktöre dönüştürmesiydi. Lübnan bunun en bilinen örneklerinden biridir. İran’ın Lübnan’daki Şii siyasi ve toplumsal yapılarla kurduğu ilişkiler zaman içerisinde derinleşti. Emel Hareketi seküler çizgide ortaya çıkmış bir yapı iken, İran’ın Devrim Muhafızları üzerinden Hizbullah’ın kuruluş ve gelişiminde önemli rol oynadığı biliniyor. Hizbullah bugün Lübnan’ın en güçlü siyasi ve askeri aktörlerinden biri konumundadır. Irak’a baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. İran, Saddam Hüseyin döneminde Irak’taki Şii muhalif yapılarla yakın ilişkiler geliştirdi. ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal etmesinden sonra ise İran’ın Irak üzerindeki nüfuzu daha da arttı. Bedir Örgütü gibi İran’la yakın ilişkileri bulunan silahlı yapılar zaman içerisinde Irak siyasetinde ve güvenlik bürokrasisinde önemli roller üstlendi. Daha sonra Haşdi Şabi çatısı altında çok sayıda silahlı grup bir araya geldi. Bugün Irak’ta temel meselelerden biri de şudur: “Silahlı yapıların devlet otoritesiyle ilişkisi nerede başlamalı, nerede bitmelidir?” Bir ülkede silahlı güçlerin devletin dışında veya devlet kurumlarıyla paralel &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün güne İran’ı sorgulayarak başlayalım.</p>
<p>1979’daki Humeyni Devrimi’nden sonra İran’ın dış politika ve güvenlik anlayışında önemli bir dönüşüm yaşandı. İran, kendi sınırlarının ötesinde siyasi ve askeri nüfuz alanları oluşturmayı hedefleyen bir strateji geliştirdi. Bu stratejinin en dikkat çekici unsurlarından biri ise farklı ülkelerde kendisine yakın siyasi ve silahlı yapılarla ilişkiler kurması ve bunları zaman içerisinde etkili birer aktöre dönüştürmesiydi.</p>
<p>Lübnan bunun en bilinen örneklerinden biridir. İran’ın Lübnan’daki Şii siyasi ve toplumsal yapılarla kurduğu ilişkiler zaman içerisinde derinleşti. Emel Hareketi seküler çizgide ortaya çıkmış bir yapı iken, İran’ın Devrim Muhafızları üzerinden Hizbullah’ın kuruluş ve gelişiminde önemli rol oynadığı biliniyor. Hizbullah bugün Lübnan’ın en güçlü siyasi ve askeri aktörlerinden biri konumundadır.</p>
<p>Irak’a baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz.</p>
<p>İran, Saddam Hüseyin döneminde Irak’taki Şii muhalif yapılarla yakın ilişkiler geliştirdi. ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal etmesinden sonra ise İran’ın Irak üzerindeki nüfuzu daha da arttı. Bedir Örgütü gibi İran’la yakın ilişkileri bulunan silahlı yapılar zaman içerisinde Irak siyasetinde ve güvenlik bürokrasisinde önemli roller üstlendi. Daha sonra Haşdi Şabi çatısı altında çok sayıda silahlı grup bir araya geldi.</p>
<p>Bugün Irak’ta temel meselelerden biri de şudur:</p>
<p>“Silahlı yapıların devlet otoritesiyle ilişkisi nerede başlamalı, nerede bitmelidir?”</p>
<p>Bir ülkede silahlı güçlerin devletin dışında veya devlet kurumlarıyla paralel bir güç merkezi oluşturması, yalnızca o ülkenin iç siyaseti açısından değil, bölgesel güvenlik açısından da önemli sonuçlar doğurabilir.</p>
<p>Suriye’de ise İran’ın rolü daha farklı bir boyut kazandı.</p>
<p>İran, Beşşar Esad yönetiminin ayakta kalmasına yönelik askeri ve siyasi desteğini artırdı. Kasım Süleymani’nin sahadaki rolü, İran’ın Suriye politikasının en önemli unsurlarından biri oldu. İran destekli milis gruplar Suriye’de farklı cephelerde faaliyet gösterdi. Afganistan’dan Fatimiyyun, Pakistan’dan Zeynebiyyun gibi Şii milis yapılanmalarının Suriye savaşında kullanılması, İran’ın bölge dışından insan gücü mobilize edebilen bir güvenlik mimarisi kurduğunu gösteren örnekler arasında değerlendirildi.</p>
<p>Yemen’de Husilerle kurulan ilişki de İran’ın bölgesel nüfuz politikasının önemli başlıklarından biri olarak ele alınıyor.</p>
<p>Pakistan’da ise İran’ın Şii topluluklar ve bazı siyasi-askeri yapılanmalarla uzun yıllara dayanan ilişkileri bulunuyor. Afrika’da, özellikle Nijerya başta olmak üzere bazı ülkelerde İran’ın dini, siyasi ve toplumsal ağlar kurmaya yönelik faaliyetleri de uzun süredir tartışılıyor.</p>
<p>Bütün bu örnekler bizi asıl soruya getiriyor:</p>
<p>Peki Türkiye?</p>
<p>İran; Lübnan’da, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de, Afganistan’da, Pakistan’da ve Afrika’nın bazı bölgelerinde kendisine yakın siyasi, dini veya askeri ağlar oluştururken Türkiye konusunda aynı şeyi söyleyebilir miyiz?</p>
<p>“İran Türkiye’de hiçbir siyasi, dini veya toplumsal yapılanmayla ilişki kurmadı; hiçbir nüfuz ağı oluşturmadı” demek ne kadar gerçekçidir?</p>
<p>Türkiye’de sağcı, solcu, milliyetçi, İslamcı veya farklı ideolojik çizgilerdeki örgütlenmeler içerisinde İran’ın doğrudan veya dolaylı etkisinin bulunup bulunmadığı ciddi biçimde araştırılması gereken bir konudur.</p>
<p>Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:</p>
<p>Bir ülkede İran’la siyasi, ticari, dini veya kültürel ilişki içerisinde olmak, o yapının otomatik olarak “İran’ın vekili” olduğu anlamına gelmez.</p>
<p>Ancak İran’ın bölgesel nüfuz stratejisi dikkate alındığında, Türkiye’de İran’ın herhangi bir nüfuz ağı bulunmadığını peşinen kabul etmek de araştırılması gereken bir varsayım olur.</p>
<p>Türkiye, İran’ın en önemli komşularından biridir.</p>
<p>İran açısından Türkiye; jeopolitik konumu, NATO üyeliği, Türk dünyasıyla ilişkileri, Suriye ve Irak’taki etkisi, enerji güzergâhları ve bölgesel siyasi ağırlığı nedeniyle sıradan bir ülke değildir.</p>
<p>Dolayısıyla mesele yalnızca “Türkiye’de İran yanlısı bir örgüt var mı?” sorusundan ibaret değildir.</p>
<p>Asıl sorulması gereken daha geniş sorular vardır:</p>
<p>İran’ın Türkiye’deki dini, siyasi, ekonomik ve toplumsal etkisinin boyutu nedir?</p>
<p>İran hangi çevrelerle ilişki kurmaktadır?</p>
<p>Bu ilişkiler yalnızca kültürel ve dini faaliyetlerden mi ibarettir, yoksa siyasi nüfuz boyutu da var mıdır?</p>
<p>Türkiye’de İran adına hareket eden veya İran’ın bölgesel çıkarlarıyla örtüşen bir siyasi ya da silahlı yapılanma mevcut mudur?</p>
<p>Ve en önemlisi:</p>
<p>İran’ın Ortadoğu’daki vekil güçler modelinin Türkiye ayağı var mıdır?</p>
<p>Bu sorulara verilecek cevaplar sloganlarla değil; istihbarat raporları, mahkeme dosyaları, mali ilişkiler, örgütsel bağlantılar, açık kaynaklı belgeler ve doğrulanabilir somut veriler üzerinden ortaya konulmalıdır.</p>
<p>Çünkü İran’ın bölgesel nüfuz kapasitesini küçümsemek de, Türkiye’deki her İran bağlantısını “vekillik” olarak nitelendirmek de aynı ölçüde sağlıklı değildir.</p>
<p>Türkiye açısından yapılması gereken, İran’ın bölgesel vekil güçler stratejisini bütün boyutlarıyla anlamak ve Türkiye’deki olası nüfuz kanallarını somut veriler üzerinden araştırmaktır.</p>
<p>Zira mesele İran karşıtlığı veya İran taraftarlığı değildir.</p>
<p>Mesele, Türkiye’nin kendi egemenliği ve ulusal güvenliği açısından başka devletlerin siyasi, dini veya askeri nüfuz ağlarının nerede başlayıp nerede bittiğini bilmektir.</p>
<p>Ve belki de bugün sorulması gereken en önemli soru şudur:</p>
<p>“İran’ın çevre ülkelerde kurduğu nüfuz ağlarını yıllardır konuşuyoruz. Peki Türkiye’deki nüfuz alanlarını gerçekten yeterince araştırıyor muyuz?”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/iranin-vekil-gucler-stratejisi-ve-turkiye-sorusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sömürgeci İsrail’i Gazze’nin Gözüyle Mercek Altına Almak: Vicdanlı Yahudilerin Evlerinde Eğreti Duruş</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/somurgeci-israili-gazzenin-gozuyle-mercek-altina-almak-vicdanli-yahudilerin-evlerinde-egreti-durus/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/somurgeci-israili-gazzenin-gozuyle-mercek-altina-almak-vicdanli-yahudilerin-evlerinde-egreti-durus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[E.Lâle Demirtürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Aug 2026 07:29:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20245</guid>

					<description><![CDATA[İsrail’in Gazze’deki Filistinlilere yönelik 7 Ekim 2023’ten itibaren süren süren soykırımcı vahşet karşısında Batı devletleri ve anaakım medya kurumları kayıtsız bir tavır sergilerken, bu duruma karşı çıkan kamuoyunun yanı sıra bazı vicdanlı merhamet sahibi Yahudiler de zaman zaman rahatsızlık duydukları şiddeti dillendirmektedirler. Vicdanlı İsrail vatandaşı Yahudiler aslında sadece Gazze vahşeti değil, 1948’ten itibaren yapılan devlet destekli katliamlar neticesinde de, Filistinlilerin soykırıma uğratıldığı ve evlerinin yıkıldığı enkazların bulunduğu yerlerde kendilerine yapılan evleri gerçek bir yuva gibi görmemektedir. Batı’nın medyatik temsillerinde İsrail’in sadece Yahudilerin vatanı olduğu iddiası destek görürken, Batı-dışı kabul edilen Müslüman Filistinlilere merhamet etmeyen, çifte standarta dayalı merhamet anlayışı insani değerlerle bağdaşmamaktadır. Adam H. Johnson, How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza (2026) (Bir Soykırım Nasıl Satışa Sunulur: Medyanın Gazze’nın Yıkımındaki İşbirlikçi Rolü) kitabında, Batı ve özellikle ABD anaakım medyasının Gazze soykırımını çarpıtan ve gerçekleri gizleyen haberlerinin neticesinde, kamuoyunun İsrail vahşetinin yanında yer almasının temin edildiği görüşünü ileri sürmektedir. Aslında bu durum, 11 Eylül saldırıları sonrasında bütün “Müslüman-kodlu şiddetten” korunma refleksi içerisinde “Hamas’ın İŞİD’leştirilmesi” şeklinde anlaşılması gereken bir algı inşasının devamı niteliğindedir. Bu nedenle, Batı medyasında Gazze soykırımında direnen Filistinliler hakkında kullanılan “barbar” ve “vahşi” gibi ifadeler, “kökleri kolonyal tarihe dayanan ırksallaştırma temelli” yaklaşımları &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İsrail’in Gazze’deki Filistinlilere yönelik 7 Ekim 2023’ten itibaren süren süren soykırımcı vahşet karşısında Batı devletleri ve anaakım medya kurumları kayıtsız bir tavır sergilerken, bu duruma karşı çıkan kamuoyunun yanı sıra bazı vicdanlı merhamet sahibi Yahudiler de zaman zaman rahatsızlık duydukları şiddeti dillendirmektedirler. Vicdanlı İsrail vatandaşı Yahudiler aslında sadece Gazze vahşeti değil, 1948’ten itibaren yapılan devlet destekli katliamlar neticesinde de, Filistinlilerin soykırıma uğratıldığı ve evlerinin yıkıldığı enkazların bulunduğu yerlerde kendilerine yapılan evleri gerçek bir yuva gibi görmemektedir. Batı’nın medyatik temsillerinde İsrail’in sadece Yahudilerin vatanı olduğu iddiası destek görürken, Batı-dışı kabul edilen Müslüman Filistinlilere merhamet etmeyen, çifte standarta dayalı merhamet anlayışı insani değerlerle bağdaşmamaktadır.</p>
<p>Adam H. Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em> (2026) (Bir Soykırım Nasıl Satışa Sunulur: Medyanın Gazze’nın Yıkımındaki İşbirlikçi Rolü) kitabında, Batı ve özellikle ABD anaakım medyasının Gazze soykırımını çarpıtan ve gerçekleri gizleyen haberlerinin neticesinde, kamuoyunun İsrail vahşetinin yanında yer almasının temin edildiği görüşünü ileri sürmektedir. Aslında bu durum, 11 Eylül saldırıları sonrasında bütün “Müslüman-kodlu şiddetten” korunma refleksi içerisinde “Hamas’ın İŞİD’leştirilmesi” şeklinde anlaşılması gereken bir algı inşasının devamı niteliğindedir. Bu nedenle, Batı medyasında Gazze soykırımında direnen Filistinliler hakkında kullanılan “barbar” ve “vahşi” gibi ifadeler, “kökleri kolonyal tarihe dayanan ırksallaştırma temelli” yaklaşımları ima etmektedir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Roberto De Vogli, <em>Selective Empathy: The West through the Gaze of Gaza</em> (2026) (Seçici Empati: Batı’yı Gazze’nin Gözleri ile Görmek) kitabında, Batı’da “anaakım siyasetçiler ile kanaat önderlerinin” İsrail’in yaptığı soykırıma destek vermelerini eleştirmektedir. Gazze soykırımında öldürülen bazı Filistinlilerin son anlarında söylediklerine de yer veren De Vogli, 29 Ocak 2024’te amcaları ve kuzenleriyle bölgeden kaçarken Gazze’de bindikleri arabanın İsrail tankları tarafından vurulmasıyla hayatlarını kaybetmeleri olayından bahsetmektedir.Yaralı halde telefonla Filistin Kızılay’ını arayarak ambulans isteyen ve üç saat boyunca sağlık görevlileriyle yaptığı konuşması yayınlandığında, yola çıkan ambulansın da vurulması ile görevlilerin ölmesi sonucu yardımın gelmemesi sebebiyle hayatını kaybeden beş yaşındaki Hind Receb’in yürek burkan hikayesini aktarmaktadır. Bu olayın dünyaya duyurulmasına yol açan “Hind Receb’in Sesi” (2025) adı verilen filmin gösterimi, Venedik Film Festivali’nde yirmi üç dakika boyunca ayakta alkışlanan ilk film niteliğini taşımaktadır. De Vogli, buna benzer can yakıcı çok sayıda öldüren çocuklara ve yetişkinlere yapılan soykırım örnekleri karşısında, Batı devletlerinin Ukraynalıların öldürülmesine gösterdikleri empatiyi Filistinlilere göstermediklerinden yakınmaktadır. Bu “seçici empati” (selective empathy) diye nitelendirilen durum, İsrail ve Batı’nın açısından düşman algısına bağlı olarak merhamete layık olmadıkları düşüncesiyle insanlık-dışılaştırılan Filistinlilere yönelik şiddetin normalleştirilmesinden kaynaklanmaktadır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Gazze soykırımının, Batı’nın gizlemeye çalıştığı bazı hususlara bakıldığında görünen o ki, Filistin halkının “insanlık-dışılaştırılması, tarihten gelen kolonyalizm, ırkçılık, siyasi ideolojiler ve kültürel anlatılardan kaynaklanan çok yönlü bir süreci yansıtmaktadır.” Batılı liderlerin “insan haklarını dillendirirken, Filistin’de katledilen sivilleri görmezden gelmeleri” şeklindeki ikircikli söylem ve eylem ilişkisi ortaya koymaktadır.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Batı anaakım medya bu algının oluşmasında büyük bir rol oynamakta olup, İsrail’in Filistinlilere yönelik uyguladığı “fiziksel ve epistemik şiddet” biçimleri neticesinde kültürel kimlikleri de yok sayılmaktadır. Yerleşimci-sömürgeci İsrail rejiminin, “kolonyal şiddet vasıtasıyla topraklarını ve hayatlarını yok etmesi” ile birlikte tanıkların susturulması “sömürgeciliğin başlıbaşına epistemik bir proje” olduğunun somut göstergesidir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Gazze bir coğrafi bölgeden ziyade “liberal uluslararası düzenin kolonyal temellerini açığa vuran bir yer olma özelliği taşımaktadır.” Diğer bir deyişle, “kolonyal iktidarın devam ettiğini” göstermekte ve “Küresel Güney’den yükselen meydan okumalar, emperyal otoriteye başkaldırı” şeklinde ortaya konmaktadır. Bütün bunların işaret ettiği husus, İsrail’in işgalci-kolonyalizminin sadece bir tahakküm değil, bu toprakların sahibi olan yerli halkı ortadan kaldırmayı hedefleyen “siyasi bir proje” olduğu gerçeğidir. Bu durum, Gazze soykırımının 7 Ekim 2023’te başlayan bir olay değil, İsrail Devleti’nin kuruluşu ile başlayan bir süreçte “Küresel Kuzey’in evrensel değerler, insan hakları ve kurallara dayalı uluslararası düzeninin yapısal çelişkilerini görünür kılan [hastalıklarına] dair teşhis koyma mekanizması olarak değerlendirilmelidir.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Tariq Dana ve Muhannad Ayyash’ın belirttiği gibi İsrail soykırımının yaşandığı Gazze, “günümüzde devam eden kolonyal şiddetin paradigması” olarak görülmelidir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Bu anlamda, Ilan Pappé, Tariq Dana ve Nadia Naser–Najjab’ın ifadesiyle söylemek gerekirse, tarih ve kültürü yok sayılan millete yönelik yapılan önyargılı Filistin odaklı analizlerde benimsenen Batı perspektifinin ürettiği “işgalci kolonyal paradigma”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> (settler colonial paradigm) kullanılmak yerine, soykırımı normalleştirmeyi reddeden Gazze-merkezli paradigma oluşturulmalıdır. Bu paradigma, Batı-merkezli soykırım kurbanlarını acınası bir tablo içine yerleştiren hiyerarşik sınıflandırmanın dayandığı insani değerler boşluğuna meydan okumanın yanı sıra, “dünya düzeninin dönüşmesi gerektiğinin sinyallerini Küresel Güney’den”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> veren bir anlam çerçevesi sunmaktadır.</p>
<p>Bu çerçeve iyi değerlendirilmek suretiyle, insanlık adına gereken dersler çıkarılmadığı ve stratejik körlük aparatı kullanılarak yok sayıldığı takdirde, dünyanın belirsiz ve istikrarsız bölgeleri katliam ve soykırımın çoğalma riskini barındıracaktır. Biden ve Trump başkanlık dönemlerinde soykırımı destekleyen dış politika ve silah yardımlarından bahseden Adam H. Johnson geleceğe yönelik şu tespitte bulunmaktadır: “Küresel eşitsizlik farklı bölgelere yayılmaya ve iklim değişikliği ABD ile Avrupa liderliğindeki dünya düzenini tehdit etmeye devam ederken ve dolayısıyla bu durum Küresel Güneyden kuzey bölgelerine mülteci akınına yol açarken,” Gazze’de yaşanan soykırımın farklı coğrafyalara sıçrayarak insan kıyımına dair aldırmazlığın ve duyarsızlığın yaşanacağı ihtimali, ciddiyetle ele alınmalıdır.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a></p>
<p>Eleştirel Beyazlık Çalışmaları alanında faaliyet gösteren sosyal ve beşeri bilimler alanında çalışan akademisyenler, artık sömürülen kişi ve grupların maruz kaldıkları uygulamalar yerine, güç odaklarını elinde bulunduran yöneticilerin kolonyal beyazlık anlayışının temsilcisi durumunda bulunan beyaz kişilerin ve pratiklerinin merkeze alınmasına yönelik paradigma değişikliğinin gerektiğini savunmaktadırlar. Sömürgecilik döneminden itibaren esas mesele, siyah, Müslüman, göçmen sorunundan ziyade bu topluluklar ile hakimiyet mücadelesini kurgulayan ve şiddet kullanımını meşrulaştıran politikalar üreten <strong>Batılı/beyaz sorunu</strong> olagelmiştir. Bu bağlamda, İsrailli kadın siyasetbilimci Hagar Kotef, İsrail devletinin Filistin topraklarında uzun bir tarihsel dönem boyunca ve halen devam ettirdiği yerleşimci işgalci sömürgecilik politikaları ve pratikleri çerçevesinde, bir İsrail vatandaşı olarak kendi benlik tanımı üzerinden Filistin topraklarında bulunan evine dair duygularını analiz etmektedir. Kotef, Gazze soykırımından birkaç yıl önce yayınladığı <em>The Colonizing Self: Or, Home and Homelessness in Israel/Palestine</em> (2020) (Sömürgeleştiren Benlik: Veya İsrail/Filistin’de Ev ve Evsizlik) kitabında, Filistinlilere karşı kendi devletinin reva gördüğü şiddet ve yıkım neticesinde yerleştiği evin, sömürgeciliği temsil eden bir İsrailli olarak kendisine ne anlam ifade ettiğine dair son derece kıymetli bir sorgulama ve tartışma zemini oluşturmaktadır. Ona göre, “bir İsrailli’nin gerçek bir evi [yuvası] yok, çünkü yaşadığı yer Filistin kıyımının ya geçmişinin ya da bugününün” izlerini taşımaktadır. Dolayısıyla, “İsrailli kimliği, [Filistinlilere geçmişten itibaren yapılan] şiddet ile bütünleşmiştir.” Kotef bu kitapta kendisine acı verse de, şu anlamlı sorunun cevabını bulmaya çalışmaktadır: “Bir İsrail Yahudisi için sadece ‘işgale’ karşı durduğunu yazmamak, ama kendi evinin tarihsel anlamda Filistinlilerin yıkılan evlerinin yaşadığı koşullara dayandığını anlamak ne demektir?” Daha doğrusu, bu soru yerleşimci işgalci sömürgeci İsrail devletinin vatandaşı olmak itibarıyla, eleştirdiği yaklaşımın neticesinden faydalanmak, kişinin kendi benlik tanımını nasıl etkilemektedir sorusunun da düşünülmesini gerektiren bir gerçekliğe işaret etmektedir. Filistinlileri “kolonize eden benliği dekolonize etme mekanizmalarını kavramak ve vahşete dayalı sömürgeleştirme tarihine rağmen bir yeri [evi] kolonyal olmayan biçimde sahiplenmenin” insani mücadelesine girişmek zorlu bir süreci yaşamaktır.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></p>
<p>Yerleşimci işgalci sömürgeci bir devlette, “[Yahudi vatandaşın] evi, nihayetinde kendisinin [ulusal] kimliği ile ancak başkasınınkinin yok edilmesi pahasına” örtüşmektedir. Burada ev kavramı, işgalci sömürgeciliği anlamanın anahtarıdır: Başkalarını etnik temizlik ve benzer pek çok şiddet biçimine maruz bırakan “mülksüzleştirmeye dayanan bir bölgeye bağlılık ile tanımlanan siyasi bir sistem” söz konusudur. Filistinlileri mülksüzleştiren sömürgeci bir devletin vatandaşı olan Yahudi’nin yaşadığı ev, her zaman Filistinlilere yönelik vahşeti hatırlatacaktır. Bu nedenle, Filistinlilerin yıkılan evlerinin enkazı üzerine inşa edilen ev, gerçek bir ev ya da yuva niteliği taşımamaktadır. Yerleşimci işgalci devlet sadece İsrail toplumunu değil, aynı zamanda şiddet ve kimlik arasında kurulan ilişki ekseninde “toprakların yerli nüfusunun yok edilmesine bağlı olarak Yahudi benlik tanımını da şekillendirmektedir.” Bu durumda, İsrailli Yahudi kimliği ve benliği de “şiddet vasıtasıyla inşa edilmektedir.” ABD tarihinde Güney’de köle efendilerinin kölelere uyguladıkları “şiddete bağlılık” oluşturmasına benzer şekilde, İsrail toplumu da Filistinlilere yönelik “şiddet ve vahşet etrafında örgütlenmektedir.” Bu bağlamda, kendisini sorgulayan Kotef de, işgalci bir devletle özdeşleşme riskinin giderek şu gerçeğe işaret ettiğini vurgulamaktadır: “İşgalci kimliği ile temsil edilmek, bir Yahudi olarak benim varoluş biçimimi, mevcudiyetimi, siyasi kimliğimi, bizatihi şiddet biçimi olarak kavramak demektir.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> Diğer bir deyişle, kurumsal değişim ve dönüşüme kapı aralayan türden sivil toplum hareketlerine girişilmediği sürece, Yahudi kişiler için “bir vatanda kök salmanın şiddet, vahşet ve kıyım yoluyla gerçekleştirildiği işgalci sömürgeci” devlet anlayışı çerçevesinde, “şiddete dayanmayan bir aidiyet biçiminden bahsetmek imkansızdır.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> Kotef’in görüşlerinden hareketle, şöyle bir değerlendirmede bulunmak mümkündür: İsrailli Yahudi için artık başkalarının yara almasına sebep olan bir benlik tanımı ve kimlik ile yaşamayı göze almak, toplumsal zeminde geleceğin belirleyici unsuru olmaya devam edecektir.</p>
<p>Kısacası, Batı toplumlarının ırksal hiyerarşi içerisine yerleştirdikleri Batı-dışı dünyanın insanlarının çektikleri tarif edilmez ıstırapları ve kayıpları değerlendirirken, beyaz elitlerin “seçici empati” açısından yaklaşmalarının ahlaki olmadığının bilincine varmaları gerekiyor. Bu bilinç dönüşümünün gerçekleşmesi ise, tahakküm ve zulüm altında yaşamak zorunda bırakılan bir halk ile bağ kurmama tercihini gösteren Batı’nın, İsrail zulmünü destekleyerek tarihin yanlış tarafında yeralma suçunu işlememek adına, paradigma değişikliği yaparak soykırımı “Gazze’nin gözleri” ile görmeyi öğrenme sorumluluğunu üstlenme cesaretini ve insanlığını ortaya koymalıdırlar.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Adam H. Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em>, (London: Pluto Press, 2026), 11, 24.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Roberto De Vogli, <em>Selective Empathy: The West through the Gaze of Gaza</em>, (Leiden, The Netherlands: Brill, 2026), 7, 23, 94-95.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Ibrahim Fraihat and Reema Aburamadan, “Colonial Scripts: How Western Political Discourse Facilitates the Erasure of Palestinian Humanity”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 1899, 1901. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026.  <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2025.2549774">https://doi.org/10.1080/01436597.2025.2549774</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Dina Matar, “Habitual Media: Interrogating Western Legacy Media’s Complicity in the Epistemic ‘War’ Against Palestinians”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 2000. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026. https://doi.org/10.1080/01436597.2025.2462787.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Ibrahim Fraihat and Abeer Al-Najjar, “Gaza as Diagnostic: Genocide, Power, and the Unraveling of the Global North”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 1886, 1888, 1893. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2026.2672512">https://doi.org/10.1080/01436597.2026.2672512</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Tariq Dana and Muhannad Ayyash, “Beyond Genocide: Colonial Modernity and the Destruction of the ‘Infrastructures of Existence’ in Gaza”, <em>Race &amp; Class, </em>published online first, May 22, 2026. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 9 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1177/03063968261425124">https://doi.org/10.1177/03063968261425124</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Ilan Pappé, Tariq Dana, and Nadia Naser–Najjab, “Palestine Studies, Knowledge Production, and the Struggle for Decolonisation”, <em>Middle East Critique</em>, Vol. 33, No. 2, (2024), 182. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 12 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2342189">https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2342189</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Annamária Artner and Zhiguang Yin, “Towards a Non-hegemonic World Order – Emancipation and the Political Agency of the Global South in a Changing World Order”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 2193. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2023.2251422">https://doi.org/10.1080/01436597.2023.2251422</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em>, 203-204.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Hagar Kotef, <em>The Colonizing Self: Or, Home and Homelessness in Israel/Palestine</em>, (Durham: Duke University Press, 2020), ix, xi, xii.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Kotef, <em>The Colonizing Self: Or, Home and Homelessness in Israel/Palestine</em>, 2, 7, 11, 36, 37, 49.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Kotef, <em>The Colonizing Self: Or, Home and Homelessness in Israel/Palestine</em>, 261, 266.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/somurgeci-israili-gazzenin-gozuyle-mercek-altina-almak-vicdanli-yahudilerin-evlerinde-egreti-durus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batılı/Beyaz Kolonyal Eksenin Kırılma Noktası: Gazze Meselesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/batili-beyaz-kolonyal-eksenin-kirilma-noktasi-gazze-meselesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/batili-beyaz-kolonyal-eksenin-kirilma-noktasi-gazze-meselesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[E.Lâle Demirtürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Aug 2026 06:41:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Gazze]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20227</guid>

					<description><![CDATA[İsrail’in Batı ve özellikle ABD desteğinde Hamas saldırısını bahane ederek Gazze’de 7 Ekim 2023’te başlattığı ve halen devam ettirdiği Filistin halkına yönelik soykırım, sadece tek yönlü olarak insanlık-dışı vahşet çerçevesinde ele alınmamalıdır. Böyle bir yaklaşım gerçeği ifade etse de, Filistin halkını kurbanlaştıran Batı-merkezli bir söylemi destekler mahiyettedir. Soykırım gerçeği meselesi, Batı/ABD’nin beyaz üstünlüğüne dayalı kolonyal anlayışını, daha doğrusu “sömürgecilik ruhuna geri dönüş”[1] hususunu sorgulama zeminine çeken bir paradigma içinden konuşularak eleştirilmelidir. Filistin asıllı İngiliz akademisyen Ashjan Ajour’un belirttiği gibi, İsrail’in kolonyal tahakküm ve baskı rejimi Filistinli direnişçileri hapse atmak suretiyle yürütülmektedir. İtalyan kültür eleştirmeni akademisyen Alberto Toscano’nun “faşizmin, İsrail’in Siyonist kolonyal projesine içkin” olduğunun altını çizdiğine dikkat çeken Ajour’a göre, “faşizmin kökleri kolonyalizme uzanmaktadır.”[2] Günümüzde Batı devletlerinin yeniden siyaset sahnesine koyduğu sömürgeci ruhun dirilişi, Filistin sorununun adeta 2023’te başlayan bir mesele olduğu izlenimini veren “uluslararası kolonyal liberal söylem” vasıtasıyla medyada ifadesini bulmakta ve 20. yüzyıldan itibaren Filistin halkına yapılan zulüm ve işkenceler sanki hiç yaşanmamış gibi hasıraltı edilmektedir.[3] Kanada’da çalışmalarını yürüten Filistinli sosyolog ve akademisyen Muhannad Ayyash’ın belirttiği üzere,günümüzde İsrail’e silah desteğinde bulunarak yapılan işkencelere dolaylı katkısı ustalıklı biçimde gizlenen ABD’nin, ancak “kolonyal ırksal kapitalizmin işleyişine tehdit oluştuğu zaman doğrudan şiddete başvurduğu hususu” asla göz ardı edilmemelidir.[4] Kolonyal ırksal kapitalizmin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İsrail’in Batı ve özellikle ABD desteğinde Hamas saldırısını bahane ederek Gazze’de 7 Ekim 2023’te başlattığı ve halen devam ettirdiği Filistin halkına yönelik soykırım, sadece tek yönlü olarak insanlık-dışı vahşet çerçevesinde ele alınmamalıdır. Böyle bir yaklaşım gerçeği ifade etse de, Filistin halkını kurbanlaştıran Batı-merkezli bir söylemi destekler mahiyettedir. Soykırım gerçeği meselesi, Batı/ABD’nin beyaz üstünlüğüne dayalı kolonyal anlayışını, daha doğrusu “sömürgecilik ruhuna geri dönüş”<a href="#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> hususunu sorgulama zeminine çeken bir paradigma içinden konuşularak eleştirilmelidir. Filistin asıllı İngiliz akademisyen Ashjan Ajour’un belirttiği gibi, İsrail’in kolonyal tahakküm ve baskı rejimi Filistinli direnişçileri hapse atmak suretiyle yürütülmektedir. İtalyan kültür eleştirmeni akademisyen Alberto Toscano’nun “faşizmin, İsrail’in Siyonist kolonyal projesine içkin” olduğunun altını çizdiğine dikkat çeken Ajour’a göre, “faşizmin kökleri kolonyalizme uzanmaktadır.”<a href="#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Günümüzde Batı devletlerinin yeniden siyaset sahnesine koyduğu sömürgeci ruhun dirilişi, Filistin sorununun adeta 2023’te başlayan bir mesele olduğu izlenimini veren “uluslararası kolonyal liberal söylem” vasıtasıyla medyada ifadesini bulmakta ve 20. yüzyıldan itibaren Filistin halkına yapılan zulüm ve işkenceler sanki hiç yaşanmamış gibi hasıraltı edilmektedir.<a href="#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Kanada’da çalışmalarını yürüten Filistinli sosyolog ve akademisyen Muhannad Ayyash’ın belirttiği üzere,günümüzde İsrail’e silah desteğinde bulunarak yapılan işkencelere dolaylı katkısı ustalıklı biçimde gizlenen ABD’nin, ancak “kolonyal ırksal kapitalizmin işleyişine tehdit oluştuğu zaman doğrudan şiddete başvurduğu hususu” asla göz ardı edilmemelidir.<a href="#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Kolonyal ırksal kapitalizmin Orta Doğu’da Batı’nın ve ABD’nin vekil gücü sıfatıyla hareket  eden İsrail’in, kendini savunma hakkı kisvesi altında Batı’nın/ABD’nin stratejik körlük ile stratejik cehalet aparatlarını kullanarak gizlenmeye çalışılan beyaz üstünlüğünün deşifre edilmesi, anti-kolonyal Aksa Tufanı direnişini olumlayan bir paradigmayla, diğer bir deyişle, bizzat Gazze-merkezli paradigma ile mümkündür.</p>
<p>Trump’ın Gazze şeridinde bütün Filistin halkının soykırıma uğratılarak yok edileceği “umuduyla” (!), Batı devletlerinin insan saymadıkları sözde “terörist” Filistinliler ve insansızlaştırılan Filistin toprakları algısı üreten gelecek planlarını açıkça ifade etmesi kolonyalizme dönüş arzusu ve hayallerini nihai hedef olarak açığa vurmaktadır. Gazze’de ABD kontrolünde “Orta Doğu’nun Rivierası”<a href="#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> kuracağını beyan etmesi de, aslında beyaz üstünlüğünü savunan ve ırkçılığı normalleştiren bakış açısını ortaya koymaktadır. Ancak ABD’nin demokrasi anlayışı ile bağdaşmayan kolonyal tavrı, Avrupa’nın evrensel kabul edilen değerlerinden uzaklaştığını da hatırlatmaktadır. Bünyamin Bezci’nin belirttiği gibi, “Avrupa değerler sisteminin rönesans, reformasyon ve aydınlanmaya dayanan evrensellik iddiası, medeniyetler arasında bir hiyerarşi kurarken aynı zamanda bir dünya sistemi oluşturmuş” olsa da, giderek kendi “değerler sisteminin iddialarından vazgeç[miş]” durumdadır.<a href="#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> 2. Dünya Savaşı sonrasında çok kültürlü toplum tasavvuru ön plana çıktığı halde, zaman içinde 2008 ekonomik krizi, 2015’te mülteci akını ve 2019 sonrasında pandemi neticesinde sıklıkla yaşayan krizler sürecinde, evrenselleşen Avrupa değerlerinin yerine homojen bir dünya tasavvuru önem kazanmaya başladı. Bu tarihsel süreç göz önüne alındığında, Gazze soykırımı “evrensel değerlerin tükendiği” ve “insan hakları ve demokratik değerler söyleminin sona” erdiği yer olarak değerlendirilmelidir.<a href="#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Filistin asıllı Amerikalı hukukçu ve akademisyen Noura Erakat’a göre, Filistin halkının direnişi Gazze soykırımı zemininde “[Batı’nın] evrenselci yaklaşımının sahteciliği, Küresel Kuzey ve Güney arasındaki mevcut uçurumu, hukuk ve güç arasındaki ilişkiyi, akademik özgürlüğün sınırlarını, sözde demokrasilerin otoriter tabiatının yanı sıra medya organlarının ırkçı ve kolonyal işbirlikçiliğini” ifşa etmiştir.<a href="#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Meseleye bu açıdan bakılınca Gazze, Batı’nın ve ABD’nin beyaz üstünlüğünü muhafaza etmeye yönelik kolonyal politikalarının da ifşa edildiği bir sorgulama ve tartışma zemini inşa etmektedir. Netenyahu ve Trump’ın yıkımdan sonra kendi devletlerine kâr sağlayacak yerleşim ve yatırım planları, Brenna Bhandar ve Alberto Toscano’nun ifadesiyle, “Gazze’nin ‘Dubaileştirilmesi’ ve üstünlükçü Yahudi ‘yeniden yerleşimi’ projesi” şeklinde ortaya konmaktadır. Kolonyal döneme özgü pratikleri yeniden hayata geçiren “soykırımın yıkımı üzerinden hesap yapan bir vurgunculuk mantığı” tam anlamıyla “sömürgeci ırksal mülkiyet rejimlerini yeniden üretir” mahiyette anlaşılmalıdır. Bu noktada, Gazze’nin insansızlaştırılan topraklarının kaynaklarının yağma edilmesi ve hayatta kalan az sayıda Filistinlinin mülksüzleştirilmesi planlarının “soykırımcı kolonyal mülkiyet rejiminin mantıksal temeli olduğu” açıkça görülmektedir.<a href="#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>İbrahim Halil Üçer’in belirttiği gibi, Batı’nın siyasi kurumları her zaman üstü örtülü biçimde kullandıkları kolonyal stratejilerini, Gazze’de açıkça ortaya koymaya başlamışlardır. Medeniyet görünümünde barbarlık yapan Batı devletleri, “gizlendikleri konumu terk ederek, küstahça İsrail’in arkasında” durmaktadırlar. Gazze’de yaşanan soykırım “Batılı kurumların yüzündeki maskeyi kaldırmıştır.” Filistinlilerin her şeye rağmen sürdürdükleri direniş (Aksa Tufanı), meydan okudukları Batı hegemonyasında krize yol açarken, bir yandan da Müslümanların iradelerini ortaya koymaları sayesinde “gözlerimize çekilmiş büyülü perdenin kalkmasını temin etmiştir.” Aynı zamanda, “Aksa Tufanı, Batılı siyasî-iktisadî hegemonyanın kurbanları olan Batılı halkların gözünden de bu peçenin kalkmasına katkıda bulunmuştur.” Gazzeli Müslüman halkın direniş iradesi, “hep hakikati gösteren bir ayna gibi, insanlığın geleceğini tehdit altına sokan sahte hakikatin yüzündeki maskeyi indirdi ve bu maskenin ardındaki karanlığı ortaya çıkardı.”<a href="#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Bu insan-merkezli yaklaşımlar, esas itibarıyla dünyada ve bölgemizde yer alan çatışmaların Filistinliler ya da genel anlamda Müslümanlardan kaynaklanmadığına dikkat çekmektedir. Modern dünyanın inşa sürecinden itibaren, “Batı sorunu” ve ona bağlı olarak da “İsrail sorunu” ile karşı karşıya kalındığını göstermekte olup, Ahmet Demirhan’ın ifadesiyle, dünyanın ve bölgemizin “Aryanlaştırılması” çabalarını ve gerçeğini açıkça ortaya koymaktadır.<a href="#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse, benim “stratejik beyazlaştırma”<a href="#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> diye nitelendirdiğim siyasi bir projeyi Orta Doğu’da hayata geçirme amacı, tarihsel geçmişten itibaren Büyük Orta Doğu Projesi’nin bizzat kendisidir. ABD liderliğinde Batı devletlerinin Müslüman ve Filistin-karşıtı siyasi çıkarlarına hizmet eden İsrail, İsmail Yaylacı’nın belirttiği üzere, “Uluslararası Adalet Divanı’nda Güney Afrika’nın açtığı dava çerçevesinde” soykırım nedeniyle yargılanmaktadır. İsrail’in uzun yıllar boyunca Filistin halkına yönelik vahşeti, “kolonyal dönemin uygulamalarını yeni teknolojik araçlarla pekiştirerek devam ettiren, etnonasyonal temelli bir yerleşimci sömürgecilik projesi” olarak anlaşılmalıdır.<a href="#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Batı destekli İsrail tarafından Gazze’de gerçekleştirilen soykırımdan iki yıl sonra Mısır’da 8 Ekim 2025’te Trump planı çerçevesinde sağlanan Hamas-İsrail ateşkes antlaşmasının ardından, İsrail’in ateşkes ihlallerinin yaşandığı bölgede ve dünyada değişen güç ilişkileri, adeta sömürgecilik döneminde açıkça vahşet yaparak uygulanan beyaz üstünlükçü yönetim anlayışına geri dönüşü yansıtmaktadır. Bu durum karşısında, 2025 yılında Sumud hareketi mensuplarının ortaya koyduğu insanı önceleyen medeniyet tasavvurunun dünyada yaygın kabul görmesi sürecinde, kolonyal bakıştan epistemik bağımsızlık kazanılmasına yol açması beklenen anti-kolonyal bilinç dönüşümünün tam anlamıyla gerçekleşmesi küresel bir demokrasi ideali olarak canlı tutulmaktadır. İşte tam da bu noktada, bu idealin pratiğe dökülmesi için Batı’nın ırkçı tahakküm sisteminin temelinde bulunan tarihsel gerçeklerin şekillendirdiği sömürgeci yönetim ve zihin yapısının iyi anlaşılması gerekiyor.</p>
<p>Muhannad Ayyash, “The Western Imperial Order on Display in Gaza: Palestine as an Ideological Fault Line in the International Arena” (2026) (Gazze’de Sahneye Konan Batılı Emperyal Düzen: Uluslararası Alanda İdeolojik Fay Hattı Olarak Filistin) makalesinde, çarpıcı değerlendirmelerde bulunmaktadır. Ayyash’a göre, bugün Filistin meselesi “sadece Batılı emperyal çıkarların desteklenmesi için kurulan ulus-devlet temelli uluslararası düzenin güncel yapılandırılmasını açığa vurmakla sınırlı kalmamaktadır.” Daha da önemlisi, aynı zamanda “Batı devletlerinin [geçmişte kaldığı zannedilen—E. Lâle Demirtürk] kolonyal modernite projesine halen ne kadar adanmışlık içerisinde bulundukları” gerçeğini de ortaya koymaktadır. Batı’nın “küresel dekolonizasyon projesi” ironik biçimde Filistin’i, “Batı ile Küresel Güney arasındaki mücadelede kritik bir mesele kılmaktadır.”<a href="#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Hintli aydın Pankaj Mishra, <em>The World After Gaza</em> (2025) (Gazze’den Sonra Dünya) kitabında, Holokost’un 2. Dünya Savaşı sonrasında Batı’nın siyasi ve ahlaki tasavvurunu ve politikalarını aktif biçimde şekillendirdiği görüşünü ileri sürmektedir. İsrail Devleti, 7 Ekim 2023’ten itibaren Filistinlilere yönelik soykırımını yaparken, Yahudilerin sözde Hamas tarafından kendilerine karşı yapılacak yeni bir Holokost’un tekrarlanma korkusunu kullanmak suretiyle, ülkesinde ve Batı’da geniş bir kamuoyu desteği oluşturmuştur. Ancak Mishra’nın vurguladığı gibi, dünya halklarının çoğunluğunun tarihsel belleği, Batı devletlerinin tarihte uzun dönemler boyunca sürdürdüğü kölelik ve kolonyalizmden kaynaklanan travmatik deneyimler ile şekillenmiş durumdadır. Batı-dışı dünya halklarının tarihsel belleğinde, kölelik ve kolonyalizmi sönümlendirmenin yanı sıra, beyazların egemenliğindeki dünya düzenine son verme anlamına gelen dekolonizasyon da büyük bir yer tutmaktadır. Bu görüş çerçevesinde, Batı’nın İsrail’in saldırgan politikalarını eleştirilerden uzak tutma çabasına bağlı olarak Filistin halkı ile dayanışma protestolarına katılanları işten çıkarma ve sınır dışı etme gibi çeşitli yöntemlerle cezalandırma usulleri devam etmektedir. Holokost’un tekrarlanmaması adına saldırılarda bulunan İsrail’ın yanında yer alan Batı, “entelektüel despotizm” içerisine hapsolduğunu açığa vururken, Filistin’i sömürgeleştirme projesinin temelde “bir ırk meselesi” olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. 11 Eylül saldırıları sonrasında ABD’nin liderliğinde başlayan Terörle Savaş “ırksallaştırılan küresel bir savaşa dönüşmüştür. Orta Doğu, Asya, Afrika’ya olduğu kadar Batı devletlerine de yansıyan etkiler açıkça gözlemlenmektedir. Özellikle Trump’ın 1. Başkanlık döneminden itibaren ABD’nin, Çin’in yükselişi karşısında artan kaygılarının nedeni, Çin’in tarih boyunca ABD’nin sürdürdüğü “ırksal tahakküme” meydan okuma şeklinde görülmesinden kaynaklanmaktadır. Beyaz milliyetçiler, “Batı’nın sosyal liberalizmi şekillendiren normlarının baskısı altında ezilmekte” olup, “siyasi ve kültürel çoğulculuktan nefret eden” İsrail’in “uluslararası hukuki ve yasal kuralları çiğneme özgürlüğüne öykünmektedir.”<a href="#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Gazze soykırımı gösteriyor ki, İsrail ve onu destekleyen ülkeler ile güçler açısından Filistin’in dekolonizasyonu, dünyada Batı kolonyalizminin Orta Doğu’da bitmesine dair yükselen protesto sesleri karşısında [kendi siyasi iradelerini] kısıtlayıcı bir taleptir.” Çağımızda “sömürge” ile “imparatorluk” ifadeleri, tarihte meydana gelen sömürgecilik ile bugün görülen tahakküme dayalı toplumsal ilişkileri değerlendirmek için ipuçları vermekte olup, “Yahudi üstünlüğünü temel alan İsrail’in vahşete dayalı işgalci-sömürgeci rejiminin, Batı’da aşırı sağcı politikacılar ile onlarla işbirliği yapan liberaller tarafından açıkça desteklenmektedir.” Holokost’un şekillendirdiği Batı siyaset sahnesinde, unutulmaması gereken husus şudur: “Yahudi kimliği, kurbanlaştırılmayı çağrıştıran acı hatıralar ile kurbanların oluşturduğu topluluk aidiyetini esas alan bir temel üzerine inşa edilmiştir.”<a href="#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Gazze’de yaşanan vahşet, sosyal antropolog Arjun Appadurai’nin ifadesiyle, “kaybedenlerin seslerini kesmek suretiyle, dünyayı küreselleşmenin kazananlarına [yer açan] hazırlık evresidir.” Dünya barışını tesis etmek ancak entelektüel zeminde “birbiriyle çatışma halinde olan Holokost, kölelik ve sömürgecilik anlatılarını uyumlu hale getirmekle mümkündür.” 2. Dünya Savaşı sonrasında değişen küresel tabloda, “alışageldiğimiz dünyanın kölelik, kolonyalizm ve anti-kolonyal milliyetçilikten nemalananlar tarafından yeniden şekillendirilmesine” tanıklık edilmiştir. Batı’da, Doğu’da, Küresel Kuzey ve Küresel Güney’de “özgürlük, eşitlik ve haysiyet” mücadeleleri verilmiştir. Ancak “Gazze soykırımı, [Batı’yı demokrasi beşiği zanneden] çoğu insanı kendi toplumlarındaki hastalıklı tablo ile gerçek anlamda hesaplaşmaya zorlamıştır.”<a href="#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Filistin asıllı Amerikalı gazeteci ve tarihçi Ramzy Baroud’a göre, Batı’nın ikiyüzlülüğünü açığa vuran “Gazze soykırımı gelecekte Batı’nın ahlaki çöküşü olarak hatırlanacaktır.”<a href="#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Bunun yanı sıra Jon Hoffman, Gazze soykırımının aslında ABD’nin dünyada itibar kaybına uğramasına yol açtığına ve çıkarlarına zarar verdiğine dikkat çekmektedir.<a href="#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Adam H. Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em> (2026) (Bir Soykırım Nasıl Satışa Sunulur: Medyanın Gazze’nın Yıkımındaki İşbirlikçi Rolü) kitabında, Batı ve özellikle ABD anaakım medyasının Gazze soykırımını çarpıtan ve gerçekleri gizleyen haberlerinin neticesinde, kamuoyunun İsrail vahşetinin yanında yer almasının temin edildiği görüşünü ileri sürmektedir. Böylelikle, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te 12 İsraillinin ölümüne sebep olan saldırısının Batı medyasında “Filistinlilerin şiddete başvuran” bir halk olduğu yönünde temsil edilmesine dönüşerek İsrail’in yetmiş binden fazla Filistinli sivile yönelik soykırımının görmezden gelindiği bir süreci başlatmıştır. Aslında bu durum, 11 Eylül saldırıları sonrasında bütün “Müslüman-kodlu şiddetten” korunma refleksi içerisinde “Hamas’ın İŞİD’leştirilmesi” şeklinde anlaşılması gereken bir algı inşasının devamı niteliğindedir. Bu nedenle, Batı medyasında Gazze soykırımında direnen Filistinliler hakkında kullanılan “barbar” ve “vahşi” gibi ifadeler, “kökleri kolonyal tarihe dayanan ırksallaştırma temelli” yaklaşımları ima etmektedir. Batı-Doğu ya da medeni-barbar çerçevesine yerleştirilen Filistin halkının medyatik temsilleri, vahşice katledilen Filistinlilerin insanlık-dışılaştırılmasına ve önemsiz görülmesine yol açmaktadır. Bu yaklaşım, Ukrayna’lıların öldürülmesine sert tepki verildiği halde, Filistinlilerin katledilmesine sessiz kalındığı Roberto de Vogli’nin ifadesiyle, “seçici empati” (selective empathy) gösterilen durumların normalleştirilmesine yol açmaktadır.<a href="#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Ibrahim Fraihat ve Abeer Al-Najjar’a göre, Gazze bir coğrafi bölgeden ziyade “liberal uluslararası düzenin kolonyal temellerini açığa vuran bir yer olma özelliği taşımaktadır.” Diğer bir deyişle, “kolonyal iktidarın devam ettiğini” göstermekte ve “Küresel Güney’den yükselen meydan okumalar, emperyal otoriteye başkaldırı” şeklinde ortaya konmaktadır. Bütün bunların işaret ettiği husus, İsrail’in işgalci-kolonyalizminin sadece bir tahakküm değil, bu toprakların sahibi olan yerli halkı ortadan kaldırmayı hedefleyen “siyasi bir proje” olduğu gerçeğidir. Bu durum, Gazze soykırımının 7 Ekim 2023’te başlayan bir olay değil, İsrail Devleti’nin kuruluşu ile başlayan bir süreçte “Küresel Kuzey’in evrensel değerler, insan hakları ve kurallara dayalı uluslararası düzeninin yapısal çelişkilerini görünür kılan [hastalıklarına] dair teşhis koyma (diagnostic) mekanizması olarak değerlendirilmelidir.”<a href="#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Tariq Dana ve Muhannad Ayyash’ın belirttiği gibi İsrail soykırımının yaşandığı Gazze, “günümüzde devam eden kolonyal şiddetin paradigması” olarak görülmelidir.<a href="#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Bu anlamda, Ilan Pappé, Tariq Dana ve Nadia Naser–Najjab’ın ifadesiyle söylemek gerekirse, tarih ve kültürü yok sayılan millete yönelik yapılan önyargılı Filistin Çalışmalarında (Palestine Studies) benimsenen Batı perspektifinin ürettiği “işgalci kolonyal paradigma”<a href="#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> (settler colonial paradigm) kullanılmak yerine, soykırımı normalleştirmeyen Gazze-merkezli paradigma oluşturulmalıdır. Bu paradigma, Batı-merkezli soykırım kurbanlarını acınası bir tablo içine yerleştiren hiyerarşik sınıflandırmanın dayandığı insani değerler boşluğuna meydan okumakla sınırlı kalmamakta, “dünya düzeninin dönüşmesi gerektiğinin sinyallerini Küresel Güney’den”<a href="#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> veren bir anlam çerçevesi sunmaktadır.</p>
<p>Bu çerçeve iyi değerlendirilmek suretiyle, insanlık adına gereken dersler çıkarılmadığı ve stratejik körlük aparatı kullanılarak yok sayıldığı takdirde, dünyanın belirsiz ve istikrarsız bölgeleri katliam ve soykırımın çoğalma riskini barındıracaktır. Biden ve Trump başkanlık dönemlerinde soykırımı destekleyen dış politika ve silah yardımlarından bahseden Adam H. Johnson geleceğe yönelik şu tespitte bulunmaktadır: “Küresel eşitsizlik farklı bölgelere yayılmaya ve iklim değişikliği ABD ile Avrupa liderliğindeki dünya düzenini tehdit etmeye devam ederken ve dolayısıyla bu durum Küresel Güneyden kuzey bölgelerine mülteci akınına yol açarken,” Gazze’de yaşanan soykırımın farklı coğrafyalara sıçrayarak insan kıyımına dair aldırmazlığın ve duyarsızlığın yaşanacağı ihtimali, ciddiyetle ele alınmalıdır.<a href="#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>Batı-merkezli dünya halklarının bu duyarsızlığı aşmaları ve kendi tarihleri ile yüzleşme zorunluluğu, aynı zamanda bugün ile bütünlük arz eden kolonyal geçmiş ve onun ürettiği sömürgeci zihniyeti çözümlemek gerektiği anlamını taşımaktadır. NUN Eğitim ve Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Esra Albayrak, İstanbul’da Atatürk Kültür Merkezi&#8217;nde 11-12 Mayıs 2026’da düzenlenen Dünya Dekolonizasyon Forumu’nda yaptığı açılış konuşmasında “adil bir dünya mesajı” vermiştir.<a href="#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Bu konuşma metnini yayınladığı “Dekolonizasyonu Aşmak: Bilgi, İktidar ve Ortak Sorumluluk” makalesinde, coğrafi keşiflerin başladığı ve fakat sömürgeci zulmü belirleyen Amerika kıtasının işgal edildiği 1492 yılının aslında “küresel bir iktidar matrisinin” başladığı tarih olarak nitelendirmektedir. “Bu matris, ekonomik sömürüyle başlayıp ırksal, dilsel, ruhsal ve epistemik hiyerarşilerin birbirine dolandığı geniş bir tahakküm düzenine dönüşmüştür.” Bu tahakküm sisteminin en acı ve çarpıcı örneği ise, 7 Ekim 2023’ten itibaren İsrail’in yaptığı soykırımın devam ettiği Gazze’de görünmektedir. Bu anlamda, Gazze bir paradigma olarak benimsendiğinde, Batı’nın sömürgeci mantığına dayalı “uluslararası sistemin ahlaki ve siyasi meşruiyetine yönelik” çok yönlü bir hesaplaşmaya olanak sağlamaktadır. İşgal altında zulüm gören diğer coğrafyaların yanı sıra Gazze meselesi de, bu bölgelerde üretilen bilgi doğrultusunda Batı-merkezli olmayan bir bakış açısı ile ele alınmalıdır. Batı’nın sömürgeci iktidar biçimini normalleştiren düşünce biçimi ve yaklaşımlarının da dahil edildiği, “somut bir eylem ve sorumluluk alanı” şeklinde anlaşılması gereken dekolonizasyon sürecinin küresel anlamda yürütülmesi gerekmektedir. Bu görüş çerçevesini “İstanbul Perspektifi” olarak kavramsallaştıran Albayrak’a göre, “dekolonizasyonun amacı, tek merkezli hakim bilgi sisteminin karşısına başka bir tek merkez koymak yerine; çoğul merkezli bir açık toplum yaklaşımıyla birbirinin bilgeliğinden istifade eden, birbirinden güç alan kuşatıcı bir zemin tesis etmektir.” Batı-merkezli paradigma çerçevesinde tıkanmışlık yaşayan “uluslararası sistemin yeni merkezlere, yeni seslere ve çoğul tanıklıklara ihtiyacı olduğu açıktır. Hikâyelerin çeşitlenmesi, [Batı’nın beyaz üstünlüğüne dayalı oluşturduğu] tek anlatının aşılması için hem epistemik hem de etik bir zorunluluktur.”<a href="#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>Bu görüş, 2026’ın ilk aylarında ABD-İsrail’in birlikte İran’a karşı başlattığı savaş göz önüne alındığında son derece yerinde bir tespit olmakla kalmamakta, aynı zamanda Filistin’i yok sayan Batı’nın Türk-İslam medeniyet anlayışı ve değerlerine saygı göstermesi halinde insani temelli çok kültürlü dünya inşasının mümkün olacağına da dikkat çekmektedir. Nitekim Küresel Sumud Filosu, soykırımcı İsrail’in “uluslararası hukuku çiğneme kapasitesini görünür kılmak ve meşruiyet krizini derinleştirmek” suretiyle, Batı’nın tek taraflı güce dayalı kolonyal dünya tasavvurunu tartışma zeminine taşımaktadır.<a href="#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Lübnan asıllı İngiliz akademisyen Gilbert Achcar’ın belirttiği gibi, Joe Biden’ın başkanlık döneminde Gazze konusunda aldığı pozisyon nedeniyle, liberal düzenin beyin ölümü gerçekleşmiştir. Ancak Trump’ın 2. başkanlık döneminin 20 Ocak 2025’te resmen başlaması ile birlikte, Batı’nın ve ABD’nin verdikleri destek neticesinde Gazze soykırımı “liberal Atlantik ittifakının tabutuna çakılan son çivi olmuştur.” Bu ölüm aslında “neofaşizm dönemine, aşırı sağcı güçlerin hızla artmasına ve yayılmasına kapı aralayan küresel bir dönüşümdür.”<a href="#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a> Achcar’a göre, Batı’nın desteklediği İsrail vahşetine sahne olan ve uluslararası ilişkilerin “barbarlığa dönüşü” olarak nitelendirilmesi gereken Gazze’de yaşanan soykırımın arka planında, esas itibarıyla Holokost’un araçsallaştırılarak Avrupa ve genel anlamda Batı’da yabancı öteki tanımından çıkarılan “Yahudilerin beyazlaşması” yer almaktadır. Aimé Cesaire’e göre, Batı’nın Hristiyan elitlerinin Hitler’i affetmemesinin esas sebebi “beyaz insana karşı işlediği suçtur, beyaz insanı aşağılamasıdır ve o güne dek sadece Cezayir’in Araplarına, Hindistan’ın ‘amelelerine’ ve Afrika’nın ‘zencilerine’ saklanmış sömürgeci prosedürleri Avrupa’ya uygulamasıdır.”<a href="#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Bugün gelinen noktada, Batı ile aynileştirilen “Yahudilerin beyazlaştırılması, beyaz üstünlüğünü savunanların Ortadoğu’da yani Kuzey Yarıküre’deki gündelik ırkçılığın en önde gelen nefret nesnesi İslam’ın beşiğinde kurdukları ileri bir karakol ve süper beyaz bir yer olarak algılanan İsrail’e duyulan çok menfur bir hayranlığa dönüşmektedir.” Hamas’ın saldırıları “İsrail’in sömürgeci baskısına duyulan nefret” yerine, antisemitizm şeklinde çarpıtılmaktadır. Ancak üstü örtülen sömürgeci devlet ile mücadele gerçeği, “Filistin, Arap veya Müslüman karşıtı bir ırkçılıkla ve beyazlaştırılmış İsrailliler için beslenen ‘narsist şefkatle’ gözleri kör olmamış herkes için barizce görülüyor olmalı.” Bu karanlık tabloda iyimserliği ön planda tutarak insani mücadeleye devam etmek için tek çıkar yol, “Filistinliler, İsrailliler, Arap halkları ve tüm dünya halkları arasında, özellikle de gençler arasında görülen direncin, neticede yeni neofaşist enternasyonalin bölgesel ve küresel tasarılarına engel olmayı başarabileceği” umudunu taşımaktır.<a href="#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>Sonuç itibarıyla, artık geri dönülemez bir eşikte duran Gazze meselesi, ABD liderliğinde Batı’nın kolonyalizmi yeniden diriltme politikalarını şekillendiren Batılı/beyaz ittifakı sarsmaya başlayan sorgulama zeminini oluşturmaktadır. İşgal tarihleri boyunca sömürgeciliğe karşı duran direnişçi kahraman Filistin halkına destek veren küresel protesto ve dayanışma hareketleri, “Gazze’den sonra dünya[yı]”<a href="#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> şekillendirmek için umut vaat etmektedir.</p>
<p>Benim de bu makalede Batılı/beyaz kolonyal eksenin kırılma noktası olarak nitelendirdiğim Gazze meselesi, sadece beyaz üstünlüğüne dayalı Batı tahakkümü karşısında meydan okuyan Filistin halkının direnişle özdeşleşmesiyle sınırlı değildir. Kırılma noktası, Batı/ABD’nin beyaz üstünlüğünü savunan yönetici elitlerinin sömürgeci tasavvurlarını canlandırmayı umdukları yeni kolonyal dünya düzenine yönelik olarak vaziyet alma konusunda, Türkiye ve İspanya gibi devletlerin liderliğinde vicdanı harekete geçirilen insanlığın büyük bir çoğunluğunun paradigma değişikliğine gitmesinden kaynaklanmaktadır. Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse, Batılı/beyaz kolonyal eksenin kendi mülkiyetçi hırslarını tatmin etmek için “riviera” inşa etmeye dayalı Orta Doğu coğrafyasını soykırım sonrasında kâr getirecek aparat şeklinde gören stratejik körlük temelli politikalarına karşı çıkma cesaretine dayalı küresel dayanışma içerisinde bulunan merhamet ve vicdan sahibi dünya nüfusunun üzerinde durduğu ahlaki zemini savunmak büyük bir önem taşımaktadır. Filistin meselesini ortak değerler zemininde vicdani sorumluluk içinde mercek altına alan insanlık açısından bu soykırım, Batı devletlerinin benimsediği ve Joe R. Feagin’in 2010 yılında ortaya attığı ırkçı görme biçimi anlamına gelen “beyaz ırksal çerçeve”<a href="#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> (white racial frame) yerine, Gazze-merkezli paradigma inşasının önünü açan bir kırılma noktasıdır.</p>
<p><a href="#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Ayşe Böhürler, “Ölümleri Zihnî Meşrulaştırma Aracı: Neo-sömürgecilik”, <em>Yeni Şafak Gazetesi</em>, 6 Mart 2026. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 19 Mart 2026. <a href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ayse-bohurler/olumleri-zihni-mesrulastirma-araci-neo-somurgecilik-4803398">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ayse-bohurler/olumleri-zihni-mesrulastirma-araci-neo-somurgecilik-4803398</a>.</p>
<p><a href="#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Ashjan Ajour, “Unveiling the Colonial Violence of Space in the Gaza Genocide”, <em>European Journal of Cultural Studies</em>, Vol. 28, No. 5, (2025), 1252, 1258. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 27 Haziran 2026. <a href="https://journals.sagepub.com/doi/pdf/10.1177/13675494241310778">Unveiling the colonial violence of space in the Gaza genocide</a>.</p>
<p><a href="#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Ajour, “Unveiling the Colonial Violence of Space in the Gaza Genocide”, 1259, 1260.</p>
<p><a href="#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Muhannad Ayyash, “Colonial Racial Capitalism and Violence: Theorising the Relationship between Empire and Israeli Settler Colonialism”, <em>Journal of Holy Land and Palestine Studies,</em> Vol. 23, No. 2, (2024), 206. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 13Temmuz 2026.</p>
<p><a href="https://doi.org/10.3366/hlps.2024.0339">https://doi.org/10.3366/hlps.2024.0339</a>.</p>
<p><a href="#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Ali Kırıktaş, “Trump’ın Gazze Planı: Strateji ve Tepkiler”, <em>akademiyet.com</em>, 11 Şubat 2025. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 27 Haziran 2026. <a href="https://akademiyet.com/trumpin-gazze-plani-strateji-ve-tepkiler/">https://akademiyet.com/trumpin-gazze-plani-strateji-ve-tepkiler/</a>.</p>
<p><a href="#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Bünyamin Bezci, “Kendini Terk Eden Avrupa: Avrupa Popülist Sağının ABD ve Rusya Destekleri”, <em>Kriter Dergisi</em>, Sayı 109, (Haziran 2026), 10, 11.</p>
<p><a href="#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bezci, “Kendini Terk Eden Avrupa: Avrupa Popülist Sağının ABD ve Rusya Destekleri”, 11, 12.</p>
<p><a href="#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Noura Erakat, “Foreword”, içinde Adam H. Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em>, (London: Pluto Press, 2026), xiii.</p>
<p><a href="#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Brenna Bhandar ve Alberto Toscano, “Mülkiyet Savaşı: Gazze’de Soykırımın İnşası”, Çev. İsmail Kaygısız, <em>Ayrıntı Dergisi</em>, Sayı 50, (Bahar 2026), 52, 53.</p>
<p><a href="#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> İbrahim Halil Üçer, “Gazze Aynasında İnsanlığın Geleceği ve İslam Ümmetinin Mükellefiyeti”, <em>Teklif Dergisi</em>, Sayı 14, (Mart 2024), 57, 63.</p>
<p><a href="#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Ahmet Demirhan, “‘Yahudi-Hıristiyan’ Karşısında Gazze”, <em>Teklif Dergisi</em>, Sayı 14, (Mart 2024), 150, 151.</p>
<p><a href="#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> E. Lâle Demirtürk, <em>ABD’nin Beyaz Egemen İktidar Projesi: Küresel Bir Güvenlik Sorunu</em>, (İstanbul: Kopernik Kitap, 2024), 423.</p>
<p><a href="#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> İsmail Yaylacı, “Uluslararası Düzenin Siyasal Teolojisi”, <em>Teklif Dergisi</em>, Sayı 14, (Mart 2024), 180, 181.</p>
<p><a href="#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Muhannad Ayyash, “The Western Imperial Order on Display in Gaza: Palestine as an Ideological Fault Line in the International Arena”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 1919, 1931. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 29 Haziran 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2025.2465522">https://doi.org/10.1080/01436597.2025.2465522</a>.</p>
<p><a href="#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Pankaj Mishra, <em>The World After Gaza</em>, (London: Fern Press, 2025), 19, 10, 188, 189.</p>
<p><a href="#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Mishra, <em>The World After Gaza</em>, 232, 233.</p>
<p><a href="#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Mishra, <em>The World After Gaza</em>, 262, 272, 276.</p>
<p><a href="#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Ramzy Baroud, “Hypocrisy and Genocide: How Gaza has Exposed the West Like Never Before”, <a href="http://www.middleeastmonitor.com">www.middleeastmonitor.com</a>, February 29, 2024. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 13 Temmuz 2026. <a href="https://www.middleeastmonitor.com/20240229-hypocrisy-and-genocide-how-gaza-has-exposed-the-west-like-never-before/">Hypocrisy and genocide: how Gaza has exposed the West like never before – Middle East Monitor</a>.</p>
<p><a href="#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Jon Hoffman, “Israel Is a Strategic Liability for the United States”, ww.foreignpolicy.com, March 22, 2024. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 13 Temmuz 2026. <a href="https://foreignpolicy.com/2024/03/22/israel-gaza-biden-netanyahu-security-united-states/">For America, Israel Is a Liability, Not an Asset</a>.</p>
<p><a href="#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Adam H. Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em>, (London: Pluto Press, 2026), 8, 11, 24, 49.</p>
<p><a href="#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Ibrahim Fraihat and Abeer Al-Najjar, “Gaza as Diagnostic: Genocide, Power, and the Unraveling of the Global North”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 1886, 1888, 1893. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2026.2672512">https://doi.org/10.1080/01436597.2026.2672512</a>.</p>
<p><a href="#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Tariq Dana and Muhannad Ayyash, “Beyond Genocide: Colonial Modernity and the Destruction of the ‘Infrastructures of Existence’ in Gaza”, <em>Race &amp; Class, </em>published online first, May 22, 2026. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 9 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1177/03063968261425124">https://doi.org/10.1177/03063968261425124</a>.</p>
<p><a href="#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Ilan Pappé, Tariq Dana, and Nadia Naser–Najjab, “Palestine Studies, Knowledge Production, and the Struggle for Decolonisation”, <em>Middle East Critique</em>, Vol. 33, No. 2, (2024), 182. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 12 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2342189">https://doi.org/10.1080/19436149.2024.2342189</a>.</p>
<p><a href="#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Annamária Artner and Zhiguang Yin, “Towards a Non-hegemonic World Order – Emancipation and the Political Agency of the Global South in a Changing World Order”, <em>Third World Quarterly</em>, Vol. 47, No. 10, (2026), 2193. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2026. <a href="https://doi.org/10.1080/01436597.2023.2251422">https://doi.org/10.1080/01436597.2023.2251422</a>.</p>
<p><a href="#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Johnson, <em>How to Sell a Genocide: The Media’s Complicity in the Destruction of Gaza</em>, 203-204.</p>
<p><a href="#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Anonim. “Esra Albayrak&#8217;tan Dünya Dekolonizasyon Forumu&#8217;nda Daha Adil bir Dünya Mesajı”, <em>Takvim Gazetesi</em>, 11 Mayıs 2026. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 14 Mayıs 2026. <a href="https://www.takvim.com.tr/guncel/2026/05/11/esra-albayraktan-dunya-dekolonizasyon-forumunda-daha-adil-bir-dunya-mesaji#5">https://www.takvim.com.tr/guncel/2026/05/11/esra-albayraktan-dunya-dekolonizasyon-forumunda-daha-adil-bir-dunya-mesaji#5</a>.</p>
<p><a href="#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Esra Albayrak, “Dekolonizasyonu Aşmak: Bilgi, İktidar ve Ortak Sorumluluk”, <em>Kriter Dergisi</em>, Sayı 113, (Haziran 2026), 15-17.</p>
<p><a href="#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Mehmet Rakipoğlu, “Ablukayı Kırmak ve Teşhir Etmek: Küresel Sumud Filosu’nun Gazze Yolculuğu”, <em>Kriter Dergisi</em>, Sayı 113, (Haziran 2026), 48.</p>
<p><a href="#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Gilbert Achcar, “Gaza was the Last Nail in the Coffin of Liberal Atlanticism”, Interview with <em>Trümmer auf Trümmer.</em> <a href="http://www.anticapitalistresistance.org">www.anticapitalistresistance.org</a>, June 3, 2026. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 30 Temmuz 2026. <a href="https://anticapitalistresistance.org/gaza-was-the-last-nail-in-the-coffin-of-liberal-atlanticism/">Gaza Was the Last Nail in the Coffin of Liberal Atlanticism – Anticapitalist Resistance</a>.</p>
<p><a href="#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Gilbert Achcar, <em>Gazze Felaketi: Soykırımı Tarihsel Perspektiften Okumak</em>, Çev. Akın Emre Pilgir, (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2025), 68, 73, 83. (Orijinal Basım 2025)</p>
<p><a href="#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Achcar, <em>Gazze Felaketi: Soykırımı Tarihsel Perspektiften Okumak</em>, 86, 177, 240.</p>
<p><a href="#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Mishra, <em>The World After Gaza</em>, 280.</p>
<p><a href="#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Joe R. Feagin and Kimberley Ducey, <em>Racist America: Roots, Current Realities, and Future Reparations</em>, Fifth Edition, (New York: Routledge, 2026), 30, 31. (İlk Basım 2000)</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/batili-beyaz-kolonyal-eksenin-kirilma-noktasi-gazze-meselesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Afganistan Yeniden Şiddet Sarmalına mı Sürükleniyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/afganistan-yeniden-siddet-sarmalina-mi-surukleniyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/afganistan-yeniden-siddet-sarmalina-mi-surukleniyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Aug 2026 09:12:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Afganistan]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20223</guid>

					<description><![CDATA[Afganistan’da son dönemde yaşanan gelişmeler, ülkede beş yıl önce sona eren savaşın ardından beklenen istikrarın henüz tam anlamıyla sağlanamadığını gösteriyor. Özellikle Badakhshan vilayetinde artan gerilim, yalnızca yerel bir güvenlik meselesi olmaktan çıkıp daha büyük bir siyasi ve toplumsal sorunun işaretlerine dönüşüyor. Taliban’ın iktidara gelişinin üzerinden yaklaşık beş yıl geçmesine rağmen ülkede adaleti tesis etme, toplumun bütün kesimlerinin kendisini güvende hissedeceği bir yönetim oluşturma ve farklı gruplar arasındaki anlaşmazlıkları kalıcı biçimde çözme konusunda ciddi sorunlar yaşandığı yönündeki eleştiriler devam ediyor. Ancak Badakhshan’daki gerilimi yalnızca Taliban yönetiminin başarısızlıklarıyla açıklamak da doğru olmaz. Bölgede ekonomik kaynakların, özellikle altın madenlerinin kontrolü konusunda yaşanan rekabet, mevcut huzursuzluğu daha da derinleştiriyor. Badakhshan’da Altın Madenleri Gerilimi Badakhshan, Afganistan’ın önemli doğal kaynaklara sahip bölgelerinden biri. Son dönemde özellikle altın madenleri üzerindeki kontrol mücadelesinin farklı gruplar arasındaki gerilimi artırdığına ilişkin haberler geliyor. Ekonomik çıkarların siyasi ve yerel güç mücadeleleriyle birleşmesi, bölgede ciddi bir güvenlik problemi oluşturuyor. Başlangıçta madenlerin kontrolü ve ekonomik paylaşım üzerinden ortaya çıkan anlaşmazlıklar, zaman içerisinde karşılıklı suçlamalara, silahlı çatışmalara ve intikam duygusunun güçlenmesine zemin hazırlayabiliyor. Bugün gelinen noktada mesele yalnızca “kim altını kontrol edecek?” sorusundan ibaret değil. Biriken memnuniyetsizlik, kayıplar, öfke ve karşılıklı intikam duygusu yeni bir şiddet döngüsünü tetikleme riski taşıyor. İntikam Döngüsü Memnuniyetsizlik Öfkeye, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Afganistan’da son dönemde yaşanan gelişmeler, ülkede beş yıl önce sona eren savaşın ardından beklenen istikrarın henüz tam anlamıyla sağlanamadığını gösteriyor. Özellikle Badakhshan vilayetinde artan gerilim, yalnızca yerel bir güvenlik meselesi olmaktan çıkıp daha büyük bir siyasi ve toplumsal sorunun işaretlerine dönüşüyor.</p>
<p>Taliban’ın iktidara gelişinin üzerinden yaklaşık beş yıl geçmesine rağmen ülkede adaleti tesis etme, toplumun bütün kesimlerinin kendisini güvende hissedeceği bir yönetim oluşturma ve farklı gruplar arasındaki anlaşmazlıkları kalıcı biçimde çözme konusunda ciddi sorunlar yaşandığı yönündeki eleştiriler devam ediyor.</p>
<p>Ancak Badakhshan’daki gerilimi yalnızca Taliban yönetiminin başarısızlıklarıyla açıklamak da doğru olmaz. Bölgede ekonomik kaynakların, özellikle altın madenlerinin kontrolü konusunda yaşanan rekabet, mevcut huzursuzluğu daha da derinleştiriyor.</p>
<p><strong>Badakhshan’da Altın Madenleri Gerilimi</strong></p>
<p>Badakhshan, Afganistan’ın önemli doğal kaynaklara sahip bölgelerinden biri. Son dönemde özellikle altın madenleri üzerindeki kontrol mücadelesinin farklı gruplar arasındaki gerilimi artırdığına ilişkin haberler geliyor.</p>
<p>Ekonomik çıkarların siyasi ve yerel güç mücadeleleriyle birleşmesi, bölgede ciddi bir güvenlik problemi oluşturuyor. Başlangıçta madenlerin kontrolü ve ekonomik paylaşım üzerinden ortaya çıkan anlaşmazlıklar, zaman içerisinde karşılıklı suçlamalara, silahlı çatışmalara ve intikam duygusunun güçlenmesine zemin hazırlayabiliyor.</p>
<p>Bugün gelinen noktada mesele yalnızca “kim altını kontrol edecek?” sorusundan ibaret değil. Biriken memnuniyetsizlik, kayıplar, öfke ve karşılıklı intikam duygusu yeni bir şiddet döngüsünü tetikleme riski taşıyor.</p>
<p><strong>İntikam Döngüsü<br />
Memnuniyetsizlik Öfkeye, Öfke İntikama Dönüşüyor<br />
</strong></p>
<p>Afganistan’ın yakın tarihi, küçük görünen yerel çatışmaların zaman içerisinde nasıl büyük savaşlara dönüşebildiğinin örnekleriyle dolu.</p>
<p>Bir bölgede yaşanan adaletsizlik algısı, başka bir bölgede siyasi dışlanmışlıkla birleştiğinde toplumsal öfke büyüyebiliyor. Silahlı grupların devreye girmesiyle birlikte de mesele, ekonomik veya yerel bir anlaşmazlık olmaktan çıkıp siyasi bir çatışmaya dönüşebiliyor.</p>
<p>Badakhshan’da bugün ortaya çıkan en büyük tehlike de budur.</p>
<p>Eğer yaşanan ölümler ve yaralanmalar yeni intikam girişimlerine yol açarsa, taraflar arasındaki çatışmanın kontrol edilmesi giderek zorlaşabilir. Böyle bir süreç, yalnızca Badakhshan’ı değil, Afganistan’ın diğer bölgelerini de etkileyebilecek yeni bir istikrarsızlık dalgası oluşturabilir.</p>
<p><strong>Taliban İçin Kritik Bir Sınav</strong></p>
<p>Taliban yönetimi açısından bu gelişmeler aynı zamanda önemli bir yönetim sınavıdır.</p>
<p>Bir devletin gücü yalnızca güvenlik güçlerinin varlığıyla değil, adalet mekanizmasının tarafsızlığı, hukukun üstünlüğü, kamu kaynaklarının adil dağıtılması ve toplumun farklı kesimlerinin kendisini yönetimin parçası olarak görebilmesiyle ölçülür.</p>
<p>Taliban yönetiminin önündeki en önemli görevlerden biri, ekonomik kaynaklar üzerindeki mücadeleyi silahlı çatışmaya dönüşmeden çözmek ve taraflar arasında güven oluşturacak bir mekanizma kurmaktır.</p>
<p>Aksi takdirde yerel çatışmaların giderek siyasi bir karakter kazanması ihtimali göz ardı edilemez.</p>
<p><strong>Afganistan’ın Yeni Bir Savaşa İhtiyacı Yok</strong></p>
<p>Afgan halkı son kırk yılda savaşın, yoksulluğun ve istikrarsızlığın bedelini fazlasıyla ödedi.</p>
<p>Farklı dönemlerde yaşanan iç savaşlar, Sovyet işgali, Taliban ile diğer gruplar arasındaki çatışmalar, El Kaide ve DEAŞ tehdidi ve ardından gelen uluslararası müdahaleler milyonlarca Afganın hayatını doğrudan etkiledi.</p>
<p>Bugün Afganistan’ın ihtiyacı yeni bir savaş değil; adalet, güvenlik, ekonomik kalkınma ve toplumsal uzlaşmadır.</p>
<p>Bu nedenle Badakhshan’da yaşanan gelişmeler yalnızca Afganistan’ın iç meselesi olarak görülmemelidir. Afganistan’ın yeniden bir şiddet sarmalına sürüklenmesi, bölgedeki ülkeler açısından da ciddi güvenlik ve insani sonuçlar doğurabilir.</p>
<p><strong>Ümmetin Akil İnsanlarına Sorumluluk Düşüyor</strong></p>
<p>Afganistan’ın yeniden çatışmaya sürüklenmemesi için öncelikle Afgan toplumunun kendi içindeki akil ve sorumlu insanların devreye girmesi gerekiyor.</p>
<p>Bunun yanında bölgedeki ülkeler, İslam dünyasının kanaat önderleri ve Afganistan üzerinde etkisi bulunan aktörler de yapıcı bir rol üstlenebilir.</p>
<p>Burada amaç herhangi bir tarafın yanında yer almak değil; kan dökülmesini önlemek, adaletin tesis edilmesine yardımcı olmak ve tarafları müzakere masasında buluşturmaktır.</p>
<p>Çünkü Afganistan’ın yeni bir savaşın içine sürüklenmesi, kazananı olmayan bir mücadele anlamına gelecektir.</p>
<p><strong>Artık Aynı Tarih Tekrar Edilmemeli</strong></p>
<p>Ömrümüz Afganistan’ın iç ve dış savaşlarını izlemekle geçti. Her yeni çatışmada aynı acıların, aynı yoksulluğun ve aynı göçlerin yeniden yaşandığına şahit olduk.</p>
<p>Bugün Badakhshan’dan gelen haberler bu nedenle ciddiye alınmalıdır.</p>
<p>Henüz yaşananları yeni bir büyük savaşın başlangıcı olarak nitelendirmek için erken olabilir. Ancak memnuniyetsizlik, ekonomik çıkar çatışmaları, silahlı mücadele, kayıplar ve intikam duygusu aynı anda büyümeye devam ederse, küçük bir kıvılcımın daha büyük bir yangına dönüşmesi mümkündür.</p>
<p>Afganistan’ın buna tahammülü yoktur.</p>
<p>Akil, adil ve kapsayıcı bir müdahale mekanizması zamanında kurulamazsa, bu aziz ülkenin yeniden insan kaynağını tüketen, yoksulluğu derinleştiren ve geri kalmışlığı kalıcılaştıran bir şiddet sarmalına sürüklenmesi riski büyüyecektir.</p>
<p>Afganistan’ın ihtiyacı yeni bir savaş değil; adalet, huzur ve geleceğe dair umuttur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/afganistan-yeniden-siddet-sarmalina-mi-surukleniyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hakan, Hamse?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hakan-hamse/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hakan-hamse/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz ALTIN]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Aug 2026 16:08:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Irak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20214</guid>

					<description><![CDATA[Bir yanlışlık olmasın 5 anlaşma değil miydi? Hakan, hamse… Irak Başbakanı’nın Ankara ziyareti sırasında düzenlenen imza töreninde yaşanan kısa bir diyalog. Bu durum aslında Orta Doğu’daki güç mücadelesinin görünmeyen yönünü ortaya koyuyor. Ziyaret sırasında imzalanması beklenen anlaşmalardan birinin imzalanmaması üzerine Sayın Cumhurbaşkanımız 5 anlaşma imzalanması gerektiğini hatırlatıyor. Irak Başbakanı da  Ulaştırma Bakanı’na neden imzalamadığını soruyor ve  Bakanın, “Size WhatsApp’tan gönderdim. İran Dışişleri değerlendirmenizi tekrar gözden geçirin diyor.” şeklindeki cevabı, salondaki kameralara da yansıyor. Bu diyalog, İran’ın uzun yıllardır Irak’ın karar alma mekanizmaları üzerindeki etkisini göstermesi bakımından apaçık bir örnek oluyor. Bununla birlikte Orta Doğu’da sessiz ama derin bir güç değişimi de yaşanıyor. Gündem çoğu zaman Gazze, nükleer müzakereler veya İsrail-İran gerilimi üzerinden okunuyor. Oysa asıl dönüşüm, Irak ve Suriye hattında şekilleniyor. Uzun yıllardır bölgesel nüfuzunu bu coğrafyada kurduğu vekil aktörler ve lojistik koridorlar üzerinden sürdüren İran, bugün bu stratejisini her zamankinden daha ağır bir baskı altında yürütmeye çalışıyor. İran’ın Irak üzerinden Suriye’ye, oradan da Lübnan’a uzanan kara koridoru yalnızca bir ikmal hattı değildir. Bu hat, Tahran’ın bölgesel caydırıcılık anlayışının temelini oluşturmaktadır. Ancak son dönemde sınır güvenliğinin sıkılaştırılması, kaçak silah sevkiyatlarına yönelik operasyonlar ve bölgesel aktörlerin değişen güvenlik politikaları, bu koridorun artık eskisi kadar rahat işletilemediğini göstermektedir. Peki İran neden eski &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir yanlışlık olmasın 5 anlaşma değil miydi?</p>
<p>Hakan, hamse…</p>
<p>Irak Başbakanı’nın Ankara ziyareti sırasında düzenlenen imza töreninde yaşanan kısa bir diyalog. Bu durum aslında Orta Doğu’daki güç mücadelesinin görünmeyen yönünü ortaya koyuyor. Ziyaret sırasında imzalanması beklenen anlaşmalardan birinin imzalanmaması üzerine Sayın Cumhurbaşkanımız 5 anlaşma imzalanması gerektiğini hatırlatıyor. Irak Başbakanı da  Ulaştırma Bakanı’na neden imzalamadığını soruyor ve  Bakanın, “Size WhatsApp’tan gönderdim. İran Dışişleri değerlendirmenizi tekrar gözden geçirin diyor.” şeklindeki cevabı, salondaki kameralara da yansıyor. Bu diyalog, İran’ın uzun yıllardır Irak’ın karar alma mekanizmaları üzerindeki etkisini göstermesi bakımından apaçık bir örnek oluyor.</p>
<p>Bununla birlikte Orta Doğu’da sessiz ama derin bir güç değişimi de yaşanıyor. Gündem çoğu zaman Gazze, nükleer müzakereler veya İsrail-İran gerilimi üzerinden okunuyor. Oysa asıl dönüşüm, Irak ve Suriye hattında şekilleniyor. Uzun yıllardır bölgesel nüfuzunu bu coğrafyada kurduğu vekil aktörler ve lojistik koridorlar üzerinden sürdüren İran, bugün bu stratejisini her zamankinden daha ağır bir baskı altında yürütmeye çalışıyor.</p>
<p>İran’ın Irak üzerinden Suriye’ye, oradan da Lübnan’a uzanan kara koridoru yalnızca bir ikmal hattı değildir. Bu hat, Tahran’ın bölgesel caydırıcılık anlayışının temelini oluşturmaktadır. Ancak son dönemde sınır güvenliğinin sıkılaştırılması, kaçak silah sevkiyatlarına yönelik operasyonlar ve bölgesel aktörlerin değişen güvenlik politikaları, bu koridorun artık eskisi kadar rahat işletilemediğini göstermektedir.</p>
<p>Peki İran neden eski hareket serbestisini kaybediyor? Bunun tek bir nedeni yok. Son yıllarda İsrail ve ABD’nin İran’a ait askerî altyapıya, silah depolarına ve lojistik hatlara yönelik düzenli operasyonları, Tahran’ın bölgedeki hareket alanını önemli ölçüde daralttı. Bunun yanında Suriye’de yaşanan siyasi dönüşüm, İran’ın uzun yıllar boyunca oluşturduğu nüfuz mekanizmalarını yeniden şekillendirmek zorunda bıraktı. Irak’ta merkezi yönetimin sınır güvenliğini artırması ve Türkiye ile gelişen güvenlik iş birliği de kara koridorunun eskisi kadar rahat işletilememesine neden oluyor. Lübnan’da Hizbullah’ın son dönemde yaşadığı askerî ve siyasi yıpranma ise İran’ın Doğu Akdeniz’e uzanan caydırıcılık zincirini zayıflatan bir diğer önemli unsur olarak öne çıkıyor.</p>
<p>Bütün bu gelişmeler, İran’ın onlarca yıl boyunca inşa ettiği “Direniş Ekseni” stratejisinin ilk kez aynı anda birden fazla cephede baskı altında kalmasına yol açmaktadır. Bugün Tahran’ın karşı karşıya olduğu temel sorun askerî kapasitesinin tamamen zayıflaması değildir. Asıl sorun, bu kapasiteyi Irak, Suriye ve Lübnan hattı boyunca etkili şekilde kullanmasını sağlayan  ağın giderek aşınmasıdır.</p>
<p>Bu tabloyu yalnızca “İran güç kaybediyor” şeklinde okumak eksik olacaktır. Asıl soru şudur: Ortaya çıkan yeni dengeyi kim şekillendirecek?</p>
<p>Bu noktada Türkiye’nin son yıllarda attığı adımlar dikkat çekmektedir. Irak ile geliştirilen güvenlik iş birliği, PKK’ya karşı artan koordinasyon, enerji alanındaki yeni anlaşmalar, TPAO’nun Kerkük ve çevresindeki petrol sahalarında üstlendiği rol, günlük 750 bin varil Irak petrolününTürkiyeye taşınmasına yönelik planlar, petrolün Türkiye’de işlenmesine ilişkin projeler Kalkınma yolu projesi ile birlikte değerlendirildiğinde Ankara’nın Irak politikasının güvenlik ekseninin ötesine geçtiği görülmektedir. Türkiye artık enerji, ulaştırma ve ekonomik entegrasyon süreçlerinde de etkisini artırmaya çalışan bir bölgesel güç görünümündedir.</p>
<p>Suriye’de yaşanan gelişmeler de Türkiye’nin bölgesel ağırlığını artırmaktadır. Güvenlik alanındaki etkinliği ve sahadaki varlığı, Ankara’yı yeni dengelerin önemli aktörlerinden biri hâline getirmektedir.</p>
<p>Elbette bu gelişmeler, İran’ın bölgedeki etkisini tamamen kaybettiği anlamına gelmemektedir. İran, askerî kapasitesi, siyasi ilişkileri ve bölgesel ortaklarıyla hâlâ Orta Doğu’nun en önemli güç merkezlerinden biridir. Ancak mevcut gelişmeler, Tahran’ın uzun yıllardır benimsediği güvenlik stratejisinin ciddi bir uyum sürecine girdiğini göstermektedir.</p>
<p>Önümüzdeki yıllarda Orta Doğu’nun geleceğini belirleyecek temel mesele, hangi ülkenin daha güçlü olduğu değil; değişen şartlara hangi aktörün daha hızlı uyum sağlayabildiği olacaktır. Güvenlik, enerji, ticaret ve diplomasi artık birbirinden ayrı alanlar değildir. Bölgesel etkinlik, bu dört unsurun birlikte yönetilebilmesine bağlıdır.</p>
<p>Orta Doğu’da yeni bir dönem başlıyor. Bu dönemin kazananı yalnızca askerî gücü yüksek olan değil; değişen dengeleri doğru okuyarak bunu kalıcı stratejik kazanımlara dönüştürebilen aktör olacaktır. Çünkü bugün bölgede yaşanan mücadele yalnızca sınırlar üzerinde değil; enerji koridorları, ticaret yolları ve nüfuz alanları üzerinde verilmektedir. Türkiye’nin önündeki asıl sınav ise askerî kazanımlarını diplomatik, ekonomik ve stratejik üstünlüğe dönüştürebilmesidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hakan-hamse/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ceuta Göç Krizi Avrupa Birliği&#8217;ni Böldü: Avrupa&#8217;nın Sınırında Patlak Veren Büyük Göç Dalgası</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ceuta-goc-krizi-avrupa-birligini-boldu-avrupanin-sinirinda-patlak-veren-buyuk-goc-dalgasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ceuta-goc-krizi-avrupa-birligini-boldu-avrupanin-sinirinda-patlak-veren-buyuk-goc-dalgasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 05 Aug 2026 07:22:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20206</guid>

					<description><![CDATA[İki Günde 60 Bin Göçmen Sınıra Ulaştı İspanya&#8217;ya bağlı Kuzey Afrika kenti Ceuta, iki gün içinde yaklaşık 50-60 bin göçmenin sınır hattına yönelmesiyle son yılların en büyük düzensiz göç krizlerinden birini yaşadı. Nüfusu yalnızca 84 bin olan kentte güvenlik güçleri yetersiz kalınca İspanya orduyu bölgeye sevk etti, hava ve deniz denetimlerini artırdı. Avrupa Birliği de Frontex aracılığıyla destek teklifinde bulundu. Göç Dalgası Nasıl Başladı? Göçmenler Ceuta&#8217;ya ulaşmak için sınır çitlerini aşmaya, tel örgüleri kesmeye, denizden yüzmeye veya küçük tekneler kullanmaya çalıştı. Hareketliliğin kesin nedeni henüz bilinmiyor. İspanyol hükümeti, insan kaçakçılığı şebekelerinin sosyal medyada yayılan yanlış bilgilerle göçmenleri İspanya&#8217;da kalabileceklerine inandırdığını savunurken, bazı göçmenler Fas güvenlik güçlerinin kendilerini durdurmadığını, hatta sınır yönüne yönlendirdiğini öne sürdü. Bu iddialar, Fas&#8217;ın göçü siyasi baskı aracı olarak kullanıp kullanmadığı tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Fas-İspanya Gerilimi ve Avrupa&#8217;nın Bölünmesi Bazı uzmanlar, Fas&#8217;ın İspanya&#8217;nın Cezayir ile geliştirdiği ilişkilere tepki olarak sınır kontrollerini bilinçli şekilde gevşetmiş olabileceğini ileri sürerken, Faslı uzmanlar bu görüşü reddediyor. Kriz Avrupa Birliği içinde de görüş ayrılıklarına yol açtı. Fransa sınır güvenliğini artırırken, İtalya İspanya&#8217;nın Schengen üyeliğinin geçici olarak askıya alınmasını istedi. Danimarka ve Finlandiya gibi ülkeler bu görüşe destek verirken, Avrupa Komisyonu Frontex ekiplerini devreye soktu. İspanya ise Avrupa ülkelerini yeterli dayanışma göstermemekle &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İki Günde 60 Bin Göçmen Sınıra Ulaştı</strong></p>
<p>İspanya&#8217;ya bağlı Kuzey Afrika kenti <strong>Ceuta</strong>, iki gün içinde yaklaşık <strong>50-60 bin göçmenin</strong> sınır hattına yönelmesiyle son yılların en büyük düzensiz göç krizlerinden birini yaşadı. Nüfusu yalnızca <strong>84 bin</strong> olan kentte güvenlik güçleri yetersiz kalınca İspanya orduyu bölgeye sevk etti, hava ve deniz denetimlerini artırdı. Avrupa Birliği de Frontex aracılığıyla destek teklifinde bulundu.</p>
<p><strong>Göç Dalgası Nasıl Başladı?</strong></p>
<p>Göçmenler Ceuta&#8217;ya ulaşmak için sınır çitlerini aşmaya, tel örgüleri kesmeye, denizden yüzmeye veya küçük tekneler kullanmaya çalıştı. Hareketliliğin kesin nedeni henüz bilinmiyor. İspanyol hükümeti, insan kaçakçılığı şebekelerinin sosyal medyada yayılan yanlış bilgilerle göçmenleri İspanya&#8217;da kalabileceklerine inandırdığını savunurken, bazı göçmenler Fas güvenlik güçlerinin kendilerini durdurmadığını, hatta sınır yönüne yönlendirdiğini öne sürdü. Bu iddialar, Fas&#8217;ın göçü siyasi baskı aracı olarak kullanıp kullanmadığı tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı.</p>
<p><strong>Fas-İspanya Gerilimi ve Avrupa&#8217;nın Bölünmesi</strong></p>
<p>Bazı uzmanlar, Fas&#8217;ın İspanya&#8217;nın Cezayir ile geliştirdiği ilişkilere tepki olarak sınır kontrollerini bilinçli şekilde gevşetmiş olabileceğini ileri sürerken, Faslı uzmanlar bu görüşü reddediyor. Kriz Avrupa Birliği içinde de görüş ayrılıklarına yol açtı. Fransa sınır güvenliğini artırırken, İtalya İspanya&#8217;nın Schengen üyeliğinin geçici olarak askıya alınmasını istedi. Danimarka ve Finlandiya gibi ülkeler bu görüşe destek verirken, Avrupa Komisyonu Frontex ekiplerini devreye soktu. İspanya ise Avrupa ülkelerini yeterli dayanışma göstermemekle eleştirdi.</p>
<p><strong>Kriz Uluslararası Siyasetin Gündemine Taşındı</strong></p>
<p>Göç krizi yalnızca Avrupa&#8217;da değil, uluslararası siyasette de yankı buldu. ABD Başkanı Donald Trump, Madrid yönetiminin göç politikalarını eleştirirken, Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Elon Musk da Avrupa&#8217;nın göç yaklaşımını hedef aldı. İsrail&#8217;in BM Daimi Temsilcisi ise Ceuta ve Melilla&#8217;nın statüsünü gündeme getirdi. Avrupa&#8217;daki aşırı sağ partiler İspanya hükümetini sert biçimde eleştirirken, bazı sol çevreler Ceuta&#8217;nın Afrika kıtasındaki konumunu tartışmaya açtı.</p>
<p><strong>Mahkeme Kararı ve İnsan Kaçakçıları Tartışması</strong></p>
<p>Makaleye göre krizi tetikleyen unsurlardan biri, İspanya Yüksek Mahkemesi&#8217;nin denizde yakalanan düzensiz göçmenlerin derhal geri gönderilmesini sınırlandıran kararı oldu. Bu kararın sosyal medyada çarpıtılarak yayılması, insan kaçakçılığı şebekelerinin göçmenleri Avrupa&#8217;da kalabilecekleri yönünde ikna etmelerine zemin hazırladı. İspanya İçişleri Bakanlığı verilerine göre yaklaşık <strong>50 bin kişi</strong> Ceuta&#8217;ya ulaştı, bunların <strong>48 bin 300&#8217;ü</strong> Fas&#8217;a geri döndü. Olaylarda en az <strong>67 kişi</strong> yaşamını yitirdi.</p>
<p><strong>Göçmenlerin Durumu ve Krizin Siyasi Etkileri</strong></p>
<p>Ceuta&#8217;ya ulaşan göçmenler Avrupa&#8217;nın diğer bölgelerine serbestçe geçemiyor. Birçoğu geçici kabul merkezlerinde tutulurken önemli bir kısmı Fas&#8217;a geri gönderiliyor. İnsan hakları örgütleri bu merkezlerdeki koşulları uzun süredir eleştiriyor. Kriz, İspanya&#8217;da göç politikaları tartışmasını yeniden alevlendirirken, sağ ve aşırı sağ partiler hükümeti düzensiz göçü teşvik etmekle suçladı. İnsan hakları savunucuları ise güvenlik önlemlerinin sertliğini eleştirdi. Yaşananlar, Ceuta&#8217;nın yalnızca bir sınır kenti değil; Fas-İspanya ilişkileri, Avrupa&#8217;nın göç politikaları ve kıta siyasetindeki dengeler açısından stratejik bir merkez olduğunu bir kez daha ortaya koydu.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ceuta-goc-krizi-avrupa-birligini-boldu-avrupanin-sinirinda-patlak-veren-buyuk-goc-dalgasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gücün Eğittiği Maskeler: Vahşet Gerçekten Geçmişte mi Kaldı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gucun-egittigi-maskeler-vahset-gercekten-gecmiste-mi-kaldi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gucun-egittigi-maskeler-vahset-gercekten-gecmiste-mi-kaldi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Jul 2026 14:07:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[sömürge]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20189</guid>

					<description><![CDATA[Günümüzde demokrasi, insan hakları ve özgürlük söylemleriyle öne çıkan birçok devletin tarihine yakından bakıldığında, sömürgecilik, işgal, köle ticareti ve kitlesel şiddet gibi karanlık sayfalarla karşılaşılır. Bu gerçekleri hatırlamak, geçmişi yargılamaktan çok bugünü doğru anlamanın bir gereğidir. Sömürgecilik Çağı: Dünyanın Yeniden Paylaşılması 15. yüzyıldan itibaren Portekiz ve İspanya&#8217;nın başlattığı denizaşırı keşifler, kısa sürede büyük sömürge imparatorluklarının kurulmasına dönüştü. Amerika kıtasında Aztek ve İnka medeniyetleri yıkıldı; savaşlar, zorla çalıştırma sistemi ve Avrupa&#8217;dan taşınan salgın hastalıklar yerli nüfus üzerinde yıkıcı sonuçlar doğurdu. Atlantik köle ticareti ise yaklaşık dört yüzyıl boyunca milyonlarca Afrikalının zorla kıtalar arasında taşınmasına neden oldu. Tarihçiler, bu dönemin insanlık tarihinin en büyük zorunlu nüfus hareketlerinden biri olduğu konusunda görüş birliği içindedir. Afrika: Kaynakların Bedelini İnsanlar Ödedi 1884-1885 Berlin Konferansı&#8217;nda Afrika, Afrikalıların iradesi olmaksızın Avrupalı güçler arasında paylaşıldı. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Belçika Kralı II. Leopold&#8217;un kişisel yönetimi altındaki Kongo Özgür Devleti&#8217;dir. Kauçuk üretimi uğruna uygulanan zorla çalıştırma, işkence ve infazlar nedeniyle milyonlarca insanın hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir. Asya ve Pasifik&#8217;te İşgaller 19. ve 20. yüzyıllarda Asya da emperyal rekabetin merkezlerinden biri oldu. Britanya&#8217;nın Hindistan yönetimi, Afyon Savaşları sonrasında Çin&#8217;in maruz kaldığı baskılar ve Japon İmparatorluğu&#8217;nun Kore, Çin ve Güneydoğu Asya&#8217;daki işgalleri milyonlarca insanı etkiledi. Nanjing Katliamı (1937) gibi olaylar, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde demokrasi, insan hakları ve özgürlük söylemleriyle öne çıkan birçok devletin tarihine yakından bakıldığında, sömürgecilik, işgal, köle ticareti ve kitlesel şiddet gibi karanlık sayfalarla karşılaşılır. Bu gerçekleri hatırlamak, geçmişi yargılamaktan çok bugünü doğru anlamanın bir gereğidir.</p>
<p><strong>Sömürgecilik Çağı: Dünyanın Yeniden Paylaşılması</strong></p>
<p>15. yüzyıldan itibaren Portekiz ve İspanya&#8217;nın başlattığı denizaşırı keşifler, kısa sürede büyük sömürge imparatorluklarının kurulmasına dönüştü. Amerika kıtasında Aztek ve İnka medeniyetleri yıkıldı; savaşlar, zorla çalıştırma sistemi ve Avrupa&#8217;dan taşınan salgın hastalıklar yerli nüfus üzerinde yıkıcı sonuçlar doğurdu.</p>
<p>Atlantik köle ticareti ise yaklaşık dört yüzyıl boyunca milyonlarca Afrikalının zorla kıtalar arasında taşınmasına neden oldu. Tarihçiler, bu dönemin insanlık tarihinin en büyük zorunlu nüfus hareketlerinden biri olduğu konusunda görüş birliği içindedir.</p>
<p><strong>Afrika: Kaynakların Bedelini İnsanlar Ödedi</strong></p>
<p>1884-1885 Berlin Konferansı&#8217;nda Afrika, Afrikalıların iradesi olmaksızın Avrupalı güçler arasında paylaşıldı. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Belçika Kralı II. Leopold&#8217;un kişisel yönetimi altındaki Kongo Özgür Devleti&#8217;dir. Kauçuk üretimi uğruna uygulanan zorla çalıştırma, işkence ve infazlar nedeniyle milyonlarca insanın hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir.</p>
<p><strong>Asya ve Pasifik&#8217;te İşgaller</strong></p>
<p>19. ve 20. yüzyıllarda Asya da emperyal rekabetin merkezlerinden biri oldu. Britanya&#8217;nın Hindistan yönetimi, Afyon Savaşları sonrasında Çin&#8217;in maruz kaldığı baskılar ve Japon İmparatorluğu&#8217;nun Kore, Çin ve Güneydoğu Asya&#8217;daki işgalleri milyonlarca insanı etkiledi. Nanjing Katliamı (1937) gibi olaylar, savaş dönemlerinde sivillerin nasıl büyük bedeller ödediğinin en çarpıcı örnekleri arasında yer alır.</p>
<p><strong>Avrupa da Bu Şiddetten Muaf Değildi</strong></p>
<p>Sömürgecilik yalnızca Avrupa dışını etkilemedi. İki dünya savaşı, Avrupa kıtasını tarihin en büyük yıkımlarından biriyle karşı karşıya bıraktı. Nazi Almanyası&#8217;nın işgal politikaları modern tarihin en büyük insanlık suçları arasında kabul edilmektedir. Aynı dönemde milyonlarca sivil savaş, açlık ve zorunlu göç nedeniyle yaşamını yitirdi.</p>
<p><strong>Güç, Hukuk ve Ahlak</strong></p>
<p>I. Dünya Savaşı&#8217;nın ardından Birleşmiş Milletler&#8217;in kurulması, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi&#8217;nin kabulü, Cenevre Sözleşmeleri&#8217;nin geliştirilmesi ve uluslararası ceza hukuku mekanizmalarının güçlendirilmesi, devletlerin güç kullanımını hukukla sınırlandırma yönünde önemli adımlar oldu.</p>
<p>Bununla birlikte, uluslararası ilişkiler tarihi, devletlerin çoğu zaman ahlaki ilkeler kadar güvenlik, çıkar ve güç dengeleri doğrultusunda hareket ettiğini de göstermektedir. Bu nedenle geçmişin hatırlanması, yalnızca tarih bilgisi değil, aynı zamanda geleceğe yönelik bir uyarıdır.</p>
<p><strong>Tarihin Verdiği Ders</strong></p>
<p>Tarih bize, hiçbir medeniyetin yalnızca başarılarıyla değerlendirilemeyeceğini öğretir. Bilim, sanat ve teknoloji alanındaki büyük katkılar kadar; sömürgecilik, köle ticareti, savaş suçları ve insan hakları ihlalleri de aynı tarihin ayrılmaz parçalarıdır.</p>
<p>Gerçek yüzleşme, geçmişte yaşanan acıları inkâr etmek değil; onları kabul ederek benzer trajedilerin tekrar yaşanmaması için hukuku, adaleti ve insan onurunu evrensel ilkeler olarak savunmaktır.</p>
<p>Çünkü tarih, gücün tek başına barış getirmediğini; kalıcı barışın ancak hesap verebilirlik, hukuk ve insan haklarına bağlılıkla mümkün olabileceğini defalarca göstermiştir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gucun-egittigi-maskeler-vahset-gercekten-gecmiste-mi-kaldi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ortadoğu&#8217;da Yeni Büyük Oyun: Türkiye ile İran Karşı Karşıya mı Getirilmek İsteniyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ortadoguda-yeni-buyuk-oyun-turkiye-ile-iran-karsi-karsiya-mi-getirilmek-isteniyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ortadoguda-yeni-buyuk-oyun-turkiye-ile-iran-karsi-karsiya-mi-getirilmek-isteniyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Jul 2026 09:05:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20177</guid>

					<description><![CDATA[Ortadoğu, son yüzyılda defalarca yeniden şekillendirilmeye çalışıldı. Sykes-Picot Anlaşması&#8217;ndan Soğuk Savaş dönemine, Irak&#8217;ın işgalinden Arap Baharı&#8217;na kadar her büyük kırılma, bölgesel dengeleri değiştirdi. Bugün yaşanan gelişmeler de birçok analiste göre benzer ölçekte yeni bir jeopolitik dönüşümün işaretlerini taşıyor. Son aylarda Suriye, Lübnan, Irak ve İran ekseninde yaşanan askerî ve diplomatik hareketlilik, birbirinden bağımsız olaylar olarak görülmeyebilir. İsrail&#8217;in güvenlik politikaları, ABD&#8217;nin bölgesel öncelikleri, İran&#8217;ın &#8220;Direniş Ekseni&#8221; stratejisi ve Türkiye&#8217;nin sınır güvenliği odaklı yaklaşımı aynı coğrafyada kesişiyor. Bu durum, bölgeyi yeni bir güç mücadelesinin merkezine dönüştürüyor. Tarih Tekerrür Etmez Ama Benzerlikler Taşır Ortadoğu&#8217;nun yakın tarihi, büyük güçlerin bölgesel rekabetleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalıştığı örneklerle doludur. 1980-1988 arasındaki Irak-İran Savaşı bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Yaklaşık sekiz yıl süren savaşta her iki taraf da yüz binlerce insanını kaybetti, ekonomik olarak büyük yıkım yaşadı ve savaş sonunda belirgin bir kazanan çıkmadı. Buna karşılık, bölgedeki güç dengeleri önemli ölçüde değişti. Bu tarihsel örnek, uzun süreli bölgesel savaşların yalnızca tarafları değil, bütün Ortadoğu&#8217;yu zayıflattığını göstermektedir. Suriye Düğüm Noktası Bugün Suriye, yalnızca bir iç savaşın yaşandığı ülke değildir. Aynı zamanda Türkiye, İran, Rusya, ABD ve İsrail&#8217;in güvenlik hesaplarının kesiştiği stratejik bir merkezdir. Türkiye açısından Suriye&#8217;nin kuzeyi sınır güvenliği, düzensiz göç ve silahlı gruplar nedeniyle kritik öneme &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ortadoğu, son yüzyılda defalarca yeniden şekillendirilmeye çalışıldı. Sykes-Picot Anlaşması&#8217;ndan Soğuk Savaş dönemine, Irak&#8217;ın işgalinden Arap Baharı&#8217;na kadar her büyük kırılma, bölgesel dengeleri değiştirdi. Bugün yaşanan gelişmeler de birçok analiste göre benzer ölçekte yeni bir jeopolitik dönüşümün işaretlerini taşıyor.</p>
<p>Son aylarda Suriye, Lübnan, Irak ve İran ekseninde yaşanan askerî ve diplomatik hareketlilik, birbirinden bağımsız olaylar olarak görülmeyebilir. İsrail&#8217;in güvenlik politikaları, ABD&#8217;nin bölgesel öncelikleri, İran&#8217;ın &#8220;Direniş Ekseni&#8221; stratejisi ve Türkiye&#8217;nin sınır güvenliği odaklı yaklaşımı aynı coğrafyada kesişiyor. Bu durum, bölgeyi yeni bir güç mücadelesinin merkezine dönüştürüyor.</p>
<p>Tarih Tekerrür Etmez Ama Benzerlikler Taşır</p>
<p>Ortadoğu&#8217;nun yakın tarihi, büyük güçlerin bölgesel rekabetleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalıştığı örneklerle doludur.</p>
<p>1980-1988 arasındaki Irak-İran Savaşı bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Yaklaşık sekiz yıl süren savaşta her iki taraf da yüz binlerce insanını kaybetti, ekonomik olarak büyük yıkım yaşadı ve savaş sonunda belirgin bir kazanan çıkmadı. Buna karşılık, bölgedeki güç dengeleri önemli ölçüde değişti.</p>
<p>Bu tarihsel örnek, uzun süreli bölgesel savaşların yalnızca tarafları değil, bütün Ortadoğu&#8217;yu zayıflattığını göstermektedir.</p>
<p>Suriye Düğüm Noktası</p>
<p>Bugün Suriye, yalnızca bir iç savaşın yaşandığı ülke değildir. Aynı zamanda Türkiye, İran, Rusya, ABD ve İsrail&#8217;in güvenlik hesaplarının kesiştiği stratejik bir merkezdir.</p>
<p>Türkiye açısından Suriye&#8217;nin kuzeyi sınır güvenliği, düzensiz göç ve silahlı gruplar nedeniyle kritik öneme sahiptir.</p>
<p>İran açısından ise Suriye, Lübnan&#8217;daki Hizbullah&#8217;a uzanan kara bağlantısının önemli bir halkası olarak görülmektedir.</p>
<p>İsrail ise uzun süredir Suriye&#8217;deki İran bağlantılı hedeflere yönelik hava saldırıları düzenlediğini açıklamakta ve İran&#8217;ın askerî varlığının kendi ulusal güvenliği açısından kabul edilemez olduğunu savunmaktadır.</p>
<p>Bu farklı güvenlik öncelikleri, aynı coğrafyada birbirine temas eden fakat farklı amaçlar güden aktörleri karşı karşıya getirme potansiyeli taşımaktadır.</p>
<p>Türkiye ile İran Aynı Cephede mi, Karşı Cephede mi?</p>
<p>Son dönemde dile getirilen analizlerden biri, bölgedeki gelişmelerin Türkiye ile İran arasında doğrudan ya da dolaylı bir askerî gerilim oluşturabilecek zemini hazırladığı yönündedir.</p>
<p>Bu değerlendirmeye göre önce Suriye-Lübnan hattındaki tansiyon yükseltilmekte, ardından Suriye-Irak ekseninde yeni kriz alanları oluşturulmaktadır.</p>
<p>Bu senaryonun gerçekleşeceğine dair kamuya açık kesin kanıtlar bulunmamaktadır. Ancak bölgesel aktörlerin askerî hareketliliği ve karşılıklı açıklamaları, böyle bir risk ihtimalinin analizlerde tartışılmasına neden olmaktadır.</p>
<p>Türkiye ile İran arasında doğrudan yaşanabilecek bir çatışma, iki ülke açısından olduğu kadar bütün bölge için de ağır sonuçlar doğurabilir.</p>
<p>İsrail&#8217;in Güvenlik Doktrini</p>
<p>İsrail&#8217;in güvenlik politikası uzun yıllardır sınırları dışında oluşabilecek askerî tehditleri mümkün olduğunca erken aşamada etkisiz hâle getirmeyi hedeflemektedir.</p>
<p>Bu kapsamda Suriye&#8217;deki İran bağlantılı hedeflere yönelik operasyonlar, Lübnan sınırındaki gelişmeler ve bölgesel güç dengeleri İsrail&#8217;in stratejik hesaplarının önemli parçalarıdır.</p>
<p>İsrail&#8217;in resmî güvenlik belgelerinde ve yöneticilerinin açıklamalarında İran&#8217;ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması temel hedeflerden biri olarak yer almaktadır.</p>
<p>ABD&#8217;nin Bölgesel Hesapları</p>
<p>Washington&#8217;un Ortadoğu politikası yönetimlere göre değişiklik gösterse de bazı temel öncelikler büyük ölçüde korunmaktadır.</p>
<p>Bunların başında İsrail&#8217;in güvenliği, enerji yollarının açık tutulması, İran&#8217;ın bölgesel nüfuzunun sınırlandırılması ve ABD&#8217;nin askerî varlığının korunması gelmektedir.</p>
<p>Bu hedeflerin nasıl uygulanacağı konusunda farklı yaklaşımlar bulunsa da, bölgedeki gelişmeler çoğu zaman bu stratejik çerçeve içinde değerlendirilmektedir.</p>
<p>En Büyük Kaybeden Kim Olur?</p>
<p>Türkiye ile İran arasında yaşanabilecek uzun süreli bir askerî gerilim, ilk bakışta iki ülkeyi ilgilendiriyor gibi görünse de sonuçları çok daha geniş olacaktır.</p>
<p>Böyle bir çatışma;</p>
<p>&#8211; Suriye&#8217;deki kırılgan yapıyı daha da istikrarsızlaştırabilir.<br />
&#8211; Irak&#8217;taki güvenlik sorunlarını derinleştirebilir.<br />
&#8211; Lübnan&#8217;daki dengeleri bozabilir.<br />
&#8211; Enerji koridorlarını etkileyebilir.<br />
&#8211; Bölgesel ticaret ve yatırımları olumsuz etkileyebilir.</p>
<p>Dahası, uzun süreli bir yıpratma savaşı bölgesel güçlerin kaynaklarını tüketirken, dış aktörlerin manevra alanını genişletebilir.</p>
<p>Diplomasi Neden Hayati?</p>
<p>Ortadoğu&#8217;nun son yüz yılı gösteriyor ki savaşlar kolay başlıyor ancak sona ermesi yıllar alıyor.</p>
<p>Bu nedenle Türkiye ile İran arasında doğabilecek olası gerilimlerin diplomatik kanallarla yönetilmesi yalnızca iki ülkenin değil, bütün bölgenin çıkarınadır.</p>
<p>Rekabet kaçınılmaz olabilir; ancak rekabetin doğrudan askerî çatışmaya dönüşmesi, hiçbir taraf için kalıcı bir kazanç sağlamayabilir.</p>
<p>Sonuç</p>
<p>Ortadoğu bugün yeni bir yol ayrımındadır. Ya bölgesel aktörler tarihî tecrübelerden ders çıkararak rekabeti yönetmenin yollarını arayacak ya da yeni cepheler açılarak uzun yıllar sürecek yeni istikrarsızlıkların kapısı aralanacaktır.</p>
<p>Jeopolitik hesapların yoğunlaştığı bu dönemde en önemli ihtiyaç, gelişmeleri duygusal reflekslerle değil, stratejik akıl ve soğukkanlı analizle değerlendirebilmektir. Çünkü tarihin gösterdiği en önemli gerçeklerden biri şudur: Bölgesel savaşların bedelini çoğu zaman onları başlatanlar değil, o coğrafyada yaşayan halklar öder.</p>
<p>Yararlanılabilecek Kaynaklar</p>
<p>&#8211; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları ve Suriye raporları.<br />
&#8211; Stockholm International Peace Research Institute (SIPRI), Yearbook.<br />
&#8211; International Crisis Group (ICG), Ortadoğu analizleri.<br />
&#8211; RAND Corporation, Türkiye, İran ve Ortadoğu güvenlik politikalarına ilişkin raporlar.<br />
&#8211; Council on Foreign Relations (CFR), Ortadoğu dosyaları.<br />
&#8211; Chatham House, bölgesel güvenlik ve jeopolitik analizleri.<br />
&#8211; İsrail Savunma Bakanlığı ve ABD Savunma Bakanlığı (DoD) tarafından yayımlanan kamuya açık açıklamalar ve strateji belgeleri.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ortadoguda-yeni-buyuk-oyun-turkiye-ile-iran-karsi-karsiya-mi-getirilmek-isteniyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Lindsey Graham Sonrası Washington: Orta Doğu&#8217;da Yeni Bir Dönem mi Başlıyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/lindsey-graham-sonrasi-washington-orta-doguda-yeni-bir-donem-mi-basliyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/lindsey-graham-sonrasi-washington-orta-doguda-yeni-bir-donem-mi-basliyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Jul 2026 08:54:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20173</guid>

					<description><![CDATA[Amerikan siyasetinde bazı isimler vardır ki görevleri ve unvanlarıyla değil, kurdukları ilişkiler ağı ve kriz dönemlerinde üstlendikleri rollerle hatırlanırlar. Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham da uzun yıllar boyunca bu isimlerden biri oldu. Graham, yalnızca Güney Carolina&#8217;yı temsil eden bir senatör değildi. O, ABD dış politikasında müdahaleci (internationalist) Cumhuriyetçi çizginin en etkili temsilcilerinden biri, İsrail&#8217;in Washington&#8217;daki en güçlü siyasi destekçilerinden biri ve Körfez ülkeleriyle kurduğu yakın temaslar sayesinde bölgesel diplomasinin perde arkasındaki önemli aktörlerinden biriydi. Bu nedenle Graham&#8217;ın siyasi sahneden çekilmesi, yalnızca Amerikan iç siyaseti açısından değil, Orta Doğu&#8217;nun geleceği bakımından da dikkatle analiz edilmesi gereken bir gelişmedir. Cumhuriyetçi Parti İçindeki Denge Unsuru Lindsey Graham, John McCain ve Joseph Lieberman ile birlikte uzun yıllar Amerikan küresel liderliğini savunan &#8220;Three Amigos&#8221; olarak anıldı. Bu çizgi, ABD&#8217;nin askerî gücünü ve ittifaklarını uluslararası düzenin temel dayanaklarından biri olarak görüyordu. Ancak Donald Trump&#8217;ın yükselişiyle Cumhuriyetçi Parti içinde farklı bir yaklaşım güç kazandı. &#8220;Önce Amerika&#8221; anlayışı, dış müdahaleler yerine iç ekonomik önceliklere odaklanmayı savunuyordu. Graham, bu iki yaklaşım arasında köprü kurabilen nadir siyasetçilerden biriydi. Trump üzerinde etkili olabilmesi, Cumhuriyetçi Parti içindeki ağırlığını daha da artırıyordu. İsrail İçin Stratejik Bir Kayıp Graham&#8217;ın en güçlü siyasi bağlarından biri İsrail ile kurduğu yakın ilişkilerdi. Gazze Savaşı boyunca verdiği güçlü destek &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Amerikan siyasetinde bazı isimler vardır ki görevleri ve unvanlarıyla değil, kurdukları ilişkiler ağı ve kriz dönemlerinde üstlendikleri rollerle hatırlanırlar. Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham da uzun yıllar boyunca bu isimlerden biri oldu.</p>
<p>Graham, yalnızca Güney Carolina&#8217;yı temsil eden bir senatör değildi. O, ABD dış politikasında müdahaleci (internationalist) Cumhuriyetçi çizginin en etkili temsilcilerinden biri, İsrail&#8217;in Washington&#8217;daki en güçlü siyasi destekçilerinden biri ve Körfez ülkeleriyle kurduğu yakın temaslar sayesinde bölgesel diplomasinin perde arkasındaki önemli aktörlerinden biriydi.</p>
<p>Bu nedenle Graham&#8217;ın siyasi sahneden çekilmesi, yalnızca Amerikan iç siyaseti açısından değil, Orta Doğu&#8217;nun geleceği bakımından da dikkatle analiz edilmesi gereken bir gelişmedir.</p>
<p>Cumhuriyetçi Parti İçindeki Denge Unsuru</p>
<p>Lindsey Graham, John McCain ve Joseph Lieberman ile birlikte uzun yıllar Amerikan küresel liderliğini savunan &#8220;Three Amigos&#8221; olarak anıldı. Bu çizgi, ABD&#8217;nin askerî gücünü ve ittifaklarını uluslararası düzenin temel dayanaklarından biri olarak görüyordu.</p>
<p>Ancak Donald Trump&#8217;ın yükselişiyle Cumhuriyetçi Parti içinde farklı bir yaklaşım güç kazandı. &#8220;Önce Amerika&#8221; anlayışı, dış müdahaleler yerine iç ekonomik önceliklere odaklanmayı savunuyordu.</p>
<p>Graham, bu iki yaklaşım arasında köprü kurabilen nadir siyasetçilerden biriydi. Trump üzerinde etkili olabilmesi, Cumhuriyetçi Parti içindeki ağırlığını daha da artırıyordu.</p>
<p>İsrail İçin Stratejik Bir Kayıp</p>
<p>Graham&#8217;ın en güçlü siyasi bağlarından biri İsrail ile kurduğu yakın ilişkilerdi.</p>
<p>Gazze Savaşı boyunca verdiği güçlü destek ve İran&#8217;a yönelik sert açıklamaları, onu Tel Aviv yönetiminin Washington&#8217;daki en güvenilir müttefiklerinden biri hâline getirdi.</p>
<p>Başbakan Binyamin Netanyahu&#8217;nun Graham&#8217;ı &#8220;İsrail&#8217;in en büyük dostlarından biri&#8221; olarak nitelendirmesi de bu ilişkinin düzeyini göstermektedir.</p>
<p>İsrail açısından mesele yalnızca güçlü bir destekçinin kaybedilmesi değildir. Graham, Senato&#8217;daki konumu sayesinde güvenlik yardımlarının ve savunma bütçelerinin geçirilmesinde etkili bir isim olarak görülüyordu.</p>
<p>İran Politikası Değişir mi?</p>
<p>Lindsey Graham, uzun yıllar boyunca İran&#8217;a yönelik &#8220;maksimum baskı&#8221; politikasının en güçlü savunucuları arasında yer aldı.</p>
<p>İran&#8217;ın nükleer programı, bölgesel nüfuzu ve vekil güçleri konusunda sert tutum alınmasını savundu; askerî seçeneğin masada tutulması gerektiğini sık sık dile getirdi.</p>
<p>Onun yokluğu, Washington&#8217;da İran politikasının tamamen değişeceği anlamına gelmez. Ancak Kongre içinde bu çizgiyi aynı ağırlıkla savunabilecek isimlerin sayısının azalması, diplomasiye daha fazla alan açabilecek yeni dengelerin oluşmasına katkı sağlayabilir.</p>
<p>Körfez Dengeleri</p>
<p>Graham&#8217;ın etkisi yalnızca İsrail ile sınırlı değildi.</p>
<p>Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkeleriyle uzun yıllar kişisel ilişkiler geliştirdi. ABD-Suudi Arabistan savunma iş birliği, İbrahim Anlaşmaları&#8217;nın genişletilmesi ve İran&#8217;a karşı ortak güvenlik mimarisi oluşturulması yönündeki girişimlerde aktif rol oynadı.</p>
<p>Ancak bu ilişkiler her zaman sorunsuz değildi. Zaman zaman Riyad yönetimine sert uyarılarda bulundu, özellikle İran politikası konusunda daha fazla sorumluluk üstlenmesini istedi.</p>
<p>Bu nedenle Graham&#8217;ın ayrılması, Körfez başkentleriyle Washington arasındaki gayriresmî diplomasi kanallarında da bir boşluk oluşturabilir.</p>
<p>Cumhuriyetçi Parti Nereye Gidiyor?</p>
<p>Belki de en önemli soru budur.</p>
<p>Bugün Cumhuriyetçi Parti içinde J.D. Vance gibi isimlerin temsil ettiği daha temkinli ve iç önceliklere odaklanan yaklaşım giderek güç kazanıyor.</p>
<p>Bu yeni çizgi, Çin&#8217;i ABD&#8217;nin temel stratejik rakibi olarak görürken, Orta Doğu&#8217;daki askerî angajmanın azaltılmasını savunuyor.</p>
<p>Bu eğilim güç kazandıkça Washington&#8217;un Ortadoğu politikası da daha seçici, daha maliyet odaklı ve daha sınırlı bir askerî müdahale anlayışına evrilebilir.</p>
<p>Netice itibariyle tek bir siyasetçinin ayrılması elbette ABD&#8217;nin dış politikasını kökten değiştirmez. Amerikan dış politikası, kurumlar, Kongre, Pentagon, Dışişleri Bakanlığı ve başkanlık makamı arasında şekillenen çok katmanlı bir süreçtir.</p>
<p>Bununla birlikte bazı isimler, kurumların ötesinde etkiler oluşturabilir. Lindsey Graham da uzun yıllar bu isimlerden biri olarak öne çıktı.</p>
<p>Onun yokluğu, İsrail&#8217;in Kongre&#8217;deki en etkili savunucularından birini kaybetmesi, Körfez diplomasisinde kişisel ilişkilere dayalı önemli bir kanalın zayıflaması ve Cumhuriyetçi Parti içinde daha müdahale karşıtı yaklaşımların güç kazanması bakımından dikkatle izlenmesi gereken bir gelişmedir.</p>
<p>Önümüzdeki dönemde Washington&#8217;un Orta Doğu politikası yalnızca Beyaz Saray&#8217;ın tercihleriyle değil, Cumhuriyetçi Parti içindeki bu ideolojik dönüşümün hangi yönde ilerleyeceğiyle de şekillenecektir. Lindsey Graham&#8217;ın yokluğu, bu dönüşümün hızını ve yönünü etkileyebilecek unsurlardan biri olarak değerlendirilebilir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/lindsey-graham-sonrasi-washington-orta-doguda-yeni-bir-donem-mi-basliyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>II. Mahmut’tan NATO’ya: Türkiye’nin İki Yüzyıllık Güvenlik Jeopolitiği</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ii-mahmuttan-natoya-turkiyenin-iki-yuzyillik-guvenlik-jeopolitigi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ii-mahmuttan-natoya-turkiyenin-iki-yuzyillik-guvenlik-jeopolitigi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz ALTIN]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Jul 2026 12:08:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Nato]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[silah]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20163</guid>

					<description><![CDATA[Uluslararası ilişkiler literatüründe Türkiye’nin NATO üyeliği çoğunlukla 1952 yılında başlayan bir güvenlik tercihi olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, Soğuk Savaş’ın güvenlik dinamiklerini açıklamak bakımından önemli olmakla birlikte, Türkiye’nin Batı güvenlik mimarisiyle kurduğu ilişkinin tarihsel arka planını yeterince ortaya koymamaktadır. Türkiye’nin NATO içerisindeki konumunu doğru değerlendirebilmek için, Cumhuriyet döneminin ötesine geçerek Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyılda karşı karşıya kaldığı jeopolitik dönüşümü incelemek gerekmektedir. Devletlerin dış politika tercihleri çoğu zaman ideolojik yönelimlerden ziyade jeopolitik zorunluluklar tarafından şekillenir. Coğrafya değişmediği sürece güvenlik kaygıları da büyük ölçüde süreklilik gösterir. Bu nedenle Türkiye’nin günümüzde NATO içerisindeki stratejik rolü, yaklaşık iki yüzyıl önce Osmanlı Devleti’nin Rusya karşısında geliştirdiği güvenlik arayışından bağımsız değerlendirilemez. I. Türkiye’nin Batı Güvenlik Mimarisiyle İlk Teması: II. Mahmut Dönemi ve Jeopolitik Dönüşüm Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyıldaki dış politika dönüşümünün temelinde, uluslararası güç dengelerindeki değişim ve özellikle Rusya İmparatorluğu’nun artan baskısı yer almaktadır. XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren Karadeniz’in kuzeyinde üstünlük sağlayan Rusya, askerî gücünün yanında diplomatik araçlarla da Osmanlı Devleti üzerindeki etkisini artırmaya başlamıştır. Bu sürecin hukuki zemini 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması ile oluşmuştur. Antlaşma, Rusya’ya Osmanlı ülkesindeki Ortodoks tebaanın durumuna ilişkin diplomatik girişimlerde bulunma imkânı sağlamış; bu durum ilerleyen yıllarda Rus dış politikasının Osmanlı iç siyasetindeki nüfuzunu genişletmek için kullandığı önemli araçlardan biri &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Uluslararası ilişkiler literatüründe Türkiye’nin NATO üyeliği çoğunlukla 1952 yılında başlayan bir güvenlik tercihi olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, Soğuk Savaş’ın güvenlik dinamiklerini açıklamak bakımından önemli olmakla birlikte, Türkiye’nin Batı güvenlik mimarisiyle kurduğu ilişkinin tarihsel arka planını yeterince ortaya koymamaktadır. Türkiye’nin NATO içerisindeki konumunu doğru değerlendirebilmek için, Cumhuriyet döneminin ötesine geçerek Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyılda karşı karşıya kaldığı jeopolitik dönüşümü incelemek gerekmektedir.</p>
<p>Devletlerin dış politika tercihleri çoğu zaman ideolojik yönelimlerden ziyade jeopolitik zorunluluklar tarafından şekillenir. Coğrafya değişmediği sürece güvenlik kaygıları da büyük ölçüde süreklilik gösterir. Bu nedenle Türkiye’nin günümüzde NATO içerisindeki stratejik rolü, yaklaşık iki yüzyıl önce Osmanlı Devleti’nin Rusya karşısında geliştirdiği güvenlik arayışından bağımsız değerlendirilemez.</p>
<p><strong><em>I. Türkiye’nin Batı Güvenlik Mimarisiyle İlk Teması: II. Mahmut Dönemi ve Jeopolitik Dönüşüm</em></strong></p>
<p>Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyıldaki dış politika dönüşümünün temelinde, uluslararası güç dengelerindeki değişim ve özellikle Rusya İmparatorluğu’nun artan baskısı yer almaktadır. XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren Karadeniz’in kuzeyinde üstünlük sağlayan Rusya, askerî gücünün yanında diplomatik araçlarla da Osmanlı Devleti üzerindeki etkisini artırmaya başlamıştır.</p>
<p>Bu sürecin hukuki zemini 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması ile oluşmuştur. Antlaşma, Rusya’ya Osmanlı ülkesindeki Ortodoks tebaanın durumuna ilişkin diplomatik girişimlerde bulunma imkânı sağlamış; bu durum ilerleyen yıllarda Rus dış politikasının Osmanlı iç siyasetindeki nüfuzunu genişletmek için kullandığı önemli araçlardan biri hâline gelmiştir.</p>
<p>II. Mahmut’un tahta çıktığı 1808 yılında Osmanlı Devleti, hem iç isyanlarla hem de kuzeyden gelen Rus baskısıyla karşı karşıyaydı. Balkanlar’da yükselen milliyetçilik hareketleri, Mora İsyanı ve Rusya’nın Ortodoks topluluklar üzerindeki etkisini artırması, İstanbul’un güvenlik algısını köklü biçimde değiştirmiştir. Devlet açısından temel mesele artık yalnızca sınırların korunması değil, imparatorluğun siyasal bütünlüğünün sürdürülebilmesiydi.</p>
<p>1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında imzalanan Edirne Antlaşması, Osmanlı Devleti’nin Rusya’yı tek başına dengelemesinin giderek zorlaştığını ortaya koymuştur. Ardından Mısır Meselesi’nin patlak vermesi ve Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın ilerleyişi karşısında Rus desteğine başvurulması, 1833 tarihli Hünkâr İskelesi Antlaşması’nı beraberinde getirmiştir. Kısa vadede güvenlik sağlayan bu gelişme, uzun vadede Rus nüfuzunun artmasına ve Boğazlar meselesinin Avrupa güç dengelerinin merkezine yerleşmesine neden olmuştur.</p>
<p>Bu gelişmeler, Osmanlı yönetimini güvenlik politikasını yeniden tanımlamaya yöneltmiştir. Devlet, Rusya’yı yalnızca askerî güçle dengelemenin mümkün olmadığını görerek İngiltere başta olmak üzere Batılı devletlerle daha yakın ilişkiler geliştirmeye başlamıştır. 1838 tarihli Balta Limanı Ticaret Antlaşması da yalnızca ekonomik sonuçlarıyla değil, Osmanlı’nın Batı ile kurduğu stratejik yakınlaşmanın önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p>II. Mahmut döneminde şekillenen bu güvenlik anlayışı, Osmanlı Devleti’nin Batı ittifak sistemine doğrudan katıldığı anlamına gelmemektedir. Bununla birlikte devlet, güvenliğini uluslararası güç dengeleri ve ittifak ilişkileri üzerinden sağlamaya yönelik yeni bir stratejik yönelim benimsemiştir. XIX. yüzyıl boyunca gelişen bu yaklaşım, Cumhuriyet döneminde farklı kurumlar ve farklı aktörler üzerinden devam etmiş; 1952 yılında NATO üyeliğiyle kurumsal bir çerçeve kazanmıştır. Bu yönüyle Türkiye’nin NATO içerisindeki stratejik konumu, ani bir dış politika değişikliğinin değil, yaklaşık iki yüzyıldır devam eden güvenlik jeopolitiğinin doğal sonucudur.</p>
<p><strong><em>II. Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Güvenlik Arayışı ve Batı İttifakına Kurumsal Entegrasyon</em></strong></p>
<p>Cumhuriyet’in ilanı, Osmanlı Devleti’nin son döneminde şekillenmeye başlayan güvenlik anlayışını ortadan kaldırmamış; değişen uluslararası sistem içerisinde yeniden yorumlamıştır. Yeni Türk Devleti, dış politikasını egemenlik, bağımsızlık ve uluslararası meşruiyet ilkeleri üzerine inşa ederken, güvenlik stratejisini de bölgesel denge ve diplomasi temelinde şekillendirmiştir.</p>
<p>Cumhuriyet’in ilk yıllarında temel öncelik, Lozan Antlaşması ile kurulan uluslararası statünün korunması ve genç devletin kurumsal yapısının güçlendirilmesiydi. “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi doğrultusunda izlenen dış politika, pasiflikten ziyade dönemin şartlarına uygun ihtiyatlı bir güvenlik stratejisini yansıtmaktaydı. Bu dönemde Türkiye, bölgesel iş birliklerini destekleyerek çevresinde istikrar kuşağı oluşturmayı hedeflemiştir.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası sistemin iki kutuplu yapıya dönüşmesi, Türkiye’nin güvenlik ortamını köklü biçimde değiştirmiştir. Sovyetler Birliği’nin Boğazlar rejimine ilişkin talepleri ve Türkiye’nin doğu sınırlarına yönelik iddiaları, Ankara’nın güvenlik önceliklerini yeniden şekillendirmiştir. Böylece XIX. yüzyılda Çarlık Rusyası karşısında ortaya çıkan güvenlik baskısı, farklı bir uluslararası sistem içerisinde yeniden hissedilmiştir.</p>
<p>Bu gelişmeler karşısında Türkiye, güvenliğini uluslararası ittifaklar aracılığıyla güçlendirme yolunu tercih etmiştir. Truman Doktrini ve Marshall Planı ile başlayan Batı ile yakınlaşma süreci, 1952 yılında NATO üyeliğiyle kurumsal bir nitelik kazanmıştır. NATO üyeliği, yalnızca Sovyet tehdidine karşı alınmış kısa vadeli bir güvenlik tedbiri olarak değil, Osmanlı Devleti’nin son döneminde şekillenmeye başlayan  denge stratejisinin Cumhuriyet dönemindeki kurumsal devamı olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p>Soğuk Savaş boyunca Türkiye’nin NATO içerisindeki stratejik değeri; Türk Boğazları üzerindeki egemenliği, Sovyetler Birliği’nin güney kanadındaki konumu ve Balkanlar, Kafkasya ile Orta Doğu arasında oluşturduğu jeopolitik köprüden kaynaklanmıştır. Kore Savaşı’nda gösterdiği askerî performans ve İttifak’ın güneydoğu kanadına sağladığı katkılar, Türkiye’nin yalnızca güvenlik tüketen değil, güvenlik üreten bir müttefik olduğunu ortaya koymuştur.</p>
<p>Dolayısıyla Cumhuriyet döneminin güvenlik politikası, Osmanlı’dan kopuşu temsil eden yeni bir stratejik yönelimden ziyade, değişen uluslararası koşullara uyarlanmış tarihsel bir sürekliliği ifade etmektedir. Bu süreklilik, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte yeni sınamalarla karşılaşacak; ancak Türkiye’nin jeopolitik önemini ortadan kaldırmak yerine, farklı güvenlik dinamikleri içerisinde yeniden tanımlayacaktır.</p>
<p><strong><em>III. Soğuk Savaş Sonrası Dönemde Türkiye’nin Değişmeyen Jeopolitiği</em></strong></p>
<p>1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte uluslararası sistem iki kutuplu yapıdan tek kutuplu bir düzene evrilmiş, bu dönüşüm NATO’nun geleceği ve Türkiye’nin İttifak içerisindeki stratejik konumu hakkında yeni tartışmaları beraberinde getirmiştir. Dönemin yaygın değerlendirmelerinden biri, Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla Türkiye’nin jeostratejik öneminin de azalacağı yönündeydi. Ancak sonraki gelişmeler bu öngörünün gerçekleşmediğini göstermiştir.</p>
<p>Soğuk Savaş’ın sona ermesi tehditleri ortadan kaldırmamış, yalnızca güvenlik risklerinin niteliğini değiştirmiştir. Etnik çatışmalar, uluslararası terörizm, düzensiz göç, enerji arz güvenliği, siber tehditler ve bölgesel istikrarsızlıklar, güvenlik gündeminin yeni başlıkları hâline gelirken NATO da kolektif savunmanın yanında kriz yönetimi ve bölgesel istikrara odaklanan daha geniş bir güvenlik anlayışı geliştirmiştir.</p>
<p>Türkiye açısından değişmeyen temel unsur ise coğrafya olmuştur. Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’nun kesişim noktasındaki konumu; Yugoslavya’nın dağılması, Kafkasya’daki çatışmalar, Irak ve Suriye’deki istikrarsızlık ile Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti gibi gelişmeler karşısında Türkiye’nin stratejik değerini korumasını sağlamıştır. Bu süreçte Türkiye, Bosna-Hersek, Kosova ve Afganistan başta olmak üzere NATO’nun çeşitli operasyonlarına aktif katkı sağlayarak yalnızca güvenlik talep eden değil, güvenlik üreten bir müttefik olduğunu ortaya koymuştur.</p>
<p>Bununla birlikte Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye ile NATO arasında terörle mücadele, Orta Doğu politikaları ve savunma sanayii gibi alanlarda zaman zaman görüş ayrılıkları yaşanmıştır. Ancak bu farklılıklar, Türkiye’nin İttifak içerisindeki stratejik önemini azaltmamış; aksine değişen güvenlik ortamında Türkiye’nin jeopolitik konumunun vazgeçilmezliğini daha görünür hâle getirmiştir.</p>
<p>24 Şubat 2022 tarihinde başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı, Avrupa güvenlik mimarisinde Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana yaşanan en önemli kırılmalardan biri olmuştur. Karadeniz yeniden Avrupa güvenliğinin merkezine yerleşirken, Türkiye’nin tarihsel olarak sahip olduğu jeostratejik konum da yeniden ön plana çıkmıştır. Yaklaşık iki yüzyıl önce Osmanlı Devleti’ni Batılı güçlerle güvenlik eksenli iş birliğine yönelten Rusya kaynaklı baskı, farklı uluslararası koşullar altında benzer bir jeopolitik etki üretmiştir.</p>
<p>Savaş sürecinde Türkiye, NATO üyeliğinin gerektirdiği yükümlülükleri yerine getirirken Rusya ile diplomatik iletişim kanallarını da açık tutmuştur. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin uygulanması, tahıl koridoru girişimi ve taraflar arasında yürütülen diplomatik temaslar, Türkiye’nin yalnızca askerî kapasitesiyle değil, diplomatik etkinliğiyle de bölgesel güvenliğe katkı sağlayabildiğini göstermiştir</p>
<p>Bununla birlikte</p>
<p>Savunma sanayii ve Türkiye’nin NATO içindeki rolünde ayrı bir başlık olarak incelenmelidir</p>
<p>Son yirmi yılda Türkiye, NATO içinde sadece askerî personel sağlayan bir ülke olmaktan çıktı; aynı zamanda savunma teknolojisi geliştiren ve ihraç eden bir aktöre dönüştü. Bu durum NATO açısından üç nedenle önemlidir:</p>
<ul>
<li>İttifakın askerî kapasitesine katkı: Türkiye’nin geliştirdiği insansız hava araçları, zırhlı araçlar, mühimmat ve deniz platformları, NATO ülkelerinin de ilgisini çekmektedir.</li>
<li>Lojistik ve üretim kapasitesi: Avrupa’nın savunma üretimini artırmaya çalıştığı bir dönemde Türkiye, üretim altyapısıyla önemli bir ortak olabilir.</li>
<li>Operasyonel tecrübe: Türkiye’nin terörle mücadele, sınır güvenliği ve farklı coğrafyalardaki operasyonlardan edindiği deneyim, NATO açısından değerli bir bilgi birikimi sunmaktadır.</li>
</ul>
<p>Dolayısıyla, NATO’nun Türkiye’ye yaklaşımını yalnızca coğrafya üzerinden değil, askerî ve teknolojik kapasite üzerinden de değerlendirmek mümkündür.</p>
<p>Ayrıca</p>
<p>Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve NATO–Rusya dengesi de ayrı bir başlık olmayı haketmektedir</p>
<p>Montrö Boğazlar Sözleşmesi Türkiye’ye Türk Boğazları üzerinde önemli yetkiler tanımaktadır. Özellikle savaş zamanında veya Türkiye’nin kendisini savaş tehdidi altında hissettiği durumlarda, savaş gemilerinin Boğazlardan geçişine ilişkin hükümler büyük stratejik önem taşır.</p>
<p>Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlamasının ardından Türkiye’nin Montrö hükümlerini uygulaması, hem Rusya’nın hem de NATO ülkelerinin Karadeniz’e ilave savaş gemisi göndermesini sınırlayan bir denge oluşturdu. Bu nedenle Montrö:</p>
<ul>
<li>Karadeniz’in büyük güç rekabetinin tamamen kontrolden çıkmasını önleyen önemli bir hukukî çerçeve işlevi gördü.</li>
<li>Türkiye’yi sadece Boğazların sahibi değil, aynı zamanda Karadeniz güvenlik dengesinin uygulayıcısı konumuna taşıdı.</li>
<li>NATO açısından Türkiye’nin stratejik önemini bir kez daha görünür hâle getirdi.</li>
</ul>
<p>Bu nedenle Montrö, yalnızca tarihî bir antlaşma değil; günümüzde de Türkiye’nin NATO ve Rusya arasında denge kurabilmesini sağlayan temel araçlardan biridir.</p>
<p>Dolayısıyla Soğuk Savaş sonrası dönemde yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin stratejik değerinin belirli bir tehdide değil, bulunduğu coğrafyanın kalıcı jeopolitiğine dayandığını ortaya koymuştur. Yaklaşan NATO Liderler Zirvesi de bu tarihsel sürekliliğin güncel yansımalarının değerlendirileceği önemli platformlardan biri niteliğindedir. Türkiye’nin zirvede dile getireceği öncelikler, yalnızca mevcut krizlere verilen kısa vadeli tepkiler değil; iki yüzyılı aşan güvenlik tecrübesinin günümüz şartlarına uyarlanmış doğal uzantısı olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p><strong><em>IV. Yaklaşan NATO Liderler Zirvesi Bağlamında Türkiye’nin Stratejik Öncelikleri</em></strong></p>
<p>Yaklaşan NATO Liderler Zirvesi, Türkiye açısından yalnızca mevcut güvenlik sorunlarının değerlendirileceği bir toplantı değil, aynı zamanda değişen bölgesel güvenlik ortamında ulusal önceliklerin müttefiklerle paylaşılacağı önemli bir platformdur. Türkiye’nin zirvede öne çıkaracağı başlıklar; Karadeniz ve Güney Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Levant ile NATO’nun kurumsal kapasitesinin güçlendirilmesi olmak üzere üç temel eksende değerlendirilebilir.</p>
<p><strong>Karadeniz ve Güney Kafkasya</strong></p>
<p>Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Karadeniz, Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisinin en hassas bölgelerinden biri hâline gelmiştir. Deniz ulaştırmasının güvenliği, enerji nakil hatlarının korunması ve artan askerî hareketlilik, Türkiye’nin güvenlik algısını doğrudan etkilemektedir. Son dönemde Türk ticaret gemilerine yönelik saldırılar ile Azerbaycan’dan Türkiye’ye dönüş görevi sırasında Gürcistan’da meydana gelen Türk askerî nakliye uçağı kazası, Karadeniz-Kafkasya hattındaki güvenlik risklerinin Türkiye açısından daha yakından değerlendirilmesine yol açmıştır. Her ne kadar bu olayların nedenleri farklı değerlendirmelere konu olsa da, ortaya çıkan tablo Türkiye’nin bölgeye ilişkin tehdit algısını güçlendirmiştir.</p>
<p>Karadeniz güvenliği, Türkiye açısından Güney Kafkasya’dan ayrı düşünülemez. Ermenistan ile yürütülen normalleşme süreci ve Zengezur Koridoru’nun açılması ihtimali, Türkiye’nin Azerbaycan ve Türk dünyasıyla kara bağlantısını güçlendirecek, enerji ve ulaştırma koridorlarına yeni bir stratejik boyut kazandıracaktır. Bununla birlikte bu gelişme, İran ve Rusya’nın bölgesel dengelerini de etkileme potansiyeline sahiptir. Bu nedenle Türkiye’nin, Karadeniz’in güvenliği kadar Güney Kafkasya’da ulaştırma ve enerji koridorlarının güvenliğine yönelik uluslararası desteği de öncelikli gündem maddeleri arasında değerlendirmesi beklenebilir.</p>
<p><strong>Doğu Akdeniz ve Levant</strong></p>
<p>Türkiye açısından Doğu Akdeniz; enerji kaynakları, deniz yetki alanları ve Kıbrıs meselesinin kesiştiği stratejik bir güvenlik havzasıdır. Ankara, Kıbrıs Türk halkının adanın doğal kaynakları üzerinde eşit haklara sahip olduğu tezini sürdürmekte ve bu haklar gözetilmeden oluşturulacak herhangi bir enerji düzeninin kalıcı istikrar sağlayamayacağını savunmaktadır.</p>
<p>Doğu Akdeniz güvenliği, Gazze ve Suriye’deki gelişmelerden bağımsız değerlendirilemez. Gazze’de yaşanan insani kriz ile yeniden yapılanma süreci, bölgesel istikrar açısından önem taşırken; Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması ve ülkenin güneyindeki istikrarsızlığın giderilmesi de Türkiye’nin güvenlik öncelikleri arasında yer almaktadır. Bu çerçevede Türkiye’nin, Gazze’nin yeniden imarına yönelik uluslararası çabaların desteklenmesini, insani yardım mekanizmalarının güçlendirilmesini ve Suriye’de bölgesel istikrarı destekleyen ortak politikaların geliştirilmesini gündeme getirmesi muhtemeldir.</p>
<p><strong>NATO’nun Kurumsal Kapasitesinin Güçlendirilmesi</strong></p>
<p>Bölgesel krizlerin yanı sıra hibrit tehditler, siber saldırılar, kritik altyapının korunması ve deniz güvenliği gibi yeni riskler, NATO’nun kurumsal kapasitesinin güçlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Bu kapsamda Türkiye; istihbarat paylaşımının geliştirilmesi, savunma sanayii alanındaki iş birliklerinin artırılması, teknoloji transferinin teşvik edilmesi ve NATO’nun güneydoğu kanadına yönelik planlamaların güçlendirilmesini destekleyebilir.</p>
<p>Irak’taki güvenlik meseleleri büyük ölçüde Türkiye ile Irak arasında yürütülen ikili mekanizmalar çerçevesinde ele alınmaktadır. Yıllardan beri Türkiye Irak konusunu uluslararası arenadan uzak tutmuş ve burada bir hareket serbestiyesi kazanmıştır. Benzer şekilde Ege Denizi’nde Türkiye ile Yunanistan arasında sürdürülen diyalog süreci dikkate alındığında krizin soğutulması Türkiye’nin lehinedir zira zamanla Türkiye güçlenmekte Yunanistan ittifak arayışlarında tavizler vermektedir. bu iki başlığın zirvenin temel gündem maddeleri arasında yer alması beklenmemektedir.</p>
<p>Sonuç olarak Türkiye’nin yaklaşan NATO Liderler Zirvesi’nde ön plana çıkaracağı başlıklar, yeni kriz alanları oluşturmayı değil; Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan güvenlik kuşağının güçlendirilmesini hedeflemektedir. Bu yaklaşım, yalnızca Türkiye’nin ulusal güvenliğine değil, NATO’nun kolektif savunma kapasitesine de katkı sağlayabilecek bütüncül bir stratejik perspektif sunmaktadır.</p>
<p><strong>Sonuç Yerine</strong></p>
<p>Türkiye’nin NATO içerisindeki stratejik konumu, yalnızca 1952 yılında başlayan bir ittifak ilişkisinin sonucu değildir. Bu konum, II. Mahmut döneminden itibaren şekillenen ve yaklaşık iki yüzyıldır jeopolitiğin yön verdiği güvenlik anlayışının kurumsal devamıdır. Bugün Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’nun kesişim noktasında bulunan Türkiye, yalnızca NATO’nun güvenliğine katkı sunan bir müttefik değil, aynı zamanda İttifak’ın güneydoğu kanadının güvenliği ve Avrupa-Atlantik istikrarı açısından vazgeçilmez bir stratejik aktördür. Bu nedenle Türkiye’nin yaklaşan NATO Liderler Zirvesi’nde dile getireceği önceliklerin önemli ölçüde NATO’nun kolektif güvenlik çıkarlarıyla örtüştüğü değerlendirilebilir. Türkiye’nin bu önceliklerine verilecek destek, yalnızca müttefik dayanışmasının bir göstergesi değil, aynı zamanda İttifak’ın değişen güvenlik ortamına uyum sağlama kapasitesini güçlendirecek stratejik bir tercih olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ii-mahmuttan-natoya-turkiyenin-iki-yuzyillik-guvenlik-jeopolitigi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
